Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Sayfalar
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Durmuş Tunacık: MAHMUT EFENDİ

MAHMUT EFENDİ

Taş kesilmiş kalbe sevgi yağdırdın
Gönülde bağsın sen Mahmut Efendi
Doksan üç seneye neler sığdırdın
Yeni bir çağsın sen Mahmut Efendi

Şahı Nakşibend'den sarılı belen
Çok oldu sayende Allah'a gelen
Resûl baş tacındır sünnettir kalen
Sarsılmaz dağsın sen Mahmut Efendi

İblis'in elini kolunu büken
Bir Allah dostusun yarayı diken
Oldun günahkârı günahtan çeken
Güçlü bir ağsın sen Mahmut Efendi

Durmuş der davanı ümmet taşıyor
Bağlıların engelleri aşıyor
Fikirlerin yüreklerde yaşıyor
Ölmedin sağsın sen Mahmut Efendi

Durmuş Tunacık

Devamını Oku
Durmuş Tunacık: MAHMUT EFENDİ

Betül Özer Bölük: YAZDAN KALMA BİR VEDA

YAZDAN KALMA BİR VEDA

Yazdan kalma bir sonbahar günü, güneş bize öyle güzel gülümsüyordu.

Allah'ın boyasının değdiği tabiat cümbüşünün içinde gezerken her nefes ve her kıkırdama için şükrediyorduk.

Teyzeler ellerindeki tırmıklarla yere düşmüş, sarı kahve kızıl, kurumuş yaprak selini süpürüyordu. Rüzgar yaprak çıtırtısına eşlik ederek veda türküsü söylüyordu.

Bazı yapraklar ağaçta kalmak için direniyordu. Düşen yapraklar dalda kalanlara ayrılık konuşması yapıyordu. Ağaçta kalanlar dallarından el sallıyordu.

Yapraklardan rüzgarın sırtına binip yeni yaşama atlayanlar kendilerini cesur ve girişimci olarak görüyordu.
Korkaklık gösterip bir dala sımsıkı tutunup yere düşmeyenler kendini azimli, sabırlı kabul ediyordu.

Tutunmak mı, atlamak mı iyi; kestirmek zorlaşıyordu.

Betül Özer Bölük

Devamını Oku
Betül Özer Bölük: YAZDAN KALMA BİR VEDA

Mehmet Bozkurt: ■ ÜMMETİN ALİMLERİ NE ZAMAN HAYKIRACAK!? KORKUYOR MUSUNUZ!?

■ ÜMMETİN ALİMLERİ NE ZAMAN HAYKIRACAK!?
KORKUYOR MUSUNUZ!?

Bir kul olarak arzum ve duam şudur!? Artık ümmetin alimleri yüksek sesle haykırmalı...
Uyuyan müslümanları uyandırmalı...
Susmuş alimler!
Neyi bekliyor?
Bırakın İslam alemini, Türkiye'de bir tek alim haykırdı mi? Müslümanlar bunca zulme uğrarken ve zillet yaşarken!?

Deniliyor ki, Irak'ta bir milyon kadına kafir tecavüz etmiş... Elbette, ben de bu rakamı biraz abartılı buluyorum. Sadece bir mü'min kadına tecavüz edilmişse, bunun ahı arşı alaya yükselmişse, mahşer günü Allah'a ne hesap vereceğiz!?
Ruhum bu iddia karşısında iflas ediyor. Kalbim parçalanıyor...

Gerek İslam aleminde ve gerek Türkiye'de bir alim çıkıp basın toplantısı yaparak ey Müslümanlar! Kendinize gelin, uyanın artık! dedi mi?
Hayır!

Yahudi, defalarca Mescid'i Aksa'da Kur'an'ı tekmelerken ses var mı?
Müslümanlar yeryüzünde aç sefil yaşarken ses var mı?
Milyonlarca müslüman katledilirken, dik duran ve itiraz eden var mı?
Küfür diyarına hicret eden müslümanlar boğurken, dövülürken, onuru kırılırken alimler haykırıyor mu Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.v) gibi!?
Hayır!

Alim dediğimiz insan, Kur'an'dan ilham almıyorsa ve susuyorsa dilsizse, ne kıymeti var Allah nezdinde!?

Alimler, ilmiyle amildir!
Alimler, ümmetin dertleriyle dertlenendir!
Alimler, yol gösterir, rehber olur, dik durur, zalimlerin yüzüne, "Yaşasın zalimler için Cehennem!" der.
Alimler, ortadadır ve Cihad öncüsüdür!
Alimler, alemi uyanık tutar!
Alimler, Tevhid mücadelesini canlı ve diri tutar!
Alimler, gerekirse bedel öder!
.......

Büyük İslam alimi, müfessir, şehid Mısırlı Seyyid Kutup (r. a) özür dilerse af edileceği haberi üzerine diyor ki:
İdama giderken zalim Cemal Abd'ul- Nasır'a mühteşem cevabı:
"Eğer Allah kanunu ile mahkum edilmişsem, ben Hakk’ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkum olmuşsam ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem. Allah’a şükürler olsun ki, on beş sene cihad ettikten sonra bu mertebeye ulaştım. Ben Allah yolunda yaptığım iş için asla özür dilemem. Namaz'da Allah’ın birliğine şehadet eden parmağım asla bir Tağut'un hükmünü onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır!" diyordu...

Seyyid Kutub idam sehpasına götürülürken Ezher Müftüsü Kelime-i Şehadet getirmesi için telkinde bulunur. Seyyid Kutup Müftü'ye dönerek:
"Sen bu komediyi tamamlayan son figüransın" der. Çünkü sen o kelime ile Ezher'den maaş alıyorsun. Ben ise o kelime için ipe yürüyorum!" Haykıran bu imana bakınız!?

Tarih, şerefle yaşayan ve şerefle ölen yüzlerce İslam alimini, mücahidini bir bir kaydetmiş ve müslümanlar da rahmet ve minnetle anıyor!?

