Hatay-Dörtyol’da bir tür lâle var, o lâle ki, diğer türleri gibi başını yukarı değil, aşağı eğiyor. "Allah neler yaratıyor" demeden gözüme yerdeki su birikintisini içen kedi takıldı. Hatta orayı 'ganimet bölgesi' ilan eden bir diğer kedi de, kurumuş, muhtemelen dışarıda unutulmuş, bozulmuş bir sosisin, yemeden önce koklayarak tadını almaya çalışıyordu. Düşündüm ki, insanlardan daha şanslılar bir bakıma şu hayvanlar. Yedikleri içtikleri onları hasta etmiyor, yolun tüm pisliğiyle bir yerde toplanan suyu içerken, bizim doğal kaynak sularımızdan aldığımız keyfin aynısını alıyorlar. Kanser yapışmamış yakalarına, en illet hastalıkları, kuduz. Onu da en öfkeli oldukları şey için kullandıklarında faydaya dönüşüyor.
Ama insanların aralarında da şans faktörü önemli bir etkiye sahip. Mesela bir adam, kuranın üzerine atıp tutarken inme inmiyor bir tarafına, hatta dünyalık yenilmişliğiyle kuranı yakıyor, yine de uğramıyor Allah’ın hışmına, yalan söylerken takılmıyor ayağı taşa, bir kadını elde edene kadar her yolu mübah görürken, o kadın dönüşemiyor canavara, izin veriliyor uykusundan uyanmasına, karnını doyurduğu nimetler iğnesini çıkarmıyor midesinde, bir bacağını öbürünün arkasından çekmiyor elleriyle, konuşurken sesini geri itmiyor dili, dimağına işlenmiş kemiği görünen bir baş yarığı ile dolaşmıyor ortalıkta, açıldığında baş parmakla şehadet parmağının arasında kalan karışla ölçülmüyor ahlâkı ve en acısı başı aşağıda değil namussuzların.
Şaşıyorum böyle olunca tabi. " İşittik ve kabul ettik, itaat ederiz, baş üstüne" diyerek, dönüşünün Allah’a olduğunu kabul eden insanlar, neden ‘Semi'na Ve Ata'na’ demezler? Bu rahmettir diye her türlü oyunu kime karşı oynarlar? Ve Allah’ın oyunlarını bozmayışını nasıl bir sebebe bağlarlar? Bu mahşer gününde, uydukları tek bir ibadete karşı kulluk teminatı mı aldıklarını sanırlar? Yaratanı inkar etse de suçluluk duygusundan bir sonraki adımda kendine yakalanmaktan nasıl kurtulurlar? Gerçi onların nitelikli olmak gibi bir dertleri hiçbir zaman olmamıştır, çünkü başkaları ile farklarının oluşmaya başladığı dönemlerini aceleye getirmişlerdir, cenaze arabasındaki yolcuklarını arkalarından hayranlarını sürükleyecekleri bir gezinti olarak algılarlar. “Kim yola gelirse kendi iyiliği için yola gelir, kim doğruluktan saparsa kendi zararına olur” diyen bir Allah, “Kişi ne ederse kendine eder”diyen Ata boşuna konuşmuştur onlar için.
Kirli suyu içmelerine rağmen bedenlerine bir zararı olmadığını görenler, kirli suyun da günahına girmesinler diyorum ve aslında ne düşündüğümü bir tarafa bırakıp çok sevdiğim bir din psikolojisi öğretim üyesinin bu konuda bana söylediklerine dikkatinizi çekmek istiyorum. Hocamı dinlediğimde bir kez daha fark ettim ki, yalan söyleyeni en iyi söylediği kişi yani ben tanırmışım…..
Yeminin iki boyutu var diyor sevgili hocam, "Din" ve "Psikoloji" diye devam ediyor….
Dini açıdan ele aldığımızda,
1. Allah hariç hiç bir sey adına yemin edilemez, edilse de geçerli sayılmaz.
2. Yalan yere yemin büyük günahlardan sayılır.
3. Yemini bozmak kefaret gerektirir ( Yani yaptırımı var) Mesela on fakire kıyafet almak, yada on fakirin bir gün karnını doyurmak yada bir fakiri on gün beslemek gibi. Kur’an-ı kerimde (Maide 89) mealen buyuruluyor ki:
“Allahü teâlâ, bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi mesul tutar, hesap sorar.”
Psikolojik açıdan baktığımızda,
1- Geçmişe dönük( şunu yapmadım, böyle olmadı…)
2- Geleceğe dönük(yapmayacağım…)
Oncelikle yemin etme ihtiyacı, yemin etmeyi gerektirecek bir güven bunalımına işaret eder, yani kisi karşıdakinin güvenini kaybettiğinden emindir yeniden kazanma çabası içerisindedir... Bir fiili ısrarla yapmadığına dair yemin etme aslında o filin yapıldığına işaret edebilir, kisinin suçuluk psikolojisi içerisinde olduğunu gösterir ama ayni zamanda karşısındaki kişiyi kaybetme endişesini de gösterir. Yemin eden kişi, açıktan, hararetle ediyorsa ona şüpheyle bakıyoruz, bu, beden dilini okur gibi, kişinin o işi yaptığına işaret edebilir. Yemini en iyi anlayacak, okuyacak kişi kendisine edilen kişidir.