Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Sayfalar
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Ak Partinin Pak Neferleriyseniz Dilipak’la uzlaşın!
Ak parti bu halkın değerleriyle barışık bir kadro ile yola çıkınca halkın teveccühünü kazanmıştı. Kitle partisi olmaya doğru gittikçe de sağdan soldan içine sızmalar oldu, derken gelen bazı Ak partilileri kendine benzettiler, bazı Ak partililere da partinin kapısı kapandı maalesef!
Özellikle kadın cenahında kendini gösteren gelişme feminist akım oldu, bu ülkede feminist, hümanist gibi akımların rüzgarına kapılan kimseler daha çok kendine öz güveni olmayan insan tipi olup bu tür yerlerde varlığını hissettiriyorlar.
Abdurrahman Dilipak meselesinde 81 kadın kolları talimat üzerine ayaklanırken iradelerinin zayıf olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Demek ki bu il başkanlarından hiç biri vefa kavramıyla ya tanışmamış ya da Dilipak kuşağının bu ülkede hak ve adalet konusunda ne tür mücadele ettiğini bilmeyenlerdendir. Bir kaçı bir “Osmanlı kadını” edasıyla “hele durun arkadaşlar, bir öz eleştiri yapalım, acaba biz de bir yanlış durum/davranış yok mu?” demedi maalesef!
İstanbul Sözleşmesini bilerek ya da bilmeyerek bu halkın başına bela eden Ak partinin kimi dinamikleri bu konuda HDP-CHP-MHP ile bir olup 246 firesiz oylarla kabul edildi, Ak Parti cenahından hiç düşünmediler mi, nasıl oluyor da bir çok hayırlı konularda iktidara muhalefet eden bu partilerde bir ses bir seda çıkmıyor diye.
“Ak partinin Papatyaları” benzetmesiyle yazdığı yazıyla Abdurrahman Dilipak bunların yanlış yolda oluğuna dikkat çekince konuşmasından/yazisindan cımbızla kavram çıkararak; “vay efendim kadınlara fahşa/fahişe demiş” iddiasıyla tazminat davasını açtılar. Yahu LGBT ve avenelerini savunmak size mi kalmıştı?
Dilipak’ın uzlaşma talebini kabul etmesi hala ağabeyliğini muhafaza ettiğine işarettir, Ak parti kadın kollarının bu konuda ne cevap vereceği daha belli değildir. Ben de bir vatandaş, bir Ak partili, Türkiye Aile Meclisi Güneydoğu Bölge başkanı olarak diyorum ki; iyi düşünün, tefekkür edin, yanlışta ısrar etmeyin ve bu uzlaşmaya olumlu cevap verin, üstelik Dilipak’tan özür dileyin, size yakışan budur.
Yetmiyor KADEM’in üyeliğinden, gönüllüğünden ayrılın, sempati bile duymayın, hatta edebiliyorsanız KADEM’i kapatın. Kadını evden çıkarmaya endeksli kurulan ve aileyi annesiz bırakmayı hedefleyen bir harekettir. Yeşil feministler edasıyla bu sinsi çalışmaya öncülük yapmayın, bizim başka başka işlerimiz var.
Elbette ki çalışmak durumunda olan kadınlar mürüvvetlerine uygun şartlarda çalışabilirler ya da kabiliyetleri ve tahsili elverdiği durumda çalışmalarında sakınca yoktur, ama kadınları bir bütün olarak çalışmayı hedefe koyarsak yedi açıdan sıkıntı karşımıza çıkar unutmayalım. Gözü kadının parasında olan erkeğe de teessüf etmek lazım. Anne olmak bir yuvayı sıcak tutmak en büyük değer değil mi? kadının değeri para ile ölçülür mü?
Batının batıl rengiyle boyanırsanız o bataklıkta birlikte boğulursunuz Haşir günü de onlarla haşir neşir olursunuz haberiniz olsun.
Ayrıca 24 Kasım günü bu melanet sözleşmenin 9.yıl dönümü bu münasebetle meclise sesleniyorum. İyi düşünün ve yaptığınız bu yanlıştan vazgeçin, milyonlarca bu sözleşmenin mağdurları meclise ve dolayısıyla vekillere siyasi partilere ve özellikle Ak partiye beddua etmektedir.
Bu sözleşmeyi;
Ermenistan halkı imza kampanyası aşçım istemiyor,
Macaristan Meclisi reddetti,
Rus lideri Putin meclis kararını veto etti,
Biz niye bu belalı sözleşmeye karşı bu kadar ilgisiz duruyoruz acaba?
*Halk olarak Ermenilerden, Meclis olarak Macaristan’dan, Lider olarak Putin’den bir adım geride miyiz?
Hem cumhurbaşkanımız bu melanet sözleşmeniz sıkıntılarına işaret etti, Ak Parti Genel Başkan vekili Numan kurtulmuş bu sözleşme geldiği gibi gider dedi, İç işleri bakanımızı bu sözleşmenin vahametinden bahsetti, Türkiye Aile Meclisi olarak 3 yıldır 3 BİN dernekle bas bas bağırıyoruz pasif ve ilgisiz kalan TBMM’dir. İşinizi yapın, bu halkın duasını alın derim.
Zaman halkı oylama zamanı değildir. Halk her siyasi partinin notunu veriyor, ama rengini seçimden seçime gösteriyor.
Bakın ister Ak parti ister PAK parti bu tür sıkıntılarla halkın önüne çıkarsanız kendinizi savunamazsınız haberiniz ola, bizim gibi orijinal Ak partililerin de dili kısa kalıyor.
Üç kuruş menfaat için, Avrupa’nın karşısında düştüğümüz kompleks ve İslam’i değerlere karşı vurdum duymazlığımız bizi bu kadar küçük düşürmemeli.
Haydi ya Allah “barışta hayır var” hem Abdurrahman Dilipak ile uzlaşın hem de İstanbul Sözleşmesine şimdiye kadar verdiğiniz destekten dolayı bu halktan özür dileyin e mi?
Hiçbir parti halkın inanç ve kültüründen büyük değildir.
Benden söylemesi!

Eyüphan KAYA

Devamını Oku
Bülent Ertekin

Öğretmenlik Meslek Kanunu vaatte kalmasın, hayat bulsun”

“Öğretmenlik Meslek Kanunu vaatte kalmasın, hayat bulsun”

Eğitim-Bir-Sen, Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun 11. Kalkınma Planı’nda ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 Eğitim Vizyonu’nda yer almasına rağmen hala çıkartılmamasına 81 ilde düzenlenen ortak basın toplantılarıyla tepki gösterdi.
Eğitim-Bir-Sen İzmir 1 No’lu Şube tarafından gerçekleştirilen basın toplantısına Şube Yönetim Kurulu Üyeleri, İlçe Temsilcileri ve Eğitim-Bir-Sen üyeleri katıldı. Toplantıda açıklamalarda bulunan Şube Başkanı Ali Kaya, “Mesleğin hak ettiği şekilde tanımlanması, sosyal zeminde öğretmenlerin itibarının, haklarının korunması ve artırılması, yönetmeliklerle, genelgelerle oluşan görev, yetki, ehliyet, liyakat noktasındaki dağınıklığın giderilmesi için meslek kanununun ivedilikle yürürlüğe konulması gerekmektedir. Zaman, vaatleri gerçeğe dönüştürme, hedefleri sonuca ulaştırma zamanıdır. Mesleğin itibarı korunmalı, öğretmenliğin meslek kanunu olmalı” ifadelerini kullandı.

