Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Sayfalar
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Engin AKYOL : ....İNSANLIĞI YEŞERTELİM....

....İNSANLIĞI YEŞERTELİM....

Toplumun bütünlüğünü birliğini koruyan ve toplumu nesiller boyunca devam ettiren şimdi ki ve gelecekteki nesillerimizdir.
Toplumda insanlığın baş gösterdiği ve insanlık adına yol alan bir nesil yetişirse duyarlılık ve farkındalık gündem güne artacaktır.
Dünya malı dünyada kalır ve dünya malını amaç etmeyerek araç olarak kullanmamız gerekir.
Dünya malına tapan bir nesil olursak;
Liyakatı, ahlakı, manevi bütün değerlerimizi kaybetmiş oluruz.
Toplumlara baktığımızda aileler de bile büyük husumetler bulunmaktadır. Detayına baktığımızda sebepler dünya malı dünya malı...
Nice canlar bir dünya malı yüzünden ölüyor ve nice insanlar dünya malı yüzünden birbirine düşman oluyor.
Gün geç değil ve şimdi de istesek bir çok şeyi değiştirebiliriz.
Gelin hep birlikte insanlık adına yol alalım ki;
Çocuklarımız insanlık ile yol alsın
Ahlak ile yol alsın
Hizmet ile yol alsın
Dininine hizmetkar olsunlar
Ama biz bunu yapmasak çocuklarımız ve geleceğimiz de cehalet ve dünya malı zihniyetli ile büyür.
Yarın bizi yönetecek kişiler olacaktır.
Ve ahlak, liyakat diye Bişi olmayacak.
Topluma bakıyoruz dünya malı yüzünden birbirine düşman kardeşler ölümlü günlerde gelip göz yaşı düküyorlar ve pişmanlıklarını dile getiriyorlar. Sağ iken kıymet yoksa öldükten sonrada geri dönüşü yoktur. Bu sefer o ailelerin çocukları da o zihniyetle ve düşmanlıkla büyüyor.
Demem o ki ne kadar zengin olursanız olun, insanlık yoksa ve güzel hayır miraslar bırakmamışsanız o malının hiç önemi yoktur.
İnsanlığı yeşert ki insanlık olsun.
Dünya malınını amaç değil araç olarak kullanın ki insanlık hep yeşersin.
Artık dünya malı yüzünden insanlık yok. Olmasın sağ ile kıymetimizi bilelim ki öldükten sonra vicdan azabı ile her gün ölmeyelim.
Aile olarak bu güzel duyguya temel atarsak inanıyorum cennet misali her yer olur.
Saygı ve hürmetlerle

Halkının hizmetkarı
ENGİN AKYOL

Devamını Oku
Engin AKYOL :  ....İNSANLIĞI YEŞERTELİM....

Dr. Vehbi KARA

 

Kapitalizm Kadını Köle Olarak Kullanıyor

Kadınlar şefkat yönü ile erkeklerden kat kat üstündür. Çünkü annelik sayesinde Allah kadınları öyle bir duygu ile donatır ki dünyada bundan daha zevkli ve güzel bir şey yoktur.

Hepimiz bir zaman çocuktuk. Bu duyguyu çok iyi biliriz. Eğer bir tehlike ile karşılaşsak en güvenilir yerimiz; ana kucağıdır. Annesine sığınan bir çocuğun artık hiçbir güçten korkusu kalmaz. İşte şefkat böylesine güçlü ve güzel bir duygudur.

Ne var ki; insanların en değerli varlığı olan anneleri gözden düşürmek ve onları bir çeşit köle yapmaya yeminli kapitalist burjuva patronları, bu güzel şefkat duygusunu ortadan kaldırmak istiyor. Akla gelmedik sinsi oyunlarla annelerimizi perişan etmek istiyorlar.

Hazreti Muhammed (ASM) bu kavramın önemini vurgulamak için “cennet annelerin ayakları altındadır” buyurmuştur. Kuran’da “yaşlandığında büyükleriniz için öf bile demeyin” emri bulunmaktadır. İşte İslam dini anneye bu kadar önem vermiştir.

Bir de Batı kültürüne, moderniteye ve dayattığı materyalist anlayışa bir bakalım. Ne haltlar karıştırıyor gözler önüne sermeye çalışalım:

Batı kültürü, anneliği değersizleştirdiği yetmiyormuş gibi her türlü medya aracı ile anneliği aşağılamaktadır. İnsan yetiştirmek kadar önemli ve gurur duyulacak bir mesleği sözgelimi tekstil ürünleri imalatından daha aşağı görmektedir.

Zamane anlayışı; anne tipi kadını ortadan kaldırarak kadını; erkeğin süfli duyguları ve göz zevkine hitap eden bir varlığa dönüştürmektedir. Haliyle bedeniyle değer bulduğunu düşünen kadın, estetik olarak kendini sürekli sorguluyor ve sonuçta zaten var olan güzellik kaygısı, gereğinden fazla beslenmektedir.

Bunun neticesinde batı anlayışında kadın; “güzelliğimle varım, güzel olmazsam yoğum” duygusu ile yaşamaya alışmaktadır. Güzellik duygusu devamlı olarak abartılan ve şefkatten daha önemlidir diye aldatılan kadın, ideal güzelliğe ulaşmaya çalışmakta ve çoğu bunu başaramadığı için mutsuz olmaya mahkûm edilmektedir.

Bu konuda çok istifade ettiğim Cahide Sultan isimli bir hanımefendinin yazısını biraz özetleyerek paylaşmak istiyorum:

“Son olarak 28 Şubat dönemlerinde gördüğümüz, büyük başörtüsü omuzlarından aşağı dökülen, geniş pardesüleri bileklerine kadar inen kadınları hepimiz özlüyoruz. Zira makyajsız utangaç yüzlerini, masum duruşlarını, bir erkekle tokalaşmayı ateşe dokunmak gibi gören bu şefkat kahramanları şimdilerde azalmaya başlamıştır.

Başörtüsünden dolayı zulme uğramış hanımlar özgürleşmiş şimdilerde kimi milletvekili olmuş, kimi avukat, kimi öğretim görevlisi olarak kapitalizmin çarklarında köle olarak çalışıyorlar. Halbuki 28 Şubat döneminde zulme maruz kalınca çalışmak yerine evlenip çoluk çocuğa karışmış dünyanın en mutlu kadınları olmuşlardı. Zalimler bilmeden büyük bir iyilikte bulunmuş anne olma tadını yaşatmışlardı.