Unutmadık, unutmayacağız!
Çeçen kurtuluş mücadelesini veren kahramanları...
Libya'nın kurtuluş kahramanı Ömer Muhtar'ı...
Öldüğü ana kadar susmayan Muhammed İkbal'i...
Şehid Hasan el-Benna'yi...
Bediüzzaman Said Nursi'yi...
Şehid İskilip Atıf hoca'yı....
İslam aleminin en büyük alimlerinden şehid İmam Azam Ebu Hanife'yi...
Tek başına mücadele vererek hahramanca vuruşan Aliya İzzet Begoviç'i...
Kral Faysal bin Abdulaziz'i...
Mehmet Akif Ersoy'u...
Selehaddin-i Eyyübi'yi...
Şeyh Şamil'i...
MalcolmX i...
Dr. Ali Şeriati'yi...
Şehid Muhammed Mursi'yi...
Ve daha nice Allah dostunu...
Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.v) gibi meydanlarda haykırdılar! Yol yürüdüler...
Tevhid mücadelesinde Cihad ettiler...
Laik düzene itibar ederek, "Sus! Karışma! Konuşma!" parolasıyla teslim olmadılar...
Allah onlardan ebeden razi olsun!

Hayata hükmetmeyen İslam, İslam değildir. O'nu hayatına geçirmeyen Müslüman, Müslüman değildir!
Bu yol zor bir yol; güller ve çiçeklerle döşeli bir yol değil! Dikenlerle bezeli, kanlarla süslenmiş bir yol!
Ümmet elbet bir gün doğacak; hiç bir doğum da acısız olmaz.
Üzerine "La İlahe İllallah" bayrağı dikilmeyen hiçbir toprak parçası Allah adına kurtarılmış değildir!
Ya dünyayı kuşatacak zafer! Ya da Allah’a sunulacak şehadet!
Acaba Müslümanlar nasıl zevkle yiyip içiyorlar, nasıl rahat uyuyorlar? Din kardeşleri en aşağılık, en rezil insanların ellerinde en kötü işkenceleri görürken, çeşit çeşit zillete layık görülürken!
Batılılardan nefret ediyorum, Amerika’dan nefret ediyorum; ama daha çok Amerika’nın vicdanına sığınan Müslümanlardan nefret ediyorum!
Allah’a giden yolun sorumluluğunu bilen yolcular geri dönmez ve umutsuzluğa kapılmazlar!
Allah yolunda yaptığım bir iş için asla özür dilemem.
Konuşmak, sürekli konuşmak! Sonra kalkıp bir şey yapmamak! Çoğu zaman içine düştüğümüz abes durumlardan biridir bu!
Kalem sahibi kimseler, birçok işleri yapabilirler ancak; fikirlerin yaşaması pahasına kendilerini feda etmek şartıyla!
Ya bütünüyle izzet, şeref ve özgürlük olan yüce Allah’a kulluk! Ya da tamamıyla zillet ve mahkumiyet olan Allah’ın kullarına kulluk! Dileyen dilediğini seçsin!
Özgürlüğün yumruğu, zulüm karşısında kanayabilir. Fakat öldürücü darbeler daima onundur. Özgürlüğün hiç şüphesiz bir karşılığı vardır. Esaretin “esaret” olabilmek için kurbanlar verdiği gibi, özgürlük de özgürlük olabilmek için kurbanlar vermesin mi?
Namazda Allah’ın birliğine şehadet eden parmağım, bir Tağut'un hükmünü asla onaylamayacaktır.
Bu sözler sırt üstü yatarak ona buna elini eteğini öptürenlere ders olsun!

Ya Rabb!
Ya kulun olarak ben cahilim, deliyim, ya da hakliyim. Sana arz ediyorum halimi...
Ya Rabb!
Müslümanın derdiyle dertlenmeyeni neylerim!?
Ya Rabb!
Sadece senin önünde eğileceğim ve haykırmaya devam edeceğim kulun olarak!
Sadece sana sığınıyorum.
Yol göster Allah'ım! Yolumuzu şaşırdık!

Allah Resulü mahşer günü bizi neden Rabbine şikayet edeceği açıkça ortada değil mi?
Kur'an'ın ifadesiyle, "Resul şöyle diyecektir: "Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı yalnız (büsbütün terketti) bıraktı."
Furkan, 25/30

Bu Ayette Kur’an’ı yaşamayanların mahşerde Hz. Muhammed (s.a.v)’in şikayetine konu edileceği mesajı verilmektedir. Kur'an'ı "mehcur" bırakan (terk eden) mesrur olamaz. Hz. Peygamber (s.a.v)'in şikayetine de muhatap olur. Kur'an'ı hayatına aktarıp yaşayan ise hem hayatını ve hem de ahiretini imar edip Allah'ın rızasına mazhar olur.

Özellikle ülkemizde birileri birilerini evliya, veli, Allah dostu ilan ediyor!
Elbette Allah'ın veli kulları vardır! Ama kimin Allah'ın veli (Evliya) kulu olduğunu sadece ve ancak Allah bilir. Hz. Peygamber (s.a.v) bile kendisine ne yapılacağini bilmediğini ifade ederken, kızı Hz. Fatima (r. anha)'yi kurtaramıyacağını ifade ederek uyarırken, kendisini Cennet ehli diye sunan din tüccarlarına itibar edemeyiz... Allah korusun, imanınızı tehlikeye atarız!

Allah da Ahkaf, 46/9. Ayette Hz. Muhammed (s a.v)'e ve bize diyor ki:
"De ki: "Bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum! Sadece bana ne vahyediliyorsa onu biliyorum ve ona uyuyorum. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım!"
Hz. Peygamber (s.a.v) de mahşer günü kendisine bile ne yapılacağıni bilmezken, Allah'ın kesin emri (bir çok konuda) ortada iken, birileri diyor ki: "Sofilerimi almadan cennete girmem!"
Allah'ım! Böyle bir iddianın şerrinden sadece sana sığınırız!

Neden müslümanlar olarak bitap düştük, ilim ve irfandan uzaklaştık!?
Neden bugün yeryüzünde zillet yaşıyoruz!?
Neden gözyaşı döküyoruz!?
Alimlerimiz yok ortada!?
Önderlerimiz yok!
Paramparça müslümanlar ve İslam alemi!?
Bakın Allah ne diyor!?

"Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir."
En'am, 6/159

"Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir."
Rum, 30/32

"Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler."
Müminun, 23/53

"Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler."
Enbiya, 21/93
Ne anladınız!?
Allah ne diyor!?
Ne diyorsa doğru diyor!
Amenna!

Mehmet Bozkurt,

Eğitimci İlahiyatçı Araştırmacı Yazar

Devamını Oku
Mehmet Bozkurt: ■ ÜMMETİN ALİMLERİ NE ZAMAN HAYKIRACAK!? KORKUYOR MUSUNUZ!?

