Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

BUNLAR KİM Mİ? TABİİ Kİ "ZOMBİLER".

Birkaç gün öncesinde gene bu köşede sizlerle bir makalemizi paylaşmıştık.
Makalemizin başlığı
ÇÜNKÜ BİZ EBEVEYNLERİNİN SÖYLEDİĞİNİ DİNLEYEN, SON NESİLİZ...
Tabii ki bu yazıyı yazdıktan sonra aklımıza yerinde ve çok güzel bir soru geldi. Eminim ki sizlerinde bizim aklımıza gelen soru gelmiştir.
Pekiii, BİZ EBEVEYNLERİNİN SÖYLEDİĞİNİ DİNLEYEN SON NESİLİZ de
BUNLAR KİM?

İşte aşağıda okuyacağınız yazıda tam böyle bir ALINTI YAZI. Yazanın kalemine kuvvet. Buyrun daha fazla geyik yapmadan yazıya geçelim.
........................................

İNG Bank geçen haftalarda çalışanlarının ve müşterilerinin katıldığı bir Uluslararası Ticaret Semineri organize etmiş ve sunum yapanlardan biri de Ludovic Subran, Euler Hermes’in baş ekonomisti bir miktar değiştirilmiş haliyle şunları söylemiş;

"Artık mevcut iktisat kaideleri kifayet etmiyor, çünkü dünyadaki müşteri tavrı değişmeye başladı. (18-35 yaş arası) Alışılmışın dışında reaksiyonlar veriyorlar. O yüzden onları anlamadan dünyanın seyrini anlamamız zor.

Bu gençlerin vasıfları ve zihniyeti nedir?

İnternet, sosyal medya, kahve, hazır gıda, dışarıda yemek yeme ve bilgisayar oyunu gibi bağımlılıkları var.

Aidiyetleri yok. Bu yüzden milliyetçilikten uzaklar, aileleri ve arkadaşlarıyla bağları çok zayıf, kalabalıkta kaybolmak istercesine haraket ediyorlar.

İçinde yaşadıkları cemiyetten kopuklar.

Yalnızlar, bakışları donuk, sanki herşeyden kaçıyorlar.

Meseleler üst üste gelince intihardan ve şiddetden çekinmiyorlar.

Dünya vatandaşı olmayı hedefliyorlar.

Dinlere ve ideolojilere karşı soğuklar. Ama hayvan, çevre ve insan haklarına karşı hasaslar.

Sözde aktivistler.

Algılara çok açıklar, kendi fikirleri yerine algılarla gelen fikirlere kapılıyorlar.

Dikkatleri birkaç dakikayla mahdut, düşünmeden ani kararlar alıyorlar, tahlil kaabiliyetleri yok denecek kadar zayıf, okumak yerine resim ve videolari tercih ediyorlar.

Hafızaları ve öğrenme kabiliyetleri bir önceki nesle göre oldukça az.

Sabah 9 akşam 5 tipi işlerde çalışmak istemiyorlar.

Ev alıp hayat boyu kredi ödemek istemiyorlar.

Evlenip tek bir kişi ile ömür geçirmeye sıcak bakmıyorlar.

Evlenirlerse de devam ettiremeyip, bir kaç yılda boşanıyorlar.

Çocuk sahibi olmaya da sıcak bakmıyorlar. Daha ileri yaşlarda, belki bir çocuk.

Teknolojiye ve iletişime sınırsız para harcayabiliyorlar, çünkü bu onlar için özgürlük demek.

Eve, arabaya, lüks giyime para harcamak yerine eğlenceye, yeme-içmeye ve seyahate para harcıyorlar.

Emekli olarak veya ev alarak güvence sağlamakla ilgilenmiyorlar.

Bunun yerine cazip işlerde! icatlar! yaparak hayatları boyunca yetecek paraları kazanmayı hedefliyorlar.

Anı yaşıyorlar.

Tasarruf yapmıyorlar, yapamıyorlar.

Yani kısacası hayatlarını ev, araba, okul taksitlerine gömmeyi istemiyorlar.

Dolayısıyla iktisatda geçen “şu şartlarda tasarrufa ya da tüketime yönelme olur” gibi teoriler işlememeye başlıyor.

Çünkü müşteri tavrı değişiyor.

Dünya ekonomisinde durgunluk baş gösteriyor ve bazı malların satışı düşüyor.

İlerde bu konuda yazılan teorilerin Nobel Ekonomi Ödülü alacağı söyleniyor.

Yukarda bahsedilen tavır, Gezi hadisesinde meydana çıkan ve hepimize “bunlar da kim” sorusunu sorduran gençlerin tavrı.

Fransayı, Macaristanı, Brezilyayı, ve İran’ı da şu anda değişime zorlayan aynı gençler.

Onlar aslında her yerde isyanla değişimi getirmeye hazır "gönüllü ordular". Kendilerini idare edenlerin maksatlarını anlamak gibi bir dertleri yok.

Sonunu göremedikleri maceralara hazırlar.

Daima daha fazla hak ve özgürlük talep ediyorlar."

Bunlar kim mi? Filmlerde görmeye alıştığımız "ZOMBİLER".

ALINTI

Profesör doktor Sezgin Çelik

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
Bülent Ertekin

NAMAZ VE CAMİ HAZIMSIZLIĞI

NAMAZ VE CAMİ HAZIMSIZLIĞI

27. Dönem Cumhuriyet Halk Partisi Manisa Milletvekili Bekir Başevirgen, Milli Eğitim Bakanlığı Onayı İle Server Gençlik ve Spor Kulübü tarafından başlatılan “Haydi Çocuklar Camiye” etkinliğinden rahatsız olmuş ve rahatsızlığını da meclis kürsüsünden dile getirmiş.

Böyle bir etkinliğin öğrencilerin eğitimine ne katkı sağlayacağını, faydasının ne olacağını sormuş. Bunun din ve vicdan özgürlüğüne aykırı olduğunu dile getirmiş.

