Bu söyleşimde çok zorlandığımı söyleyebilirim. Karşınızda dünyanın önde gelen liderleriyle röportaj yapmış bir kişi olursa zorlanmanızda normaldir. Hakan Çelik'ten bahsediyorum. Çelik, Posta'nın Ankara Temsilcisi. Aynı zamanda Türkiye'nin ilk özel radyocularından. Dünya'nın 100'ü aşkın ülkesinde gazeteci olarak bulunan Çelik, çeşitli ülkelerde seminerler ve konferanslarda verdi. "İyi bir röportaj çıkarsa dünyanın en uzak noktasına giderim." diyen Hakan Çelik'le; referandumu, Ankara'nın nabzını, nükleer santrali, radyoculuğu ve Türkiye'yi konuştuk. Okudukça düşüneceğimiz, düşündükçe katılacağımız işte o söyleşi;
Siz Türkiye'nin en çok satan gazetesi Posta'nın Ankara Temsilciliği görevinde bulunuyorsunuz... Şimdilerde ise, Ankara'nın gündeminde iki konu var: Terör ve Referandum. Ankara'nın nabzını nasıl değerlendirebilirsiniz?
- Terör olaylarına neden olaylar ve referandumun konusu olan tartışmalar sadece bugün değil yakın gelecekte de Türkiye'nin gündemini oluşturmaya devam edecek. 12 Eylül'deki referandumdan "evet" de çıksa "hayır" da çıksa tartışma bitmeyecek. Referandumun her iki tarafı da birbirlerini Türkiye'ye kötülük etmekle suçlayacak. 12 Eylül'e kadar geçecek olan kısa kampanya sürecinde vatandaşlar eğer ikna olabilirlerse sandığa gidip oylarını belirli bir istikamette kullanacaklar. Ancak siyasetin asıl hesaplaşması gelecek yılki genel seçimde yaşanacak. Sonrasında da cumhurbaşkanlığı seçimi için büyük bir yarışa tanık olacağız. Bu yazdan itibaren 2,5 yıllık bir zaman diliminde Türkiye hop oturup hop kalkacak. Onu kesin olarak söyleyebilirim.
Siyasilerin bu iki konu ve diğer konulardaki düşüncesi nasıl?
- Deniz Baykal gündemin çok yoğun olduğu şu sıralarda bir iki vücut hamlesiyle kalabalıkları yarıp "Ben buradayım" dedi. Deniz Baykal ile Mustafa Sarıgül arasında Ankara'da gerçekleşen sürpriz görüşme bana göre Türk siyasi tarihinin en ilginç buluşmalarından biri oldu. Çünkü daha düne kadar Sarıgül'ün de Baykal'ın da birbirlerinin adını bile duymaya tahammüllerinin olmadığı bir süreçteydik. Bu son görüşme Baykal ve Sarıgül'ün siyasetin ön cephesinde "Her an ilk beşe girebilecek" hazırlık içinde olduğunu kanıtlıyor.
Peki, sizce bu görüşme neden gerçekleşti?
- Baykal, Sarıgül ile görüşmeyi büyük ihtimalle "Ben hala buradayım ve önemli bir güç merkeziyim" mesajını vermek için istedi. Benzer durum Sarıgül için de geçerli. Mustafa Sarıgül'ün Ankara'da etkili olma hedefinden vazgeçip sadece Şişli'deki belediyecilik faaliyetlerine döneceğini beklemek yanlış olur.
Referandumdan sonra olası sürece dair tahminleriniz nelerdir?
- 12 Eylül referandumundan sonra siyasetteki taşlar iyice yerine oturacak. 2011 genel seçimine giden süreçte Deniz Baykal, Mustafa Sarıgül ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun merkez sol siyasetin neresinde olacağı ortaya çıkacak. Benzer bir durum Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş AK Parti ilişkisi için de geçerli. Daha önce yazmıştım Kurtulmuş ve Recep Tayyip Erdoğan'ı seçime yönelik sürpriz bir işbirliğinin içinde görebiliriz. Çankaya için yapılacak hesapları da unutmamak gerekir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ne yönde karar vereceği, Erdoğan'ın eğiliminin ne olacağı siyasetin zirvesini şekillendirecek. Çok çekişmeli, bol sürprizli bir dönem bizi bekliyor.
"Ankara'nın Nükleer Güç Olma Planı" adlı yazınızda nükleer enerjiye karşı olduğunuzu belirttiniz ve dışa bağımlılığı enerji kapsamında eleştirdiniz... Bu konuyu biraz açar mısınız?
