Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

HAYAT SEÇİMLERDEN İBARETTİR. HER DURUMDA BİR SEÇİM VARDIR.

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Çünkü her zaman söyleyecek olumlu bir şeyler bulurdu. Hatta bu huyu nedeniyle bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile!
Birisi nasıl olduğunu sorsa; "Bomba gibiyim" diye yanıt verirdi hep. Jerry, doğal bir motivasyoncuydu.
Yanındaki insanlardan biri kötü bir gündeyse yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.
Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni. Bir gün sordum; "Nasıl oluyor da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun?" diye...
"Her sabah kalktığımda kendi kendime; 'Jerry bugün iki seçimin var. Havan ya iyi olacak ya da kötü!' derim. Her zaman havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda yine iki seçimim var. Kurban olmak ya da ders almak. Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikâyete geldiğinde, yine iki seçimim var. Şikâyetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben olumlu yanlarını göstermeyi seçerim."
"Yok yahu" diye dalga geçtim. "Bu kadar kolay yani..."
"Evet... Kolay..." dedi Jerry.
"Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin!"
Jerry'nin bu sözleri beni oldukça etkilemişti.
Onu uzun yıllar görmedim. Ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine olumlu seçimler yaptığımda hep onu hatırladım. Yıllar sonra Jerry'nin başına çok talihsiz bir olay geldi. Soygun için gelen hırsızlar Jerry'yi delik deşik etmişler.
Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.
Taburcu edildiğinde kurşunların bazıları hâlâ vücudundaymış.
Ben onu olaydan altı ay sonra gördüm.
"Nasılsın?" diye sorduğumda; "Bomba gibi" dedi.
"Olay sırasında neler hissettin Jerry?" dedim.
"Yerde yatarken iki seçimim var diye düşündüm.
Ya yaşamayı seçecektim ya ölümü. Ben yaşamayı seçtim.
Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.
Bana hep 'iyileşeceksin merak etme' dediler.
Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerken
doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana 'Bu adam ölmüş' diyordu.
Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım.
Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak,
herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sordu.
'Var' diye yanıt verdim.
Doktorlar ve hemşireler merakla sustular.
Derin bir nefes alarak kendimi topladım ve bağırdım:
'Benim kurşunlara alerjim var!..'
Gülmeye başladılar.
Tekrar bağırdım;
'Ben yaşamayı seçtim.
Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil.'
Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının da büyük katkısı ile yaşadı.
Yaşaması bana yeni bir ders oldu. Her gün hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim ve de her şeyin kendi seçimlerimize bağlı olduğunu..."
Francie Baltazar Schartz'ın yazısını okudunuz.
Şimdi önünüzde iki seçiminiz var:
1. Ya bu yazıyı okuyup, bir kenara atacaksınız!
2. Ya da birileriyle paylaşacaksınız!
Ben seçimimi yaptım. Bana göre değerli olan kişilerle, SİZİNLE paylaştım.
Ya siz?

ALINTI
CUMA BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN.

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku

NE KADERİME KÜSTÜM, NE DEVLETİME KÜSTÜM...

VATAN...
VATAN SEVGİSİ...
KALBLERİMİZDEKİ İMAN...
Biribirleri ile kopmayacak şekilde bağlı üç hazine.
Üç altın.
Üç değeri ölçülemeyecek değerler üstü değerler.
"Canını ver" desen LEBBEYK!!! der
"Cananını ver" desen LEBBEYK!!! der.
Sevgileri kapıya kadar değil mezara kadar, ÖLÜM/ÜNE kadardır.
Sakın olaki bunu test etmeyin.
Söz konusu VATAN...
Söz konusu BAYRAK ise ve bir adım ötesi
ÖLÜM ise...
ŞEHADET ise...
17 yaşında daha bıyıkları dahi terlememiş genç Abdullahlar, belediyenin havuzunda abdestini alıp bir adım ötesi ölüme GÜLEREK GİDERLER.
Bir beklentileri...
Umdukları bir şey yoktur. Sadece ve sadece,
VATAN SAĞOLSUN!!!
BAYRAK İNMESİN!!!
EZAN SUSMASIN!!! diye
DUA EDEN,
DUA İSTEYEN YİĞİTTİR ONLAR.
Devletinin yaptığı bir soruşturmadan dolayı
VATANINA KÜSMEZ!!!
BAYRAĞINA SIRTINI DÖNMEZ!!!
İNSANINA HAKARET ETMEZ!!!
Sadece Rabbine döner...
Ellerini Yaradanına açar.
Yarab(c.c), hata benim,kusur benim.
Biliyorum ki ben günahkârım.
Biliyorum ki bu da benim imtihanım.
Biliyorum ki sen adilsin.
Sen merhametlilerin en merhametlisisin.
Kusurumu affet.
Beni kendine kul kabul et.
Yapılan bunca hadiseden dolayı
ne kaderime küstüm,
ne devletime küstüm.
Çünkü inanmak iman etmek varsa bir şeye;
Bedel neyse ona da katlanılır...

