Önder Sav...
Yüzünden akanlara yenik sayılabilir çoğu zaman insanoğlu; her gün tazelese de makyajını...
Gerçekler boşluk kollar, ezberleri bozmak için; daim cilalanan maskelere inat...
Asıl hayat mağluplarını görmek; ansızın dağılan ilahi pusların marifetidir...
Yıllarca söylenen yalan halelerinin dinlenmek için kenara çekildiği dakikalardır; koltukta yayılan bedenin, ağzını kaydırarak özünü ifadesi...
Meydanlarda, kürsülerde cirit atan klişe sözcüklerin, ruhsuz nidaların gevşeme anlarıdır; önderli (?), savlı (?) isimlerin umursamadan yaptığı gerçek kimlik, hakiki düşünce itirafları...
Ve uzun zamandır kandırılan kardeşlerin (!) gözünde ipe asılarak ecelini tecelli ettirdiği zamanlardır; yaşlı dedelerle girilen sohbetler...
Bazen yaşlı dedelerle gelir çünkü - biz, kader vesilesi deriz adına - kader hakkının şaşmaz terazisi ayara...
Makyaj akması, maske dökülmesi, pus dağılması, yalan halelerinin dinlenmek için kenara çekilmesi, ruhsuz nidaların gevşeme moduna geçip, insana, özünü döktürmesi, foyasını düşürtmesi; kader hakkının, insan omzundan düşmeyen ellerinin galibiyetidir...
Çünkü kader; ne makyaj, ne maske, ne ezber, ne yalan sever...
Kendine oynanan oyunları, - vakte hakimiyetinden olsa gerek -, bir lahza olsun unutmaz...
Sabır; kaderi, insandan üstün kılan yegane şeydir... Sabreder, bekler...
Beşer düşüyle, aklıyla hiç gelmez sanılan anlarda gelir sonra...
Yine de merhamet etmek ister kader ama tüm zarafetiyle...
Lakin yıllarca kalbinden hizip, beyninden fitne eksik olmamış, candan inananlara diliyle hakaret etmiş, egosantrik (kendini üstün görmüş) beşerlere; ötekiler için adalet, hak adına silkinir, sıyrılır merhametinden...
Ve kendisini hiçe sayana, dünyayı kandırdığını sanana verir cezasını...
Doğrusu; hem kendi hakkını hem milyonlarca kendine inananın hakkını alır...
Ve o dakika; alın yazılarına, yüreklerine, beyinlerine yıllarca türlü çizikler atılanlar, yaralarının farkına varır...
İlk kez en derinden acıdıklarını hissederler...
Kulaklarını doldurdukları, kardeşlik, eşitlik, birliktelik havalarını, burunlarını sıkıp boşaltıverirler...
Ağzılarına yer etmiş, ortak kelimelerden iğrenirler... Kusup, kurtulmak ister ruhları...
Ve içlerinden haklarını haram ederler önce... Sonra vazgeçerler...
Haktan, hukuktan bahsedenlerin, bunu asla anlamayacaklarını düşünerek...
Ve çekip giderler yaşlı dede gibi içlerinde çeşni kargışlarla...
Ama bir süre sonra mutlak toparlanırlar; eskilerden sıyrılmış, gerçek kardeşleriyle, el ele , kol kola, belki bir meydanda, belki bir salonda yahut sandık başında...
Öndersiz, savsız adamlara ders vermek maksadı halisasıyla şüphesiz...
Ve dillerindeki mani; o meşhur sözün mizahla candaş hali...
Neydi o meşhur söz...
Kendisi muhtacı himmet bir dede...
Nerde kaldı, gayriye himmet ede...
Yenisi...
Kendisi ve belki -leri, zavallı, öndersiz, önsöz savlar...
Bundan gayrı ancak pişpirik oynarlar...