BERLİN, 13/07(BYE)--- Tirajı haftada 503.110 olan sosyal demokrat eğilimli Die Zeit gazetesinin 9 Temmuz 2010 tarihli internet sayfasında, Michael Thumann imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun özet çevirisi şöyledir:
--Batı'ya Sırt Çevirmek mi? Türkiye'yi Anlamak İsteyenler, Sürekli Olarak İslamcılığı Düşünmemelidir--
İsrail ile yaşanan anlaşmazlık, Ankara'nın, Gazze'ye yardım filosuna kanlı baskını dolayısıyla İsrail'in özür dilemesindeki ısrarı ve Türklerin İran'a uygulanacak yaptırımlara karşı çıkması nedeniyle Türkiye'nin Amerika ve Avrupa'ya sırt çevirdiği iddia ediliyor. Batı için Türkiye kaybedilmiş midir?
Boğaz'da, Türkiye'nin kaydığı şeklinde bir izlenim yaşanmıyor. Yeni olan, ülkenin 1923 yılında kurulduğundan beri sahip olduğu, -Avrupa ile Orta Doğu, Rusya ile Afrika arasında yer alan- coğrafi konumunun bilincine varmasıdır. Türkiye artık bir zamanlar soğuk savaş döneminde yaptığı gibi Batı'nın sadık NATO müttefiki olarak içine kapanmıyor. Ülke, savunma kalesinden bölgenin yeni yıldızına dönüşüyor.
Kimilerine göre bunun arkasında iki ideoloji yatıyor; Osmanlıcılık ve İslamcılık. İkisi de alışagelmiş, ancak ne yazık ki yanlış etiket. Türkiye'de yaşananları, bizzat bizim buluşumuz olan Batı'nın çok iyi tanıdığı düşüncelerle anlatmak daha iyi olurdu: Kapitalizm ve demokrasi. Türkiye'de baş döndürücü bir hızla yayılan bu olgular, dış politikayı değiştirmeye başlamıştır.
Kur'an ve halifelere bakmak yerine bilançolara bakmak daha ilginç olacaktır. Türkiye izole edilmiş bir komuta ekonomisinden yükselen bir ihracat ülkesine dönüşmüştür. 20 yıl önce tarlaların hayvanlarla sürüldüğü Anadolu'da bugün orta ölçekli şirketlerin makineleri çalışmakta ve her yere ihracat yapılmaktadır. Avrupa, Türkler için önemli bir pazardır ve kimse bu pazara sırt çevirmek istemiyor. Sırada Karadeniz devletleri, Orta Doğu ve Afrika bulunmaktadır. Yeni pazarlar Türklerin dünyaya bakışını değiştirmektedir ve bu dünya NATO'dan çok daha büyüktür. Bugün en önemli ticaret ortağı Rusya'dır. Oradan gaz ve nükleer enerji gelmekte, Türkiye ise otomotiv, çamaşır makineleri vs. ihraç etmektedir. İki devletin hükûmetleri yılda birkaç kez bir araya gelmektedir. Rusya'nın güçlü adamı Putin ile Başbakan Erdoğan yakın bir dostluk bağıyla birbirine bağlıdır.
--Türklerin Yüzde 71'i Küreselleşmeden Memnun--
Hükümet partisi AKP'nin açılımı, Adalet ve Kalkınma Partisidir. Bununla kastedilen herkes için büyüme ve refahtır. Bu halkçı partinin bir ideolojisi var ise, o da iş yapmaktır. G-20 ülkesi Türkiye hızla büyümektedir. Türklerin yüzde 70'i küreseleşmeyi memnuniyetle karşılamaktadır.
Türkiye'nin başarılı olmak için ihtiyacı olan tek şey savaş değil huzurdur. 90'lı yıllarda, Ankara ile Kudüs'ün ilişkilerinin en iyi olduğu dönemde Türkiye, ülkedeki ve komşu ülkelerdeki Kürtlere karşı kanlı bir savaş sürdürmekteydi. Irak'a giren Türkiye, Suriye'yi savaşla tehdit etmiş ve neredeyse Yunanistan'a saldırma aşamasına gelmişti. O dönemde Almanya, -haklı olarak- Ankara'ya tank ve silah ihracatını durdurmuştu.
