Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Sayfalar
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Gülşen KILINÇER: Mesele İmam Hatip değil, sen hâlâ anlamadın mı?

 

Mesele İmam Hatip değil, sen hâlâ anlamadın mı?

Bir asker eskisinin İmam Hatipliler yönelik terbiyesizce ifadelerinin yankıları sürüyor. Sürsün. O ve onun gibiler, İmam Hatip filizinin altında nasıl derin bir kökün, 1400 yıllık bir birikimin olduğundan ya habersizler ya da habersiz gibi davranıyorlar.

Gülşen Kılınçer

Şu, İmam Hatip meselesi.
Hayatı fetişlerle, sanrılarla çevrili bir kesim, herkesi kendi gibi sanıyor.
Sanıyor ki, ortada bir sadece bir “din okulu” var ve bu okul kendi “Batıcı, aydınlanmacı, çağdaş” okul prototipine aykırı.
O “din okulu”nu, yani İmam Hatip’i ne kadar geriletirse kendi okulu o kadar “tehdit”ten uzak duracak.
Oysa “mevzu” asla bu kadar basit olmadı, olmayacak.
İmam Hatip Liseleri, aysbergin görünen kısmı, çınarın yaprakları sadece.
Derinine, arka planına, temeline bakmayan her zaman yanılır, yanılıyor, yanılacak.
Önce; her şeyi sayılarla, ölçülebilir şeylerle açıklamaya, göremediğine, sayamadığına inanmamaya teşne “aydınlanmacı kafalar” için iki rakam zikretmeli.
Bu rakamların birisi 84 bin 684, diğeri de 3 milyon.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2019 verilerine göre Türkiye genelinde 84 bin 684 cami bulunuyor.
ÖNDER, İHSİAD gibi İmam Hatip mensup ve mezunlarının kurduğu STK’ların verileri ile sahaya ilişkin pek çok araştırmaya göre de Türkiye’deki “İmam Hatipli” camiası 3 milyon civarında.
Yani?
Yanisi şu: Ülkede 3 milyon cami yok, dolayısıyla bu camilere yetecek kadar imam, hatip, müezzinden filan bahsetmiyor kimse.
Her camiye fazla fazla görevlendirme yapılsa bile, mesela cami başına ortalama üç din görevlisi – ki, bütün camiler için bu hiçbir zaman sözkonusu bile olmadı - vazifelendirilse bile hepi topu 250 bin civarında bir İmam Hatipli ihtiyacından söz etmek gerekir.
Oysa 3 milyon civarında bir İmam Hatipli nüfusu var bu ülkede, dolayısıyla 2 milyon 750 bin civarında filan bir “İHL mezunu fazlası”ndan söz ediyoruz.
Tablo buyken, kurumsal, hadi “resmi” de diyelim din hayatı için ihtiyaç sayısı ortadayken, İmam Hatip mezunu neden bu kadar fazla, bu okullara bu ilgi neden o zaman?
Ki, daha İmam Hatip sistemindeki “kız öğrenci” gerçeğinden, hanımların Diyanet İşleri Başkanlığı, Müftülükler ve camilerde neredeyse ihmal edilebilir bir sayıda olduklarından, buna rağmen İmam Haitipliler içinde ciddi bir hanım nüfusunun var olduğundan bahsetmedik bile.
Denebilir ki, “Kur’an Kursları var, oralarda da İmam Hatipliler istihdam ediliyor” ama onun da cevabı Diyanet’in rakamlarında mevcut.
Buna göre, 2019 yılı itibarıyla Türkiye’de 18 bin 675 Kur’an Kursu faaliyet gösteriyor.
Yani, nasıl sayarsanız sayın, nereden sayarsanız sayın, İmam Hatip mezunlarının sayısı ile “sektör”ün ihtiyaçları arasında açıklanamayacak bir makas var.
Bir başka ifadeyle toplumsal dini hayatın aksamadan yürütülebilmesi için ihtiyaç duyulan her 1 din görevlisine karşılık 12 İmam Hatip mezunu var.
O zaman?
Bu bir eğitim kapasite planlama sorunu mu?
Ailelerin çoğaldıkça kıymeti azalacak her şey gibi, ülkedeki milyonlarca İmam Hatipliyi göre göre, çocuklarına yine de bir İmam Hatip diploması alma aymazlığı mı?
Ya da seküler jakobenlerin ahlaksız ve acımasız ideolojik saldırılarına kâh kendisini kâh göz bebeği çocuklarını kurban verme mazoşist arzusu mu?
Kültürel iktidar sahiplerine, medya teşkilatını elinde tutan bir avuç azınlığa, “Gelin, bana ya da İmam Hatip mezunu çocuğuma iş hayatında, kamuda dezavantajlar hazırlayın, ikide birde en temel dini ritüeller için bile bizi manşetlerde, ekranlarda dövün” demek için mi bunca çaba?
Son 10-15 yıl hariç, İmam Hatipliler yıllar ve yıllar boyunca hep itilip kakılmadılar mı, hakları ellerinden alınmadı mı, her askeri darbe sonrası olağan şüpheliler arasında hep onlar da yer almadı mı, 28 Şubat’ta katsayı zulmüne uğrayan onlar değil miydi, alçak kanlı örgüt FETÖ her fırsatta onlarla uğraşmadı mı?
Ve kirli, karanlık, bu topraklara, bu toprakların inancına yabancı, halkına düşman bir sürü odağın daha onlarca, yüzlerce ön kesme, nefes aldırmama, gün yüzü gördürmeme çabaları…
Bütün bunlara rağmen, bunlara karşılık, yıllar ve yıllar boyunca yine de ısrarla İmam Hatipler önünde oluşan kayıt olma kuyrukları.
Burada bir “tuhaflık” yok mu?
“Okul binası yok, ödenek yok, kadro yok” diyen seküler Milli Eğitim bürokratlarına, valilere, kaymakamlara “Binayı da biz yaparız, işletme giderleri için kaynağı da biz buluruz, öğretmenleri de ayarlarız” diyerek imece usulü bu okulları yıllarca ayakta neden tutuyordu insanlar?
Burada bir “tuhaflık” yok mu?
Yok. Orada başka “bir şey” vardı, var.
O “şeyi” bilen biliyor, bu ülkenin kahir ekseriyeti biliyor, bildiği için de düz akılla, som mantıkla açıklanamayacak bir fedakarlık silsilesi nesilden nesile İmam Hatipleri ayakta tuttu.
O “şey”, 1400 senelik kutlu bir hikâyenin, “Cumhuriyet Türkiye’si”ne denk gelen kısmıydı.
O “şey”, cehaletin ancak ilimle, zulümatın ancak hidayetle yok edilebileceğine olan inançtı.
O “şey”, tek cümleyle “İslam aydınlığını hem öğrenmek hem de öğretmek çabası”ydı.
Mesele, İmam Hatip diplomasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bir kadro kapma meselesi değildi, sen hâlâ anlamadın mı?
Mesele, İmam Hatip’i bitirip, üzerine bir de İlahiyat okumak ama sonra tıp, mühendislik, siyasal, hukuk veya bir başka formasyonun eğitimini de alıp “imam Hatip kökenli doktor, mühendis, hâkim, savcı, öğretmen” vb olmaktı, sen hâlâ anlamadın mı?
Mesele, yıllarca hâkim odaklardan sadır olan kaba, sert, yer yer acımasız bir “seküler terör”e maruz kalan inançlı ailelerin, “Çocuğum eğitim alsın alsın ama bari dinini, diyanetini de öğrensin” düşüncesiyle İHL’ler önünde heyecanla kayıt yaptırmak için beklemeseydi, sen hâlâ anlamadın mı?
Velhasılı, sen rakamlarla oyalanmaya, oynamaya devam et.
“Toplumun bu kadar İmam Hatipliye ne ihtiyacı var?” diye sormaya, sayı çoğaldıkça asabileşmeye, terbiyesizleşmeye devam et.
Mesele İmam Hatip değil, sen hâlâ anlamadın mı?
Bu, 1400 yıldır devam eden bir mücadelenin 2020 Türkiye’sindeki iz düşümü.
Sen ne kadar huysuzlaşsan, - her zaman en kolay yaptığın şey olan – çamurlaşsan, fikir, değer değil de küfür üretsen de “Bu Nur” tamamlanacak.
Ya da belki de aslında bal gibi biliyorsun “İmam Hatip gerçeği”nin neye tekabül ettiğini, ondan bu kadar huysuzlanıyor, terbiyesizleşiyorsun.
Senin sorunun.
Son tahlilde her ne şekilde anlıyorsan anla işte de, durum, hedefine aldığın İmam Hatiplerden çok, çok daha büyük, derin, karmaşık, sofistike, köklü, değerli, biricik.
Gene de anlamayacağını bile bir daha, tane tane söyleyelim:
Me-se-le İ-mam Ha-tip de-ğil, sen hâ-lâ an-la-ma-dın mı?

