Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

AYASOFYA. BİRAZ SABIR...

İşte şimdi zamanı...
Güç bizde...
Kuvvet bizde...
İktidar bizde...
Millet istiyor..
Isıtıyorsa istiyor...
İstiyorda İstiyoruz...
Lakin tüm bu dilek ve temennilere rağmen helal oylarımız ile geldiğine inandığımız ve bildiğimiz iktidar ve onun lideri ise Sultanahmet doldurdukmu ki Ayasofya yı açacağız? diye arzularımıza isteklerimize âdeta gem vuruyor.
"Sath-ıarz bir mescid,
Mekke bir mihrap,
Medine bir minber" ise,
Ayasofya bir kürsüdür.
Resulullah'ın müjdesi, Fatih'in vasiyeti, Bediüzzaman'ın tavsiyesidir.
"Çamlıca Camiini yaptık. 4 tane, 5 tane Ayasofya eder" beyanıda bu düşüncelerimiz çerçevesinde bize göre isabetli değildir. Zira; Ayasofya Fethin sembolü, milli istiklaliyetimizin simgesidir. Bayraktır. Bu açıdan 10 Çamlıca bir Ayasofya etmiyecektir.
Peki açılması halinde muhtemel netice ve sonuçlarına hazır mıyız?
Sanal basına ve Watsaptan gelen mesajlara bakacak olursak maşaallahımız var. Gelecek tüm taarruzlara iman dolu göğsümüz gibi serhaddimiz var ve Hazırız.
Gönder gelsin!!!
Yada OYNAT UĞURCUM. OYNAT OYNAT!!!
Maalesef hala bu durumdayız.
Yani,
Vatan...
Millet...
Sakarya...
Hepimiz bir ağızdan ve bağrımızı yırtarcasına "AYASOFYA AÇILSIN"
AYASOFYAYA BİLETLE DEĞİL.
ABDESTLE GİRMEK İSTİYORUZ." diyoruz.
Dedikya;
İşte şimdi zamanı...
Güç bizde...
Kuvvet bizde...
İktidar bizde...
Millet istiyor..
Eeeeee?
Erdoğan bir emir verir,
Ayasofya'nın açılması için karar çıkartılır, açılır.
Ama biz hazır mıyız?
Evet asıl soru bu?
BİZ HAZIR MIYIZ?????
ABD, AB ülkeleri,
Rusya,Yunanistan,
CHP, HDP, İP, SP
Sol görüşlü sendikalar,stk lar, odalar saldırıya geçecek.
Tıpki 2018 de olduğu gibi döviz anormal yükselecek.
Ekonomik dengeleri bozmak isteyecekler. Belki büyük bir ihtimalle de bozacaklar.
2018 'de saldırıyı büyük hasarlarla atlatmadık mı? Hala etkileri devam etmiyor mu?
Peki bu sefer daha da büyük olacak ki küresel mânâda bütün haçlı zihniyeti tek vücut olarak saldırıya geçecek, bu küresel saldırı karşısında Devlet sübvanse edebilecek mi?
Pahalılığa göğüs gerebilecekmiyiz?
Patatesi beş, soğanı beş, domatesi hala altı yedi liradan yerden ani bir yükselişle 15 veya 20 tl ye çıktığında ne yapacağımızı düşündük mü?
Daha geçtiğimiz aylarda sınavı geçemedik.
Kaçta kaçımız bu feragata, bu fedakarlığa hazırız?
Arkadaşlar!
Eminim ki sayın Cumhurbaşkanımız da tıpkı AYASOFYA SEVDALILARI gibi Ayasofya'nın açılmasını bizden fazla istiyor. Ama dengeleri de iyi biliyor. Dünya siyasetini, dış politikayı, tarihi gerçekleri gözetiyor.
Sabredelim.
" Her şey vaktini bekler,
ne gül vaktinden önce açar,
ne güneş vaktinden erken doğar."
(Hz.Mevlana)

Tıpkı Sezen AKSU nun GİDİYORUM şarkısındaki gibi

zaman sadece birazcık zaman
geçici bu öfke bu hırs bu intikam
acılarımız tarih kadar eski
nefes alıp vermek misali olağan

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
Bülent Ertekin Bülent Ertekin Bülent Ertekin

BİZ, SİZİN KİMDEN OY İSTEDİĞİNİZİ ÇOK İYİ BİLİYORUZ.

Ver!!!
Ne olursan ol ver!!!
İster lezbiyen ol!!!
İster pkk lı ol!!!
İster anarşist ol!!!
İster terörist ol!!!
İster ateist ol!!!
İster feminist ol!!!
İster hırsız ol!!!
İster uğursuz ol!!!
İster tecavüzcü ol!!!
İster.....
Ne olursan ol.
Sadece ve sadece 31 Mart seçimlerinde oyunu CHP ye ver.
Ne saydım be birader.
Saydım da saydım...
Saydım da saydım.
Valla aslında ben saymadım. Sayamayanlara, eksik sayanlara lisan-ı hallerine tercüman oldum.
Malumunuz bir kaç gün öncesin de terör örgütü PKK’nın siyasi uzantısı HDP ile ittifak kuran CHP, teröristlerden oy istedi. Askerimizi, polisimize, kundaktaki bebeğe bile kalleşçe saldıran terör örgütü PKK’ya olan yakınlığını açıkça deşifre eden CHP, vatandaşların da büyük tepkisini çekti. CHP Bartın Milletvekili Aysu Bankoğlu, açık açık terör propagandası yaptı. Almanya’nın Köln kentinde Halk TV’den de canlı yayınlanan bir oturuma katılan CHP’li Bankoğlu, “31 Mart seçimlerinde PKK’lıdır hiç fark etmez oylarını istiyoruz” dedi.