Cumhuriyet Halk Partisi, gençlerin geçmişinden pek haberdar olmadığı bir partidir.
Cumhuriyet Halk Partisi bu ülkeyi dinsizleştirme projesini yürüten bir siyasî partidir. Kur’an öğrenmenin ve okumanın yasak edilmesi, 1950 öncesi CHP’nin yaptığı icraatlardandır. Ezan Arapça olarak onların zamanında yasaklanmıştır. İnsanlara Allah’ı ve dini hatırlatacak şeyler, hep bu dönemde kaldırılmıştır.

Köy Enstitüleri o zamanın ürünüdür. Dinin hiçbir unsurunun yer almadığı bir projedir. Köy enstitüsü mezunu, öğretmen emeklisi yaşı 70’i geçmiş bir kimseyle karşılaşmıştım geçen yaz. Bana, “bize din dile ilgili hiçbir şey öğretilmedi. Namaz nedir diye bilmeden büyüdüm ben. Şimdi de onun için namaz filan kılmıyorum. Akşama kadar kahvehane kağıt oynayarak zamanımı geçiriyorum” demişti.
O milletvekilinin sözünü işitince bu emekli öğretmenin sözlerini hatırladım.

Müslüman bir ülkede bir insana çocuk iken dinini öğretmezseniz, dinin gereklerini öğretmezseniz sonu böyle olur. Kahvehanelerde kağıt oynayarak zamanını geçiren bir insan olur. Her akşam rakı, şarap bira içen bir insan olur. Sonra bazılarının yaptığı gibi, sağda solda gördükleri dindar, başörtülü hanımlara sataşmaktan geri kalmazlar.

Ben de 28 Şubat Döneminde Kızılay meydanında başörtülü bir hanıma “Senin ne işin var burada. Böyle olacaksan Arabistan’a git” diyen birisini görmüştüm. Yıllarca muhafazakar kesimlerin oy veridği bir siyasî parti başkanı da Cumhurbaşkanı olunca aynı sözü söylemişti o zaman. Bir insanda nasıl böyle bir değişim olabilir diye çok düşünmüştüm.
O dönemde benim eşim başörtülü diye bana 2.5 sene yardımcı doçenlik kadrosu açılmamıştı. Bizzat fakülte dekanı beni çağırarak, “yanıma başka bir fakülteden birisi geldi ve dedi ki, bu hocanın eşi başörtülü. Ona kadro açmayın” sözlerini söylemişti.

Türkiye Müslüman bir ülkedir. Ancak islamı sadece vicdanlara hapsetmek isteyen, modernizmi kıyafet ve alkol tüketmekte gören önemli bir kesim de var. Belki sorsanız onlar da Müslüman olduklarını söylerler.
Durum onu gösteriyor ki, halkın, insanların dindar, ahlaklı olmasını isteyenler olduğu gibi, bunu istemeyenler de vardır ve olmaya da devam edecektir. Herkesi görevini yapacaktır.
Milli Eğitim onayıyla “haydi camiye etkinliği” anladığım kadarıyla zorunlu bir etkinlik değildir. Bir yarışma niteliğindedir ve Türkiye genelinde 200 camide gerçekleştirilecektir. Bu etkinliğe isteyenler katılacaktır. Amacı namazı çocuklara sevdirmek, onların camiye gitmelerini teşvik etmektir.

Böyle bir etkinlik nasıl din ve vicdan özgürlüğüne aykırı olur, bunu anlamak mümkün değil. Aileler izin verirse çocuklar katılabilir, vermezse katılmaz. Tam da din ve vicdan hürriyetine uygun.
Ama laikliği yıllarca dinsizlik olarak uygulayan bir zihniyetin bunu hazmetmesi mümkün değildir. Bu anlayışa göre dinsizlik için faaliyet yapılması serbest olmalı. Ama din lehinde bir etkinlik yapılması kesinlikle laikliğe aykırıdır, yapılamaz.

Çocukların camiye, namaza alıştırılması onların zararlı alışkanlıklardan uzaklaştıracak olan bir etkinliktir.

Uyuşturucu kullanma yaşının çok düştüğü, çocukların sokak, internet ve televizyon canavarlarına teslim edildiği bir zamanda, onların ruhlarına, kalplerine iyi olmayı, dürüst olmayı, Allah’ı hatırlamayı, ahlaklı olmayı öğretecek böyle bir projeden rahatsız olmak bir milletvekiline yakışmıyor.

Halkın dini tercihlerine saygılı olmak gerekir. İsminde “halk” kelimesi bulunan bir siyasi anlayışın artık “ halka rağmen halkçı” anlayışlardan vaz geçip halkın inanç ve ibadet hürriyetine müdahaleyi terk etmesi gerekiyor.
Bu ülke Müslüman bir ülkedir. Çocukların ahlaklı olması, ailelerini, insanları, vatanlarını sevmesi ancak dinlerini iyi bilmeleriyle mümkündür. İnancın bir de ibadet ve ahlak boyutu vardır. Bunları birbirinden ayırmaya çalışmak dinin içini boşaltmak anlamına gelir.

Türkiye özgür bir ülkedir. Özgürlük adına altında dinsizlik yapma devri sona ermiştir artık. Ancak bir siyasî anlayışın milletvekilinin namaza karşı bu tavırları, bu zihniyetin eline fırsat geçtiğinde neler yapabileceğini açıkça göstermektedir.
Yanlış anlaşılmasın bizim şahıslarla işimiz yok. Şahıs nasıl olursa olsun, neye inanırsa insansın, nasıl yaşarsa yaşasın, çocuğunu nasıl eğitirse eğitsin. Bizim ona bir lafımız olamaz. Ama biz şahısla değil, ortaya koyduğu anlayışla ilgileniyoruz.