Gülsen KILINÇER

Devamını Oku
Gülşen KILINÇER: Mesele İmam Hatip değil, sen hâlâ anlamadın mı?

Dr. Vehbi KARA:Bediüzzaman’ın Mesleği Kardeşlik Üzerinedir

Bediüzzaman’ın Mesleği Kardeşlik Üzerinedir

Bediüzzaman Said Nursi yaşadığımız asırda materyalizm ve dinsizlin kuvvetlendiğini görmüş bunun çaresi olarak imanı tahkiki hale getirerek kuvvetlendirmek gerektiğini düşünmüştü. Bu maksatla Risale-i Nur Külliyatı denilen eserleri yazmış ve neşretmişti.

Daha önceki yüzyıllarda yaşamış olan alimler genellikle tarikat yolu ile halkı irşat edip İslamiyeti kuvvetlendirmeye çalışmışlardır. Bu maksatla tekkelerde uzun yıllar boyunca iman ve istikamet dersi alarak nefsini arındırmaya çalışan dervişler İslam’a büyük hizmetlerde bulunmuşlardır.

Özellikle sevgi ve muhabbeti esas alan Mevlana Celaleddini Rumi, Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre gibi zatlar tasavvuf yolu ile Anadolu insanını irşat etmiş ve milyonlarca insanın Müslüman olmasına vesile olmuşlardı.

Fakat günümüzde tarikatlar büyük hücumlara uğramış adeta yok edilmeye çalışılmıştır. Birçok şeyh yurt dışına çıkarak tasavvuf yolu ile İslam’a hizmet mesleğini çok zorluklar içinde yapmak zorunda kalmıştır. Çünkü tekke ve medreseler kapatılmış tasavvuf ve tarikata yaşam izni verilmemiştir.

Bazı kimseler çıkıp din ve vicdan özgürlüğünden bahsetse de siz bu insanların sözlerine aldanmayınız. Türkiye’de neredeyse 100 yıldan beri din ve vicdan özgürlüğü ciddi anlamda yoktur. Tam tersine devlet tarafından seküler ve materyalist bir sistem halkımıza dayatılıp insanlarımızı zorla dinsiz yapmaya çalışmışlardır.

Öyle ki derin devlet elemanları defalarca kumpaslar kurmuş esrarkeşleri toplayarak “Şeriat isteriz” diye sloganlar attırmış sonrasında da hiç alakası olmayan şeyhleri ve inançlı insanları “İstiklal Mahkemesi” kurarak acımasızca idam etmiştir. Zaten korkudan şeyhlerle göz temasından dahi kaçan insanlarımız bu sefer büsbütün tarikatlardan korkmaya başlamışlardır.

Devlet yönetimini ele geçiren dinsiz ve Allah’tan korkmayan insanlar; bu sefer tarikatla dinle alakası olmayan insanları “şeyh” diye piyasaya sürerek tasavvuf yolunu büsbütün kapatmaya çalışmıştır.

Dindar insanlara karşı yürütülen bu amansız savaşa ve bütün bu zorluklara rağmen Bediüzzaman asla yılmamış iman ve Kuran mesleğine devam etmiştir. Defalarca hapse atılmış beraat ettiği halde Anadolu’nun ücra köşelerine sürgün edilmiştir.

Bu sürgünler ve zindanlar Bediüzzaman’ı yıldırmamış eserlerini yazıp neşretmesine engel teşkil etmemiştir. Sadece kitap yazarak değil aynı zamanda iman hizmetinde daha önce pek görülmeyen usul ve yöntemleri de uygulamaya çalışmıştır. Örneğin tarikat ve tasavvuf yerine Kuran ve sünneti esas alan bir meslek takip etmiştir. Tekke ve şeyhliğe gerek kalmadan İslam’a hizmet yollarlını ortaya koymuştur.

