ANKARA, 13/07(BYE)---
ABD Başkanı Barack Obama geçen hafta Avrupa Birliğini ülkenin katılım sürecini durdurarak Türkiye'yi sözüm ona Batıdan uzaklaştırmakla suçladı. Obama sebeple sonucu birbirine karıştırıyor. Asıl sorun iktidardaki İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisinin (AK Parti) liberal, Batılı bir Türkiye rüyasını paylaşmıyor olmasıdır.
Ankara'nın üyelik girişimini her zaman desteklemiş olsam da, Türkiye'nin yakın bir zamanda AB'ye giremeyecek olmasının sebebinin, Avrupa'nın Müslüman bir ülkeye yönelik çekinceleri değil de Türk hükümetinin Avrupa'ya yönelik çekinceleri olduğunu kabul etmenin zamanı geldi.
Brüksel 2005 yılında Ankara ile üyelik müzakerelerini başlattığında işler çok farklıydı. O dönemde hükümet AB'ye katılmaya kararlı görünüyordu. 1998'de kapatılan Refah Partisi'nin ardılı olan AK Parti, 2001 yılında açıkça İslamcı olmayan bir platformla ortaya çıktı. Parti, Refah'ın Avrupa karşıtı söyleminden (Refah AB'yi "kapitalist ve Hristiyan klübü" olarak reddediyordu) kurtularak, yerine katılım sürecini benimsedi.
Ancak AK Parti, yeni Batı yanlısı tarzına rağmen AB üyeliği konusunda stratejik bir görüşe sahip değil. AB katılım sürecini sadece İslamcı imajını örtmek, Batıdan meşruiyet kazanmak ve laik ordunun gücünü kısıtlamak için taktik olarak kullandı. Böylece AK Parti'yi Brüksel'deki bürokratlar ve liberal Türkler için makul bir hale getirerek, partinin tam da sert reformları sadece geçirmekle kalmayıp uygulamasının da beklendiği bir anda, AB katılım sürecini bıraktı. Avrupa'ya ilgisinin azaldığını açıkça gösteren bir şekilde de AK Parti 2005 yılını "Afrika Yılı" ilan etti.
Sonuç olarak Türkiye'nin reform süreci sadece durmakla kalmayıp kötüye de gitti. Hükümet bir darbe planladıkları bahanesiyle gazetecileri hapse atma yoluna başvururken ülke, Sınır Tanımayan Gazeteciler'in Özgürlük Endeksinde 20 basamak geriledi. Türkiye 2008'de 175 ülke arasında 102'inci sıradayken, geçen yılın araştırmasında 122'nci sıraya geriledi. AK Parti darbe iddialarını, medya, ordu ve akademi dünyasındaki siyasi muhaliflerini -adı çıkmış Ergenekon davasında- hedef almak için kullandı.
AK Parti, özellikle, çok daha önce hükümet yanlısı işadamlarının eline geçmemiş olan medyanın büyük bir bölümüne sahibi olan Doğan Yayın Holding'in peşine düştü. Doğan gurubuna ait Milliyet gazetesi, AK Parti'nin Almanya'daki İslamcı bir yardım kuruluşuyla bağlantısını haber yaptıktan sonra hükümet geçen yıl Doğan'ı, şirketin değerini aşan 3.3 milyar dolarlık rekor düzeydeki bir vergi cezasıyla vurdu. AK Parti yönetiminde Türkiye Avrupa'dan ziyade Rusya'ya benzemeye başladı.
İslamcı yönetim ayrıca cinsiyet eşitliği davasına da bir darbe oldu. Ankara'da bulunan IRIS kadın hakları grubuna göre, 1994'te devlet hizmetinde çalışan kadınların oranı yüzde 15 iken bu oran şimdi yüzde 11'e düştü. Türkiye'deki avukatların yüzde 33'ü kadınken adalet bakanlığındaki en üst düzey dokuz bürokrat arasında tek bir kadın bile yok. Bunu, hakimlerin hükümet tarafından değil de meslektaşları tarafından seçildiği ülkenin yüksek mahkemelerindeki çok sayıdaki kadın hukukçuyla karşılaştırın. Ülkenin en yüksek idari mahkemesi olan Danıştay'ın üyelerinin neredeyse yarısı kadın.
