
Gözaltı... Güçlü apoletlerin arzı endam ettiği omuzların kaldırdığı, miğferden şekilli başların içinin boş olmadığı hep bilinirdi de, hiç doğru düzgün anlaşılamadı... Lakin kabahati yok kimsenin, suç, çelik miğferin... Ne içerdekinin dışarı çıkmasına izin verdi bir lahza, ne dışardakinin içeri girmesine...
Gözaltı...
Güçlü apoletlerin arzı endam ettiği omuzların kaldırdığı, miğferden şekilli başların içinin boş olmadığı hep bilinirdi de, hiç doğru düzgün anlaşılamadı... Lakin kabahati yok kimsenin, suç, çelik miğferin... Ne içerdekinin dışarı çıkmasına izin verdi bir lahza, ne dışardakinin içeri girmesine... Çünkü icadına ters miğferin... Öyle ya, bir kere delinirse kim garanti edebilir ardını... Ve aklıma düşen onlarcasından birini seçme zamanı şimdi müzmin sorulardan; miğferleri kafalarına sıkı sıkı sarmalayanlarla, onları ara ara tık tıklayanların parmak uçlarında, asıl niyete karikatür çizgileriyle hayat veren şey ne; feragat mi feraset mi, kafa kafaya tokuşmak mı, kafa kafaya vermek mi?!. Henüz net tercüme edilemedi, ortak bir lisanda...
Özel ritimlerle ayak uydurmanın, aynı nidayla bir tempoyu tutturmanın sıradan mutlulukları arasında, icracı postal ayakların altında hep bir şeyler ezdiği bilinirdi de, hiç açık yüreklilikle izah ettirelemedi... ‘Nedir onlar bir anlatıver’ de diyemedi kimse... Ancak kabahatin insan sahibi yok, suç, izli postalların... Öyle sıktı ki; ne başka ritimler tanımasına izin verdi ayakların, ne cazip geldi ritm cümbüşü sakinlerine, düşkünlerine, heveslilerine... Çünkü yeminlerine ters postalların... Öyle ya, bir kere kaçarsa tumturaklı örnek ritimler, peşini kim kestirebilir ki!.. Ve aklıma düşen onlarcasından birini seçme zamanı şimdi müzmin sorulardan; postalları ayaklarına çürümez iple düğümleyenlerle, onlara ara ara ‘çıkartın da ayağınızın kokusunu bir atın’ diyenlerin parmak uçlarında hangi melodilerin tınısı var; kös mü davul mu, balalayka mı, saz mı, arp mı?!.
Zahir mermilerin bir bir dizildiği kemerlerde tetiğin her an düşürülme ihtimali olduğu bilinirdi de, hiç adam gibi bir ilişki kurulamadı, ‘tetik, çıkar, düşünmek, oluşum’ kavramları arasında... Fakat anlamaz sayılmaz yine de kimse, suç, kemerlere dizilmiş mermilerde... Öyle durdu ki bel de; ne sahibine huzur verdi soğukluğuyla, ne uzaktan bakana sıcaklığıyla... Aksi, mayası korkuya ters olurdu mermilerin zaten... Öyle ya, bir kere mermilerden vazgeçiş söz konusu olursa, konuşulursa hatta, kim alabilir ki önünü sürü korkuların....Ve aklıma düşen onlarcasından birini seçme zamanı şimdi müzmin sorulardan; mermi kemerlerini bellerine demir tokalarla ilmekleyenlerle, onlara ara ara ‘çözün kemerleri, biraz yakınlaşalım artık’ diyenlerin dillerinde hangi hitabet sanatlarının mermiden beter sözcükleri var; ‘önce vatan, gerekirse darbe, yaşasın cumhuriyet’ yahut ‘evrensel dünya, vazgeçilmez demokrasi, halkın rejimi...’
Apar topar kaldırmalar, evden almalar, haklarında yazmalar, iftiralar yahut itirazlarda bulunmalar hep bu tercihlerle alakalı işte; feragat mi feraset mi, kafa kafaya tokuşmak mı, kafa kafaya vermek mi, kös mü davul mu, balalayka mı, saz mı, arp mı, önce vatan, gerekirse darbe, yaşasın cumhuriyet mi yahut evrensel dünya, vazgeçilmez demokrasi, halkın rejimi mi?!. Acı ki, henüz net tercüme edilemedi, ortak bir lisanda... Çektiğimiz ve bir süre daha çekeceğimiz budur, heyhat!..
Layığını bulur her uman velakin... Umduğunu doğru bilmenin yanlışlığını gözaltı çözer mi bilinmez lakin...
Temelinde ne olursa olsun fikirlerin, oluşumların, yapılanmaların, çalışmaların büyük paydasız olmaz, olamaz hülasa...
Ikınıyoruz bir şeylere farkındasınız... Epeydir gebeyiz, büyük sancılarla doğacak çocuklarımız... Ya bir garabet, ya yüzü aydınlık bembeyaz bir bebek...Boğuşmalar olacak... Bağrışmalar, haykırmalar... Canlar acıyacak... Ölenler, kalanlar... Apoletlerine ihanet, sözcüklere, yazılara, selamlara hainlik edenler... Ama ıkınıyoruz çok şükür, doğuracağız bu bebeği mutlaka sağ salim...