Bu üç dilenciyle başım dertte, bir işaret var bu konuyla ilgili ama ben alamadım hala.....Öncelikle ilk 'üç çingene' mevzusunu açayım:"Geçenlerde eve dönüş yolunda otobüsteyim, üç çingene kadın bacaklarını altlarına kıstırmak ve çitledikleri çekirdekleri otobüsün içine üfürmek suretiyle, fazlasıyla rahat bir sohbet halindeler. Hatta bir tanesi çekirdeğin kağıt ve poşetini tomar haline getirmiş, aşağı bırakmak için benim gözlerimden onay almayı bekliyordu ki, kolunu fazla sarkıtmasın diye okeyi de verdim gitti. Bu hareketim yadırganmasın.
Aslında toplum kuralları bakımdan sınıfta kalan bu üçlü gurup, sohbet konuları itibariyle çok da bilgece laflar ediyorlardı. Aralarında ne konuştuklarını kaçırmamak için gözlerimi bir an üzerlerinden ayırmadığım çingeneler, mahallelerinde genç bir delikanlının, evli bir kadına gönül verdiğinden, o evli kadının iki çocuğunu bırakıp o delikanlıya kaçmasından ve delikanlının annesinin bu durumu kabullenmek istemediğinden bahsediyorlardı. İlginç olan, çingenelerin, bu durumun ne kadar ahlak dışı veya çarpık olduğunu gösteren şu ifadeleriydi:" Karilar, aman ha büyük konuşmayalım, bizim de çocuklarımız var, olacak şey mi Allah aşkına, iki çocuğunu bırakıp gideceksin, ha kocanla aran kötü olur, dayak yersin, o zaman onu bırakırsın ama çocukları arkanda bırakman da neymiş, bunu hangi vicdanla yaparsın, sofraya oturduğun zaman için parçalanmaz mı, lokmalar boğazına dizilmez mi?" O an gözlerim doldu, üstlerinin ve tenlerinin pisliğini görmezden gelip yüreklerinden bu kadar şifai ve iffetli sözler dökülmesi karşısında eğilip ellerinden öpecektim içlerinde en büyük duranın ama sadece tebessüm edip, kafamı sallayarak tebriklerimi sunmakla yetindim. Fakat çokça bir süre gözümün önünden gitmediler. Onların taşıdığı bu namus duygusunu, Allah'ın verirken hiç bir şey esirgemediği bizlerin bu kadar derinden taşıdığından ve hissettiğinden kuşkularım vardı!...
Ve "üç çingene" bugün başka bir şekilde yine karşıma çıktı. Dün fragmanlarını izlediğim ve hikayesine kendimi çok yakın bulduğum bir film için Kadıköy-Rexx'teydim, "Deccal"
Film alt yazılı başlasa da o kadar duru bir lisanla iki kişi arasında geçiyordu ki, alt yazıları çok nadir yerlerde okuma ihtiyacı duydum. "Acı- Umutsuzluk- Izdırap" üçlemesiyle başlayan bu filmin; dram, erotizm, gizem ve korku üzerine izlediğim ilk film olma özeliğini koruyacağı anlaşılıyor. Film karı-kocanın hararetli ve şehvetli sevişme sahneleriyle başlıyor, o sırada oğulları, uykusundan uyanıp, yatağından çıkıyor ve anne ve babasının odasına geliyor, anne ve baba o kadar kaptırmışlar ki kendilerini çocuklarının odalarına girdiğini bile farketmiyorlar, tabi ki annesi kafasını çevirip çocuğun vestiyerde duran üç çingene heykelini devirmesini görene kadar, fakat yine de sevişmeye ara vermiyor, çocuk odadan çıktığında ise, açık olan pencereden oyuncağı ile kendisini aşağıya bırakıyor. Anne (Charlotte Gainsbourg) oğlu Nick'i kaybetmenin acısını çok derinden yaşıyor, hatta yası atipik bir hal alıyor. Psikolog eşi Baba (Willem Dafoe ) onu bu durumdan çıkartmanın çarelerini ararken, annenin bitirmekte olduğu ve eşi 'sığ' bulduğunu söylediği için bitirmeden bıraktığı tezi ile soykırım karmaşasının ortasında buluyor kendini. Kadına bir korku listesi yapmayı öneriyor ve piramitin tepesine en korktuğu şeyi yazmasını söylüyor, kadın, "Belirgin bir hedef olmadan sadece korkamaz mıyım?" diyerek önce buna direniyor ama sonunda 'orman' diyor. Çünkü kadın bir sene evvel oğlu ile gittiği kulübe ve ormanda yaşadığı korkuları anımsıyorr. Psikolog eş, onun korkularının üzerine gitmesini sağlamak için ormandaki kulübelerinin yolunu tutuyor, bu arada kadında müthiş bir orgazm açlığı vardır, eşiyle her fırsatta beraber olarak içindeki canavarı susturur. Hatta eş bir süre sonra, "hop psikologlar hastalarıyla sevişmez"demek zorunda kalır. Kulübeye gittiklerinde psikolog eş, karısının tezinin izlerine rastlar, her yerde kadın resmi olan bu esrarengiz oda ona pek çıkış yolu bırakmayacaktır. Psikolog, ormanda doğum yapmakta olan üç hayvana rastlar; kirpi, geyik ve kuş.

Bunların akıbeti filmin sonunda anlaşılır ki, onu terk edeceği vehmine kapılıp kriz geçiren ve eşini öldürmeye teşebbüs eden kadının, ereksiyon sırasında büyük bir tahtayı organına vurup bayılttığı adamın, bir bacağının içinden geçirdiği çiviye büyük bir taşı bağlayarak onu hareketsiz bırakmayı hedefleyen saldırısının ardından, acıyıp kurtarma çabaları içine girmesi ve ondan sonra kendi klitorisini kesmek suretiyle anormal davranışlarını sürdürmesi, ölmekte olan tüm şeylerin çığlığını onlara duyurur, tıpkı yaşadıkları kulübede çatılarına düşen yaşlı meşe ağaçları gibi....Adamın yardımına koşan yeni doğum yapan hayvanlar, bacağındaki kütleden kurtulması için İngiliz anahtarının yerini işaret eder. Filmin Son sözü 'ÜÇ DİLENCİ: "Acı, umutsuzluk ve ızdırap" tan söz ederek son etabını da bacağındaki taştan kurtulan adamın karısını boğarak öldürmesi ormandan ayrılırken bir sürü kadının, eşinin öldürüldüğü yere doğru yürümesiyle tamamlanır. Çünkü öldürülen kadının tezi, kadınların yani kız kardeşlerin soykırıma kurban gittikleri ve onlarda bulunan istenmeyen güçtür.
Film, bana 'üç çingene'nin hayatım için anahtar kelimeler olduğunu bir kez daha gösterdi. Ya üç çingene aralarına beni de alıp ekibi tamamlayacak yada filmdeki gibi aşkla başlayıp vahşetle biten bir hikayenin parolası olarak zihnimde kalacak. Bilmiyorum artıkkkk
hulyaokur06@gmail.com