Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

SİZİN HANIMINIZIN BOĞAZINA DÖNER BIÇAĞINI DAYASALARDI NE YAPARDINIZ? LÜTFEN BİRAZ EMPATİYE NE DERSİNİZ? (DİKKAT...ACİLDE BALTALI İLAH (!) VAR. (2))


Önemine binaen tekrar ve sadece giriş kısmı yazılmış bir yazıdır. Önemine binaen derken şunu kastediyorum. Son 5 günde kamuda hassaten sağlık personellerine özellikle de
ACİL BÖLÜMÜNDE ÇALIŞAN,
SAĞLIK PERSONELİNE karşı yapılan hain ve canice saldırılardan dolayı TEKRAR YAYINLANMASINA KARAR VERDİM.(Hakkınızı helal edin). Devletin özellikle ve özellikle ADALET VE HAK DAĞITAN KURUM ve KURULUŞLARINDAN salıverdikleri yâda komik para cezaları ile MÜKAFATLANDIRDIKLARI (!) bu kendini bilmez AHLAKSIZLARA CEZA VERİRKEN, LÜTFEN, EMPATİ YAPSINLAR!!!
O döner bıçağı boğazına dayatılan doktor kendi eşi olsa idi,
yada
bıçakla darp edilen hemşire hanımı olsa idi,

ACABA, VERİLEN CEZALAR BU KADAR BASİT VE UCUZ OLURMUYDU?
Dilek ve temennim odur ki artık
CÜZDAN İLE VİCDAN ARASINA SIKIŞANLARIN TERCİHLERİNİ HER NE OLURSA OLSUN

VİCDANDAN YANA KULLANMALARIDIR.
..............

Bir önceki yazımızın başlığında
DİKKAT...ACİLDE BALTALI İLAH VAR..(!) demiş ve sağlıkçı personelin, personelimizin hastanelerde muhatap oldukları görmek, duymak ve yazmak istemediğimiz sıkıntılarını yazmış ve bir sonraki yazımızda da "Evet, bizde aynen bu dilek ve temennilere katılıyor ve bir an önce bunların yürürlüğe girip
ACİLDE
BALTALI İLAHLARIN (!)
RAMBOLARIN (!)
TOM MIKS (!) lerin
kökünün kazılmasını temenni ediyoruz. Bir sonraki yazımızda da inşaallah alınacak tedbirler ile kanaatlerimizi paylaşalım." demiş idik.

Hastanelerimizde hasta ve hasta yakınlarınca tüm sağlık personeline uygulanan şiddet bazen ağır fiziksel ve psikolojik travmaya uğramasına, hatta bazen de yaşamını kaybetmesine neden olmaktadır. Hastanelerdeki güvenlik görevlileri bu olaylarda genelde yetersiz kalmaktadır. Caydırıcı bir ceza sisteminin olmaması bu şahıslara büyük bir rahatlık sunmaktadır. 
O halde bu kendini bilmez
alçakça saldıran, hunharca darp veya katleden ve ismini koyamadığım bu mahluklara karşı neler yapılabilir neler yapabiliriz?

İşte bizimde şiddetin önüne geçilmesi için tüm sağlık kuruluşlarında alınmasını zaruri olarak gördüğümüz kural ve kaideler.

1.Herşeyden önce karşımızdakini bir insan medeni yada gayri medeni, cahil yada okumuş, köylü yada şehirli hiç bir sınıf ve statü gözetmeksizin Aydın İlinde İl Sağlık Müdürlüğünün yaptığı uygulama yapılabilir. Diyeceksiniz ki nedir bu uygulama? Uygulama aynen şu.
Aydın'da hastanelerde herkesin görebileceği yerlere Türk Ceza Kanunu'nun sağlık görevlilerine ve sağlık kurumlarına karşı işlenen suçlar ve cezaları ile ilgili maddeler duvarlara asılmış. Aynı uygulama tüm sağlık 9merkezlerinde yapılabilir.

2. Doktor ve sağlık çalışanlarına yapılan saldırının şiddetine göre uzun bir süre ve hatta süresiz olarak SGK sağlık hizmetlerinden yararlanmaları engellenebilir. Bu kişilerin kimlik bilgileri SGK merkezi sistemine girilerek, SGK kapsamında sağlık hizmetlerinden faydalanmaları yasaklanabilir.

3. Sadece özel sağlık hizmeti alabilmeleri sağlanabilir. Böylece bir gün önce doktor darbettikleri hastaneye bir gün sonra ellerini kollarını sallayarak gidebilmeleri engellenmiş olur.