İbrahim Erdem Karabulut: YABANCILAR ÜLKEMİZİN DÜZENİNİ BOZMUŞ!

YABANCILAR ÜLKEMİZİN DÜZENİNİ BOZMUŞ!

Toplumumuzun yarısından fazlası gibi bende toplu taşıma araçlarını kullanıyorum.
Metro, Metrobüs, Tramvay, Vapur ve Minibüs gibi.
Bu nedenle birçok birey gibi gözlemliyor, bakıyor, görüyorum, geldiğimiz noktayı analiz ediyorum.

Uzun zamandır toplu taşıma araçlarında halkın gördüğü ve gördüklerini paylaştığı konu ise toplu taşımalarda yabancıların çokluğu.

Yabancıların yüksek sesle konuştuğu, gençlerinin saygısız olduğu, yaşlılara yer verilmediği gibi problem gördükleri konular.

Peki biz toplum olarak gözümüze sokulan parmağı neden görmüyoruz-da başkalarının gözündeki bir kılı anında görüyor ve abartarak anlatıyoruz.

Toplumun geldiği nokta net anlaşılıyor-ki; bizler toplu taşıma araçlarına bindiğimizde ülkemizdeki yabancıların kalkıp bize yerlerini vermesi, sus pus olmaları, misafir olduklarını hatırlayıp saygı göstermeleri, biz ne yaparsak yapalım tahammül etmeleridir düşüncesini görmekteyiz.

Toplum olarak biz kendi gençliğimize adeta yüz çevirmiş bir durumda onlara bakmayıp sadece yabancıların tutum ve davranışlarına bakarak sürekli pompalanan yabancı düşmanlığını saplantı haline getirmişiz

Toplumumuzun Ahlaki, Siyasi, Ticari, Ekonomik, Kültürel yapısının bozulma nedenini yabancılara yüklemiş durumdayız.

Gençlerimiz iyi veya kötü bu ülkenin geleceği olarak gördüğümüzde özgürlük adı altında yaşadıkları, yaptıkları akıllara durgunluk verecek türden olduğunu hepimiz biliyoruz, nedense konuşmuyoruz, konuşamıyoruz, hoşgörülü olmaya çalışıyoruz.

Bu konuda (Z) kuşağı denen gençlerimizin yetiştirilmesi biz en küçük toplum aileler tarafından gerçekleşti.
Onların bu hatalı tutum ve davranışlarını sorgulayabilmek için önce biz kendimizi sorgulayıp "biz nerede hata yaptık" demeliyiz.

Çocuklarımız başkasının çocuğundan geri kalmasın diye milyonluk telefonlar, tabletler almamız ekonomik durumumuza bağlı olsada bu düşüncemizin bu telefonları alamayan binlerce ailenin çocukları karşısında düştükleri durumun toplum üzerindeki etkisini hesapladık-mı?

Saçlarını (Tavuz Kuşu) gibi rengarenk boyayan genç erkek ve kızlarımızın moda diye ses çıkarmayıp onlara eşlik ederek kendimizde aynı şekillere bürünürken çocuklarımızın yarınlara hazırlamanın bu olmadığını farkedemedik.

Kollarına, bileklerine, boyunlarına, göğüslerine yaptırdıkları dövmelere aldırış etmedik, bizde Anne olarak omuzlarımıza, popomuza, ensemize aynı dövmelerden yaptırarak daha özgür olduğumuzu kanıtlamaya çalışırken rol model olduğumuzu hatırladık mı?

Kulaklarına bir küpe yerine onlarca demir halka takılırken kızım, oğlum nedir bu diye sorgulamamızın sonucunda kaşlarına, burunlarına hatta göbeklerine taktıkları metal halkalara gençtir bunlar, bir hevesle yapıyorlar, modaya uyuyorlar diye geçiştirmedik-mi?

Diz üstü etekler, Mini, Midi derken kilotsuz gezmelerine "zamane gençliği" diyerek hoşgörü ile bakmadık mı?

Pantolonların rafa kaldırılıp adeta kilotlu çorap misali vücutlarının en ince ayrıntısının belli olduğu adına (tayt) denen kıyafete göğüslerinin sadece meme uçları kapalı olan bir karış sütyen misali kıyafetlerle sokaklara çıkmalarına eşlik eden Anneler adeta kızlarıyla bu giyimde yarışır bir hal alırken babalar sadece seyirci kalmadımı?

Şimdi bu kaybettiğimiz kuşağı toplayabilmek için "Aslına Rücu Ederler" temenni sinden başka ne düşünüyoruz?

Bu gençliğin toplu taşımada yaşlılara, hamile ve çocuklu kadınlara, engellilere yer vermesini beklemeyi bırakalım onlar için ayrılmış koltuklardan dahi kalkmalarını isterken alınan yanıtları hepimiz, hepiniz çok iyi biliyorsunuz.

Genç kızlarımızın adeta erkek çocuklarını kıskandıracak derecede sinkaflı küfürler ettiğini duymayanınız varmı? Cinselliği sonuna kadar yaşayan henüz çocuk diyemeyeceğimiz yaştaki genç kızlarımızı görmezden geldiğimiz bir ortamda sokakta öpüşmenin, sevişmenin özgürlük olduğunu toplumun neredeyse tamamı kanıksadı?

Ülkemizin bir sahil kentinde çıplak kişilerin ulu orta cinsel ilişkiye girmesini tepkiyle ilk kez görmüşler gibi kıyameti koparanlar bulundukları il ilçe içerisinde gençlerin yoğun gittiği kafelerde farksız bir ortam olmadığını göreceklerdir.

Keza her ilimize eğitimin daha düzgün, daha verimli olması için açılan yüksek öğrenim kurumlarının kantin ve bahçelerini görmemek sadece korkularımızdan kaçmaktan ibarettir.

Toplum olarak geleneklerimizden gelen genlerimizden dolayı kimse benim kızım, benim oğlum böyle değil dese-de genelde bunu çocuklarına yakıştırmayan ebeveynlerin çocuklarının böyle olduğu yapılan bir küçük araştırmayla ortaya çıkacaktır.