Fakat artık o zulme uğrayan tesettürlerinden geriye sadece küçücük bir başörtüsü kalmıştır. Bir gün şehirlerin en büyük müzeleri açılacak eski kıyafetlerimizle. İnsanlar çocuklarına gösterecek: 

‘Bak eskiden Müslüman kadınlar böyle büyük eşarplar takarlarmış. Bu büyük pardösüleri giyerlermiş. Bak yavrum bu etek. Eski kadınlar gergin pantolon giymezmiş’ diye anlatacaklar eski hallerimizi. 

Uzun dış kıyafetlerini unuttuk artık. Kim veya kimler verdi bu fetvayı hanımlara? Sırf first leydilerimiz kısa giyiyor, makyaj yapıyor diye mi verildi yoksa bu fetvalar? 
Kızlarımızın, kadınlarımızın hali içler acısı. Düşündükçe üzülüyorum. Kimin ne düşündüğünü umursamadan sadece Allah rızası için “tesettürü taşıyan o kıymetli hanımları özlüyorum” vesselam…

Dr Vehbi KARA

 

Devamını Oku
Dr. Vehbi KARA

Murat FİDAN : YÜZ TANE GETİRİR AMA BİN TANE GÖTÜRÜRSÜN

YÜZ TANE GETİRİR AMA BİN TANE GÖTÜRÜRSÜN...

Prof.Dr. Şener Dilek abiden notlar:

Dört tip Nur Talebesi vardır :

Birincisi; Risale-i Nurdaki hakikatlerle anlaşır, cemaatle anlaşamaz.

İkincisi; Cemaatle anlaşır, hakikatlerle anlaşamaz.

Üçüncüsü; Hem cemaatle, hem de hakikatlerle anlaşır.

Dördüncüsü; Ne cemaatle, ne de hakikatlerle anlaşır.

Bir Nur Talebesinde mukavemet ve kayyumiyet felsefesi hükmetmelidir. Bunların çeşitli göstergeleri vardır. Mesala, bir Nur Talebesi yalnız kaldığı zaman mukavemetini devam ettirebiliyorsa mukavimdir. Kayyumiyet ise hizmetteki sebat ve devamdır. "Buranın hizmeti benimle kaim ve daim, ben hizmete gitmezsem hizmet çatlar, derse gitmezsem hizmet yıkılır" tarzında bir halet-i ruhiyedir.

Bir Nur Talebesinin iki türlü düşüşü vardır. Biri ani ve def’i. Bu tür düşüşde ayılma çabuk olabilir. İkincisi tedrici düşüş. Bu birinciden daha tehlikeli. Hayattaki tavizler ile insan tedricen yıkılır ama farkında bile olmaz.

Bir Nur Talebesi kardeşini kıskansa, rahmet ve taksimat-ı ilahiyeyi ittiham etmiş olur. Kardeşini kıskanan bir Nur Talebesi yerinde sayar bir adım dahi atamaz. Bir Nur Talebesi kendisini uhuvvet ve tesanüde mecbur bilecek. Meselemiz ferdi ve şahsi bir mesele değil. Mesele Kur’anın hakkaniyeti bütün kalplere çakılsın. Cemaatin en büyük kuvveti tesanüddür. Samimi muhabbet karşılıksız ivazsız bir kardeşlik olsa o cemaat dağlardan daha rasihdir.

Bir Nur Talebesi için en acı olan Risale-i Nura karşı mahcubiyettir. Kitaplar rafta, okumuyor. Bir Nur Talebesi bir gün, bir hafta, bir ay, bir yıl okumazsa ne olur? Bu dehşetli zamanda okumadan kendini muhafaza etmek mümkün değildir...

Nur Talebesi, din-i İslamın meddahıdır. Bütün dünya beni medhü sena etse inandıramazlar ki ben iyiyim. Eğer bir Nur Talebesinde hayat ve yaşamak hissi din hissine galebe çalarsa o zat manen semavi tokada müstehak olmuş olur. Bir Nur Talebesinde dava ruhu istihsana çıkmazsa nakıstır. Bir şeyi ziyade beğenmek, ziyade sevmek, ziyade o şeyde fani olmak. Herşeyi bilmez bir şeyi bilir. İstihsanın esası kesretten kopuş ve hırz-ı can etmektir. Vahdete takarrup için, kesretten kopuş. Seninle olayım, isterse aç kalayım.

Risale-i Nur’a hizmet edenler üç guruptur.

Birincisi; nefis ve enaniyetini yenmeden hizmet edenler, bunlar şahs-ı manevinin kiridir.

İkincisi; iddiasızlardır. Bunlar itaatkar olmakla beraber aksiyondan uzaktırlar.

Üçüncüsü; hakiki Nur Talebeleridirler. Bunlar cemaatin hem önünde, hem ortasında, hem de arkasında olabilirler. Öndekilerin vazifesi şahs-ı maneviye kuvvet vermektir. Bunlar aynı zamanda Risale-i Nur’un kudsiyetini terennüm ederler. Ortadakiler hali muhafaza ederken, arkadakiler de dua ve iltica ile manevi destek verirler.

Meşreb ve mesleği ne olursa olsun dava-yı Kur’aniyeye hizmet edenin ben ebediyyen minnettarıyım. Böyle bir ruh Hz.Mus’ab'ın meşrebi... Meselelere şahsiyet alemi ile değil, hizmet alemiyle bakıyor. Hizmet edeni, hizmet namına kucaklıyor.

Üstadın hizmet rehberinde çizdiği modele, ihlas, sadakat, uhuvvet, tevazu ve mahviyet şartlarına uymayan bir Nur Talebesi medreseye yüz tane adam getirir, ileride belki bin tane götürür. Hizmet düsturları Risale-i Nurun rayıdır. Bunlar olmazsa sen makam-ı rızaya, makam-ı mahbubiyete, makam-ı sıddıkiyete çıkamazsın. Onların esası da sırr-ı ihlas ile sırr-ı uhuvvettir.

