Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Sayfalar
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Eyüphan Kaya: BU HALK BİR GÜN ANLARSA.!?

BU HALK BİR GÜN ANLARSA.!?

Şimdi diyeceksiniz ki acaba neyi anlarsa değil mi?
Buyur bir kaçını sıralayalım;

*Laikliğin şirk olduğunu,

*Atatürk ilke ve inkılapları dedikleri şey aslında CHP’nin 6 okundan ibaret olduğunu,

*Irkçılığın her geçen gün kişiyi cehenneme yaklaştırdığını,

*Moda ve kozmetik sanayinin hem dünyalarına hem ahiretlerine zarar verdiklerini,

*Kemalizm’in küfür ile eş değer olduğunu,

*1921 Anayasasıyla bu toplum daha sağlıklı idare edilince, yasa dışı bir şekilde meclis feshedilerek seçime gidildiği ve yeni meclis ile 1924 anayasasının çıkarıldığını,

*Bu ülkenin 1924 Anayasasıyla İngiliz’lere emanet edildiği,

*Eğitim öğretimizin Amerika’nın istediği şeklide müfredatlandırıldığı, hala da ABD’ye bu müdahale hakkını veren Fullbrigt sözleşmesinin yürürlükte olduğu,

*Alfabeyi değiştirmenin tek sebebi bu toplumu İslam’dan ve Kur’andan uzak tutmak olduğunu,

*İnkılap tarihini bir sürü yalan dolan ve sahte kahramanlardan bahsettiğini,

*Şeyh Sait ve arkadaşlarının birer mücahit olup sadece küfre ve zulme karşı Müslüman olmanın gereği olarak kıyam ettiklerini,

*PKK’nin eski karanlık devlet tarafından kurulduğu ve en büyük zulmü Kürtlere yaptığı, bu şekilde Kürt ile Türk’ü karşı karşıya getirerek toplumun huzurunu kaçırmak istedikleri,

*HDP’nin kuruluş amacı Kürt’leri dini değerlerden uzaklaştırarak, metropollerde yaşayan kimi vatandaşlarımızla aynı düzeyde din ve namus konusunda duyarsız hale getirmeye çalıştığını…

Ve daha nice entrikalar…

Bu bilgi çağında hala bu tuzağa düşüp bu oyunlardan habersiz yaşayan varsa teessüf etmemek elde değildir. Yaşadığı gibi inanmışlar da varsa vah ki ne vah diyelim.

Biz daha ne zamana kadar uyuşuk yaşamaya devam edeceğiz?
İslami değerlerle yaşama zamanımız gelmedi mi?
Şu faiz, kumar, içki ve zinanın sebebiyet verdiği bataklıkta ne zamana kadar yaşayacağız?

Türkçülük oyununa gelerek Kürt vatandaşlarımıza yan bakıp günahkar olacağız?

Fakir fukaranın perişan halini uzaktan seyredeceğiz?

İslam dünyasına arkamızı dönüp, Avrupa kapısında dolaşacağız, dünyaya sıkıntıdan başka bir şey kazandırmayan Birleşmiş Milletlere olan üyeliğimizi devam ettireceğiz?

Olmuyor, olmuyor!
Bizim özümüzle barışmamız lazım, yoksa başkası bizi hazırola getirir haberiniz ola!
Vesselam
Eyüphan Kaya

Devamını Oku
Eyüphan Kaya: BU HALK BİR GÜN ANLARSA.!?

ECDADINIZIN VAKFİYELERİNE SADIK KALIN!!!


Vakıflar...
Vakfiyeler... (1)
Vakıfnameler.

Daha önce Aralık ayının ilk haftası olan “Vakıflar Haftası”nın 2001 yılından itibaren Mayıs ayının ikinci haftası olarak değiştirilmiştir. Buna rağmen bazı kurum ve kuruluşlar halen “Vakıflar Haftası”nı 3-9 aralık tarihlerinde kutlamaktadırlar.

Osmanlı'da vakıf, bir malın Allah'ın malı olmak üzere ferdî mülkiyetten çıkartarak insanların faydasına sunmaktır.

Diğer bir unsur ise vakfedilen mal insanların faydasına olmasıdır. Ferdî mülkiyetten çıkarılıp Allah'ın mülkü olarak kabul edilmesiyle vakfedilmiş olunur.

Vakıf hangi amaç için yapılmışsa o amaç ortadan kalkmadığı müddetçe vakıf olarak hizmet etmesi gerekir.

Bu amacın mutlaka insanlarım faydasına olması gerekmektedir. İnsanların faydasına olmayan bir iş için vakıf yapılamamaktadır.

Osmanlı’da eğitim, sağlık, sosyal yardım, diyanet, bayındırlık gibi bütün yardımı vakıflar yapmaktaydı. Yolları, hanları, çeşmeleri vakıflar yapmaktaydı. Her mahallenin bir vakfı olup bunların bütün işlerini vakıflar yapmaktaydı. Dolayısıyla Osmanlı bir vakıf medeniyetiydi.

Osmanlı'dan günümüze gelen Vakıflardan bir tanesi de Vakıf Gureba Hastanesi.

Vakıf Gureba Hastanesinin vakıf hüviyetinden alınıp Özel Üniversiteye çevrilmesi sürecinde ulusal manada yayın yapan bir gazete bu kararı alanları ağır bir dille uyarmış ve sıkı bir eleştiri yayını yapmıştı.

Peki ecdadın fakir fukaranın tedavisi için hizmetine sunduğu bu hastanede ne olmuş derseniz, bir bakalım derim.

2010 yılında kurulan Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi'nin kurulmasının ardından bu isimle anılan hastane de vakfın üniversitesi tarafından kullanılmaya başlamıştı.

Vakıflar Meclisi, üniversitenin kuruluşuna ilişkin aldığı kararla, Bezm-i Alem Valide Sultan Vakfı'nın vakfiyesindeki "guruba şartının" yerine getirilmesi maksadıyla, üniversite hastanesi ve sağlık kuruluşlarının hizmetlerinin yüzde 20'sinin yoksullara ücretsiz bir şekilde vermesini kararlaştırdı.

Oysa, ücretsiz olarak %20 fakirlere ayrılması gereken bütçeden %1 dahi verilmemiş.

Peki bu nasıl ortaya çıktı?

Sayıştay'ın, Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne yaptığı denetimde bu şartın yerine getirilmediği belirlendi.

Vakıflar Genel Müdürlüğü kontrolü yapmadı.

Geçen aylarda kamuoyuna duyurulan raporda, "Tıp fakültesi hastanesince verilen sağlık hizmetinin yüzde 20'sinin ücretsiz olarak fakir ve ihtiyaç sahibi kişilere verilmesi şartının sağlanmadığı ve genel müdürlükçe, üniversitenin bu yükümlülüğünün yerine getirilmesine ilişkin kontrolünün yapılmadığı görülmüştür" denildi.

Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne bağlı Sağlık Hizmetleri Daire Başkanlığı'nın görevleri arasında "Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nin vakfiye şartlarına uygun, eğitim hastanesi olarak etkin ve verimli çalışmasını sağlamak" da bulunuyor.

Oran çok düşük kaldı

1 Ocak 2020-31 Aralık 2020 tarihleri arasında muayene edilen hastalara ilişkin verileri inceleyen müfettişler, söz konusu tarihler arasında hastanede 538 bin 775 kişinin muayene edildiğini ama sadece 404'ünün yoksul olduğunu ortaya çıkardı.

