Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Sayfalar
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Dr. Vehbi Kara: Katiline aşık olan Dersimliler

Katiline aşık olan Dersimliler

Yakın tarihimizin en acı olaylarından bir tanesi şu anda Tunceli ismi ile anılan Dersim’de meydana gelmiştir.

Devlete isyan ettiği gerekçesi ile birçok kişi öldürülmüştür. Bununla birlikte hiçbir insanın kabul edemeyeceği acı durumlar da yaşanmıştır.

Tarihimize leke olarak düşen bu olaylar esnasında isyancılardan ayırt edilmesi gereken masum insanlar ile birlikte yaşlı, kadın ve çocukların da bu operasyonlarda öldürülmesi; kabul edilemez bir durumdur.

Bu vatanda yaşayan her insan tarafından lanetle anılması gereken bu olaylara karşı özellikle siyasetçilerde inanılmaz bir vurdumduymazlık ve aymazlık sergilenmektedir. Müslüman bir Türk olarak böyle çirkin bir durumu hazmetmek çok zordur.

Necip Fazıl Kısakürek, “Son Devrin Din Mazlumları” kitabında Dersim faciasından bahsetmiş ve yapılan icraatın ne derece insanlık dışı olduğunu dile getirmiştir.

Kitabında vermiş olduğu örneklerde çok acımasızca masum ve sivil insanların öldürüldüğünü ifade etmiştir.

Nitekim dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan 23 Kasım 2011 günü yaptığı konuşmada, Dersim'de yaşananlar için; "eğer devlet adına özür dilenecekse, böyle bir literatür varsa ben özür dilerim, diliyorum" demiştir.

Bu acı olaydan 73 sene sonra dahi olsa devlet otoritesi tarafından böyle bir geri adım atılması; milletimizin vicdanına bir parça su serpmiştir.

Dersim halkı, 1. Dünya Savaşı esnasında Ruslara karşı başarılı bir şekilde savaşmıştır. Ruslar çekildikten sonra Osmanlı idaresi tarafından Dersimlilere ve bazı aşiretlere madalya ve hediyeler verilerek bu vatana hizmetleri övgüye değer bulunmuştur.

Milli Mücadele esnasında da işgalci güçlere, Fransız ve Ermenilere karşı verilen savaşlarda büyük katkıları görülmüştür.

Buraya kadar anlattığımız olaylar herkes tarafından bilinen hususlardır. Fakat asıl zor olan ve anlaşılması güç olan kısım ise Dersim’de çoluk çocuğu acımasızca katleden CHP iktidarına karşı bölge insanının tutumudur.

Öyle ki; Türkiye’de yapılan seçimlerin tamamında Tunceli ilimizde en çok oyu alan parti CHP olmuştur.

Sadece seçimlerde değil siyaset dışı konuşmalarda dahi dönemin liderleri abartılı bir şekilde övülmektedir.

12 Mart 1971 askeri darbe döneminde Hava Kuvvetleri Komutanı ve sonrasında CHP senatörü olarak görev yapan Muhsin Batur, çok ilginç açıklamalarda bulunmuş Dersim’de yaklaşık iki ay görev yaptığını söylemiştir.

Fakat hatıralarında okurlarından özür dileyerek hayatının o bölümünü yazmayacağını açıklamıştır.

Keza Türkiye’nin ilk kadın pilotlarından birisi olan Sabiha Gökçen ise, olaylarla ilgili olarak 1956 yılında verdiği bir röportajda; "Canlı ne görürseniz ateş edin! Emrini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk" demiştir.

12 Kasım 2014'te CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu "özür diliyorum" Demiş olsa dahi partisi adına tam tersine açıklamalar yapılmıştır. Nitekim CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, “Dersim isyanında analar ağlamadı mı? … ‘Analar ağlamasın diye, bu mücadeleyi durduralım’ dedi mi?” sözleri ile büyük bir tepki çekmiştir.