İşte VATAN sevgisi imandan gelen sözün en güzel ispatı bunu bizzat yaşamış DELİKANLI bir YIĞİDİN kendi ağzından çıkan sözleri.
Adımı???
MUHSİN YAZICIOĞLU
.....
5 buçuk yıl hücrede kaldım.Günlerce gözümüz açılmadan cereyana verilip işkence gördük...
Sonunda bize dediler ki
"Sizin hiç suçunuz yok çıkın"...

NE KADERİME KÜSTÜM NE DEVLETE KÜSTÜM.
ÇÜNKÜ İNANMAK
İMAN ETMEK VARSA BİR ŞEYE;
BEDEL NEYSE
ONA DA KATLANILIR...

(MUHSİN YAZICIOĞLU)

Siz, üzerinde hala TC Kimliğini taşıyan KİMLİKSİZ HAİNLER!!!
Dışarıda
VATANINI SATAN!!!
BAYRAĞINI YERE İNDİREN!!!
ÜLKEM İNSANINI HOR GÖRÜP AŞAĞILAYAN, AŞAĞILIKLAR!!!

Bu ülkede DARBE ÜSTÜNE DARBE / LER yaptınız ve tüm bu oyunlarınızı ve alçakça girişimlerinizi bu vatanın feraset sahibi DELİKANLILARI, YİĞİTLERİ tek tek bozdu.
Hâlâ MAĞDUR EDEBİYATI yapan UTANMAZLAR!!!
ARLANMAZLAR!!!
ALÇAKLAR!!!
Alçakça bir oyuna girdiniz ve o oyunun içinde boğuldunuz. Artık mağdur edebiyatını bırakın.
Adam iseniz bulunduğunuz b... çukurunda adam gibi orada kalın.

Selâm olsun,
Ne kaderime küstüm.
Selam olsun,
ne devlete küstüm.
Selam olsun,
Çünkü inanmak iman etmek varsa bir şeye;
Bedel neyse ona da katlanılır...
diyen
YUSUF YÜZLÜ
HAMZA YÜREKLİ ASLANLARA
Rabbim (c.c) seni cenneti ile şereflendirsin.

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
Bülent Ertekin

ŞÜKREDEN KUL OLMAYALIM MI?

Zengin, evinin balkonunda oturup dışarıyı seyrederken, çöp kutularından bir şeyler toplayan fakir birini gördü, "Allah'a şükürler olsun ki fakir değilim." dedi.

O sırada fakir adam etrafa baktı, el arabasında yürütülen engelli birini gördü, "Allah'a şükürler olsun ki engelli değilim." dedi.

Derken engelli adam yolda ambulansın hızla bir hastayı hastaneye yetiştirmekte olduğunu gördü, "Allah'a şükürler olsun ki hasta değilim." dedi.

Hasta da hastaneye vardığında ölen birinin morga götürüldüğünü gördü, "Allah'a şükürler olsun ki yaşıyorum." dedi....

İşte Allah'a teşekkür edemeyen kimse, sadece ölen kimseydi...

Öyleyse ne hâlde olursan ol, tam da şu anda Allah'a şükret. Çünkü her şeye rağmen sana yaşama fırsatı vermiştir...

Şimdi ben bunları yazabiliyorum ya ve sen de bu yazılanları okuyabiliyorsun ya, buna da şükürler olsun Allah'ım!...
...................

78 yaşındaki bir adam ufak bir kriz geçirir ve hastaneye gider.

Durumunun düzelmesi için 24 saat boyunca oksijen verilen adam çok daha iyi hissetmeye başlar.

Durumun düzeldiğini gören doktorlar 2.000 TL civarındaki faturayı getirince adam ağlamaya başlar.

Adamın durumuna üzülen doktor "ağlamana gerek yok, taksitle de ödeyebilirsin" der.

Adam ise "mesele para değil nakit öderim ben ücreti.

Asıl mesele şu ki; siz bana sadece 24 saat oksijen verdiniz ve bunun için 2.000 Lira istiyorsunuz. Bana 78 yıldır oksijen veren Yaradan'a borcumu nasıl ödeyeceğim, onu bilmiyorum" der...