Bu tablo, ücretsiz muayene edilmesi gereken yoksul hasta oranının yüzde 20 olması gerekirken yüzde 0,07'de kaldığını gösteriyor.

Benzer durum polikliniklerdeki muayene oranlarında da benzer.

746 bin 637 kişi polikliniklerde muayene olurken ücretsiz muayene olan yoksul hasta sayısı bin 528'de kaldı.

Garipler...
Yetimler...
Kimsesizler...
Fakirler...

Tüm bu saydığımız ihtiyaç sahibi insanlarımız için vakfeden sultan ve dönemin bütün hayırsever müslümanların vakifnameleri de belirtilen oranlara niçin sadık kalınmaz?
Niçin ihtiyaç sahibi olanların sağlık konusundaki bakımları layıkıyla yerine getirilmez?
Hiç mi Allah'tan korkmazlar?
Hiç mi ecdadın bedduasından sakınmazlar?

Kim yada kimlerin bu işin içinde bilerek parmakları var ise garibin gurebanın ahı bu işi yapanların üstüne olsun.

Bu çok ağır bir vebal değil mi?
Bu çok büyük bir günah değil mi?
Rabbim yetimin, ihtiyaç sahibi insanlarımızın hakkıni yemekten, hukuklarına tecavüz etmekten bizleri tüm Ümmeti Muhammed'i Allah korusun.
(1). Vakfedilen bir malın hangi hayır işlerinde kullanılacağını, ne şekilde yönetileceğini gösteren senet” anlamındadır

Selâm ve dua ve.
Bülent Ertekin

Devamını Oku
Bülent Ertekin

Esra TAZE: KİM MİŞ?

KİM MİŞ?
Uyku neydi unutmuş.
Dilinde zehirleşmiş yemekler.
Nefesi kilitlenip kalmış.
Nedensiz gitmelerine soruları da yorulmuş.
Sahi kimmiş o?
Sabahı onu görecekken beklemeyip,
Karanlıkta uzaktan da olsa,
“Gelme” dediği halde görmeye gelen,
Ne olursa olsun akşam küs uyumayalım diyen,
Nedensiz gitmelerine soruları da yorulmuş.
Sabah yanında olmak için,
Uyanıp hazırlanmak için,
Saati 07:20’ye ayarladığında.
Onu 07:18’de arayıp,
Alarmdan önce uyandıran.
Yolda yürürken ellerini sıkıca tutup,
Ona sinirlendiğinde ellerini,
Bırakmak isteyince bırakmayan,
Nedensiz gitmelerine soruları da yorulmuş.
Zor anında git dediği halde kalıp,
Onu sevgisiyle besleyip güçlendiren,
Bu hayatta savaşım da sensin ordum da.
Sen varsan ben varım.
Sen varsan gücüm var diyen.
Nedensiz gitmelerine soruları da yorulmuş.
İki dakika onu görmek için,
Yetişmese göremeyeceğini göze alarak.
“Beş dakika” nefessiz kalarak.
Ona yetişmeye çalışan.
Nedensiz gitmelerine soruları da yorulmuş.
On gün onu görmeyip.
Ertesi güne yanında olmak için,
Israr eden.
“Sahi sen nasıl dayanıyorsun!”
Diyen kimmiş?
Nedenini söylemeden giden mi?

Esra taze
Şair, yazar

Devamını Oku
Esra TAZE: KİM MİŞ?

Aydın Benli: "POT KIRMAK, KIYAK ÇEKMEK’’

"POT KIRMAK, KIYAK ÇEKMEK’’

''Kıyak çekmek'' bilinçsizce hepimizin sık sık kullandığı bir deyimdir. Doğru bildiğimiz yanlışlardan dır, anlamı itibarı ile çok kötü bir anlamı ifade etmektedir.

Gerçek anlamını öğrendikten sonra bu deyimi asla kullanmak istemeyeceksiniz!

"Fiyatı çok söyledin, bize bir kıyak çeksen olur mu?"

"Bana kıyak çek, üç günlük bir izin ver."

"Kime kıyak çektiysem, hep nankörlük gördüm."
Hayat akışımızda sık kullanırız ama durum böyle değil.

Kıyak kelimesinin anlamı: Atlar, soylarının kalitesi yüksek olsun diye hep en iyi erkek at (aygır) kullanılarak çiftleştirilirmiş. İşte bu sırada seyis veya "kıyakçı" devreye girip, eliyle, aygırın cinsel organını yerleştirmesine yardımcı oluyormuş. Bu işleme, kıyak çekmek deniyormuş, bu işlemi yapana da kıyakçı deniyormuş.

İnsan, akıl ve idrak sahibi bir varlıktır. Meramını ifade eder, düşüncelerini anlatır ve fikirlerini yazıya döker. İnsanlar konuşarak anlaşır, düşünceleri ve fikirleriyle değer kazanır. Hz. Ali Efendimiz: “Kişi dili altında saklıdır, konuştur, kıymetini anla” buyurmuştur.

Ağzımızdan çıkan sözler insanın karakterinin aynasıdır. Nasıl çıktığı, ne amaçla çıktığı, edepli mi, edepsiz mi çıktığı, içeriği ruhu yansıtır.

Ağzınızdan çıkan sözcükler ayrıca sizin nasıl bir iletişim şekline talip olduğunuzu belirler, daha ziyade bir etki- tepki modeli olan iletişimde olumsuz iletişimler daha sık olumsuz olanla karşılık bulur.

Gönül ister ki yürekler öylesine olgunlaşmış olsa ki olumsuz dahi olsa tüm iletişimleri olumluya çevirebilecek sabır, edep ve beceriye sahip olsaydık.

Söz öyle bir oluştur ki, ağzınızdan bir çıkmaya görsün, ya sizi felaha ulaştırır ya da felâkete… Bu nedenle demiştir ya Hz. Ali: 'Söz ağızdan çıkana kadar o senin esirin; ağızdan çıktıktan sonra sen onun esirisin…' diye…

Söz söylemeden önce daha dikkatli olmalıyız. Söz ağzımızdan çıkmadan önce zarar gelmez ama çıktıktan sonra artık biz o sözün sahibi ve eseri oluruz. Anlamını bilmediğimiz sözleri kullanmamalıyız, bilmeyerek karşımızda ki insanı üzmüş aşağılamış oluruz.

“Hani biz İsrail oğullarından; ‘Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel söz söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız ve zekâtı vereceksiniz’ diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.” (Bakara, 2/83.)

Bu ayetle beraber Allah (c.c), insani bir vasıf olarak, herkese güzel söz söylemeyi emretmektedir. Güzel söz söyleyip güzel davranışlarda bulunan insanlar çevresindeki insanlarla daha güzel anlaşır, onlarla arasındaki sevgi ve saygı artar. Böyle olduğu zaman toplum içerisinde huzur ve mutluluk ortamı oluşur.

Birbirini seven, birbirine saygı duyan ve birbiriyle her zaman yardımlaşan insanlardan oluşan bir toplum haline gelmiş oluruz.
Allah'a ısmarladık,
hoşça kalın...
Aydın Benli
Siyaset Bilimci,
Araştırmacı Yazar

Devamını Oku
Aydın Benli: "POT KIRMAK, KIYAK ÇEKMEK’’

Prof. Dr. Naki Erdemir: ÇEVRE VE PARTİ KİRLİLİĞİ

ÇEVRE VE PARTİ KİRLİLİĞİ

Telefonumda yaklaşık 9 bine yakın numara vardır. Sabah baktım birçok eş dost tarafından müthiş bir şekilde cuma mesajı gönderilmiş. Bu mesajların içerisinde de Parti başkanlarının/taraftarlarının mesajları ilk sırayı almaktadır. Dava adamlığı kavramı da mesajın ana temasıdır.