- Nükleer enerjiye kategorik olarak karşı olmamakla birlikte bugünkü koşullarda Türkiye'de nükleer santral kurulmasının iyi bir fikir olmadığını düşünüyorum.Akkuyu'ya kurulacak nükleer santralın kontrolü tamamen Ruslardadır. Böylesine stratejik bir konuda anahtarı tamamen başka ülkeye teslim etmek yanlıştır.
Peki, nükleer santralin ülkeyi kalkındıracağını düşünmüyor musunuz?
- Nükleer santral kurmak ve işletmek çok pahalı bir iştir. Buradan elde edilecek enerjinin ekonomik ve sosyal maliyetinin Türkiye için tahmin edilenden daha büyük olacağından endişeliyim. Nükleer atık çok büyük bir sorundur ve dünyada bunu çözebilen ülke yoktur. Bu meselenin gelecekte büyük dert olmasından kaygılıyım. Türkiye çok büyük oranda deprem kuşağındadır, nükleer santral gibi riskleri çok büyük olan bir merkezi yönetebilmek muazzam bir güvenlik kültürü gerektirir. Ben henüz bu kültürün Türkiye'de oluşmadığını düşünüyorum. Türkiye enerji verimsizliğini çözer ve enerji altyapısını iyileştirirse mevcut kaynaklarla hiçbir sorunla karşılaşmadan enerji ihtiyacını karşılayabileceğini düşünüyorum. Bununla birlike suya ilave olarak güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına daha fazla eğilmek gerektine inanıyorum.
Nükleer santralin Ruslara verilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Nükleer santral kurmak ve işletmek çok ileri bir teknoloji gerektirir. Daha önce kurdukları santralar nedeniyle çok eleştirilen Rusların hangi teknoloji Türkiye'ye getireceği açık değildir ve kamu oyunda tartışılmamıştır. Yani kurulacak santralın nasıl bir santral olacağını Türkiye'deki birkaç kişi dışında kimse bilmiyor. Nükleer santral yapıp yapmamak dünyada referanduma gidilecek kadar kritik bir konuyken Türkiye'de bu mesele neredeyse hiç tartışılmadı.
Terör olaylarının arttığı şu günlerde, hükümetin başlattığı demokratik açılım projesini nasıl değerlendiriyorsunuz ve bu terör sorunu sizce neden kaynaklanıyor?
- Demokratik açılım çabalarını destekliyorum. Türkiye'nin Güneydoğu meselesinin sadece askeri önlemlerle çözülemeyeceğini 30 yıllık deneyimimiz bize gösterdi. Türkiye'nin doğusu ile batısı arasında muazzam bir gelişmişlik farkı var. Pek çok sorun bu eşitsizliklerden besleniyor. Ekonomik gelişme sağlanır ve demokratikleşme alanında yapısal adımlar atılabilirse bölge halkının beklentilerinin büyük oranda karşılanacağını umuyorum.
"Tehlikeli Şeyler Oluyor" adlı yazınızda Türkiye'nin bölünme riski olacağından bahsetmiştiniz... Gerçekten Türkiye'nin bölünmesi gibi bir problem sözkonusu mu?
- Türkiye'nin bu alanda yapacaklarının ayrılma ve bölünme isteklerinin önünü alabileceğinden emin değilim. Türkiye'de artık daha fazla insan bölünmeyi bir çözüm olarak konuşmaya başladı. Bu fikir beni rahatsız ediyor ve endişelendiriyor. Sonunda bu bölgede yaşayan insanların daha fazla acı çekmesine neden olabilecek gelişmelerin meydana gelmesinden kaygı duyuyorum. Bölünmenin bunu çok isteyenler başta olmak üzere hiç kimsenin işine yaramayacağını düşünüyorum. Amerika Birleşik Devletleri'nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey'in bölünme yanlılarına söylediği "Eğer ayrılırsanız üçüncü dünya ülkesi olursunuz, Türkiye ise Batılı bir ülke olarak yoluna devam eder" sözü çok önemliydi. Belçika ve Çekoslovakya örneklerine bakarsanız, bölünme fikrinden ya da uygulamasından en çok zarar gören tarafın, ekonomik, soysal ve kültürel açıdan az gelişmiş kesim olduğunu görürsünüz. Kürtler umarım dünyadaki ayrılma pratiklerini iyi analiz ederek bundan dersler çıkarabilir.
Gazeteciliğinizin yanı sıra aynı zaman da Türkiye'nin ilk özel radyocularındansınız ve bu konuda Glasgow BBC'de çalışmışlığınızda bulunmakta... Televizyonun icadından bugüne dek radyoculuğun ikinci plana kaydığını düşünüyor musunuz?