Ali Kaya konuşmasında şu ifadelere yer verdi;

“Öğretmenlik insanlığın en kadim ve önemli mesleklerinden biridir”
24 Kasım Öğretmenler Günü dolayısıyla eğitim çalışanlarının sorunlarına dikkat çekmek ve öğretmenlerin meslek kanunu talebini dile getirmek amacıyla düzenlediğimiz basın toplantısına hoş geldiniz.
İnsanın, özünü keşfetmeye, kişiliğini inşa etmeye yönelik en büyük eylemi eğitimdir. Eğitimi, eğitim-eğitilen çerçevesinde, insanların birbirleriyle ilişkisinden, iletişiminden ve etkileşiminden beslenen akli süreçlerin hâkim olduğu ve ahlaki sonuçların hedeflendiği faaliyetler bütünü olarak kabul ediyoruz. Eğitimi, tam da bu yüzden hem bilim hem de hizmet noktasında vazgeçilemez, ertelenemez, yok sayılamaz, devre dışı bırakılamaz, alternatifi oluşturulamaz konumda görüyoruz.
Eğitimde geriye düşenin ahlakta, adalette, merhamette, bilimde öne çıkması, teknolojide önde olması, ekonomik ve diplomatik düzlemde fark oluşturması mümkün olmaz. Öğretmenlik, insanlığın en kadim ve önemli mesleklerinden biridir. Öğretmen, çocuklarımızın şuur sermayesini artırma, bilgi haznesini büyütme, idrak zeminini güçlendirme, hikmeti keşfetme, hakikate ulaşma konusunda beşerin insanlaşması ve bireyin uzmanlaşması yolculuğunda hem rehber hem de rol modeldir. Bu vasıf, öğretmenlik mesleğinin tarih boyunca önemli ve değerli kabul edilmesinin de başlıca sebebidir.
Eğitimde örnek gösterilen ülkelerde olduğu gibi, öğretmenliğin kamu sistemi içerisinde tanımlanmış eğitim-öğretim hizmetleri sınıfından müstakil bir meslek kanununa kavuşturulması hususu artık daha fazla ötelenmemelidir. Mesleğin hak ettiği şekilde tanımlanması, sosyal zeminde öğretmenlerin itibarının, haklarının korunması ve artırılması, yönetmeliklerle, genelgelerle oluşan görev, yetki, ehliyet, liyakat noktasındaki dağınıklığın giderilmesi için meslek kanununun ivedilikle yürürlüğe konulması gerekmektedir.

“Meslek kanunumuzu istiyoruz, daha fazla beklemek istemiyoruz”
Ülkemizde resmî ve özel eğitim kurumlarında fiilen görev yapan 1 milyon 200 bin öğretmen var iken, öğretmenin yetiştirilmesinden emekliliğine kadar öğretmenlik mesleğini bütün olarak ele alan bir Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun olmaması; hukuki açıdan boşluk, mesleki açıdan ise yoksunluktur.
Kanun, hedefler ve gerçekler bağlamında uluslararası standartlara uygun bir kariyer mesleği niteliğini taşımalı; öğretmenin etkinliğini artıracak, itibarını yükseltecek hükümler içermelidir. Meslek kanununun yapılması için gereken talep de yazılması için gereken birikim de var. Bundan sonra bir tek şeye ihtiyaç var. O da kanunun çıkarılmasını hızlandıracak irade. Bizler Türkiye’nin bütün illerinden hep birlikte o iradeyi harekete geçirmek için sesleniyoruz: Meslek kanunumuzu istiyoruz, daha fazla beklemek istemiyoruz.
Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun çıkarılması hedefine, 11. Kalkınma Planı’nda da Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2023 Eğitim Vizyonu’nda da yer verilmesi, hem talebemizi doğruluyor hem de tepkimizi haklı kılıyor.
Meslek kanununun çıkarılması noktasında niyet ve kararlılığın kamuoyuna deklare edilmesinin üzerinden iki yıl geçmesine rağmen, bugüne kadar kamuoyuna net, açık ve kesin bir içerik paylaşımı yapılmış değildir. Millî Eğitim Bakanlığı’nca yürütülen çalışma, hazırlanan taslak, öngörülmüş bir tasarım mutlaka başta yetkili sendika olmak üzere, paydaşlarla iş birliği içinde ele alınarak olgunlaştırılmalıdır.