Risale-i Nurun çok okunması meslek ve meşrebin şahsiyete yerleşmesini kolaylaştırır. Risale-i Nuru on defadan fazla oku devret, ondan sonra istediğin kitabı oku. Bu hakikatler tam meşrebine yerleşmeden, başka kitapların okuması, şahsiyetde bozukluklar meydana getirir.

Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi makam-ı Mehdiyete mazhardır. Makam-ı Mehdiyyet umumun hidayetine, beşerin diriltilmesine çalışıyor. Bu şahs-ı manevînin en zahir ölçüsü ise, ekser ağabeylerin toplandığı heyettir. Bu hizmeti bir dest-i inayet tanzim ediyor. Başta üstadın hayatı buna şahittir. Risale-i Nur’un bayramı geliyor. Cenab-ı Hak tasfiye ediyor. Kabuk kalkıyor, lüb ortaya çıkıyor. Kargaların eliyle ormanlar meydana geliyor. Allah (cc) isterse fâsıkların eliyle de İslamiyeti inkişaf ettirir.

Risale-i Nur’un faidesi iki türlüdür: Biri istifade, diğeri istifaza... İstifade idrake, istifaza ise kalbe bakar. Kalp ne derece sade ve berrak olursa, o derece feyze mazhariyet artar. İnsan ne nisbette masumlaşırsa o derece feyz-i ilahiye mazhar olur. En büyük feyze peygamberler mazhar olmuşlardır. İstifaze, istifadeden daha önemlidir. Çünkü malumat bir adamı yalnız başına davada tutamaz. Hizmet ettiren istifazadır, füyüzat ve kudsiyettir. Füyüzat ve kudsiyete ulaşmak ise göze hakim olmaktan geçer. İnsan manen öyle bir hazinedir ki, nihayetsiz istidatlar taşır. Birisi iştiha ile bir harama baksa, belki bin istidadını birden köreltir.

Fitne insana dört kapıdan girer: Göz, kulak, burun, ağız. Ağızdan illa helal lokma girmesi lazım.Bu asırda en büyük fitne gözden içeri giriyor. Çeşm-i basiret göze hakimiyetten sonra açılır. Gözüne hakim olmayan şifa-i sadr bulamaz. Bir insana füyüzat gelmezse o insanın malumatı kabuk olur, dilde kalır. Risale-i Nur bu demek değildir. Risale-i Nur hayattır, tatbikattır. Risale-i Nur hizmeti görünmek değil, olmaktır. Görünmek ile olmak arasında çok büyük bir uçurum vardır.

Bir Nur Talebesinin bu hakikatlerden tam istifade etmesi için gözüne hakim olması lazımdır. Can çekişen bir adama en güzel huriler musallat olsa, onlara şehvet damarı uyanır mı? Elbette hayır. Bu manada bir Nur Talebesi can çekişiyor. Çünkü hidayet-i amme yükünü omuzlamış. Bu halde iken taife-i nisaya nasıl nazar eder. Bir Nur Talebesinde gabavet olsa dahi, tam müttaki olduktan sonra Risale-i Nur’dan fevkalede istifade edebilir. Risale-i Nur’daki bazı esrarların açılmasında aslan payı, ittika’nındır. Bir Nur Talebesinde ittika kırılırsa, Risale-i Nur’la alakadarlığı fikir ve dil seviyesinde kalır. Kudsiyet, nuraniyet ve tesirat hasıl olmaz. Malumat kabilinden bilgi olur.

Risale-i Nur hizmetinde veraset, hususiyet, kabuliyet, makbuliyet ve mazhariyet vardır : Veraset: Zengin bir baba öldüğü zaman malı bir çocuğuna kalmaz. Miras bütün çocuklarına aittir. Demek bütün çocukları manen o malı korumakta mes’uldür. Bu açıdan Nur Talebelerinin hepsi mes’uldür. Her Nur Talebesi vâristir. Risale-i Nur’u anlayan bir Nur Talebesi zerrat-ı mevcudat kadar mes’uldür. Çünkü Nur hizmeti hidayet-i ammeye mazhardır.

Mes’ulsün, mes’ul! İndallah ve inderresul!

Murat FİDAN

Devamını Oku
Murat FİDAN : YÜZ TANE GETİRİR AMA BİN TANE GÖTÜRÜRSÜN

Mücahid GÜLER : Yerli ve Milli 3D Nesli Geliyor!

Yerli ve Milli 3D Nesli Geliyor!

Rahman ve Rahim olan allah’ın adıyla...

   Rabbimizin emri1 ve Peygamberimizin sünneti2 gereği gördüğüm bir yanlışı uyarmak istiyorum. Bu nasihatimi belki yanlış anlayanlar da olacaktır. Kimileri ihanetle, kimileri sana mı kaldı diye söylenip duranlar olacaktır. Bizim muhalefetimiz ihanetimizden dolayı değil, dinimize olan sadakatimizden dolayıdır. Ben ‘emrolunduğum hakikatleri dosdoğru bir şekilde haykırmakla görevli müslümanım.’3 Herkes kendisine yakıştırdığı davranışı sergileyecektir ve bedelini de ahirette ödeyecektir. Yarın ahirette kötülükleri durdurmak için neden mücadele etmediniz denildiğinde, ‘umulurki Rabbimiz katında bir mazeretimiz olsun diye; bir de sakınıp çekinirler ümidiyle’4 cevap verebilmek için nasihatlerimize devam edeceğiz.

   Bizden önce mücadele eden birçok büyüğümüzün ‘masa, nisa ve kasa’ imtihanlarında 3M kuralına uyduğunu maalesef gördük. Önce davanın ‘Mücahid’i’ olup aslan kesildiler. Sonra ‘müteahhit’ olup makamlara geldiler, en sonunda ise elde ettikleri kazanımları kaybetmemek için dinlerinden taviz verip her şeye ‘müsaitleştiklerini’ gördük. Günümüzde ise birileri ‘Dindar Nesil’ yetiştireceğiz sloganı ile yola çıktıklarını gördük. Proje başlığı çok güzel, fakat içerik kısmında somut ve yeterli bir şey göremedik.