Önce sözlerim başkasına değil kendime olmak üzere; kendi kendime şöyle bir mülahaza ettim: Laftan başka icraatı olmayan, Cumanın anlam ve mesajını kavrayamayan, hak hakim olsun diye derdi olmayan, Allah yolunda çalışmayan, Allah yoluna iki kuruş nakit ayıramayan; yazmaya konuşmaya gelince mangalda kül bırakmayan; hep zengin ve iş adamlarından yardım bekleyen; dava adamlığını da kimseye vermeyen; ayda 50 TL Allah yoluna verin deyince “ben emekliyim zor geçiniyorum” diyen birinin Cuma mesajının ne kadar samimiyeti, inandırıcılığı olur?

Allah “Ey iman edenler niçin yapmadıklarınızı/yapmayacaklarınızı başkasına söylüyorsunuz” (Saf, 2)

şeklinde uyarmasına rağmen, Allah bu mesajları ne kadar etkili ve tesirli kılar? Varın siz düşünün.

Önemli bir husus; en basitinden 50 TL bir kişi (amir, memur, emekli vs) için bir şey değildir.

Ayda 50 kişi, 50 TL vermiş olsa en az iki yerde İslami faaliyet yapılır. Daha 50 TL’yi Allah yoluna vermeyen birinin dava adamlığının samimiyeti ne kadar olur? Ben takdiri sizlere bırakıyorum.

Örneğin Milli Görüşün ilk ortaya çıktığı dönemlerde emeklisi, memuru, işadamı, öğrencisi kısaca herkes gücü nispetinde helal kazancından, yani cebinden nakit verdi ve Türkiye’de samimi taraftar %20’lere ulaştı. (Şuan bu samimi insanlar eritildi ve dünyevileştirildi ayrı konu). Siyonizm bunu fark edince gereğini yaptı. Aslında konum bu değildir.

Dernek görünümünde olan veya olamayan partilerle ilgili kendi kendime şunu sordum:

30-35 kişi bir araya geldimi parti kuruyor, dedim. Bunların ne bir davaları, ne ilmi-fikri derinlikleri var. Ortaya koymuş oldukları ne bir medeniyet projeleri var? Hepsi bir birbirinin fotokopisi gibidir.

Kendi kendime bunların hepsi faizci, faizci olmasalar bile faizcilerin yanında, hepsi batı taklitçisi, batı taklitçisi olmasalar bile, batı taklitçilerin yanında, bir kısmı ırkçı, bir kısmı bu iş Amerika’sız olmaz diyor.

Avrupa Birlikçi, büyük çoğu “Bilderbergçi”, kimisi “Fulbright Sözleşmeci” ve zinanın serbest ve domuz etinin kasaplık et olmasını savunuyor, dedim.

Halkın inanç değerlerine muhalif; halkçı görünüyor halk düşmanı, bazıları zaten yıllarca işbaşındaydı, neyi yapmak istediler de yapamadılar?

Halk gerekli desteği sonuna kadar verdi ve iş yapın diye verdi, dedim.
Kendime “halka zulmeden anlayışla halkı nasıl kurtaracaklar?” diye sordum. Kiminizi çevrenizdekiler pohpohluyor fikri derinlik yok, analitik düşünebilme yok medeniyet tasavvuru yok, çapınız yok, sonra tok acın halinden ne anlar? diye düşündüm.

Allah aşkına o zaman birbirinizden ne farkınız var? Amacınız ülkeye hizmet yapmaksa, “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal” anlayışında bir araya geliniz.

Ortaya bir farkındalık koyunuz, bir fark oluşturunuz. Amacınız aynı ve hakka, halka adil olarak hizmet etmekse birkaç taneniz bir araya geliniz.

Halka gerçekçi, ayağı yere basan, kadim değerlerimizi önceleyen, medeniyetimizi ve insanı merkeze alan uygulanabilir; Nasrettin Hocanın koyunların yününden borç ödemesine benzemeyen; bir proje sununuz.

Bu kadar masraf yapmayınız, her parti her yerde teşkilat kurduğunda yer kirası, çalışanın ücreti, stopaj vergisi, yapılacak faaliyet masrafları maddi olarak ülkeye zarardır. Bu harcamanın öbür dünyada da faydasını görülmeyecek bir harcama olduğu kanaatindeyim. Çünkü batıl amaç için harcanan para hayır olmaz.

İçişleri Bakanlığının kayıtlarına göre Türkiye genelinde 116 aktif siyasi parti olduğu biliniyor. Bir birinizden farkınız olmayacaksa bu sadece parti kirliliği olur.

Çevre kirliliği genel olarak; hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği, gürültü kirliliği ve görüntü kirliliği olarak sınıflandırılır. Bu çevre kirlilikleri tabiata zarar vererek doğrudan veya dolaylı olarak tabiatta yaşamını sürdüren tüm canlıların zarar görmesine neden olmaktadır.

Parti kirliliği de halkın birliğine, beraberliğine, kardeşliği ve barışına, ekonomisine zarar verir, halkın fikri kıblesini şaşırtır.

Asla parti kurulmasına ve hizmet alanı olarak düşünülmesine karşı değilim ancak siyasallaşmayınız sivilleşiniz. Adaleti ve Hakkı savununuz, önce kendi nefsinizde yakınınızda hakkı ve adaleti uygulayınız, hak asla değişmezdir.

“Rabbinden gelen haktır asla tereddüde düşmeyiniz.”

Bu yolda parti olunuz ve siyaset yapınız. Devlet adamı olunuz, devlet adamı gelecek yüz yılı, parti başkanı gelecek seçimi düşünür.

Hakkı savunan lider olunuz; bu lider halkın üzerinde bölme, çıkarma işlemi değil toplama ve çarpma işlemi yapar.

Bu şekilde ortaya bir fark koyarsanız daha iyi olacağına inanıyorum. Selam ve dua ile….

Prof. Dr. Naki ERDEMİR
Hak ve Kardeşlik Hareketi Gnl. Bşk.

Devamını Oku
Prof. Dr. Naki Erdemir: ÇEVRE VE PARTİ KİRLİLİĞİ

Dr. Vehbi Kara: 28 Şubat Defteri Hala Kapanmadı

28 Şubat Defteri Hala Kapanmadı

27 Mayıs 1960,
12 Mart 1971,
12 Eylül1980,
28 Şubat 1997 ve
15 Temmuz 2016’da ABD’nin azmettirdiği ve Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmış Sabetaycı Generallerin yapmış olduğu darbelerin yaraları hala sarılmış değildir.

Bu darbecilerden Batı Çalışma Gurubu (BÇG) isimli yasadışı bir kurucusu ve yöneticisi olan general ve amirallerden sadece birkaç tanesi hüküm giymiş diğerleri hala paşa paşa gezmektedir. Üstelik bu hain darbecilerin mağdur ettiği binlerce insanın mağduriyeti devam etmektedir.

