Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

ANADOLUNUN KARTALI OLACAK ŞEYH ŞAMİL'LERE İHTİYACI YOK MU?



Şeyh Şamil imam seçildikten sonra eldeki bütün imkânları kullanarak Ruslara saldırır. Bu tarihin çok az gördüğü mücadelelerden biridir. Yıllarca sürer. Bu çarpışmaların çoğunda galip gelen Şeyh Şamil ve şanlı savaşçılarıdır. Bu savaşlar uzun yıllar sürmüştür, Kafkas halklarında yorgunluk izleri görülmeye başlamıştır. "Ruslardan da barış sinyalleri alınıyor, o hâlde bunu değerlendirip, uzun yıllardır süren savaşla yorulan mücahitleri dinlendirelim." diye düşünürler. Naiplerin önemli bir kısmı bu düşüncededir. Ancak bunu Şeyh Şamil'e kim söyleyecektir? Hiçbirinin yüreği buna yetmez. İmam Şamil'e bu söz nasıl söylenir? Naiplerin birinden bir öneri gelir: "Biz bunu İmam Şamil'in anasına söyleyelim, anası ona söylesin." Bu fikir, kabul görür ve İmam Şamil'in annesine bunu söylerler, ana ikna edilir ve oğlu İmam Şamil'e gönderilir. 

İmam Şamil annesi ile hasretle kucaklaşır, uzun zamandır görmediği anası ile hasret giderir. Annesi, naiplerin ve halkın talebini oğluna aktarır. Şamil perişandır, böyle bir teklif kendisine nasıl yapılabilir? Annesi ile yaptığı görüşme bitince, halkın huzuruna çıkar ve Kafkas halklarına şu hitapta bulunur: 
–Ruslarla barış yapalım teklifi gelmiştir. Bu teklife şu an için verebilecek bir kararım yoktur. Şimdi ben şu mescide gireceğim, Rabbimin bana müsaade ettiği sürece burada kalacağım. Vaktimi oruç ve ibadetle geçireceğim. Rabbim kalbime neyi ilham ederse, onu yapacağım. Ardından mescitte inzivaya çekilir. Gelen haberlere göre, üç gün üç gece mescitte kalır. Üçüncü günün bitiminde mescidin kapısı açılır. İmam Şamil'in ağlamaktan gözlerinin şiştiği görülür. Aynı zamanda da çok bitkindir. Anasının getirilmesini, naiplerin ve halkın da toplanmasını ister. Herkes toplandıktan sonra annesinin karşısına geçer ve ellerini semaya kaldırır: 

"Ey Yüceler yücesi Rabbim! Benim varlığım senin emir ve yasakların üzerinedir. Peygamberin Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize cihadı sünnet olarak bıraktı. Senin emrin ve Peygamberinin sünneti bizim için kutsaldır. Bizi bu kutsallıktan uzaklaştıracak her hareketi reddederiz. Senin emirlerin harfiyen uygulanacaktır, bütün insanlığa örnek olacak şekilde. 

Ben bu işe başlarken sizden söz almıştım, şehit olmak var, geri dönmek yok. Siz sözünüzden döndünüz, beni de döndürmek ve Efendimizin kutsal sünnetinden uzaklaştırmak için bu teklifi getirdiniz. Üç gün inzivada kaldım, üç günün sonunda geldiğim nokta şudur: Bu teklifi bana getirenin cezası yüz kırbaçtır. Bu insan da anamdır. 

Her taraf buz kesmiştir. Gerekli talimatlar verilir, hazırlıklar yapılır. Anaya yüz adet kırbaç vurulacaktır. 
Mübarek anaya bir kırbaç iner, iki, üç dört ve beşinci kırbaca yaşlı ana dayanamaz ve bayılır. Manzara dehşetlidir, İmam Şamil'in gözleri yaşlıdır, naipler pişmandır. Halkta muazzam bir hüzün ve gözyaşı vardır. Dağlar, taşlar bile bu manzara karşı duyarsız değildir. 

Herkes donmuştur, bir tek hareket eden Şeyh Şamil'dir. Şamil, elinde kırbaç olan görevlilerin yanına doğru hareket ederken, bir yandan da üzerindeki giysileri çıkarıyordu. Belden yukarısı çıplak kalınca, yine ellerini kaldırarak duasını yaptı ve kırbaç vuran görevlilere döndü. 

–Eğer şeriatın emrini yerine getirmede tereddüt ederseniz, ikinizin cezası da ölümdür. Anamdan geri kalan doksan beş kırbacı benim sırtıma vuracaksınız. 
İmam Şamil'in sırtına doksan beş kırbaç vurulur. İmam Şamil ayağa kalkar, yorgun, bitkindir, ayakta durmakta zorlanır. Kalabalığa döner ve şöyle der: 

–Bu işe sebep olan insanlar nerede? Anama bu eziyete sebep olanlar ve bu hâdiseye şahit olanlar? Dağılın ve her yere bu gördüklerinizi anlatın, bir daha Allah ve Resulünün emirlerinden uzaklaşmayı kimse aklından dahi geçirmesin.

Bizimde Allah ve Resulünün emirlerinden uzaklaşmayı aklından dahi geçirmeyen, vatanın içini ve dahi dışını saran hainler ve bütün emelleri BAĞIMLI BİR TÜRKİYE YAPMAK için uğraşanlara karşı
ANADOLUNUN KARTALI OLACAK ŞEYH ŞAMİL'LERE İHTİYACI YOK MU?

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN




Devamını Oku
Bülent Ertekin

ÇOK ÇEKTİK VE BİLADER, ÇOOOOOOK.

