Son Haberler
07.09.2010 Salı 02:53
USD 1,5010 EUR 1,9310 EUR/USD 1,2865 IMKB100   61101/%0,00
ISTANBUL Salı: 20°C/27°CÇarşamba: 19°C/28°CPerşembe: 20°C/29°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

"Yoldaş-Yandaş-Candaş..." Medya Tartışması
Bookmark and Share
Hükümet destekli yayınlarla başlayan tarafsız habercilik, bugün muhalefet partisi için de keskin bir yer kazanmaya başlıyor. Bazı gazeteci-yazarlara Başbakan’ın ‘yandaş’ ifadesine karşılık getirdiği ‘yoldaş-Candaş’ nitelemesinin neresinde durduğunu sorduk. Gazeteci veya yazarlık profilini haberX okurları için çizen yazarlar bu tanımların gazetecilik mesleği üzerinde nasıl bir egemenlik kurduğuna dair görüşlerini de bizimle paylaştılar… 01.06.2010 10:06


Hülya Okur-HaberX

Başbakan Erdoğan AKP grup toplantısında, medyaya yönelik yaptığı eleştirilerinde şunları söylemişti: “Bir kısım basına yandaş medya diyorlardı. Şimdi iki tür medya türedi: Biri Candaş Medya, diğeri Yoldaş Medya. Bazı köşe yazarları kurultayda alkış tuttular, sonra köşelerinden gaz verdiler. Halk kelimesini dillerinden düşürmeyenler, sırtlarını goygoyculara dayamış durumdalar"Manşetle gelen manşetle gider" …Ayrıca kendilerinin medya desteği olmadan iktidara geldiklerini ve bu tür desteklere de ihtiyaç duymadıklarını vurgulayan Başbakan’a göre,  CHP Kurultayı içinde Ergenekon ve Candaş-Yoldaş Medya vardı!

Gazeteci- yazarlara yöneltilen soru şu: Sizce Yandaş ve Yoldaş olma hakkı gazetecilere tanınmış mıdır, Hükümete yakın yayın yapıp yanlışlarını görmezden gelmekle, atılan doğru adım, atılım, icraat ve hizmetlerin yok sayılması arasındaki denge nasıl korunmalıdır, gazeteciliğin fikirsel bir temsil yetkisi olmalı mıdır? ‘Yandaş’ ve ‘Yoldaş’ gibi yaftalarını içselleştirmek ve kabullenmek yayın organları için nasıl bir tehlikedir?

 

***

 

Taraf Gazetesi Yazarı/ Polis Akademisi Öğretim üyesi Önder Aytaç;

 

“BİZDE TELEVİZYON İLE KALEŞNİKOF BİRBİRİNE KARIŞIYOR, ORTAYA 'TELEŞNİKOF' ÇIKIYOR!”

Gerçekten de yeni yeni tanımlamalara şahit oluyoruz. Cemil Meriç; 'her tarifin bir tahrip' olduğunu ifade ederken, Naom Chomsky de; 'dilin gücü ve etkin kullanılmasının da bir sömürü aracı olmasına' vurgu yapıyor. O zaman üretilen her kelime, yapılan yeni tanımlamalar, aslında kavramları açıklamasından da öteye, anlatımları yapan

kişilerin bize ruh haletlerini, konuya yaklaşımlarını ve kelimelerin arkasına sığınarak oldukları tarafın işaretlerini vermiş oluyorlar.

Ayni, 'terörist', 'bağımsızlık savaşçısı', 'gerilla' anlatımlarında da olduğu gibi. Hani Kayserili iş adamına soruyorlar ve diyorlar ki; 2 X 2 kaç eder?' o da verdiği yanıtta; 'alırken mi verirken mi?' şeklinde cevap veriyor. Demek ki bulunduğunuz yer, hayata bakış açınız, kendiniz olmak bizim cevaplarımızı da şekillendiriyor. Amerikan akademisyen; az önce yaptığım anlatımla ilgili, sayfalarca anlatım yapıp bir tanımlamalar sıralaması yaptıktan sonra; 'Dünya da nerede olursa olsun AB'nin çıkarlarına ve menfaatlerine uygun hareket edenler bağımsızlık savaşçısı, bizim isteklerimize karşı çıkanlar da teröristtir' değerlendirmesini yapıyor. Hatta biraz daha ileri de giderek; 'ayni grup örneğin Taliban, önceden Ruslara karşı çarpışırken bağımsızlık savaşçısı, bize karşı dövüşürken de terörist bile olabilir' diyor. Yani; 'demokrasilerde altın kural, altını olan kuralı koyar' oluyor.