Dersim halkı ve başka illere göçmüş akraba toplulukları, bütün bu gelişmelere rağmen bulundukları her yerde CHP’yi destekleyerek âdeta katilleri olan bu partinin seçim kazanması için ellerinden gelen her şeyin azamisini yapmışlardır.

Ak Parti hükümetleri Dersim kökenli vatandaşlardan devlet adına özür dilediği halde hâlâ ciddi bir oy alamamaktadır.

Üstelik CHP’nin en başarısız yöneticileri ile dahi girdiği seçimlerde yüzde 25 gibi kemikleşmiş bir oy almasının en önemli nedenlerinden bir tanesi olarak “Dersim kökenli vatandaşlarımızın bu partiye oy vermesi” görüşü yaygındır.

Elbette bu tuhaf durumun sosyolojik bir izahı vardır. Kendimce yaptığım değerlendirmelerde “Dersim halkı çoğunlukla Alevi kökenlidir. Alevi ve Şiilerde ‘takıyye yapmak’ yani sevmediği halde seviyor gibi görünmek bir davranış kalıbı olduğundan inançları gereğince bu şekilde davranıyorlar” derdim.

Fakat tanıdığım birçok Dersimli vatandaşımızda tam tersine CHP’yi içtenlikle sevdiklerini gördüğüm için bunun çok da doğru bir tespit olmadığını düşünmeye başladım.

Ne gariptir ki; 1. Dünya Savaşında Rus işgaline direnen ve Milli Mücadele esnasında da hizmetlerinden dolayı “Erzincan İl İdaresi Üyeliği"ne atanarak ödüllendirilen Seyyit Rıza ve küçük yaştaki oğlu Hüseyin de Dersim faciasında idam edilmişlerdir.

Halbuki zamanın Erzincan valilerinden Sabit Bey’in yazdığı bir mektupta Seyit Rıza ile ilgili olarak "şimdiye kadar bize din ve namusuyla hizmet etti" ifadesini kullandığı da bir gerçektir.

Kıssadan bir hisse bu olmak gerektir ki; Türkiye özellikle yakın tarihin doğru dürüst bilinmediği hatta çoğunlukla çarpıtılarak öğretildiği bir ülkedir.

Görmeyen, duymayan, konuşmayan ve hiç de utanmadan tarihçi diye ortalıkta dolaşan kişilere yazıklar olsun, vesselam…
Dr. Vehbi Kara

Devamını Oku
Dr. Vehbi Kara: Katiline aşık olan Dersimliler

Sema Koca: TEKASÜR

TEKASÜR

Tekâsür, 1-2. Ayet: "Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı."

Ne acıdır ki tekasür(mal, mülk, çocuk, çoklukla övünme)krizini bazen insanlar farkına bile varmadan yapıyorlar.

Elimizde olan, başta sağlık olmak üzere, mal, mülk, servet, çocuklar, akrabalar, kariyer, vs. hepsi bize Rabbimizin lütfudur.

İnsan bütün bunlarla neden övünür ki?

Hayır, anlık bir hadiseye bakar hepsinin yok oluşu.

Bir kıvılcımla tüm malın,
gözünle görmediğin minicik mikropla sağlığın,
her hangi bir sebeple gelen ölüm ile canların,
azıcık çalışan aklına güvenip o kadar hesap kitap yapmana rağmen küçük bir hatayla kaybedebileceğin işin, itibarın...

Bir anda yok olup gidebilirken neyiyle övünmeyi kendine hak görür ki insan?

Oysa Rabbimiz "azınlığın" yanındadır ve bu sınıfa girmemiz için teşvik eder.

"Onların çok azı şükreder"
"Onların çok azı sabreder"
"Onların çok azı iman eder"....

Allah da bu çok az olanlarla beraberdir.

Peki ya biz?

Ağzımızdan çıkan sözlerin imtihanımız olabileceğinin farkına varsak eminim ki korkardık, hiç konuş(a)mazdık.

İnsan ne için yaşar ki?

Rabbim, ne bu dünyada, ne de ahirette mahcub etmesin. Razı olacağı hayatı yaşamayı ve mümince ölmeyi bizlere nasip etsin.