“Zaman tarikat zamanı değil iman kurtarmak zamanıdır” diyerek kendisini dinleyenlere Kuran ve sünnet dersi vermiştir. Kendisini şeyh olarak değil medrese hocası olarak tanıtmıştır. Tasavvuf mesleğinin İslam’a hizmet için tek yol olmadığını bilfiil göstermiştir. İşte Bediüzzaman’ın mesleğinde şeyhlik, mercii haslık, vekillik, başkanlık ve patronluk yoktur.Onun tarzı kardeşlik ve uhuvvet üzerinedir. Lemalar isimli kitabında şöyle der:

“Risale-i Nur Mesleğinin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü'l-esası, samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz”.

Bediüzzaman’ın en çok nefret ettiği hususların başında kendisine makam verilmesi ve diğer insanlardan üstün tutulmasıdır. Bu şekilde ziyaret edenleri kabul etmez görüşmek dahi istemezdi. Fakat Kuran ve sünnet üzere bir soru sorulduğu zaman bütün işlerini bir kenara bırakıp sual eden insanlara yardım etmeye çalışırdı.

Günlük işlerinden yani elle yazılan eserleri düzeltme tashihten fırsat buldukça; insanları dini kitapları okumaya davet eder yazmış olduğu mektuplarla kitap okumayı teşvik ederdi. Barla, Kastamonu ve Emirdağ mektupları hep bu konular üzerine yazılmış olup dileyenler kitap haline getirilmiş bu mektupları okuyabilirler.

Bediüzzaman’ın eserlerini okuyarak imanını güçlendiren milyonlarla insan vardır. Bu makaleyi kaleme alan kişi de Risale-i Nur eserlerini okuyup çok istifa etmiştir. Hatta Mektubat isimli eserinden yararlanarak İstanbul Üniversitesinde doktora tezi yazmış jüri üyelerinden oybirliği ile geçer not almıştır.

“Malikiyet ve Serbestiyet Çağı” isimli eserimi incelemek isteyenler internetten kolayca satın alabilir kitap almak için çarşıya pazara çıkmadan evinde okuyabilirler. Yeter ki gelecek konusunda Bediüzzaman’ın öngörülerini öğrenmek istemiş olsun.

Bediüzzaman Said Nursi yazmış olduğu eserlerin çok önemli fikirler içerdiğini söyleyerek; bunların şerh, izah ve tanzimlerinin yapılmasını istemiştir. Çünkü bu zamanda inançsızlık her köşeden hücum etmektedir. Okulda, televizyonda, gazete ve dergilerde kısaca her yerde materyalizm ve dinsizlik etkisini göstermektedir. Kendimiz bu saldırılara maruz kaldığımız gibi sevdiklerimiz, eşimiz çocuklarımızda aynı dinsizlik illetine muhatap olmaktadır.

O halde ne yapıp edip bu harika Kuran tefsirlerini elde ederek okumalı ve ailemizle birlikte istifade etmeye çalışmalıyız. Aksi takdirde bütün güçleri ile ve ele geçirdikleri her yerden imanımıza saldıran din düşmanlarının tuzağına düşmüş oluruz.

Kuran’ın ilk emri olan okumayı ihmal etmemek özellikle bu zamanda boynumuzun borcudur, vesselam…

Dr. Vehbi KARA

 

 

Devamını Oku
Dr. Vehbi KARA:Bediüzzaman’ın Mesleği Kardeşlik Üzerinedir

ANKARA SİNCAN DAN, ARAKAN'LI KARDEŞLERİNE CAN SUYU

Bangladeş te Arakan'lı müslüman mültecilerin yaşadığı kampta 2 adet içme ve kullanma suyu kuyuları Ankara, Sondandan hayırsever Zehra ÖNCÜL hanımefendi, gayretli talebeleri ve hayırseverlerin destekleri ile açıldı.

Afrika 'da içme suyu bulmakta zorlanan insanlar için, su ve su kuyuları büyük bir nimettir. Kirli suların günlük hayatlarında içilmesi ve kullanılmasından dolayı büyük rahatsızlıklar ve ölümcül vakalar ile sık sık karşılaşıyordu. Bu durum karşısında sessiz kalamayan Ankara, Sincan'dan hayırsever Zehra ÖNCÜL hanımefendi ve talebeleri Bangladeş'te Arakan'lı müslümanların bulunduğu mülteci kampında 2 adet su kuyusu açarak büyük bir hasret ve özleme son verdi.

Her iki kuyu dualarla açılırken kampta bulunan çocukların sevinçleri duygulu anların yaşanmasına vesile oldu.

Devamını Oku
ANKARA SİNCAN DAN, ARAKAN'LI KARDEŞLERİNE CAN SUYU

AYDIN BENLİ: BİR KEREDEN BİRŞEY OLMAZ''

''BİR KEREDEN BİRŞEY OLMAZ''
Bir kereden bir şey olmaz sözü; çok anlamlıdır ve teşvik edicidir, ne gelirse başımıza merakımızdan gelir. Bir kere dene nasılmış bir tat bir şey olmaz beğenmezsen kullanmazsın, bak uçacaksın, dertlerin hemen bitiyor, rahatlıyorsun, cinsel gücün artacak, bunu erkek adamlar kullanır vs... Bu teşvik edici sözlerle arkadaş çevresi çocuklarımızı cesaretlendirip madde bağımlısı yapıyorlar, uyuşturucu kullandırıyorlar aman dikkat!. Yüz yılın felaketi ve belası narkotik maddelerdir. Baronlar üretir, torbacılar satar, arkadaş çevresi alıştırır. Sevdiklerimiz bir kere kullandı mı bırakamaz ve gözlerinizin önünde suç makinası olur, çevreye zarar verir. O maddeyi bulmak için her şeyi yapar. Uyuşturucu kullanma yaşı çocuklara kadar düştü, sentetik uyuşturucular her yerde buluna biliyor, hem de ucuza! Türk polisi ve Jandarması uyuşturucu baronlarına göz açtırmıyor sürekli operasyonlar yapıyor. Maalesef Türkiye jeopolitik konumu itibariyle Asya ve Avrupa'yı bir birine bağladığı için uyuşturucu geçiş güzergahlarından birisi. Kafa yapıcı çakmak gazı, tiner, bali, sentetik uyuşturucular, haplar, narkotik maddelerin tamamı hepsi bağımlılık yapıyor, gençlerimizi ve çocuklarımızı koruyalım onların bu maddeleri almasına kullanmasına müsaade etmeyelim. Birileri para kazanacak diye çocuklarımızın gözümüzün önünde ölmesine müsaade etmeyelim.
Ankara Valiliği Emniyet Müdürlüğü bir çalışma başlattı; ''ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ İÇİN HEP BİRLİKTE UYUŞTURUCU İLE MÜCADELEYE VARMISINIZ?'' Ankara Emniyet Müdürlüğü WHATSAPP UYUŞTURUCU İHBAR HATTI 0 552 155 06 06 numaralı hatta uyuşturucu satışı, kullanımı, üretimi gibi tanık oldukları her konuyu konum atarak, fotoğraf göndererek 24 saat iletişim kura bilecekler. Diğer illerde ise 112-155-156 numaralı telefonları ücretsiz 24 saat arayıp ihbar edebilirler.
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın derseniz, o yılan sizin sevdiklerinizi de sokacaktır, uyuşturucu ile mücadeleye destek verelim. Üyesi olduğum yeşilay derneğine destek vererek madde bağımlılığıyla mücadele ede bilirsiniz.
www.yesilay.org.tr üye olabilirsiniz, mücadeleye destek olabilirsiniz. uyuşturucuya hayır kampanyasına destek veren herkese teşekkür ederim, kahraman Türk Polisi ve kahraman jandarmamıza sonsuz teşekkür ederim. Allah'a ısmarladık, hoşça kalın.
Aydın BENLİ
Siyaset Bilimci. Şair ve Yazar