“Zaman, vaatleri gerçeğe dönüştürme, hedefleri sonuca ulaştırma zamanıdır”
Bu noktada, öğretmenlik mesleğine, öğretmenlere, eğitime ve öğrencilerimize dair hassasiyetlerimizi, önceliklerimizi, talep ve beklentilerimizi şekillendiren, meslek kanununa dair çerçeve beklentimizi ifade eden hususlara da dikkat çekmek istiyoruz.
OECD’nin yayınladığı ‘Dünya Standartlarında 21. Yüzyıl Okul Sistemi Nasıl İnşa Edilmeli?’ başlıklı raporda yer alan, ‘Eğitimin bir ülkenin gerçekten önceliği olup olmadığı bazı sorular sorularak anlaşılabilir: Öğretmenlik mesleğinin toplumsal statüsü nedir? Öğretmenlere ödenen ücretler benzer eğitim geçmişine sahip bireylere ödenen ücretlere kıyasla nasıldır? Çocuğunuzun öğretmen olmasını ister misiniz? Medyada okullar ve eğitim üzerine haberler ne kadar yer buluyor?’ şeklindeki soruları yetkililerin dikkatine sunuyoruz. Bu soruların her birini, politika belirleyici, politika tasarlayıcı ve uygulayıcı konumda olanların cevaplaması gerekiyor.
Kesin olan bir şey var ki, PISA’da yüksek performans gösteren eğitim sistemlerinin çoğunda, öğretmenlere daha yüksek maaş verilmesi, eğitim geçmişinin daha fazla önemsenmesi, öğretmen niteliğinin artırılması ve öğretimin iyileştirilmesi odaklı eğitim harcamalarının payının daha fazla olması eğilimi bulunmaktadır.
Eğitim çalışanlarının en güçlü sesi, genel yetkili sendikası olarak, gerek akademik yayınlar gerek raporlar gerekse alan ve teşkilat taramalarıyla Öğretmenlik Meslek Kanunu noktasında gündemin oluşmasını sağladık. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da gündemi belirledik.
Nelere ihtiyaç duyulduğu, meslek kanununun hangi nitelikte olması gerektiği hususlarını 2018 yılında hazırladığımız “Öğretmenlik Meslek Kanunu İhtiyaç ve Öneriler” başlıklı raporla kamuoyuna açıkladık. ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu, öğretmene destek kanunu olmalı’ üst başlığıyla kamuoyunun dikkatini çekmeyi, içeriğe ve olması gerekenlere ilişkin farkındalık oluşturmayı hedefledik. Yaptığımız çalışmaların, araştırmaların, yayınlarımızın ve hazırladığımız raporların ürettiği birikimi esas alarak ‘nasıl bir meslek kanunu olmalı, meslek kanununda neler olmalı’ sorularına verilecek cevaplarımızı netleştirdik. Tespitlerimizi ve tekliflerimizi burada bir bütün olarak ifade edecek değiliz, başat konu başlıklarına yönelik teklif ve talepleri ifade etmekle yetineceğiz.
Öncelikle resmî veya özel öğretim kurumu ayrımı yapmaksızın bütün öğretmenleri kapsayacak, öğretmenlik mesleğinin bütün boyutlarını ele alacak bir yasal düzenlemeye duyulan ihtiyaç konusunda geniş bir toplumsal mutabakatın varlığı herkesçe kabul edilmelidir.
Bu mutabakatın faydalı bir sonuç doğurması, meslek kanununun ‘öğretmenlerin statüsünü, toplumsal itibarını yükseltebilecek, haklarda kazanç sağlayacak, çalışma şartlarını iyileştirecek, şiddeti de önleyecek’ türden bir içerikle uygulamaya konulmasıyla mümkündür.
Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun eğitimin niteliğinin artmasına doğrudan ya da dolaylı olarak katkı sağlayacak pek çok düzenlemeye yasal dayanak oluşturma potansiyeli bulunmaktadır. Biz, meslek kanununda, öğretmenlerin özlük haklarının uluslararası standartlar çerçevesinde tanımlanmasını ve geliştirilmesini istiyoruz.
Sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik gibi haksız ve çözüm yerine sorun üreten uygulamaları ortadan kaldırmayan bir düzenlemenin meslek kanunu niteliği kazanamayacağına inanıyoruz.
Resmî eğitim kurumlarındaki bütün öğretmenlerin kadrolu istihdamını emredici şekilde düzenlemeyen bir kanunun, öğretmene itibarını korumada yetersiz olacağını hatırlatıyoruz.
Öğretmenlerin mesleki ilerlemelerini sağlayacak şekilde kariyer basamaklarının yeniden hayata geçirilmesinin meslek kanunu iddiasının ispatı için şart olduğunu düşünüyoruz. İstihdamda güçlük çekilen bölgeler başta olmak üzere, zorunlu hizmet gibi dayatmalara son verecek, öğretmeni motive ve teşvik etmeye, imkânlar, fırsatlar ve artırımlı haklarla ödüllendirmeye dair hükümlerin mesleği özendirmeye, mesleği yürütenleri güçlendirmeye ilişkin ön şart olduğunu biliyoruz.
Öğretmenlerin atamadan yer değiştirmeye, yetişmeden gelişmeye, eğitim imkânlarından kariyer fırsatlarına, ehliyetten liyakate her konuda belirsizlikten, ayrımcılık ya da ayrıcalık kusurlarından kurtarmaya dönük hükümler meslek kanununun olmazsa olmazıdır.
Eğitim ve öğretim süreçlerindeki vazgeçilmez unsurlardan biri olan eğitim kurumu yöneticiliği ve eğitim liderliği konusu bir sorun olarak değil, bir konum olarak meslek kanunu kapsamında düzenlenmeli, yöneticilik ve liderlik süreçlerine katılım, bu pozisyonlardaki mali, sosyal ve özlük hakları da mutlaka kanuni bir dayanak ve güvenceyle tanımlanmalıdır.
Öğretmenin itibarının, statüsünün, hak ve imkânlarının, fırsat ve yetkilerinin artırılmasına dayanak yapılması gereken Öğretmenlik Meslek Kanunu, öğretmenlerin ve eğitim kurumu yöneticilerinin mali haklarında, hak, yetki, sorumluluk ve toplumsal beklenti ekseninde gerçekleştirilmesi kaçınılmaz görünen artış gerekliliği, kamu maliyesi dengesi, bütçe olanakları vb. bahanelerin arkasına sığınılmadan çıkarılmalıdır. Aksi hâlde, eğitimde istenilen başarının sağlanamayacağı, meslek kanunundan beklentinin karşılanamayacağı bilinmelidir.
Salgın süreci, okulun da öğretmenin de değerini; yokluğunun, eksikliğinin telafi edilemez niteliğini, toplumsal yapının ana direklerinden biri olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya koymuştur. Salgın sebebiyle eğitim-öğretim faaliyetlerinde bilinen ve alışılagelen usullerin zorunlu olarak terk edilmesi, öğretmenlerimizin fedakârlıkları, azimleri, çabaları olmasa, bu zorlu sürecin, öğrenme kayıpları başta olmak üzere, giderilmesi mümkün olmayan zararlara sebebiyet vereceğini bugün çok net görebiliyoruz.
Eğitim çalışanlarımız, yılda bir gün övgü cümleleriyle geçiştirilen anma günlerini beklemiyor. 24 Kasım’da öğretmenlerimize verilebilecek en büyük müjde, haklarını koruyup geliştirecek, çalışma şartlarını iyileştirecek, uğradıkları şiddeti önleyecek, sorunlarına çözüm üretecek ve mesleklerinin itibarını hak ettiği yere taşıyacak bir içerikle Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun TBMM gündemine getirilmesidir.
Zaman, vaatleri gerçeğe dönüştürme, hedefleri sonuca ulaştırma zamanıdır.
Eğitim-Bir-Sen olarak, bu hususlar temelinde çıkarılacak Öğretmenlik Meslek Kanunu’na katkı ve destek sunacağımızı bir kez daha ifade ediyor; siyasi iradeyi, TBMM’yi ve Bakanlığı bu konuda adım atmaya çağırıyoruz.

Devamını Oku
Öğretmenlik Meslek Kanunu vaatte kalmasın, hayat bulsun”

VEFA GÖSTER DE ÖLME
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla...
‘De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir.’ (En’am/ 162)Buyurur yüce Rabbimiz. Bir ayrılık havası esiyor her yerde. Salgına bağlı olarak, birçok tanıdıklarımızın vefat haberlerini alıyoruz yada hasta olan tanıdıklarımız için sadece dua edebiliyoruz. Kısıtlamalar yeni bir düzen biraz zorluyor gibi. Allah’ın müsaade ettiği bir şeyde muhakkak binler hayır vardır. Dünya Müslüman’ın dert yurdudur. İmanı bütün yaşlılarımızdan zaman zaman şunu duyarız ‘Ölümden korkmuyoruz imansız gitmekten korkarız’ derler. Hatta onları korkutan dünyadır.
Ölümün tanımlarında kullanılan, vefat- mevt- vefa-teveffî, aynı gibi dursa da az bir ayrılıkla ayrılır anlamları. Mevt fiziki ölümün karşılığıdır. Tıbbın ölüm olarak tanımladığı, solunum, sinir sisteminin ve kan dolaşım sisteminin durması halinde vücutta meydana gelen tepkimelere verilen isimdir. Teveffî bu olay gerçekleştiğinde Allah’ın verdiği ruhu kabzetmesidir. Ruhun Allah’a vefa göstermesidir ki :’ Göklerin ve yerin egemenliği Allah’a aittir, dönüş de Allah’adır.’ (Nur:42) Der Rabbimiz. O’na döneceğiz de nasıl döneceğiz?
Dünya tarihinde ne ilk olmuş böyle salgınlar ne de son. Salgınlar da milyonlarca insan hayatını kaybetmiş. Herkesin bir sürü varsayımlar ürettiği bir zamanda belki tek gerçek ölümdür. Virüs insan eliyle mi yapılmış? Şöyle mi olmuş? Böyle mi olmuş? Nasıl olduysa oldu ve insan hayatın içinde çok fazla göz ardı etti ölümü…Hız çağı haz çağı algısında kalan insanlık ölümü unuttu. Dünyanın içinde sıkışınca oradan hiç çıkmayacak gibi zannetti de dünya hep onun olacak gibi yaşadı ve şimdiki zamanda yarını, sonrayı hiç düşünmeye vakit bulamadan bir virüs ölümü hayatımızın merkezine koydu.
Ölüm kadar gerçek bir şey yoktur bizim için. Doğduğumuzda ölmeye başladık da insan olmanın heyecanı içinde o gerçeği de unuttuk! Ölümü unutunca Kabil olmaktan çekinmedi insan. Yusuf(a.s.)’ın kardeşleri gibi kuyunun içini doldurdukça doldurdu. İnsan ölmemek istedi bu istek karşısında ölümü unuttu! Ey hakikatin kendisi, şimdi yaşayan herkesin ensesinde dolaşan … Neden korktu insan senden? Çünkü bu dünya ile sınırlı bir hayat yaşayacak zannetti. İnsan hep gerçeği arar durur. Tek gerçeğin ölüm kapısından geçmek ve diğer kapıyı çalmak olduğunu ve ölmemeden ölümsüzlüğe sahip olamayacağını unuttu.
İnsanı kötülük yapmasına karşı koruyan ölümdür. Ölüm aynı zamanda Ahiret hayatına imanı da gerektirdiğinden siz hesabını veremeyeceğiniz bir tercihin, hesabını veremeyeceğiniz bir davranışın içinde olamazsınız. Çünkü öleceksiniz! Bu hayatın hesabını bu hayatın sahibine hesap vereceksiniz. Ölmeyecek gibi zulüm değirmenine su taşıyanlar o suda boğulacağını da unuttular.
Tarihin en kanlı dönemlerinden olan 19. Yüzyılda birçok örnekleri gördük. Tarih tekerrür eder derler. Tekerrüre mahal vermeden Vefa gösterelim Rabbimize. Verdiğimiz ahde sadık kalarak, vefa gösterelim en yakınlarımıza. Vefalı olalım sevdiklerimize. Vefa sözünde durmaktır. Zamane insanı hep sözünü bozar, bencillik eder de vakit geldiğinde yine ‘Ah’ eden o olur.
Hz. Adem (a.s.) ölümsüzlük için ölümlü oldu. Ölümlü olan insan ölümsüzlüğün sırlarını aradı durdu. Ne insanlar geldi geçti bu dünyadan. Ne yedikleri yemekler, ne dolandıkları evleri, yurtları, ne yaşadıkları mutlulukları kaldı. Ölmek istemiyor musun? O zaman ameli salihini çoğalt. Öldükten sora amel defterini açık tutacak amelleri çoğalt.Onlarca açlığı yaşanlara aş ol…Susuzlara su ol…Darda kalmışa el uzat, el ol.. Yarası olanın yarasını sar derman ol… Okuyana kitap ol…Sevdalı olanların elinden tut birleştir köprü ol…Şimdi en çok bunlara ihtiyaç var. Ensemizde olan ölüm gelmeden çoğalt amali Salihleri …O zaman ölmeyeceksin ! Dön de bir bak ardına tarihin ölmeyenlerle dolu…