Yollar ve arabanız.
Yolun ve yolların çilekeş arkadaşları.
Lâkin ikisinede çok güvenmeyin haaaa. Zira çok güvendiğiniz araba olmadık bir yerde, olmadık bir zamanda, olmadık bir arızadan dolayı sizi yolda bırakabilir. Radyonuza gelince büyük bir mutluluk içinde güzel bir haber, bir müzik dinlemek isterseniz o da tıpkı aracınız gibi müziğin en güzel, konunun en hararetli bir yerinde kesilir gider. Ne yapacaksınız ikiside gerçek dost olmadığı için VARDIR BİR HAYIR dersiniz, dersiniz demesine de yalnız değilseniz içinizden, yalnız iseniz gayri ihtiyari arabaya da, radyoya da verir veriştirirsiniz.
Neyse...
Saat 10.00. Arabamızda kayınpederi hastaneye kontrole götürüyoruz. Araçta eşim, baldız, kayınpeder, kaptan pilot (!) ben varım. Radyoda ekonomik yorumlar yapılırken yorumculardan bir tanesi margarin kuyruklarından bahsedince bir diğer yorumcu-ki genç olduğu anlaşılıyor-

ABİ NE ÇEKMİŞSİNİZ YAAAA!!! demezmi?
İşte o çilekeslerden biri olarak ÇEKİLEN ve ÇEKTİRİLEN ÇİLELER bir film şeridi gibi gözümün önünden geldiiiiiii, geçti.
Valla kardeşim bu millet çoook çekti hemde ne eziyetler ne kuyruklarda çile çekti. Saysan taaaa İstanbul'dan memleketin diğer ucuna kadar yol olur gider. Say say bitmez. Ben gene senin bilmediklerini şööööle bir sayayım.
Eczane ve ilaç kuyruğu çilesi çekti...
Hastanede sıra kuyruğu çilesi çekti..
Mazot kuyruğunda çile çekti
Elektrik yokluğunun ve kesintilerin çilesini çekti...
Terör belasını 35 senedir çekti çekiyor...
Bürokrasinin asık suratlı memurlarından ve git gellerden çok çekti...
Ulaşım araçlarının yokluğunun çilesini çekti...
Tüp kuyruklarının çilesini çekti...
Bankada emekli maaşı kuyruğunun çilesi...
Ders kitaplarının yokluğu...
Su yokluğunun çilesi...
Çektide çekti. Çektide çekti be bilâder

Bu kadarı yeter mi???
Yeteeeeeer!!!
Lâkin bizi en çok üzen ve çileden çıkaran ise bu kadar
KUYRUKLARDA ÇİLE ÇEKTİKTEN SONRA 16 yıldan, bu zaman dilimine kadar; bir elimiz yağda, bir elimiz balda yaşarken tüm bu icraatların altına imza atan herkese
TEŞEKKÜRÜ BİR BORÇ BİLMEDEN,
VEFASIZLIK...
SAYGISIZLIK...
KÜSTAHLIK ETMEK...
haksızlıkların en büyüğü olsa gerek.

Evet, genç adam sen belki bilmezsin ama benim gibi orta yaşlı, kafa kağıdı biraz ihtiyar (!),ruhu biraz çocuksu, biraz genç, vatan sevdalısı her Türk vatandaşı gibi bende
O ÇİLELERİ ÇOOOOOOOOOK ÇEKTİM.

Rabbim bir daha o
SIKINTILI!!!
ÇİLELİ!!!
EZA!!!
CEFA!!!
ZULÜM!!! günleri bir daha göstermesin.
Lâkin bunun için
ŞÜKÜR GEREK!!!
TEŞEKKÜR GEREK!!!
SAHİPLENMEK GEREK!!!
Ve en önemlisi
DUA GEREK.

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku

AŞK, BUDUR İŞTE…

Hifa Hatun Medine’nin en güzel kadınlarındandır.
Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi
ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.

Hifa Hatun’un methi hızla yayılır ve çok uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Alah’ın rızasını diler…

Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer… Kimi cevahirler döker… Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?

Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp;
– “Ey Allah’ın Rasulü! Bana cennete götürecek bir şeyler öğret.” der.
Doğrusu o, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), ‘Gündüzleri oruç
tut’ ya da ‘geceleri namaz kıl’ gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama,
Server-i Kâinat:
– “Önce evlenmen lâzım. Zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!” buyururlar.
Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve
– “Siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım”der.

Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de “özel”
olması gerekir. Lakin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye
ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik
bir çare bulur.
– “Yarın sabah mescide ilk gelenle evlen”buyururlar.
Bu teklif herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.

Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir.
Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır.
Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.

Ama bakın şu işe ki o gece Allahu Teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku
verir, Hifa Hatun’un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler.
Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak
sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler.

Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer.
Rasulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir.
Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder.

Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı
sahabeye döner
– “Ey Süheyb! Şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür.” buyururlar.
Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar:
– “İyi ama, benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var” der.

Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan
süslü bir heybe gönderir ve:
– “Filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim”der.
Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler.

Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla
konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve:
– “Ya Hifa, biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin. Nen ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim. Zira Rasulullah (Sallallahü aleyhi ve sellem) “Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.” buyurdular der ve öyle de yaparlar.
Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikir ile aydınlatırlar. Cebrail (aleyhisselam) olup biteni Rasulullah efendimize anlatır ve onları Allahu Teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler. Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb’i yanlarına oturtur:
– “Ey Süheyb! Geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?” buyururlar.
Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle:
– “Allah’ın Rasulü en iyisini bilir” cevabını verir.

Efendimiz onlara:
– “Ne mutlu size. İkiniz de Cennetliksiniz. Allahu Teâlâyı göreceksiniz!” buyururlar.
Süheyb derhal secdeye kapanır ve:
– “Ya Rabbi! Beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!” diye niyazda bulunur.

Allahu teâlâ bu yanık duayı kabul eder. Suheyb, secdede kalakalır. Mescid de bulunanlar ağlamaklı olurlar. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
– “Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti”buyururlar.

Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yan yana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar. Birine; “Şükredenlerden Suheyb” öbürüne; “Sabredenlerden Hifa” yazdırır..
Radıyallahu anhumâ(Allah her ikisinden de razı olsun).

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
Bülent Ertekin

VATANSEVERLİK MİLLİYETÇİLİĞİN TAM OLARAK ZITTIDIR.

