Zıkkım...
Kulakları çınlasın, annem ile babam çok ısrar ederdiler küçükken... Ye yavrum, ye ki büyüyesin, ye ki güçlü kuvvetli olasın... Ye ki dik durasın... Mızmızlıkta zaman zaman rağbet ettiğimiz bir yöntemdi, çocuk ruhumuzla... İstemiyorum kelimesini, ‘is te mi yo rum’ diye heceledikçe, çatılırdı kaşları bizimkilerin, gittikçe daha sert... Son kertede önce annem sonra babam ‘zıkkım ye’ derlerdi... Allah selamet versin, o günlerden tanışıklığımız ‘zıkkım’la...
Sonra sık sık karşılaştık, ‘zıkkım’ ve tamlamalarıyla... Söyledik, söylettik...
Aşk hormonlarımız depreştiğinden beri epey maceralı dolandık geceleri gündüzleri... Biraz üzücü belki ama şöyle bir pancar motoru gürültüsünde çalıştırınca zihnimizi, aklımızda kalanların bir kısmında, ya ‘zıkkım ettin’ duymuşuz ya söylemişiz...
Allahtan çok değil... Sevincimiz olduğu için bu durum, söylemekte beis görmedik...
Zinhar belirtmeliyim, ‘zıkkım ettin’ başka ‘zıkkım olsun’ başka...
Hayatımızın hiçbir vakti, ‘zıkkım olsun’ demedik kimseye, ne yüzünde, ne gıyabında... Ve duymadık kimseden, ne yüzümüze, ne delik kulaklarımıza...
Sözümüzü de doğru seçtik zannımızca, oyumuzu da doğru verdik, tavrımızı da taşın gediğiyle ilşkilendirdik her cephede... Yemeğimizi adapla yedik, edebimizle oturduk, kalktık, karşıladık, uğurladık...
Ve işittik hep delik kulaklarımızla, ‘bilmukabele’ fısıltılarını... Çok şükür...
Ama vazgeçemedik hiçbir vakit ‘zıkkım’ ve devamlarından...
Erdem, kolay kazanılan bir haslet değil... Bulamacının içinde en çok sabır ruhu var... Sabır ruhu, zıkkımın kökünden farklı bir bitki...
Ve benim gibi maalesef erdeme uzak aciz beşerler; hararetli tartışmaların, açık gerçeklerden yüz çeviren, iknası zor, atlara iltifat düzdürecek kadar dar bakışlı, inat zihinli, takılmış beyinli, küçük gönüllü, yavenin bini bir para dilli, narsizmin, samimiyetsizliğin, riyanın atası gibi insanlarla girdiği diyaloglarda, ‘hala ne diyorsun sen be’ diye seslenilince, başvurmaktan kaçınmıyor, ‘zıkkımın kökü, zıkkımın kökü, zıkkımın kökü...’ tamlamasına...
İyi de oluyor laf aramızda... Rahatlıyoruz, hakkın iki kelimeyle tecelli ettiğini görünce...
En son geçenlerde, kanımca iyi niyetinden sual olunmaz, yüzü tıraşlı, gözleri nurlu, dili lafın tam göbeği, aklı net, fikri hür, vicdanı ahlakın mihenk taşından bileyli bir hatiple konuşuyordum kuşluk vakti...
Demli çaydan iki hüp arası; “vallahi istemiyorum artık kürsülere çıkmayı, olan biteni anlatmayı, gerçekleri söylemeyi... Zıkkım ediyorlar insana adam gibi iki düzgün lafı, ‘ya biz ya onlar’ diye seslenerek sözde bilenler, aslen zır cahiller...” diyordu hocaların hocası...
Vallahi, ne denirdi ki şimdi... Şöyle toparlayıverdim, gölgeli aydınlığımla, süzgeçsiz çayla tatlandırdığım dilimi...
Zıkkımla, köküyle uğraşanlar, şüphesiz zıkkımın pekine kavuşacaklar...
Kanımca pek lezzetli bir şey değil; ne zıkkımn kökü, ne de o kökün peki...
Önce yazık olacak sonra yeniden doğacak lakin sevgili hocam...
Bir tebessüm ki, sormayın gitsin hem ben de, hem muhterem de...
Bugünler de, YÖK Başkanı, müzmün sorunumuz ‘İmam Hatipler ve Meslek Liseleri’nin katsayılarını, düz liselerle eşitlemek için ‘düzeltelim şu liseleri, gerekiyorsa adını değiştirelim bu zıkkımların’ diyormuş, benim bunca öznel zıkkım tarihimin üstüne...
Selam olsun ona da, vesselam katılıyorum dediklerine...
Lakin, adını değiştirmek yetmez... Zıkkım ne yapsan zıkkımdır...
Tüm zıkkımları ortadan kaldırmalıyız el birliğiyle...
Bunun yolu da, tüm fikirlerin, eşit oranda helal bir kapta, mükellef bir yemek haline getirilip, kaşıklanmasından geçiyor kanımca...
Bir tarafa bal çalarken öte tarafa zehir zıkkım etmek olmaz...