Ravza ZEYBEK

Devamını Oku
Bülent Ertekin

BİZ KÜRTLERİ ÇOK İYİ TANIYORUZ

Otuz dört yıl önce Diyarbakır Lice'de veteriner hekim olarak göreve başladım. Rahmetli anamda yanımıza gelip gidiyordu, “Oğlum seni burada çok seviyorlar bizim oralarda bu saygıyı göremezsin,” demişti.
Lice’de veteriner hekim ve idareci olarak beş yıl çalıştım. Ayrılmak istemedim Bakanlık yeter deyip beni uzmanlık için araştırma enstitüsüne tayin yaptı. Ben orada emekli olana kadar çalışmayı düşünüyordum.
Biz oranın nesini sevdik; sanırım dostluğunu, samimiyetini, bağlılığını, mertliğini, kıymet bilirliğini.
***
Lice'nin Kutlu Köyünde, terör örgütü, bir aileden altı kadını çeşmenin başında kurşuna dizdiği gün o köylülerle cenazeleri beraber kaldırdık. Öldürülenlerin en küçüğü evin kızı on üç (13), en büyüğü evin ninesi yetmiş altı (76) yaşındaydı. Suçları, evin reisinin korucu başı olmasıydı.
Yolçatı Köyünde öğretmeni bayrak direğine astıklarının sabahı oradan ayrılacaktı. Akşam camide köylülerle vedalaşmış, sabah eşyası yüklenecekti, köylüler onu yolcu etmeye gelecekler.
Kıralan Köyünde sokak ortasında köylülerin gözü önünde kurşuna dizilen öğretmenin cenazesini Bingöllü şube müdürü Şehmuz öğretmen kaldırırken yanında köylüler vardı. Köylüler, “Anasına ne diyeceğiz,” diye ağlıyorlardı.
Ben köylerde göreve gittiğim yerde gecikmiştim, eşime telefon edip, “Kocanın başını kestik leşini gönderiyoruz,” diye söylediklerinde Lice’de insanlar sokağa dökülmüş. Polisler, “Bu haber yalan,” deyip yatıştırmışlar ama bize çok sonra ulaştılar, çünkü biz telsizi kapatmıştık.
Dağda yaralanan askerleri gece yarısı beraber sevk ettik. Şehitleri beraber kaldırdık.
Bingöl’ün Genç İlçesinde kaymakam ile veteriner hekim Mahmut köyden dönerken pusuya düşürülüp şehit edilmişti. Mahmut köylülere hizmetten dönerken öldürüldü. O Zazalar ve Kürtler “Bu hakaret bize oldu” diyorlardı.
Hani'deki tavuk çiftliğinde çalışanların hepsi oranın insanlarıydı, teröristler yaktı. Köylüler yangını söndürmek için içeriye dalmış dumandan zehirlenenler olmuştu. Kadınları yolun kenarında ağlarken gördüm. “Evimize erzak götürüyorduk, o da bitti,” dediklerini duydum.
Çiftçimizi ve karısını teröristler öldürüp genç kızı dağa kaldırmışlardı. On bir gün sora güvenlik güçleri tarafından kız kurtarıldığında o insanların sevincini görecektiniz.
Gece yarısı, “Erkeksen ormanın yanına gel” diye telefon ettiklerinde silahı alıp gittim. Eşim telefon ile güvenlik güçlerine haber vermiş. Benden önce ormana dalan komandolar, jandarmalar, polisleri gördüm.
Muhsin Abi, Lice’ye tayini çıkan öğretmene şahsıma hitaben yazdığı mektupta “Mektubu getiren benim size emanetimdir,” diyordu. Baş üstüne Başkanım senin bize emanetin başımız üzerinde yeri var.
Otuz dört (34) yıl önce Lice’de göreve başladım. Beş (5) yıl çalıştım. Atmış üç (63) muhtarım, yaklaşık irili ufaklı yüz yetmiş (170) mezra vardı. Hepsinin yollarını patikalara kadar bilirdim. Çünkü çoğu mezraya yol yok, at ya da katırlarla giderdik. Dağlarda yolumuzu şaşırıp kaybolduğumuzda jandarma aramaya çıkmıştı. Köylüler evin tek odasında bizi misafir ettiler, sofraya hep beraber oturduk. Yiyeceklerini paylaştık.
Benim sağ gözkapağım oldukça düşüktür. Orada o insanlara hizmet vereceğiz diye yüklenen sıkıntı sinir sistemini bozmuş. Doktor arkadaşlar ameliyat ettirelim, dediler. Emniyet Müdürümüz, “Burada canını veren oldu, kolu bacağı kopan, gözleri kör olan oldu. Senin gözkapağın düştü. Öyle kalsın, her gördüğünde buraları hatırlarsın,” demişti. Tıraş olurken aynada yüzüme bakıp oraları hatırlıyorum. Senede bir ya da iki defa midemdeki ülser canımı yaktığında ben oraları düşünüyorum.
Neyi mi hatırlıyorum; köye teröristler gece gelip yiyecek aldıklarında gözaltına alınan muhtarı. “Asker öldürmüyor, teröristin istediğini vermeyince öldürüyor,” dediğini. Kenevir yakalattıklarında, “Bir daha ekmeyeceğiz,” diyerek yemin ettiklerini.
Lice’den ayrıldığım gün boynuma sarılan felçli arıcı Abdullah amcanın, “Sen gidersen bir daha bu kapıdan içeri girmem,” dediğini. Atmış üç muhtardan atmış birinin yola koymaya geldiğini unutmadım. En önemlisi kronik hastalığı olan kardeşini Ankara’da hastahanede muayene ettirip rapor alması için mektup yazıp yardımımı isteyen beyaz eşya ticareti yapan Hasan’ın, “Yukarıda Allah aşağıda senden başka kimsemiz yok,” demesini unutamadım.
Oğlu Kasım ile arabasını getirip, “Baytar Bey senin araban yok, bunu babam yolladı, olur ki cumartesi, pazar gelinle gezmeye gider,” diye, demesini nasıl unuturum.
Biz Kürtleri, Zazaları böyle tanıdık.
Kürt, Zaza, Türk ayrımı yapmayız. Anadolu'nun insanını kaderi beraber yazılmış, Yemen’de, Mısır’da, Tunus’ta, Çanakkale’de, Kurtuluş Harbinde olduğu gibi.
Ben 34 yıl önce oralardaydım. Mesleğim gereği dağında, taşında, bağında, bahçesinde, ahırında, evinde girmediğim yer kalmadı. Diyarbakır’dan, Lice’den, Elazığ’dan gelen Kürtler, Zazalar benim misafirim oluyorlar.
Yıllardır Kürtlere en büyük zulmü terör örgütleri yaptı.
Emmiler ben devleti orada gördüm sevdim fikrimi kimseler değiştiremez. Kürtleri orada tanıdım; “Ben ölmeden sana dokunamazlar,” diyen şoförümü, “Senin arabanın önüne çıkanı yaşatmayız,” diyen köylüleri, evde erkeği olmayan çiftçimin hanımının, “Bir ayran bile içmeden gidersen ben Eşime ne diyeyim,” diyen gelinimizi unutmadım. Şunun bunun sözü kâr etmez bana.
Mahir Adıbeş