CHP nin durumu, sözleri Sevgi Anlı bestesi ve düzenlemesi Atilla Özdemiroğlu tarafından yapılan Sezen AKSU'nun Ağlamak Güzeldir isimli albümünde yer alan Yalnız Kullar (Tanrım) şarkı sözlerini hatırlattı. Şarkıda da tıpkı CHP li milletvekili gibi
VER!!!
VER!!!
VER!!!
VER!!! diyor.
Ben şarkının sözleri ile biraz oynadım. Artık uyar mı? uymaz mı? onu bilmiyorum.
Derler ya hani ; uysa da yazdım(!) uymasada da(!)

Tanrım
Tek başına koyma CHP yi
Yalnızlığa ancak sen dayanırsın
Seçmensiz oysuz kalanın zordur halleri
Yalnızlığa ancak sen dayanırsın

Şu gelen SEÇMEN olaydı
Elinde OY olaydı
İkisi bir sandıkta
Devasa OY olaydı
Yeşil bağın üzümü
Oya diktim gözümü
Ne gelen var ne giden
Kime deyim sözümü
..............

Hey tanrım
Bana üç tane
Üç de yetmez beş tane  
Beş de yetmez yedi tane
Ver ver ver ver
Ver Allahım ver...

Valla bu şarkıya "amin" denir mi bilmiyorum?
Nusret baba sağ olsaydı(Allah rahmet etsin) Heredot Cevdet ve mahallenin sakinleri ile gider bu soruyu sorardık.

Lakin; siz siz olun milletin aklı ile dalga geçmeyin. Geçerseniz tıpkı GEL BAKALIM MUHARREM'in dediği gibi
YENİLİRDE YENİLİR
YENİLİRDE YENİLİRSİNİZ.
Demedi demeeeeee...

Selam ve dua ile
Bülent ERTEKİN



.

Devamını Oku
Bülent Ertekin Bülent Ertekin



KİM MÜSLÜMAN?... KİM....

Dün dünya gündemine son dakika olarak düşen olay kan dondurdu! Yeni Zelanda'da Brenton Tarrant tarafından ağır makineli silahlarla saldırı yapılması sonucu 49 kişi hayatını kaybederken onlarca yaralı olduğu belirtildi. Cuma namazı sonrası yapılan saldırı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizi ve insanlarımızı   dehşete düşürdü. Saldırıda en dikkat çeken olaylardan biri de hücum yeleği giyen saldırganın üzerinde Nazi-Faşizm amblemlerinin dikkat çekmesidir.
Haberin tüm dünya medyasına yayılması ile telinler, kınamalar, gıyabi cenaze namazları, sanal basında yorumlar vs aynı anda ve nefretle yayınlanmaya ve yayılmaya başladı.
Bu yayınlanan mesajlardan bana göre en önemlisi iki mesaj vardı.
Birisi bizden.
Diğeri onlardan.
Birisi islam diyarı dediğimiz bu ülkeden, bu topraklardan,ay yıldızlı bayrağın dalgalandığı benim, senin, sizin VATANIM dediğimiz TÜRKİYE' den.
Diğeri ise Hristiyan dünyasından,
batı emperyalizminden, bazı kafirler, bazı haçlılar dediğimiz AVRUPA dan geldi.
Önce bizden, içimizden dediğimize bir bakalım mı?
Ne kadar bizden?
Ne kadar milli?
Ne kadar yerli?
Ne kadar Islâm?
Ne kadar müslüman?
İşte o beyanat.

"Eğer onların dediklerini yapmazsanız; katliniz vacip oluyor. İslam dünyasında yaşanan dram, İslam dünyasından kaynaklanan terör bütün dünyada farklı yorumlara yol açtı"

Cinayeti sanki müslümanlar yapmış gibi gösteren bir beyanat.
Ne yedin...
Ne içtinde böylesi gafilce bir beyanatta bulunabiliyorsun.
Hangi kanala, hangi davaya hizmet ediyorsun!
Üstelik....
Neyse...
Birde ikinci beyanata bakarmısınız.
Lütfen her iki beyanatı bir kaç kez okuyun. Okuyun ki bu soruyu neden ve niçin sorduğumun açıklamasını ve cevabını daha net verin.

Rick MARTİN.

İşte Ricky Martin'den dünya medyasına Yeni Zelanda tepkisi:

"Tüm uluslararası medya onu saldırgan ya da radikal olarak nitelendirirken terörist diyemiyor.
Neden?
Çünkü o müslüman değil."

Son sözü Bediüzzaman Said Nursi hazretleri ile bitirelim.

KAFİRLERE MUHABBET

İ'lem Eyyühel-Aziz!   
Kâfirlerin, müslümanlara ve ehl-i Kur'ana düşman olmaları küfrün iktizasındandır. Çünki küfür imana zıddır. Maahâza Kur'an, kâfirleri ve âba ve ecdadlarını i'dam-ı ebedî ile mahkûm etmiştir.    Binaenaleyh müslümanlar ile ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşa gidiyor. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan meded beklenilemez. Ancak
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
diye Cenab-ı Hakk'a iltica etmek lâzımdır. (Nesnevi i Nuriye s.89)


Evet.
Soru açık ve net
KİM MÜSLÜMAN?
KİM MÜSLÜMAN DEĞİL?
Cevab?

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN



Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.

Devamını Oku
Bülent Ertekin

BABAMA VEDA...

BABAMA VEDA...

Ben; babasını 27/10/2011 tarihinde kaybeden bir oğulum.
Ne zaman ki bir yer de BABAAAA! denilse, sözü dahi geçse yüreğim burkulur, gözyaşlarıma hakim olamam.
Bugün de ne hikmet ise işte öyle günlerden bir gün.
Hüseyin KUTLU abimin, kalemini, ahlakını ve mütevaziliğini çok sevdiğim cesur yürek Süleyman ÖZIŞIK 'ın vefat eden babası için yazdığı duygu yüklü yazısını gönderince bir solukta gözyaşları ile okudum. Yazısını tüm babasını,hassaten bugün vefat eden Salih ve Veysel ZERNEKLİ abimizin biricik babaları Raif ZERNEKLİ amcamıza ve dahi hayatta olup babalarına hizmette, saygıda, hürmette küsur etmemeleri için Süleyman ÖZIŞIK 'ın yazısını aynen aldım. Hakkını helal et güzel insan.
Gelin şimdi o yazıyı birlikte bir kez daha okuyalım ve mümkünse okutturalım. En önemlisi de DERS/LER ÇIKARALIM.
Buyrun.
.........................