Bu alt yapıyı hazırlayan TV dizileri, Skeçler, Şovlar ve bunların özellikle yayınlandığını gördüğümüz kanallarda kadın cinayetleri, kadına şiddeti ekranlara taşırken adeta kadına şiddeti teşvik edecek şifrelerle verdiklerini anlamak için habere iyi adapte olmak gerek.

Bu ahlak ve yapının bir erkeğin başka bir erkeğin karısı için "Eşiniz çok güzelmiş, onunla bir akşam yemek yemek isterdim" ve-ya Bir kadının eşine " Ben artık senden elektrik alamıyorum falan kişi ile çok iyi anlaşıyorum bu nedenle ayrılalım" şeklindeki yaklaşımına erkeğin olur, evet eğer böyleyse ayrılalım" diyebileceği bir modernliğe geldiğinde,  Ya-da  " Eşinizi dansa kaldırmak istiyorum talebine karşılık, eşim istiyorsa buyurun" ifadelerinin yaklaştığı bu dönem biraz daha hızlanırsa ülkemizde kadına şiddet son bulur.

"Ahlak ve Namus bacak arasında değildir" söylemlerini " Namus kafanın içindedir" ifadeleriyle pekiştirerek toplumumuza adeta yedirilip yutturulması sonucu ne kafada namus kaldı, ne-de bacak arasında.

Toplumun en küçük parçası olan aile yapısının daha fazla çöküntüye gitmeden aklımızı başımıza almalı, çocuklarımıza sahip çıkmalı, geleceğimiz olan çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmanın ilk eğitiminin aileden geçtiği unutulmamalıdır.

İbrahim Erdem Karabulut
Gazateci- Yazar TV Proğramcısı
info@haberpars.com

Devamını Oku
İbrahim Erdem Karabulut: YABANCILAR ÜLKEMİZİN DÜZENİNİ BOZMUŞ!

Ahmet Aydın: DUA MUA YOK;

DUA MUA YOK;

Sabah kahvaltısından sonra kumandayı alıp haberlere göz atayım dedim. Aman Allah'ım, insanlar sevinç içinde. Sanki havaya uçuyorlar,

- "Şükür Allah'ım sana, bize yağmur verdin" diyorlar. Ellerini, avuçlarını havaya kaldırarak, yağmur dolduruyorlar,

- "Şükür Allah'ım, sonunda dualarımız kabul oldu" diyorlar. Günlerdir yanan ormanlarımız bütün çabalara rağmen söndürülememiş, ancak yağan yağmur ile bir anda yangınlar sönmüştü. Bu Allah AZZE ve CELLE'nin kudreti değil ne ne?

Yaz mevsimiydi. Havalar oldukça sıcak. Neredeyse iki aydır yağmur yağmadı. Toprak sususzluktan çatlıyor, yarılıyor, tarlada yürürken ayaklarımız açılan boşluklara kayıp düşüyorduk. Halk perişan. Kuraklık başını aldı gitti. İş güç yüzünden sanki insanlar Allah'ı unutmuşlar gibiydi.

Cemaat sayım çok azaldı. Bazen tek başıma namazı kılıyordum. Camiye gelmemeyle birlikte namaz, oruç, sadaka, dua, edep, haya gibi olguların da azalması, gıybet, iftira, haset, kibirlenme, akrabalık bağlarının kesilmesi, komşulukların azalması gibi durumlar da doğal olarak ALLAH AZZE VE CELLE'yi de unutturuyordu. Allah'ın öfkesini de celbettiriyor tabi ki.

Böylece, kırgınlıklar, atışmalar, koşuşturmaca bir telaş bir telaş. Muhabbetler azaldı. Komşular arası gidip gelmeler azaldı. Bunun yanında hatalar, kusurlarda çoğaldı.

Allah Rasûlü "Din nasihattır, din nasihattır, din nasihattır" diyor bastıra bastıra. Nasihatlarla ibadetler artar, ibadetlerle, yardımlaşmalarla, dualarla da felaketler önlenir, böylece o beldelerde yağmurlar yağar, bereket hasıl olur biliriz.

Amasya'da Sultan Bayezid Camii'nde yıllarca müezzinlik yapmış olan Orhan Amcamız rahmetli oldu, Allah AZZE ve CELLE rahmet eyleye, mekanı cennet olsun inşallah diyoruz, önüne gelen herkese derdi ki: "Yalanı deme, haramı yeme, namazı da kazaya koyma. Allah'ın işine de karışma. Ben bunu bilirim, sözün özü bu" derdi.

Köyden bir kaç kişi benim olmadığım bir ortamda karar almışlar yağmur duasına. Bana sadece hadi hoca DUA'ya dediler. Olur dedik çıktık kırlara. Bir yere geldik "Hadi hoca başla DUA'ya" dediler. Duamızı ettik. Halk önceden büyükbaş hayvanı kesip pişirmişler. Sofralara pilavlar koyuldu. Afiyetle yenildi yemekler. Aceleyle, telaşla. "Bu gün de dinlenelim" demediler. Sonunda hadi hoca başla DUA'ya dediler. Duamızı yaptık ve herkes dağıldı işine gücüne.

Yağmur yağmamıştı. Bir hafta sonra Camide ikindi namazımı kılıp eve giderken köyden üç tane bayan "Hocam bir dakika" dediler. Rahmetli babamdan öğrendiğim terbiyeyle "Buyurun, sizi dinliyorum" dedim. "Bizim köyümüzün âdetidir. Sadece kadınlar, çocuklar ve bir de siz DUA etmek için bulunacaksınız, yemekler pişecek. Duadan sonra yemekler yenecek olur mu" dediler. Ben bir an düşündüm. Biraz da benim katkım olsun diye. "Ne keseceksiniz kurban olarak, benim de katkım olsun" dedim. "Hindi ve horozlarımız var" dediler. Şaşırdım bir an bu durumdan. İlk defa karşılaşıyordum. Anlık tefekkürümle bu olayda gelişebilecek olan hayırlı olayları düşünüp, ahiret kâr zarar hesabını yapıp, hayırdır inşaallah diyerek,
- "Olur" dedim.

Yukarı köyün imamı arkadaşım Adem Bey'i aradım.

- "Adem Bey, yarın yağmur duası var. Bekliyorum" dedim. Sağolsun beni kırmadı geldi dua için. Harman yeri saat sabah on gibi doldu taştı. Köyün bütün bayanları, yaşlıları, çocukları bir de Adem Bey ile ben. Durumdan Adem Beyi haberdar eyledim nasıl yapacağımızı. Vakit gelince,

- "Haydi Hocam, DUA'ya dediler.