4.Sağlık personeline hiç bir şekilde ayrım yapmadan tüm sağlık emekçilerini bu kapsama alanına alıyorum. Yapılan saldırıya karşı bir hafta 10 gün veya bir ay ,sağlık personeline çay servisi yapacak, girişte yer alan tekerlekli sandalyeleri düzenleyecek, bekleyen hasta yakınlarıyla sohbet edecek,
acile bir hasta mı geldi o sedyede kendi canı varmış gibi koştura koştura sedyenin yanında olacak, sedyeyi taşıyanlara yardımcı olmaya çalışacak. Tıpkı bir hostes veya müşteri temsilcisi gibi yardımcı olacak. Tüm bunları ve daha fazlasinı doktora ve tüm sağlık personeline de yapacak.

5. Hastaneyi ve tüm sağlık personelini, doktorunu, hemşiresini, temizlik işinde çalışan isçisini kısacası tüm sağlıkçı personeli özel güvenlik görevlileri ile değil tıpkı resmi polis gibi
KENDİNE ÖZEL POLİS TEŞKİLATI ile korusun.
Amerika Birleşik Devletleri’nde çoğu büyük hastanenin kendi özel polis teşkilatı vardır. Bu özel teşkilatlar, hastane içinde yerleşiktir ve sadece hastane güvenliğinden sorumludur. ABD’de hastane güvenliğinde çok başarılı olan hastaneler genellikle suç oranının yüksek olduğu bölgelerdeki hastanelerdir. Bunların en bilinen örneği ABD’de suç oranının en yüksek olduğu kentlerden birisi olan Baltimore kentinde bulunan Johns Hopkins Hastanesi’dir. Bu hastane, şehrin en çok suç işlenen bölgelerinden birinin ortasında kuruludur, hastaneye giriş çıkışlarda metal taraması yapılmakta, kimlik kartı sorgulaması uygulanmakta, hastaneye ait özel bir polis birliği bulunmaktadır. Bütün bu önlemler sayesinde hastane suç oranının çok yüksek olduğu bir bölgede hizmet veriyor olmasına rağmen, çalışanlarına güvenli bir çalışma ortamı sağlamakta, ve bu sağlık hizmetlerinin güvenlik sıkıntıları nedeniyle aksaması hiçbir şekilde mümkün olmamaktadır. Türkiye’de de sağlık kurumlarında acilen CAYDIRICILIĞI YÜKSEK ÖNLEMLER alınmalıdır. Alınmadığı taktirde daha çok yaralanmalar kaş, göz, burun dağılmaları, bıçaklamalar ve hiç olmaması ve olmasını istemediğimiz cinayetlerin sonu gelmeyecektir. Bu konuda öncelikli olarak Sağlık Bakanlığı ve yetkilileri hasta hakları kadar SAĞLIK PERSONELİNİN çalışma, huzur, sükûn ve can güvenliğini sağlayacak kuralları acilen yürürlüğe koymalıdır. Zor bir konu değil. Hastalara sağlanan adeta sınırsız sayılabilecek haklar kadar hiçbir organik bağı bulunmayan sadece ve sadece hastasını bir an önce iyileştirmek isteyen doktor, hemşire ve diğer sağlık personelinede gereken KORUYUCU ve KOLLAYICI KANUN MADDELERİ bir an önce yürürlüğe girmelidir. Yoksa bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi bu sıkıntıları önlemez yada önleyemez iseniz yakın bir zamanda ACİL de ZIRHLI DOKTOR, KASKLI HEMŞİRE ve diğer sağlık personellerini görürseniz veya elinde balta veya döner bıçağı ile bir doktorun veyahut bir hemşirenin arkasında sağlık personelini yakalamaya çalışan MANYAK, BALTALI İLAHLARI (!) daha çok görürseniz hiç şaşırmayın.