Nefes alıyorsan şükret nefsim. İnsanoğlu havayı bile parayla satarken sana\bana sınırsız nimet veren RABBİMİZ ne büyük.. ne cömerttir... Elhamdulillahi Rabbülalemin.

Bediüzzaman Said-i Nursi hazretleri, Sözler eserinin 1.Söz’ünde kendisine sorulan “Asıl mal sahibi olan Allah bizden ne fiyat istiyor’’ sualine verdiği cevapta aslında bizlerin hayat felsefesinde ta en baştan olması gereken temel üç unsuru sayıyordu: 
“ZİKİR,
FİKİR
ve
ŞÜKÜR.’’ 
O halde
ŞUKREDEN KUL NEDEN OLMAYALIM?


Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
Bülent Ertekin

NERDE LİYAKAAAAT,
NERDE EHLİYET.!!!

Yıllardır ağzımızda peselenk olmuş bir cümle vardır. Hemen hemen hepimiz iş yâda şahıs, hangi konumda olursa olsun bu sözcüğü söyleriz.
" İşin adamı işin başına geçmemiş birader"
" Nerden bulurlar böyle adamları doğrusu hiç anlamam. Adam mimar/ peyzajcı, getirmişler gıdanın başına. Ne anlar mimar gıdadan yahuuu? " vs vs.
Anlatılmak istenen, işin başına işi bilen ehliyetli, liyakatli adam değilde ADAMA İŞ BULMUŞLAR. Tabiiki böyle olunca da iş veya sektör bir adım dahi ileri gitmesini bırakın işler âdeta arap saçına dönüyor.
Oysa, başta sayın başkanımız sonrasında da bakan ve milletvekillerimizin ağızlarında olan, sürekli bu konuda
MİLLETE, ÂDETA TEMİNAT VERİLEN ne idi?

"Ehliyet, liyakat önemli. Parlamentodaki prensiplerimize dikkat etmemiş, devamda hassasiyet göstermemiş arkadaşlarımızı listelere koymadık, koymuyoruz..
.........."
(22.05.2018 07:57)

Evet, bu sözler sayın Cumhurbaşkanımızın Bosna'da yapmış olduğu bir konuşmadan.
Lâkin ne hikmetse bu konu hususunda gereken hassasiyetin gösterilmediğine şahit oluyoruz.
Sayın Cumhurbaşkanımız, bakan ve milletvekillerimizin daha önceki konuşmalarında;
LİYAKAT,
EHLİYET,
SADAKAT konusunda çok ama çok hassas olacaklarını belirtmiş idiler.
Oysa gördüklerimiz,okuduklarımız ve duyduklarımız ise bizi oldukça kaygılandırıyor. Zira nerde işi bilmeyenler, tecrübesizler var ise devletin özellikle BEYNİ, HARD DİSKİ mesabesinde olan bir departmanında. Söylenildiği gibi LİYAKAT, EHLİYET ve dahi SADAKAT kavramların hiç te söylemlerde zikr edildiği gibi NAZARA DİKKATE ALINMADIĞINI GÖSTERİYOR.

Konumuz:
BAŞBAKANLIK OSMANLI ARŞİVİ

Yeni sisteme göre Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı kurulunca, Başbakanlık Osmanlı Arşivi ortadan kaldırılmıştır. Bu kurumda çalışan uzmanlar da diğer Başbakanlık çalışanları gibi personel havuzuna düşmüşler. Doğrusu ortaya çıkan sonucu da tahmin eden olmamış. Zira beş yüz küsur çalışanın; daha doğrusu nadir yetişen uzmanların yarısı (ki sayı kesin değil), kendilerini ilgilendirmeyen başka kurumlara tayin edilmiş.

Konu, elhasıl böyle.
Şimdi bunu okuyunca gayri ihtiyari soru sormadan edemiyorum/uz.
Neden???
Niçin???
Nerde millete verilen sözler?
DEVLETİN BEYNİ...
DEVLETİN GEÇMİŞİ...
DEVLETİN GELECEĞİ...
DEVLETİN HAFIZASI mesabesinde olan bu kuruma
LİYAKATSİZ,
EHLİYETSİZ,
bilim/ilim adamlarının atanması acaba hangi mantığa hizmettir?
Biz yoksa eski hastalıklarımızdan birisi olan
İŞE Mİ ADAM?
yoksa,
ADAMA MI İŞ BULMAYA DEVAM EDECEĞİZ.
Hassas, hatta çok önemli bir konu daha var ki bence en önemlisi.
SADAKAT!!!!
Getirilen bu vatandaşlar birde
SADAKATSİZ!!!
HAİN GÜRUH!!! ise varın gerisini siz düşünün?