- "Bu iş sadece dua ile olmaz. Yüzümüz var mı dua etmeye. Önce duaya hazır olmalıyız, hazırlık yapmalıyız" diyerek, köyün en yaşlısı, en az yüz yaşında, ama abdest, namaz dirisi olan ninemiz en başta olacak. Herkes müsafaha yapacak. Biz de bakacağız, kontrol edeceğiz. Musafaha yapmadan geçerseniz biz de duayı yapmayacağız" dedim.

- "Hocam olur mu? Birbiriyle kavgalı, bir birine küs, akrabasına bile küsenler var. Annesine, kardeşine, komşusuna dargın kişiler var" deyince ben de,

- "Dua mua yok. Ne bu ya! Bu din sadece dua dini mi. Eğer dediğimi kabul etmezseniz bizden de DUA yok" deyip gidiyormuş gibi yaptım. Sonuçta kabul ettiler.

İsmini tam hatırlayamadığım Ninemiz bu duruma çok sevinerek,

- "Hocamız haklı. Haydi gelin musafahaya" diyerek büyükten küçüğe doğru musafahaya başladılar. Aman Allah'ım o küs olanların birbirine musafaha ederek barışmaları, birbirine sarılışı, birbirinden af dilemeleri, gözlerden akan yaşlar...
Adeta sel oldu.

Biz sadece sıradan musafahasız geçen olmasın diye takip ediyoruz, bu manzara karşısında gözlerimiz doluyor, kendimizi zor tutuyoruz ağlamamak için. Bayram havasına dönüştü birden o çocukların sevinci, insanların kaynaşması tarif edilemez.

- "Hah! Şimdi geçebiliriz DUA 'ya. Öyle kuru kuruya dua olmazdı. Şimdi iyi olmadı mı" dedim. Herkes,

- "Doğru söylediniz. Biz düşünemedik" dediler.

Birlikte ben dua ediyorum onlar yüksek sesle amiiin, diyorlar. Adem Bey dua ediyor Amiiin diyorlar. Tekbir, tehli, salat, selam, böyle devam ederken bu esnada, aman Allah'ım C.C. birden etraf karardı. Gökyüzünde bulutlar, beklenen, günlerce özlenen yağmur başladı şarıl şarıl. Duamızı zor bitirip yemekleri yiyemeden evlerimize kaçmıştık ıslanmayalım diye.

Bu olaya bütün köylü şahit olmuştu. Hatta,

- "Biz erkekler başaramadık, hanımlar başardı" diye zaman zaman espiri yaparlardı.

Dua samimiyet ister. Duada erkek veya bayan ayrımı olmaz. Kimin Allah'a daha yakın olduğu, kimin duasının kabul olacağını O'ndan başkası bilemez.

Yaşlısı, genci belki de günahsız bir çocuğun samîmi duası. Kimden istiyorsun, ne istiyorsun, ya da istemeye yüzün varmı, bilmek gerek. Allah AZZE VE CELLE'nin huzuruna çıkmak için temizlenmek gerek. Gece gündüz samimiyetle içten içe göz yaşı dökmek gerek diyoruz.

Ahmet AYDIN

Devamını Oku
Ahmet Aydın: DUA MUA YOK;

Mehmet Nuri Bingöl: HİLÂL ve YILDIZ’IN "TEÂLİ" ETMESİ...

HİLÂL ve YILDIZ’IN "TEÂLİ" ETMESİ...

Bir gün Cebrail (a.s) ile sohbet ederken Efendimiz (ﷺ),Cebrail (as)'e kaç yaşında olduğunu sordu.

Cebrail: “Ya Muhammed’ (ﷺ) on bin yılda bir doğan yıldız var ya, ben onu on binlerce kez gördüm.” diye buyurdu

Resulullah (ﷺ) gülümseyerek,

“Ya Cebrail o yıldızın ne olduğunu bilir misin?..” diye sordu.

“Bilmem Ya Resulallah!..” diye cevaplandı mübarek.

Efendimiz(ﷺ) de,“O yıldız benim yıldızımdır. Adı da Ahmed’in yıldızıdır. Her on bin yılda benim geleceğimi yeryüzüne müjdelemek için görevlendirilmiştir.” dedi. (İsmail Hakkı Bursevi – Ruhu’l-Beyan)

Günümüzde de kullanılan bu ay yıldızlı bayrağın ilk şekli III. Selim (1789-1807) devrinde hilâle sekiz köşeli yıldız ilave edilmesiyle ortaya çıktı. Sultan Abdülmecid (1839-1861) devrinde ise yıldız beş köşeli olarak değiştirildi.

Bu bayrağın 19. asırdan itibaren Osmanlı Devleti’nin millî bayrağı olduğu bilinmektedir. Osmanlı Devleti tarih sahnesinden çekildikten sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı bayrağını aynen benimsemiş fakat ölçülerinde bazı ufak değişiklikler yapmıştır.

BAYRAĞIMIZDAKİ “HİLÂL” şekli dolayısıyla değil, ismi dolayısıyla sembol olmuştur. İsmen anlamı hem ebcet değeri hem de harfleri itibarıyla “ALLAH (ﷻ)” ismiyle aynıdır.

Bilindiği gibi arapça aslında hilal kelimesinde; 1 “He”, 1 “Lam”, 1 “Elif”, ve yine 1 “Lam” harfleri bulunmaktadır.

Bu harflerin ebcet hesabıyla rakam değeride: • Toplam Olarak =99. ALLAH (ﷻ) kelimesi de yine bir “Elif”, iki “Lam” ve bir “He” ile yazılmaktadır. Bu harflerin de değeri yine ebcet hesabıyla toplandığında yine 99 rakamını verir.

Her iki kelimede harfler değişmediği için rakam değerleri de değişmiyor. Yani Hilâl yazarken ALLAH (ﷻ) isminin harflerini kullanıyoruz.

99’da Esmaü’l -Hüsna’yı temsil eder.
Öyleyse bu iki kelimeyi mecazi ve istiari olarak birbirinin yerine kullanmak mümkündür.

O halde Bayrak üzerine ALLAH – (ﷻ) yazacak yerde, aynı ismin eş değerlisi olan Hilâl’i koymak hem anlamlı, hem itikadımıza daha uygundur.