Devamını Oku
Bülent Ertekin

KAMU OYUNA SAYGILARIMIZLA...
Katranı kaynatsan olur mu şeker, Cinsine tükürüğün cinsine çeker.
Son günlerde Cumhurbaşkanlığı yüksek istişare kurulu üyesi Bülent Arınç'ın Terör örgütünün meclisteki uzantısının cezaevindeki tutuklu bulunan eş başkanı Selahattin Demirtaş ve Gezi eylemlerinin sponsoru olarak ceza evinde tutuklu bulunan Osman Kavala ile ilgili olarak "tahliyeleri gerekir" ifadelerine başta Cumhurbaşkanı olmak üzere pek çok kesimden tepki geldi. Peki biz Arınç'ın bu açıklamalarına şaşırdık mı? Tabiki şaşırmadık. Çünkü biz Arınç'ı Fetöcülere verdiği destekten tutunda terör örgütünün meclisteki uzantılarına açık desteğine, Cennet mekan Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu suikastının çözümü ile ilgili " Bu olay bizim Namus Borcumuz " dediği zamandan bu güne kadar geçen 11 yıllık sürede namus borcu ile ilgili neler yaptığına varana kadar yakından tanıyoruz. O yüzden Arınç ve Arınç gibilere tepki gösterenlere bir kere daha diyoruz ki "KATRANI KAYNATSAN OLURMU ŞEKER,CİNSİNE TÜKÜRÜĞÜM CİNSİNE ÇEKER"
Bİr çağımızda bu vesile ile Sayın Cumhur başkanı ve Cumhuriyet Savcılarımıza.
Sayın Cumhurbaşkanı biran önce bu adamın Cumhurbaşkanlığı Yüksek istişare kurulu üyeliği düşürmeli, Cumhuriyet savcılarımızda terör suçu ile cezaevinde bulunan Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala ya özgürlük naraları atan ve bir nevi örğüt propagandası yapan Bülent Arınç'la ilgili soruşturma açmaları ve soruşturma sonunda gereği neyse onun yapmalarıdır. Bunu Büyük Türk milleti adına talep ediyor, Bülent Arınç ve Arınç gibilerin nefesimizib enselerin de olduğunu bu vesile ile bir kere daha ilan ediyoruz.
Selam, Sevgi ve Saygılarımızla
"Aksaçlılar" adına
Kurucu başkan
Ahmet BEREKET

Devamını Oku
Bülent Ertekin

Korkak siyasetçiler, bir adım geride dursun!
Madem siyaset sorunları çöze sanatıdır, öyleyse siyaset yapmak isteyen cesur olmalı. Pısırık insanların kendileri sorundur, var olan sorunları nasıl çözecekler?
Ülkemiz şu andaki hali şuna benziyor; bir köy ağası vefat edince arazi yedi çocuğuna kalıyor. Bu çocuklar her biri bir telden çalınca köy o verimli topraklarıyla birlikte onları beslemeye yetmiyor.
Kimi çalışmadan kazanma derdinde, kimi gece hayatına alışmış, bir diğeri ahaliden borç harç almış ve faizle katlanmış vaziyette bir iki tanesi de bu haylazların menhus hallerine eyvallah etmiş derken hayat verimsiz, lezzetsiz, bereketsiz akıp giydir ve bunlar aval aval bakıyor.
Hele şu ülkemizin haline bakın Allah aşkına bundan çok mu farklı? 1924 Anayasası ile devlet ve millet arasında başlayan yabancılaşma ve husumet hala yerini bir türlü sükunet ve sühulete bırakmadı.
Cennet misal bir yarım adada dünyaya gelmişiz, yaşanan dört mevsimli iklimiyle, kara, deniz ve havasıyla bir numara olan bir ülkede yaşıyoruz, ama mutlu, kanaatkar, kendini güvende hisseden bir millet olamıyoruz.
Derin devletin eseri olan JİTEM ve partneri PKK ile yarım asır hırpalandık, yermedi FETÖ ile istila edilmeye çalışıldık, derken hala da “sırat-ı müstekim” ile tanışamadık. “İlahi Öğreti” ile barışan müstakil bir devlet olamıyoruz. İstanbul Sözleşmesi ve benzeri mukavelelerle sinsice istila edilmişiz.
Kim kimden korkuyor, neden hak ve adalet alanında ilerleme sağlayamıyoruz? diyerek kendini sorgulamamız gerekirken ha bire yanlışta ısrar ve patinaj ediyoruz.
Siyasetimizde kendilerine hiç ihtiyaç olmayan ve biri diğerinden besleyen iki parti var, HDP ve MHP/İYİ parti bu iki partinin memlekete ve millete faydası sıfırdır, biri devlete saldırıyor, diğeri sözüm ona devleti savunuyor. Ülke sorunları da ortada sahipsiz kalıyor. Bunların defolu siyaseti yüzünden toplumda kutuplaşma oluşuyor, huzurumuz kaçıyor.
Kürt meselesi için yapılacak bazı iyileştirmeler var MHP “ben buradayım, şu şu maddelere dokundurtman” derken HDP de şu andaki yarı terör halini kabul ettirme peşinde.
Anayasanın 42. ve 66. Maddesi sıkıntılı maddelerdir, 82 anayasasından kalma bu maddeleri eleştiriye açanlar dahi gereğinden fazla eleştiriliyor.
CHP/İYİ PARTİ/HDP’nin katkılarıyla hazırlanan sözde bir anayasa taslağı vardı, birileri ortalığı toz duman ettiler. Sanki kendileri çok pir u paktırlar da? Kardeşim bir sorun varsa başta siyasiler olmak üzere bu konuda fikrini beyan etmeleri lazım, ama doğru ama yanlış, Meclis ülke sorunlarının çözülmesi için en meşru yer değil mi? Partiler konuşmazsa, siyasiler konuşmazsa kim konuşacak?
Geçende X televizyonun A programında konuşan Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi Bülent Arınç “Kürtler bu milletin mazlumlarıdır” manasında bir ifade kullandı, doğru da bunu söylerken Kürtlerin duygularını mı okşadı, yoksa bu konuda bir çalışma yapmak için bir umudun varlığına mı işarettir, pek anlayamadık.
Madem öyle, bu zulmü ortadan kaldırmak için ne bekliyoruz? Var olan sorunlarımızı çözmemiz gerekirken neden öteliyoruz?
Bir önceki dönem Diyanet Reisi Prof.Dr.Mehmet Görmez “Kürt meselesi kardeşlik edebiyatıyla değil, kardeşlik hukuku ile çözülür” demişti. Bu durumda çare çözüm yeri TBMM değil mi? Kim kimden korkuyor? Cumhuriyetin ilk yıllarında kabul edilen İstiklal Marşı dahi “Kokma!” diye başlarken bu gün neden endişeliyiz?
Cumhurbaşkanımız FETÖ örgütü için tavanı ihanet, ortası ticaret, tabanı ibadet dediği halde, en çok taban 15 Temmuz sonrası etkilenmedi mi? Bu konuda mağdurların olduğunu söylüyoruz, bazı işgüzar kimseler bizi hemen FETÖ’cülükle itham ediyorlar. Siz gidi arsız herifler, günün nimetlerinden faydalanmak için şerefli, saygın, nitelikli vatandaşlarımıza itibar kaybettiriliyor.
Elhemdulillah ki eskiden beri FETÖ ile uzaktan yakından bir irtibat ve iltisakımız yok, bu karanlık yüzü ortaya çıktıktan sonra da onunla mücadele ediyoruz.
Bu ülkede huzur içinde yaşamak isteniyorsa sorunlarımızı TBMM’de çözeceğiz.
Basına yansıdığı kadarıyla bazı partiler direk ya da dolaylı olarak bir anayasal çalışma üzerinde çalışınca birileri niye gocunuyor acaba? Kardeşim sen görevini yapmazsan birileri gelir yapar, bu kadar basit.
Korkak isen,
Gözün parada var ise,
Kamunun menfaatine bireysel menfaatin için göz dikmişseniz, zaten korkaklık kaçınılmaz olur? Ama;
Halka vekil olmak için meclise gitmişseniz?
Amacınız bu halka huzur ve mutluluk kazandırmak ise,
Bir sonraki dönem vekil olmak için niyetiniz yoksa, vazifenizi yapın derim.
Korkak siyasetçiler, bir adım geride dursun o kadar!
Bu halkın makus kaderinin üzerinde oturmayın!
Korkmayın aç kalmazsınız
Selam ve selametle.

