Ben bir hanın yolcusu muyum? Kervanı develerden oluşan bir yolun keçeli kilimi miyim?
Soğuk camlarına alnımı yasladığım otobüsün hızla yanından geçtiği küçük barınağa bağlı eşeğin sahibi miyim yoksa?
Bir yolculuk vardı muhakkak. Gecenin içinde bir gündüz gibi beni koruyan, tanımadığım bu adamın bakışlarıyla sürüklenerek gittiğim bir yer…
Sanki o bakış üzerimdeyken, Yunus’un fesini, Mevlanana’nın tesbihini, Peygamberimizin hırkasını taşıyan bir emanetçiydim. Sanki ona sırtımı döndüğümde, taşıdığım şeyi birisi benden alıp götürecekti.
Otobüsün televizyonuna takılan merakını affetmem, kim olduğunu öğrendiğimde biraz daha zorlaşacaktı belki de. Bana öyle geliyordu ki, koltuğunda, iki yakasını birleştirip, iki yanını altına kıstırdığı montuyla oturmadan önce, sıcak olacağını düşünüp rafa kaldırması gibi bir önce ve sonra arasında kalacaktık.
Bavulu gibi kilitli kaldığı yerde, içine tıkılan elbiselerin arasında bir tıraş fırçası olma güvenliğini kaybetmek, o bavulun ağzı açılır açılmaz içinden fırlayacak ilk şey olduğumu bilmek gibi ondan, onunla, onsuz bir serüvenin içine çekiliyordum.
Bir maaz, bir penah gibi sığındığım yerdi orası. Tek farkı, değiştirdiği mekan ve varılacak bir yer olduğu duygusu vermesiydi.
Sanki otobüsün tekeri patlamış, bütün yolcular aşağı inmiş, bir tek o ve ben kalmıştık. Kiminin gazetesi ön koltuğun arkasındaki filede, kiminin az öce ikram edilen meşrubatının bardağı küllüğe sıkışmış halde, kiminin kazağı katlı, koltuğun gömülü yerinde. Herkes yolunda, yolun bitişine kadar ömrünün devam eden bir atkı boyunda…
Bir ara aydınlanan şoförün kontrol panelini gibi aydınlandı yüzlerimiz. Uyur kalırsak, bu tatlı yolculuk, uykudaki kızağına transfer olacaktı ve belki de faytonun içindeki pempe şemsiyeli İstanbul hanımefendisinin saraya dönme vaktinin geldiğini söylemesiyle bozulacaktı.
Bundandır ki dalmalar, uykusundan uyanan bir kaplanın mahmurluk taşımadan avının peşinden gitmesi gibi bir uyanıklık içinde olmalıydı.
Bir çömlek gibi kulpsuzdum. Kendimi otobüsten indirip, eve kadar çıkartacak bir ekim, parçam yok gibi görüyordum. Sanki onunla musiki dinlerken, sohbet eden iki huzur evi sakiniydik. Sanki torunlarımızdan bahsedeceğiz konuşabilsek…O kadar iyi seziyorum ki ayaklarındaki nasırı çok uğraşmış topuk taşıyla almaya. Ama her seferinde koparmış, katılaşmış et parçasını, güzel kadınlar görmesin diye. Bu kadar dolu ama yalnız bakıyordu bana.
Bu yol, ona dönüşü olan bir asker uğurlaması mı, yada dönüşü olmayan bir düğün konvoyu gibi mi geliyordu acaba?
Bu yol onu, yanından geçtiği bütün taşları, ağaçları atlamadan görebilme maberine sokmuş muydu?
Küskün bakarken hayata, kemanıyla, tefiyle daracık koridorda, ortamı şenlik havasına sokmaya çalışan bir çalgıcıyla seyahat etmek neler hissettirmişti ona acaba?
Neyse ki, bu yolculukta ’Sayın yolcularımız!’diye başlayan nakaratının ardından, Allah’ın ulaştırdığı bir hüda da gelebilirmiş: “Yola Devam”
hulyaokur06@gmail.com