Şimdi gelin soruyu tekrar kendimize soralım.
NERDEEEEE LİYAKAAAAT!
NERDEEEEE EHLİYEEEET!.

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku

KAHVE Mİ ...FİNCAN MI?

Bir grup, kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler.

Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner.
Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör,
mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden,
pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.

Herkes bir bardak seçince,
profesör şöyle söyler:

Fark ettiyseniz,
tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı.
Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da,
bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağını gösterir....

Emin olun ki,
bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiçbir şey katmaz. Sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar!..

Hepinizin aslında istediği kahveydi,
bardak değil,
ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız,
içindekine bakan olmadı.

Hayat kahveye benzer, iş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar.

Onlar hayatı tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de...

Bazen sadece bardağa odaklanarak kahvenin tadını çıkartmayı unuturuz.

Kahvenizin tadına varın!

En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler.
Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.
İyi ve gösterişli şeyleri seçme düşüncesi çoğu zaman galip gelir. İçindeki daima ikinci sırada gelir.
Oysa unutmamak lazım ki, ambalaj ne kadar görkemli olursa olsun, kullanacağımız şey ambalajın içindedir.

Dost seçerken insanların görünüşüne aldanmak da öyledir.

En kötü görünümlü insanın kafasında güzel düşünceler olabilir.

En şık görünümlü insanın düşünceleri de felaketiniz olabilir.

Siz daima her şeyin içindeki özüne bakın.

Size lezzet veren üzüm bağı değil, üzümüdür.

Hayatta lezzet almanın tek yolu,
elimizde güzel ambalajlı şeyler değil, içindekilerdir.

Kötü tadı olan bir kahve,
paha biçilmez kristaller içinde de olsa içerken yüzümüz buruşur, içemeyiz.

Enfes bir kahve sıradan bir bardakta da olsa yüzümüzde tebessüm oluşturur.
Gelin,
cevizin kuruyup buruşmuş dış kabuğuna değil,
cevizi kırıp içine bakalım.
Bütün tat oradadır, dışındaki kabukta değil.

ALINTI

Selâm ve dua ile

Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
Bülent Ertekin Bülent Ertekin

ADSIZ ŞANSIZ ALLAH DOSTLARINDAN BİRİ. NALINCI BABA!

Sultan Murat Han o gün bir hoştur. Telaşlı görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Vezir-i a’zam Siyavuş paşa sorar: 
- Hayrola sultanım canınızı sıkan bir şey mi var? 
- Akşam garip bir rüya gördüm. 
- Hayırdır inşallah. 
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz. Hazırlan dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Hızlı ve kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrekten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Ahali ile aralarında şöyle konuşma geçer:
- Kimdir bu? 
- Aman hocam hiç bulaşma, ayyaşın biri işte! 
- Nereden biliyorsunuz? 
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz. 

Bir başkası tafsilata girer. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında çalışır. Nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine hem de nerede namlı, mimli kadın varsa takar peşine. 

Hele yaşlının biri çok öfkelidir; isterseniz komşulara sorun, der, sorun bakalım onu cemaatte bir gören olmuş mu? 

Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar ortada. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah sorar: 
- Nereye? 
- Bilmem bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebaamızdır. Defini tamamlasak gerek. 

- İyi ya, saraydan bir kaç hoca yollar kurtuluruz vebalden. 
- Olmaz rüyadaki hikmeti çözemedik daha. 
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz? 
- Mollalığa devam. Naşı kaldırmalıyız en azından. 
- Yapmayın sultanım, bunun yıkanması var. Tekfini, telkini... 
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız. 
- Şurada bir mahalle mescidi var ama... 
- Olmaz vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin? 
- Ne bileyim, Ayasofya‘dan Süleymaniye’den, en azından Fatih camiinden. 
- Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camiini iyi dedin. Hadi yüklenelim. 

Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere benzemez.

Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar musalla taşına koyarlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır. 
- Sultanım der, yanlış yapıyoruz galiba! Heyecana kapıldık sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı, yetimleri vardır. 
- Doğru öyle ya, neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. 

Padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın aralar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir. Hakkını helal et evladım der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöküp ellerini şakaklarına dayar. Biliyor musun oğlum diye dertli dertli söylenir! Bizim efendi bir âlemdi vesselam. Akşamlara kadar nalın yapar. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya. 