Selam ve dua ile

Bülent ERTEKİN




Devamını Oku

KADIN SALİHA OLURSA…

Kâbe İmamı anlatıyor:
Kur’an öğrettiğim gruba katılmak için küçük bir çocuk geldi.
Çocuğa: “Kur’andan ezberinde bir şey var mı?” diye sordum; “Evet” dedi.
“Amme cüzünden bir şey okur musun?” dedim. Okudu.
Sonra “Tebareke suresi ezberinde mi?” dedim.
Yaşı küçük olmasına rağmen, onu da okudu ve okuyuşu hoşuma gitti, beğendim.
Ve Nahl suresini sordum. Onu da ezberlemişti, hayranlığım arttı.
Uzun sureleri sordum bu kez: “Bakara suresi ezberinde mi?”
“Evet” dedi ve hatasız okudu.
Bu kez sordum “Yavrucuğum sen hafız mısın?”
“Evet” dedi.
SubhânAllah, maşaAllah, tebarekAllah...
Ertesi gün velisiyle birlikte gelmesini istedim ondan. Ben hayretlerdeyim. Bir baba nasıl böyle bir çocuk yetiştirmişti?
Ve geldi velisi. Babanın gelişi benim için büyük sürpriz oldu. Çünkü babanın görünüşü hiç de sünnete uygun yaşıyormuş izlenimini vermiyordu.
Sözü ilk o aldı ve dedi ki:
“Biliyorum; sen onun babası olduğuma hayret ettin. Ben seni merakta bırakmayacak ve söyleyeceğim, Bu gördüğün çocuğun arkasında bin adam değerinde bir kadın var! Ve müjde vereyim sana; evde 3 oğlum var ve hepsi de Kur’an hafızı. Bir de 4 yaşında bir kızım var, o da Amme cüzünü ezberliyor şimdi.”
Hayret ettim, bu nasıl olur?
Dedi ki bana: “Anneleri çocuk konuşmaya başladığı andan itibaren Kur’an ezberletmeye başlatıyor ve çocukları hep bu yönde teşvik ediyor.
Kim önce ezberlerse, o günün akşam yemeğini o seçiyor.
Kim ezberini önce verirse, hafta sonu tatilinde nereye gidileceğini o belirliyor.
Kim önce hatim yaparsa, o yıl senelik tatilde nereye gidileceğine o karar veriyor..
İşte böylece çocuklar arasında Kur’an ezberlemede, hatim yapmada tatlı bir yarış ahlâkı oluştu.”
Evet işte hayırlı evlat yetiştiren saliha kadının hali bu.. Eğer kadın ıslah olursa, evi, ailesi, yetiştireceği nesiller de ıslah olur.
Mevla Teâlâ cümlemizi salih, saliha evlatlar yetiştiren kullarından eylesin İnşaAllah...

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku

İKİ RESİM ARASINDAKI AKLA ZİYAN FARK!!!

Hangi gazeteyi yada gazeteleri okuduğunuzu bilemem lâkin bildiğim bir husus var ki, oda ulusal gazetelerin büyük bir kısmı bulmaca eki verirler. Bu ekte büyük büyük bulmacaların yanında İKİ RESİM ARASINDAKİ 7 FARK şeklinde okuyucunun dikkatini odaklanması ve hafızasını güçlendirmesi için BULMACALAR vardır. Bizde alırız kalemi 7 FARKI beş dakika BEŞİKTAŞ (!) yapar sonrada gazeteyi ve bulmacayı bırakırız .
Konumuz aslında bu değil, lâkin tutuklandığı günden bu yana gerek televizyonlarda gerekse medyanın tüm unsurlarında çıkan bir haber ve bu habere istinaden yayınlanan görüntüleri görünce ülkemdeki
ADALETİN,
HAKKIN,
BİRAZDA MERHAMETİN ne demek olduğunu anladım. Olay şu:

Ebru ÖZKAN adındaki bayan vatandaşımız Kudüs'e yaptığı ziyaretin ardından 11 Haziran'da Türkiye'ye gitmek için geldiği Tel Aviv'deki Ben Gurion Havalimanı'nda
İsrail devletinin güvenliğini tehdit ve terör örgütleriyle bağlantı şüphesi' suçlamalarıyla gözaltına alınır.
Ebru Özkan'ın avukatı Ömer Hamayse, AA muhabirine yaptığı açıklamada, iddianamede Özkan'a, 'Hamas'a yardım ve çeşitli hizmetlerde bulunmak, ülkenin düzenini bozmak ve 'düşman bir tarafın' gönderdiği parayı ülkeye sokmak' şeklinde 4 ayrı suçlama yöneltiliyor" der.
Gözaltına alınan EBRU ÖZKAN israil polisi tarafından kelepçelenir.
Haaaa bu arada bizim BAŞARISIZ DARBE GİRİŞİMİNE YELTENEN HAİNLER gibi sadece ve sadece
ELLERİNDEN DE KELEPÇELİ OLARAK DEĞİL haaaa.
Peki ya nasıl?
İsrail devletinin güvenliğini tehdit ve terör örgütleriyle bağlantı şüphesi' suçlamalarıyla gözaltına aldığı
EBRU ÖZKAN'IN
EL VE AYAKLARINA ZİNCİRLER VURULARAK gerekli adli ve sağlık kontrollerine götürüyor.
Nasıl? Nasıl? Anlamadınız değil mi?
Ebru ÖZKAN kızımızın ayaklarını ve ellerini ZİNCİRLER ile PRANGALAYARAK adeta bir ÇİN İŞKENCESİ yapılır.