“Kör ölür badem gözlü olur” diyen atalarımız gibi darbeseverlerin bir kısmı sanki darbecilerin açtığı yaralar kapanmış gibi her 8-10 yılda bir yapılan bu azgınlığın hesabının sorulmasını istememektedir. Balık hafızalı olan bu kişilere hatırlatılması gereken önemli olayları ve bu darbeci generallerin yaptığı edepsizlikleri tekrarlamakta yarar görüyorum.

Darbecilerin açtığı yaraları, BÇG’ye indirgeyerek kapatmak bu millete yapılmış olan haksızlıkların en büyüklerinden bir tanesi olacaktır. Hele hele yapılan edepsizlikler yetmemiş gibi ardından çirkin sözler sarf eden generallere hadlerini bildirmemek Hükümet ve Adalet Bakanlığının büyük suçlarından birisi olarak tarihe geçmiş ve 20 yıldan fazla devam etmektedir.

Çirkin söz ve icraatlar çoktur. O halde sık sık bazılarını ikaz edip “Adalet” yazan Ak Parti yöneticilerine ve adaletin sağlanması ile yükümlü kamu görevlilerine hatırlatarak vazifelerini yapmaya davet edelim. 

Dönemin Erzurum Bölge Jandarma Komutanı olan Tuğgeneral Osman Özbek İHA'nın kaydettiği bir konuşmasında rahmetli Başbakan Erbakan için şöyle demişti: "Ulan p... dinde krallık mı var?"

Özbek yıllar sonra bu sözüyle Başbakan'ı hedef almadığını söylese de yargıya sızmış FETÖ mensubu hakim, savcılar ve bir de Erbakan’ın oğlu Fatih’ten başka kimseyi inandıramamıştı. Zira Özbek'in Artvin'de bir denetleme sırasında Suudi Arabistan Kralı'nın davetlisi olarak umreye giden Erbakan ve ailesiyle ilgili sözlerinin devamı olarak aynen şunları da söylemişti:

"Adam olan gidip o krala misafir olmaz. Kusura bakmayın adam olan sülalesini, devletin bilmem nesini kiralayıp da misafir götürmez. Ben bunu kabul etmiyorum. Başbakan değil bilmem ne bakan olsa, etmiyorum."

Özbek’in sözleri çok açıktır. Fakat bu yetmemiş gibi sonrasında da şu darbecililerin dolduruşuna gelip emekli olduktan sonra şu haltları yemeye devam etmişti. Almış olduğu Emekli Tümgeneral maaşının boğazından kolaylıkla geçmemesi için bu yazıları basında tekrar etmek gerekiyor:

Başbakan’a ve Türk milletine ağır hakaretten çekinmeyen Özbek şu sözleri söylemişti:

“Bu kadar angut millet mi olur, salak millet mi olur? Gerekirse OHAL de gelir, sıkıyönetim de...,  ‘Sözde değil özde’ dedin, adam seçilince istifa etmeliydin”.

Evet, önceki darbelerin yanlarına kar kalmasının verdiği cüretle 28 Şubat süreci generallerinden Osman Özbek, ortaya çıkarak Âşık Veysel Kültür Derneği’nin 29 Ekim’de düzenlediği panele konuşmacı olarak böyle çirkin ifadelerde bulunabilmişti.

28 Şubat sürecinde dönemin başbakanı Necmettin Erbakan’a kamera önünde ve açıkça küfreden Özbek, bu kez AK Parti, Başbakan ve bakanlara ağız dolusu hakaretler yağdırmıştı.

OHAL’in geri getirilmesini istemiş, 28 Şubat post-modern müdahalesini desteklemiş, AK Parti hükümetini yıkmaya dönük girişimleri de çok masum bulmuştu. Özbek, Erbakan’a ettiği küfür sebebiyle herhangi bir ceza almamış üstelik tümgeneral rütbesine terfi ettirilmişti.

Darbeci askerlerin yediği haltlara karşın hiçbir ceza almadan paşa paşa gezmeleri sıradan bir hal aldığı için ölmez kalır isem, bu çirkin tutumları yazmaya devam edeceğim. Umulur ki; Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Erbakan bir girişimde bulunur. Elbette bu sayede açılmış ve hala kanamakta olan yaralarımız bir parça şifa bulur.

Biz de gazeteci olarak memleketimizin daha önemli meselelerini yazmaya devam ederiz, vesselam.

Dr. Vehbi Kara

 

Devamını Oku
Dr. Vehbi Kara: 28 Şubat Defteri Hala Kapanmadı

Asiye Türkan: BU GİDİŞ NEREYE?

BU GİDİŞ NEREYE?

Algılamak, düşünmek, yorumlamak ve tasarlayarak bir çözüm yolu bulmak sadece insana has olgulardır.

Kendini güvende hisseden insan sağlıklı ilişkiler kurarak olayları çok daha iyi algılar. Bilgisi ve tecrübeleri ile yaşadıkları sorunlara karşı doğru tepkiler verir. Verdiği bu tepkiler hayatına kalite katar.

Aceleci ve sabırsız olan yönünü bastıramayan, henüz kişiliği oluşmamış yada yaşadığı olumsuzluklar sonucu kişiliğini yitirmiş olanlar, hemen sonuca ulaşmak için fevri hareketler yaparlar.
Ağızlarından çıkan sözlerin, yaptıkları büyük yanlışların farkında olsalar da, birinin kendilerini gözettiğini hep unuturlar.

Elbette bu unutmalar her zaman değildir. Yalnız başlarına ya da büyük bir zorlukla karşı karşıya kaldıklarında ilk akıllarına gelen O gözleyendir. Eller ilk O’na açılır. Dört duvar arasında kalındığında sadece O’ndan yardım istenir.

Modern insan çok iyi bilir ki kendisine O’ndan başka yardım edecek kimse yoktur. Zihinler ve hayat boşluk kabul etmediği gibi belirsizliği de kabul etmemektedir.

Hayatı anlamlandırmak, yaşananlar karşısında konum tayin etmek ve çevresindeki insanlarla sağlıklı ilişkiler kurmak için bir haritaya ihtiyacı vardır.

Modern insan, adeta çölde yolunu kaybetmiş gibidir. Çölde yolunu kaybedenin yanında kutup yıldızının anlamı ne ise bu keşfedeceği haritanın anlamı da o olacaktır. “Olgun ve anlamlı hayat ancak din sayesinde mümkündür.” diyen C.G.Jung’a kulak vermek gerekir.

Batı düşünürlerinden A. Maslow da bu ihtiyacını şu şekilde dile getirmiştir;
“İnsanın tam olarak kendini gerçekleştirmesi, olgun bir kişilik haline gelmesi, doğal ihtiyaçlarını aşarak daha yüksek içsel değerlere kendisini adamasına bağlıdır."

Bu söylem batının yol haritası arayışına girdiğinin, adeta duyulmayan anlam çığlıklarının ve içinde barındırdığı sonsuzluk duygusunu ortaya çıkardığının kanıtı gibidir.

Öncelikle modern insan; insanın ne olduğunu, neye ve nasıl inanacağını, isteklerinin ve ihtiyaçlarının ne olduğunu, ilgisinin ve yeteneklerinin neler olduğunu keşfetmekle işe başlamak zorundadır. Aksi takdirde mutsuz ve huzursuz olmaya mahkumdur.

Söz dinlemek ve aklını kullanmak insanın vasfıdır. Herkes insan doğar ama insan olarak devam etmez. İnsan kalmak kolay değildir. İnsan kalmak bir emeğin, bilginin ve gayretin ürünüdür. Yaşanan bütün olgular insan kalma yarışı içindir. Hayattaki en büyük yarış insan kalma yarışıdır.