Sonra malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı diye sorar, onlar da aldın derlerdi. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek dedikten sonra çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı ilmihal, Huccetül İslam okurdum .. 

- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki. 
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki derdi, tekbir alırken Kâbe’yi görmeli. 
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? 
- İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya. Hatta bir gün, bak efendi dedim, sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada. 
- Doğru öyle ya! 
- Kimseye zahmetim olmasın, diye mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim iş mezarla bitiyor mu dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi? 
- Önce uzun uzun güldü, sonra Allah büyüktür hatun dedi. Hem padişahın işi ne?

Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez. Hoş bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u kalb ile boyun büker ümmet-i Muhammede, halifeyi müslimine dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar sultana. Bir seher vakti göz yaşı ile yapılan dua, binlerce topun yapamadığını yapar. Kralları yıkar, kaleleri paralar. 

İşte nalıncı baba o adsız şânsız Allah dostlarından biridir. Asıl adı Muhammed Mimi Efendidir. Bergamalıdır. 1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü. Ve mübareği evinin bahçesine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanında, Cibali tütün fabrikasının arkasında, Harabzade Camii karşısındadır.

Ne diyelim.
ALLAHÜ TEALANIN ÖYLE KULLARI VARDIR Kİ, HALK ONLARI BİLMEZ.
HOŞ BAZEN KENDİLERİ DE MAKAMLARINI FARKINDA DEĞİLLERDİR.

Selâmve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
Bülent Ertekin Bülent Ertekin

DÜNYANIN DEĞİŞMESİNİ Mİ İSTİYORSUNUZ?

Rus Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından usta yazar Tolstoy, hayata dair derin düşüncelere dalmamızı sağlayacak birçok değerli söz bıraktı bize. Birinci dünya savaşına giderken  Birinci Dünya Savaşı’na doğru giden dünyanın içinde bulunduğu buhrana, içler acısı duruma kitaplarında yer veren Tolstoy sözlerinde her ne olursa olsun ahlaki değerleri yitirmemizi ve dünyanın değişmesini istiyorsak önce kendimizi değiştirmemiz gerektiğini, sadece kendi acımızı değil başkalarının acılarını da önemsersek insan olabileceğimizi öğütlüyor bize.

İşte Tolstoy’un Hayatı Sorgulatacak Ders Niteliğinde 17 Sözü:

1. Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.

2. Hayat ne gideni geri getirir, ne de kaybettiğin zamanı geri çevirir. Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın, ya da yaşamadım diye ağlamayacaksın.

3. Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insan da kalbini. Bu yüzden harcayın ikisini de gitsin.

4.  İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için ise uyandırmak gerekir.

5. Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder ama hiç kimse kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez. Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür ama hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez.

6. Varlığı bir şey kazandırmayan insanların, yokluğu hiçbir şey kaybettirmez.

7. Ne diye şeytana kızarsın? Bir iyilik yap da, o sana kızsın.

8. Bil ki, yaşadıklarınla değil yaşattıklarınla anılırsın. Ve Unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.

9. Bir insanı bulunduğu mevkiyle değil, göz koyduğu mevkiyle ölçmek gerekir.

10. En güçlü iki savaşçı sabır ve zamandır.

11. Bir insan acı duyuyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyuyorsa insandır.

12. İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruştadır.

13. Kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insan kötüdür. 

14. İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.

15. Kimse, kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir, bilmelisin. Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.

16. Birine çamur atmadan önce iyi düşün ve sakın unutma: önce senin ellerin kirlenecek.

17. Başkalarının hayatından ders alın. İnsan, bütün hataları kendisi yapacak kadar uzun yaşamıyor.


Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN


Devamını Oku

DOKTOR SADULLAH NUTKU ABİ VE O ZAMAN Kİ NUR TALEBELERİ.


Osman Yüksel SERDENGEÇTİ, dergisinde Doktor Sadullah nutku abi ve o zamanki Nur talebeleri için yazıyor.

ONLAR BİZİ AFFETSİNLER

“Lekesiz alınlar, harama uzanmamış eller, içleri nûr, dışları nûr olan insanlar bizleri affetsinler!.. Onlar hapishanelerde iken dahi bizden hürdüler... Çünkü imanlarının, vicdanlarının emrindedirler. Allah'tan başka kimseye kulluk yapmamaktadırlar. Ne bareme girip, barem kulu olmuşlar, ne asli maaş endişesiyle asliyetlerini kaybetmişler, ne şu, ne bu ikbal hırsının önünde secde etmişlerdir. Onlar karanlık, loş hapishane köşelerinde her türlü pisliğin barındığı bu yerlerde, gübreliklerde açan, her yere güzel kokular saçan güzel çiçekler gibidirler...