Gelelim bizim HAİN DARBECİLERİN adliye getirilişlerine.
Maşaallah hepside
ÜTÜLÜ PANTOLONLAR,
KOLALI GÖMLEKLER,
HİRO (!) REKLÂMLI TSİHÖRTLER,
DÜZGÜN SAÇ VE SAKAL TIRAŞI,
BİRİYANTİNLİ SAÇLAR
ile zannedersiniz ki ulusal ve uluslararası podyuma çıkan MİLLİ MANKENLER gibiler.
Bunları görünce gayri ihtiyari İsrail polisi tarafından gözaltına alınan eli ve ayakları ZİNCİRLER ile PRANGALANARAK adliye ve sağlık kontrolüne götürülen masum kızımızın resimleri gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti. Aklıma ilk gelende İKİ RESİM ARASINDA Kİ 7 FARK yazısı geldi.
Aslına bakarsanız 7 değil bir çok farkı gayet sarih bir şekilde görürsünüz.
Onun adı da olsa olsa

ZULMÜN ve ZALİMLİĞIN RESMİDİR!!!

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN






Devamını Oku

DEPRESYONUN ASIL SEBEBİ; NEFSİMİZDEN VE EVİMİZDEN BAŞLIYOR.

Aşağıda okuyacağınız güzel mi güzel yazı, benim gibi yüreği genç, kafa kağıdı orta, sağlık derecesi ise vasatın biraz üzerinde (!)olan birisinin yaşadıklarının birebir aynısıdır. Yazılanların hiçbirisinde abartma yok, köpürtme yok, ilave yok, senaryo yok, yok yok yooook.. Orası, yazarın fevkalade güzel bir tasvir ile önümüze sunduğu tablo. Mutlu, huzurlu EDEP ve SAYGI dokusu ile lime lime bir OYA MİSALİ işlenmiş;
EVLERİMİZ ve BİZ idik. Hepsi de dolu dolu, mutlu, huzurlu EDEP ve saygı içerisinde geçen güzel gün ve yıllardı.
İşte büyük bir hayranlık ile okuyacağınız, okuduktan sonra tüm tanıdıklarınıza gönderecek olduğunuz yazı.
Buyrun büyük bir hüzün bir o kadar da lezzet içinde okuyacağınız yazı.
Hadi... Gelin başlayalım öyle ise.
...........

Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelininin sesleri geliyordu. Gelin oğluna:

"-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!.."

Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce:

"-Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!.." dedi.
Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra:

"-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşallah!" dedi.

Evin gelini:

"-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer." dedi. Yaşlı kadın:

"-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır."

Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:
"-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti... Anlat bakalım, merak ettim!.." dedi.

Yaşlı kadın söze başladı:
"-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımızı uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.

Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe... Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!.."

Torunu:
"-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!" dedi.

"-Hayır yavrum. Bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi. Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı. Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı..

Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı."

Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti.

"-«Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur.» derdi büyüklerimiz...

Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla... Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.

Bugün yemekler dışarıda yeniyor, «göz hakkı» oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde... Hiç şifâ olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.

Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde... Evin içinde yaşananlar, aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar... Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı. Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylâcım!.." dedi gelinine... Leylâ mahcup bir şekilde:
"-Evet anneciğim." diyebildi.

Torunu:

"-Babaanneciğim, şimdi facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedikleri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!.."

"-Aayy ne ayıp... İnsan hiç yediğini söyler mi?"

"- h anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşyâ ve kıyâfetlerin, hattâ beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar..."

"-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene... Evler çırılçıplak kaldı desene..." dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:

"-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük... Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada... Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır.Utanma, hayâ, îmandan bir şûbedir.


Hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitâp eden şeyleri kontrol altında tutmak..."

Gelini:
"-Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı." dedi.

Torunu kaşığı sessizce bırakıp:
"-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!" dedi.
Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allâh'a hamd etti.

Allah Azze ve Celle hepimize böyle bir anlayış nasip eylesin İnşaAllah.

ALINTI

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku

ASIL ZALİM SİZLERSİNİZ!!! YAŞASIN CEHENNEM.