Devamını Oku
AYDIN BENLİ: BİR KEREDEN BİRŞEY OLMAZ''

Abdülkadir MENEK: BEYİTLERLE DUALAR (3)

BEYİTLERLE DUALAR (3)

 

NEFSİN ELİNDEN
Ya Rab, nefsin elinden kurtar ehli imanı.
Kur'an nuruyla doldur; garp, şark bütün cihanı.

DÜÇAR ETME HÜSRANA
Ya Rab, sen bu âcizi duçar etme hüsrana.
Daim hizmetkâr eyle, iman ile Kur’an’a.

NURLANDIR İŞİMİZİ
Ya Rab, sabır, tevekkül ile tezyin et bizi.
İmanla hayatlandır, nurlandır işimizi.

DUA
Ya Rab, aciz kulunu ihlasa mazhar eyle.
Hain ve zalim nefse daima zarar eyle.

NİYAZ
Ya Rab, mümin kulları lütfunla abad eyle.
Rahmet ve kereminle ebedi dilşad eyle.

KANAAT SERVETİ
Ya Rab, kurtar bizleri, nefsin esaretinden.
Bir an mahrum eyleme, kanaat servetinden.

MANEVİ DERTLER
Ya Rab, razı olduğun bir hayat nasip eyle.
Manevi dertlerimize Kur'an'ı tabip eyle.

HAKTA SEBAT
Ya Rab, istikameti bizlere burak eyle.
Fasık, cahil, bağnazdan daima ırak eyle.

NİYAZ
Ya Rab, ruhlarımızda saadet hep var olsun.
Rahmet ve inayetin müminlere yar olsun.

YANLIZ SEN
Ya Rab, sana sığınır, senden yardım dileriz.
Senden başka kim varsa, kalbimizden sileriz.

Abdülkadir MENEK

Devamını Oku
Abdülkadir MENEK: BEYİTLERLE DUALAR (3)

BU MİLLETİN ASİL RUHUNU SATIN ALAMAZSINIZ!!!

Evinizi satarsınız...
Arabanızı da satarsınız...
Tarlanız...
Bağınız...
Bahçeniz...
hepsini satabilirsiniz.

Oysa ,
Satılmayan...
Satılması mümkün olmayan değerler vardır...
Dinimiz gibi...
Ezanımız gibi...
Bayrağımız gibi...
Şerefimiz...
Onurumuz gibi...

Hiç kimse şundan kuşku duymasın ki; bu millet yukarıda satılması mümkün olmayan değerlere birileri el uzattımı uzanan o eli silkeleyip atmasını herhalükarda çok iyi bilir.

Mehmet Akif'in,
Değmesin mabedine namahrem eli
dediği gibi, uzandığında biliriz ki; Sütçü İmam'lar, Kara Fatma'lar, Nene Hatun'lar'ın atalarının, ceddinin yaptığının aynısını yapmaktan zerre
miskal düşünmez. Tıpkı 15 Temmuz da yedisinden yetmişine, erkeğinden kadınına kadar meydanları hainlere teslim etmedigi gibi.

İşte SATIN ALINAMAYAN lardan bir örnek.

Manisa Akhisar’da yaşayan 85 yaşındaki Mihriye Yalazı, Yunan armatör Onassis’in doğduğu ev olarak bilinen tarihi evini, Onassis Vakfı’nın 3 milyon euroluk teklifine rağmen satmadı.

Babasını...
Ruhunu...
Geçmişini...
Geleceğini...
"Kardeşim para gelsinde nereden ve kimden gelirse gelsin" diyen ruhunu ve kalbini üç kuruş paraya satan açgözlü sefillere...

VATANI SATMAK GİBİ

Mihriye Yalazı, "3 kızım, 1 oğlum var. Benim yaşadığım ev, herkesin bildiği Onassis'in doğduğu yer olan tarihi bina. Eşim Cemal Yalazı bu evi 1972'de aldı. Evin tapusunu benim üzerime yaptı. Bizim burada çok güzel günlerimiz geçti. Bir gün Yunan armatör Onassis adına kurulan vakıf yöneticileri evi görmek istedi. Gelenler arasında Yunanistan Konsolosluğu'ndan yetkililer de varmış. Evi satın almak için 3 milyon euro (yaklaşık 26 milyon lira) teklif ettiler. Bu para karşısında çok şaşırdık" diye konuştu. Teklif karşısında şaşıran ve durumu aile arasında konuştuklarını anlatan Yalazı, bir Türk askerinin konuşmasıyla evi satmamaya karar verdiklerini söyledi.