Ben bilirim onları. Ben bir arada kaldım onlarla. Asrın kaybettiği bütün meziyetlere sahiptir onlar. İmanlıdırlar, vefalıdırlar, severler, sevilirler. Cesurdurlar, kahramandır. Kısaca tam bir Müslü- mandırlar.

Varsın, Çetinler, Özekler onları lekeleye dursun. Ben bilirim onları. Onlar güneş gibidirler, leke tutmaz, çamur tutmaz onları. Onlar ateş gibidirler. Onlar yakarlar kirleri, pisleri, pislikleri.

Konya hapishanesinde onlardan bir Dr. Sadullah vardı ki... Allah'ım ne adamdı o? Nasıl imandı ondaki! Adam hapishanede idi, fakat gül-gülistan içindeydi. Gülen gözlerle bakardı insana. Her şeyi unutuyordum onun yanında. Adam adeta teneffüs edilen bir şey gibiydi. Yanımdan bir ruh gibi uçuverip gideceğinden korkardım!.. Yanımdaki arkadaşa:

-Şu pencereleri kapat. Sonra doktor uçar gider bu demirlerin aralarından, demiştim. Fakat onun uçmaya, gitmeye niyeti yoktu. Bu kadar yüksek olduğu halde bizim gibi sürünenlerle beraberdi; bizi bırakmıyordu; kurtaracaktı o.

Evet, Dr. Sadullah Nutku...

Nurculuktan sanıktı. Karakola götürmüşler, dövmüşlerdi; bayılıncaya kadar. Kendine geldiği zaman zalimlerin affı için Allah'ına dua etmişti.

-Yarabbi bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Sen bunları affet, demişti. Tıpkı o yüce peygamber gibi.

Bunları bana o anlatmıyordu. Başkaları anlatmıştı. Çünkü kendisi yoktu ortada. Silmişti varlığını.

Fakat yok oldukça var oluyordu doktor, silindikçe biliniyordu. Kendini mesele haline getirenlerden değildi. Mesele o idi. O, yalnız o. Her zaman o.

1961'de Konya'dan seçimlere girmiştim ve propagandanın ikinci günü, bilâ sebep, bilâ tereddüt tevkif olunmuştum. İşte, doktorla o zaman, orada karşılaşmıştım. Beni gıyaben tanıyordu. İlk karşılaşmamızda, ilk hitabı şu oldu:

“Gazamız mübarek ola!”

Cevap vermedim; çok öfkeli ve hınçlı idim. O mütemadiyen yüzüme bakıyor, bana yakın olmak istiyordu. "Cenab-ı Hak lütfetti de sizi buraya gönderdi. Sizi esirgedi, acıdı" gibi laflar ediyordu.

Şu adama bak dedim içimden. Meczubun biri. Bunun neresi lütuf. Mebus olacakken mahpus oldum. Öyle öfkeliyim ki, bir hamlede, mahkemeleri, hapishane duvarlarını yıkmak istiyordum. Doktordan yüz çevirdim. Fakat nereye çevrilsem, o da o tarafa çevriliyordu. Her yönde onu görüyordum. Aynı sözler...

Cenab-ı Hak lütfetti. Nedir o dışarıda olanlar. Nutuklar, kendini övmelere, öbür tarafa sövmeler. Bir felaket! Bir an gözlerim gözlerine geldi. "Öyle değil mi?" Öyle. Bu suali sessizce tasdik ettim. Hakikaten öyle içime bir huzur yayıldı.

Meydanlar, nutuklar, alabildiğine karşı tarafa sövmeler, kendini ve partisini övmeler. Kazanmak için türlü dolaplar, dalavereler… Yarabbi, beni bunlardan kurtardığın için sana binlerce şükürler.

Doktor, yaşlı gözlerle hapishanenin penceresinden, göklere, göklerdeki bulutlara bakar, Kur'an'ı Kerim'den gökler ve bulutlarla ilgili, o temaşa'yi şairane ayetler okurdu. Hapishanenin bahçesindeki ağaca bakar, Said-i Nursi'nin tohum ve ağaç teşbihlerini, nisbetlerini dile getirirdi.