Ancak bu açık görüşlü cinsiyet politikası konusundaki sığınma yeri kısa süre içinde vadesini doldurabilir. AK Parti kısa süre önce yüksek mahkemelerdeki hakimlerin çoğunluğunun onama süreci olmaksızın atanmasını mümkün kılan bir anayasa değişikliğine kalkıştı. Kadın hakimler başvurmak için zahmete girmesinler. Erdoğan'ın 2008 yılında Dünya Kadınlar Günü'nde dikkatle belirttiği üzere kadınların Türk toplumundaki rolü, kariyerden ziyade "her birinin en az üç çocuk yapması" üzerine kurulu.
Reformlardaki bu noksanlar gözönüne alındığında Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy gibi Türkiye'nin AB üyeliğini eleştirenler, kolayca önyargılı olarak nitelendirilemezler. AK Parti,eleştirilere AB katılımının stratejik hedefini benimsemek suretiyle yanıt verebilirdi. Seri reformlar, Sarkozy'yi utandırabilir ve Fransa'yı, Müslüman karşıtı bir ülke olarak görülmemek için itirazlarından vazgeçirebilirdi. Ancak AK Parti, bunun yerine Avrupa'nın Türkiye'ye karşı sözde kininden şikayet etti.
AK Parti bunun ardından, kendini bölgesel ihtilaflarla meşgul ederek, dış politikada dikkatini Orta Doğu'ya çevirdi. Bu noktada AK Parti'nin eylemci, tüm dünyada bir oraya bir buraya giden dış politikası ile partinin AB katılımına dair güya taahhütleri bağdaşmıyor: Herşey öncelik olduğunda hiçbir şeyin önemi kalmaz ve üyeliği dış politikasının en önemli önceliği yapmayan hiçbir ülke AB'ye girmedi.
Türkiye, kendini Tahran ve Şam'daki rejimlerle aynı hizaya sokarak Batı'da bazı kaşların kalkmasına neden olurken, diğer yandan da Ermenistan ile ilişkileri sözüm ona onarmasından ötürü alkış topladı. Ancak ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın şahsen dahil olmasının dışında gerçekte hiçbir ilerleme kaydedilmedi. Ankara, Erivan ile ilişkileri normalleştirmek için bir protokol imzaladı ama protokolü onaylamadı. AK Parti'nin Ermenistan açılımı, tıpkı AB'ye katılım konusundaki politikası gibi gerçek olmaktan ziyade bir halka ilişkiler kampanyası.
Gerçi zayıf bir umut ışığı da var. Türkiye'nin AB konusundaki beklentileri sadece AK Parti yüzünden değil, laik muhalefetin bile AB konusunda yeterince kararlı olmamasından ötürü karanlık gözüküyor. Ancak karizmatik ve Avrupa yanlısı Kemal Kılıçdaroğlu'nun 22 Mayıs itibariyle ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) başına geçmesiyle bazı şeyler değişiyor. Türk siyasetinde canlandırıcı bir değişim olan Kılıçdaroğlu şimdiden AB konusundaki kararlılığını dile getirdi ve AK Parti'nin dış politika yöneliminden hayalkırıklığına uğramış olan AB yanlısı emekli Türk diplomatlara kur yapmaya başladı.
Atatürk 1920'lerde CHP'yi kurduğunda vizyonu Türkiye'yi Avrupalı yapmak idi. CHP, gelecek yıl yapılacak seçimlerde AK Parti ile çetin bir mücadeleyle karşı karşıya kalabilir. Ancak kesin olan bir şey var. Şayet Atatürk'ün hayali bir gün gerçekleşecekse, Türkiye'nin yeni bir hükümete ihtiyacı olacak.