11 Kasım Birinci Dünya Savaşı’nın bitişinin yüzüncü yılıydı. Ve Paris’de onlarca devlet başkanının katılımı ile anıldı. Birinci Dünya Savaşı’nda 16 milyon insan öldü. Ancak ders alınmadı. İkincisi beş yıldan fazla sürdü ve 65 milyon insan hayatını kaybetti.

Tüm bu savaşların, katliamların, yıkımların, ölümlerin sebebi iktidar hırsları ve ırkçılık şeytanıydı. Avrupa ister istemez bu ölümlerden ders çıkardı büyük Avrupa birliğinin temellerini atmaya başladı. AB, tarihteki en büyük barış projesi olarak sahneye çıktı.

Lİberal demokrasi ve liberal Avrupa’nın uluslar üstü yapılarıyla milliyetçilik artık yavaş yavaş tarihe gömülecekti. İnsanlık bu etnik milliyetçilikten çok çekmişti, artık barış istiyordu. İnsanların birbirlerini ötekileştirmesi, insanlar arasında sen/ben veya üstünlük ayrımları tarihe karışacaktı.

Ancak şeytan insanları birbirlerine kırdırmak, zulmü devam ettirmek için ırkçılık adlı çok güzel bir alet bulmuştu ve onu kolay kolay bırakmaya niyetli değildi. Dünyadaki cahillik, insanların hırsları, ben’leri her gün bu şeytani duyguyu besliyordu. Liberal demokrasinin, insan haklarının karşısında ırkçılık dünyanın her yerinde o kaba, küstah başını yine göstermeye başladı. Macron toplantıda yaptığı konuşmada bu büyük tehlikeye vurgu yaptı:
“Avrupa, milliyetçilik cüzzamıyla dış güçlerin müdahaleleri arasında parçalanma sürecinde. Milliyetçilik yükseliyor. Sınırların kapatılmasını ve ötekilerin reddini talep eden bir milliyetçilik bu... Oyununu her yerde korkular üstüne kuran bir milliyetçilik bu... Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanmış olan barış ve refah dönemi tarihe altından bir parantez olarak geçebilir.”

Dünya milliyetçilik konusunda saf değil. Her an şeytanın bu yüzü bir yerlerde hortlayıp zulüm, kan, nefret, ölüm şeklinde görülebiliyor. Cahilliğin, fakirliğin, ırki hassasiyetlerin kuvvetli olduğu yerlerde canavar yüzünü daha bir bağnazlıkla gösterebiliyor.
Bununla beraber Amerika, Avrupa gibi gelişmiş ülkelerde de ırkçılığın hepten ortadan kalkmış olduğunu söylemek mümkün değil. İnsan ene’si toplumsal bir hal alınca etnik milliyetçiliğe dönüşebiliyor.

Konuşmasında İzolasyon, şiddet ve başkaları üzerinde tahakküm kurma çabasının herhangi bir çözüm getirmeyeceğini vurgulayan, "Korkularımızı birbirimize karşı kullanmamalıyız" diyen Macron, "Vatanseverlik milliyetçiliğin tam olarak zıttıdır" dedi.

Bütün insanları sevmek, daima haktan, doğrudan, güzelden yana olmak, yanlışın, zulmün, haksızlığın karşısında olmaktır vatanseverlik. Kimseyi ötekileştirmeden, her insanı özgür, eşit, saygıya layık bilerek yaşamaktır.

Irkçılık eksenli devletler, insanlarının var olma bilinçlerini yok ederek paranoya kültürünü yaygınlaştırırlar. Güven duygusu aşınır, herkes birbirini suçlayarak, leke atmaya çalışarak, kendisinin en çok vatanın sahibi olduğunu ispatlama çabalarına girerek yaşarlar. Nefret, öfke, kin, düşmanlık değerli politik bir mal haline gelir.

Oysa biz barbar değiliz. İlkel insanlar değiliz. Korku üstüne, birbirimizi suçlayarak bir toplum kuramayız. Irkçılığa, başkalarını küçük görmeye değil toplumsal bir mutabakata ihtiyacımız var. Devlet insanlarını sevmek, fikirlerine göre senden/benden diye ayırma durumunda değildir. Ancak toprakları üzerinde yaşayan herkese eşit davranmak, her bireye aynı mesafeden bakmak, farklılıkları benimseyip, yaşatmaya çalışmak zorundadır. Devlet patron değil, hakemdir.

Macron’un dediği gibi, "Vatanseverlik milliyetçiliğin tam olarak zıttıdır"

Dr. Levent BİLGİ
VATANSEVERLİK MİLLİYETÇİLİĞİN TAM OLARAK ZITTIDIR.

11 Kasım Birinci Dünya Savaşı’nın bitişinin yüzüncü yılıydı. Ve Paris’de onlarca devlet başkanının katılımı ile anıldı. Birinci Dünya Savaşı’nda 16 milyon insan öldü. Ancak ders alınmadı. İkincisi beş yıldan fazla sürdü ve 65 milyon insan hayatını kaybetti.

Tüm bu savaşların, katliamların, yıkımların, ölümlerin sebebi iktidar hırsları ve ırkçılık şeytanıydı. Avrupa ister istemez bu ölümlerden ders çıkardı büyük Avrupa birliğinin temellerini atmaya başladı. AB, tarihteki en büyük barış projesi olarak sahneye çıktı.

Lİberal demokrasi ve liberal Avrupa’nın uluslar üstü yapılarıyla milliyetçilik artık yavaş yavaş tarihe gömülecekti. İnsanlık bu etnik milliyetçilikten çok çekmişti, artık barış istiyordu. İnsanların birbirlerini ötekileştirmesi, insanlar arasında sen/ben veya üstünlük ayrımları tarihe karışacaktı.