Ve diyoruz ki, bu anlayış bu ülkede babalarımızın ve dedelerimizin dinden uzak yetişmesini sağlamıştır. Bu tür namaz ve ezan hazımsızlıkları, başörtülü hanımlara karşı yakışıksız tavırlar gösteriyor ki, ellerine fırsat geçse insanımızı dinden uzak yetiştirmek için her şeyi yaparlar.

Prof.Dr. Atilla YARGICI

 

 

 

 

Devamını Oku
NAMAZ VE CAMİ HAZIMSIZLIĞI

ÇÜNKÜ BİZ EBEVEYNLERİNİN SÖYLEDİĞİNİ DİNLEYEN SON NESİLİZ...

Anne dertli...

Baba dertli...

Öğretmen dertli...

Yaşlısı genci dertli Kısaca toplumun ekser çoğunluğu

DERTLİ...

ÖFKELİ...

HUZURSUZ... ve Çoğuda

NE YAPACAĞINI BİLMİYOR.

Evet!!! sıkıntı büyük, dert büyük, sıkıntının kaynağı da büyük. Problem GENÇLER/İMİZ...

Zira.

Dua yok...

Şefkat yok..

Onur yok...

Saygı yok...

Karakter yok...

Utanç yok...

Alçakgönüllülük yok...

Zaman planlaması yok...

Spor yok...

Okuma yok

yok, yok, yok”...

...........................................

Bir genç babasına sordu: “Siz daha önce nasıl yaşadınız? Teknolojiye erişim yok. Uçak yok. İnternet yok. Bilgisayar yok. Gösteri yok. TV yok. Klima yok. Araba yok. Cep telefonu yok”...

Baba cevap verdi;

"Aynen sizin neslin bugün nasıl yaşadığı gibi yaşıyorduk"

Biz, 1940-1980 arasında doğan insanlar Allah'ın sevgili kullarıyız... Hayatımız bunun gerçek bir örneğidir;

Oynarken ve bisiklete binerken, asla kask takmadık

Okuldan sonra akşama kadar sokakta oynardık. Hiç televizyon izlemezdik

İnternet arkadaşlarıyla değil gerçek arkadaşlarla oynardık..

Susadığımız zaman,şişelenmiş su değil, musluk suyu içerdik

Aynı bardağı dört arkadaşla paylaştığımız halde hastalanmazdık

Her gün bulgur pilavı yediğimiz halde hiçbir zaman kilo almadık

Çıplak ayakla dolaşırdık ama  ayaklarımıza bir şey olmazdı.

Annemiz ve babamız bizi sağlıklı tutmak için hiçbir zaman ek gıda takviyeleri, vitaminler vermezlerdi

Kendi oyuncaklarımızı kendimiz yapar ve onlarla oynardık

Ailemiz zengin değildi. Bize mal mülk  değil, sevgi verdiler

Cep telefonlarımız, DVD'lerimiz, oyun istasyonumuz, XBox'ımız, video oyunlarımız, kişisel bilgisayarlarımız, internet sohbetimiz olmadı - ama bizim gerçek arkadaşlarımız vardı

Arkadaşımızın evini davet olmadan istediğimizde  ziyaret eder ve onlarla birlikte eğlenerek yemek yerdik

Senin dünyandan çok farklı olarak bütün akrabalarla iç içe yaşar, aramızda sıkı bağlar olurdu

Çektiğimiz fotoğraflar siyah beyazdı ama renkli anılarla dolu idi

Biz kendine has, anlayışlı bir nesiliz

ÇÜNKÜ BİZEBEVEYNLERİNİN SÖYLEDİĞİNİ DİNLEYEN SON MAİLİZ  NESİLİZ

Ayrıca, çocuklarını dinleyen ve dikkate alan  ilk nesiliz. 
Ve sizin yaşınızdayken asla var olmayan bir teknolojiyi nasıl kullanacağınız konusunda size yardımcı olabilecek kadar zeki olan da biziz !!!

SINIRLI sayıda üretildik, bu yüzden;

Bizden keyf alın,
Bizden öğrenin,
Hazine biziz,
Dünyadan yok olmadan  önce ...
Her şeyi ve herkesi sevin..

Sevgiyle kalın.

Selâm ve dua ile 
Bülent ERTEKİN


Devamını Oku
Bülent Ertekin


ÇÜNKÜ BİZ EBEVEYNLERİNİN SÖYLEDİĞİNİ DİNLEYEN SON NESİLİZ...

Anne dertli...
Baba dertli...
Öğretmen dertli...
Yaşlısı genci dertli
Kısaca toplumun ekser çoğunluğu
DERTLİ...
ÖFKELİ...
HUZURSUZ...
ve
Çoğuda NE YAPACAĞINI BİLMİYOR.

Evet!!!
sıkıntı büyük,
dert büyük,
sıkıntının kaynağı da büyük.
Problem GENÇLER/İMİZ...
Zira.
Dua yok...
Şefkat yok..
Onur yok...
Saygı yok...
Karakter yok...
Utanç yok...
Alçakgönüllülük yok...
Zaman planlaması yok...
Spor yok...
Okuma yok
yok, yok, yok”...
...........................................

Bir genç babasına sordu:
“Siz daha önce nasıl yaşadınız?
Teknolojiye erişim yok.
Uçak yok.
İnternet yok.
Bilgisayar yok.
Gösteri yok.
TV yok.
Klima yok.
Araba yok.
Cep telefonu yok”...

Baba cevap verdi;
"Aynen sizin neslin bugün nasıl yaşadığı gibi yaşıyorduk"

Biz, 1940-1980 arasında doğan insanlar Allah'ın sevgili kullarıyız...