Yalazı, "O tarihlerde Akhisar'da Garnizon Komutanı olan Cüneyt Kavuncu ziyaretimize geldi. Vatan sevdalısı, milliyetçi bir Türk askeri olan Kavuncu, bu evi satmanın vatanı satmakla eşdeğer olduğunu, burada Yunanistan bayrağının dalgalanacağını, Akhisar Askerlik Şubesi'ndeki Türk bayrağı ile Yunan bayrağının aynı sokakta bulunmasının her Türk'ü yaralayacağını anlattı. Yunan bayrağının dalgalanmasını kabul edemeyeceğimi anladım. Eşim ile mutlu günler geçirdiğimiz bu evi Onassis Vakfı'na satmama kararı aldım" dedi." DHA

Sağolasın Mihriye Anne...
Vatanını...
Bayrağını...
Ruhunu....
Para gelsinde nasıl gelirse gelsin diyenler bir kez seni ve senin bu yüce ruhunu

Türk bayrağı ile Yunan bayrağının aynı sokakta bulunmasının her Türk'ü yaralayacağı

düşüncesini tekrar tekrar okusalar ne güzel olur.
Öyle değil mi?

Ellerinden öpüyorum Mihriye Anne.
Sağolasın..
Rabbim sana sağlıklı, mutlu, huzurlu bir ömrü "zemini kan kırmızı, ay yıldızı ak" olan bu bayrağın gölgesinde yaşamayı nasip etsin.

Selam ve dua ile.
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
Bülent Ertekin

Dr. Levent BİLGİ: DENMEZ

DENMEZ

Adam vatansever, vatan, millet, bayrak için gerekirse hayatını veriyor. Ama evde kafası bozulunca karısına tekme tokat girişiyor.
Vatanseverler eşlerini döver DENMEZ.
Adam hızlı solcu. Her akşam bir şişe rakıyı götürüyor. Bazen kafası kıyak olunca bağrıp çağırıyor, etrafa küfürler saçıyor.
Solcular sarhoş olup etrafı rahatsız eder DENMEZ.
Adam camide hoca. Yani din adamı. Ama kaba bir yobaz.
Dindarlar, din adamları yobaz olur DENMEZ.
Adam hızlı Atatürkçü. Nutuk’u ezberlemiş. Atatürk’e can feda diyor. Ama her fırsatta devletten menfaatleniyor. Kılıfına uydurup ihaleler filan hırsızlık yapıyor.
Atatürkçüler devleti soyuyor DENMEZ.
Adam tarikat şeyhi. Etrafını açık saçık kediciklerle doldurmuş. Küçük kızları da taciz ediyor.
Tarikat şeyhleri sapıktır DENMEZ.
Bu listeyi yüzlerce çoğaltabiliriz. Derdimiz üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi?
Artık söylemlerimizi değiştirmenin vakti geldi.
Hırsızlık yapan Atatürkçü, dindar, şeyh, solcu kim olursa olsun kötüdür.
Tacizi, hırsızlığı vs. yapan kişi kötüdür.
Onun Müslümanlığı, Hristiyanlığı, dindarlığı, dinsizliği, Atatürkçülüğü, sağcılığı, solculuğu değil.
İşkenceyi yapan polis de olsa, baba çocuğuna da yapsa, eşkıya da yapsa aynı derecede kötüdür. Yapanın sıfatı, yeri, ismi önemli değildir.
Kötülüğe karşı hep beraber tavır almalıyız.
Sizden, bizden, ondan, bundan, şundan demeden.
Kötülüğü yapanın kimliğine hiç ama hiç bakmadan.
Sadece kötülüğün karşısında olmak için.
Kötülüğü dünyamızdan yok etmek için.

Dr. Levent BİLGİ

Devamını Oku

Aydın BENLİ: ÇOCUK İSTİSMARLARI

ÇOCUK İSTİSMARLARI
Yüce Dinimiz İslam, barış ve kardeşlik dinidir, iyiliği emreder fenalığı ve azgınlığı yasaklar. Son zamanlarda İslam'a fobi kampanyası başlattılar, dış istihbarat teşkilatları sahte din alimleri ve cemaatleri başımıza bela etti, Fetö PDY, Adnan Oktar ve binlerce sözde dini cemaatler kurup finansal destek verdiler. İstanbul sözleşmesi ile Türk aile yapısı bozuldu. Arada ırkçılığı tetikliyorlar, Türkiye kırılgan ve hassas değerlere sahip.
Bazen içinde kötülük olan şeref yoksunu pislikler, öpmeye kıyamadığımız çocuklarımıza istismarda bulunuyor, sözün bittiği yer burası. Bunu da Din adamı kimliğinde yapıyor, bu pislik çocuğun babasıyla görüşürken pişkin,pişkin konuşuyor. Fatih Nurullah 58 yaşında istismara uğrayan çocuğumuz henüz 12 yaşında, bu pisliğin torununun torunu yaşında, yani üçüncü kuşak torunu yaşında. Bu pislikler gibi çocuk istismarcısı binlerce pislik aramızda, bazen bu pislik dayı, amca, baba, kuzen, komşu olarak karşımıza çıkıyor. Altında yatan etken sapıklık, psikolojik rahatsızlık, çözümü nedir? Kesinlikle idam edilmesi gerekir. Sakalı var sarığı var müritleri var, sözde kürsüden Yüce Allah'ı anıyor ve anlatıyor, Dervişin zikri neyse fikride o olmalı, insanlara verdiği öğütleri önce kendi tutmalı. 28 Şubatlarda Ali kalkancı ve Fadime Şahin'leri unutmadık, Bazı vakıflarda din eğitimi adı altında istismarları unutmadık, tedbir alınmazsa yeni vakalarla bu çocuk tecavüzleri bitmeyecek. Bu pislikler yüzünden, mahallede, sokakta, akrabalarımızın kucağında küçük çocuklarla oynayamaz onları sevemez olduk.
Avrupa Birliği uyum yasalarına göre İdam cezası kaldırıldı, T.B.M.M büyük görev düşüyor, Çocuk istismarı ve Terör suçlarına kesin çözüm bulmak istiyorlarsa İdam cezasını çıkarmaları gerekli. Çocuk istismarlarında büyük görev Annelere düşüyor, çocuklarınızı gözünüzün önünden ayırmayın, kimseye emanet etmeyin, yatılı kurslara vermeyin. Kedimizi, köpeğimizi komşuya emanet ediyoruz ona bile tecavüz ediyorlar, bunun son örneği Çankaya'da Volkan Uzun'a emanet edilen zavallı köpeğe tecavüz edilmiş o köpek ölmüştü, basında bu konu epeyce yer aldı. Sevgili anneler çocuklarınızı lütfen gözünüzden sakının, kimselere emanet etmeyin.
Çocuk istismarları, hayvanlara kötü muamele, doğa katliamı ve kadına karşı şiddet konuların da çok hassas yapıya sahibim, bu konular bizlerin günlük yaşamlarımızda sıkça karşılaştığımız olaylar, bu konulara hassas olursak Dünyamız daha güzel olacaktır. Herkes kendi kapısının önünü temizlerse mahalle pırıl, pırıl olur. Sap ile samanı ayırmak lazım, bir şeref yoksunu pislik Din Alimi adı altında çocuğumuza pislik yapıyorsa, diğer Müslümanlar bu işi yapmış sayılmaz, bu işe sessiz kalırsa yapılan o istismara ortak olmuş olur, ivedilikle çocuk istismarlarına İdam çıkmalı. Kadına şiddetin olmadığı, Hayvanlara işkence yapılmayan, yemyeşil bir doğaya sahip, çocukların mutlu oynayıp güldüğü güzel günler diliyorum.
Allah'a ısmarladık. Hoşça kalın....