Küçüklüğüme dair hatırladığım tek tük anılarım var. Babamın bana aldığı ilk ve tek pantolonu unutmam mesela...

Siyah, kadife bir pantolondu.

Gece uyumadan önce ütü tutsun diye yatağımın altına katlayıp koyar, sabah giymek için erkenden uyanırdım. Kaç gün, kaç hafta ya da kaç ay hiç yıkatmadan giyindim, bilmiyorum.

Babam bana bir daha hiç pantolon alamadı.6 oğlunu birden okutan bir memurdu zira. Öyle herkese pantolon alma imkânı yoktu. En büyüğümüze aldığı kıyafetler diğer abilerim arasında sırasıyla el değiştirir, en son bana göre tekrar elden geçirilirdi.

Çünkü babamın en küçük oğlu bendim. Abilerimin ayak numaraları büyüyüp ayakkabıları eskidikçe bana giydirilirdi. Ayağımdan düşmesin diye ucuna sünger ya da eski çorap tıkılırdı ayakkabının...

12 ya da 13 yaşındaydım sanırım.

Babamın hayata dair sıkıntılarını ilk o zaman anladım. Elimden tuttu, Kars şehir merkezine doğru yürümeye başladık. Ama yolu uzattıkça uzatıyor. "Baba buradan kestirme yol var" dedikçe beni çekiştiriyor, uzun yolu yürümeye devam ediyordu. Kaç kez uyardım bilmiyorum. Son bir kez daha uyarıp, "Ama baba buradan kestirme gidebiliriz" deyince, suratının ortasına yerleşen inanılmaz bir mahcubiyetle tepeme dikilip bana baktı.

"Benim burada bir esnaf amcana borcum var. Dün ödemem gerekiyordu ama ödeyemedim. Beni görürse utanırım. Onun için yolu uzatıyorum" dedi.

Dedim ki herhalde kıyamet kopuyor!

Şimdi geriye dönüp bakıyorum. Babamın bizim için çektiği kahır dolu günleri şimdi daha iyi anlıyorum.

17 köyde imamlık yaptı benim babam. Ülkenin kıtlık çektiği yıllardı. Gittiği köylerde hayatını minare, mescit ve mezarlık duvarları yaptırmaya adadı. Oğullarını da bu işlerde ücretsiz çalıştırdı.

Binlerce talebe yetiştirdi, insanlara camiyi sevdirmeyi başardı.

Biraz deli tarafı da vardı. Sabah namazına gelmeyenleri öğlen ezanından sonra minareden isim isim anons ederdi. Cemaatin çoğu da "Biz camiye daha çok Hoca'nın korkusundan geliyoruz, çünkü ismimizi anons edip bizi rezil ediyor" derdi.

İstanbul'a taşındığımız yılları hatırlıyorum. Askere gitmeden önce karşısına oturdum.

"Baba eğer izin verirsen, askerlik dönüşünde geride kalan hayatımı sizin yanınızda geçirmek istiyorum. Benim yanımda yaşlanın. Ne yaşayacaksak beraber görelim" dedim.

Bu söz aramızdaki bir akit oldu.

Askerlik dönüşü hayatımı onun ellerine bıraktım. Ev, bark, çoluk çocuk derken 23 yıl aynı çatı altında yaşadık. Bir kez dahi birbirimizin kalbini kırmadık.

Bir kez dahi "Of" demedim.

Her dara düştüğümde, her işsiz kaldığımda, her paraya sıkıştığımda, "Merak etme oğlum, senin baban daha ölmedi" derdi.

Gazetecilik mesleğine başlarken, "Yazdığın her satır annenin namusu olsun. Yazdıklarına leke düşürürsen annenin namusuna leke düşürmüş sayarım ve hakkımı helal etmem" demişti.

Onu hiç utandırmadım.

Haksız bir dava dışında bir kez olsun tazminata mahkûm edilmedim, tekzip yemedim!

Bir buçuk yıl önce "Hastayım" dedi, ama hastalığının ne olduğunu söylemedi. Aldım, Davut Bayram kardeşimin sahibi olduğu Medivia Hospital Hastanesi'ne götürdüm. Meğer küçük idrarını yaparken canı yanıyormuş da ondan dolayı haya edip bana söylememiş.

Doktorlar, "Prostat kanseri" dediğinde Hadi abimle koridorda birbirimize sarılıp iki küçük çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladık.

Yatışını verdiler o gün...

Gidip eşyalarını evden getireyim dediğimde, "Süleyman, seccademi ve Kur'an'ımı getirmeyi ihmal etme" dedi. Herkesin konuştuğu bu fotoğrafı orada namaz kılarken çektim.

Bu hastalığın üzerinden bir yıl geçti.

Ben uzak bir yerde konferanstayken ardı ardına aradı. Konferans sonrası aradım, "Canım kurban olsun, beni aradın" dedim. "Sol kolum öyle bir ağrıyor ki dayanamıyorum. Davut'tan bir randevu alsana bana" dedi.

Meğer kanser iliklerine, kemiklerine kadar sıçramış, kemikleri kraker haline dönüşmüş. Bir gece yorganı üzerine çekerken kolu çatlamış.

Durumun aciliyetini öğrenen Sağlık Bakanımız Sayın Fahrettin Koca devreye girdi ve kendisini Marmara Üniversitesi Hastanesi'ne yatırdık. Başhekim İsmail Cinel ve alanındaki uzman doktorlar elinden gelen her şeyi yaptı.

Kol kırığı ameliyat edildi ama kanserin en ileri safhasına ulaştığı belirlendi.

Zaten ne olduysa bir ay içinde oldu. O 190 boyundaki iri cüsseli kaya gibi adam bir ay içinde günden güne erimeye başladı.