İşte bu çerçevede sizin de sorduğunuz soruya odaklanacak olursak, 'yandaş medya' değerlendirme ve nitelendirmeleri sonrasında, CHP genel başkan seçimi sırasında, Kemal Kılıçdaroğlu'nun seçilmesiyle ilgili neredeyse 'zil takıp oynamaya' kadar vardırılan bir yaklaşım bazı yazarlarca söz konusu oldu.

Aslında yapılanlar tek 'candaş medya' ya da 'yoldaş medya' nitelendirmesi ile tanımlamak yetmez. Bu jakoben elitist yaklaşım, Anadolu hareketi olan her şeye de tepeden bakan snoopy bir tezahürün dışa yansıması. Ancak artık sayısal çoğunluğu ve sandığa bağlı rakamsal ağırlığı kaybetmekten gelen bir endişe ile daha da azgınlaşan, daha da agresifleşen ve daha da  kendi merkezli bakan bir kripto tavır sergilemesi bu. Onlara göre   27 Nisan 2007'deki e-muhtıranın cümlelerinden birisi de; 'Ulu Önder Atatürk'ün, 'Ne mutlu Türküm diyene!' anlayışına karşı çıkan herkes, Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır" anlatımı. Şimdi ise, devlet partisi CHP'nin genel başkanlığına, Kürt, alevi kökeni ve Tunceli doğumlu birisi geliyor. Hala genelkurmayın internet sitesinde yer alan bu e-muhtıraya, CHP cephesinden de şiddetli bir tokat Kılıçdaroğlu'nun genel başkan seçilmesiyle atıldı.

Kılıçdaroğlu, Sabah'tan Müderrisoğlu'nun;'Ordu+CHP=İktidar" algısı var. TSK ile ilişkileriniz ne yönde gelişecek?' sorusuna; 'CHP=Halk=Demokrasi=Eşitlik=Kardeşlik. Biz sandıkta CHP'yi iktidar yapmalıyız. Halka kendimizi anlatıp, sandıktan çıkıp sorunları çözmeliyiz" şeklinde önemli bir yanıt veriyor.

'Ne mutlu Türküm diyenlere inat, devlet partisi CHP'ye 'Kürt ve Alevi bir genel başkan.' Kılıçdaroğlu ya kendini inkar ederek statükoya ve askeri vesayete teslim olacak, ya da ılımlı İslam ve merkez sağdaki oylara da talip olarak, potansiyel % 30'lardaki sosyal demokrat oylarını, daha da ötelere taşıyarak CHP iktidarını kuracak.

İşte o zaman da bu candaş medya dan da eser kalmayacak Çünkü yıllardır ordu + medya + CHP = iktidar denklemi bozuldu ve CHP kaleleri bile; Kılıçdaroğlu'nun genel başkan seçilmesiyle birlikte, askeri vesayete, uluslar arası operasyonlara ve statükoya teslim olan bir 'sünepe'yi değil, derin devlet tarafından kendisi gibi 'öteki' görülüp düşman algılanan garipleri de kucaklayan bir 'Gandi' yaklaşımını ortaya koyuyor ki; burada da ne yandaş ne candaş ne de yoldaş medya olmak sonucu değiştirmeyecek. Kanımca önemli olan Emin Çölaşan'ın kitabının adı olan ve fakat kendisinin hayatında hiç uygulayamadığı, 'önce insan sonra gazeteci' olmanın gerekliliği. Ben gazeteciliklerinden vazgeçtim, yalnızca insan olmamız bile yeter de artar.

Sanırım medya, dediğimiz zaman artık beraberinde Yalçın Doğan'ın söylemiyle, ''teleşnikof' dan da söz etmek gerekli. '...Televizyon filan değil, mübarekler 'makineli tüfek' gibi!.. Eline bir TV kanalı geçiren, 'kendi kişisel çıkarlarına ve dünya görüşlerine göre' saptırma haberlerle bombardımana tutuyor koskoca ülkeyi. Boşuna değil, 300'ü aşkın yerel ve ülke çapında 20'ye yakın TV kanalının bulunması. Serveti, kültürü ve toplumdaki sosyal konumu ile kimsenin dönüp bakmayacağı bir külhanbeyi çıkıyor, bir TV'yi eline geçiriyor, ondan sonra gelsin 'devlet ihaleleri', gelsin devlet sofralarında başköşeler!.. Neden?.. Çünkü adamın elinde 'teleşnikof' var. Bizde televizyon ile kaleşnikof birbirine karışıyor, ortaya 'teleşnikof' çıkıyor!.. Ne yayın ilkesi, ne ahlak!.. Kimse ses çıkartamıyor. Çıkarttı mı, 'teleşnikoflar' işbaşında!.. Kan kusturuyor, 'terör' estiriyorlar ... Böyle giderse, 'teleşnikoflar RTÜK'ün değil, Terörle Mücadele Kurulu'nun görev alanına girecek!.. Ya demokrasi?.. Amaaan, kime ne demokrasiden!..' derken, aslında; medya + devlet olanakları = iktidar denklemini bizlere ifade etmektedir. İşte böyle olan bir medya varsa, üzülerek söylemeliyim ki, yandaş da , yoldaş da, candaş da olur. Olur çünkü bunlar dayatmacı totaliter zihniyetin devamı ve askeri vesayetin kase yalayıcılarıdır.