AYDIN BENLİ

Devamını Oku
Aydın BENLİ: ÇOCUK İSTİSMARLARI

Mehmet Nuri BİNGÖL: Hakikat Alimi" Ne Menemdir?

"Hakikat Alimi" Ne Menemdir?

Tarih boyunca yapılan “âlim” tabirlerinin en isabetlisinin ne olduğu –bence- bedihi; “Alim, bilmediğini bilendir.”

Hz. Ali’nin (kv) de hikmetli sözü olan beyana, daha başka sıfatları da ekleyebilirsiniz ama bütün o ilave ettiğiniz sıfatların hepsinin muhassalı yine aynı olacaktır: “Kendini ve haddini bilme. “

Yani usuli’d-Din’in haricine çıkmamama; kendi re’yi ile “müşahede” ettiği bir hali, Sünnet ve Kur’an ayetlerininden ayrı tutmamama, – HafazaAllah- üstünmüş gibi zannettirmeme.

Gelen itirazı duyar gibiyim: “Ya o âlim kendini öyle biliyor ve gösteriyorsa, ama onun salikleri ‘Şeyh uçmaz, mürid uçurur.’ sözünü pek andıran bir “mihengsiz” hüsn-ü zan içindeyseler, o alim denen şahsın bunda ne suçu olacak ki?”

Hafızamdaki bütün izahları arıyor tarıyorum, ben de böyle bir kabahatı bulamıyorum., “Essebebü kel fa’il” sırrıyla, kabahat o saliklere ait olabilir. Hani Üstad Hazretleri’nin bir beyanı var: “Mübalağa zemm-i zımnidir.” ; “ Mübalağa ihtilalciddir.”

Mübalağalarla şahsı “Hayali Ziyaeddin” halinde takdim edenler bizzat o zata “bühtan” ettiklerinden hem onun kul hakkını sırtlarlar, hem de saptırdığı insanların vebalini. O zaman, Bediüzzaman hazretleri’nin “ Hususi Üstadım” dediği Hz. Ali (KV)nin beyanını açmak gerekiyor.

“Alim bilmediğini bilen ve bilmediği hususları beyan ederek ilan eden kişidir.”

“Peki, maslahat ya da bir zararı def için bilmediklerini ketmedemez mi?” sualini çok duymuşuzdur.

“Hâl-i âlem”den alınan ders de daime şöyle bir hat çizer zihnimde; Eğer bir kimse bilmediği mevzuları ilan etmiyorsa, yeni nesiller onun her meselede tek selahiyetli bilerek, “Usul” kaynaklarını atlayıp “fırak-ı dalle”den olabilir!

Hele bir de bizim gibi fani o insana bir insanüstülük payesi takıp, onun şahsi, yani “cüz’i” kusuratlarında da bir hikmet var zannıyle taklide kalkarsa ve de – zamanla- öyle inanırsa, manen “sefil” derekesine inebilir ki bu vebalin adını koymada zorlanıyoruz.

***

Çok zaman hatırlarım.

“Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslim değil, imandır; mârifet değil, şehadettir, şuhuddur; taklid değil tahkiktir; iltizam değil, iz’andır; tasavvuf değil hakikattır; dâva değil, dâva içinde bürhandır.” (Mektubat, 376)

“Ümmet-i İslamiye’nin ahkam-ı diniyede gösterdiği teseyyüb ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur:

Erkân ve ahkâm-ı zaruriye ki, – yüzde doksandır- bizzat Kur’an’ın ve Kur’an’ın tefsiri mahiyetinde olan sünnetin malıdır. İçtihadî olan mesail-i hilafiye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe mesail-i hilafiye ile erkân ve ahkâm-ı zaruriye arasında azim tefavüt vardır. Mes’ele-i içtihadiye altun ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütununu on altunun himayesine vermek, mezcedip tâbi kılmak caiz midir?” ( Asar-ı Bed’iyye, Sünuhat, shf:141)

Böylesi “muhakeme” anlarımda baş vurduğum kaynak ise, ilk başta “Dâva içinde bürhan” denilen Risale-i Nur’un şu ya da bu“müteferrik” meselesi değil, bütün külliyatı.

Çünkü hem “Kur’an’ın hakiki müfessiri olan Sünnet”i yani hadisleri bu zamanın anlayabileceği tarzda ve ehl-i sünnet ve’l-cemaat âlimlerinin izahlarına tam mutabık olarak izah eden elbet Bediüzzaman Said Nursî; Nur Üstad. (RA)

Yeter ki biz bakmasını, okumasını, metin tahlili usulünü bilelim de, “Hakkın hatırı âlidir, hiç bir hatıra feda edilmez!” düsturunu şiar edinelim; yeter ki “müfrit hüsnü zan” edilen şu ya da bu şahsın izahına uymuyor diye, meseleleri kendi “kafa feneri”mizle anlamaya ya da “seçkincilik” yapmaya kalkışmayalım.

