
Arkasını döndükleri davetlilerin arasından ağır ve kararlı adımlarla rahibe doğru yaklaşan Hıristiyan bir çift gibiydik. Olmak istediğimiz ama inancımıza bile ters düşen bir yerde.
Ne Ankara bende kaldı, ne de ben Ankara’da. Yine çeyiz sandığımdan önce ben vardım İstanbul’a. Radyo’daki türkülerin eşliğinde karış karış Anadolu turundaymışım gibi hissetsem de AŞTİ’nin son durağındaki bekleyiş, Ankara’nın yıkık, virane, tarumar bent deresi evlerinin ortasına bir arabanının içinden kapısı açılarak atılmışım gibi bakıtmıştı yere beni. Onun içinden ele geçen patlayıcı maddeler benim emniyet bölgemde sergileniyordu sanki. Kimin elinin kimin cebinde olduğunun bilinmediği, silahın kimin elinde patladığı belli olmayan bir kavganın içinde “aşk”aşk”diye bağıran bir deliydim ben yine.
Hacıbabam, canım, canımın kayalıkların içinden çıkıp gelen kaynağı, hayata gözlerimi açtığım o ev, yine benim kalp kapakçığımın değişmesine ameliyathanelik yapmıştı.’Huzur’la uyudum, ‘zur’la uyandım. Salı’ya çıkmak zorundaydım. Çünkü bugün meşruluğun, meduşluğun(dehşete uğramışlığın, korkmuşluğun), menkupluğun(rütbe ve haysiyetten düşmüş olmanın)hesabı verilecekti. Ya da bütün bu hesaplar, hasat yolunda tekerlekleri patlatacak ve bize dönüş yolu bırakmayacaktı. Arkasını döndükleri davetlilerin arasından ağır ve kararlı adımlarla rahibe doğru yaklaşan Hıristiyan bir çift gibiydik. Olmak istediğimiz ama inancımıza bile ters düşen bir yerde.
Sanki Türk olmadığı her halinden anlaşılan birine İngilizce bir cümle kurmuş ve onun bana verdiği yanıt Türkçe’ymiş gibi. Duymayı beklediğim şeyler bana o kadar önemsiz geldi ki, bu bizde yolumuzu kesen bir polis etkisi yaratamazdı. Daha başka şeyler olmalıydı benimle olmayı göze alamamasının altında. Aramadım, merak etmedim, anlatacağı en büyük hikayeyi duymuştum artık. Ben bu hikayeyi hep dinleyen mi olacaktım yoksa anlatanlar arasına mı karışacaktım bilmiyordum. Onun gözlerinde bir bana bakmaya bile korkan bir de kimseden korkmayan birini görüyordum ama hangisini sevdiğimi bilmiyordum. Belki de onu sevmeye korkan ben olduğum için her anı ve sözü çift görüyordum, belki de bakışlarımı kaybetmiştim ve onun bana nasıl baktığını hep kaçırıyordum, belki de onun aşkını hak etmeyen bendim, belki de o timsahın kaptığı bir av iken, kendine doğru çekip kurtaramayan, kenardan gözü yaşlı onu izleyen bir ceylandım. Bildiğim şey şuydu, o kız kulesine ulaşmaya çalışırken, ben ise o yolunu kaybetti diye ummanın içine karışıp gitmiştik. Ömrümüzü birbirimizi arama yolunda tüketmiştik.
Bir daha asla dediğim gün, işte tam o gün(30 Haziran Pazartesi), oğlumun ısrarıyla “The Incredible Hulk”isimli sinema filmini izlemeye gittik. Filmin konusu şöyleydi:”Gama ışınlarına maruz kalan Bruce Banner sinirlendiğinde yeşil bir deve dönüşür. Bu gerçeği kabul eden Brucu Banner yani “Hulk” yaşadığı hayattan , sevdiği her şeyden, sevgilisinden bile kopar.” Bu kadarıyla da kalmıyordu, filmi izlemeye başladığım ilk dakikalarda, yoğun bir unutma terapisi uyguluyordum ki kendime, bir de ne göreyim? Bruce Banner, kurtulmaya çalıştığı durumu için bir laborantla yazışma hali içine girmişti ve bu yazışmaların görüntüsü için başvurduğum cep telefonumun bile kayıt almakta zorlandığı şaşkınlığı içinde gördüğüm şey şuydu ki, Bruce Banner’in yazışmalarda kullandığı rumuz
Mr. Blue(Mavi), Laborantınki ise Mr. Gren(Yeşil)idi. Bilgisayardaki yazışmalar beyaz perdeye yansıdıkça ben, milli takım’ın gol sevinci gibi ayağa fırlıyordum. Bu kadar da olmaz dedim evet ama yine de, ’olur olur hayat bu! ’diye sakinleştirdim kendimi. Onun bana verdiği isim yani Mavi için filmin sonu belliydi çünkü neydi? “Hulk” yaşadığı hayattan, sevdiği her şeyden, sevgilisinden bile kopuyordu.
Bu filmi sevdiğine ‘mavi’ diyen herkese tavsiye ediyorum ama aslında onun yeşil olduğunu unutmamak kaydıyla!
hulyaokur06@gmail.com