Ancak şeytan insanları birbirlerine kırdırmak, zulmü devam ettirmek için ırkçılık adlı çok güzel bir alet bulmuştu ve onu kolay kolay bırakmaya niyetli değildi. Dünyadaki cahillik, insanların hırsları, ben’leri her gün bu şeytani duyguyu besliyordu. Liberal demokrasinin, insan haklarının karşısında ırkçılık dünyanın her yerinde o kaba, küstah başını yine göstermeye başladı. Macron toplantıda yaptığı konuşmada bu büyük tehlikeye vurgu yaptı:
“Avrupa, milliyetçilik cüzzamıyla dış güçlerin müdahaleleri arasında parçalanma sürecinde. Milliyetçilik yükseliyor. Sınırların kapatılmasını ve ötekilerin reddini talep eden bir milliyetçilik bu... Oyununu her yerde korkular üstüne kuran bir milliyetçilik bu... Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanmış olan barış ve refah dönemi tarihe altından bir parantez olarak geçebilir.”

Dünya milliyetçilik konusunda saf değil. Her an şeytanın bu yüzü bir yerlerde hortlayıp zulüm, kan, nefret, ölüm şeklinde görülebiliyor. Cahilliğin, fakirliğin, ırki hassasiyetlerin kuvvetli olduğu yerlerde canavar yüzünü daha bir bağnazlıkla gösterebiliyor.
Bununla beraber Amerika, Avrupa gibi gelişmiş ülkelerde de ırkçılığın hepten ortadan kalkmış olduğunu söylemek mümkün değil. İnsan ene’si toplumsal bir hal alınca etnik milliyetçiliğe dönüşebiliyor.

Konuşmasında İzolasyon, şiddet ve başkaları üzerinde tahakküm kurma çabasının herhangi bir çözüm getirmeyeceğini vurgulayan, "Korkularımızı birbirimize karşı kullanmamalıyız" diyen Macron, "Vatanseverlik milliyetçiliğin tam olarak zıttıdır" dedi.

Bütün insanları sevmek, daima haktan, doğrudan, güzelden yana olmak, yanlışın, zulmün, haksızlığın karşısında olmaktır vatanseverlik. Kimseyi ötekileştirmeden, her insanı özgür, eşit, saygıya layık bilerek yaşamaktır.

Irkçılık eksenli devletler, insanlarının var olma bilinçlerini yok ederek paranoya kültürünü yaygınlaştırırlar. Güven duygusu aşınır, herkes birbirini suçlayarak, leke atmaya çalışarak, kendisinin en çok vatanın sahibi olduğunu ispatlama çabalarına girerek yaşarlar. Nefret, öfke, kin, düşmanlık değerli politik bir mal haline gelir.

Oysa biz barbar değiliz. İlkel insanlar değiliz. Korku üstüne, birbirimizi suçlayarak bir toplum kuramayız. Irkçılığa, başkalarını küçük görmeye değil toplumsal bir mutabakata ihtiyacımız var. Devlet insanlarını sevmek, fikirlerine göre senden/benden diye ayırma durumunda değildir. Ancak toprakları üzerinde yaşayan herkese eşit davranmak, her bireye aynı mesafeden bakmak, farklılıkları benimseyip, yaşatmaya çalışmak zorundadır. Devlet patron değil, hakemdir.

Macron’un dediği gibi, "Vatanseverlik milliyetçiliğin tam olarak zıttıdır"

Dr. Levent BİLGİ

Devamını Oku

UBER BİTTİ. SIRADA İKİ TEKERLEKLİ TAKSİ...

Bir kaç gün öncesinde



makale yazmış idik. Yazmış olduğumuz bu makalede taksiciler ile uberciler arasındaki kavganın sonucunda alınan kararlardan bir tanesini ele almış idik. Son alınan karar gereğince taksici esnafımızın altındaki araçlar yenileniyor idi. Hatta marka ve renkleri ile basın karşısına geçilip tanıtımları bile yapılmıştı. Biz de buna istinaden altında "Mercedes olsa ne yazar" illa eğitim eğitim eğitim dedik durduk. Dedik demesine de makalenin içinde geçen bir cümleye takılan bir abimiz-ki kendisini uzaktan yakından tanımam-yapmış olduğu yorumda "siz ya ubercisiniz yâda amerikan sempatizanısınız gibi absürd bir şeyler yazmış. Oysa ne Amerikan sevdalısıyım, ne uber taraftarı, nede ticari bir taksim var. Söylediğim tek şey öncelikli olarak TAKSİCİ kardeşlerimizi iyi bir eğitimden geçirilmesi,saçına, sakalına, gömleğine, konuşmasına hatta ve hatta araç içerisindeki oturuşuna kadar güzel bir eğitimden geçirilmesi idi. Eğitimden kastımız buydu. Zira siz aracı kullananı eğitmeden altına ister bmw, ister mercedes, ister lombargini çekin hiç bir şey ifade etmez.
Yorumu yapan abimizin zoruna giden bir diğer ifade ise gene makalenin içinde geçen RANT KAYMAĞININ KİMSELER ile PAYLAŞILMAK İSTENİLMEMESİ idi. Zira yirmi milyonluk nüfusu ve ulaşım problem olan, buna karşılık taksi ve diğer ulaşım ihtiyaçlarının hiç BİTMEYECEK olan debi derya bir şehirde yaşıyoruz.. Benim UBERe taraftar olmam bir kere söz konusu olmaz. Zira benim için HİZMET ve KALİTESI önemli. Hizmeti ve hizmetin en kalitelisini yapan, her sahada maddi veya manevi karşılığını bulur. Otuz yıllık hizmet sektöründe çalışan birisi olarak deneyimlerim ve bilgim bunu işaret ediyor.

Hizmet sektörlerinin hangi branşına ve sahasına bakarsanız bakın bir rekabet vardır. Aynı işi yapan bir değil bir çok firma vardır. Bu menfi bir durum değil aksine her firma için müspet bir durum bir zenginliktir. Zira aynı işi yapan bu firmalar arasında kıyasıya bir rekabet olur. Bu rekabet yapılan işin her safhasına en iyi şekilde yansır. Bırakın yapılan işi, işi yapan adama kadar gider. Öyle değil mi?
Misal mi ? Misal bir değil birçok.
Havayolları sahasına bakalım.

THY.
PEGASUS.
FLY vs vs vs...

KARAYOLLARI

VARAN
ULUSOY
PAMUKKALE vs vs vs...

GIDA

ÜLKER
NESTLE
ETI
TORKU vs vs vs...