Misal olması için meseleyi hatırlatalım.
“Eğer muhabbet, kendi esbabının rüchaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adavet mecazî olur; acımak suretine inkılab eder. Evet mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadîs ile: “Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat’-ı mükâleme etmeyecek.”
Eğer esbab-ı adavet galebe çalıp, adavet hakikatıyla bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu’ ve temelluk suretine girer.
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki: Mü’min kardeşine kin ve adavet ne kadar zulümdür. Çünki nasılki sen âdi küçük taşları, Kâ’be’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de: Kâ’be hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye; muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü’mine karşı adavete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı, iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu aklın varsa anlarsın…” (Mektubat, 263- 264)

Metnin bütününü almamın sebebi şu. Bir metni kavramak için onun sadece bir paragrafını anlamak kâfi değildir- erbabınca bilindiği üzere. İtiraz eden sesleri hemen duyuyor gibiyim.
“Risale’ler normal bir metin değil ki…”
Evet, amenna, neam… “Bu zamanın dertlerine tam çare” olabilecek (olacak) ve Müceddid-i Zaman olan Nur Üstad Bediüzzaman Said Nursi’ye (Ra) “Kur’an’ın feyziyle” (yani ilhamıyla) yazılan eser külliyatı. Öyle bir külliyat ki 350-400 Ayet’ten muktabes, Üstad’ın tabiriyle bir meselesi anında, “İki yüz Ayet”in imdadına yetiştirildiği ve “ihtiyaca binaen” yazdırılmış bir eser külliyatı.

O halde o külliyatın bütün cüzleri anlaşılmadan, herhangi bir mevzudaki hükmü umumileştirilemez; öyle yaparak “keskin” bir hüküm cümlesi yapmak, izaha yeltenmek Gavs-ı Azam’ın (KS) “müridim” dediği, İmam-ı Ali’nin yaklaşık 1300 yıl önceden hizmetini mânen alkışladığı bir zata bühtan mânasına gelir ki, sıradan bir insanın dahi kul hakkını “hangi amellerimizi” karşıya hediye ederek affettirebildiğimiz düşünülürse, uhrevi vebal daha iyi anlaşılır.

Yukarıya iktibas ettiğimiz meselede men edilen “küs kalma” hadisesinin şahsi, ferdi, cüz’i mevzularda olduğu –mantıken dahi- o kadar bedihi ki, İmam-ı Nevevi hazretlerinin Hadis’e verdiği mana bilinmese dahi, metni bütünüyle okumak ve düşünmek yeter. Çünkü Üstad, dini mevzudaki hatayı, “İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye; muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü’mine karşı adavete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı, iman ve İslâmiyete tercih etmek” cümlesiyle tasrih ediyor. “Kabe hürmetinde olan” iman ve İslamiyet açısından bir hataya karşı, mü’minin şiarı mesafeli durarak ona “aksulamelini” göstermesidir ki Hadis, bunu dahi imanın en düşük derecesi diye izah buyuruyor.

“Belki ben de ifsad ediyorum. O halde, siz mihenge vurmadan almayınız.” İfadesi da muhterem Müellifin. O “miheng”in ne olduğu da mezkur makalenin diğer cüzlerinde beyan buyruluyor.
Zaten makalenin baş kısmına alınan, “Allah’ın ipine topluca – camian; fert fert değil- sarılınız, sakın bölünmeyiniz.” (Allah’ın ipi olan inzal buyurduğu Kur’an’a topluca, cemaat olarak (ehl-i sünnet vel-cemaat) sarılmazsanız, aranıza tefrika girer.- Mana Nur’ul-Beyan tefsirinden) Ayet-i Celilesi ile “ Elif Lam Mim, Ayetlerinde hiç bir şüphe bulunmayan Kur’an (el-kitab), muttakilere bir hidayet rehberidir.” Ayet-i Kerime’si “ miheng”in ne olduğunu tasrih ediyor.

Bir muhterem yorumcunun dediği, miheng Risale-i Nur’un ta kendisidir, ifadesi ne usuli’d-Din’e, ne mantığa, ne de Risale’nin açık beyanlarına uymuyor. Aklen düşünelim; almak istediğimiz bir kumaşın ölçü “birimi” bizzat o kumaşın kendisi olabilir mi?
“Cumhuru bürhandan ziyade me’hazdaki kudsiyet imtisale sevkeder. Müçtehidinin kitabları vesile gibi, cam gibi Kur’an’ı göstermeli, yoksa vekil, gölge olmamalı.” Tavsiyesinden sonra – ya da talimat,emir- devam eder Üstad:
“Mantıkça” alemin kabul ettiği bir hükümdür; insanın “nisyan” ile malül zihni, “melzumdan” (Biri birisinden aslâ ayrılmaz, birisi olunca diğerinin de olması şart olan.-sozluk.ihya.org/osmanlica-turkce-sozluk/lazim-i-melzum.html) ikinci bir gayretle “lazıma” (Kendisine ait icab eden hal. Kendisine has vaziyet. -ihya.org/osmanlica-turkce-sozluk/lazim-ızati. Html) intikal eder ki ve ( farz-ı muhal) etse de, “ ikinci bir teveccüh ve kasd ile eder. Bu ise gayr-ı tabiidir.”- şaz halidir, nadir bir durumdur.
Mevzuyu daha da açıyor Bediüzzaman Hazretleri:
“Mesela; hükmün me’hazı olan şeriat kitapları melzum gibidir. Delili olan Kur’an ise, lazımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyet, lazımın lazımıdır. Cumhurun nazarı kitablara temerküz ettiğinden, yalnız hayal- meyal lazımı tasavvur eder. Bu cihetle vicdan lakaydlığa alışır, cümudet peyda eder.

Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur’an gösterilse idi, zihin tabii olarak müşevvik-i imtisal ve mukız-ı vicdan ve lazım-ı zati olan “kudsiyet”e intikal ederdi. Ve bu suretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek, imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı.
Demek şeriat kitabları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lazım gelirken, mürur-u zamanla mukallidlerin hatası yüzünden, paslanıp hicab olmuşlardı. Evet, bu kitablar, Kur’an’a tefsir olmak lazım iken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.” (age; s. 141-142)

Burada dikkat çekilen bir vebali de nazarlarınıza sunmak istiyorum. Hangi dini eser okunursa okunsun veya başkalarına izah edilirse edilsin tavsiye edilen bu mana ile muhatap olunmalıdır; yoksa onu “ayrı bir tasnifat” gibi takdim edersek, bir büyük vebalin altına gireriz ki bu hal bir de inat ve ısrarla sürdürülürse işin ucu “cinayet-i azime”ye kadar gider.

Devamını Oku
Mehmet Nuri BİNGÖL: Hakikat Alimi" Ne Menemdir?

Dr. Vehbi : Materyalist Eğitim Bakanlığı Nasıl Milli Olur?