Bugün Türk dış politikası bu yöntemlere başvurmaktan ziyade, bölgeye geçen yıllarda ağır zarar veren savaşları (Irak, Lübnan, Gazze savaşı) engellemek amacıyla konuşmayı, diplomatlarını göndermeye tercih ediyor. İran'ın nükleer tesisleri yüzünden çıkacak bir savaş Ankara için kâbus anlamına gelecektir. Türkiye, Yakın Doğu'yu, İran'dan, ABD'den ve İsrail'den farklı olarak bir güç gösterme değil, fuar alanı olarak görmektedir. Gerilimin giderilmesi ise ticaretçinin temel görevidir.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bu alanda bir takım başarılar kaydetmiştir. Türkler Irak, Lübnan ve 2008 sonuna kadar İsrail-Suriye arasında ara buluculuk yapmıştır. İran'ın nükleer programı anlaşmazlığında her türlü tırmanmayı ve Türk ekonomisine zarar verecek her türlü ambargoyu engellemeye çalışmaktadırlar. Yeni bir ittifak mı? Bu zor olur, zira Türklerin çoğu buna karşı. Erdoğan'ın danışmanı ve AK Parti Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı, TBMM Dış ilişkiler Komisyonu Sözcüsü Suat Kınıklıoğlu, "Türkiye ve İran bölgede hem komşu hem de rakip" diyor. Burada ticaret ve enerjinin söz konusu olduğunu söyleyen Kınıklıoğlu, "rekabetimizin yakında başka alanlarda da hissedilmesi beni şaşırtmaz" diye sözlerine devam ediyor. Türkler, Orta Doğu'daki ihtilafların İran'ın milis rejimine yaradığının, barışın ise Türkiye'yi ileri taşıdığının bilincindeler.
Peki, İsrail neden yeni Türk politikasından avantaj sağlamıyor? Çünkü İsrail ve Türkiye, Yakın Doğu'daki tek demokratik ülke. Bu kulağa paradoks gelebilir. İsrail'de ve Türkiye'de iç ve dış politika birbirine geçmiş durumdadır. Diktatörlerle dostluk genelde daha kolaydır. İsrail'in son ve gerçekten güvenli tek müttefiki Mısır'dır. Orada da 80 milyon Mısırlı İsrail'i lanetlemektedir. Ama bunun önemi yoktur, zira Devlet Başkanı ile İstihbarat Başkanı İsrail'e sadıktır ve önemli olan da budur. Ancak Türkiye'de, tıpkı İsrail'de olduğu gibi hükûmet, muhalefet, medya ve halk gibi önemli olan çok şey vardır.
Peki, Erdoğan ile İsrail arasında tam olarak ne yaşandı? Erdoğan daha 2005 yılında Kudüs'ün Başbakanı Ariel Şaron ile görüşmüş ve anlaşmıştı. Gazze savaşının ilk haftasının sonunda daha Erdoğan'ın sesi duyulmazken, Saadet Partisi 4 Ocak 2009'da gösteri çağrısında bulundu. İslamcı olan bu parti, muhafazakâr-kapitalist AK Partinin rakibi. Saadet Partisinin organize ettiği gösterilere sağanak yağmur altında neredeyse 100 bin kişi katıldı. Ardından Erdoğan İsrail'i kınamaya başladı ve bir daha da susmadı. Kitleler, savaşı eleştiren Erdoğan'ı alkışladı. 2009 İlkbaharında Türkiye'de önemli bir seçim yapılacaktı.