İnsan kalma yarışını önce kendimizle yaparız. İçimizde gurur, kibir, bencillik ve kendini yeterli gören şeytani olgular vardır.

İnsanın arzuları ve korkuları, gerçeği görmede engeldir. Düşünmek elbette insana has bir olgudur.

Psikolojik süreçlerin hepsi kalpte yaşanır. Düşünmek, akıl yürütmek, hidayete ermek, itminan olmak, acımak, esirgemek, temizlenmek, üzülmek, sıkılmak, bunalmak, hasret çekmek, hiddet duymak ve bir çok duygular hep kalpte yaşanır. İman, takva, inkar, nifak, şüphe, korkular da kalpte oluşur.

Peki modern insan neden düşünmüyor, neden görmüyor?

Acaba modern insanı engelleyen nelerdir?
BU GİDİŞ NEREYE?

Asiye Türkan
www.ailedanismani.de
info@asiyeturkan.com

Devamını Oku
Asiye Türkan: BU GİDİŞ NEREYE?

Dr. Vehbi Kara: Sabetay Tarikatı ve FETÖ

Sabetay Tarikatı ve FETÖ

Osmanlı devleti ve Türkiye Cumhuriyetini yaklaşık 200 sene müddetince Sabetay Tarikatı denilen Yahudi bir örgüt yönetmiştir. Mason locaları gibi bütün gizli örgütlerin içinde işte bu sinsi tarikat mensupları yer almaktadır.

Kimseye hesap vermeyen fakat herkese hesap sorabilen bu tarikat mensupları; silahlı kuvvetler, medya, devlet bürokrasisi ve bankalar vasıtası ile daima güç kazanmış ve günümüze kadar gelmişlerdir.

Fakat 15 Temmuz 2016 tarihinde yapılan askeri darbe kalkışması sonrasında devlet içinde yuvalandıkları merkezlerini bir bir terk etmek zorunda kalmışlardır. Kaybettikleri kalelerin en önemlisi ise halkın seçmiş olduğu yöneticileri her 8-10 yılda bir darbe ile alaşağı eden Silahlı Kuvvetlerdir.

Bu konuda bir İngiliz’in yazmış olduğu kitaptan örnek vererek ne kadar dehşetli bir örgüt olduklarını göstermeye çalışalım:

Osmanlı devletinin son döneminde bir erkan-ı harp subayı yani bugünkü ismi ile “kurmay” sınıfına mensup bir zabit ilk görev yeri olan Suriye’deki birliğinden firar edip İstanbul’a kaçar. Burada 2. Abdülhamid’in hafiyeleri tarafından yakalanır ve Sultan Ahmet Cezaevine konulur. Normal şartlar altında böyle bir subayın askeri görevine devam etmesine imkân yoktur. Fakat iş Sabetay Tarikatına mensup olunca değişir tabiî ki.

Nitekim Sabetaycı Paşalar derhal devreye girerek bu subayı hapishaneden çıkarıp doğruca askeri birliğine teslim ederler. Hikâye burada bitmiyor. Bu subay 31Mart Vakasında Hareket Ordusunda görev yaparak 2. Abdülhamid’in devrilmesine kadar giden süreçte önemli görevlerde bulunur.

Daha sonra Balkan Savaşında Tekirdağ Çıkarmasında başarısız olduğu halde daima Sabetaycı Paşaların ve büyüklerinin yardımı ile terfi eder. Çanakkale Savaşı esnasındaki bir taarruzda 10 bin askerimizin şehit düşmesine yol açan bir tümenin komutanlığında bulunur. Bu durum onun Osmanlı Paşası olmasına mani olmaz. Nitekim çok büyük bir bozgun yaşadığımız Nablus Savaşında birliğini başsız bırakıp kaçarak Toros dağlarının kuzeyine kadar gelir.

Osmanlı Devletinin son döneminde bu zabit gibi hayatı başarısızlıklar içinde olduğu halde daima terfi edip general ve amiral olan Sabetay tarikatına mensup kişiler vardır. Bunlar adam kayırmacılığı ve Masonluk gibi önemli destekler sayesinde Türkiye Cumhuriyetinin en önemli kurumlarında yönetici olmaya devam etmişlerdir. En son örneğini ise 15 Temmuz’daki FETÖ kalkışmasında görmüştük.

Peki, FETO ile Sabetay Tarikatının ilişkisi nasıldır? İşte bu makalemizde bu konuyu işleyerek ülkemizin kanını emen bu sinsi örgütlerin içyüzünü ortaya çıkarmaya çalışalım:

1492'de Kral, İspanya’daki Müslümanlarla birlikte bütün Yahudileri kovmuştu. Göçe zorlanan Yahudiler, hangi ülkeye başvurmuşsalar da; daima ret cevabı almışlardı. O tarihte Padişah olan 2. Bayezid ise Osmanlı topraklarının kapılarını Yahudilere açmıştı.

Bu padişah Kemal Reis komutasında Osmanlı donanmasını İspanya’ya göndererek, yaklaşık 150 bin Yahudi’yi Osmanlı topraklarına getirmişti. Osmanlı vatandaşı yapılan Yahudiler; İstanbul, Edirne, Selanik, İzmir, Manisa, Bursa, Gelibolu, Amasya, Patros, Korfu, Larissa ve Manastır’a yerleştirildiler. İşte Hıristiyanların Engizisyon Mahkemelerinden kurtarılan Seferad Yahudileri içinden bir tanesi “Mesih” iddiası ile ortaya çıkarak bütün Yahudileri karıştırmaya yetmişti.

Sadece Yahudilerle kalsa iyiydi. Osmanlı Devleti de; bu kişinin kurduğu tarikatın gizli entrikaları sonucu batmıştı.  İşte Sabatay Sevi, bu tarikata kendi ismini veren bir kişiydi. 17. yüzyılda İzmir Agora'da doğmuş 22 Yaşından itibaren Mesihlik iddiasında bulunmuştu.

Sevi, bütün dünyayı kötülüklerden arındıracağına ve tüm Yahudileri mukaddes toprak olarak saydıkları İsrail’e götürerek orada yeniden Süleyman tapınağını inşa edeceğine Yahudilerin bir kısmını inandırmıştı.

Osmanlı devletinin her yerindeki Yahudiler arasından binlerle sayılan müritler edinmişti. İzmir'den İstanbul'a geçmiş fakat buradaki Yahudiler kendine tepki gösterince Selanik'e gitmişti.

Sevi, Selanik'teki ilk günlerinde Mesihlik iddiasında bulunmazken zekâsıyla Selanikli Yahudileri kendisine hayran bırakmış hatta evinde misafir olduğu bir Yahudi, kendisine kızını vermişti. Fakat burada yeniden Mesihlik iddiasında bulununca; Yahudiler ikiye bölünmüştü.

Yahudi hahamlar, Mesihlik iddiası yüzünden kendisine sert tepki gösterince Selanik'ten ayrılıp İzmir'e dönmüş ardından da ikinci kez İstanbul'a gitmişti. Tepkiler devam edince 1659'da babasının yanına yeniden İzmir'e geri gelmişti.

Fakat bu sefer de İzmirli hahamlar Sevi’yi Padişah’a şikâyet etmişlerdi. Sevi tutuklanıp Padişah 4. Mehmet'in huzuruna çıkarılmış ve yargılanması için bir divan kurulmuştu. Divan’da Yahudiler arasında fitne çıkardığı söylenip imtihana tabi tutulacağı kendisine söylenmişti.