Eyuphan KAYA

Devamını Oku
Bülent Ertekin

MAHŞER
Sanki ölmüşüz ve tekrar dirilmişiz gibi.
Mahşeri bir kalabalığın içinde, ıssız sokaklarda yalpalayıp duruyoruz.
Ne anne-baba evlat tanıyor ne de evlat anne-baba.
Her bir âdem kaçıyor birbirinden.
Düştü âdem, kendi canının hummasına.
Karantina süreçlerindeki o açlık korkusu, azık peşine düşürdü âlemi bu denli...
Bu arada ahiret azığı ne âlemlerde derttaş?
Vesile oluyor mu şu sahrada yaşanan küçük mahşer, "büyük mahşeri kalabalıkta aç kalmamak için ahiret azığı" hazırlamana?..
Baksana kimse kimsenin yüzüne bile eskisi gibi bakamaz oldu!
Sahi "eskisi" mi dedim...
Dedim ya " o bir zamanlar" vardı.
Mahşerde kim kimin yüzüne bakar da; " senin heyben hafif görünüyor, dur benden bir şeyler vereyim" der?..
Biz "günahımı bile kimseye vermem diyen" bir hâsletteyiz.
"Off ev ev ev!" diye ne kadar da yüksünüyoruz böyle değil mi?
Yüksünürken bir şeycik sadece bir şeycik hatırına gelir mi acep Cân?
"Bir çatım var ya elhamdülillah duracak!"...
Karantina var diye sokaklardan eve kaçacak bir evimiz var şükür.
Birde sokakta en tenha köşeyi kendine mesken belleyip yağmurlu, soğuk kış günlerinde "karantinaya girenler" var!
Hatta karantinaya bile giremeyenler var...
Birde ömrü karantina olan, karantinadan hiç çıkamayan, ruhunda bir yerlerde zindanın zincirlerine tutunanlar var...
Var da var...
Her var olana da olmayana da ŞÜKÜRLER de varsa; gerisi teferruat şu cihânda...
İmtihanımız affımıza, kurtuluşumuza vesile ola.
Hanemize kalan ibret ola.
Bir görünmeyen illetten hanemize kalan sadece "yeni dünya düzeni" değil; "yepyeni fikri, zihni,ruhi büyüme ve olgunlaşma" olsun da İBRET VESİKAMIZ ömrümüze iki cihan adına yeni ve hayırlı adımların vesile olsun inşâAllah.
Selametle...

Devamını Oku
Bülent Ertekin

Ülkenin Büyümesi için Devletin Küçülmesi Şarttır

 

Ülkemiz hala katı devletçi sistemle yönetilmektedir. En büyük işveren kuruluşu devlettir. Herkes devletin kapısına gözünü dikmiş “bir an önce devlette iş bulsam da keyfime baksam” telaşı içindedir.

Dünyanın en büyük komünist ülkesi Çin, özel sektörün gelişmesi ve gücü açısından Türkiye’den fersah fersah ileridedir. Ülkemizde iş yapmak için kamu kurumlarında günlerce beklenmek zorunda kalınmaktadır. Memur ve bürokratların kafası “nasıl bir çare bulsam da şu vatandaşın işine engel olsam” zihniyeti içindedir.

Kanunlardaki boşluklar daima vatandaşın aleyhine işletilir. Görevi insanların sorunlarını çözmek olan memurlar, işi çıkmaza sokmak için akla hayale gelmedik türlü türlü fırıldaklar çevirmektedirler. Olur ki bir menfaat ve rüşvet elde ederim diye; en basit bir evrakı dahi işleme sokmaktan çekinir olmuşlardır.

Devlet aygıtını bu kadar hantal ve beceriksiz kılan işte bu “devletçi” zihniyettir. Cumhuriyet kurulalı beri halka tepeden bakan, daima soru soran fakat kendi yükümlülükleri konusunda küçücük bir açıklamaya yeltenmeyen milyonlarca memura sahibiz.

Bu devletçi zihniyete sahip insanlar CHP’nin tek parti iktidarında aşırı derecede semirmiş büyümüştür. Çok partili hayata geçince bir kısım menfaatlerini kaybetmiş olsalar da kısa zamanda toparlanarak CHP rozetini çıkarıp iktidardaki partinin amblemini takarak tekrar halkın ensesinde boza pişirmeye devam etmişlerdir. Hala da bu haksız, usulsüz ve yolsuz bu icraatlarına devam ediyorlar.

Peki, çözüm nedir? Biraz da buna değinelim…

Yazının başlığında ifade ettiğimiz gibi devlet en kısa zamanda küçülmeli işe yaramaz tembel memurların yerine bilgisayarlar ile devlet kurumları donatılmalıdır. İşler memurların keyfine göre değil otomatik ve süratle çalışan bilgisayarlara bırakılmalıdır. Denetim mekanizmaları insanlardan alınarak rüşvet yemeyen ve çok gelişmiş programlarla donatılmış bilgisayarlara bırakılmalıdır.