Ahmet Altan; 'Gönül, AKP ile "ilerici" hamlelerde yarışan bir CHP'nin çıkmasını, değişimi hızlandırmasını, akan kanı durdurmasını, çocukların daha iyi yaşayacağı şartları oluşturmasını, iktidar partisini "eteğinden tutmak" yerine ileri itmesini istiyor.

Kılıçdaroğlu bunu yapabilirse, CHP kazanır, ülke kazanır, insanlar kazanır, herkes kazanır, sadece "haksız ve gizli bir iktidarı" elinde tutanlar kaybeder' değerlendirmesinde bulunur. Altan'ın bu değerlendirmesini yapabilmek için, candaş, yoldaş ya da yandaş medya olmaya gerek yoktur. Ama elbette ve özellikle insan olmak gerekli ve Anadolu halkları ile bütünleşmiş olmak gereklidir.

Fikret Bila'ya; "27 Nisan bildirisini doğru bulmuyorum. Bu girişim siyasete müdahale niteliği taşıyordu. Siyasal sorunlar, siyaset kurumu tarafından çözülmesi gerekir. Demokratik ülkelerde esas alınması gereken şey, siyasetin siviller tarafından yapılması; demokratik kurum ve kurallar tarafından yürütülmesidir. Hangi biçimde ve hangi yöntemle olursa olsun askerin siyasete müdahalesi kabul edilemez" değerlendirmesini yapanın yanında olmak bu Kılıçdaroğlu bile olsa bir onurdur. Bir soylu başkaldırıdır. 28 Şubat ile ilgili de; "28 Şubat'a Erbakan'ın ve hükümetinin direnmesi gerekirdi. Eğer direnseydi siyaset kurumundan ve toplumdan da destek görürdü" diyen Erdoğan olsa da bunu da desteklemek, bir aydın namusunun gerekliliğidir.

Kanımca AKP iktidarı, Kılıçdaroğlu ile iyi temas kurup, ortak bir yol geliştirebilirse, ülkenin askeri vesayetten kurtulması bağlamında çok olumlu ve önemli adımlar atılabilir. Kısacası, Sav ve ekibiyle yapılacak mücadelede, Kılıçdaroğlu ve Tekin ikilisine destek verilmeli. Kılıçdaroğlu, üzerindeki yüklerden arındıkça, ezber bozan yaklaşımlarda bulunacak. O halde, Kılıçdaroğlu'nu şamar oğlanı haline getirmek isteyenlere inat, onun yapacağı demokrat açılımları daha da ilerilere götürmesine zemin hazırlanmalıdır. Burada da olan, yandaşlık, candaşlık, yoldaşlık değil, Mevlana'nın söylemiyle; "bir ayağım sabit, diğer ayağımla 72 milleti dolaşırım" anlatımındaki gibi bir tavır sergilemektir. Çünkü Tanrı inadı hakta sebat için vermiştir. O zaman doğruda karar kılmalı ve nereden gelirse gelsin yanında olmalı ona destek vermelidir.