   20 yıla yakındır ülkeyi sizler yönetiyorsunuz. Bu 20 yıllık yönetimin genç nesil üzerindeki etkisini hiç analiz ettiniz mi? ‘Dindar Nesil’ dedik ama bakalım gençler ne durumdalar,  20 yıl önceki genç ile şimdiki genç arasında bir analiz yapalım dediniz mi? Şimdiki gençler ‘dindar’ mı oldular yoksa ‘din-i dar’ mı oldular? Hiç düşündünüz mü? Görünen köy kılavuz istemez demişler. Son 20 yılın gençliğine baktığımızda ‘dindar nesil’ önce dinarlaştı(paraya, maddiyata değer verdi), sonrasında ise ‘dinsizliğe’ doğru gidiyor.

       Sizler çobansınız ve herkesten sorumlusunuz.5 Gençlerin 3D(dindar, dinar ve dinsiz) haline gelmesinden bizim ne kadar payımız var diye düşündünüz mü? Acaba biz nerede hata yaptık, gençler neden dinsizliğe doğru gidiyor? Bu tarz soruları ve bunların cevaplarını hiç düşündünüz mü? Bunun tek sorumlusu elbette sizler değilsiniz, destek verdiğiniz/vermediğiniz bütün stk’lar ve ferdiyetçi müslümanlar ve gençleri bu hale getiren din düşmanı mihraklar ve onların modern köleleri bu konuda vebal altındadır. Ama sizler çoban olduğunuz için bu ‘günah pastası’nın büyük payı sizlere düşüyor. Dolayısıyla bu 3D nesli sizlerin eseri olarak tarihe geçecektir. Buna bir dur demeyecek misiniz? Ahlaksız insanlara ödül vererek, para için ve popülerlik sevdası uğruna namusunu ve iffetini hiçe sayanları modern ve örnek insanlar olarak gösterirken, uygun olmayan mekanların ruhsatı için imza atarken hiç mi vicdanınız sızlamadı, biz bunun hesabını ahirette nasıl veririz, biz Allah’a nasıl cevap vereceğiz diye düşündünüz mü? Biraz empati yapalım ve sizin neslinizden birilerinin o mekanlarda takıldığını ve o tarz insanlar gibi giyindiğini, davrandığını gördüğünüzde onlara ne diyeceksiniz?

    Allah için ‘ekinin ve neslin ifsadına’6 izin vermeyiniz. Ekin bozulunca sağlıklı bir bedeni kaybederiz, nesil bozulunca da maneviyatımızı ve dinimizi kaybederiz. Sonuç olarak dünyamızı ve ahiretimizi kaybedenlerden oluruz. Bu günahın altından kimse kalkamaz. Toplumsal günahların bedeli ağırdır, bireysel günahlara benzemez. Allah’ın razı olmadığı ekinleri ve nesilleri yetiştirmeyelim. Birtakım kazanımları elde tutmak için ‘ekin ve neslin’ ifsadına göz yummayalım. Dini değerlere uygun hareket edemiyorsanız, kenara çekilin. Dünyada yükselmeliyim derken ahirette alçalacak işler yapmak akıl kârı mıdır?7 Hülyası(hayali) dünya olanın ukbası berbat olur. Hülyası ahiret olanın dünyası da ahireti de bahtiyar olur. Bizler sefer ehliyiz, zafer ehli değil. ‘Zafere giden her yol mübahtır’ mantığı yahudi mantığıdır. Bizler müslümanız ve zafer için değil, sefer için hazırlık yaparız. Rabbim dilerse ve bizler de hak edersek zafer gelir. Şeyh Edebalı der ki: ‘Vaktinden evvel çiçek açmaz.’ Çiçek açacağı vakti bilir, biz toprağı sulayıp çiçeğin bakımı ile ilgilenelim.  Son söz olarakta bu gençlere Allah için sahip çıkalım. Gençlik umuttur, umudumuzu ateşe atarsak geriye pek bir şey kalmaz. Rabbim meseleyi gereği gibi anlayanlardan eylesin ve aklımızı, kalbimizi ve ayaklarımızı davasında sabit kılsın. Allahümme amin.


Mücahit GÜLER 

 

1- Tevbe sûresi, 71 ve 112. ayetler, Ali imran suresi 104 ve 110. ayetler, Hud suresi 116. ayet, A’raf suresi 199. ayet
2- “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman 78)
3-  ‘Emrolunduğun gibi dosdoğru davran’ Hud Suresi 112. ayet
4- A’raf Suresi 114. ayet
5- Buhârî, Cum’a 11, İstikrâz 20, İtk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâret 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İmâret 1, 13; Tirmizî, Cihâd 27
6- İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez. (Bakara suresi 205. ayet)
7- “Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz! Oysa ahiret daha hayırlı ve daha süreklidir.” (A’lâ suresi 16 ve 17 ayetler)

 


Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.

Devamını Oku
Mücahid GÜLER  : Yerli ve Milli 3D Nesli Geliyor!

Dr. Vehbi KARA " Felsefede Boğulmamak İçin Kuran Tefsirleri Okunmalıdır

Felsefede Boğulmamak İçin Kuran Tefsirleri Okunmalıdır

Bazı okuyucularımın gönderdiği yazılardan Nübüvvet yolunu takip ederken aynı zamanda felsefe öğrenmek isteyenlerin de olduğunu öğrendim. Felsefe kitaplarını okumadan Kuran öğrenilmez anlayışı var ki; Allah muhafaza insanı Allah’ı inkar etmeye ve dalalete götürecek kadar tehlikeli bir yoldur.

Fakat illa felsefe okumak isteyenler var ve bu konuda çalışma yapanlara birkaç hususu tekrar hatırlatmakta yarar vardır.

İnsanları bu imtihan dünyasında kurtuluşa götürecek yol Nübüvvet yani peygamberlerin takip ettiği yoldur. Her şeyi aklı ile çözmeye çalışan felsefecilerin yolu ise tam manası ile benlik ve kibir tuzağıdır. Şeytan’ın düştüğü aynı tuzak insanoğlunun da karşısındadır. Felsefe benlik duygusunu öyle şişirir ki sonunda vücudunu aslî ve zati telakki eder. Yani bedeninin tasarrufunda kendini hakikî mâlik, diye aldatır.