Ara sıra, benim yine öfke nöbetlerim tutar, "namussuzlar..."
diye nutka başlardım. Doktor Sadullah Nutku'ya bakınca nutkum tutulurdu.

Onda söz yoktu, öz vardı. Susmak, susmak, tezekkür, tefekkür, temâşâ!..

Doktor, derdim. "Sen dünyayı üçten dokuza boşamışsın, kurtulmuşsun. Ben hala dünya ile evliyim." Tatlı tatlı gülümserdi. Bana, "Sen büyük mücahitsin." derdi.

O beni büyüttükçe küçülür giderdim. Kendisini küçülttükçe gözümde ve gönlümde o daha fazla büyürdü.

O sıralarda ihtilâlin başı, Cemal Gürsel, "Türkiye'de huzur yok!" Demişti. Kendisine bir tel çekecektim. Yazdım da sonradan vazgeçtik.

"Türkiye'de huzur, Konya hapishanesinin falan koğuşunda, Doktor Sadullah'ın yanında, huzura kavuşmak istiyorsanız buyurun.

İşte Nurcu diye hapishane hapishane dolaştırdığımız, karakol karakol dayak attığımız suçlulardan biri. Biz bunları affetmiyoruz da. Diyeceksiniz ki hepsi bu kıratta adamlar mı?

Değil tabi. Ama hepsi de bu ihlasta, bu yolda, bu imanda adamlar. Bu insanları suçlu diye affetmek bile bir zül. Bizlerin onlardan af ve özür dilememiz lazım.”

Osman Yüksel Serdengeçti

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku
Bülent Ertekin

KÖLE MÜBAREK ’'iN MÜBAREK OĞLU ABDULLAH BİN MÜBAREK...

Henüz Moğol fitnesinin kopmadığı yıllar... Asya’ya yön veren efsane şehir Merv mücevher gibi parlar.
Muhteşem beldenin sevilen Kâdısı, kızının büyüdüğünü ancak dünürcüler kapıya dayanınca anlar. Şu işe bakın, daha dün ardısıra koşuşturan, ip atlayan, seksek oynayan çocuğa talipler çıkar. Ancak kâdı efendinin acelesi yoktur, ince eler, sık dokur, biricik kızını vereceği adamda çok şey arar.
Kadı Efendinin “Mübârek” adlı bir kölesi vardır, bu garip yıllardır bağına-bahçesine bakar. Bir yaz günü hani salkımların sepetlere sığmadığı bir yaz günü Kâdı Efendi misafirlerini bağında ağırlar. Kebablar yenilir, kahveler içilir, sıra meyve ikramına gelir. Köle Mübarek, tanesi en iri olan salkımları seçer, yıkar paklar, önlerine koyar. Koyar da sanki bu güzel ziyafetin üstüne limon sıkar, ağzına atanın yüzü buruşur, üzümler ekşi mi ekşi çıkar. Hani bir salkımcık olsun tatlısını bulsa...

Nereden bileyim?
Kadı efendi dayanamaz, sepeti koluna geçirdiği gibi bağa dalar. Bir yandan üzüm keser, bir yandan kölesini azarlar, “beceriksizliğin bu kadarına da pes yani” der, “ömrün burada geçsin, sen üzümün ekşisini tatlısından ayırama. Şu kehribar gibi sararmış, kızıl benekli salkımlar dururken, yeşilleri niye getirirsin anlat bana.”
- Onların taneleri daha iriydi ama.
- Sen yeşil tanelerin eksi olabileceğini öğrenemedin mi hâlâ?
Mübarek ellerini iki yana açar “nereden öğrenebilirdim ki” diye fısıldar.
-Canım nereden öğreneceksin elbette tadarak.
-Benim olmayan üzümleri mi ?
-Şimdi, sen hiç üzüm yemiyor musun yani?
-Öyle bir izin verdiniz mi?