Hayatımız bunun gerçek bir örneğidir;

Devamını Oku
Bülent Ertekin

BİR YOLCULUK GÜZELLEMESİ

En güzel sözlerin sahibinin adıyla…
Modern yaşamın insanı yalnızlaştıran, kalabalıklar içinde köşelere sindirircesine hapseden bir yanı var…Her geçen gün daha çok kalabalık içinde yaşıyoruz ama bir o kadar ne derdimizi, ne sıkıntılarımızı ne de sevincimizi anlatacak birini bulamıyoruz. Dertleştiğimiz insanlara ya güvenmiyoruz ya da söylediklerimizi başkalarından duyma endişesinden korkup gene susuyoruz.
İzmir de yaşayan insanlar bir çok şehre göre daha sıcak kanlıdır. Tebessümü severler. Bir tebessümle sohbete başlarlar.
Aliağa’ya giderken oturduğum koltuğun tam karşısına bir hanım oturdu, yanında da oğlu. Olsa olsa dokuz yaşlarında anca var. Haliyle kapalı ve dindar bir görüntü olunca önce iltifatla başlayıp sonra ‘benimde anneannem ve ya babaannem de kapalıdır, hafızdır, hacıdır’ gibi sözler ile bir girizgah yapılır sonrasında muhakkak aklına takılan bir soru olur ve tam fırsatını bulmuşken bir soralım diye sohbet devam eder. Ama bu sefer karşımda bakışlarını bana çivileyen kadın çok önemli bir şeyi paylaşma heyecanı ile anlatmaya başladı. Kimi zaman ağladı, kimi zaman söylediklerim karşısında şaşırdı. Şaşkınlıkla beraber sevincine şahit olduk.
İnsan dinlenilmek istiyor, insan anlaşılmak istiyor ve insan paylaşmak istiyor. İnsani ilişkilerimizin temelinde konuşmak gelir. Herkes herkesle konuşur da anlaşabilir mi bilmiyorum. O bayan ile hem konuştuk hem de anlaşmıştık.
Yüce Rabbimizin Asr süresinde:’ -Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. 1- Asr´a yemin olsun ki, 2- insan mutlaka bir ziyandadır.
3- Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.’ Buyurur.
İnsan insanla iyileşir. Hiç tanımadığı bilmediği biriyle dahi dertleşmeye başlamışsa, toplum olarak çok fazla eksiğimiz var demektir. Müslüman olarak kardeş olmanın, hakkı ve sabrı tavsiye etmenin eksikliğini yaşıyoruz da haberimiz yok. Allah ‘ın geçmiş kavimlerden, içinde iman etmiş ve ibadet ehli insanlarında bulunduğu bir kavmi yok ettiğinden haber verir. ’Niçin’ diye sorulduğunda kendine inançlı, kendine Müslüman olan insanların olduklarından haber verir. İçimizde neme lazım diyen bir put da var ve biz bunun farkında bile değiliz.
Menfaatine uymayan hiçbir taşın altına elini uzatmayan kolaycı ve şekilci insanlar olduk. Çevremizde Allah’a ve dinine düşman olanların sayısı çoğalırken ‘bana ne ‘ diyebilen Müslümanlar olduk. Birbirimize merhamet edemediğimiz için zalimin zulmüne ses çıkaramaz olduk. ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz, bir birinizi sevmedikçe gerçek manada iman etmiş olmazsınız ‘ikazını unuttuk. Gerçeklerle yüzleşmekten korktuk aynalara bakamaz olduk. Sahte maskelerden arınmayınca, sahibinden talep edilmedikçe merhamet inmeyecek yüreklere. Bu müjdeyi unuttuk!
Sohbet ettiğim hanım da beni en çok etkileyen : ‘biliyor musunuz ‘dedi. ‘Ben iki yıldır inanıyorum, ondan öncesi inancım falan yoktu’ dedi. Ben: ‘nasıl oldu’ dedim. Kalbini göstererek’ ben O’nu burada buldum ve hissettim’ dedi. Tabi o an da kendi kalbime bakamadım onunla yüzleşemedim. O hanım kardeşim, Allah’ı kalbinin içinde bulmanın sevincini yaşıyordu. İnançsızlığın ne büyük bir karanlık ve ümitsizlik olduğunu biliyordu. İnanmanın da ne büyük bir mutluluk. Bu mutluluğu paylaşmak istemişti hepsi bu… Bir daha görüşmedik ama bana hissettirdiğini ve bana öğrettiğini daha önce kimseden öğrenmedim.
Allah şah damarımızdan daha yakın ve biz onu çok uzaklarda arıyormuşuz. İçimize yani kalbimize dönmeden iyi bir Müslüman iyi bir insan olmanın mümkün olmadığını anlamış olduk . İki kere iki dört eder mi? Bilmem, ama bir tebessümün bir kalbin kapısını nasıl araladığına da şahit olduk. Elhamdülillah !

Ravza ZEYBEK




Devamını Oku
Bülent Ertekin

ÇİN MEZALİMİNİ İZMİR’DE ANLATTILAR

ÇİN MEZALİMİNİ İZMİR’DE ANLATTILAR

Doğu Türkistan’da Uygur Türkleri’nin yaşadığı Çin zulmünü anlatmak için İzmir’e gelen bir grup Uygur Türkü, Alperen Ocakları İzmir İl Başkanlığı’nda bir seminer düzenledi.

Doğu Türkistan’da doğmasına karşın ne Türk olduklarını ne de müslüman inanca sahip olduklarını söyleyemediklerini anlatarak söze başlayan Uygur Türkü Erşidin Erkin, “Türk olmak ve müslüman olmak yasakmış. Doğu Türkistan, Türk dünyasının ata toprağıdır. Biz Doğu Türkistan’da zulüm var diyoruz, insanlarımız şu anda ölüme gidiyor. 2008’de 35 milyon olan nüfusumuz bugün 25 milyona düştü. Biz Türküz, biz de kaçıp gitmek yok. Bu 10 milyon insan kaçmadı. Her aileye bir tane Çinli ajan yerleştiriyorlar. Şu anda 5 milyon kadar kardeşimiz hapiste. Tek suçları Türk olmak. O ajanlar kızlarımızın yatağına kadar uzandılar. Bizim namusumuz sizin namusunuzdur. Buna sahip çıkmak sizin de boynunuzun borcudur. Şu anda evlerde yemek yapılacak bıçakları bile zincirliyorlar, üzerlerine kimlik numarası yazıyorlar. Kaybolması durumunda 5 yıl ceza veriliyorlar.” diye konuştu.