Henüz fenalaşmamışken Vahap abime, "Bana Süleyman'ı çağır" diye talimat vermiş. Atlayıp gittim. Önce "Bu hastane bana hiç bakamıyor" diye nazlandı biraz.

Sonra uyudu...

Hak helalliği meselesine girmedi hiç çünkü bütün çocuklarıyla telefonda konuştuğunda, "Hakkım size helal olsun" derdi zaten. Son günlerine doğru durumu iyice ağırlaşmıştı. Dili dönmüyor, gözleri açılmıyordu.

Son görüşümde, 13 yaşımdayken elimi tuttuğu gibi tuttum serum iğnelerinden mosmor olmuş elini. "Baba vallahi ben hala elini tuttuğun çocuk kadar çocuğum. Hiç büyümedim. Allah aşkına beni şimdi bırakıp gitme" diye yalvardım.

"Baba canım sana kurban olsun. Baba senin hastalığın bana gelsin. Baba ne olursun hadi aç gözlerini. Bak buradan yürüyerek yine evimize gideceğiz. Hadi kalk benim babam annem seni bekliyor evimizde" dedim.

Dedim ama duydu mu bilmiyorum çünkü hiç tepki vermedi.

Şehirlerden fırka fırka gelen, hastane önlerinde bekleşen, servis koridorlarını tıklım tıklım dolduran dostlarla beraber ağladık, dua ettik, ama olmadı.

Bir gün sonrasıydı.

"Hani kötü haber gelir belki" korkusuyla oturduğum koltukta öylece sızıp kalmışım.

Saat sabahın 9.45'iydi herhalde...

Ağabeyim Vahap Özışık aramış, "Süleyman'ı haberdar edin, babam ruhunu teslim etti" demiş. Beni uyandırdıklarında ilk tepkim, "Babam" oldu. Acı haberi verince gayrı ihtiyari iki elimle suratıma vurmuşum.

Bütün sülalesi ve dostlarıyla birlikte babamızı aldık hastaneden, Karacaahmet'teki gasilhaneye getirdik. 6 oğul olarak yan yana ve karşı karşıya dizildik, babamızı yıkamaya başladık.

Allah adına yemin olsun ki ben babamı ömrü hayatımda böyle güzel görmedim.

Dersiniz ki arşı aladan üzerine nur yağıyor. Bir beyaz güvercin gibi bembeyaz ve birazdan doğrulup "Beni evime götürün" diyecek kadar capcanlı yatıyordu.

Kimimiz alnından, kimimiz yanaklarından, kimimiz sakalından, kimimiz elinden kimimiz ise ayağından öperek yıkadık ve tek tek vedalaştık.

Babam, benim evimden çıkan ilk cenazeydi. Üç gündür tutuşturulmuş çıra gibi cayır cayır yanıyorum. Meğer ben bugüne kadar "Babam öldü" diyenlerin acısını hiç anlamamış, hissedememişim.

Bir dostun söylediği gibi, meğer baban öldüğünde köksüz kalıyormuşsun. "Yetişin" dediğimde yardımıma koşacak 5 abim ve binlerce akrabam var ama ben kendimi sahipsiz ve kimsesiz kalmış gibi hissediyorum.

Meğer ben babamın elinden tuttuğu yaşta kalmışım da haberim yokmuş.

Sizinle daha önce bir fotoğraf paylaşmıştım. O fotoğrafta da görüldüğü üzere bizde bayramlaşmalar babamın, annemin elini öpüp alnına koymasıyla başlardı. Şimdi bir sonraki bayramı nasıl kutlayacağız, bilmiyorum.

Sanırım gazetecilik hayatımın en uzun yazısı oldu bu yazı. Hakkınızı helal ediniz. Ama istedim ki bir yandan acımı sizinle paylaşayım diğer yandan da babamla sizin huzurunuzda vedalaşayım.

Babam için geceli gündüzlü dua eden, cenazesine koşup gelen, vefatından sonra sayısı yüz bini bulan hatimler indiren herkese ama herkese çok teşekkür ederim.

Biz babamı sadece bizim babamız sanıyorduk. Ama gelen mesajlara, gelen telefonlara, okunan dualara ve akıtılan göz yaşlarına bakılırsa, babam herkesin “Ak Sakallı Babası” olmuş da haberimiz yokmuş.

Tanısanız da tanımasanız da babama hakkınızı helal edin ve dualarınızdan eksik etmeyin lütfen.

“Allah sana rahmet eylesin Ak Sakallı adam. Allah seni, soyundan geldiğin Hazreti Peygamber’e komşu eylesin Seyyid Tahir Hoca” demeniz yeterli…

Amin!

Süleyman ÖZIŞIK

Selam ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
BABAMA VEDA...

İMECE USULÜ DEFİN İŞLEMİ YAPILIR (!)

Otuz yıllık çalışmanın sonucunda 2015 senesinde emekli oldum. Çalışmak güzel, sağlığımızda yerinde o halde "çalışmaya devam" dedik, taaaaki 2017 Nisan ayına kadar. 2017 senesinde hatunun İstanbul tayini çıkması ile İSLAMBOL'A taşındık. Böylelikle emeklilik hayatı başladı. Bu sefer de hanımın makam şoförlüğünü(!) yapıyorum.
Sonrası?
Sonrasında da free takılıyorum.
Artık sıkılmaya başladım dersem yalan söylerim. Zira ekmek elden, su musluktan, maaş devlet babadan olunca çok güzel oluyor.(!)
Tavsiye ederim.
Deneyin.(!)
Lâkin son günlerde cinayet haberleri ile birlikte kendime yeni bir iş kuracağım galiba(!) İşin ismini de buldum.

İMECE USÜLÜ DEFİN İŞLEMİ (!)