Hâlbuki sadece havayı solumak değil Allah’ın insanlara verdiği nimetleri görmemek; felsefecilerin yaptığı en akılsızca iştir. Düşünse ki Allah’ın izni olmasa yaprak dahi kımıldamaz.

Nübüvvet yani Allah’ın peygamberler yolu ile insanlara gönderdiği mesajlar ile hayatını yönlendiren insanlar ise huzur ve mutluluk içindedir. En ağır musibetlere hatta hastalıklara dahi tutulsa “bunların hepsi Allah’tan gelmiştir, imtihan ediliyorum” diyerek ümitsizliğe düşmez. Sabır içinde şükrederek Allah’ın rızasını kazanmaya bakar. Çünkü bilir ki bu kısa dünya hayatı, insanın gerçek ihtiyacı olan sonsuzluk duygusunu karşılamak için yeterli değildir.

Kısaca söylemek gerekirse nübüvvet yolu ile Allah’a inananlar; olaylara bakarken her şeyin manası Allah’ı göstermektedir diyerek kurtuluşa ererler. İnsanı yaratan ve onu yaşatan Allah’ın varlığını unutup dalalete ve inkâra asla düşmezler.

Felsefecilerin en büyük hatası; haşa! insanın gayesinin Yaratıcıya benzemek olduğunu düşünmeleridir. Bu yol ise çürüktür, bozuktur. Çünkü bu yol; öylesine firavunane ve kibirle yoğrulmuştur ki, insanı şirk (Allah’a ortak koşmak) derelerinde serbest koşturarak sebeplere tapan birisi haline sokar.

Hâlbuki insanın gayesi Allah’a iman ederek ibadet etmektir. Başka türlü mutlu ve huzurlu olamaz. İşte bu yolu “nübüvvet” bize göstermektedir. Allah peygamberler aracılığı ile indirdiği kutsal kitaplarda insanlara bu yolu öğretmektedir.

Peygamberlerin yolu sadece akla isnat etmeyi kabul etmez. Vahyi esas alır. Çünkü akıl; sonsuzluk gibi duygu ve düşünceleri idrak etmekten acizdir. Bazı insanlar kendi akıl ve düşüncelerini Allah’ın peygamberler aracılığı ile göndermiş olduğu kutsal kitaplara muhatap ederek onları anlamaya çalışması gerekirken Şeytan gibi kibir ve enaniyetle bildiğini zannederek; Allah’a isyan edecek kadar azgınlaşır.

İblis, Allah’ın Hazreti Adem Aleyhisselama öğrettiği “talim-i esma” yani Allah’ın güzel isimlerini öğrenme şerefinden mahrum kalmıştır. Şu anda dahi Allah’ın “Gafur” yani bağışlayıcı ismine dayanarak tövbe etmeyi idrak edemez. Böyle bir yeteneği yoktur. Fakat Hazreti Adem, Allah’ın güzel isimlerini bildiği için O’ndan af dileyip yardımına sığınmıştır.

İşte insanoğlunun diğer bütün canlılardan üstün olmasının sırrı burada yatmaktadır. Talim-i esma hakikatinden sonra diğer canlıların Hazreti Adem’e secde etmesi bu noktada düğümlenmektedir. İşte kibir ve enaniyetten şaşmayan Şeytan, aklına güvenmeseydi “ben ateşten yaratıldım, Hazreti Adem ise topraktan yaratıldı” diyerek Allah’a isyan edip lanetlenmezdi.

İşte diyanete itâat etmeyen felsefe de haşa Allah’a benzemeyi (teşebbühü bil vacib) esas aldığı içindir ki; bencil insanlardaki kibir kendi dizginini eline almış dalâletin her bir çeşidini benimsemiştir.

Bu zamanda benlik duygusu ne yazık ki insanoğlunun neredeyse yarısını eline geçirmiş ve Allah’ı inkar edecek bir yola sokmuştur. Şeytan’a maskara olmak işte bu şekilde olmaktadır.

Allah, Kur’an-o Kerim’de mealen “Biz Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyüb'e, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleyman'a da vahyetmiştik. Davûd'a da Zebûr vermiştik. (Nisâ, 4/163)  ayetinden anlaşılıyor ki Cenab-ı Allah, Aleyhisselamdan beri insanlığa peygamberler gönderiyor, insanlara dünya ve ahiret için gerekli her şeyi öğretiyor. Ama insanoğlu; Şeytanın vesvesesi ile vahyin üzerine eklemeler ve çıkarmalar yaparak felsefe denilen bataklıktan farklı olmayan bir yolu oluşturuyor.

Müslümanlar bu nedenle felsefeye çok dikkatli yaklaşmışlardır. Bu konuda Gazali’nin çalışmaları çok önemlidir. Nizamiye medreselerinin kurucusu Nizamülmülk’ün teşvikiyle, felsefe üzerinde üç bölümden meydana gelen bir eser meydana getirir:

Felsefenin maksadını inceler ve Maksadül Felasife adlı eserini yazar.Tehafetül Felasife yani felsefenin yanlış taraflarını ortaya koyar ve 20 farklı konuyu ele alarak insanların 17 konuda küfre düştüklerini anlatır.El iktisad fil itikad, burada ortaya atılan yanlışların doğrularını ele alır.

Gazali bu çalışmayı 1094 yıllarında yaptığı halde ne yazık ki Gazali’nin eseri üzerinde yeteri kadar çalışılmamıştır. Bu konuda Bediüzzaman Said Nursi de aynı şekilde felsefe bataklığını ortaya koyan eserler üretmiş fakat yeteri kadar üzerinde çalışma yapılmamıştır.

Günümüzde ise ilahiyat fakültelerinde “İslam felsefesi” adı altında çalışma yürütülmektedir. Bir kere bu isimlendirme dahi olayın vahametini göstermektedir. Bir kere “İslam Felsefesi” diye bir şey olamaz. Keza; Kuran felsefesi dahi çok yanlış bir kavramdır. Zira Kuran, Allah kelamıdır. İslam dini de vahiy esası üzerine kuruludur. Sadece akıl yürütmeye dayalı değildir. İman, Allah’ın insanların kalbine yerleştirdiği bir nurdur. Akıldan ziyade insanın vicdanı Allah’ı görür ve O’na yönelir. Yeter ki insan, imanlı olmayı istesin…

Bu nedenle imanı sağlamlaştırmak için felsefeyi anlamak ve bilmeye gerek yoktur. Çünkü bütün esasını Allah’a benzemek yolunda belirleyen bir düşüncenin sonu dalalette boğulmaktan başka bir şey değildir. Kişinin kendisini bilerek ateşe atması böyle bir yol olsa gerektir.