Alevi kültürünün "eline, beline diline sahip ol" yaklaşımını hayatına düstur edinen Kılıçdaroğlu; "Alevi dedesiyim ama bu makamı hiçbir zaman kullanmadım. Sakinliğim de buradan aldığım terbiyeden kaynaklanıyor" anlatımını yapar. O kendi üzerinden yapılan operasyonun tüm kodlarına vakıf ol(a)mayabilse de, sokakların ona teveccühü sürdükçe, yerine başka bir ismin gelmesi mümkün değil. Oyun kurucu derinlere teslim olmayan Kılıçdaroğlu, kendi kurduğu oyun planı içerisinde hareket ederse, bu ülkenin süre giden askeri vesayetini ve derin kokuşmuşluğunu bitirmede asli bir rol oynayabilir. Terörle mücadele, doğu ve güneydoğu Anadolu'daki karakolların teçhizat eksikliği, askerin vesayeti, fişlemeler, genelkurmay başkanının MSB'na bağlanması gibi konular kanımızca Kılıçdaroğlu tarafından da dile getirilecek. Abdullah Gül'ün; 'ana muhalefet liderinin de MGK'da olabileceğini' ifade etmesi, askeri vesayete ve darbelere karşı net bir demokrat tavır alan Kılıçdaroğlu'nun da MGK'da ilginç bir figür olmasını sağlayacak.

Kanımızca, Doğan medya grubunun Kılıçdaroğlu yönündeki tavrı, askeri vesayetin, derin devletin ve paydaş medyanın CHP üzerinden siyaseti dizayn etme operasyonunun bir parçasıdır. Ulusalcı Süheyl Batum, Nuran Yıldız ve Mehmet Faraç da yalnızca birer zavallı figür. Ve darbeler bu ülkede çok iyi bir turnusol kâğıdı. Darbeyi savunanlar ve darbeler lehinde görüş serdeden CHP'liler, ya derin sistemin kendilerine emanet edildiği kripto ecnebiler ve onların beslemeleri, veyahutta memlekette olan bitenden gafil, önünü görmeyen zavallılar.

O zaman Kılıçdaroğlu'na yardım etmek hepimizin birincil görevi olmalı. Ben Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a danışman olabileceğim gibi, Kılıçdaroğlu'na danışman olabilirim. O da hala bir Köroğlu olabilir. Hem de CHP eş başkanı Sav'a inat!..  Çünkü Anadolu sevdalısı olmak bir partiye, bir düşünceye, birkültüre ait olmak değil, çağının gereklerini de yaşayarak, Sümer Ezgü'nün diliyle / sazıyla 'Anadolu'dan geldik' diyebilmektir.


*** 


Radikal Gazetesi Yazarı Tarhan Erdem;



“BIRAKALIM KİM NEREDE DURURSA DURSUN”

Ben ifade özgürlüğüne, evrensel tanımlarıyla,  “yakın ve açık tehlike” içermediği takdirde herhangi bir kısıtlama konulmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Yalnız iktidara değil, her türlü inanç ve görüşe “karşı”, “yakın” veya “yandaş” olma hakkı her insanın kendi kararıdır.  

Gazeteciler tutumlarını kişisel olarak yöneticilerine, çalışma arkadaşlarına ve kamuoyuna açıklama ve savunma ihtiyacını duymaları karşısında nasıl davranacakları kendilerinin konusudur.

Meslek örgütlerinin ifade özgürlüğünü sınırlama koymasını doğru bulmuyorum.

Gazetelerin, “karşı”, “yakın” veya “yandaş” olmayı kabul etmeleri kendilerinin tercihidir; okuyucular bu kararı anlar, değerlendirir ve tutumlarını belirlerler. Bizim bunu “tehlike” olarak adlandırmamız, onları başkası adına yargılama anlamına gelebilir.

Bence, bırakalım kim nerede durursa dursun, biz de istediğimiz yerde duralım!



*** 

Yeni Çağ Gazetesi Yazarı Afşin Selim;

 

“GAZETECİLİK BESMELESİZ MESLEKTİR.”

 

Geçen yıl aramızdan ayrılan Ömer Lütfi Mete ağabeyin, gazeteciliğe başladığı ilk zamanlarda, İsmail Oğuz’dan işittiği sözü, konu ile irtibatlandırmak isterim. Diyor ki Oğuz: “Gazetecilik besmelesiz meslektir.” Haklı da…

Gelgelelim; “yoldaş, yandaş, candaş” gibi sıfatlandırışlar ve sınıflandırışlar, öyle ya da böyle bir konumlanış biçimi olarak çıkıyor karşımıza... Öyle zihne, böyle haber hesabı, hâdiselerin yansıyışı da, okuyucu denilen kitlenin “yoldaşlığına, yandaşlığına, candaşlığına” göre kıvamını alıveriyor. Peki ya etiketler ülkesi olan Türkiye’de, hakikate erişebilmek için kuşkuculuk güdülüyor mu? Hayır. Ne mi oluyor? Birileri tepişiyor, birileri eziliyor… İki kutba indirgenen cepheleşme, bir nevi stadyum fanatizmini anımsatıyor!

