UYUYAMIYORUM ARKADAŞLAR…
Seçimler yaklaşıyor. Her yerde davul ve zurnalar. Bayraklar çeşit çeşit, beğen beğen al. Bir yandan da yaz gelmiş. Gazeteler sayfa sayfa tatilin davet eden çehresiyle bir başka renklenmiş. Selülit telaşını teskin eden krem ilanları güneşi bekleyen çiçek misali ülke çapında yayılıvermiş. Bu şenliğe uymak, havuz kenarındaki sıcaklığa tezatlığıyla ahenk katan buz gibi buğulanmış bir meyve kokteyli tonunda yazmak isterdim.
Ama yapamıyorum. Yani kusura bakmayın ama uyanmak başka bir bahara ya da yaza diyemiyorum. Uyku tutmayanların uyuyanlara gıcık olması durumunda da değilim. Uyuyanların uyurken kaçırdıklarını bilmenin telaşındayım sadece. Çünkü uyuyamıyorum!
Niye uyuyamadığımın açıklamasını da Zekeriya Peygamber’in kıssası ile anlatmak istiyorum. Hani kıssadan hisse derler ya, payıma düşeni şükürler olsun ki aldım. Kırılmazsanız darısı bu kıssayı bilmeyenlere diye ümit ediyorum…
Zekeriya Peygamber kocamışlığın en doruğunda iken, eşi de aynı hal içinde bir de üstüne üstlük kısırlık gibi bir durum içindeyken bir oğul için Allah’a dua eder. Allah da, Zekeriya Peygamber’e bir oğul müjdeler. Müjdeyi alan Zekeriya Peygamber tuhaf bir şey yapar. Der ki: Ben ve eşim bu halde iken bizim çocuğumuz nasıl olur Allah’ım?
Düşünebiliyor musunuz, Allah’tan bir istekte bulunacaksınız ve de Allah kabul ettiğini vahiy meleği vasıtasıyla size bildirecek, siz ikna olmayıp, bir de izah isteyeceksiniz. Bizler doktorumuza dahi, “beni nasıl bu illetten kurtaracaksın anlat bakalım“ diye soramazken, Zekeriya Peygamber Allah’tan bir açıklama talep ediyor.
“Eh artık Allah’ın gazabını hak etmesi gerekir” diye düşünüyorsanız, siz düşüne durun, çünkü durum umduğunuz gibi gelişmiyor. Allah diyor ki: Öyle!
Yani endişende halksın, çünkü eşin ve sen bu durumda iken, biyolojik olarak bir oğul sahibi olman imkânsız demek istiyor bu “öyle” kelimesi ile. Ve devam ediyor, “fakat”, bu kelime ile de kalmıyor, “o Bana kolaydır, bundan önce de seni, sen hiçbir şey değilken yarattım" diyerek, Zekeriya Peygamberin tereddüdünü kesin bir şekilde, aklına hitap ederek gideriyor.
“Eh artık Zekeriya Peygamber rahatlamış, ikna olmuştur” diye düşünüyorsanız, yine düşüne durun der ve öyle olmadığını yazayım da görün diye de eklerim: "Ey Rabbim, bana bir alamet ver!" diyor Zekeriya Peygamber.
Buraya kadar demedi iseniz de “artık bu kadarı da fazla” dediğinizi sanki duyar gibiyim. Ama Allah, herşeyi bilen, herşeye kadir olan olduğu halde, biz fanilerin “ben bilirim” büyüklüğü ile birbirimizi payladığımız gibi yapmıyor ve şöyle cevaplıyor bu yeni talebi: “Alametin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlara söz söyleyememendir.”
Bütün bu olanlar Meryem suresinin, 7- 10. Ayetlerinde aynen anlatılmaktadır.
“Ee! Ne var bunda?” diye soracak olursanız, bir fani olmama rağmen, bu suale cevap vermek isterim. Yani amacım zaten buydu, “ne var bunda” dedirtebilmekti derim. Çünkü bütün bu ayetler, sorgulayan insanın önemini ispatlar. İnsan denilen varlığın böyle bir doğa, böyle bir fıtrat üzerine yaratıldığını anlatır.
İşte bu seçim şenliği arifesinde, yaz güneşinin neşeli parlayışında, gırtlağa kadar çıkmış dış borçlarla faiz yükü altında inleyen, faizin faizini ödemek uğruna lüksünün devamı talebini isteyen ülkeme sorgulamanın da var olduğunu hatırlatmak istedim.
Hani “din halkın afyonudur” diye iddia edenler vardır ya, işte esas afyonu sunanlar onlardır arkadaşlar. Afyon da şudur: Onların istediği gibi düşünmeniz ve o yönde edip eylemeniz. Çünkü kasalar ancak bu yöntemle dolar. Kazanmadan borçlanın, sonra almak için daha çok borçlanın ki esaretiniz artsın. Hani fare ısırmadan önce tükürüğündeki bir madde ile ısıracağı yeri uyuştururmuş ya, aynı hesap. Hissetmeden esir olmak.
Artık eski yöntemlerle bir ülke ele geçirilmiyor. Öyle topa, tüfeğe, tanka ihtiyaç yok yani. Zihninizi ele geçiriyorlar. Zihniniz elden gitti mi, sizi kurtaracak da kalmaz. Çünkü top, tank sizden ayrı şeylerdir, tehdittir. Ama aklınızı, bilincinizi, sözün özü sizi ele geçirdiler mi, kendinizden korkar mısınız? Düşmanı kendiniz bilebilir misiniz? Ne hınzır bir yöntemdir bu!
Partilerinizin size söylemeye cesaret edemediği gerçeği, önce kendinize sonra da onlara söyleyin: Biz kemerlerimizi sıkmaya talibiz, daha çok borçlanmaya değil. Hangi ülke, mümbit topraklara sahipken tarımı, üretimi durdurularak borçla selamete erer. Emanet ata binen çabuk iner. Borçlanarak ülkemize getirdiğimiz ne varsa hiç biri bizim değil. Hepsi borçla alınan emanetlerdir. Tez elden hacze geliverirler. Ki geldiler. Yani bizi böldüler. Hem de hiç zorlanmadan yaptılar bu işi. Değerlerimizi kullandılar.
Birbirinize tercümeden “kendine iyi bak” derken, niye kendimize iyi bakacağız acaba diye düşünmenizi de istemezler. İyi bakın ki, iyi borçlanın… İyi borçlanın ki, iyi esirler olun… Daha açık kanıtı var mı, paralarının üzerine:”Tanrı’ya güveniyoruz” diye yazmışlar.
Ah! Nasıl atsam da sizi ikna etsem bilmem ki: Din uyutmaz, aksine uyandırır, özgürleştirir. Allah kendisine karşı olan sorgulamaya bile kızmaz, incinmez. Çünkü bizden istediği budur: Düşün ve sorgula!
Lütfen anlayın artık, uyuyamıyorum arkadaşlar…