Bunun yerine İslam’ı ve Kur’an-ı Kerim tefsirlerini öğrenmek öncelikli bir konudur. Kuran’ı anlamadan felsefeye bulaşan hem dünyasını hem de sonsuz ahiret yurdunu kaybetmeye namzettir.

Bu kadar kelamdan sonra insanlar kalkıp “yok! ben illa insanın gayesi tanrıya benzemektir” diyen felsefe bataklığına girmek istiyor ise yapacak bir şey de yoktur. Sadece “Allah ıslah etsin” diyerek dua etmekten başka çare bulamıyorum, vesselam…

 Dr. Vehbi KARA 

 

Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.

Devamını Oku
Dr. Vehbi KARA " Felsefede Boğulmamak İçin Kuran Tefsirleri Okunmalıdır

Abdülkadir MENEK : AYASOFYA


AYASOFYA

İstanbul’un Fethinin mukaddes bir nişanı
Dört yüz seksen bir sene taşıdı bu ünvanı

Manevi ikliminde huzur buldu insanlar
Huşu ile okundu dualar ve Kur'anlar

Büyük fetihten bize kutsal bir hatıradır
Dualara eklenen ulvi bir manzaradır

İslam'ın bir mührüdür, dünyanın okuduğu
Fatih'in maharetle, fetihle dokuduğu

Fatih'ten bu millete kutsal bir emanettir
Fethin bir yadigârı, manevi bir servettir

Kur'anlar okunmalı, ezanlar yükselmeli
Zulmeti ve küfranı, bu nurlarla delmeli

Hasret ve ümit ile beklenir bunca zaman
Huzur ve huşu ile okunsun diye ezan

Bu milletin ruhunda mana canlı kalmalı
Heyecan ve aşkını inancından almalı

Millet sahip çıkmalı manevi değerlere
Hep nezaret etmeli nurani fenerlere

Ayasofya ümmetin ruhunda bir yaradır
Kilidi takanların kalpleri ne karadır

Ayasofya yeniden görevine dönmeli
Yıllardır süren hasret, müminlerle dinmeli

Kur'an'lar okunmalı yine her bir adımda
Bu nurani lezzetler yaşanmalı yâdımda

Manevi bir manası olduğu görülmeli
İstikbal ihtişamla, bu ruhla örülmeli

Bu mabedin hüznünü milletçe dindirelim
Zikir ve tekbirlerle aslına döndürelim

Ezan ve Kur'an ile her yanı nurlar sarsın
Ulu mabet bilirim, sen secde ile varsın

Namazla canlanmalı, yeniden mahzun mabet
Müminler huzur ile eylemeli ibadet

Ümmetin üstündeki musibetler savuşsun
Ayasofya hakiki manasına kavuşsun

Görevine dönmeli ecdadın yadigârı
Millete yaşatmalı bir manevi baharı

Ayasofya'da tekrar Kur’anlar okunmalı
Ruhlarda ilmik ilmik manası dokunmalı

Bu kapıyı açanlar, hayırla yâd edilir
Ruhları dualarla beş vakit şad edilir

Abdülkadir MENEK 


Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.

Devamını Oku
Abdülkadir MENEK  : AYASOFYA

NEDEN BİZ İHTİYACI OLMAYAN İNSANLARA KARŞI CÖMERT OLDUK?


Cömertmiyiz???
Şüpheli...
Yardımsevermiyiz???
Bana kalırsa o da şüpheli.
Zira; ne cömertliği biliyor, ne de yardımseverliği.
Ne zaman cömert olsak...
Ne zaman yardımseverlik duygularımız kabarsa sağdan soldan gelen şeytani sesler elimizi cebimizden, kalbimizi cesedimizden alıp bizi bizden, bizi tüm manevi duygulardan alıp tarumar edip bir kenara bırakıyor.
Sağdan, soldan, önden, arkadan gelen fısıltılar;
-Ya birader elinde cep telefonu var...
-Geçen bizim komşular konuşurken duymuş kardeş adamın evinde olanlar ben de yok...

Bitti...
Bitti bütün hayırlar...
Bitti bütün hasenatlar...
Bitti maneviyat...
Bitti...

Yaşlı bir adam...
Üstünde giydiği ceketin bir kaç yerinde yama...
Belli ki köylü...
Belli ki çiftçi.

Bir pazar...
Buraya çoğu köylü kadınları ve yaşlı erkekleri gelir. Tarlasında, bağında, bahçesinde yetiştirdiği ürünleri; kümesinde, ahırında hayvanların yumurtalarını, sütlerini yoğurtlarını getirirler ve nafakalarını sağlarlar.
Helaldir o...
Bereketlidir...
Huzur vericidir...
Azdır az olmasına ama her kuruşuda alın teri vardır.
ALINTERİ DEĞİL, ALTIN DEĞERİDİR.

Bir kadın..
Belli ki şehirden adına "KÖYLÜ PAZARI" denilen yere taze ve doğal ürünleri almak için gelmiş.

Ona ;
-"Yumurtaları ne kadara satıyorsun?"
diye sordu."
Yaşlı adam cevap verdi,
-"Tanesi 1 lira hanımefendi" deyince,
-5 liraya 8 yumurta alacağım, yoksa gideceğim.
Yaşlı satıcı şöyle cevap verdi:
-"Gel istediğin fiyata al.
Belki de bu iyi bir başlangıç olur, çünkü bugün tek bir yumurta bile satamadım"
Yumurtaları aldı ve kazandığını (!) hissederek çekip gitti.

Süslü arabasına bindi ve arkadaşıyla lüks bir restorana gitti.
Orada, o ve arkadaşı, istedikleri her şeyi sipariş ettiler.
Biraz yediler ve sipariş ettikleri birçok şeyi de yemeden bıraktılar.
Sonra hesabı istedi.
Fatura ona 150 TL'ye mal oldu.
200 TL verdi ve üstü kalsın dedi!