Gelelim yıldıza; hilaldekinin aksine, doğrudan doğruya şeklinden alınmıştır. Ancak bu şekil yine Arapça “Muhammed” yazısının izdüşümü. Peygamberimiz Hz. Muhammed (ﷺ) Efendimizin ismi yazıldığı zaman birinci “mim” in başı, “ha” harfinin dirseği, ikinci “mim”in kıvrımı ve “dal” harfinin alt ve üst kanadı beş tane çıkıntı meydana getirir ve tam bir yıldız şeklini alır. Zaten İslam’ın şartları da beş tanedir.

Hilâl ALLAH (c.c.) inancını, YILDIZ Peygamber’e bağlılığı dile getirir.
ALLAH (c.c.) inancı, amentü ile bildirilen iman şartlarının temeli olduğu için

iman esaslarının hepsi bu sembolle ifadesini bulmuş denebilir. İstiklâl marşımızda, “Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl./Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celâl?”
mısralarında bayrağın ve hilalin şahsına dile gelen hitap, aslında doğrudan doğruya ALLAH’a (ﷻ) bir niyazdır.

ALLAH (ﷻ)’tan, artık bu millete rahmet ve merhametiyle nazar etmesi istenmektedir. Zaten "Ruhumun senden ilâhî şudur ancak emeli;” mısrasında bu dilek daha açık bir dille ortaya konmaktadır.

Asrımızın müceddidi Said Nursi:
"Hilal ve yıldız teali (manen ve maddeten yükselecek) edecek vesselam!" derken bu manalarla birlikte güzel yurdumuzun "harami"kere teslim olmayıp İslam aleminin yıldızı olacağını ifade etmekte değil midir?

Mehmet Nuri Bingöl

Devamını Oku
Mehmet Nuri Bingöl: HİLÂL ve YILDIZ’IN "TEÂLİ" ETMESİ...

Esra Taze: BİR DÜŞÜNEYİM

BİR DÜŞÜNEYİM

Kaybedecek korkum olmadan,
Nefessiz kalmadan,
Özlemekten kurtarıp, git hayatımdan!

Acaba şuan ne yapıyor?
Başına bir şey geldi mi?
Aklına geliyor muyum?
Diye sormak zorunda kalan,
Sorularımı kurtarıp, git hayatımdan!

Özleyen dakikalarımı,
Gülen çenemi,
Kıpır kıpır olan içimi,
Arkasından gelen,
Gözyaşlarımı da rahat bırakıp,
Arkana bakmadan, git hayatımdan!

Ağlayarak pili biten kalbimi,
Seni düşünen beynimi,
Git dediğimde “gider mi acaba?” diye,
Yorulan meraklı sorularımı,
Rahat bırakıp git hayatımdan!

Git dediğim halde,
Kalacak kadar mı seviyorsun yoksa?
Diz çöküp af dile!
“Gidemem” de.

Ben de bir düşüneyim,
Sen olmadan olur mu diye,
Aşk konuvermiş kalbime.
Gitmekte bilse keşke,
Kuşlar, kelebekler,
Aşk dolu güzel sözler,
Mevlam seni bana yazmış,
Git dese de kalacak diyerekten.

Esra Taze

Devamını Oku
Esra Taze: BİR DÜŞÜNEYİM

Dr. Vehbi Kara: Siyasi parti başkanı eleştirilemezse kim eleştirilir?

Siyasi parti başkanı eleştirilemezse kim eleştirilir?

Demokrat Partinin en büyük günahı 5816 sayılı kanunu çıkarmasıdır. Bu yasa nedeni ile 31 Temmuz 1951 tarihinden itibaren yüzlerce aydınımız “CHP genel başkanını eleştirdi” diye hapis cezası almıştır.

Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’yi ölene kadar demir bir yumrukla yönetmiş ve diğer siyasi partilerin yaşamasına müsaade etmemiş bir siyasi lideri eleştiremiyorsunuz.

5816 Sayılı kanun giyotin gibi düşünce suçu işleyen insanların başlarını kesmeye hala devam ediyor. Bir Allah’ın kulu çıkıp da “Yahu bu yol çıkmaz sokak. Demokratik hukuk devletinde böyle ceza olmaz” diyemiyor.

Geçen gün, 28 Şubat mazlumlarından olan ve bu sebeple uzun süre hapis yatan Akademya Dergisi’nin Editörü ve çok değerli arkadaşım Hayreddin Soykan, Anadolu Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada, 5816 sayılı kanuna muhalefetten hapis cezası verildi.

Sosyal medya paylaşımı sebebiyle görevinden uzaklaştırılan bir Polis Özel Harekat memurunu destekledi diye Soykan’a 1.5 yıl hapis cezası veren hâkimlere kimse bir söz söyleme cesareti gösteremiyor.

Öncelikle partisinin tabelasında “Adalet” yazan Ak Parti hükümetine ve hukukçu diye geçinen akademisyenlere sadece iki soru sormak istiyorum. Maksat bu sorulara cevap verilirken “adalet mekanizması nasıl çalışıyor” bir görsünler.

Umulur ki; 21. Yüzyılın ilk çeyreği dolarken ülkemizi medeni ülkeler seviyesine çıkaracak bir hukuk sistemi kurulmuş olsun. Aksi takdirde 1951 yılında çıkarılan ve suiistimal edilerek yüzlerce aydınımızın hayatını karartan bu kanun sayesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki yargılamalar sonucunda milyonlarca lira tazminat ödemeye devam edeceğiz.

Ülkemiz, halkın huzuruna çıkan bazı siyasetçiler, gazeteciler hatta generallerin küfürleri ile adeta bir lağım çukuruna dönüşmüşken; 5816 sayılı kanun ileri sürülerek ölmüş gitmiş bir siyasi parti liderini eleştirdi diye aydınlarımızı hapse atmak vicdanınızı hiç sızlatmıyor mu?

Hakaret kanunlarımıza göre bir suçtur. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi Cumhurbaşkanımıza küfür etmekten dolayı yüz binlerce lira para cezası verilmektedir.

Bu kanun orta yerde dururken siyasetçi bir kişiyi eleştirenlere “hakaret manası var” diyerek ceza vermek; dünyanın hangi ülkesinde görülmüştür?

Tekrar yazmak lüzumu doğdu. Zira burada yazacağım hususlardan dolayı siyasetçiler, gazeteci ve generaller ceza almamıştır.