Düşünün bir bağ elinden geçsin ağzına tek tane atma... Kadı tutulur kalır, kölesinin temiz bir genç olduğunu biliyordur ama bu kadarına o da şaşar. Misafirlerini uğurladıktan sonra Mübarek’i bir kenara çeker “sana bir şey soracağım” der, “duymuşsundur benim bir kızım var ve talipleri bunaltmaya başladılar. Üzerime üzerime geliyor, eşiğimi aşındırıyorlar. Aralarında subaylar var, emirler var, tüccarlar var... Kimi sandık sandık mücevher vaadediyor, kimi tapu üstüne tapu koyuyor. Sanki damat adayları resmi geçide çıktılar, asiller, zenginler, yakışıklılar... Sahi yerimde olsan nasıl bir seçim yapardın?
-Efendim siz de bilirsiniz ya, Yahûdîler mala, Hıristiyanlar güzelliğe, Câhiliyye devri Arabları ise soya sopa bakarlar. Asr-ı saadet yıllarında ise sadece ihlas ve takva ararlar. Ama zamânımızda makama mevkiye çok itibar ediyorlar.
-Peki sana bir soru daha.
-Buyrun?
-Oğlum Mübarek, kızımı alır mısın söyle bana?
-İyi de kızınız benim gibi değersiz bir köleye varmak ister mi acaba? -Soracağız elbet, onun rızasını almadan olmaz.
Alır da...
Olur da...
Kâdı efendi hayırlı işi geciktirmez, onlara şirin bir ev açar. Ancak Mübarek, hanımından günlerce uzak durur, sağda, solda oyalanır, bağda bahçede yatar. Sebebini soran kızcağıza “baban koca şehrin kadısı” der, “ihtimal ki parasına şüpheli bir şey karışmıştır. Hiç değilse kırk gün helal lokma yiyelim, evladımız salihlerden ola.”
İşte büyük veli “Abdullah bin Mübarek” bu temiz izdivaçtan doğar.

Sual,
Bu edebi, ahlaki, dini duruşun ve yaşayışın
SEN, BEN, BİZ TOPLUM
kısaca
HEPİMİZ NERESİNDEYİZ?
DÜŞÜN(ELİM)
NE DERSİNİZ?

Selâm ve dua ile
Bülent ERTEKİN

Devamını Oku

4 EYLÜL,
TİRENİN KURTULUŞU VE İMZA GÜNÜ...

İzmir'in Tire ilçesinin düşman işgalinden kurtuluşunun 96. yıl dönümü etkinliklerle kutlandı.

Cumhuriyet Meydanı'nda düzenlenen törende Kaymakam Hasan Tanrıseven ve Belediye Başkanı Tayfur Çiçek Atatürk Anıtı'na çelenk koydu.

Belediye Başkanı Çiçek yaptığı konuşmada, "İlçemizin düşman işgalinden kurtulduğu bugünde, bundan 96 yıl önce milletimizin ne acılar çektiğinin, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının bu ülkeyi nasıl kurduğunun unutulmaması, hatırlanması ve gelecek kuşaklara aktarılmasını diliyorum." dedi.

Kaymakam Hasan Tanrıseven ise konuşmasında 4 Eylül'ün birlik ve beraberliğin ne kadar güçlü ve sarsılmaz olduğunu kanıtladığını belirterek, "Milli mücadelemizdeki bu mukaddes ruh, vatan ve millet sevgisi, dayanışma ve birlik anlayışı daima yolumuza ışık tutacaktır." dedi.

Programda Tire Halk Eğitim Merkezi Mehteran Takımı ile Tire Belediyesi Halk Oyunları Ekibi gösterilerini sundu. Tire Belediyesine ait araçlar tören geçişi yaptı.

Tire'deki kutlamalar kapsamında yakın bir zamanda restorasyonu yapılan tarihi Bedesteninde Tire ile ilgili yazarların kitaplarını tanıttıkları aynı zamanda kitaplarını imzaladıkları programa geçildi.

Etkinlikte, Tire'li Eğitimci yazarlardan olup 43 eserden 14 ü Tire ile alakalı olan Eğitimci Yazar Abbas Levent ERTEKİN " Tire ye hizmet etmekten büyük bir mutluluk ve gurur duyduğunu ifade edtti.

"Tire'nin kurtuluş gününde düzenlenen etkinlikte tarihi bedesten de kitaplarımızı imzalayıp okuyucularımızla sohbet imkanı bulduk. Buna imkan tanıyanlara teşekkür ederiz.Yol su elektrik kanalizasyon yapmakla övünüp
kültüre sırt çevirenlere güzel bir örnek olur inşaallah." diye görüşlerini belirten Tire'li yazar
Abbas Levent ERTEKİN,

"Tire kültür hayatına yaptığımız katkılardan dolayı Tire belediye Başkanımız sayın Tayfur çiçek ve ticaret odası Başkanımız Mehmed Delikanlı tarafından plaket verilmesi yıllardır yerel tarih konusunda Tire ile ilgili kaleme aldığımız 14 eserimizin takdir görmesiydi. Yazara sanatkara değer verenlere selam olsun" şeklinde düşüncelerini belirtti.


Devamını Oku
Bülent Ertekin