Şu fetöcüler yok mu " Yatacak yerleri yok" denilir ya, gerçektende öyle. Vallahi takiyye, yalan, beddua, usulsüzlük tüm menfi işlerin adeta adresi gibiler. Amerika'da Başpiskoposun kapısında ki zincirsiz köpeğe ismini soruyorlar. İsmin ne? Adamın cevabına bakın. FETİH.
Soyadı?
Soyadı yok. İsterseniz onu da biz koyalım.
KAÇAK!!!
ŞAKLABAN!!!
ŞARLATAN!!!
YEREBATAN!!!
YÜZSÜZ!!!
ARSIZ!!!
HAYASIZ!!!
VS... vs... vs...
Neyse. Gene konuyu başka yerlere çekmeden asıl mevzumuza gelelim. 15 Temmuz HAİN ve neticesiz AYAKLANMANIN ardından bu kan emici sülükler bulundukları mevkilerden ya ebediyen alındı veya tutuklandılar veya görevlerinden kısmen uzaklaştırıldılar. Şimdi hepsinin ümidi;
BİRGÜN VAZİFEMİZE GERİ DÖNECEĞİZ.
İkincisi ve en önemlisi ise daha vahim olanı ise.
DEVLET, ZULM EDİYOR!!!
İşte burada şalterlerim atıyor. O zaman karşımda kim ise gereken cevabı gereği gibi alıyor.
Gene bir dost meclisinde fetöcülükten okulundan ve öğretmenlikten atılan birisi DEVLET BİZE ZULM EDİYOR deyince,
DEVLET mazluma zulm etmez, olsa olsa;
HAİNLERE!!!
TERÖRİSTLERE!!!
ÜLKENİN GELECEĞİNE!!!
VATANIN BEKASINA!!!
İNSANLARIN HUZUR VE SÜKUNUNA!!!
dinamit koyan, yok edip yerine başka rejimler yâda ülkeyi dış güçlerin kucağına atan veya atmak isteyen bu fıil ve söylemlerde bulunan HAŞHAŞİ KILIKLI, HASAN SABBAHLARA ZULM eder. O zaman da yapılanın adı ZULM olmaz, olsa olsa ADALET TECELLİ ETMİŞ olur." dedim.
Yaptıklarınıza kısaca bir bakalım.
ZULMÜ KİM YAPMIŞ?
ZALİM KİM? O zaman KARAR VERELİM Mİ?
..........

Her biri birer anne olan 15 Temmuz’un yiğit kadınları, arkasında gözü yaşlı 14 öksüz bıraktı. Ankara Gölbaşı Özel Harekât Daire Başkanlığı’na yapılan saldırıda 24 yaşındaki komiser yardımcısı Gülşah Güler de şehit düşenlerden bir tanesi. Güler’in tabutuna hiç giyemediği gelinliğin duvağı örtülür.

ZEYNEP SAĞIR, iki oğlu olan, otuz sekiz yaşında bir Özel Harekât komiseriydi. Eğitimci olarak 1 Temmuz’da Ankara’ya gelmişti. FETÖ darbe girişimi sırasında Özel Harekât Daire Başkanlığı’na yapılan saldırıda oda tıpkı Güldal Güler gibi şehit düştü.

Bu gencecik evlenme hayalleri ile şehit edilen evladlarımızı , anne ve babasının hayallerini, ümitlerini yıkan, çocukları yetim, erkekleri eşsiz, anne ve babaları evlatsız bırakan ZALİM DEĞİL Mİ?

AYŞE AYKAÇ, dört çocuk annesiydi. Telefonuna gelen mesaj üzerine sokağa çıkan Aykaç, Kısıklı’ya gider. O gece eşinin arkasında durmasına rağmen kurşunların isabet ettiği Ayşe Aykaç, üç evladının mürüvvetini göremeden darbeciler tarafından şehit edilir. Söyleyin şimdi,
KİM ZALİM?
KİM KİME ZULM ETMİŞ OLDU?

Özel bir şirkette çaycılık yapan Yıldız Gürsoy, 15 Temmuz gecesi FETÖ’cü hainlere karşı koymak için evden çıkarken, “Anne hakkını helal et. Ben ya gelirim, ya gelmem” demişti. Genelkurmay Başkanlığı önünde hainlerin bombalarından sıçrayan şarapnellerle yaralanan Gürsoy, bir hafta boyunca verdiği yaşam mücadelesini kaybederek şehit olur.
Söyleyin şimdi
KİM ZALİM,
KİM KİME ZULM ETMİŞ OLDU?

Şehit olan polislerden biri de 31 yaşındaki Demet Sezen’di. Çağrılmayı beklemeden göreve giden Sezen, meslektaşı ve eşi Hakan Sezen’e 3 yaşındaki oğlunu emanet etmişti. Başkanlığa atılan ikinci bombada şehit düşer.
Söyleyin şimdi,
KİM ZALİM,
KİM KİME ZULM ETMİŞ OLDU?