Tamam: “Acı çeken tarafsız olamaz, tarafsızlık ödlekliktir” ve hattâ namussuzluğa değin vardırılabilir mesele! Fakat dostumu ve düşmanımı başkalarının belirlediği yönünde kuşkulara sahipsem ve düşmanıma dahi adaletle hükmetmiyorsam; “yoldaşlıkla, yandaşlıkla, candaşlıkla” kimliklenmeye kalkışmam açıkçası… Çünkü gazeteciliği kuşatan amigoluk; tabiatı itibariyle, eleştirel tutuma yabancılaşmış, kin dozajı yüksek bir tarafgirliğin kıstırılmışlığıyla tutsaklaştırır insanı… Ha, “yapmasan da yaptı derler” mi, derler!

 

***

 

Şair/Gündemonline yazarı A.Hicri İzgören;

 

"AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE"

 Her alanda olduğu gibi, Basın yayının, gazeteciliğin etik haritasında da fay hatları giderek etkinleşiyor.

   ‘Yandaş,’  ‘yoldaş-candaş’ nitelemelerinin hepsi de aynı kapıya çıkar ve bu kapı, kul ekini de yanına alarak kapıkulu zihniyetini ifade eder.

   Baştan söylemek gerekir ki; Böyle yaftaları içselleştirmek tehlikenin ötesinde başlı başına bir felakettir.

    İlerlemeye katkıda bulunanlar, genel-geçer yargılar dışında toplumları için gerekli olanın ne olduğunu aklın  ve yüreğin süzgecinden geçirerek anlamaya çalışanlardır.bu da fikri  ve vicdanı hür olmayı gerektirir.

    Yaşamın ve toplumun nabız atışlarını duyumsayan gazetecisinın de  yazarın çizerin de bu  hale gelişimizde payı büyüktür…. Basına ya da gazeteciye  halkın gözü kulağı ve vicdanı olma gibi bir kutsiyet atfediyorsak, Bu misyonu gereği, kimden gelirse gelsin atılan her olumlu adımın yanında olmak yanlışa da karşı durmak gerekecektir. Bu dengeyi kurabilmek; kalemini ve vicdanını birilerine teslim etmemekle mümkündür.

    Sistem tek tip bireyler yetiştirir. Herkesin aynı sıradanlıkta olmasını hedefler. Bu basın için de gazeteci için de geçerlidir Türkiye’de. Farklı düşünen basın erbabı makbul değildir. Farklı davranan ve tavır alan sistem için “aykırı” bir konuma düşer. Uyumsuzlukla suçlanır. Bu durum  “vatan hainliği” ne kadar uzar gider. Gazeteci ya da yazarın bundan rahatsızlık duyup uyum sağlama çabası içine girmesi de zaten tehlike çanlarının çalması anlamına gelir. Çevresinde olan bitene kulaklarını tıkamış sırça köşklerinde mutlu –müreffeh bir ortam için kalemini sisteme teslim etmiş olanlar, birakın aydın olmayı, hayatın özüne bizzat saldırı içinde olanlardır.

   Kabul edildiğinde katlanılması zor olan, acı veren, ruhsal maliyeti yüksek olayların sanki hiç yaşanmamış gibi yapılıp, üzerini örtme eğilimi bu ülke basınından  hiç eksik olmadı..

    Renk ve kokular aynılaşmış, özgül ağırlıklar aynı grama eşitlenmiş sanki.

   Türkiye medyası ve onun kapıkullarının olay ve olguları çarpıtma konusunda dosyaları bir hayli kabarıktır.

    Korktuğundan , suçluluk duyduğundan, gerçeklerle yüzleşmenin acısını kaldıracak kadar yürekli olamadığından aynı mantaliteyi ve aynı fikriyatı farklı  renklere boyayıp yeniden pazarlamaya çalışıyorlar.

     Evet… Kural değişse de fark etmiyor... Aslolan oyunu bozmaktır.

    Kendi kendisi olamayan, kalemini çıkarına esir etmiş bir “yandaş”lık ya da “yoldaş”lık, medya ve erbabına yakışan bir duruş olabilir mi?

   İnsanın farklı düşünebilmesi, görünenin ve sunulanın ötesine geçebilmesi önyargılardan ve şablonlardan kurtulabilmesine bağlıdır. Böyle bir duruşta çıkar veya korkulara bağlı olarak olan-biteni çarpıtmamak vazgeçilmez koşuldur.

