Murat Yetkin'e röportaj sorularını hazırlarken evrensel boyutta düşünmeye çalıştım. Türkiye dışında da Makine Mühendisliği kimliğine zıt bir şekilde birçok haber organında çalışan Yetkin, Ankara'nın nabzını en iyi tutan gazetecilerden... Bu işi sadece meraka ve entelektüel zemine bağlayan Murat Yetkin, Ecevit'in askeri yönetim altında çıkardığı 'Arayış' dergisinde ilk olarak gazeteciliğe adım attı. Şimdilerde ise Radikal'in Ankara Temsilciliğinin yanısıra, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi'nde öğretim üyeliğine devam eden Yetkin'le; Ankara'nın gündeminden, BDP'den, Türkiye'nin habercilik anlayışı ve habercilikte geldiğimiz noktadan konuştuk. Ben merakla sorularımı sordum, o ise entelektüel zeminde hepsine tüm samimiyeti ve bilgeliği ile yanıt verdi. Ve işte karşınızda beğenmenizi umduğum o söyleşi;
Gazetecilik kimliğinizden önce ODTÜ Makine Mühendisliği mezunusunuz. Gazeteciliğe yönelmenize etken olan sebep ne oldu, gazetecilikte Murat Yetkin ne buldu ve bu nasıl bir aşktır ki bu konuda kendinizi çok donanımlı bir şekilde yetiştirebildiniz?
- Gazetecilik yapmaya öğrenciyken başladım. Biraz da o nedenle zor bir öğrenciliğim oldu; okulun ODTÜ Makine olması zorluğu artırdı.
Gazeteciliği mecbur kaldığım için değil, taammüden seçtim. Haberle uğraşmayı seviyorum. Asıl sebebi meraktır. Bence merak etmeyen, kendisi için merak etmeyen kişinin gazeteciliği eksik kalır. Bir konuyu önce kendisi için merak edip öğrenme arzusu taşımayan kişi başarılı bir gazeteci olamaz; memurluk yapar gibi habercilik yapar. Gazetecilik bence iletişim, ya da basın-yayın okullarında dört yıl okumakla edinilmiş sayılacak bir nitelik değil.
Kendini yetiştirmek gibi bir kavram da bana fazla ‘On günde zengin olma yolları’ kitapları gibi geliyor. Haberciliğin kuralları var. Ortalama zeka ve eğitim seviyesinde her meraklı kişi yapabilir bence.
Öyle ‘yarı peygamber gazeteci’ klişelerine de inanmıyorum. Biz bir iş yapıyoruz. Yaptığımız işin kamuoyunun bilgi edinme hakkına karşılık gelen bir yönü var. Bu açıdan önemli. Ama yaptığımız iş, bir sanayi faaliyetidir. Yani zamana karşı, iş bölümü içinde yarıştığınız, üretim girdileri ve çıktıları olan bir iş. Mühendis nasıl köprüyü sağlam tasarlayıp inşa etmek, cerrah nasıl doğru organı, doğru şekilde ameliyat etmek, avukat nasıl davasını iyi anlayıp savunmak zorundaysa, habercide haberini doğru ve dürüst yapmalı.
Bu bakımdan, habercilik entelektüel bir faaliyet değildir; ama entelektüeller yaparsa daha iyi sonuç alınacak bir iştir.
Siz, BBC World Service, Deutsche Welle, AFP, Turkish Daily News gibi yabancı haber kurumlarında muhabirlik ve haber yöneticiliği yapmış başarılı bir kişisiniz. İçinde bulunduğunuz ortamdan baktığınız zaman, Türkiye'nin habercilik bazında eksikliklerini ne olarak görüyorsunuz, bu eksikliği doldurmak için ne gibi çalışmalar yapılabilir, dünyada, habercilik kategorisinde sizce hangi noktadayız?
- İltifatınız için teşekkür ederim, ancak başarı görece bir kavram; ben kendimi o kadar da başarılı görmüyorum, elimden geleni yapıyorum diyelim.