ÇENGELKÖY...
ÇENGELKÖY KARAKOLU...
Darbe gecesi askerin bütün uyarısına rağmen Çengelköy esnafı dükkanlarını kapatıp eve gitmez. Çengelköy Karakolu'nu korumak için etten bir duvar örülür ve unutulmaz bir destan yazılır. 22 masum insanın şehit edildiği bu semtte, nerede bir bardak çay içseniz, hangi dükkana uğrasanız sizi o gecenin gazilerinden biri karşılıyor gibi.
Gece dükkanı geç kapattığı için saatlerce dayak yiyen çaycı Kenan mı ZALİM yoksa onu acımasızca dövenler mi?

Evine giderken başından vurulan garson Recep mi ZALİM? yoksa acımasızca başından vuran HAİNLER Mİ ZALİM?

Ya yaralıları taşırken elinden vurulan kurufasulyeci Kadir,

Çalıştığı Seval Pastanesi'nin kepenklerini indirdikten sonra sokağa direnmeye çıkan ve seken kurşunla belinden yaralanan Şuayip mi ZALİM?
yoksa,
VİCDANDAN YOKSUN,
ALLAH'TAN KORKMAYAN,
KARANLIK RUHLU,
KARANLIK YÜZLÜ ZALİMLER Mİ?

Ne sizin,
nede sizi KURŞUN ASKER olarak meydanlara süren sözde HOCANIZIN sözlerinin hiç mi hiç önemi yok.
Yaptıklarınızı biliyoruz.
Diyoruz ki,

ASIL ZALİM, SİZ SİNİZ!!!

ve bu necip millet sizi ve sizin gibi düşünen, konuşan hiç birinizi
AF ETMEYECEK.

Ne mutlu ki o
ZALİMLER İÇİN CEHENNEM VAR.

ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM!!!

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN




Devamını Oku

BU ZAMANA KADAR NEREDEYDİNİZ.

Bir türlü akıllanmıyor.
Bir türlü ders almıyoruz.
Zındıka ve şer güçler;
her türlü pisliği,
her türlü mikropluğu,
her türlü ayrımcılığı,
her türlü nifak tohumlarını ekiyorda ekiyor. Ekiyorda ekiyor. Bitmiyor, usanmıyor, yorulmuyor ekiyorda ekiyorlar. ( Bu ifadeler sizlere bir şey hatırlattı mı acaba?


BARDAĞIN DİBİNDE BİRKAÇ DAMLA ÇAY "NE OLUR" DEMEYİN?

"O ekmek kırıntıları bitecek yoksa o kadar çocuğun olur."
yâda,
"Evladım o dökülen ekmek kırıntılarını ye yoksa köpekler ayağını ısırır."
Bunlari bizim jenerasyona sahip her cinsten arkadaşımız, beyefendiler ve hanımefendiler duymuştur. Bizim için bırakın ekmeği, KIRINTISI dahi DEĞERLİ / KIYMETLI idi. Yere bir ekmek parçası düşmesin; hemen öper, başımızın üstüne koyar, ya yer yâda kenara kurda kuşa, börtü böceğe yemesi için bırakırdık.
Nimet ne olursa olsun
EKMEK...
YEMEK...
SU...
AYAKKABI...
ELBİSE ...
Ne yerseniz yiyin, ne içerseniz için, ne giyerseniz giyin hepsi ama hepsi bizim için kıymetli idi, değerli idi. Hele bayramlarda alınan yeni yepyeni gıcır gıcır ayakkabılar, elbiseler, pantolonlar başımızın tacı idi ve biz onlarla beraber yatar MUTLU OLURDUK.
Elbise...
Ayakkabı...
Gömlek.
Aman Allahım bizim için
NE KADAR DA BÜYÜK NİMETLERDİ.
Ya şimdi?

Zira;
KITLIĞI...
YOKLUĞU...
KUYRUKLARI...
KARABORSAYI...
KARNE İLE ALINAN ÜRÜNLERI
hepsini ama hepsini fazlası ile yaşayan bir neslin evlatları idik.
Ayakkabılarımız pençeli idi.
Oantolonlarımız yamalı idi.
Lakin evimizde;
MUTLULUK,
HUZUR,
ve en önemlisi BEREKETİMİZ vardı.
Bunları yazarken çağımızın bir asr-ı Saadet Müslümanı olan BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİNİN bir hatırası aklıma geldi.