Selam ve dua ile...

Sema KOCA

Devamını Oku
Sema Koca: TEKASÜR

SEVDİRİNİZ,
NEFRET ETTİRMEYİNİZ.
KOLAYLAŞTIRINIZ,
ZORLAŞTIRMAYINIZ.


Bir Yahudi çocuğun Türk bakkaldan küçük bir aşırma ile başlar hikaye…

İbrahim Amca bir Türk. Fransa’da yaşıyor ve mütevazı bir bakkal dükkânı var, daha doğrusu küçük bir marketi...

Ondan alışveriş yapan bir sürü site sakini var dükkânının çevresinde. Her milletten, her dinden, her renk ve ırktan pek çok insanlar…

Bu evlerden biri de bir Yahudi aileye aittir. Hâdisenin kahramanı 7 yaşındaki Cad, bu Yahudi ailenin çocuğudur. Cad, her gün gelir ve İbrahim Amca’dan alışveriş yapar. Her gelişinde de ona çaktırmadan bir çikolatayı cebine indiriverir.

Bu aylarca böyle devam eder. Bir gün yine gelir, alışveriş yapar. Ama her zaman yaptığı gibi çikolata çalmayı unutur ve dükkandan çıkar… İbrahim Amca, arkasından seslenir şefkatle:

-Cad, bugün çikolatanı almadın?”
Ve uzatır ona her zaman Cad’ın aldığı çikolatayı… Şaşırır çocuk ve
-Biliyor muydun? der hayretle.

İbrahim Amca başını okşar Cad’ın ve:
-Sakın bir daha çalma Cad, hırsızlık büyük bir suçtur. Başkasının hakkına tecavüzdür! Söz ver bana, bir daha kimseden almayacağına böyle. Buraya geldiğinde yine al çikolatanı, ama benden hediye olarak” der şefkatle…

Bundan sonra Cad ile arkadaş hatta dost olurlar. İbrahim Amca 50 yaşında, Cad ise 7 yaşında bir çocuktur.

Aradan yıllar geçer. İbrahim Amca bu Yahudi çocuğa hem arkadaş hem baba gibi davranır. Ne zaman Cad’ın bir sıkıntısı olsa, doğru İbrahim Amca’sına koşar Cad.

Onun şefkatli sinesine sığınır. Ailesiyle, arkadaşlarıyla vb. tüm meselelerini anlatır bu dostuna ve nasihatlerini, çözümlerini hayranlıkla dinler ve tatbik eder.

Ne zaman bir sıkıntıyla karşılaşsa İbrahim Amca’sına koşar Cad. İbrahim Amcası çekmecesinden bir kitap çıkarır ve Cad’a vererek;

-Hadi aç bir yeri. der, sonra Cad’ın açtığı yüzdeki iki sayfayı okur, Cad’a anlatır ve meselesini böylece çözümlerler birlikte.

Hayrettir ki, her defasında da teşhis ve çözümler doğrudur! Dükkandan sıkıntıları bitmiş olarak ayrılır hep.

Böylelikle tam 17 yıl geçer; Cad 24 yaşında koca bir genç delikanlı, İbrahim Amca da ötelere yürüyen bir fani… Ama dostlukları hep bu minval üzere devam etmiştir.

Bir gün emr-i Hakk vâki olur ve İbrahim Amca, Hakk’ın rahmetine kavuşur. Ölmeden önce çocuklarına bir vasiyeti vardır İbrahim Amca’nın;

-İçerideki kendisine ait küçük sandık, hediye olarak bu Yahudi gence verilecektir.

Cad, bu en büyük dostunun ölümüyle yıkılır…
Çok ağlar, çok yanar. Artık elinden tutan, meselelerine çözümler bulan, sırdaşı dert ortağı yoktur.

Vasiyet üzerine sandık Cad’a ulaştırılır. Ama ilk anların hüznüyle açmak istemez sandığı. Neden sonra yine büyük bir mesele ile baş başa kalır Cad ve içinden çıkamadığı, çok daraldığı bir vakit aklına İbrahim Amcası ve sandık gelir.