Medya, toplumun bir yansımasıdır. Toplum neyse, medyası odur. Nasıl millet neyse, vekili de o diyoruz, işte öyle. Türkiye’de iyi habercilik yapamadığımızı düşünüyorum. Bunun yatırım, alt yapı, eğitim sorunlarına bağlı yönleri var, haber ve daha geniş anlamda yayın yönetimine hâkim olan zihniyete bağlı yönleri var.
Örneğin, ekonomik zorlamalar reklâm servislerinin yayın yönetimlerindeki etkisini artırıyor. ‘Yayını hafifletelim, daha çok reklâm alırız’ bakışı böyle ağırlığını artırıyor. Yayın ‘hafifletiliyor’ ama ne reklâm artıyor, ne izlenilirlik artıyor. Yalnızca maliyetler artıyor. Artan maliyetleri düşürmek için yayın niteliğini yükseltmek yerine personel çıkarma yoluna gidiliyor, nedense başa dönülüp daha ucuza da olsa, daha çok reklâm almak için yayını daha da hafifletmek gibi bir kısır döngünün içine giriliyor. Bakın, dünyada bazı ciddi ülkeler kamu yayıncılığından sırf bu yüzden reklâmları kaldırıyor. Reklâm geliri olmadan özel yayıncılık mümkün değil, ama ona esir olmamakla, aslında yayının niteliğini artırmak ve daha çok itibar, daha pahalı reklâm almak mümkün.
Birgün birinin bunun farkına varacağı umudunu hâlâ bütünüyle yitirmiş değilim.
‘Dünyada habercilik’ diye bir kategori olduğunu bilmiyorum. İyi örnekler olduğu gibi o kadar kötü örnekler var ki, bizdeki örnekler sütten çıkmış ak kaşık kalıyor yanında. Yunanistan’da daha geçenlerde Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Atina’daki görüşmelerde neler konuştuğuna dair haberler iki, üç gazetede çıktı; ama o ziyaret son anda iptal edilmişti, yani olmayan bir şeyi ‘haber’ yaptı Elen meslektaşlarımız, çıkıp ‘hataydı’ bile demediler.
Malum terör probleminden dolayı Ankara'nın gündemi yoğun... Devletin üst düzey yetkilileri, muhalefet partililerin önde gelen isimleri ile konuştuğunuz zaman, terörü bitireceklerine dair bir umut ışığı aldınız mı, konuştuklarınızdan terörle ilgili proje sahibi olanlar var mı, varsa bu proje nedir, size göre sundukları çözümler doğrultusunda bu terör kan akmayarak nasıl çözüme kavuşabilir?
- Türkiye’nin bir numaralı sorunu olduğu artık Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından da söylendikten sonra, Ankara’da herkesin bu işe ciddiyetle kafa patlattığını söyleyebilirim. Sorun, herkesin aynı viteste gidememesinden, hızları uyumlulaştırma çabasının kurumsal taassubun kalın duvarına çarpıp tuz buz olmasından, kurumsal kıskançlıklar, bürokratik iç rekabet içinde kaybolup gitmesinden, ama en önemlisi yeterli ortak entelektüel hazırlık yapılamamasından kaynaklanıyor.
Öncelikle, bir yandan her gün yeni bir saldırının olduğu, siyasi otorite ne zaman bir adım atacak, kamuoyunda olumlu yankısı olan bir adım atacak olsa, silahlı bir eylemle sekteye uğratıldığı bir ortamda ve sürekli seçim baskısıyla demokratik açılım yapılması zor.
O nedenle;
1- Bu konunun partiler üstü bakışla ele alınması lazım. Açılım, AK Parti’nin (Meclis aritmetiği ve Anayasa Mahkemesi potansiyeli açısından) doğrudan ve medyanın ruhu duymadan CHP’ye gidip anlaşmasıyla başlamış olsaydı, inanın bugün biz bambaşka ve bugünkünden daha iyi, umutlu bir Türkiye’de konuşuyor olacaktık. Başbakan Erdoğan’ın bu çerçevede CHP’nin yeni lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşme yolu arıyor olması olumlu. Ancak bu kez de MHP ve BDP ‘görüşme dışı’.