- Radyoculuk bütün dünyada kan kaybetti. Televizyon ve internet ile rekabette kaybeden hep radyo oldu. Türkiye'de bini aşkın özel radyonun toplam reklam geliri büyük bir televizyon kanalı kadar etmiyor. Reklam pastasından internet mecrası daha fazla pay alırken, radyonun payı azalıyor.
Sizce, radyoculuk nasıl yapılmalıdır ve bu konuda nasıl gelişim gösterebiliriz?
- Radyonun temel işlevi güncel müzikleri dinlemek ve hızlı haber almaktır. Şimdi televizyonu bile cep televizyonunuzdan izleyebiliyorsunuz. Radyoların ayakta kalabilmeleri için ileri teknoloji kullanıp yaratıcı işler yapmasına ihtiyaç var. Sıradanlık radyoculuğun en büyük düşmanıdır. Mutlaka farklı ve çok iyi olmak zorundasınız. İçerik ve biçim değiştirerek de olsa iyi radyoların ve başarılı programcıların yollarına devam edeceğini düşünüyorum.
Radyoculukta başarılı bir kişisiniz... Ne zamandan beri radyoda programlar yapıyorsunuz ve radyoda devam eden programlarınızdan bize bahseder misiniz?
- Bugüne kadar pek çok radyo kurdum ya da kuruluşuna katkı sağladım. Gazetecilik ve televizyonculuktaki bütün yoğunluğuma rağmen 1992 yılından bu yana aralıksız olarak radyo programları yapıyorum. TRT Radyo 1'deki Haber - Yorum programım hafta içi her gün 12.00 - 13.00 arasında yayınlanıyor. Bu programa başlamamda TRT Ankara Radyosu'nun başarılı müdürü Amber Türkmen'in büyük katkısı oldu. Onunla birlikte bir projede yer aldığım için mutluyum. Diğer taraftan yarattığı geleneğe çok saygı duyduğum TRT Radyo 3'te her pazar akşamı saat 19.00 - 20.00 saatleri arasında Tren Yolculuğu adında bir müzik programı hazırlayıp sunuyorum. Bu programa adım atmamı da çok eski dostum ve radyoculuk arkadaşım Caner Beklim sağladı.
Fidel Castro ve Papa 16. Benediktus'un da aralarında bulunduğu dünyanın önde gelen liderleriyle röportaj yapma şansına kavuşmuş, tecrübeli bir kişisiniz... Bu röportajlar Hakan Çelik'in gelişmesinde nasıl bir rol oynayarak sizi bugünlere kadar getirdi?
- Röportaj, gazeteciliğin en zor ama en keyifli türlerinden biridir. İyi bir röportaj çıkarabileceğime inanırsam dünyanın en uzak noktasına kadar gidebilirim. Nitekim gittim de. Gazeteci olarak tanınmamda bu röportajlarımın etkisi oldu. Röportaj yaptığım insanların çoğuyla yıllar içinde dost olduk.
Dünyanın 100'ü aşkın ülkesinde gazeteci olarak bulundunuz ve o ülkeleri detaylı bir izlenim şansına eriştiniz... Oradan baktığınız zaman Türkiye nasıl bir ülke?
- Gelişmişlik kriterleri ve refah düzeyi açısından Türkiye'yi 10 üzerinden değerlendirecek olsam 6 verirdim. Yani daha gidecek çok yolumuz var. Kalabalık nüfuslu büyük bir ülkeyiz. Hala kadınların büyük bölümünün okuma yazma bilmediği bir ülke görünümü veriyoruz. Gerçek bir mesleğe sahip insan sayımız çok az. Ulaşım alanında muazzam gelişmelere tanık oluyoruz. Ama hala dünyanın en kolay ehliyet alınabilen ülkesiyiz ve trafik kazalarında ilk sıralardayız. En başarısız olduğumuz alanlardan biri şehircilik. Ben altyapı ve çarpık kentleşme kriterlerinden baktığımda İstanbul'un dünyanın en çirkin şehirleri arasına girmek üzere olduğunu düşünüyorum. Ağaç kesen, denizleri kirleten ve çevresine çok kötü davranan bir toplumuz. Yağmur suları betonların arasından geçip toprakla buluşamadığı için büyük sellere dönüşüyor biz hala ders almıyoruz.
Hep kötü özelliklerimizi saydınız... Hiç mi iyi özelliğimiz yok?
- Pratik ve azimli olmak gibi çok iyi özelliklerimiz var. Türk insanı kolay unutsa da çabuk öğreniyor ve uyguluyor, değişen durumlara iyi intibak ediyor, krizlere karşı güçlü bir şekilde koymasını biliyor.
Ekin Gün
HaberX
E-mail: ekingun@gmail.com