NEDEN!!!
Her zaman muhtaç olanlardan satın aldığımız zaman güç bizde oluyor?

NEDEN,
Biz ihtiyacı olmayan insanlara karşı cömert olduk?

Bir yerde okumuştum.

▪Babam, ihtiyacı olmasa bile yüksek fiyatlarla fakir insanlardan basit ürünler satın alırdı.
Bazen onlar için gereksiz şeyler alırdı fazladan para öderdi.
Bu rol beni endişelendirdi ve ona,
-"Neden böyle yapıyorsun.?" diye sormuştum
Babam şöyle cevap vermişti :
-" Bu, insanların onurunu kırmadan, yapılan yardımdır.

YOĞURTÇU

Osmanlı’da havanın aşırı soğuk olduğu bir günde, ermiş bir zat dışarıyı seyrediyormuş. Yoğurtçunun sesini duyup, hanımına “kap getir yoğurt alayım” der. Hanım “yoğurt var. İhtiyacımız yok” deyince, Mübarek de “Bizim ihtiyacımız yok ama yoğurtçunun ihtiyacı var ki bu soğukta sokaktan üçüncü geçişi…” der…

Hayatta; iyi insanlarla, kuldan utanması olan insanlarla karşılaşmanız dileği ile.

NOT: 3 Hafta kan değerleri nedeni ile TEHİR ETTİĞİMİZ ANJİYOYU inşaallah BUGÜN OLACAĞIZ.
Kardeşinize dua edermisiniz?

Selam ve dua ile.
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku

Dr. Levent BİLGİ : İTİBAR


İTİBAR

İtibar.
Ne de çok özlenen, istenen, aranan, deli divanesi olunan bir kavram.Mal sahibi olmaktan, çoluk çocuk sahibi olmaktan, zengin olmaktan çok daha büyük bir put oldu bugün itibar.
Servet, mal, makam, geniş aile itibarımızı arttırdığı için önemli.
Biz onlara basarak toplumda, çevremizde, insanlar arasında bir itibar kazanırız.
O itibarı kaybetmektense başka her şeyi kaybetmeyi tercih ederiz.
Paradan daha çok paranın getirdiği itibarımız önemlidir.
Evlerimizi şatafatlı yapmamızın, içini pahalı eşyalarla doldurmamızın, lüks semtlerde oturmak isteyişimizin sebebi itibar.
Hiç görmediğimiz İstanbul’un şampiyon takımlarını tutmamızın, üsttekilere, siyasilere, koltuk sahiplerine  yalakalıklarımızın sebebi onların itibarından hisse kapmaktır.
İtibarı olmak kendimizi güvende duymak demektir. Üstlerde olduğumuzun yalancı farkındalığıdır.
Çevremizin, insanların bize verdiği itibar, bozuk bir tamlamayla “İmpress olmak”, insanların bize olan hayranlığı, dış dünyadan çok bizim kendi kendimizi tatmin olmamız ile ilgilidir.
Dünyevi bir rağbet ile kendi kendimiz tatmin oluruz. Enelerimiz bu yüksek itibar duygusu ile kanatlanır. Kendimizi küçük tanrıcıklar gibi görmeye başlarız.
Eşyaya, mala, mülke, itibara sahip olmak kendimizi iyi hissettirir, kendimize vehmi ölümsüzlükler yüklememize sebep olur. Kendimizi ilerlemiş, gelişmiş, diğerlerinden üstün hissederiz.
İtibar bazen makam, para, mal, mülk ile gelir. Ama itibarsız bunların çok bir anlamı yoktur. İlle zenginliklerimizi, durduğumuz üstün yeri insanlara göstermeliyiz ki sonunda itibar olsun.
Krallar, diktatörler, siyasiler bu zaafımızı iyi bilir ve çok iyi kullanırlar.
Zalim krallar (Deccallar) için İslam literatüründe bir rivayet vardır. “Onun cenneti ve cehennemi vardır. Kendisine ittiba edenleri, (dalkavuklarını, yalakalarını, destekçilerini, peşinde koşanları vs.) cennetine koyar, isyan edenleri cehennemine.”
Bu düstur tüm deccallar tarihinde aynıdır, değişmez prensiptir. Zalim krallar kendi adamlarına servet, makam ve itibar vererek onları kendi itibarını koruyacak  küçük deccallar haline getirirler. Küçük deccallar da sahip oldukları tüm itibarı kendilerine bağışlayan büyük deccalın makamını, itibarını korumak için kraldan fazla kralcı kesilirler.
İşte asıl dünyevilik (şirk) çok çalışmak, az çalışmak, çok veya az yemek değildir.
İtibarımızı makamda, mevkide, parada, üstlerimizde bilmektir. Kendi bekamızı (itibarımızı) patronda, servetimizde, devlette, krallarda bilmektir.
Dünyevileşmek dünyadan devşirdiklerimizle kendimizi değerli bilmektir.
“Toplayıp durduklarınızla dağlanacaksınız.” Ayeti de bu itibar toplama yarışına bakıyor olsa gerek.
Oysa,
“Cihanda itibarım varsa Sendendir” diyor Şeyh Galip.
“Eğer sermaye-i ömrümde kârım varsa Sendendir.”
Başka hiçbir şeyden ve hiç kimseden  değil.

Dr. Levent BİLGİ 


Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.

Devamını Oku
Dr. Levent BİLGİ  : İTİBAR

Prof. Cahit KURBANOĞLU: SESİN İLETİMİ DE MUCİZE HEDİYESİDİR

MUCİZE HEDEFİNDEKİ TEKNOLOJİNİN DİLİ

SESİN İLETİMİ DE MUCİZE HEDİYESİDİR
 
“Gerçekten Biz, dağları (O’na) boyun eğdirdik, akşam-sabah O’nunla beraber tesbîh ederlerdi. Kuşları da toplanmış olarak (O’na itaat) ettirdik. Hepsi O’nun (zikrine katılmak) için dönüp gelirlerdi.” (11/18-19)

“Davud Aleyhisselâm tesbihatına öyle bir kuvvet ve yüksek bir ses ve hoş bir seda vermiştir ki, dağları vecde getirip birer muazzam fonoğraf misüllü tesbihat ediyorlardı.” (2/269)

(resim)
Radyo ve Fonograf
Meselâ: Bir insan bir dağın önünde "Elhamdülillah" dese, dağ da aks-i sada vasıtasıyla aynen onun gibi "Elhamdülillah" diyecek.
 