Toplum olarak adeta çıldırma noktasına geldik. Tıpkı şarkıda olduğu gibi OYNATMAYA AZ KALDI.
DOKTORUM NERDE?
Kim bilir belkide çıldırdık.
Üç günlük dünya için;
annesini öldürenleri,
kayınvalidesini boğanları,
para vermedi diye babasını bıçaklayanları hemen hemen hergün duyuyor, okuyor ve izliyoruz. Öyle değil mi?
Sahi, bir karıncayı dahi incitmekten imtina eden bu toplumun insanları bu duruma nasıl geldi? Bir bilen var mı?
Abi BİR BİLEN VEFAT ETTİ.
ALLAH RAHMET ETSİN. dediğinizi duyar gibiyim. Doğru. Bir bilen öldü. Lâkin bugün her konuda çok bilenler türedi. Neyse hamur çok su götürür bir mevzuu.

Kurmayi düşündüğüm işin mahiyeti şu.
Malum yukarıda da yazdığımız gibi son zamanlarda EKİP ÇALIŞMASI CİNAYETLER çoğaldı..
Cinayeti gelin işliyor.
Ölen merhumu halıya oğlu sarıyor.
Traktöre torun taşıyor.
Traktör ile tarlaya dünür götürüyor.
Gömme işini....
Yani tam bir OTOMASYON yâda bir diğer tabir ile İMECE USULÜ DEFİN İŞLEMİ(!)
Ben de kafama koydum, seri cinayetler çoğaldı. Bize de ekmek düşer herhalde(!) (
Ne dersiniz?
Tutar mı?
Tutaaaaaar.
Hem de o biçim tutar.
Hadi hayırlısı.

Selam ve dua ile
Bülent ERTEKİN


Devamını Oku
Bülent Ertekin

SAĞ ELİN VERDİĞİNİ...

Bir mahalle...
Eski, nerede ise sıvaları dökülmüş, geçmişe meydan okuyan duruşu ile "ben buradayım tarihe ve tarihi olayların şahidiyim" der gibi.
Oysa içerisi ne kadar yıkılmış, harab olmuş, viran olmuş ise içeridekilerin de o kadar umutları, yaşama sevinçleri ve şükürleri dipdiri cap canlı.
Fakirlik...
Fukaralık...
Yalnızlık...
Birisi var iken, diğeri yok...
Lâkin birşey hep var...
ÜMİT...
Bir gün sabah ezanından sonra kapı çalınır.
-Kim ooo
-Açar mısınız?
-Kimsinnn?
-Allah dostu.
Kapı gıcırtılar eşliğinde sabahın ve günün sessizliğini bozar.
-Buyur evladım?
-Amca, patron bu zarfı gönderdi.
- Bu nedir evladım?
Zarfı uzatır. Amca zarfı alır. Açınca önce bir tane elli sonrada yüz lirayı görür. Sonra tekrar elini zarfın içine attığında paraları götür, sayar ki 1000 TL vardır. Şok olmuştur. "Olur böyle şeyler büyütmeyin canım" diyebilirsiniz. Öyle demeyin. 2019 yılındasınız. Kim; bilmediği, tanımadığı bir kimseye sabahın köründe ve ayazında zarf içinde karşılıksız para verir.
-Oğlum bu kamera şakasımı?
-Hayır amca. Patron gönderdi.
-Kim senin patronun evladım?
-Ben bilmem.
-Allah razı olsun. Rabbim(c.c)size ve patronunuza bire bin, milyonlar versin evladım. Söylesen de bir arasak, teşekkür etse, Allah razı olsun evlâdım diyebilse idik.
-Siz dua, sadece dua edin amca.
Kapıda zarfı uzatan genç delikanlı belli ki güzel bir iş yapmanın mutluluğu içinde.
-Hadi eyvallah amca.
Kapıda duran yaşlı amca orada dona kalmış bir vaziyette bir zarfa birde gelen genç delikanlıya bakar. Gayrı ihtiyari ağzından
- Bu olsa olsa Hızır (a.s) olsa gerek der, koşar adımlarla içeri girer.

Olay; mübarek şehir İstanbul, İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde, gecekonduların çok olduğu bir ilçede geçer. Adı geçen ilçenin mahallesinde pek çok kişinin evine zarfta 1000 TL bırakılmıştır.
Güzel bir davranış.
Olgun...
Karakterli...
Seviyeli...
Herşeyden önemlisi ve güzeli ise sünnet-i seniyyeye uygun, MÜSLÜMANCA bir davranış.
Bu davranış bana asr-ı saadete ve altıyüz yıl hüküm sürmüş Osmanlı'daki bizzat yaşanan hadiseleri hatırlattı.

SAĞ ELİN VERDİĞİNİ,
SOL EL GÖRMEMELİDİR. (1)

Demek ki; içimizdeki
MANEVİ DUYGULAR,
İNANÇ,
VİCDAN ve İNSANİ DUYGULAR
HALA İLK GÜN Kİ GİBİ
TAPTAZE DİRİ VE CANLI.
Sağolasın mahallenin Hızır babası.
Sağolasın.
Varolasın.
Sayın kadar, düşünce yapına uygun hayır hasenat yapanların sayısı artsın.
İnşaallah

Selam ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Kaynak:(Buhârî, Ezân 36, Zekât 16; Müslim, Zekât 91;
Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2.)
 



Devamını Oku

DİKKAT!!! +18

Ne soyları tükenecek...
Ne terbiyesizlikleri...
Ne saygısızlıkları bitecek...
Zira inandıkları bir davanın SON DİNAZORLARI(!)