ÖLEN, KAYBOLAN TÜRK ÇOCUKLARI VAR!

Türk ve müslüman olmanın bedelini kanlarıyla ve canlarıyla ödediklerinin altını çizen Erşidin Erkin şöyle konuştu:

“Dünya Çin’in bize düzenlediği bu zulme sessiz kalıyor. Neden kimse sahip çıkmıyor? Doğu Türkistan’daki zulüm ve soykırım hakkında neden kimse kılını kıpırdatmıyor? Soğukta donarak ölen çocuklarımız var. 500 bin kadar çocuğumuzu Çin’de başka bölgelere dilini, Türklüğünü, dinini değiştirmek için gönderdiler. Lütfen herkes o insanlarımız için ne yaptığını düşünsün..”

HER EVE ÇİNLİ AJAN

Bir diğer Doğu Türkistan doğumlu Zülfükar Ali ise, “Doğu Türkistan’da katliam var. 5 milyon kardeşimiz şu anda hapishanelerde, 500 bin çocuğumuz elimizden alındı. Kimse oradaki zulümün farkında değil. Sadece 3 sene içerisinde 5 milyon kardeşimizi cezaevine attılar. Suçları Türkiye’ye gelmeleri, tarihlerini kültür ve inançlarını öğrenmeleriydi. Size günlük rutini söyleyeyim. İşe gitmek için otobüs durağına gidiyorsunuz, hemen size kimlik kontrolü yapılıyor. Hemen elinizden telefonunuzu alıyorlar, eğer o telefonda sizin eskiden çekildiğiniz sakallı bir fotoğrafınız varsa ya da Türk bayrağı olan bir t-shirtle olan bir fotoğrafınız varsa bu bile sizin 5-10 sene cezaevinde yatmanıza sebep olabilir. Her eve bir Çinli ajan koydular, sizi evinizin içinde denetliyor. Evinizde namaz kılmanızı, oruç tutmanızı, Kur’an okumanızı denetliyor, izin vermiyor. Yolda uzun kıyafetli etek giyen bacılarımızı durdurup kıyafetini kesip kısaltıyor. Doğu Türkistan’daki Nazi kamplarındaki kardeşlerimizi, Çin’in iç bölgelerine taşımaya başlamışlar. Tepkiden korktuklarıi kanıtsız bırakmak istedikleri için bunu yapıyorlar.” diye konuştu.

PERİNÇEK’İN DERDİNİ HEPİMİZ BİLİYORUZ

Alperen Ocakları İzmir İl Başkanı Eyüp Kuzucu da program hakkında bilgi verdi ve şöyle konuştu:

“Bu kardeşlerimiz Türkiye’de 36 il gezdi ve İstanbul’dan Ankara’ya yürüyerek bu zulmü anlatıyor. Uygur bölgesi yer altı kaynakları açısından Çin için çok önemli bir bölge. Çin’in doğal gaz ve petrol gibi ihtiyacının yüzde 90’ını Doğu Türkistan tek başına karşılıyor. Doğu Türkistan’da 1997 yılında yaşanan Gulca Katliamı, 2005 yılında duyuldu. Bilgimiz çok az. Son üç yıl içerisinde 10 milyon insan yok oldu. Çin hükümetinin büyükelçisi gibi görev yapan Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek bu nazi kamplarının olmadığını iddia etti. Ama Çin hükümeti 2 gün önce açıklama yaparak bunların eğitim kampı olduğunu iddia etti. Avrupalı gazetecileri 2 kampa götürdü, diğer kamplardan görüntü almasına izin verilmedi. 20 gazetecinin sadece 30 fotoğraf çıkarmasına izin verildi. Ayıklanmış fotoğraflardaki eğitim kampları denilen yerlere baktığınızda açık cezaevi gibi nazi kamplarına benzer yerler olduğu gözüküyor. İnsanlar bu kamplara götürülüyor, iletişim kuramıyor. Bu arkadaşımızın 11 yaşında çocuğunun nerede olduğunu kimse bilmiyor. Doğu Perinçek çark etti ve eğitim kampı olduklarını söyledi. Doğu Türkistan’daki zulmü Türkiye’de anlatan kardeşlerimizin terörist olduğunu iddia ediyor. Buradan Perinçek’e soruyoruz, bebek katili Öcalan’la 2 defa görüşen ve ona güller uzatan Perinçek kimdir? Abdullah Öcalan, Doğu Perinçek’e göre kimdir? O’nunla görüşüp, sonra çıkıp Uygur Türkü Seyit Tümtürk’e terörist demek ahlaksızlık değil midir?” şeklinde konuşarak tepki gösterdi.

Bülent ERTEKİN

 

Devamını Oku

TÜRKÇEMİZ

Statlarda yer alan ‘Arena’ isminin kaldırılacağını açıklayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kasımpaşa semtinde adım verilen bu yerde bu tören yapılıyor bu tören. Burası arena değil burası stadyum. Arenaya karşıyım. Arenalarda insanları kimlere parçalattıklarını biliyoruz. Bakana da talimatı verdim. Arena isimlerini stattlardan kaldıracağız. Bizim dilimizde böyle bir şey yok. Arena kavramına karşıyız” diye konuştu.