Ayetin mealinden, radyo, fonoğraf vb. elektronik cihazların da mucize olarak insanlığa hediye edildiğini görüyoruz.

ALLAH FESADA UĞRAYAN BİR KAVMİ DİĞER KAVMİ İLE DÜZELTİR, ZULÜM DEVAM ETMEZ

Davud Aleyhisselâmı anlatıyoruz. Önemli bir konuyu da bahsetmeden geçmeyelim. Mucizeler bize ne haberler veriyor. Nerede bir zulüm hüküm sürerse, Rabbim onu durdurmak İçin hayal edemiyeceğimiz sebepler yaratır.
Çünkü zulmün devam etmesini istemiyor.

CORONA NEDİR

Şu anda Dünyanın yaşamış olduğu korona virüs normalde canlı değil, ama canlanacak ortamı bulunca da, tahmin edemeyeceğimiz bir şekilde çoğalıyor.
Şu anda dünyayı tehdit eden virüsün ağırlığı 2 gramı ancak buluyor. Bu da bir çay kaşığının dibinde bir miktardır. Bu bir mucize değil mi?
Mazlumlara karşı zalimlerin kullandığı topları, savunma sanayini, nükleer santralleri, petrol kaynaklarının patronlarını dize getirmedi mi?
Allah zulmü öyle vesilelerle kaldırmaktadır ki görmezsek, hayal etmemize imkan yoktur.

Çünkü Cenab-ı Allah sultanlardan adaletli muamele beklemektedir. Davut Aleyhisselam’ın oğlu Süleyman Aleyhisselam da adaletli idare etmek için, idare ettiklerinin dertlerini bizzat onların yaşadığı yerlerde ve kendilerinden dinlemiyor muydu?
 
28.06.2020
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku
Prof. Cahit KURBANOĞLU: SESİN İLETİMİ DE MUCİZE HEDİYESİDİR

Bülent ERTEKİN : HANİ İŞİ EHİL ELLERE VERECEKTİK?

HANİ İŞİ EHİL ELLERE VERECEKTİK?

Ne kadar absürd bir soru değil mi?
İşi ehil ellere vereceğiiiiiiiiiz!
Kulağımıza...
Ruhumuza...
Ne kadar da hoş geliyordu.
Ehliyet...
Liyakat...
Sadakat...
Öyle değil mi?

Lakin...
Olmuyor...
Olmuyor be güzelim, olmuyor. Ne yapsalar, ne etseler, ağızları hatta ve hatta başka uzuvları ile kuş yakalasalar gene olmuyor, olmuyor.
Hepsi boş laf....l
Hepsi üfürükten teyyare...

Oysa;
"tabi yaaa olması gereken bu değil miydi?"
" İster A partisi, ister B partisi kim olursa olsun. İşini iyi mi yapıyor "GÖREV SİZİN BEYEFENDİ" deyip EMANETİ SAHİBİNE VERMEK GEREKİYOR"
deyip kenara çekilmek gerekiyor diye düşünüyor idik. Lâkin son atamalar ile sağ tarafımdan "BOŞ HAYALLERİN PEŞİNDE KOŞMA KOÇUM" diyen bir sesle UYANDIM.

Yine...
Yeni...
Yeniden bir haber...

Vakıfbank ve Halkbank'ta olağan genel kurul toplantıları yapıldı. Toplantıda görev dağılımları da belirlenirken bankaların yönetim kurullarında değişiklikler oldu. KAP'a yapılan açıklamada Vakıfbank Yönetim Kurulu'na atananlar arasında Gençlik ve Spor Bakan Yardımcılığı görevini de yürüten eski milli güreşçi Hamza Yerlikaya da yer aldı. (13.06.2020)

Bu ne şimdi?
Allah aşkına sayın Yerlikaya' dan başka atanacak (banka, bankacılık ile alâkalı) uzman bir adam mı kalmadı da Hamza YERLİKAYA atandı.
Ne oluyor...
Neler oluyor...
Ne yapmaya çalışıyorsunuz?

Hamza YERLİKAYA dünyanın bildiği bir milli güreşçi, bir sporcumuz. Başarıları...
Aldığı madalyalar ile yüreğimize su serpen, göğsümüzü kabartan bir sporcu. Böyle dolu dolu
olan bir sporcuyu BANKAYA YÖNETİM KURULUNA ATAMAK MI doğru?

Yoksa, 81 vilayetin, ilçeleri, köyleri, mezralarında kadar gidecek buradaki güreş sporuna kabiliyetli genç evlatlarımızı; hem topluma, hem vatana, hemde spora kazandırmak için kurulacak olan bir organizasyonun kuruculuğunu yapsa veya kurulmuş olanın başına getirilip yeni, yine, yeniden GÜREŞ SPORUNUN kalkınmasına ve dünyada sesimizin tekrar duyulmasına vesile olsa mı daha iyi idi?
Keşke eskiden olduğu gibi TÜRKLER GELİYOR!!! sözünün inkişafına vesile olsa idi.

İnşaallah,Tarım Kredi Kooperatifleri Kantinlerindeki yapılan hatadan dönüldüğü gibi İŞİ EHİL ELLERE EMANET ederler. Sayın Hamza YERLİKAYA hocamızda ASLİ OLAN İŞİ ile bu vatana, millete katkıları olur.

Son bir dua ile makalemizi bitirelim mi?
Hadi buyrun öyle ise.

ALLAH'IM

Hakkı hak bilip Hakka ittiba etmeyi, batılı da batıl bilip, batıldan içtinab etmeyi;
Hakkı her şeyin üstünde tutmayı;
Her işimizde Hak ve Hakikate istinad etmeyi;
Hak ve Hakikat karşısında teslim olmayı;
Her daim Haktan ve haklıdan yana olmayı;
Hak ve hakikat uğruna mücadele edebilmeyi…
Cümlemize nasip ve müyesser eyle. (Amin)

Selam ve dua ile.
Bülent ERTEKİN.

Devamını Oku
Bülent ERTEKİN  : HANİ İŞİ EHİL ELLERE VERECEKTİK?