Koşar açar sandığı. Bir de bakar ki sandıktan, İbrahim Amca’sının eline verip açtırdığı ve okuduğu, böylelikle problemlerini her seferinde çözümlediği o kitap çıkar.

Kitabı anlamaz, çünkü Arapçadır. Koşar, okutmak için Tunuslu arkadaşına gider. Her zamanki gibi iki sayfa okumasını ve açıklamasını ister ondan. Mesele yine halledilmiştir o kitap sayesinde…

Merak eder Cad, sorar:
-Bu kitap nedir?
Tercüme eden Tunuslu;
-Bu Kur’an-ı Kerim’dir, Müslümanların kitabı.

Cad şaşırır, şoktadır! Hiç tereddüt etmeden Cad sorar hemen;
-Müslüman olmak için ne yapmalıyım?

Tunuslu gerekeni söyler ve Cad Müslüman olur. Cadullah Kur’anî adını alır ve öyle ilerler, öyle kendini yetiştirir ki bu yolda, sadece Avrupa’da yaklaşık 6000 Hıristiyan ve Yahudi’nin Müslüman olmasına vesile olur… Her geçen gün artar, hidayetine vesile oldukları...

Bu eski Kitab’ı karıştırırken arkasında bir harita çıkar önüne. Orada, İbrahim Amca’nın not ettiği şu ayet vardır:

-Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davette bulun!

Bunun bir işaret olduğunu düşünerek Afrika’ya gider davetçi olarak. Önce Kenya’ya, sonra Güney Sudan’a oradan Uganda’ya ve komşu ülkelere. 30 yıla yakın dolaşır oralarda.

Afrika’nın sıkıntıları bitmez. Allah’ın izniyle ve onun davetiyle İslam’a girenlerin sayısı milyonlara ulaşır. Ama o Afrika’da hastalanır ve 54 yaşında 2003 yılında Allah’a davet yolunda vefat eder.

Cad’ın annesi koyu bir Yahudi ve üniversitede hocadır. O da 2005’te Müslüman olur. Yani oğlunun ölümünden 2 yıl sonra, 70 yaşında…

Oğlunu Yahudiliğe döndürmek ve ikna etmek için 30 yıl uğraşmış, bütün tecrübesini bilgisini ve gücünü kullanmış ama muvaffak olamamıştır. İşte budur hakiki din…

Neden Cad hemen Müslüman oldu? Annesi diyor ki:
-İbrahim Amca 17 yıl boyunca bir kere bile bana “Yahudi” ya da “kâfir” demedi, hatta İslam’a gir bile demedi...
Ama bir çocuğun kalbinin nasıl Kur’an’a bağlanacağını iyi bildi.”

Bir Arap kanalında Kur’an’ı, Ona sarılmayı, Kur’an’la amel etmenin lüzumunu anlatan Mısırlı Tebliğci Dr. Saffet Hicazî, konuşmasının sonunu onun kıssasına ayırmıştı.

Gözyaşlarıyla İbrahim Amca’yı anlattı. Hele zerafetle, hiç örselemeden yetiştirdiği fidanının, dünyanın dört bir köşesinde, âb-ı hayat dağıtması hiç olacak şey miydi İbrahim Amca’nın?

Dr. Saffet Hicazî, bizzat tanışır Cadullah’la ve hikâyesini ondan dinler. Elinden hiç bırakmadığı hayli yıpranmış Kur’an’ı sorduğunda Cadullah;
-Ammu İbrahim’in (İbrahim Amca) Kur’an’ı işte bu” der, yanında gezdirmektedir hep…

Londra’da, Darfur’a destek ve oradaki Müslümanların meseleleriyle alâkalı bir toplantı sırasında Hıristiyanlaştırılmak istenen Zulu kabilesinin reisiyle karşılaşan Dr. Saffet Hicazî kabile reisine:

-Sen, Cadullah Kur’anî’yi tanıyor musun?” diye sorunca, adam çok şaşırır ve heyecanla;

-Evet! Sen nereden tanıyorsun, yoksa gördün mü onu, konuştun mu onunla? der ve peşpeşe sıralar sorularını.