Bana göre çok ÖNEMLİ bir hatıra! Gelin beraber birlikte, yine, beraber okuyalım mı?
Evet diyorsanız.
Hadi öyle ise;

“Bir gün Emirdağ ilçesinde Üstadımızın kaldığı evdeydim. Üstad benim bulunduğum odaya gelerek, battaniyesinin üstüne örttüğü yorganını getirdi ve yatarken onu üstüme örtmemi istedi.

Uykum gelmediği için ben yatmadım ve yorganı üstüme sarıp oturdum.
O vaziyette uzun süre Kur'an ve Cevşen okudum.

Sabahleyin bir ara Üstad, Zübeyir'i yoğurt almak için dışarı göndermişti. Ben de odada tesbihatla meşguldüm.
Baktım Üstad bana çay getiriyor. Çok mahcub oldum ve hemen kalkıp bardağı elinden aldım. Kendisi de odasına döndü.

Az sonra içeriye Hamza Emek geldi. Bu arada ben çayımı bitirmiştim. Üstad da tekrar odaya geldi.

Ben bardağın dibinde birkaç damla ÇAY bırakmışım, farkında da değilim.
Üstadımız bunu görünce gülerek bana üç tokat attı.
İlk ikisi hafifti ama sonuncusunun hatırı sayılırdı.

Tokat atarken şöyle diyordu:

*Abdulvahid, ben gittikten sonra belki ben Üstadımdan tokat yemedim diye övünürsün. Bardağın dibinde birkaç damla bırakmak KİBİR ve GURUR alametidir. Böyle yapma ve yaşadığın müddetçe arkadaşlarına bunu tatlılıkla duyur.*

Üstadımız o gün bana hiç unutamayacağım bir ders vermiş oldu.”

(Abdülvahid Tabakçı r.h. - 1959)
Evet
Nimet saygı ister.

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku

SETTEKİ AKSİYON, VATANDAŞA SÖKMEZ.


Racon kesmek...
Kafa atmak...
VATANDAŞA SALDIRMAK
bizim ERKEK (!) BOZUNTULARININ şiarı olsa gerek.
Hemen hemen hergün ya gazetelerin 3. sayfalarında yâda tv'lerin ana haber bültenlerinde bu tür aksiyonları görmeden o gece gözüme uyku inanın (!) girmiyor. İlla o gün bir aksiyon haberini ya okuyacağım, yada gözlerimle göreceğim gözlerimle göreceğim.

BABALIK BÖYLE BİRŞEY..!

Delikanlı 16 yaşında iken babası ile tartışmış ve evi terk etmişti. Buna çok öfkelenen baba, evde onun adı bile anılmayacak diye yasak koymuştu. Anne her gece evi terk eden oğlunun yatağına oturup yastığını koklayarak uyuyordu.
“Oğlumu özledim, ne olur gidip arayalım, bulup getirelim” dese de, baba geri adım atmıyordu.
Aradan iki yıl geçmişti.
Oğlunun doğum günü o yıl Babalar günü ile aynı güne denk gelmişti.
Annenin ağlamaklı halini görünce dayanamadı baba “Şu adrese git, oğlunu gör” dedi.
Ve ekledi, “Adresi benim verdiğimi söyleme ama” Birkaç şey daha söyledi ama anne duymuyordu bile, aklında bir tek adres kalmıştı. Anne sevinçten uçuyordu.
Hemen hazırlandı yola koyuldu.
Büyük bir şehrin karşı yakasındaydı babanın verdiği adres.
Gittiği adres bir tamirhaneydi.
Oğlunu tulum içinde gördü.
Bir süre ıslak gözlerle dükkanın karşısından izledi ve oğluna doğru yaklaşmaya başladı.
İki yıl boyunca kendisini arayıp sormayan ailesini unutan delikanlı aniden annesini karşısında görünce önce şaşırdı, sonra koşup sarıldı annesine.
Babası hariç herkesi soruyordu, “o nasıl, bu nasıl,” diyerek.
Ve sonunda “O adam nasıl, hala aksi ve anlayışsız mı?” diye sordu annesine.
Anne cevapsız bıraktı bu soruyu.
“Hadi oğlum gel eve gidelim” dedi.
“Hayır anne, ben böyle iyiyim. O adamla tekrar aynı evde yaşayamam” dedi ve dükkana doğru yürümeye başladı.
Arkasından bir süre bakakalan anne hazırladığı pastayı oğluna vermek için seslendi.
Delikanlı pastayı alırken annesine “Anne ne olur ısrar etme, gelmeyeceğim. Bir gün bile merak edip arayıp sormayan bir adamla aynı evde yaşayamam ben” dedi.
Anne boynu bükük halde oğlunun yanından ayrılmaya hazırlanırken
“Peki oğlum sen bilirsin. Anlaşılan çok kararlısın, gelmeyeceksin. Ama baban dedi ki; son bir aydır arkadaşlık ettiği çocuktan uzak dursun, o çocuk sana zarar verecektir.
Önceki arkadaşıyla barışsın”. Bu kez çocuk donakalmıştı.
Annesi eve dönmüştü. Babaya sitem etti, “Madem biliyordun nerde olduğunu neden benden sakladın?
O yüzden rahattın demek? ”
Hep ters, aksi görünen baba yutkundu ve gözlerinden iki damla yaş akıverdi.
“O benim canımdır ya, canım” dedi.
“Ne zamandan beridir biliyordun? ” diye sordu anne.
“Gittiği günden beridir biliyorum. Bazen öğlen molalarında ne yiyip ne içiyor diye gider uzaktan izlerdim, Bazen akşamları geç gelirdim ya hani, sen beni kahveden sanırdın, işte o zamanlarda da ne yapıyor kimlerle takılıyor diye takip ederdim.”
Karı koca bir birlerine sarılıp ağlarken kapı çalmıştı.
Elleriyle gözlerini silerek kapıyı açmaya gitti anne.
Annesinin kendisine yaptığı pastadan daha büyük bir pasta ve hediye paketi ile içeri girdi delikanlı.
Koşarak babasına sarıldı. “Babalar günün kutlu olsun babaaaa”
Delikanlı anlamıştı. Kendisine hiç bakmadığını düşündüğü babasının, aslında gözünü hiç üzerinden ayırmadığını….!!!
Babalar kızar bağırır ama hep evlatların iyiliği içindir ; evlatlar çocukken bunu anlayamaz.
Fakat bir gün onlar da Anne Baba olunca anlarlar Babanın kıymetini..!