Eyvallah sayın Cumhurbaşkanımız tamamen doğru destekliyorum ama ya özellikle İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya’da yabancı isimlerle yapılan konutlar dev siteler o bölgeninTürkçe ismini yavaş yavaş yok etmektedir. Ben bu durumun biran evvel son bulması taraftarıyım.

Onlardan bazıları bu isimlerdir. En kapsamlı proje ve bina veritabanına sahip bilgi şirketi Reidin'in araştırmasında 2013 yılında hayata geçirilen projelerden İngilizce Türkçe karışık isimlere Kayseri'de Starlife Kayseri , Antalya'da gerçekleştirilen Life in River, Aydın'da yapılan Royal Villas, Bursa'da gerçekleştirilen Larissa by Kumova, Çanakkale'de hayata geçirilen Summer Garden Cadde ve Urfa'daki Polatkan Residence & Rönesans örnek gösteriliyor. 'Avrupai' olma yolundaki İngilizce isim verme modasının başlamasının yanında mitolojik ve antik çağrışımlar yapan isimlerin de oldukça revaçta olduğu görülüyor:

Kemer Country Rezidans, Paradise City, My Village, Atlantis Konutları, Pegasus Residence da bu isimlere örnek olarak veriliyor.

İstanbul’daki konut ve yaşam alanı isimlerinden birkaç örnek: Uphill Court, Kentplus Ataşehir, Incity, Fîbalife, Evidea, Sunflower, Millenium Park, İstanblue, Antrium Residence, Elysium Residence, Arterium Residence, Pelican Hill, Rings İstanbul, Agena Park, Nev İstanbul, Adanus Park, Anthill Residence, İstanbul Lounge, Nish İstanbul, Airport Hill, Yooİstanbul, Terrace Hill, Spradon Teras Evler, City Forever, Atirus Hill, Konformist Residence, G Plus, Plis Flats, Kent Palas, Elite City, Academia Apartments, Merihome, Parkone, Avenue Residence, Lavinya City, Fi-Yaka Fi-Tower, Crown Residense, Rose Marine, Citycourt Konutları, Home Art, Evviva Yaşam Merkezi, Ukra City, İstanbloom, İnnovia Evleri, Orion Park, Astrum Towers, Hera Clup Residence, Spine Kule Tower, Colorist, Mimarhill Residence, Green Garden City, Miyansera Evleri, Beyaz City Residence, Çınar Olimpia Park Konutları, Middleist, L’ist İstinye Suites, Mors Vizyon, Gloria Evleri, Sunflower Evleri, Fantasia Elite Residence, Garage Zekeriyaköy Evleri, Ka Green Konutları, Allgreen Village, Makrom City, Blox Haliç, Filife, Perla Vista, Elysium Fantastic Bomonti, Astera Park Evleri, AgenaPark Evleri, Uni Konut Ispartakule, Spradon Evleri, Luxist, Silver House, Kemer Corner, Capital Courtyard, Sunset Park Evleri, Misstanbul, Spradon Teras Evler, Ginza Residence, Selenium Twins, Ağaoğlu My World, My Towerland, My City, My Home, My Europe, My Roseville, My Office 212...

İzmir’de durum farklı değil.
İşte onlardan bir kaçı; Triyanda Masal, Folkart, Mahall Bomonti Valla ben bu cahil aklımla kahroluyorum ve tehlikenin farkına varıyorum.
Dilimiz ince ince yok ediliyor.
Millî birlik ve beraberliğimizin en temel unsurlarından biri de ana sütü kadar duru, temiz dilimiz Türkçemizdir. Velhasıl bu duruma acil el atmanız lazım

SELAM VE DUA İLE KALINIZ..

Murat Gülşan

Devamını Oku
Bülent Ertekin

11 OCAK. DÜNYA AFFETME GÜNÜ... 


Kulağa ne kadarda hoş geliyor değil mi? 

11 OCAK. 

DÜNYA AFFETME GÜNÜ... 

Affetmek... 

Bağışlamak... 

Kul ve günahkar olduğunu hatırlamak... 

Yaptığım(n)ız veya yapılan bütün eziyet, işkencelere karşılık AFFET veya AFFETTİM demek erdemini göstermek. 

Sahi ne kadar güzel, lâtif ve mânâ dolu bir söz, öyle değil mi? 

Peki böyle bir günün hayatımızda olduğunu biliyormuydunuz? 

Ben inanın ki bilmiyordum ve eminim ki benim gibi bir çoğum(n)uzunda bildiğini zannetmiyorum. Gündeme taşıyan ve bu konuda öncü olan değerli ilim erbabından Rabbim ebediyen razı olsun. 

Bugün 10 OCAK 2019 ve saat 23.03 watsap tan bir yazı gelmiş ve onu internette inceliyordum. TEVAFUK olacak ki 

11 OCAK. 

DÜNYA AFFETME GÜNÜ... 

diye bir başlık gördüm yazı beni adeta içine çekti. Aslında böyle bir ne gün vardı nede ... Lâkin; bizim, bize ait bir gün olmadığından, içeriğine baktığımda "EVET BU BİZİM GÜNÜMÜZ, yoksa da inşaallah olmalı" dedim. Öylede olmalı idi. Zira hemen hemen 365 günümüz GÜNLERLE DOLU. Gel gör ki ne hazin bir durum bir tanesi dahi bizim değil, bize ait değil? 

Yılbaşı günü.. 

Anneler günü.. 

Babalar günü... 

Hemşireler günü.. 

Doktorlar günü.. 

Engelliler günü.. 

günü, günü, günü. 

Nerede ise derler ya hani 

"elimi sallasam güne çarpacak(!)" 


Bugün farklı. 

Bugün hemde çok farklı. 

Bugün bize düşen her dâim Resûlullâh'ın (as) izinden gitmek ise bugüne yani 11 OCAK'a böyle bir değer katalım. 

Bu alternatif bir kutlama değil. 

Kutlama bile değil. 

Şölen ise hiç değil. 