Bu hakaretler öyle bir iki kişi arasında söylenmiş sözler değildir. Basın ve kameralar önünde hiç utanıp sıkılmadan ve yüzü kızarmadan sarf edilmiştir. Buna karşılık “adalet” adını sık sık kullanıp konuşabiliyorlar. Varın hangi seviyeye düştüğümüzü siz hesap edin.

Meral Akşener, kendi partisine ait bir milletvekilinin şehit yakınına söylediği küfürden dolayı bu küfürbazı korumaya kalkmış; yetmedi şehit yakınına “ya..ak ya..ak konuşuyor” diyerek kendisi de küfür etmeye başlamıştır.

Hem de Meclisteki grup toplantısında bir kadına yakışmayacak seviyedeki bir üslup ile bu çirkinliğe imza atmıştır.

Aslında 28 Şubat 1997 sürecinde İçişleri Bakanı olan Akşener aslında kendisine yakışanı yapmaktadır. Zira Orgeneral Çetin Saner, İçişleri Bakanı Akşener hakkında “ileri geri konuşmasın, geldiğimizde İçişleri Bakanlığı önüne koyduğumuz bir yağlı kazığa kendisini oturturuz” diyecek kadar iğrenç konuştuğu halde Akşener, bu çirkin hakarete karşı bir dava dahi açmamıştır.

Osman Özbek isimli bir küfürbaz general, halkın oyları ile başbakan olmuş Erbakan’a “p…nk” diyecek kadar iğrençleşmiş karşılığında ceza almadığı gibi rütbesi tümgeneralliğe yükseltilmiştir. Bir özür dahi dilemeden hala paşa paşa gezmektedir.

Fatih Altaylı denilen bir gazeteci, başörtülü kadınlara radyodan “fa..şe” demiş yetmedi bunu haber yaparak terfi üstüne terfi almıştır. Bu küfürbaz kişi özür dilememiş hiçbir ceza almamış ve halkın karşısına geçip hala pişkin pişkin sırıtmaktan çekinmemiştir. Onu bu seviyeye getiren medya patronları ve hukukçular utansın!

28 Şubat’ın destekleyicisi olan ve dindar insanlar üzerinde büyük hukuk skandallarının yaşandığı bir devrin Cumhurbaşkanı olan Demirel, bu küfürbaz generallerin Milli Güvenlik Konseyi ve Yüksek Askeri Şuralarda yapılan hakaretlerine ses çıkarmadığı gibi daha büyük bir skandala da imza atmıştır.

Başbakan Çiller’in bu generallerin cezalandırılması için talepte bulunulduğu bir zamanda “Bu bir boşalmadır” diyerek küfürbazların önünü açacak çirkin bir tutum sergilemiştir.

Bu iğrençliği “Başörtülüler Arabistan’a gitsin” diyecek kadar ileri seviyelere götüren Demirel’den güç alan nice siyasetçi, ortalığı necasete ve lağım çukuruna çevirmiştir.

İşte 5816 Sayılı Yasa sayesinde hâkim ve savcılar hukuka aykırı öylesine kararlara imza atıyorlar ki; vicdanı olan hiçbir insan bu durumu kabul edemez. Zaten AB ilerleme raporunda ifade özgürlüğüne engel kanunlar arasında kabul edilen “5816 sayılı kanuna muhalefet” sebebi ile ülkemiz defalarca mahkûm edilmekte ve insan haklarına karşı itibarımız yerle bir olmaktadır.

5816 Sayılı yasaya karşı çıkanların arasında DP Milletvekili Halide Edip Adıvar da vardı. Diyordu ki; "Yeni bir kanun yapmayı bir şark zihniyetinin yeni bir mahsulü diye telakki ederim”. CHP Mardin Milletvekili Kamil Boran’da itirazı bir konuşma yapmıştır.

Sonuçta 5816 Sayılı Kanun yasalaşmış ve bu kanuna muhalefetin cezası acımasızca uygulanarak yüzlerce vatandaşımız hapse atılmıştır, vesselam…

Dr. Vehbi Kara

Devamını Oku
Dr. Vehbi Kara: Siyasi parti başkanı eleştirilemezse kim eleştirilir?

Başkan Mert’ten üyelerine özel sağlık indirimi

Başkan Mert’ten üyelerine özel sağlık indirimi

İzmir Otobüsçüler ve Servis Araçları Esnaf Odası Başkanı Erdem Mert, Borfiz Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Tıp Merkezi ile yaptıkları anlaşma kapsamında üyeler ve ailelerinin özel sağlık hizmetlerinden yüzde 20 indirimli yararlanacaklarını açıkladı.

Bu anlaşma kapsamında oda üyeleri ve birinci derece yakınlarının sağlık hizmetlerinden yüzde 20 indirimli yararlanacağını söyleyen Mert, “Esnafımıza ve ailelerine hayırlı, uğurlu olsun” dedi.

Mert” İzmir Otobüsçüler ve Umum Servis Araçları İşletmecileri Esnaf Odası olarak meslektaşlarımızın kendilerinin ve birinci derecedeki akrabalarının fizik tedavi, rehabilitasyon ve kalp damar 4ahatsızlıklarının tedavilerinde faydanalana bilecekler, müracaatlarını odamıza yapabilirler ”şeklinde konuştu.

Özel Borfiz Tıp Merkezi Genel Müdürü Özgür Kosanoğlu, sağlıklı bir toplum için İzmir genelinde tüm İzmir Otobüsçüler ve Servis Araçları Esnaf Odası üyelerinin sağlıktan indirimli yararlanmaları için kurum yöneticileri ile anlaşmaları yaptıklarını, bu yönde çalışmalarının devam ettiğini söyledi.

Devamını Oku
Başkan Mert’ten üyelerine özel sağlık indirimi

Ahmet Aydın: Mihraba Yolculuk

Mihraba Yolculuk

Bir kaç gün önce idi. Sıcak bir gün. Öğlen namazı için en yakın camiye gittim. Cemaate o gün yetişememiştim. Oldukça büyük ve merkezi yerde olan caminin cemaati de oldukça kalabalık olur gün boyunca.
       
Camiye girdiğimde, kimi namaz kılıyor, kimi Kur'an okuyor, kimi serinlemek, dinlenmek için oturduklarını gördüm. Ben de öğlen namazımı eda ettim. Biraz dinleneyim, biraz da tesbihat, tefekkürle meşgul olayım, dedim.
       