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku


SOKAKLARDA YATAK ODASI KIYAFETİYLE DOLAŞAN HER KADIN MI? YOKSA SAPIK DENDİĞİ ZAMAN SADECE AKLA ERKEK Mİ GELİR.? NE DERSİNİZ?


Saat 05.21
Sabah namazını kıldım ve duamı yaptım.
Hadi kalkmışken bir de "gelen mesaj var mı" diye şu akılı mı akıllı telefona bir bakayım dedim. Baktım bakmasına da, aşağıdaki (birazdan sizin de okuyacak olduğunuz) yazıyı sonuna kadar okuyunca hem güldüm, hem de düşündüm.
Güldüm, zira bana göre sanki biraz karikatürize edilmiş gibi geldi.
Düşündüm, gerçek payıda yok diyemezdim.
Sonrasında da kendi kendime sordum.

SOKAKLARDA YATAK ODASI KIYAFETİYLE DOLAŞAN HER KADIN GERÇEKTEN SAPIK MI?...

YOKSA, HEPİMİZDE BİR ALGI OLAN VE SAPIK DENDİĞİ ZAMAN SADECE AKLA ERKEK Mİ GELİR.?
GERÇEKTEN DE SAPIK KİM ACABA?

DONDUM...
APIŞTIM(!)
ŞAŞIRDIM...
ŞAŞTIM...
NUTKUM TUTULDU...
ZİHİNSEL MELEKELERİM KEPENK İNDİRDİ(!)

Sahi KÂRİ, ACABA KİM SAPIK?
SİZİN YORUMUNUZ NEDİR?
Gelin, ALINTI olan aşağıdaki yazıyı bir okuyalım ve mümkünse sonrada YORUMLARINIZI ALALIM.
O halde BUYRUN OKUMAYA.

...........

Sokaklarda yatak odası kıyafetiyle dolaşan her kadın sapıktır...
Bir algı var sapık dendiği zaman sadece akla erkek gelir..
Oysa;
Sokakların sapık kadınlardan da temizlenmesi lazım ki toplum bir nebze ıslah olsun..
Çok garip geldi değil mi okuyunca "SAPIK KADINLAR"(!)

Bir erkek avret mahallini iyice belli edecek tarzda çoook dar bir pantolon giyse,sapık/rezil vs diye bağırırsınız ama giydiğiniz taytlardan her hattınızı belli ederken kendiniz adına neden utanmazsınız?

Haa o sizin özgür yaşam tarzınız değil mi? Peki erkeklere niye yok o özgürlükten? Sen baştan aşağı avret olduğun halde tayt giyme,mini etek giyme özgürlüğünü kendine hak biliyorsunda, erkeğinkini neden alıyorsun elinden?(!) Senin avretinin belli olması moda,erkeğinki sapıklık öyle mi?

Devamını Oku