Memurlar sadece bilgisayarların henüz yapamayacakları iş kollarında çalışmalıdır. Açıkça söylüyorum şu anda devletten maaş alan memurların yarısı emekli edilse kamu kurumlarında hiçbir sorun olmaz. Bilakis işlemler çabuklaşıp kolayca vatandaşların dertleri çözülür.

Özel sektörün güçlenmesini bir yana bırakalım; şu anda bütün esnaf ve işverenler ayakta kalmanın hesabını yapmaktadır. Zengin olup para kazanmak ancak devlet kurumları ile iş yapan kişilere mahsus kalmıştır. İstisna olan birkaçını saymaz isek üretimden ziyade faizle tefecilik yapmak; büyük şirketlerin asıl gelir getiren işi haline gelmiştir.

Üretim yaparak, hizmet ve teknoloji arzı ile büyümek yerine bankalar aracılığı ile oturduğu yerden faiz yemek belirli sermaye guruplarının ana mesleği olmuştur. Bu kötü gidişi durduracak atılımlar yapmak, vatandaşı üretim için teşvik etmek devletin en ağır kaldığı noktadır.

İşte bu noktada devleti yöneten siyasetçilerin düşünüp neleri eksik bıraktıklarını anlaması gereklidir. Özel sektör kuruluşlarını desteklemek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamak lazımdır. Çünkü vatandaşı güçlü ve zengin olan devlet; zaten büyük ve güçlü devlettir.

Buna karşılık halkı fakir ve perişan olan devlet ne kadar varlıklı olsa da hiçbir işe yaramaz. Sadece mutlu küçük bir azınlığa hizmet etmekle kalır. Dua yerine vatandaştan beddua alır.

Bu konuları daha geniş analiz ve görüşlerle sonraki yazılarımızda destekleyelim inşallah, vesselam…
Dr. Vehbi KARA


 

 

Devamını Oku
Bülent Ertekin

İlahiyat Fakültelerinin kalitesini yükseltmeliyiz!
Elbette ki tüm fakültelerin direk ya da dolaylı olarak insan hayatına katkısı vardır. Kimisi maddeten kimisi de manen insanlığa hizmet ediyor, ama İlahiyat fakültesi, İslami ilimler fakültesi, Din Kültürü ve Ahlak bilgisi öğretmenliği hayatımızın her aşamasında yaşantımızla birebir alakalıdır.
Bundan dolayıdır ki bilen bilmeyen İlahiyat Fakülteleri hakkında konuşuyor, kimisi ilahiyat üzerinden din ile kavga ederken, kimisi de kaliteli eleman yetişmiyor diye dert yanıyor.
Birkaç yıl önce 5.Din Şurası’na katılmıştım, zamanın Meclis Başkanı Cemil Çiçek söz alınca şu manidar bir ifadeyi kullanmıştı: “Hocalarım! Ülkenin kalbur üstü din adamlarısınız, İslam’ın özüne sahip çıkın bu din şuraları beş yılda bir yapılıyor, bu devirde beş yıl çok uzun bir süre mümkünse iki yılda bir, ya da her yıl yapın. Maalesef Çin malı gibi İlahiyatçılar türedi, konserve çeşidi kadar İslam çıktı, Müslümanları kafasını karıştırıyorlar. Yazık günah, bu dini bu kadar sahipsiz bırakma lüksümüz olmamalıdır.” mealinde bir konuşma yaptı.
Düşünüyorum haksız da değil, bir defa ilahiyat fakültesinin programında yer alan dersler yeterince maneviyatı besleyici dersler değildir, öyle ki ilahiyatçıya dahi yetecek kadar yetiştirici nitelik taşımıyor.
Dolayısıyla bu konuya Türkiye geneli bir çare bir çözüm getirmek lazım. Öğrenci alırken belli kriterler getirmek gerekir, İmam-Hatip mezunu olmanın yanı sıra Arapça sınavında da belli bir puan şartı da getirilmelidir. Kur’anı kerim okumakta zorlanan bir lise mezununu sınavda belli bir puan aldı diye İlahiyat fakültesine öğrenci olarak almak akıl karı değildir.
Öğrencilerimizi “Zühd” ve “Takva” ile barışık yetiştirme gibi bir sorumluluğumuz var, bu konuda yetersiz olan, ya da İslam inancı ve İslami hayat konusunda eksik olan kimselerin dosyası tutulmalı gerekirse diplomasına şerh bırakılarak mezun edilmelidir.
İlahiyattan Lisans düzeyinde mezun olmuştur,
İlahiyattan İrşat Rehberi olabilecek düzeyde mezun olmuştur,
İlahiyattan Din kültürü ve Ahlak bilgisi öğretmeni olabilecek düzeyde mezun olmuştur,
İlahiyat fakültesini Onur kalitesinde mezun olmuş ve İlahiyatla ilgili tüm alanlarda çalışabilir.
Aklıma gelmeyenleri de siz ekleyin.
Ben 8 yıl medrese tahsili görmüş bir kardeşinizim, ama Kimya fakültesini kazanınca sıra kitaplarımı tamamlayıp icazetname alma imkanım olmadı. Dicle Üniversitesinde de ilahiyat fakültesi olmadığı için tercih edemedim.
Medresede eğitim 24 saat esasına göre yapılır ve sadece Cuma günü tatildi. İnteraktif dersin yanı sıra Metin, Müzakere ve Mütalaa tarzında talim terbiye yapılırdı. Ders boyunca talebenin diz üstü oturması dahi bir nevi talimdi.
Belki ilimi açıdan ezber doğru bir şey değil ama Kur’an’dan bazı sureler, aşırlar, vaaz-nasihat için lazım olan ayetler ve duaların bir ilahiyat mezunu için gerekmez mi, günlük hayatta düstur alabileceğimiz, ona dayanarak nefsimizi ıslah edebileceğimiz kimi hadisleri bilmemiz lazım değil mi?
Mesela mütalaa yatsı namazından sonra sessizce yapılan bir çalışmaydı, herkes kitabını önüne alır, hem o gün aldığı dersi sessizce gözden geçirir, hem de bir sonraki gün alacağı dersi mütalaa ederdi. Acaba her İlahiyat öğrencisi böyle bir çalışma tarzı ile kendini disipline demez mi?
Ayrıca “el xettu nisful ilmi”(yazı ilmin yarısıdır) vecizesi çerçevesinde imla kuralları eşliğinde yazılar yazılırdı.
İnsanın zoruna giden şu ki, bir ilahiyat talebesi diğer fakülte talebeleri gibi ders geçme notu için çalışır, o şekilde fakülteye git gel yapar ve mezun olduktan sonra da bilgilerinin bir kısmı da uçup gider ve mesleki açıdan %40’lık bir bilgile baş başa kalır, işi gücü müçtehitleri eleştirmek, hadis hakkında ileri geri konuşmak. İşte duyarlı bir Müslüman bu durum karşısında kahroluyor.
Bana kalırsa İlahiyat fakülteleri de medreselerin ihlas, züdh ve takva açısından medresenin uygulamalarını güncelleyebilirler. Unutmayalım mezhep imamları dahi medrese menşeli alimlerdi.
İlahiyat fakültemize yeni Dekan atandı, hayırlı olsun ama inisiyatifi elverdikçe bu fakülteye kalite katmasını bekliyoruz. Onu aşan mevzularda da Yüksek Öğretim Kurumu ilahiyatlara kalite adına ne gerekiyorsa onu esirgememesi lazımdır.
Acaba şu konularda iyileştirme olamaz mı?
1-Ders programı özelikle ezan vakti ile çakışmaması, madem ilahiyat fakültesinin bir camisi var, bu cami ilahiyatın kapısında cemaatsiz, duasız, sohbetsiz bırakılmamalıdır.
2-Caminin vaaz kürsüsü öğrencilere açık olmalı ve isteyen öğrenciye istediği dini konuda anlatımına fırsat vermeli ve danışman öğretmen bu sohbete katılarak bunu puanlandırıp öğrencinin dosyasına eklemelidir.
3-Bu caminin imamı da müezzini de kadrolu diyanet personeli olmamalı sırayla ilahiyat talebeleri bu vazifeyi yapmalıdır.
Bir ilahiyat öğrencisi/mezunu hayatının bereketli geçmesini istiyorsa gönlü hep camiye bağlı olmalı, ezan ile namaz ile barışık olmalıdır.
4-Her öğrenci Risale-i Nur Külliyatından muhakkak ikinci bir mezuniyet tezi hazırlamalı: İman ve Küfür Müvazenesi’nden, Mesnevi-i Nuriye’den, Asayı Musa’dan, İşaratü-l İ’caz’dan vb. kitapları özetleyecek kadar bir araştırma mecburiyeti getirilebilir.
5-Risale-i Nur Külliyatı da en az bir sömestrde 2 saatlik bir ders olarak okutulmalıdır diye düşünüyorum.
Ben 2000’li yıllarda Risale-i Nur Külliyatıyla tanıştım manevi bir lezzet aldım, bence bu eserler İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu nitelikte önemli esrelerdir. Özellikle üstadın hanımlar için, hastalar için gençler ve ihtiyarlar için yazdığı eserlere dünya muhtaçtır. Benim kanaatim budur.
6-İlahiyat fakültesinde sınıfı geçme notu en az 70 olmalı, hatta Kur’an-ı Kerim, Arapça ve Siyer-ün Nebi dersinde 90 olmalı diye düşünüyorum.
Duyarlı bir vatandaş olarak bunları yazarak yeni yönetimin yenilikçi bir anlayış geliştimek, ezber bir eğitim tarzından kurtarmak istedim, yoksa kendileri niyet ederlerse daha faydalı programlar üretebilirler diye düşünüyorum.
Bir Fakülte düşünün ki o fakültenin mezunlarına ömür boyu ihtiyacımız var ve dünya ve ahretimizin saadeti onların nitelikli rehberliğine bağlıdır.
Allah onların üstlendiği bu mesuliyet konusunda yardımcıları olsun, amin demeniz dileğiyle.
Fiemanillah