Bir sünnetin ihyâsı. 

Hem de toplumsal cinnetin önüne geçebilecek, kardeşliğin, sevginin, muhabbetin zirve yapacağı bir sünnet. Hz.Muhammed'in (s.a.v) unutulmuş bir uygulaması olan “Affetmek” erdemini bütün insanlığa yeniden kazandırmak için şahsımıza kurumumuza, kim veya kimlere yapılmış ve hata olarak değerlendirdiğiniz bir davranış/ın sahibini affetme günü.. 


Niçin 11 OCAK? diye soracak olursanız, 

Cevaben; Hz. Peygamber’in, kendisine eziyet eden, hakaret eden, işkence eden insanları affettiği günün miladî karşılığı olan gündür 11 Ocak. 

Yada MEKKE'nin FETHİ günüdür. 

Günün amacı ise; önce kendimizin her ne sebeble üzdüğümüz kırdığımız belki bilerek belkide gayri ihtiyari bilmeden zulm ettiğimiz eşimiz, evlatlarımız, annemiz, babamız, kardeşimiz tüm tanıdıkların(m)ız ve akrabalarımız ile affetmeyi” hatırlamak, hatırlatmak, duyurmak, küskünlüklerin barışması, ve bunun bir sünnet/ibadet şuuruyla topluma yayılması, sonra ülke, sonra da dünya çapında tüm insanlığa “affetmeyi” hatırlatmak, duyurmak. 


Bu bir tavsiyedir... 

Bu bir temennidir... 

Bu kalben ve lisanen yapılan bir 

FİKİR ve DUADIR!!! 


Neden olmasın? 

Niçin olmasın? 

Olmaması için ne gibi bir engel vardır? 

Hiçbiri!!! 

Olmaması için hiçbir neden yoktur. 

Oysa olması için bir tek kurumun ve onun yetkili kurumlarının bir araya gelerek bunu kabul etmeleri, gerekli yetkili vede etkili kurumlara KABUL ETTİRMELERİ YETERLİ OLACAKTIR. 


Bu yazı bir dilek ve bir ricadır. 

Lütfen okuyun, düşünün ve sonra gerekli mercilere mümkün ise bu yazıyı iletin. 

Kime? 

Kime mi? 

Elbette DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI 


Selâm ve dua ile 

Bülent ERTEKİN 

Devamını Oku
Bülent Ertekin

KİNİNİZİ DİRİ TUTUN . . .

Bugün 9 OCAK 2019
Bize göre şimdilik birşey ifade etmiyor dersek herhalde yalan söylememiş oluruz. Oysa Boşnak kardeşlerimize sorsak hepsi bir anda mahsunlaşacak, yumruklarını sıkacak yada gözyaşlarını akıtmaktan hiç mi hiç imtina etmeyecektir.
Zira bugün 9 Ocak.
Bugün aslında BOSNA'DA SOYKIRIMIN BAŞLADIĞI TARİHTİR. Bu tarihin hemen 
ardından Doğu Bosna'daki Boşnak nüfusa yönelik çeşitli suçlar işlenmeye başlandı 
ve bu bölge kısa süre içerisinde Boşnaksız kaldı. Bosna'nın batısındaki Priyedor 
kentinde 1992 yılında Boşnaklar toplu idamlarda katledildi. Her şey 
Srebrenitsa'da 1995'te işlenen ve 8 bin Boşnakın katledildiği soykırımla 
sonuçlandı.
İşte bu yazı ogün ve daha sonraki yıllarda sistemli bir şekilde zulme ve toplu katliamlara maruz kalmış bir millete yazılmış adeta bir ANAYASA gibi bir yazıdır.
Bu yazı, sadece medeni dünyanın yüz karası olan zalimlere ve zalimliklerine maruz kalmış BOSNALILAR için değil, biraz düşünürseniz tam 96 sene önce bu ülkeye ve insanı içinde yazıldığına şahit olursunuz.
Okuyun...
Düşünün...
Ve....
Kininizi diri, dipdiri tutun.


(Aliya'nın Türk'e mektubundan kısa bir kesit)
...............

Peki, o gün orada neler oldu?
Size söylemiştim, bize yapılan her şeyi affedebiliriz ama kadınlarımıza ve çocuklarımıza yapılanlar’ asla affetmeyeceğiz.

Dokuz yaşında henüz ergenliğe girmemiş bir erkek çocuğunu düşünün.
Yanında annesi var.
Sırp askerler, çocuğun kafasına silah dayıyorlar ve ondan çırılçıplak soydukları kadına yani annesine tecavüz etmesini istiyorlar.
Sonunda askerlerin istediğini yapamayınca kafasına yediği tek kurşunla ölüyor.
Bu sırada Hollandalı Barış Gücü askerleri kulaklarına takılı kulaklıkla müzik dinliyorlar.

Bir kadın, kucağında beş yaşında kız çocuğu.
İki asker, kızı annesinin kucağından indirmeden kadının ellerini ve bacaklarını iki yana açıp üçüncü bir askerin tecavüzüne yardım ediyor.
Bu sırada BirLEŞmiş Milletler komutanı, askerlerin önderi Mladiç'le aynı masada bira içiyor.

Bir bebek.
Kampın etrafındaki binlerce insan gibi ağlıyor.
Sesi, askerleri rahatsız etmiş.
Annesine “Kes şunun sesini!” diye bağırıyorlar.
Kadın bebeğin’i sarıp sarmalıyor, susturmaya çalışıyor ama başaramıyor.
Asker “Sen susturamazsan ben sustururum.” deyip elindeki çakıyla bebeğin dilini kesip yere atıyor.

