Ülkemizin 1960’dan bu yana her on yılda bir darbelere alışkın olduğunu biliyoruz. Ancak 1995 yılında başlayan son 13 yılda da üç modern darbeyle yüzyüze kaldığımızı da görüyoruz. 2002 yılında AK Parti’nin iktidara geldiği günden itibaren, bu partiyi devirme programı belli çevrelerde "laiklik" planlarına göre başlatılmıştır. Hele son darbenin askerin ön plana çıkmadığı bir darbe olması ise, açıkçası önemli bir değişimin ifadesidir. Bu kez savcılar-yargıçlar askeriyeye gitmemiş, askerlerde yargı çevrelerinin kapısını açmamıştır. Ama yine de yapılmak istenen yapılmış, siyaset dışı yolla darbe planı devreye alınmıştır. Hele darbe planının yanında "ERGENEKON" adlı soruşturma da gündemde SUSURLUK’tan daha etkili bir şekilde yer almıştır.
Cumhuriyet mitinglerinden, ulusalcı-laikçilere 27 Nisan e-muhtırasının da desteğine rağmen 22 Temmuz 2007 seçimlerine kadar geçen, yüzde 35 oy olanların kendi ülkesinin diğer insanlarına (% 65) karşı, onlarında olan bayrakları sallayarak abartılı bir şekilde yaşanan sürecin sonuçlarından seçkinlerin (CHP’liler, askeri-adli-sivil bürokratlar, üniversiteliler) hiç ders almadığını biliyoruz.
AK Parti’ye karşı kapatma davasının açılmasının ardından bazı malum kişilerin, tıpkı cumhuriyet mitingleri döneminde olduğu gibi bir umuda kapıldıklarını, sevinç duyduklarını görüyoruz. Bu kez askerin değil yargının işe el atmasıyla, malum insan kalabalığının bir kez daha AK Parti’den kurtulma umuduna kapıldıklarını da gazete köşelerinde, televizyonlarda, internet sitelerinde dinliyor, izliyor ve okuyoruz.
Siyaset dışındaki hiçbir yolun AK Parti’ye karşı çıkan cepheye yararı yoktur. Bunu anlamakta zorluk çekiyorlar. AK Parti’ye tepki gösterenler kendilerini o kadar çaresiz bir konumda görüyorlar ki, birileri (denenen askerler, yeni denemeye alınan savcılar-yargıçlar) bizim adımıza bir eylem yapsın, hepimiz ayak takımından kurtulalım diye bekliyorlar. Yani siyaset dışı bir güçten medet umuyor, her zaman olduğu gibi darbe peşinde koşuyorlar. İktidar gücünü hissettikleri tek dönemler, darbelerdeki ara dönemler olduğunun farkındalar. Sistemin içinde her kurumun yerini ve yetkisini anladığı bir dönem geldiğinde, yani askerin ve yargının siyasi sonuç doğuracak etkisi azalırsa, onlardan umut beklenmezse, malum kalabalık siyasetten başka yol olmadığını anlayacak ve ancak o zaman bütün gücünü siyasi seçenek oluşturmaya verecek ve programlar üreterek toparlanabilecektir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, kendisini devletin, rejimin kurucusu ve sahibi olarak gören kurumlar, malum parti ve yandaşları, geniş bir toplum kesimini "köylü-çoban" diye dışladılar. Çok partili sisteme geçilince Demokrat Parti ve onun ardından gelen partiler de bu dışlanan kesimi siyaset sahnesine taşıdılar ve yapılan seçimlerin çoğunu da kazandılar.
1980 darbesinden sonra daha önce dışlanan kesimin çok büyük ve hızlı yükselişine tanık oluyoruz. Çiftçi, küçük esnaf, tüccar, küçük sanayici üretimden de gelen güçleriyle yeni bir sınıf oluşturmaya ve hızla yükselmenin yarattığı olanaklardan da yararlanmaya başladılar ve ağırlıklarını göstermek istiyorlar. Kendi beklentilerini, yaşam şekillerini, asla bırakmadıkları inanç sistemini öne çıkarmak istiyorlar. Kendilerini cumhuriyetin, devletin, ülkenin sahipleri olarak görenler ise bundan rahatsız oluyor. Bu toplumsal değişimi sistemin tehdidi olarak görenler var. Bu değişimi görmemek, kendi dışındakileri çoban saymak mümkün değildir. Tehdidin iki yönü var. Birincisi sosyal yaşamlarında değişime uğratılacaklarına gözleri kapalı inanıyorlar, ikincisi ve önemlisi İstanbul’un büyük iş çevrelerinin devlet destekli düzeninin değiştirileceğini, yeni sınıfın büyük kentlere yerleşerek iş ve yaşam kuracaklarını biliyorlar.
Türkiye’de büyük holdingler devletin korumacılık politikaları ile de kendi güçlerini arttırarak pastayı bürokrat ve siyasetçilerle paylaşmışlardır. Ancak şimdi AK Parti iktidarıyla ortaya çıkan durumda eski yapı değişiyor. Küresel ekonomi geliştikçe rekabet ortamı oluşuyor ve piyasaya yeni, küçük ama dinamik oyuncular giriyor. Bu yeni oyuncularda büyük ekonomik holdinglere rakip olmaya başlıyorlar. Ekonomik alanda da bir iktidar çekişmesi ortaya çıkıyor.
Laikliği vurgulayan kesimlerde din hiçbir zaman ön planda değildir. Oysa yükselen sınıfta din yaşamlarının içindedir. Günde beş zaman namaza duran bu yeni sınıf, sosyal yaşamında dine önemli yer vermektedir. Bu durumda da, Musevi yada İseviler gibi haftanın bir günü eylemli ibadet olmadığına göre, Müslümanların yaşamında namazda olduğuna göre, bu yükselen sınıf kendileri gibi muhafazakar ve dini duyarlılığı olanları tek başına iktidara getirebilmektedir. Bu dönemde de AK Parti’yi bu sınıflar temsilcileri olarak görmektedir.
AK Parti’nin kapatılması girişimi malum çevrelerin aceleci eylemi olmuştur. Küresel daralmanın izlerinin ülkeye yansımasıyla düşmesi olası AK Parti oyları, kapatma nedeniyle en yakın zamandaki seçimde daha da artarak ses verecektir. AKP’den kurtulmak için bu davayı çare sananlar yanılmaktadır. AK Parti kapatılsa bile o partiye destek olan anlayış daha da güçlenmiş olarak varlığını sürdürecektir.