AVM

MİGROS
ŞOK
HALKMAR
A101
BİM vs vs vs

Bunu niye yazdım. Dün yayınlanan bir habere göre Uber ve taksici kavgasını geride bırakıyoruz derken şimdi de MOTOSİKLET TAKSİLER çıktı. Kısa mesafelerde tercih edilen ve taksi ücretinin yarısına çalışan motosikletçilerin hızla yayılmasıyla yeni bir tartışma başladı. Taksiciler tipki UBERDE OLDUĞU gibi ‘korsan’ diye karşı çıkıyor, onlar ise ‘paylaşım ekonomisi’ne işaret ediyor.
(05 Kasım 2018, 04:00 )

Taksici kardeşlerimiz bu uygulamayada cephe almışlar. Beyler, ne derseniz deyin. Lakin sizin istediğiniz gibi bir dünya yok. Yok böyle birşey. Burası demirperde ülkesimi ki herşey tek olacak. Uçak firması bir tane, karayolları taşıması bir tane, bir tane avm bir tane taksi vs vs vs.
Serbest ticaretin ve rekabetin olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

KANUNLAR ÇERÇEVESİNDE
TİCARİ YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİREN HERKES ALTERNATİF BİR İŞ KURABİLİR.

Yeni bir konsept ile taksicilik sektoründe hizmet verebilir.
Buna kimse mani olamaz. Yeter ki kanunlar ve yasalar çerçevesinde olsun.

REKABET İYİDİR.
REKABET KENDİNİ YENİLEMEKTİR.
REKABET VATANDAŞA KÂRDIR.
REKABET İLLEDE REKABET...

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
Bülent Ertekin

İNSANIN İMTİHANI

İnsan imtihan meydanına gönderilmiş,
imtihanı kazanmaya ve kaybetmeye sebep olacak duygu ve hislerle donatılmış,
kendine kazandıracak ve kaybettirecek sebepler de önüne birer birer koyulmuştur.
Gel gör ki elini yakmaya razı olmayan insan sorumluluğunu iyi yerine getirmediği takdirde,
katlanacağı sonucu bile bile neden böyle bir yola tevessül ediyor.
Prof. Dr. Yusuf Özertürk bu konuyu aşağıdaki yazısı ile işlemektedir.

NEFİS ŞEYTANI DA ALDATTI

Değerli Dostlar,
Zahiren, söz olarak 'kusurlarımı, hatalarımı söyle,
bana nasihat et' diyen çoktur.
Fakat gerçekte ' yalan da olsa, bir doğruya bin bâtil takıp,
olmayan meziyetleri bile yamayan dalkavukluk ustaları sevilir.
Çünkü nefis övünmekten ve övülmekten çok hoşlanır.
kusuru kabul etmez,
kusurunu söyleyeni de sevmez,
hatta kusurunu hatırlatanı görmek bile istemez.
Kimse şeytandan daha akıllı değildir.
Akil ve kurnazlıkta zirvedir.
O yüzden aldatıcı kurnaz biri tarif edilirken 'şeytan gibi' deniyor.
Şeytan peygamberi (Hz. Âdem’i) aldatmıştır.
Ama nefsine aldanmıştır.
Nefsi de onu aldatmıştır.
Nefis budur.
Nefse yol verilirse, imkân bulursa ' şirk ve daha ilerisi olan ulûhiyet' iddiasına kadar gider, HAFİZENALLAH.
ALLAH RESÛL'Ü boşuna ' Beni nefsimle başbaşa koyma YA! RABBİ' demiyor. ' Günde 70 defa tevbe ederim' diyor.
Niye diyor? Çünkü nefis daima hataya, günâha sürüklüyor da ondan.
Aziz Dostlar, kimse nefsinden emin olmasın.
Nefis insanın İM Tİ HA NI DIR !
Sorularda imkânlardır.
Hangi soru? Ne zaman? Nasıl gelecek ? Mesele bunun anlaşılmasıdır.
Meseleyi biraz açalım; mesela, takvâ sahibi birisi yalnız başına güzel bir kızla kalırsa, ortamda müsaitse ne olur? '.. Değil mi?
Para, makam, mevki, şöhret, servet vs vs. misâle kıyas edilsin.
O yüzden darb-ı mesel olmuştur 'Bekâra avrat boşamak kolay' diye.
Kimse nefsinden yana kendini emniyette sanmasın.
' Ben yanlış şey yapmam' diyen yanılır.
ALLAH CC hele bir imtihana tâbi tutsun bakalım.
O zaman görelim babayiğitliğini...

MADEM GERÇEK BU O ZAMAN NE YAPMALI ?

1- Evvela dini bilmeli. Farz, helâl, harâm vs. bilinmeli.
2-Her Müslüman, hangi vecibeleri yerine getirmekle yükümlü (zengin-fakir, özürlü-sağlam, amir-memur, başkan-tebâ vs.) ise onu bilmeli.
3- Vecibeler aksatılmadan yapılmalı.
4- Her gün Allah'ın emirleri hatırlanmalı (kolaylık olarak az da olsa Kur'ân, hem lafız, hem de mânâ olarak okunmalı.).
5- Her zaman ve her yerde daima Allah'ın CC yanımızda olduğu, her ne yaparsak onu bildiği, gördüğünün (hatta gizlediklerimizi de) şuurunda (farkında) olunmalı. Halk içinde de HAKK'la beraber olunmalı. Bu o kadar kolay değildir. Fakat disiplinli bir eğitimle bu farkındalık elde edilebilir. Yemek yeme, uyuma, işe gitme vs. alışkanlıklar devamlı yapılabildiğine göre, o da yapılabilir. Yeter ki, niyet ve gayret olsun.
6- Günâh işlendiğinde umursamamazlık göstermeyip hemen tevbe-i nâsuh (bir daha aynı günâhı işlememek) ile tevbe etmeli.
7- Günâh işlendiğinde sadece tevbe etmekle kalmayıp, işlenen günâh kul hakkıyla ilgili ise behemehal helâllik alınmalı. Allah hakkı içinde; sadaka, istiğfar, zikir, oruç gibi hasenât yapılmalı.
8- İbadetleri özellikle de NAMAZI gafletle değil, Allah'ın huzurunda bulunulduğu unutulmadan, kulluk tekmili verilirmişcesine şuurlu olarak edâ etmeli.
9- İhlâslı, takvâlı mü'minlerle daima bir ve beraber olmayı ihmal etmemeli. Unutulmamalıdır ki, İslam bir Ümmet (topluluk) dinidir. Tek başına ayakta kalmak ve dini yaşamak çok zordur. Müslümanlar arasında çok şiddetli ve tehlikeli (imâna zarar veren) fitneler olmadığı müddetçe cemaattan ayrılmamalıdır.
Mü'min de o dur ki, görüldüğü zaman, Allah CC akla gelir.
10- Ölüm-Âhiret-Mahşer-Mizan-Hesab ve Hâkim’ler Hâkimi olan Seri-ul Hisâb'in huzurunda muhakeme olunacağı kesin kes akıldan hiç çıkarılmamalıdır.””
Prof. Dr. Yusuf Özertürk hayatımızda her an ve herkesin karşı karşıya olduğu, gafletinde sadece dünya hayatı değil, uhrevi hayatın da heder edilmesine yol açacak bu tabloyu anlayıp, uygulamayı Rabbim hepimize nasip etsin.



Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

BİRAZ TEBESSÜME NE DERSİNİZ?


Geçen yıl Türkiye geneli sınavlarda öğrencilerin verdiği tebessüm ettiren, bazende kahkaha attıran ilginç cevaplar. Bilmiyorum, belkide inceden inceye düşünüp
NE YAPIYORUZ???
BU ÇOCUKLAR NEREYE GİDİYOR??
diye düşündürücü cevaplar.
Gelin o halde okuyalım, bir yandan tebessüm edip, diğer yandan da düşünelim.
Ne dersiniz?
Buyrun!!!

SORU: 1.Murat hangi savaşta ölmüştür?
CEVAP: Katıldığı en son savaşta.

İlkokul 4’te bir Din yazılısı.

SORU: Kitabımızın adı nedir?
CEVAP: Kitabımızın adı "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" kitabıdır.

İlköğretim Fen Bilgisi

SORU: Kurbağaların dolaşım sistemi nasıldır?
CEVAP: Zıplaya zıplaya dolaşırlar.

SORU: Tansiyon hangi durumlarda ölçülemez?
CEVAP: Kolun olmadığı durumlarda

SORU: Kuran’ı anlayıp yorumlayanlara ne denir?
CEVAP: “Aferin” denir.

SORU: Dişi üreme sistemini yazınız.
CEVAP: "Dişi üreme sistemi"

SORU: Bilgisayarın çalışma prensibini kısaca açıklayınız.
CEVAP: Bilgisayarın çalışma prensibi kısaca açıklanamaz.

SORU: İşletim sistemi olmayan bir bilgisayarla neler yapabiliriz?
CEVAP: İşletim sistemi yükleyebiliriz.

SORU: 40 gün nafile ibadetten bile daha sevap olan şey nedir?
CEVAP: 41 gün nafile ibadet.

SORU: Güneş sisteminde olan üç gezegenin ismini yazınız.
CEVAP: Merkür, Venüs, Anüs(!?!)

ÖDEV KONUSU: Küçük başlı hayvanları inceleyiniz.
ÖDEV: İnceledim.

SORU: Sokrates’in "devlet" üzerine düşünceleri nelerdir ?
CEVAP: Sokrates: “bildiğim tek şey, hiç bir şey bilmediğimdir.” demiştir. Bu bağlamda mantık yürütürsek Sokrates devlet hakkında bir şey bilmediğini iddia etmektedir.

SORU: Gece trafiğe yaya olarak çıkarken nasıl kıyafetler giymeliyiz?
CEVAP: Çok şık ve güzel giyinmeliyiz. Karşımıza iyi biri çıkabilir. Romantik bir gece geçirebiliriz.

SORU: Üzüm nasıl tüketilir?
CEVAP: Yenerek.

SORU: Miraçta gelen 3 emir nedir?
CEVAP: Oku, oku, oku.

SORU: 1402 yılında yapılan Ankara Savaşı’nın nedenlerini ve sonuçlarını yazınız.
CEVAP: Bilinen nedenlerden dolayı istenilen sonuçlar elde edildi.

SORU: (8 + 7)/(8 x 7)
CEVAP: 8’ler birbirini götürür. 7'ler de birbirini götürür. Cevap sıfır

SORU: Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası nedir?
CEVAP: Birinci anayasa

SORU: İlk Türk denizcisi kimdir?
CEVAP: Temel Reis

SORU: Tekke ve zaviye nedir?
CEVAP: Osmanlı döneminde erkeklerin giydiği kıyafetlerdir…

SORU: Hz.Muhammed Mekke’den Medine’ye göç etmeden önce Mekke’de kalan Müslümanlara ne demiştir?
CEVAP: Hadi Allah’a emanet olun..

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
Bülent Ertekin

KUR 'AN MAHLÛK MUDUR, DEĞİL MİDİR?

Yüzlerce yıldır devam edegelen bir itikat sorusudur bu. Hemen cevabını verip mevzuya girelim. Kur’an mahlûk değildir. Kur’an-ı Kerim sonradan yaratılmamıştır, ezeli ve ebedidir. Kişi lisanıyla beyan edince beyan esnasındaki ses mahlûk olur ama Kur’an mana itibarıyla mahlûk değildir. Allah‘ın kelamıdır, öncesi ve sonrası yoktur. Yaratılan mahlûkatın öncesinde de vardı sonrasında da var olacaktır. Mushaf’a yazıldığında yazı, mürekkebiyle şekliyle mahlûktur ama Kur’an manasıyla, kelamıyla mahlûk değildir.

Bu tartışmanın mahiyeti nedir, kime ne kazandırır?