   Bunu başaramadığımız sürece kendi dünyamızda olup bitenlere; duygularımızın, vicdanımızın, kalbimizin istek ve arzularına sırt çevirmiş, onların seslerini duymamak için her türlü numarayı deneyen ve buna kılıflar uyduran üçkağıtçılar olmaktan öteye geçemeyeceğiz.

     Basın eleştirmeyi öğrenmeli, İktidar da eleştiriye açık olmalı ve ondan ders notları çıkarmayı bilmelidir.

     İnsanı insan kılan değerler bile bu hengamenin içinde yerle bir ediliyor... Yüzleşme bize zor geliyor...

Her konuda fikrimizi söylemeye bayılır, ama başka fikirlere tıkarız kulağımızı... O da yetmez sürüm sürüm süründürürüz mahkeme koridorlarında. Zindanlara atarız. Hain ilan ederiz.

    Ciddi “değer” kayıplarının yaşandığı “etik” kavramının anlamını yitirdiği bu sistemde şakşakçılar kendine geniş bir yaşam alanı buluyor ne yazık ki... Günümüzdeki hakim anlayış, kendi kokuşmuşluğunu sürdürmek için ya değerleri tümden yok ediyor ya da “değer”lerin taşıdığı anlamın içini boşaltıyor...

    İnsani duyarlığa yakışan ve aslolan, bize yitirilmeye çalışılan “değer”lerimize, yüreğimiz, beynimiz ve duruşumuzla sahip çıkmak olacak... “Yandaş” olunacaksa gerçeklere yandaş, “yoldaş” olunacaksa  vicdanına yoldaş olunmalıdır.

 

***

 

Bugün Gazetesi Yazarı Kenan Karcı;

 

“GAZETECİ TARAF OLABİLİR AMA YANDAŞ-YOLDAŞ OLMAMALI”

 

Nasıl ki siyasi partilerin bir kitlesi, bir tarafı varsa, gazetecilerin de bir tarafı olabilir. Bu yadırganacak bir durum değil. Bu farklılıklar fikir zenginliği ve toplumsal yapıyı oluşturan renklerin temsili gibi görülmeli. Ama başbakanın eleştirisinde bir haklılık payı var. Candaş ve yoldaş mantığıyla her yapılana iyi ya da her yapılana kötü demek de gazetecinin inanırlığını ve güvenirliliğini yitirmesine neden oluyor. "Yenilsen de yensen de taraftarın seninle" mantığıyla gazetecilik olmamalı. O zaman iş yoldaş ve candaş boyutuna taşınıyor.

İsim vermeye gerek yok bu tip insanlar basının içinde bir hayli fazla. Gazeteciler farklı fikirleri temsil etmelidir ama aynı fikirleri temsil etmemelidir. Yani demek istediğim şu ki, değişime ve gelişime açık olmalıdır. Bir takım fikirlere saplanıp kalmak o fikir doğru olsa bile sakıncalıdır. Gazeteci taraf olabilir ama sabit fikirli, yandaş, yoldaş ya da candaş olmamalı.

Medyanın özeleştiri yapması gerekir. Ne yazık ki, mesleki kuruluşlar da bu özeleştiriyi yapacak altyapıdan yoksundur.

 

***

 

Birgün Gazetesi Yazarı İbrahim Sirkeci;

 

“BASININ TARAFSIZ OLMASI ZORUNLULUĞU  YOK”

Her iktidar basın ve diğer fikir önderliği üzerinde de egemenlik kurmaya çalışmıştır. Bunu değiştiremeyiz. AKP'nin ve diğer partilerin de bu gayretleri anlaşılır. Bu egemenlik kurma, tarafına çekme çabası çoğu zaman bir tartışma, siyaset ve fikirler, politikaların tartışılması üzerinden yapılmıyor. Görece az gelişmiş -madden ve manen- ülkelerde daha çok baksa yollarla vuku buluyor. Bu acıdan basın organları ve gazeteciler hakkında hakaretamiz ifadeler kullanmak başbakana yakışmaz. Ama kimsenin kimseyi sevme mecburiyeti de yok. Basının tarafsız olması zorunluluğu da yok. Herkes en nihayetinde bir taraftır. Birgün gazetesi gibi çalışanların, ezilenlerin ve muhaliflerin yanında olursunuz ve onların haberlerini öne çıkarırsınız ya da patronların yanında olursunuz. İkisi arasında da bir suru farklı tutum alabilirsiniz. Tarafsız olunabilecek tek nokta belki de haber vermektir ve hangi haberi veriyorsanız verin o haberin tam olarak, eğrilip bükülmeden ve anlaşılır bir bicimde okuyuculara ulaştırılmasıdır. Maalesef büyük Türk gazetelerine baktığınızda pek bir haber alamıyorsunuz.

