ÜSTSEÇKİNLER VE SIRADANLAR
“Milletlerin yoksulluğu kara bir alınyazısı değil, aksine sakat düşünceye dayanan kötü politikaların neticesidir.”
Türkiye, bugün ciddi anlamda bir dar boğazda…
İktidar yönetsel açıdan gittikçe ivme yitiren bir süreci yaşarken, halk kötü yönetilmenin ve ekonomik krizin çökertiliciliği altında, deyim yerinde ise müthiş bir umutsuzluk girdabı içerisinde yaşamını tüketmekte…
Ordu, yargı, bürokrasi ve basın gittikçe kuşku verici bir tükenişin içerisinde.
Ülkeyi ayakta tutan anayasal dinamikler, kuşku verici bir sarsılışta…
Gemisini yürüten kaptan misali, giderek köşeyi dönen mutlu azınlık yanında, ne yazık ki her geçen gün sayıları artmakta olan yoksullar umutsuz çırpınışlar içerisinde…
Ülke etnik çatışma ve bölünme tehlikesi altında iken, “bizden” , “onlardan” biçiminde ki yaratılan kamplaşma; halkı tam anlamıyla “dinciler” (ya da dindar geçinenlerle”, laikler (Atatürkçüler, cumhuriyetçiler) şeklinde ikiye bölmüş durumda.
Bu kamplaşmanın ileride bir “hesaplaşmaya” dönüşmesinde korkuluyor.
Siyasi iktidara olan güven hızla tükenirken, yargıya ve hukuka olan saygı ve güven de ciddi yaralar almış durumda.
Kısaca başlıca sorun “kötü yönetilmek.”
X
Bir de bizim dışımızda bu konularda yorum ve görüşlerini kitaplarında ortaya koymuş olanlara kulak verelim, bakalım ne diyorlar.
“Hiçbir millet ne kültürü ne de doğal kaynakları yeterli olmadığı için azgelişmişliğin mahkûmu değildir.
Guy Sorman, Türkiye benzeri ekonomik yapılara sahip Güney Kore ve Latin Amerika ülkelerinde yaptığı inceleme sonunda, bu tip ülkelerde temel problemin “yönetim meselesi” olduğunu söyler.
Guy Sorman’nın tespitine göre bu ülkeler halkın ihtiyaçlarına göre değil, idarecilerin iktidar hırslarına göre yönetilmektedir:
Sorman’a göre ‘milletlerin yoksulluğu kara bir alınyazısı değil, aksine sakat düşünceye dayanan kötü politikaların neticesidir.’
Yani fakirliği, yanlış siyaset doğurmaktadır.
Azgelişmişlikten kurtulmak; batı işbirlikçisi yöneticiler eliyle alınan ‘yanlış borçlar’ dan ziyade, ülke insanlarının iradesi ve yöneticilerin zekası ve basiretiyle gerçekleşecektir”.(Aydın Yabancılaşması – Mahmut Çetin - S.227)
“Bir kısım ÜSTSEÇKİN ve bürokratın, ‘vatan elden gidiyor’ telaşının altında daha çok kendi çıkarları yatmaktadır. Çünkü onların algıladıkları vatan sınırlarıyla, lojman ve nüfuz sınırları aynidir.
ÜSTSEÇKİNLERE mensup bir kısım bürokrat, tıpkı komünist siyasal bürokrasi gibi, millileştirilmiş mülkiyetin keyfini çıkarmakta; bu mülkiyeti kullanmakta ve idare etmektedir.”¹
“ÜSTSEÇKİNLER, artık normal insanların arasında yaşamıyorlar.
Onlar kendi türdeşleriyle, kendi hedonist (zevkçilik) dünyalarını yaşayabileceği sitelerde oturmaktadırlar. Ev, artık bir yuva değildir:
Bir işadamı evini kendisi ve ailesi için değil, dostları yani gizli düşmanları için yapar; büyüme yolunda bir adamın evi rahat edilecek bir mekân değil, bir gösteriş ve meydan okuma yeridir.”²
“ÜSTSEÇKİN itirafçımızı Emre Yılmaz’ı okuyoruz:
‘Güzel evin, şık ofisin ve Tüsiad üyeliğin…
Karın çocuklarınla sıcak bir akşam yemeği…
Belki silikon göğüslü bir metres…
Karın hiç endileşenme…
O da kendine uygun kompartımanlara bölünmüştür.
Çocukları, kocası, tatili, sporu, sosyal faaliyetleri…
evliliğin her döneminden kendine göre bir kar çıkartmasını öğrenmiştir.
Seksi kaybederse sosyal statü ve prestij yakalar;
kocasına hiçbir zaman aşık olmamışsa da, evi zevkli, çocukları sıhhatlidir’ ”²
X
Başka söze gerek var mı?
BURHAN ÖZBEY
¹ seçkinler ve Toplum. Tom Bottomore. Çev. Erol Mutlu. Gündoğan Y. Ankara 1997. s. 79
² Aydın Yabancılaşması (üstseçkin heterodoksi) biyografi net Y. 2009 s: 229