Babasıyla camiye gelen üç, dört yaşlarındaki çocuk, babası namaza durduğunda başladı minbere tırmanmaya. Minberin basamakları üç beş basamaklı değil, oldukça dik ve sayısı da fazla. Ama çocuğun neşesine diyecek yok. Kıpır kıpır. Sonra aşağı indi yavaş yavaş. Babası namaza devam ediyor. Geçti, mihraba oturdu. Gülümsüyor, namaz kılar gibi ellerini kaldırıyor indiriyor, eğiliyor doğruluyor.
       
Çocuğun bu davranışı beni maziye götürdü. Öğretmenliğimde camiler haftasında din kültürü ve ahlak bilgisi dersine girdiğim her sınıfı okul idaresine bildirerek camiye götürürdüm. Bir hafta öncesi duyuru yapatığım için öğrencilerimin bir kısmı gezi öncesi abdestlerini almış olurlardı bile. O günü sabırsızlıkla beklerdik.
       
Caminin, MİNBER, MİHRAB, KÜRSİ, MAHFİL, KUBBE, MİNARE, ŞEREFE gibi bölümlerini anlatırdım. "Allah'ın evi, şimdi bizler de Allah AZZE ve CELLE'nin misafiriyiz" derdim, mutlu olurlardı. Sınavda sorduğum sorularda aldığım cevaplar bu gezilerin ne kadar da gerekli olduğunu gösteriyordu. Hele hele cami gezisinden sonra davranışlarındaki olumlu gelişmeler de cabası. 

Hayatında hiç camiye gitmemiş öğrencilerim bile olurdu içlerinde. Camilerimizi gezip, yerinde gördüklerinde, "Çok teşekkür ederiz öğretmenim, tekrar ziyaret yapacak mıyız, ne zaman" derlerdi bana.
       
O öğrencilerimin minbere çıkmaları, mihraba geçip mihrabı incelemeleri, kürside oturmaları, kubbe ve kenarlardaki yazıları incelemeleri, mahfilde oturmaları, içeride fotoğraflar çekinmeleri, el açıp dualar etmeleri, en önemlisi de camide anlattığım o günlerdeki dersimi hiç unutamıyorum. Ben unutamıyorsam öğrencilerim de sanırım unutmuyorlardır yaşadıkları bu güzellikleri.   
       
Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından, gençler arasında hoşgörü ve diyalogun arttırılması, sosyal korku ve ön yargıların giderilmesi, toplumsal bütünleşmeye katkı sağlanması, gençlerin farklı coğrafi bölgelerde yaşayan akranlarıyla tanışmaları, kaynaşmaları ve kültürel alışverişte bulunmaları amacıyla geziler düzenlenir. Bir iki defa da rehber öğretmen olarak bulunmuştum. AVM'lerine varıncaya kadar gezilir gidilen şehirlerin.
       
Yanlış anlaşılmasın da gereksiz demiyoruz bu geziler, seyahatlar. Teşekkür ediyoruz yetkililerimize, projeyi düzenleyenlere. Ama içi doldurulmalı değil miydi. İlim, irfan, medeniyet, sanat ve maneviyat da olmalıydı içinde diyoruz.  Ya da ayrı bir projeyle MİHRABA DOĞRU BİR YOLCULUK yapılabilir, Minber, mahfil, kubbe, kürsiler vs. yerinde tanıtılabilirdi.
Hayırlısı olur inşaallah diyoruz.

Mihrab
En şerefli kısmı caminin.
Rasûlüllah'ın namaz kıldırdığı,
Ayetel Kürsi ile çevrilidir mübarek mekan.

Sağında Allah, sol tarafında Muhammed yazılıdır,

İçinde MİHRAB yazılı ayet levhalar makamın yüceliğini hatırlatır namaz kılmaya gelen cemaate ve namazı kıldıran imam efendiye.
       
Sütunçeler, bordürler bulunur niş'te. Sözü fazla uzatmadan Bakara Suresi 144.ayetin anlamını okuyalım birkte isterseniz.

Bismillahirrahmanirrahim
  
"(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin.

Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir."Sadekallahül Azîm.
       
MİHRABA YOLCULUK yazımda gençlerimizle gezilip, yerinde görülmesi, incelenmesi gereken, bir birinden farklı usul  ve tarzdaki MİHRAB'ı bulunan camilerin bir kaçını yazmak istedim isimlerini.

Diyarbakır Kale Cami
Kızıltepe Ulucami
Silvan Ulucami
Harput Ulucami
Divriği Ulucami
Sivas Keykavus Daruşşifası
Niğde Alaaddin Cami
Kayseri Huand Hatun Cami
Konya Alaaddin Cami
Sadreddin Konevî Camii
Harput Arap Baba Mescidi
Ankara Arslanhane (Ahî Şerafeddin) Cami
Beyşehir Eşrefoğlu Cami
Niğde’de Sungur Ağa Cami
Balat İlyas Bey Cami
Birgi Ulucami
Sinop Alâeddin Cami
Ermenek Ulucami
Karaman Ulucami
Ürgüp Demse köyü Taşkın Paşa Cami
Bursa Yeşilcami
Yeşiltürbe mihrabı
Murâdiye Camii mihrabı
İznik Yeşilcami
Milas Fîruz Bey Cami
Bursa Orhan Gazi Cami
Edirne Gazi Mihal Bey Cami
II. Beyazıt Cami
Amasya Sultan Bagezit Cami
Gebze Çoban Mustafa Paşa Cami
İstanbul Sultan Selim Cami
Şehzade Cami
Süleymaniye Cami
Kadırga’daki Sokullu Cami
Selimiye Cami
Üsküdar Yeni Vâlide Cami
Nuruosmaniye Cami
Üsküdar Ayazma Cami
Lâleli Cami
Beylerbeyi Cami
Aydın’da Cihanoğlu Cami
Gülşehir’de Karavezir (Kurşunlu) Cami
Yozgat’ta Çapanoğlu Cami
Nusretiye Cami
Dolmabahçe Cami
Aksaray Vâlide Cami
Ayasofya’nın XIX. yüzyılda yenilenen mihrabı.

Ahmet Aydın.

Devamını Oku
Ahmet Aydın: Mihraba Yolculuk