Sizin 'yoldaş-Candaş' nitelemesinin neresinde duruyorsunuz sorunuzun yanıtı benim acımdan çok açık. Başbakan’ın bu konuda kafasında en az soru işareti olan yazarlar herhalde Birgün yazarlarıdır.

Gazetecilerin hükümete yakin yayın yapması da Türkiye’ye özgü değil. Dünyanın her yerinde bu tarz yayıncılık mevcuttur. Önemli olan hükümetin yanında olmayan basının korunmasıdır. Bunun da yolu sadece yasa yapmaktan geçmiyor. En etkili koruma yolu, insanların bu muhalif basına sahip çıkması. Bir de bu isi idealizm ile çok anlamak da mümkün değil. Sonuçta tüm gazeteler mali kaygılarla yasıyorlar. Bu mali kaygıların normalleştirici bir etkisi var; çoğu zaman ister istemez tüm basını merkeze yönlendiriyor. Belli bir tiraj tutturamayınca ayakta kalmanız mümkün değil. Internet üzerinden yapılan yayıncılıkta dahi sorun buraya gelip düğümleniyor.

Tarafgir olmak nasıl bir tehlike içeriyor sorusu apayrı. Her daim muhalif basının varlığından rahatsız olan ve onu yok etmek için elinden geleni yapan iktidarlar olmuştur. Dolayısıyla hükümet yanlısı basın pek çok insani hiç bir zaman rahatsız etmeyebilir. Eleştirel geleneklerin pek de koklu olmadığı ve gelişmediği coğrafyalarda bu tarz şakşakçılık her zaman prim yapabilir. En büyük tehlike muhalif gazetecilerin ve genel olarak muhaliflerin iktidarlar tarafından hedef alınıp yok edilmeye çalışılmasıdır. Hükümet yanlısı da olsanız, sağcı da solcu da olsanız uzun tarihsel olarak insanlığın mutluluğuna hizmet eden her şeyi eleştirel ve muhalif olmakla ilişkilendirebilirsiniz. Eleştiren her şeyi yok etmenin nerelere varacağını görmek için orta Avrupalı bir küçük adamın 80 yıl önce yaptıklarına bakabilirsiniz.

 

***

 

Tercüman gazetesi Yazarı Hakkı Kurban;

 

 

"TARAFSIZ HABER"- "ÖZGÜR YORUM" DENKLEMİ BOZULMUŞ”

Medyada "yandaş" ya da "yoldaş" olma sorunu, gazetecilikten önce "patronaj yapısı"yla ilgilidir. "Medya patronları"nın yerini bugün "patronların medyası" almıştır. Gazete, dergi ve ajansların sahipleri gazeteci kökenli insanlar değil; müteahhitler, madenciler, tüccarlardır. Onlar için de birinci öncelik, medyanın tarafsızlığı ve bağımsızlığı değil, kendi işlerinin büyümesine ve sağlayacağı katkı olmaktadır. Bugün medya yöneticileri ve gazeteciler, her zamankinden fazla "etiksel değerler", "patronun değerleri" ve "siyasi değerler" arasında sıkışmaktadır. "Editöryal bağımsızlık"tan çok "patronaj bağımlılığı"nın ön plana çıkması bundandır. Editöryal kadro, patronların çıkarına uygun yayın yapma kaygısı içinde olduğu sürece, medyanın da "yandaş-candaş-yoldaş" damgasından kurtulması mümkün değildir. Devletle iş yapan patronlar, "Aman işim zarar görmesin" diye kayıtsız şartsız iktidara destek verme gayretine girerken; ihalelerden pay alamayanlar veya iktidarla sorun yaşayanlar da, mevcut yapıyı kendi lehine çevirmek için muhalefeti yüceltme ve sözcülüğünü üstlenme politikası izlerken, onların elinde olan medyanın da farklı bir tavır izlemesini beklemek bugünkü tabloda oldukça güçtür. Bu da kendisini, medyanın "bilgilendirme" kaynağı olmasının ötesinde "yönlendirme" aracına dönüşmesiyle göstermektedir.

Bununla paralel olarak sorunun önemli bir boyutu da "etik"le ilgilidir. "Dördüncü kuvvet" olarak bilinen medya, yasama, yürütme ve yargıdaki gelişmeleri aktarmak, köşe yazılarında yorumlamakla görevlidir. Oysa bugün birçok basın çalışanı, siyasi partilerin temsilcisi, yargının bir parçasıymış gibi davranmaktadır. Elbette, insanların bir siyasi görüşünün olması, bir siyasi partiye oy vermesi, gelişmeleri yakından takip etmesi kadar doğal bir şey olamaz. Burada sorgulanması gereken, gazetecinin şahsi olarak inandığı değerleri değil, bunları yaptığı haberlere ne derece yansıtıp yansıtmadığıdır.  