Malumunuz 8 Mart Dünya Kadınlar gününde sözüm ona kendilerini kadın diye gören (gerçek anneleri gerçek kadınları , gerçek eşleri tenzih eder hepsinin ellerinden öperim) lâkin ellerindeki pankartlara bakınca
bunlar mı kadın?
bunlar mı anne?
bunlar mı evi yapan dişi kuş?
bunlar mı evin saadetini sağlayan/sağlayacak?
diyesiniz geliyor. Bir yandan böyle bir su-i zanlar ile birlikte beynimizi kemiren sorulara cevap arıyor, diğer yandan da hüsn-ü zan ederek
"asla kardeşim böyle birşey anne gibi kutsal bir görevi ve sorumluluğu olan, dünyada olduğu gibi cennette de refika-i hayatı olacak kadınlarımız; böyle pankartları ne taşır nede taşınmasına müsaade eder." diyesim geliyor.
Geliyor gelmesine de içimdeki şeytanı da bir türlü dizginleyemiyor ve dünden bugüne acaba bu tür kokuşlar ellerinde pankratlar ile nasıl sosyal mesajlar(!) vermişler diye google amcaya sordum. Sordum sormasına da sonunda da YAZIKLAR OLSUN, SİZİN KADINLIĞINIZA
YAZIKLAR OLSUN, SİZİN EŞLİĞİNİZE
YAZIKLAR OLSUN, ANNELİĞİNİZE
dedim. Zira beynimin şalteri atmış, freni patlamış kamyona dönmüştüm.
"Bilader sende labirent gibi adamsın. Bir türlü ne dediğini ne demek istediğini anlamıyoruz" dediğinizi duyar gibiyim.
O halde daha fazla merakta kalmayın.
Bir, hane-i saadetteki eşlerinize,
Elleri öpülesi annelerinize,
Ayağına taş dahi değmesin dediğiniz kız kardeşlerinize bakın, bir de
DÜNYA 8 MART KADINLAR GÜNÜNDE,
DÜNDEN BUGÜNE PANKART TAŞIYANLARA BAKIN.
Gelin daha fazla gaz yapmadan şu pankratları nefretle okuyalım.

-O ERKEKLİĞİNİ Bİ İNDİR

-TOPLA SAÇLARINI RAPUNZEL
DEYYUS MERDİVENLERİ KULLANSIN.

-ERKEĞİN KALBİNE GİDEN YOLA. SIÇAYIM

-HAFTADA EN AZ ÜÇ ORGAZM

-FETVALARLA DEĞİL KENDİ İRADEM İLE YAŞAYACAĞIM.

-VURUR YÜZE İFADESİ,
HAYAT SOKAKTA Bİ TANESİ

-MEMELER BAŞKALDIRDI.

- NE SENİNİM NE DE KARA TOPRAĞIN

-SEVMİŞİM,SEVMEMİŞİM. KİME NE?
SİÇTURMA ADAMLUĞUNA

-SAKİN OL VE O ELİNDEKİ ÇÜKÜ YAVAŞÇA YERE İNDİR.

-LİLITH'İN SÜRTÜKLERİYİZ

-TAM NAMUSLU OLUCAM
Bİ GÜLME GELİYOR

-NAMUSUMU KİRLETMEDEN DURAMAM

-EMEĞİME, BEDENİME DOKUNMA
Şimdi gelin bunlardan
nasıl kadın,
nasıl anne,
nasıl eş,
nasıl hane-i saadetin biricik eşleri olur diyeceksiniz.
Bu kadar alçakça, adice, utanmaz ve arlanmaz bu ve buna benzer pankartları bu şefkat ve merhamet timsali kadınların ellerine veren feminist ve diğer stk lar için birileri çıkıpta birşeyler demiyecek mi?
Demiyecekler!!!
Demezler!!!
Diyemezler!!!
Zira bu feminist derneklerin asıl gayeleride bu değil mi?
Bugün biraz +18 yazı yazdık.
Hakkınızı helal edin.
Minarede ezan okunurken ıslık çalarak protesto eden zihniyeti teşhir etmek herkesin vazifesi ve dikkatli olması gereken hassas bir konu.
Yazımızı Bediüzzaman'ın bir teşhisi ile sonlandıralım.

"Malûmdur ki, âlâ bir şey bozulsa, ednâ birşeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Meselâ, nasıl ki süt ve yoğurt bozulsalar yine yenilebilir. Yağ bozulsa yenilmez, bazan zehir gibi olur. Öyle de mahlûkatın en mükerremi, belki en âlâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşarat gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalâlet bataklığındaki şerler ve habis ahlâklarla telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümatındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar, adeta şeytanın mahiyetine girerler. Evet, cinnî şeytanın vücuduna kat'î bir delili, insî şeytanın vücududur."

(Lem'alar, On Üçüncü Lem'a Onuncu İşaret.)

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN












Devamını Oku

YOGA VE FULBRİGHT...

Geçen haftaların bana göre en önemli konularından bir tanesi Milli Eğitim Bakanlığının 6 Şubat 2019 tarihi itibariyle tüm il Milli Eğitim Müdürlüklerine yoga yapılması yönünde bir yazı göndermesi idi. Gönderilen yazının hemen akabinde dini dernek ve vakıfların 'tepkisi' üzerine giden yazının iptal edildiği bilgisi başına yansıdı. 
Aksiyon filmlerini aratmayacak hızlılıkta gelişen olayları bir çok gazete ve usta kalemşörleri konuyu köşelerine taşıdılar. Bunlardan bir taneside Hayrettin KARAMAN hocanın makalesi idi. Hayrettin KARAMAN hocanın makalesi tamda bizim inanç dünyamızın gerektirdiklerini yerine getiren bir makale idi. Hocamız yazısında;

"Yoga bizim dinimize ve kültürümüze yabancı olan, Hindistan ve Uzak Doğu kültürüne ait olup son yıllarda bir moda gibi dünyaya yayılan bir rahatlama ve stres atma aracı, bir eksersizdir; üstelik masum da değildir, birçok yerde bir dinin misyonerlik aracı olarak kullanılmaktadır."
(A.g.g 17 Şubat 2019)

Kafamın al(a)madığı ve ondan bir adım ötesi devasa Milli Eğitim nasıl oluyordu da böyle kökü ve mazisi ve günümüz dünyasında yapmış olduğu şaibeli, tıpkı hocanın dediği gibi MİSYONERLİK ARACI olarak kullanılan, masum olmayan bir olayı ÇOCUKLARIMIZI, adeta
ZEHİRLEMEK İÇİN KENDİ ELİMİZ İLE EĞİTİMİN İÇİNE ALIYOR OLMASI İDİ.
Sonra şöyle bir düşündüm. Adı milli olan bir kurumun geleceğimiz dediğimiz çocuklarımızı zehirleme hadisesi kararı yalnız başına alınacak bir karar olmaması gerekir. Zira yıllardır Milli Eğitimin arkasında GÖLGE BİR BAKANLIK ve o bakanlığın DIŞARDAN ATANANLARI konuşulur.
Konuşulur konuşulmasına da bir türlü netice vermez. Hatta her milli Eğitim Bakanının arandığı gün bu soru yeni Milli Eğitim Bakanına sorulur.
Kim bu GÖLGE BAKANLIK?
Kimler DIŞARDAN ATANANLAR?
derseniz.
FULBRİGHT!!!!
O ne yaaaaaaaa!
Zannetmeyin ki araya reklam koyduk.
Yok yok hayretimden bende ilk duyduğumda aynı tepkiyi vermiştim. Lâkin bir gerçek. Görmezden gelinemeyecek kadar önemli bir gerçek, hakikat.