Materyalist Eğitim Bakanlığı Nasıl Milli Olur?

2020-2021 Eğitim yılı salgın hastalık nedeni ile yine farklı bir yöntemle başladı. Aileler çocuklarının okulda veya uzaktan eğitimle devam etmesi için yetkili kılındı. Yıllarca hocalık yapmış birisi olarak bu eğitim konusundaki düşüncelerimi arz etmek isterim.
Öncelikle Covid-19 salgınından çok daha dehşetli bir salgın hastalıktan bahsetmek gerekiyor. Ne yazık ki; çoğu insan bu hastalığın farkında değildir. Peki, bu hastalık nedir?
Hastalığın adı; maddeye tapma ve gücün maddeden geldiğine inanmaktır. Buna kısaca “materyalizm” adını veriyoruz. Bu hastalık 20. ve 21. Yüzyılda öylesine güçlenmiştir ki dünya kurulalı beri hiçbir çağ bu kadar dehşetli bir inançsızlık hastalığını görmemiştir.
Evet, insanlar ilk, orta ve yakın çağlarda taşa, toprağa, Güneşe, putlara veya Nemrud gibi insanlara tapınırdı. Lakin inançsız değildi. Batıl inançları vardı ve Allah’a ortak koşuyorlardı. Ama dalalet içinde, inançsız, dinsiz ve ateist değildi.
Materyalizmin etkisi ile koca Çin gibi devletlerden tutun da küçücük ülkelere kadar dünyanın hemen hemen her yerinde çoğunluğa ulaşmışlardır. Allah’a inanmayan dinsiz, kitapsız insanlar hiçbir asırda bu kadar çoğalmamışlardı.
Maalesef ülkemizde bu hastalıktan nasibini almıştır. Devletin başına geçen yöneticiler “biz ilhamımızı gökten, gaibden almadık” diyerek açıkça Kuran’a hücum etmiş ders kitaplarında materyalizmin esasları saf ve temiz beyinlere adeta zorla çakılmıştır.
Tahrip kolay; tamir ise zordur. Bir gemiyi bazen iki yılda onca masraf ve zorluklarla inşa edersiniz fakat bir denizci 10 dakika içinde batırabilir. Aynen bunun gibi tamir, onarım ve inşa çok daha zordur.
Gözünüz gibi baktığınız evladınızı bir fena insan küçük hediye ve iltifatlarla baştan çıkarıp kötü yollara düşürebilir. Elbette her insan yaptığının karşılığını bu dünyada ve muhakkak ruz-i mahşerde görecektir. Bundan şüphemiz yoktur. Lakin “yapılan dehşetli tahribat karşısında sen ne yaptın?” sorusuna muhatap olacağımızı da unutmamamız gerekiyor.
İşte Milli Eğitim Bakanlığı, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devamlı surette materyalizm esasları ile eğitim, öğrenim yapmış zavallı çocuklarımızı dinden uzaklaştırmaya çalışmıştır. Allah’a şükürler olsun ki bazı hamiyet sahibi insanlar bu dehşetli yangının farkına vararak söndürmeye çalışmış hapis ve işkenceleri göze alarak dinsizlik karşısında mücadele etmiştir.
Okullarda dehşetli dinsizlik eğitiminden geçirilen evlatlarımız gayretli ve dindar anne babalar, bazı sivil toplum kuruluşları sayesinde bir parça düzelebilmiştir. Fakat yeterli değildir. Bu tehlikeli gidişe “dur” demesi gereken oylarımızla iktidara gelen hükümet yetkilileridir.
Şimdi şu suali hükümetimize ve Sayın Erdoğan’a sormak istiyorum: Başında “milli” olan eğitim, öğretim gerçekten milli midir?
Materyalist, Batıcı, ırkçı, faşist ve ezberci eğitim ve öğretimin milli olduğunu söylemek saçmalıktır. Satuk Buğra Han ile başlayan Türklerin İslam şecaati, Selçuklu ve Osmanlı ile devam etmiş Müslümanların kahraman ordusu ve evladı olan bizler; ne olmuşta bu seviyelere düşürülmüştür.
Uyuşturucu çetelerinin fink attığı okullarda milli kimliğimiz, şahsiyetimiz büyük yaralar almıştır. Batıya karşı aşağılık duygusunu içselleştirmiş öğretmenlerle gençlerimiz perişan edilmiştir.
İşte kişilikli ve özgüven sahibi, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayan bu kahraman milletin evlatlarına sahip çıkmak hükümetin ve Milli Eğitim Bakanlığının öncelikli görevlerinden bir tanesidir.
Değerli bir yazarın kaleme aldığı şu hususları ele alarak çareler üretmeye başlayabiliriz:
1. Gençlerimiz hatta çocuklarımız uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklardan madde bağımlılıklarından korumak için İslam’ın alkol ve uyuşturucu maddeler ile ilgili hükümlerini ve bunların büyük günahlardan olduğunu öğretmeliyiz.
2. İslam inancından uzaklaşmış çocuklarımızı materyalist baskıdan kurtarmak amacı ile dini eserlerin okul kütüphanelerinde ve öğretmenlerimizin ellerinde dolaşmasını sağlamalıyız.
3. Camilerle okulları birbirinden uzak ve kopuk kamu binaları olmaktan kurtarmalıyız. Camilerimizi, çocuklarımızın gerektiğinde oyunlarını oynayıp ibadetlerini de yapabildiği mekanlar olarak görmeliyiz. Camiden korkmamaları için cami görevlilerini bu konuda uyarmalıyız.
4. Karma eğitim yerine gençlerimizin fıtri ve çok daha rahat bir ortamda eğitim göreceği okulları açmalıyız.
5. Çocuklarımıza “Allah ve melekleri, bizi insanlar görmediklerinde de görüyorlar, gözetliyorlar ve amel defterimize hepsi kaydediliyor, ahirette de önümüze konacak.” İman ve şuuru vermeliyiz.
6. Din kültürü derslerini sevdirerek Allah indinde tek geçerli dinin İslam olduğu, İslam’ın hayatımızın her alanını kapsayacak, her zaman ve coğrafyada geçerli hikmet ve adalet yüklü hükümlerini kapsadığı gerçeğini öğretilmeliyiz.
Vesselam…
.
Dr. Vehbi KARA

Devamını Oku
Dr. Vehbi : Materyalist Eğitim Bakanlığı Nasıl Milli Olur?