Divan, Sevi’ye şu kararı tebliğ etmişti. “Sabatay Sevi soyunacak, vücudu en maharetli okçulara nişangâh yapılacaktı. Eğer atılan oklar Mesihlik iddiasındaki Sevi’nin vücuduna işlemezse, Padişahın kendisini resmi olarak Mesih ilan edecekti. Çünkü Yahudi inancında Mesih’e; kılıç, ok, tüfek, kurşun işlemez, ateş yakmaz hatta suda boğulmaz diye bir inanç bulunuyordu.

Divan, Sevi’nin sahtekârlığını ortaya çıkarmak istediği için bu şekilde karar almıştı. Fakat Divan heyetinin bu teklifi karşısında Sabatay Sevi, “Adiyo santo! (İspanyolca Kutsal Melek)” diyerek titremeye başlamış ve sonrasında Mesihlik iddiasını reddetmişti.

Padişah ve divan heyeti onun bu reddinden tatmin olmamıştı. Hekimbaşı Mustafa Fevzî Efendi, Sevi’ye Müslüman olmasını teklif etmiş eğer kabul etmediği takdirde fitne ve karışıklık çıkarmaktan dolayı ceza alacağını söylemişti.

Sevi, Yahudi dönmesi Hayatizade'nin tavsiyesi üzerine canının bağışlanması karşılığında "Bu can bu bedende kaldığı sürece..." diyerek kelime-i şehâdet getirmişti. Vânî Mehmed Efendi; “Bu adamın, Müslümanlığı yürekten hisler ve ihlâsla kabul ettiğine kâni değilim. Fakat dinimiz kuşkuyu onaylamaz ve kişinin imanı üzerine hüküm ancak Allah'ındır. ...” demiş ve divan bu şekilde sonuçlanmıştı.

16 Eylül 1666'da Divan huzurunda Müslüman olan Mordehay oğlu Sabetay Sevi, “Mehmet” ismini alarak hamama götürülmüştü. Gusül abdesti aldırıldı ve kendisine Müslüman giysisi kürk ve hil'at giydirildi.

Sevi'nin Müslüman olması, Yahudiler arasında şaşkınlık meydana getirmişti. Hahambaşılık ise bunu sevinçle karşılamış zira Müslüman olduğu için Sevi'yi dinden çıkmış sayarak bu fitneden kurtulacağını zannetmişti.

Peşinden giden Yahudilerin büyük çoğunluğu onun Mesih olmadığına inanarak Yahudi inancına geri dönmüş fakat 250 ailelik bir topluluk ise Sevi gibi insanları aldatarak İslamiyet’e geçmiş gibi görünerek onun yolundan gitmeye karar vermişti.

1666’dan sonra bu 250 aileye dönme adı verilmiş fakat kesin olarak Müslümanlığa dönmedikleri için yine de şüphe ile bakılmaya başlanmıştı. Çünkü Müslüman isminden başka bir de Yahudi ismi taşıyor gizlice eski inançlarına benzer bir şekilde yaşıyorlardı.

Sevi, zaman zaman İzmir’den İstanbul ve Selanik'e gidiyor bir süre Edirne’de Hızırlık yakınlarında bulunan bir Bektaşi tekkesine devam ediyordu. Fakat bu tekke 1641-1642 yıllarında "şüpheli" bulunarak Osmanlı devleti tarafından kapatılmıştı.

Sabetay Sevi ve tarikatı bu sefer İzmir’i üs edinmiş sayıları artınca da bir kısmı Selanik’e geçmişti. 1673 yılında Kuruçeşme’de bir evde yaptığı ayin sırasında Sabetay Sevi yani Müslüman olduktan sonraki adıyla Aziz Mehmed Efendi,  bir elinde Kur’an, bir elinde Tevrat olduğu halde görülmüştü. Bu nedenle Sevi ve tarikatının Müslüman olmadıkları kesinlikle ortaya çıkmıştı.

Aziz Mehmed Efendi bu hatası yüzünden defa daha yargılandı ve bugünkü Karadağ sınırları içinde bulunan Ülgen’e sürgün edildi ve 1676 yılında burada öldü.

Ölümünden sonra Selânik’te toplanan tarikat mensuplarının bir kısmı, eşi Ayşe’nin kardeşi Yakup Çelebi etrafında birleştiklerini ilan ettiler. Fakat bunu kabul etmeyenler de oldu. Kabul etmeyenler arasında da ayrılıklar oldu ve üç parçaya bölündüler. Yakubiler, Karakaşiler ve Kapancılar olarak anılan bu üç gurup arasında büyük kavgalar olmuştur. Müslümanlardan kız alıp vermedikleri gibi kendi guruplarından başkası ile evliliğe müsaade etmediler.

17. Yüzyılın sonlarında yaklaşık bin kişi olan bu tarikat mensupları, daha sonra binlerce kişilik bir büyüklüğe ulaşmışlardı. 1923 yılında Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi uyarınca; Türkiye Cumhuriyeti ve Yunanistan Krallığı'nın kendi vatandaşları din esası üzerine zorunlu göçe tabi tutulunca; Selanik’te yaşayan 10 bin civarındaki Sabetay mensubu kâğıt üzerinde Müslüman göründüğü için ülkemize gelerek bürokraside önemli noktalara geldiler.

Mason localarında çevirdikleri gizli ve sinsi entrikalar sayesinde zengin olmuşlardı. Çocukları ülkenin en iyi okullarda okumaya başlamışlardı. 20. Yüzyılın ortalarında ise Fetullah Gülen adı verilen büyük bir zındığı keşfetmişlerdi. İşte İzmir’de başlayan bu Sabetay tarikatı ve FETÖ örgütlenmesi ülkemizin çok büyük badireler atlatmasına neden olacaktı.

Her iki yapının İzmir gibi Türkiye’nin üçüncü büyük şehrinde ortaya çıkması bir tesadüf değildir. Zira İzmir’de zaten hatırı sayılı bir Yahudi nüfus vardı. Selanik’ten gelenlerle birlikte sayıları ikiye katlanmıştı.

İzmir’de geçmişte otuz dört tane sinagog yer almasına rağmen günümüze kadar sadece dokuz tanesi ulaşmıştı. Çünkü Sabetay Tarikatı Yahudi toplumu üzerinde önemli bir konuma yükselmiş sahte Müslüman olduklarından dolayı kendilerini belli etmemek için sinagoglara gitmemeye başlamışlardı.

İşte İzmir Sabetay Tarikatı gibi Fetullah Gülen örgütünün de kuruluş merkezi durumundadır. Zira ilk olarak İzmir’de Kestanepazarı Camisi’nde kurulan FETÖ; İzmir’de büyümüştür. Günümüzde de İzmir ve civarı FETÖ’nün yoğunlaştığı bölgelerden bir tanesidir.

Fetullah Gülen’in ailesi Ahlat ilçesinden namus meselesi yüzünden Erzurum’un Pasinler ilçesine gelmiştir. Fakat bu zındık, Erzurum gibi dindar bir şehrimizde barınamadığı için İzmir gibi Sabetay Tarikatının yoğun olduğu bu yöreye yerleşerek kirli ağlarını örmeye başlamışlardır.