27 Aralık 1949’da Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkında Antlaşma imzalandı. Bu antlaşma, ABD’nin eğitime önce ortak edilmesini, sonra da belirleyici olmasını sağlayacak bir antlaşmaydı.
Antlaşma 15 maddeden ve 8 üyeden teşekkül ediyor. Üyelerin dördü Türk, 4 üde ABD vatandaşından meydana geliyordu. Komisyonun 5. maddesi bunu gayet açık bir şekilde izah ediyor.

Komisyon, dördü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve dördü Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olmak üzere sekiz azadan müteşekkil bulunacaktır. Bunlara ilâveten Amerika Birleşik Devletlerinin Türkiye’deki diplomatik heyetinin başı (ki aşağıda «Misyon Şefi» ismiyle anılacaktır). Komisyonun fahrî başkanı olacaktır. Misyon Şefi komisyonda reylerin tesavisi halinde katî reyi verecek ve komisyon başkanını tâyin edecektir. Başkan, komisyonun fiili âzası sıfatiyle rey hakkını haiz bulunacaktır. Misyon Şefi, en az ikisi Amerika Birleşik Devletlerinin Türkiyedeki hariciye teşkilâtının muvazzaf memurlarından olmak üzere, komisyondaki Birleşik Devletler vatandaşlarını tâyin ve tebdil etmek salâhiyetini haiz olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti komisyondaki Türkiye vatandaşlarını tâyin ve tebdil salâhiyetini haiz bulunacaktır.
........
şeklinde devam ediyor. Merak edenler resmi gazetede çıkan yasayı internet sitelerinden sahici olmasada (!) ÇAKMA GOOGEL AMCA dan okuyabilirler .

Komisyonun amacına gelince.

ABD, Türkiye’de yerleştikçe ve denetimi ele geçirdikçe kendi ideolojisini benimsemiş, ABD’nin çıkarlarını kendi çıkarları gibi özümsemiş ve ileride Türkiye’de önemli görevlere gelme olasılığı yüksek gençleri ‘yetiştirmek’ olarak diyebiliriz.

Bu gaye ve amaçlar doğrultusunda olan ÇAKALLARIN acaba Milli Eğitimi boş ve tamamen bizim, bizim olan, bizden olanlara bırakırlar mı?
Hayır!!!!
Bırakmıyorlar, bırakmayacaklarda.
Allah'tan şu stk lar, vatanperverler, milliyetçi ve mukaddesatçı vatan evlatları seslerini çıkardılarda ne edüğü belirsiz bir eğitimi, eğitim kisvesi altında "ABD’nin çıkarlarını kendi çıkarları gibi özümsemiş ve ileride Türkiye’de önemli görevlere gelme olasılığı yüksek gençleri ‘yetiştirmek’ " olan misyonerlerin emeklerini kursaklarında bıraktı.

Sahi "yok böyle bir şey" denilen bu GÖLGE BAKANLIK FULBRİGHT VARMI? YOKSA YOKMU?
Varsa ne iş yapar?
Milli Eğitim kurumlarında bu adamların ne işleri var?
Daha önceleri hangi eğitim ile alakalı işlerin altına imza attılar?
Bu sistem içerisinde maddi ve manevi olarak destek alan bürokratlar varmı?
Varsa da kim yâda kimler?

Kafam iyice karıştı.(!)
Eğitim camiasından birileri inşaallah bizi aydınlatıcı bilgiler aktarır.
Ne diyelim?
Görelim Mevla neyler.
Neylerse elbette güzel eyler.

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku

İTTİHAD-I İSLÂM.

Hep müminler...
Hep müslümanlar....
Hepte İslam coğrafyasında...
Bitmeyen....
Bitirilmeyecek savaşlar....
Kazanan haçlı dünyası...
Sömüren ise, hristiyan alemi.

Pekiii, vuran kim?
Vurulanlar kim?
Cevap gayet kısa ve net.
VURAN AHMET, VURULAN MEHMET!
Yâni iki kardeş.
Bir elmanın iki yarısı gibi...
Hiç düşündünüz mü acaba, bu kadar savaşlar oluyor ve bu ölenlerin kaçı müslüman?

ABD öncülüğündeki Batı güçlerinin sistematik biçimde Müslüman nüfusu ve Sünni direniş birliklerini yok ettiği gözleniyor. Araştırmacılar son 16 yılda 15 milyondan fazla Müslümanın öldürüldüğünü belirtiyor.
Büyük harflerle tekrar yazıyorum.

SON 16 YILDA 15 MİLYONDAN FAZLA MÜSLÜMANIN ÖLDÜRÜLDÜĞÜNÜ BELİRTİYOR.