Tarihi mevzulara girip isimlere boğmak istemem kimseyi ama birkaç isim konuya ışık tutacaktır. Halid bin Velid olarak tanıdığımız büyük sahabenin babası Velid bin Muğire bu sürecin ilk başlangıç noktası kabul edilebilir. Peygamber Efendimiz (ASM) ilk tebliğe başladığında Kur’an için bu nedir tartışması yapıldığında o dönemde Arapların akıl hocası olarak tanınan, Kureyş’in gülü lakaplı, ihtiyar dahi, “Kur’an hakkında ancak kendi düzlemine indirgeyerek savaşabileceklerini, bu sebeple ona bir ad koymaları gerektiğini, bu sebeple de düşünüp cevap vereceğini” söylüyor. Sonrasında ise Kur’an’ın ifadesiyle şu Müddessir suresinin 16-25. ayetlerinde anlatılan şu süreç yaşanıyor:

Hayır! Çünkü o, bizim ayetlerimize karşı alabildiğine inatçı kesildi. (74/16)

Ben onu dik bir yokuşa süreceğim. (74/17)

Çünkü o düşündü taşındı, ölçüp biçti. (74/18)

Kahrolası! Nasıl da ölçtü, biçti! Yine kahrolası! Nasıl da ölçtü, biçti! (74/19-20)

Sonra baktı. (74/21)

Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. (74/22)

Sonra da arkasını döndü ve büyüklük tasladı. (74/23)

Dedi ki: Bu, sadece nakledilen bir sihirdir. (74/24)

Bu, insan sözünden başka bir şey değildir. (74/25)

Velid bin Muğire “sihir” ve “insan sözü” olduğunu söylüyor ve halka da böyle söylemelerini öğütlüyor, ta ki mücadele mümkün ve kolay olsun. İnsanlar tercihte bulunurken bir kişinin söylediğine değil de tüm Kureyş ulularının sözlerine yönelsinler istiyor, zira maddi olarak kendileri güçlü, Hz. Muhammed (ASM) ise zahiren zayıftır. Tercih sahipleri de tercihlerini maddi sebeplere göre yapacakları için kendilerini tercih edeceklerdir (zanlarınca).

İlk dönem sonrasında Emeviler döneminde İslam’ın içine fitne atmak için Hıristiyan olarak bilinen Yuhanna ed-Dımeşki bu tartışma konusunu Müslüman âlimlerin içine atmış, mesele siyasiler tarafından kullanılmış adeta devlet meselesi haline gelmiştir. O dönem halifesinin ümmeti birbiriyle çarpıştırarak yönetme politikası sebebiyle devlet siyaseti işe müdahil olmuştur. Emevi devleti resmi olarak Kur’an mahlûktur iddiasını siyasi olarak desteklemiş. Mutezile cemaati memnun edilmiş, karşı gelen İslam âlimleri öldürülmüş, kalanlar sindirilmiş (Ahmed bin Hambel hariç). Emevi devleti son bulana kadar böyle devam etmiş, sonrasında tartışma sessizliğe gömülmüş.

Osmanlının son dönemleri ve günümüzde aynı tartışmalar yine su yüzüne çıkarılmış, Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı âlim olsun ya da olmasın ukalalarca tartışılmış.

İnkâr ehli en başından beri benzerini getirmekte aciz kaldığı Kur’an’ı öncelikle semadan koparıp, arzi kılmaya kendisince çalışmışlardır. Kur’an arzi olursa bu sebeple mücadele daha kolay olacak hesabı yapılmıştır.

Tartışmaların asıl gayesi Kur’an’ı inkâr etmek bu sebeple de Kur’an’ı ilahi bağlardan koparıp beşer sözüne indirgemek, sonrasında Kur’an’ı tarihte bir zaman aralığında hapsedip insanları ilahi mesajdan koparmaktır.

Bu sebeple Kur’an’ın lafzi olarak Hz. Muhammed’e (ASM) ve mana olarak Allah’a ait olduğunu söylemek dahi itikadi bir sorundur, kopuşun başlangıcıdır. Kur’an mana olarak ve lafzi olarak Allah’ın kelamıdır;

Yusuf ÇAYABATMAZ

Devamını Oku

Kim demiş vatan sahipsiz! diye...
Kim demiş evlatlarımız kimsesiz! diye...
Kim demiş doğudakinin sıkıntısını, çilesini Batı daki bilmez! diye.
Herşey,
SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR.
SEN SAHİP OLURSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR
diyen gayretli, fedakar, çalışkan, dertler ile dertlenen
ŞIRNAK'IN İdil ilçesi,
Yazman Köyü,
Yazman İlkokulu
3.sınıf öğretmeni Aylin ASLAN hocanın

"Hocam öğrencilerimiz ailelerin durumunun ekonomik olarak gerçekten de yardıma muhtaç olmasından dolayı sıkıntılı. Ayaklarında ayakkabı, üstlerinde bir mont veya pardösü olmadığı için yağmurlu havada sandalet ve terlikler ile okula geliyorlar. Tüm bu menfi durumlara rağmen azimle bu zor şartlar ile mücadele ederek OKUMA SAVAŞI VERİLİYOR. Ve şuan kar kış yani soğuk hava şartları bölgemizde kendini hissettirmiş değil."

"Tüm derslerini tek deftere yazıyorlar. Ne bir resim defteri ne bir boya kalemleri var. Ben mümkün mertebe elimdeki kıt imkanlar ile çocuklarımızın bu ihtiyaçlarını karşılamaya çalışsamda yetişemiyorum. Sizden ricam bu genç fidanların okuma isteklerini kırmayalım. Mümkünse kitap, kalem, defter, boya gibi kırtasiye malzemeleri ve diğer ihtiyaçlarımızın temini için yardımcı olurmusunuz? Şimdiden teşekkür ederim. Sağolun."

Diye başlayan ihtiyaç listesi mesajı İZMİR ÜMİTVAR EĞİTİM KÜLTÜR VE YARDIMLAŞMA DERNEĞİ yetkililerine iletmesi ile başladı.