Türk'ün evladı…
Unutma.
Ben Aliya,
Boşnakların içinde herhangi biriyim.
O gün bütün Avrupa bizi yapayalnız bıraktı.
Üç gün içinde sekiz bin vatandaşımızı katlettiler ve toplu mezarlara gömdüler.
Binlerce kadınımıza tecavüz ettiler.
Binlerce çocuğumuzu yetim bıraktılar.
Henüz mezarlarını bulamadığımız kaç kardeşimiz daha var, bilmiyoruz.

Önce, hepsini sıraya dizip tek tek öldürmeye başlamışlar.
Elinize kazma kürek verildiğini, bir çukur kazdırıldığını,
sonra kafanıza bir kurşun sıkıldığını düşünün.

Biraz zaman geçince işin çok uzun süreceğini anlıyorlar.
Bu kez yirmili, otuzlu, kırklı gruplar hâlin de daha büyük çukurlar kazdırıyorlar.
Vatandaşlarımızı bu kuyuların içine atıp üstlerine kurşun yağdırıyorlar.
Bu kez de çok fazla mermi harcandığını anlayıp başka bir yola başvuruyorlar.
Çukurlara doldurulan kardeşlerimizin üstüne bomba atıp onları paramparça ediyorlar.
Onların mezarını biz bulmadık.
Kelebekler buldu.

#Mavi_kelebekler.
Sadece toplu mezarların olduğu yerde biten bir çeşit bitkiyle beslendikleri için bazı bölgelere kümelendiklerini anladık.
Nerede mavi kelebek gördüysek orayı kazdık.
Binlerce şehidimizi çıkarıp Potocari'deki şehitliğe defnettik.

(Aliya'nın Türk'e mektubundan kısa bir kesit)

Sunay Kokmaz



Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
Bülent Ertekin

İÇİMDEKİ ÇOCUK!


Anneciğim! İçimdeki çocuğu sadece sen görüyordun, sen seviyor, sen merhamet ediyordun. Bırakıp gittin! Şimdi onu kim farkedecek, kim sevecek onu? Onun küçücük bir çocuk olduğunu bilmiyorlar. Kırlaşmış saçlarıma, kırışmış yüzüme bakıp onu da koskocaman bir adam olmuş sanıyorlar anne.

Halbuki o hiç büyümeyen, hiç büyümeyecek olan küçücük bir çocuktu hep, senin çocuğun. Ama bilmiyorlar anne, hiç bilmiyorlar. Şimdi o sensiz nasıl yaşayacak? Yaşayamaz ki... O küçücük bir çocuk, başı okşanmadan, göz yaşları silinmeden, sımsıcak bir kucak tarafından sarılmadan nasıl yaşasın? Bırakıp gitmemeliydin anne, anneler gitmemeli.

Tabutunun altında o küçücük çocuk için için ama hıçkırıklarla ağlıyordu. Kimse ağladığını görmüyor, hıçkırıklarını işitmiyordu. Çünkü onlara göre, o koskocaman bir adamdı, erkekti. Erkekler hiç ağlar mı? Yalan söylüyorlar anne hep ağladım. Onlar işitmese de, görmeseler de hep ağladım.

Sonra derince bir çukurun başında durduk. Tabutunu yeni kazılmış toprağın üzerine koyduk; ıslak, soğuk, ürperten bir toprak! Seni buraya koyacakmışız anne! Hiç olur mu? İçimdeki küçük çocuk itiraz ediyor, ama işitmiyorlar.

Sonra, iki kişi kabre insin, diyorlar. İsmim geçiyor, Hüseyin, diyor birileri. Olabilir mi anne? Ben seni bu daracık yere, bu karanlık ve soğuk çukura nasıl koyayım? Senin başımın üstünde, gözlerimin içinde, damarlarımda olman gerekmiyor mu?

Kendimi birden o derin ve soğuk çukurda buluyorum. Kim itti, niçin ittiler bilmiyorum. Yok, biraz da küçük bir ümidim var, belki beni de yanına gömerler, ikimizin üstünü birlikte örterler diye ümid ediyorum anne.

Başını kucağıma alıyorum. Kuşlar kadar hafifsin anneciğim. Oysa sen büyük, sen heybetli bir kadındın. Uzun hastalık günleri bedenini kemirmiş, alıp götürmüş. Birilere ipleri açmak gerektiğini söylüyor. Küçük çocuğun hıçkırıklar içinde iplerini çözüyor.

Seni bağlayan bağları çözerken o şefkatli kucağını açıp beni sımsıkı sarmanı bekledim. Sarmadın anne, sarmadın.

Yüzünü hafifçe kıbleye çevirmek lazım, diyorlar. Bir miktar yan çeviriyorum. Öylece durman için arkana bir şeyler yaslamak gerekiyor. İçimdeki çocuk beklediği ânın geldiğini hissediyor ve arkandan sımsıkı sarılıp yanına uzanıyor.

Birileri Hüseyin’e çıkmasını söylüyor. Yaşlı, çökmüş bir ihtiyar, bir ceset ikimizi bırakıp çıkıyor. Gitsin anne; ben buradayım, küçük çocuğun burada. Hiç korkma...

Ve üstümüzü örtüyorlar anne. O soğuk, ıslak toprağı yüzlerce kürek üstümüze savuruyor. Fakat artık umurumuzda değil, birlikte olduktan sonra ne farkeder ki anne?

Ama küçük olduğumu unutma anne, başımı okşa, sımsıkı sar beni, büyümeme hiç izin verme. Büyümek istemiyorum anne. Büyümek çok zor...

Birlikte neleri aşmadık ki, bunu da aşacağız inşallah. Haşir sabahına aynı kabirden birlikte çıkacağız; mes’ud ve bahtiyar inşallah. Bir daha hiç ayrılmamak, hiç ölmemek üzere kalkacağız anne. Sen annem, ben çocuğun. Sen büyük, kocaman; ben küçücük bir çocuk anne. Küçücük bir çocuk...

Hüseyin YILMAZ

Devamını Oku
Bülent Ertekin Bülent Ertekin Bülent Ertekin