Günümüzde "tarafsız haber"- "özgür yorum" denklemi bozulmuş, sık sık "yorumlu haberler"- "çıkara dayalı köşeler" medya organlarına taşınmıştır. CHP kurultayında da gazeteciler "şahsi" ilgi alanlarından dolayı değil, "gazeteci" kimlikleriyle görevlerinden dolayı orada bulunmuştur. Bu nedenle seçim sonucunu alkışlama tavrı hoş olmamıştır. Alkışlama eylemini gerçekleştirenlerin, tribünde partililerle birlikte olması daha uygun düşerdi.

Olayın maddi boyutu da göz ardı edilemez. Özellikle ekonomik krizlerden en fazla etkilenen sektörler arasında yer alan medyada insanlar işlerini kaybetme endişesini daha derinden yaşamaktadır. Sayılarını artık bizlerin bile bilmediği "iletişim fakülteleri"nden her yıl yüzlerce öğrenci mezun olmakta ve rekabet daha acımasız hale gelmektedir. Bu da gazetecileri daha bağımlı hale getirmektedir.

Yapılması gerekene gelince...

    * Öncelikle medya dernekleri, cemiyetler, basın sendikaları, iletişim fakültelerinin dekanları ve gazete yöneticileri ortak bir platformda buluşmayı sağlayabilmelidir. Sorunların tartışılacağı ve belli periyotlarla yapılacak "medya çalıştayları" basının kendisini sorgulaması ve otokontrolünü sağlayabilmesi için faydalı olabilir.

    * Basın çalışanlarının "bağımlılık"tan kurtulabilmesi ve yapacağı herhangi bir olumsuz haberden dolayı işten atılma tehlikesini yaşamayacağı bir yapı için mutlaka "medyada sendikalaşma"nın sağlanması şarttır.

    * Basın-yayın organı sahipliği konusunda yasal bazı düzenlemeler gereklidir. Ortaklık yapısında "medya yöneticileri"ne de yer açılması, gazetecilerin içinde olduğu "kurul yönetimi" gibi seçenekler değerlendirilebilir. Aksi halde medya organları, bu işi sadece araç olarak görenlerin elinde bir araç olma tehlikesini sürekli yaşayacaktır.

 

***

 

Türkiye Gazetesi Yazarı Metiner Sezer;

 

“SADECE MEDYA "YANDAŞ" YA DA "YOLDAŞ" DEĞİL. İŞ DÜNYASI, BÜROKRASİ, ESNAF DA ÖYLE”

 

Bu soru, yerinde ve bir o kadar da ülkenin gündeminde olan bir konu. Yandaş gazeteci. Candaş gazeteci ve yoldaş gazeteci. Bu nitelemeye uyan çok sayıda gazeteci olduğu hepimizin malumu. Ayrıca, bugüne mahsus bir durum da değil bu pozisyon alışlar...

Bendeniz bu nitelemelerin hiçbirine uymuyorum. Ve halimden memnunum. Da...benim böyle olmam meseleyi çözmüyor. Sadece, kendime olan saygımı korumuş oluyorum. Tarafsız ve objektif gazetecilerin sayı ve nitelik bakımından çoğalması lazım. O da, tercihle olacak bir şey değil. İnsanlar, menfaat karşısında kendilerine olan saygılarından dahi taviz verebiliyorlar. Hatta, saygınlığı gereksiz bir değer olarak görebiliyorlar. Gücün karşısında durmak yerine arkasından gitmek, her zaman daha kolaydır. Yanlış ve haksızlığa karşı koyanın da güce ihtiyacı vardır ve ferdi güç değil bu sözünü ettiğim. Kollektif güç. Kollektif, ya da anonim güce ancak sivil toplum kuruluşlarıyla erişilir. Maalesef, ülkemizde yeterli STK yok. Olunca a script"> ya kadar da, gücü elinde bulunduranın "siz bir tanesiniz" diyen kralcıları olacaktır. Bugün sadece medya "yandaş" ya da "yoldaş" değil. İş dünyası, bürokrasi, esnaf... hepsi ama hepsi aynı durumda.


 

YORUMLARINIZ
Henüz bir yorum yapılmamış.
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.