Bu inanç ve gaye ile yola çıkan 

İzmir ili, Karabağlar İlçesi Kaymakamı Sayın Mehmet Sadık TUNÇ,un önderliğinde

İzmir Kadınlar Birliği Derneği (IZKAB)  Başkanı Sayın Semra ERSİN ve Aydan KURT hanımefendiler

Ümitvar Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneğinin değerli ve gayretli üyelerinin katkıları ile

BİR KİTAP, BİR UMUT,  BİR HAYAT.

Projesi kapsamında 20 koli malzeme İZMİR den
ŞIRNAK ili,
İDİL ilçesi
YAZMANLAR KÖYÜ İLKOKULU
egitim ve öğretim gören ihtiyaç sahibi çocuklarımıza  gönderildi.

Büyük bir mutluluk içinde kolilerin içerisindeki tüm malzemeler çocuklarımıza bu hayırlı işe vesile olan Aylin ASLAN hocamız ve okulumuzun diğer öğretmenlerinin elleri ile bire bir giydirildi ve sıralarının üzerlerine konuldu.

Emeği geçen başta İzmir ili, Karabağlar ilçesi Kaymakamı saygıdeğer Mehmet Sadık TUNÇ beye,

İzmir Kadınlar Birliği Derneği Başkanı Semra ERSİN hanımefendi nezdinde tüm dernek üyesi hanımefendilere,

İhtiyaç sahibi kim nerede olursa olsun oraya yetişmeyi bir vazife bilen 
Ümitvar Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı ve tüm dernek  üyelerine sonsuz teşekkürler.

Selâm ve dua ile


Devamını Oku
Bülent Ertekin

İŞTE TESETTÜRE RİÂYET ETMİYOR DEDİĞİN HESNÂ, TESETTÜR RİSALESİ ’Nİ DE BERAAT ETTİRDİ..

l903 yılında Senirkent'te dünyaya gelen Hesna Şener, eski alay müftülerinden yarbay Nuri Beyin kızıdır...
İlk, orta ve lise tahsilinden sonra Hukuk Fakültesini başarıyla bitirmişti. bazı yerlerde geçen kısa memuriyet ve hizmetinden sonra Denizli'ye hakim olarak tayin edilmişti.

l942 senesinden itibaren tam otuz üç yıl bu vazifede kaldı...
l943 senesinde Bediüzzaman Said Nursî'nin talebeleriyle birlikte verildiği Denizli mahkemesinin âdil hakimlerinden olarak ebedî fazilet ve adalet levhalarına geçen bahtiyarlardandır...

Hâkime Hesna Şener Hanım, Isparta Senirkentlidir ve Bediüzzaman Hazretlerinin Talebelerinden milletvekili Ali İhsan Tola abinin akrabasıdır...
Tesettür risalesinin beraat kararına çok sevinir Üstad...
Beraat kararı verildikten bir müddet sonra Bediüzzaman Hazretleri Ali İhsan Tola’ya bir vazife verir...
Ali İhsan Tola abi bundan sonrasını şöyle anlatır:
“Beraat kararından bir müddet geçtikten sonra bir gün Üstad Bediüzzaman Hazretleri:
Ali İhsan, Hesnâ kızıma selâm söyle, ben onu mânevî evlatlığıma kabul ettim!’ dedi...
Üstad bunu bana söyledi ama o zamanlar biz açık saçık kadınların yanlarından geçmezdik.
Onun için gitmedim!..
İkinci sefer Üstadın yanına vardığımda yine ‘Mânevî evlâdım Hesnâ’ya selâm söyle!’ dedi.
Yine gitmedim...
Üçüncüde ‘Sen hâlâ gitmedin mi?’ deyince artık gitmek bana farz oldu diyerek gittim...

Denizli sıcaktı. Vardım odasına girdim, selâm verdim. Kısa kollu giymiş, etekler dizinde... Şöyle kapıya yakın bir yere durdum.
Bana ‘Gel bakalım koca Nurcu!’ dedi...
Hemşehrilik de var, Isparta Senirkentli’yiz... Akrabalık da var. Beni tanıyor. Ben de:
Sen de Nurcusun!’ dedim...
Böyle deyince orada bulunan bir görevliye; ‘Sen kapıyı kapat ve bize de iki çay söyle!’ dedi. Bunun üzerine ‘Üstad’dan size selâm getirdim. ‘Mânevî evlâdım Hesnâ’ya selâm söyle’ dedi’ deyince Hesnâ Hanım başladı ağlamaya!..
Ali İhsan! Ne dünyaya yaradık, ne âhirete...
Babama kızıyorum... Beni okutacağına, köyümüzün çobanı sümüklü Hasan’a verseydi... Dinimi, Müslümanlığımı yaşar, çoluk çocuk sahibi olurdum...
Enâniyetten, evlenmedim bile!’ dedi...
Dedim ki ‘Hesna Hanım: Ona mânevî evlât olmak, o kadar basit bir şey mi? Bu sana yeter!..
Acaba ona lâyık olabildik mi ki?’ dedi...

Üstadın huzuruna vardığımda, durumu arz ettim. Üstad ‘Ali İhsan, ben onun ismini gavsların, kutupların yanına yazdım, ona ben onlarla beraber duâ ediyorum...

Erkekler korktu ama o kendisini ortaya koyarak Kur’ân dâvâsına taraftar çıktı..
Yarın mahşerde Kur’ân ona şefaatçi olacak!’ dedi...
Bana da ‘Ne o, Hesnâ tesettürsüz diye darılıyor muydun?
İşte tesettüre riâyet etmiyor dediğin Hesnâ, Tesettür Risâlesi’ni de beraat ettirdi...
Essebebü ke’l-fâil (Sebep olan yapan gibidir) sırrınca, bütün sizin kazandığınız haseneler, sevaplar tamamen ona da yazılıyor.
İşte bütün hasene, o beğenmediğiniz Hesnâ’nın şecaat ve cesaretiyle oldu dedi...

Ve Hesna hanım emekli olduktan sonra, gayet mesture ( tesettürlü ) bir hanım olarak büyük hizmetlere vesile oldu...

NOT: Ya Rab, kusurumuzu affet. Bizi Kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Amin! Hayırlı cumalar.





Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
Bülent Ertekin