Bu nedir biliyormusunuz?
Bir günde nerede ise 100 kişi.
100 Müslüman...
100 mobil yürekler..
100 annesine doyamadan bombaların altında cennet kuşu olan bebekler...
Hangi Avrupa şehrinde bir günde 100 kişi ölüyor?
Amerika kıtasında mı?
Avrupa kıtasında mı?
Avusturalya kıtasında mı?
Elbette hiçbirisinde.
Sadece ve sadece İslâm coğrafyasında.
Peki bu kadar müslüman/lar öldürülürken müslümanlar ne yapıyor.
İncir çekirdeğini dahi doldurmayan, doldurmayacak olan eften püften sebeblerle namluları birbirlerine çevirmiş, keferenin değirmenine su taşıyor.
O halde yine yeniden bir dirilişi gerçekleştirmek istiyor isek İTTİHAD-I İSLAMIN SANCAĞI altında birliği tesis etmeliyiz.
Peki bu nasıl olacak. Aslında sual kadar cevabında oldukça basit ve anlaşılır.
Zira Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bunun cevabını nerede ise 100 yıl öncesinde vermiş.
İTTİHAD-I İSLÂM
Bu birlik varmı? Maalesef şuan yok. O halde bu birliğin yâni İttihâd-ı İslâmın varlığı ve devamı için ne/nasıl yapmalıyız.
İslamın varlığı ve devamı için üç esası hayata geçirmek gerekmektedir.

Bu üç esas;

1. İslâm milliyetini esas alıp, menfi unsuriyet fikrini bırakmak;

2. İslâm dünyasındaki dini cemaatler, gayede ve dini esaslarda ittifak edip teferruat meseleleri medar-ı niza etmemek.

3. İslâm devletleri arasında, meşveret-i şer'iyyeyi yapmak. Bunlar en ehemmiyetli sebeplerinden üç tanesidir.

İttihad-ı İslâm, yani İslâm birliği, bütün Müslümanları derecelerine göre alâkadar eden ehemmiyetli bir mes'eledir. Zira ittihad-ı İslâm sadece siyasî bir mes'ele değildir. Bu ittihad iki mü'minin imanı kardeşlik rabıtalarıylâ irtibat ve tesanüdlerinden başlayarak tâ Âlem-i İslâm genişliğinde bütün Müslümanların teavün ve teşrik-i mesaîlerine kadar gider.

Müslümanların bu dinî kardeşliğinden gelen ve tesanüdden hâsıl olan muazzam kuvvetle, dinimiz, milletimiz, vatanımız her türlü tehlike ve her çeşit düşmanlardan muhafaza edilir ve sulh-u umumîye vesile olur.
İşte o zaman
VURAN AHMET/LER...
VURULAN MEHMET/LER olmaz. Sadece Islâm dünyası veya coğrafyası değil tüm dünya sulh ve kardeşlik içerisinde hayatlarını daim ederler.
Olur mu?
Elbette olur.
Biz ÜMİTVARIZ ve OLMAYA DA DEVAM EDECEĞİZ.

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku

İSLAM ORDUSU MU? İSLAM BİRLİĞİ Mİ?

Haçlı ordusu...
İslâm ordusu...
Bir tarafta haç...
Diğer tarafta hilâl...
Bir tarafta çılgınca naralar...
Diğer tarafta Allah Allah nidaları.
Bu tabloyu yıllar önce ilkokul, ortaokul ve lise sıralarında iken okuduğunuz tarih kitaplarında ve tarihi romanlarda okumuş beynimize adeta nakş etmiştik.
Sonrasında büyüyen, gelişen, modernleşen dünya kendi paktlarını diğer bir tabirle kendi ordularını kurdular. Kurdukları bu ordular ile adeta tüm dünya üzerinde HAYDUTLUK EŞKİYALIK yaptılar, yapmayada devam ediyorlar.
Oysa birbuçuk milyardan fazla olan özelliklede petrol ve petrolün muadili olan yeraltı ve yerüstü zenginliklerin olduğu islâm dünyasının böyle bir ordusu yoktu.
Gerçi bunu düşünecek bir zihni melekede yoktu. Zira düşman kendi içlerinde, silah kendi ellerinde, kendi kardeşini gene kendileri öldürüyor öldürmeye de devam ediyordu. Sürgünden sürgüne gönderilen bir millet, ortadoğuda bir devlet kuruyor ve bu devlet islâm dünyasının gözlerinin içine baka baka müslümanları öldürüyor ve buna kimse sesini çıkaramıyor. İşte İsrail...
Gelinen noktada ise bir ordu; İSLAM ORDUSU kurma fikri hasıl oluyor.

Bu kavram 15 Aralık 2015'te Suudi Arabistan tarafından gündeme getiriliyor. Kurulmasının amacı ise uluslararası teröre karşı mücadele için oluşturulacak bir güç olarak lanse ediliyor.
Görüşmeler Suudi Arabistan öncülüğünde başlıyor ve 34 ülkenin yer aldığı bir İslam ittifakı kurulması planlanıyor. Aslında çok önemli bir proje olmasına rağmen günümüzde hâlâ bu fikrin tam manası ile idrak edildiğini ve amacı doğrultusunda hizmet ettiğini düşünmek abesle iştigal etmek olsa gerek. Son olaylara baktığımızda Pakistan ile Hindistan arasında ki gerginlik, İran'ın islam coğrafyasındaki durumu, Sudi Arabistan'ın Katar ile olan gerginliğini ve diğer islam coğrafyasındaki problemler/problemleri düşünecek olursak söylediklerimiz herhalde daha net anlaşılacaktir. Sahi birbiri ile husumeti, bir kavgası, siyasi bir diplomatik krizi olmayan İslam dünyası var mı?
Sanki yok gibi.
Biliyormusunuz, son 16 yılda İslâm coğrafyasında 15.000.000 müslüman öldürülmüş. Yani günde yaklaşık olarak nerede ise 100 müslüman.
Oysa müslümanların ellerinde bu kadar zenginlik olmasına rağmen HAYDUT AVRUPA, ABD ve İSRAİL' i HİZAYA ÇEKECEK iken aksine hizaya çekilen(ler) oluyor.
O halde sormak lazım.
Öncelik İSLÂM ORDUSU MU
yoksa İTTİHAD-I İSLÂM MI?
Ne dersiniz birlik, beraberlik, kardeşlik, tesanüd olmadan İSLÂM ORDUSU olurmu?
Olur.
Bana göre ÇAPULCULAR ORDUSU olur.
Sonu ne olur derseniz?
Varın artık onuda siz düşünün.

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN



Devamını Oku