2- Demokratik açılım, size sürekli silahla saldıranları görmezden gelmeniz demek değildir, dünyanın hiçbir yerinde de olmamıştır. Vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamak her devletin ve hükümetin asli görevidir. Silah tehdit potansiyeli kontrol edilebilir düzeylere indirilmek zorunda. Yargı, asker, polis teşkilatlarınız bunun için var.
3- Üzerinde birlikte mesafe alınması gereken bu iki paralel yolda bağlantıyı sağlayacak mekanizma diyalog olabilir. Diyalogun kendi başına bir amaç değil, araç olduğu unutulmamalıdır.
"ABD ve PKK Cephesinde Durum" adlı yazınızda BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile konuştuğunuzu yazmıştınız... BDP cephesine baktığınız zaman, neden Kürt halkının dışına çıkıp Türkiye'nin partisi olamıyor, terörün çözümünde ne gibi fikirleri var, BDP barış konusunda samimi midir?.. Kısaca konuşmayı nasıl özetleyebilirsiniz?
- Şimdiki adıyla BDP, PKK’nın cephe örgütü, ya da başka deyişle, sivil vitrini kimliğinde bir parti. Kendi başına var olmayı bir türlü başaramadı. Buna ne siyasi ve hukuki durum, ne de PKK izin verdi. Zaten her zor dönemeçte ‘Ben bilmem, İmralı bilir’ tavrına sığınmaları da bunu gösteriyor.
Barış, bu kelimeyi sarf ederken neyi kastettiğinize bağlı. Bence İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en çok kirlenen, içi boşalan kavramlardan biri oldu ne yazık ki ‘barış’. Ama eğer kastınız artık kan dökülmesinin durması ise, BDP’lilerin, en azından Meclis’te tanıdığımız kişilerin bunda samimi olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki samimiyet yetmiyor her zaman.
Ankara nabzını unvanınız nedeniyle en kuvvetli tutan gazetecilerdensiniz... Ankara'ya baktığınızda siyaset dengesini nasıl görüyorsunuz, yaklaşan seçimlerde parti liderleriyle konuşmalarınızı da içine katarak kimi avantajlı, kimi dezavantajlı görüyorsunuz, Ankara'nın nabzı sürekli değişen gündeme göre şu sıralar nasıl işliyor?
- Ankara şu anda 12 Eylül’deki Anayasa değişikliği halk oylamasına kilitlenmiş durumda. Anayasa Mahkemesi kararı erken seçim ihtimalini ortadan kaldırdı, ama halk oylaması da nerdeyse bir seçim ortamı oluşturuyor.
Halk oylamasında daha çok oy alma diye bir ölçü yok, oyların yüzde 50’si artı bir oy alınca değişiklik paketi kabul edilmiş sayılacak.
Dolayısıyla AK Parti bir ‘Evet’ cephesi oluşturmak zorunda. Yanında şu anda Saadet ve BBP görünüyor. Bu saflaşma 2011 seçimlerinde de seçim ittifakı olarak kendisini gösterebilir. Yüzde 10 barajı gibi gayet anti-demokratik bir engeli kaldırmak istemeyen AK Parti, bu durumu Saadet ve BBP’ye milletvekili vererek toplam oyunu düşürmeme yöntemi olarak kullanabilir.
Aslına bakarsanız Türkiye 12 Eylül referandumuyla birlikte 2012 Eylül’ündeki cumhurbaşkanlığı seçimine dek sürecek bir sandık ortamına giriyor. Esas mucize bu ortamda reforma gitmek olacaktır, çünkü seçim atmosferinde reform çok, ama çok zor bir iştir.
Ekin Gün
HaberX