Ne tesadüftür ki; FETÖ’nün teşkilatlanmaya başladığı Kestanepazarı’ndaki sokak aynı zamanda Sabetay Sevi’nin yaşadığı sokaktı. Fetullah Gülen’in özel olarak atandığı Kestanepazarı Camisi, Sabatay Sevi’nin yaşadığı sokağın başında ve evine bakan bir mevkide bulunuyordu.

Harap haldeki bu cami, 1667-1668 yıllarında Ahmed Ağa tarafından yeniden inşa edilerek bugünkü Kestanepazarı Camisi olmuştu. Caminin yeniden yapılış tarihi ise Sabetay tarikatının başlangıç yılları ile çok yakından alakalıdır. Çünkü Sabatay Sevi 1666'da canını kurtarmak için Müslüman olmuş ve kendisini gizlemek adına bir sene sonra evinin sokağının başına bu caminin yapılması sağlanmıştır.

Sabetay Tarikatı, Osmanlı zaptiyeleri tarafından sürekli takip edildiği ve halkı Müslüman olduklarına inandırmak için bu camiye gelip gitmeye başlamışlardı. Sevi’nin ölümünden sonra da taraftarları Kestanepazarı camisine gitmeye devam ettikleri için Kestanepazarı Camisi, Sabetay tarikatı tarafından kutsal kabul edilen bir mekân olarak bilinmektedir.

Cumhuriyet Döneminde de Sabetaycılar bu camiye gelip, ellerini yüzlerini duvarlarına sürerlerdi. Kestanepazarı Öğrenci Yetiştirme Derneği Başkanının şöyle dediği ifade edilmiştir: “İnanın oraya üniversiteli kızlar geliyorlar, tıpkı ağlama duvarında yaptıkları gibi taşları öpüp ellerini sürüyorlar”. 

İşte Kestanepazarı Camisi, sadece Sabetaycılar için değil, FETÖ’cüler için de kutsaldır. Tapu kadastro memuru olan birisi; Sabetay Tarikatı tarafından kısa sürede fahri vaiz yapılıp ardından da jet hızıyla Sabetaycıların kutsalı olan Kestanepazarı Camisine atanmıştı.

Camide İslam dışı vaazlar verdiği için şikâyet edildiği için vaizlikten atılması beklenirken, aynı Osmanlı erkânı harp subayı gibi terfi ettirilmiş Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı yapılmıştı.

FETÖ örgütünün kurucularından olan bu kişi o sırada Fetullah Gülen’i yetiştirmekle görevlendirilmişti. Gülen, Diyanet teşkilatındaki bu kişiler tarafından ilkokul mezunu olduğu halde vaiz yapılmıştı. Ardından da Kestanepazarı Camisine atanarak fitne faaliyetlerine buradan başlamıştı.

Fetullah Gülen, Kestanepazarı Camisine atandığında caminin bahçesindeki bir barakada kalıyor ve Mesihlik iddiasında da Sabetay Sevi’yi takip ediyordu. Hatta kendisine “İsa” yakıştırması da yapılmış çok tepki görünce “Mehdi” olduğu şayiasını yaymıştır. Öyle ki; FETÖ mensuplarının çoğunluğu bu yalana hala inanmaktadır. Hapishanelerde kaldıkları ve suçları kameralarla teşhis edildiği halde hala Mehdinin kendisini kurtaracağına inanan çok sayıda FETÖ mensubu bulunmaktadır.

Örgüt mensuplarının iyice araştırılıp derinine inildiğinde aslında Sabetay tarikatının bir parçası olduğu ortaya çıkacaktır. Zira hem yurt içinde hem de yurt dışında maddi ve manevi olarak Sabetay Tarikatından beslendiği çok açıktır. ABD’nin Türkiye gibi önemli bir ülkeyi karşısına almasının hatta onca baskıya rağmen neden hala Gülen besleyip semirtmesinin sebebi; Sabetay Tarikatı ile ilişkisinden dolayıdır, vesselam…

 Dr. Vehbi Kara

 

 

Devamını Oku
Dr. Vehbi Kara: Sabetay Tarikatı ve FETÖ

Sema Koca: DERİN UYKULAR

DERİN UYKULAR

Sanki yıllarca uykuda kalmışım, Ashab-ı Kehf gibi, birden uyanmışım da her şey değişmiş, çağ bile. 
"Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?" diye soruyorum kendime.

Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, "Değdi mi bu kadar uykuya?" diye sormadan edemiyorum.

Ashab-ı Kehf'in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından.

Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi?

Peki onlar kadar imanın var mı ki senin?

Ama onlar tek değillerdi senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma beden de.
Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.

Bazen “EVLAT" vasfınla sorumluluğunun altında eziliyorsun, "Yeterince evlatlık yapabildim mi?" sorusu ve "Acaba?" lar arasında gelgitler yaşarken buluyorsun kendini.

Evlatlık sıfatının hakkını verememenin endişesi sararken ruhunu, bir bakmışsın, nefes alasın diye “ANNE" sıfatın devreye girmiş ve kendini bir anda kıyıya vurmuş Yûnus gibi hissediyorsun. Şöyle bir sendeledikten sonra yavrucuğunun karşısında - ama ona hiç sezdirmeden- yapman gerekeni yaparsın.

İstemiyorsun, tabii ki can parçan acılarını hissetmesin, devrik bir evlat olarak görmesin anneciğini. Her ne kadar evlat olarak vazifeni yerine getirdiğini düşünsen de yine "Az mı yaptım, daha fazla mı olmalıydı?" diye içini kemiren düşüncelerden kurtulamıyorsun.

Tıpkı Yûnus gibi, belki de kaçmak istiyorsun, sorumluluklarından da Rabb'in seni Kehf Ashabı gibi derin uykulara daldırıyor.

Oysa sende bir sağa bir sola dönüp duruyordun uykunda.
Yoksa “KARDEŞ" oldun da Yûsuf gibi, kuyulara mı atıldın?

Kıskançlık mıydı seni kuyuya attıran, sevgisizlik miydi? Atılırken dipsiz bir kuyuya hem de can parçaların tarafından dönüp baktın mı hiç geriye?

Sana da gaipten bir ses fısıldadı mı “Lâ tahzen innellahe me'ane/üzülme Allah bizimle"...

Bir nefes alarak daldığın derin kuyudan, ağır ağır vererek soluğunu Rabbinin senin için gönderdiği kafilenin sucusunun dilinden müjde olursun.

Satılırsın ucuz bir pahaya, varıp gidersin bir saraya. Başına geleceklerden bihaber, bitmek bilmez imtihanlarla sınanırsın.

Günahkâr olarak yaşamaktansa zindanda şerefli bir kul olarak yaşamayı tercih edersin.
İman ve sabırla çıktığın yolda “SULTAN" olursun koca bir diyara...

Düşler miydi gerçeğin, yoksa uyanışın mı?
Pişmanlıkların mıydı seni kazançlı eden, yoksa fedakârlıkların mı?

Beynini kemiren ve ruhunu saran hesaplaşmalarının girdabından sıyırıp açtın mı kollarını yeni umutlara, ufuklara...

Çabalamadan olmaz, bilirsin. Bilirsin ve bildiğine de inanırsın ki her zorluk beraberinde muhakkak ki en az iki kolaylıkla gelir. 

Yaşamanın can sıkıntısından farksız olduğu anlar olur ki işte o anlar... Can sıkıntısıyla kalsa iyi; bunalımların, depresyonların, streslerin ardı arkası kesilmez.