Kutuplaştırıcıların saati çalmıştı. Erdoğan, İsrail-Filistin ihtilafıyla, kendine yararı olduğu zaman tırmandırabileceği bir konuyla at koşturuyor. Kendisi, Filistinlilerin Türkler nezdinde ne kadar sevildiğini biliyor. Ezilenlere her zaman sempati duyulur, kaldı ki Türkler de kendilerini karanlık güç odaklarının kurbanı olarak görmekten hoşlanır. Bu duygusal havaya Erdoğan'ın, BM Güvenlik Konseyinin İran yaptırımlarına "Hayır" demesi de uyuyor. Türk diplomatları ABD'nin Türkiye ile Brezilya'nın ara buluculuk girişimin görmezden gelmesinden sonra kullanılan "Hayır" oyunu "izlenen çizgiye sadık kalmak" olarak açıklıyorlar. Erdoğan'ın "Hayır" yanıtı kamuoyu yoklamalarında oyunu artırırken, Türkiye'nin Batı'daki itibarına zarar verdi. Başbakanın popülizm ile siyasi şovenizm karışımını daha nereye kadar sürdüreceği ise belli değil. Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise duyguları bastırmaya çalışıyor. Geçtiğimiz hafta Brüksel'de, Dışişleri Bakanı Lieberman'ın yerine pazarlığa gelen İsrail Sanayi Bakanı Ben Elizer ile buluştu. Netanyahu ve Erdoğan da birbiriyle anlaşamıyor.
--Filistinlilerle Dayanışma Siyasi Kazanım Vadediyor--
Erdoğan gidecek olsa her şey daha iyi mi olacak? Milliyetçi muhalefet tartışmalı Gazze yardım filosuyla ilgili kanlı krizde konvoya ordunun eskort etmesini talep ederken, Erdoğan böyle bir talepte bulunmadı. Kendisi Başbakanlığı döneminde Türkiye'yi daha da demokratikleştirdi. Kürtler hak kazandı, savcılar mutlak güçlerini kaybetti. Büyük Doğan grubu sert bir şekilde geriletilirken, medya çok çeşitlendi. Sivil örgütlerin sayısında sıçrama yaşandı. Ordunun siyaset üzerindeki uğursuz etkisi azaldı. Türkiye 90'lı yıllarda kapitalist ve demokratik bir ülke oldu ve Avrupa'ya benzedi.
Bir de yeni Türk Orta Doğu politikası olmasaydı... Ancak bu durum Avrupa için gerçekten bu kadar kötü mü? Arap dünyasının zayıfladığı, İsrail ve İran'ın tek önemli rakip olarak kaldığı ve ufukta savaş görünen Türkiyesiz bir Yakın Doğu olduğunu düşünün. Türkiye sahadaki gerekli olan üçüncü oyuncu. Bu ülke Washington da dâhil hiç kimseyle üstünlük mücadelesine girmiyor. Türkiye ticaret yapıyor, ara bulucu oluyor, Müslümanlar için demokrasi seçeneğini temsil ediyor ve televizyon dizileri ihraç ediyor. Türkiye dindar bir Başbakanı olan laik bir ülke. Bu karışım Orta Doğu'ya cazip geliyor. Erdoğan, Arap dünyasının en sevilen politikacısı olan Nasrallah'ı çoktan geride bıraktı.
Türkiye böyle davranarak başka bir yer de mi izole oluyor? Boğaz'daki çok sayıda görkemli zirve toplantıları bunun tersini söylüyor: Hindistanlılar, Koreliler, Brezilyalılar, Endenozyalılar, Güney Afrikalılar, Kazaklar, Ruslar, Bosnalılar vs... İstanbul, ufku açık yüzyılımızın balo salonlarından biri ve kapısı Batı'ya sonuna dek açık. Türklerin ülkelerinin AB üyeliğine desteği yine yüzde 50'nin çok üzerine çıkmış durumda. Türkler, Başbakanları Erdoğan, Obama ile selamlaştığında mutlu oluyor. Türkiye, Batı'ya sırt çevirmiyor, sadece son dönemde başkalarını da davet ediyor. ABD ve Avrupa'nın küserek daveti geri çevirmesine gerek yok.