Eyüphan KAYA

Devamını Oku
Bülent Ertekin

BASIN AÇIKLAMASI

 

TÜKODER ENGELLİ YURTTAŞLARIMIZ İLE BİRLİKTE…

 

Tüketiciyi Koruma Derneği (TükoDer) ile Türkiye Beyazay Derneğinin İzmir Şubeleri olarak; eşgüdüm ve özverili yaklaşım sayesinde temel olarak dezavantajlı konumda olan engelli yurttaşlarımızın tüketici haklarını yardımsız olarak öğrenmeleri, görme engelli çocuklarımızda ise tüketici hakları bilinci oluşturulması maksadıyla Ekim ayında AB Sivil Düşün Programına 2 proje başvurusunda bulunmuştuk. Her biri ortalama 5’er bin Euro’luk projelerimiz, bağımsız denetmenler tarafından değerlendirilmiştir. Geçen hafta içinde de onaylandığını öğrenmiş bulunuyoruz. Projelerimizin onaylanmış olmasından dolayı çok mutluyuz.

 

TükoDer ile Engelleri Aşarız…

 

TükoDer ile Engelleri Aşarız adlı proje ile;

İlköğretim seviyesinde öğrenim gören öğrencilere yönelik hazırlanarak 2020 yılı başında basımı yapılan ve web sayfamızda (www.izmirtukoder.org.tr/medya/egitselgorseller) yayınlanan çocuk hikaye kitaplarının, görme engelli çocuklar için seslendirilmesi ve işitme engelli çocuklar için de işaret dili ile anlatılması şeklinde videoları hazırlanacaktır. Aynı proje kapsamında yetişkinlere yönelik hazırlanarak basımı yapılan TÜKETİCİ REHBERİ-1 adlı dokümanın görme engelli yetişkinler için seslendirilmesi ve video formatında hazırlanması sağlanacaktır. Dezavantajlı gruplar için hazırlanan videoların kayıt edileceği CD/DVD’ler Türkiye Beyazay Derneğinin Türkiye geneli ve yurtdışı şubelerine (72 şube) dağıtımı sağlanacak, ayrıca video görseller hem TükoDer’in (www.izmirtukoder.org.tr) hem de Türkiye Beyazay Derneğinin web sayfalarında (www.beyazay.org.tr) yayımlanarak kamuoyu ile paylaşılması sağlanacaktır.

 

Yine bu proje kapsamında, dezavantajlı olmayan ilköğretim öğrencileri için hazırlanan ve tüketici haklarını anlatan 2 adet çocuk hikaye kitabı ile yetişkinler için hazırlanan Tüketici Rehberi-2 ve 3’ün basımı gerçekleştirilecektir. 

 

Gören Parmaklarımla Tüketici Haklarını Öğreniyorum…

 

Gören Parmaklarımla Tüketici Haklarını Öğreniyorum adlı ikinci projemizde ise daha üst seviyede bir çalışmaya imza atacağımızı düşünüyoruz. Bu projede ilköğretim seviyesinde öğrenim gören öğrencilere yönelik hazırlanan 3 adet hikaye kitabı ve yetişkinlere yönelik hazırlanarak basımı yapılan TÜKETİCİ REHBERİ-1 adlı doküman ile 2 adet broşürün, görme engelli yurttaşlarımızın dokunarak okuyabildikleri Braille Alfabesi (kabartma yazı) ile basılması hedeflenmektedir.

 

Bu çalışmamızı Türkiye geneline yaymak istiyoruz…

 

TükoDer İzmir Şubesi olarak bu projelerin hayata geçirilmesi ile ulaşmak istediğimiz nihai hedefimiz ise, Türkiye genelinde başta bankalar olmak üzere, belediyeler, kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektörün kullandığı ve engelli tüketiciye ön bilgilendirme ve/veya sözleşme adı altında sunduğu her türlü belgeyi karşıdaki kişinin anlayabileceği bir metotla önüne konulmasının sağlanması olacaktır. Tüm ilgililere, bu konularda kampanya başlatmaları için çağrıda bulunuyoruz. Projemiz tamamlandığında kamuoyu ayrıca bilgilendirilecektir.

 

TÜKODER İZMİR ŞUBESİ, SİZLERİ ÜYE OLMAYA BEKLİYOR!!!

TükoDer İzmir Şubesi; var olan toplumsal bir soruna çözüm bulmak ve toplumsal sorumluluklarını yerine getirmek, sahip olduğu bilgi ve becerileri tüketiciler ve tüketici örgütleri ile paylaşmak isteyen, tek başına yapamadıklarını örgütlü olarak başarabilecek olan İzmirli tüketicileri üye olmaya çağırıyor. Bugün dünden daha güçlüyüz ve haklı bir gurur yaşıyoruz. Gücümüze güç katmak, haklı gururumuzu paylaşmak istiyoruz.

 

TÜKENMEDEN TÜKETMEK DİLEĞİYLE!!!

Tüketici Hakları Proje Tanıtımı 1



 

Tüketici Hakları Proje Tanıtımı 2

https://www.youtu

Devamını Oku
Bülent Ertekin