Ölmekten başka isteğin olmaz ama ölmeye de cesaretin yoktur.
Ölmek istedikçe daha çok ömür eklenir yaşam takvimine sanki. Her günü bir ömür gibi geçirirsin ama yaşayarak değil ölmeden ölerek.

Ancak zorlukla gelen kolaylıkları görebilirsen tüm bu darlıklardan kurtulabilirsin. Hayatının bir anlamı olduğunu, bir amaca göre yaratıldığını, bu amaca götürecek rehberinin olduğunu ve onun doğrultusunda yoluna ışık tutarsan en güzele ulaşacağını bilmenin haklı gururunu taşıyorsan kurtuluşa erdin demektir. 

Hayat; giriş, gelişme ve sonuçtan oluşan bir kompozisyona benzer. İyi bir kompozisyonun dereceyi hak etmesi gibi hayata en güzel kıvamla başlanmalı ve bu kıvam bozulmadan yaşanmalı.

Sonra verilen emanet hakkıyla teslim edilip gidilmeli. Acısıyla tatlısıyla yaşadığımız hayatın kendisi önemli olmakla birlikte, sonuç hepsinden daha güzel olmalıdır. 

Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur, vesselam..

Sema KOCA
3 Haziran 2021

Devamını Oku
Sema Koca: DERİN UYKULAR

Mesut Balyemez: CÜBBELİYİ ASALIM

CÜBBELİYİ ASALIM

Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut ÜNLÜ, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada “Çocuklarınızı İmam Hatip Lisesi ve İlahiyata göndereceğinize düz ortaokul ve liselere gönderin bu şekilde daha az hasar görür” babından bir şeyler söyledi.

Tabii toplumun birçok kesiminden özellikle İmam Hatip kökenliler den oldukça tepki gördü.

Aslına bakarsanız bende Cübbeli Hocanın yersiz, zamansız bir açıklama yaptığını düşünüyorum amaaaa.

Aması şu, aslında Cübbeli Hoca bu açıklaması ile bilerek ya da bilmeyerek son zamanlarda artan inançsız ilahiyatçılar ile Deizm kıskacına girmiş İlahiyatçılar ve temsil ettiği makamın ağırlığına ve yaşam biçimine uymayan İlahiyatçılar tehlikesine parmak basmış veya basmak istemiş.

Kamuoyunda da Deizm tehlikesi defalarca dile getirilmedi mi?
Getirildi ve de getiriliyor.
Malum İmam Hatip ve İlahiyat mezunları son zamanlarda kamuda çoklukla istihdam edilmeye başlandı.
Normal olarak bu da İmam Hatip ve İlahiyat Fakültelerine rağbeti arttırdı.
Çocuklarının geleceğinden kaygı duyan aslında İmam Hatip ile bağdaşmayan bir hayat yaşayan birçok aile de sırf iş bulma garantisi var diye çocuklarını İmam Hatip ortaokulu ve liselerine yazdırmaya başladı.

İlahiyatı, fakültelerini de yine aynı amaçla sadece İmam Hatip kökenliler değil düz lise mezunları da tercih etmeye başladı.

Hem de İmam Hatip kökenlilerden daha fazla.
Fen ve Anadolu liselilerin birçoğu yaşam biçimi olarak değil de sırf kolay iş bulma amacı ile İlahiyatları tercih eder oldu. Bu çocuklar okullarında İmam Hatipliden daha fazla matematik görmüş ve sayısal yönleri de daha fazla olduğundan normal olarak Ösym sınavında yüksek puan alıp İmam Hatip kökenlilerin önüne geçiyorlar.

NE İÇİN İLAHİYAT?

Mezuniyetten sonra istihdam garantisi olduğu için.
Yanii İlahiyatlar iş bulmanın en kolay yolu olarak görülüyor.

Ne yazık ki imamlık ve müeezzinlik artık bir “İş” olarak görülmeye başlandı.

Evet imam ve müezzinler beş vakit namaz kıldırmakla vazifelidir ancak vazifeleri sadece namaz ile sınırlı değildir.
Bir yaşam biçimidir.

İmam ve müezzin mimardır, rehberdir, örnektir, öğreticidir, tebliğ edicidir, yaşam biçimi ile rol modeldir.

Namaz dışındaki vakitlerinde toplum ve din yararına işler yapmakla görevlidir.

Normal olarak tüm gününü ibadet, tebliğ ve öğreticilik ile geçireceğinden günümüz koşullarında ücret almadan bu işleri yapmak oldukça zordur.
Belli bir ücret alacak ancak sonuna kadar da bunun hakkını verecek.
Diğer devlet memurları için de aynı şeyler geçerlidir.

Geçmişte bir gazetede ateist olduğunu söylemekten çekinmeyen bir imam’ın hikayesini okumuştum.
Adam bunu o kadar normal bir şey olarak görüyordu ki şaşırdım. Mülakatında “Neden şaşırıyorsunuz İmamlık benim mesleğim ve mesleğime profesyonelce yaklaşıyorum” diyordu.
Allah Allah…cevaba bak.
Şimdi diğer meslek erbaplarında Ateistlik veya Deistlik belki hoş görülebilir veya bana ne denilebilir lakin İlahiyatçılarda asla hoş görülemez.

Muhtemeldir ki Cübbeli Hoca'nın parmak basmak istediği konu buydu.
İlahiyatın bir yaşam biçimi olarak değil de iş olarak görülmesineydi tepkisi.

Ayrıca biliyorsunuz, liselerimizin ders müfredatlarında felsefe dersleri de var.
Bu felsefe dersleri de gençlerimizin kafalarında karışıklık yaratıyor. Sonrasında İlahiyata gelen bu öğrencilerin bir anda kafaları karışabiliyor.

Biz müminler birçok şeye görmeden İman edenlerdeniz.
Bir kulun vazifesi, dinin emir ve yasaklarının hikmetini araştırmak değil, verilen emri noksansız yapmaya çalışmaktır.

Allahü Teâlânın emirlerinin sebebini ve hikmetini anlamak, kullar için çok zaman mümkün olmaz.

Bunun için atalarımız, (Hikmetinden sual olunmaz) demişlerdir. Aklın acizliğini göstermek için de şöyle demişlerdir:

İdrak-i meali küçücük aklımıza gerekmez,

Okullarımıza felsefe derslerini kim ya da kimler koydurmuş bilmiyorum ama günümüz koşullarında kaldırmak zor.
“Yaratıcı”nın yapabileceği şeyleri “Doğa”nın kendiliğinden yaptığını yazan ders kitaplarımız var.
Hoş, bu ders müfredatını hazırlayanlar içerisinde bu fikre yakın akademisyenlerin olduğunu bildiğimden kitapların içeriğine pek şaşırmıyorum.

Ben de bir dönem İlahiyat Fakültesinde görev yapmıştım.
Fakültedeki birkaç değerli hocamdan öğrencilerin yaşam biçimleri hakkında öyle korkunç iddialar duymuştum ki inanın çok müteessir olmuştum.
Bence de durum vahim ve önemli.

Ülkemizdeki birçok konu gibi İmam Hatip ve İlahiyatların üzerine de acilen eğilinmesi gerek.
Hem de zaman geçirmeden.

Evet, istiyorsanız Cübbeli Hoca'yı asalım.
Asalım ama parmak bastığı noktayı da gözden kaçırmayalım.

Sağlıcakla.

Mesut BALYEMEZ
05305164000
mesutb44@gmail.com

Devamını Oku
Mesut Balyemez: CÜBBELİYİ ASALIM