-Evet! der doktor,
-Onunla İsviçre’de karşılaşmıştım.

Bunu söyleyince Saffet Bey, Zulu kabilesinin reisi onun ellerine sarılır, elini yüzünü öper gözyaşları içinde…
Dr. Saffet Hicazî:

-Sen de onun tesiriyle mi İslam’a girdin? der.

O da;
-Ben onun sayesinde Müslüman olan birinin yardımıyla Müslüman oldum. der ve sonra da Dr. Saffet Bey’i kastederek:

-Madem bu eller onun elini tuttu, madem bu gözler onu gördü, ben sanki onu öpüyorum.

Allah, Cadullah Kur’ani’ye rahmet etsin. Rabbim İbrahim Amca’ya da rahmet etsin, o gibilerin emsallerini arttırsın…

Onların elinden kimler İslam’a girdi Allah bilir. Kapanmayacak bir amel defteri ile Allah’a kavuştu Cadullah ve onun İslam’a girmesine sebep olan İbrahim Amca…

Büyük fedakârlık onların ki… Hele bu asırda! Herkesin maddeye meftun olduğu, herkesin “ben, ben” dediği, kendi çocuklarını bile önemsemeyip nefsinin bitmez tükenmez arzularının peşinde olduğu şu talihsiz asırda.. (Alıntı)

Selâm ve dua ile
Bülent Ertekin

Devamını Oku
Bülent Ertekin

Burhan Bozgeyik: Ah Anadolu!

Ah Anadolu!

Anadolu bizim vatanımız. İslâm yurdu… Şefkat yurdu… Sultan Alparslan’ın mâiyetindeki İslâm kahramanları Allah’ın lütfuyla Malazgirt Zaferi’ni kazanınca İslâm yurdu oldu. Daha doğrusu, Mülkün hâkiki sâhibi olan Rabbimiz (C.C.), bu cennet beldeyi bize yurt kıldı… Allah-u Teâlâ, İslâm’a candan bağlı bu topluluğu sevdi. Bu topluluk da Allah-u Teâlâ’yı ve O’nun Kitabını, dinini ve Resûl-i Ekrem’ini (A.S.M.) canından çok sevdi.

Anadolu Selçuklu Devleti ve derken Osmanlı Devleti bu vatanı payitaht merkezi yaptılar. Hele de Osmanlı, Anadolu’yu “Anavatan” yaptıktan sonra üç kıtaya hükmetti. Yüz ölçümü 22 milyon kilometrekareye çıktı. Bütün o topraklarda İslâm’la hükmetti.

Anadolu şefkat yurdu idi. İsmini şefkatli bir anamızdan almıştı. Yiğit bir kumandan sefere giderken Anadolu’nun şefkatli bir anası ona ayran ikram eder.

Ancak, şu nezakete bakın ki terli terli içip hasta olmasın diye tasın üzerine bir saman çöpü koyar. Kumandan da tastaki ayranı dikkatlice içer. Bitirince Anadolu anası tekrar ayran doldurur.

Nihayetinde, kumandan, “Ana dolu!” der. “Yani tas dolu. Midem dolu” demek ister. Bu diyalog bu güzel yurdun unvanı olur.

Anadolu, zaferlerin otağıdır. Cihat merkezidir. Gâzilerin, şehitlerin mekanıdır. İslâm orduları cihat için Anadolu’dan yola çıkar. Sipahiler, tımarlı sipahiler, gönüllüler cihat için koşturur.

Varna, Niğbolu, Kosova, Otlukbeli, nice nice savaşlarda Anadolu’nun yiğitleri şehit düşer. Zafer kazanır, fütuhat yapar, İ’la’yı Kelimetullah sancağını Atina’ya, Budapeşte’ye, Viyana kapılarına diker…

Anadolu’da bin yıl İslâm’ın hükümleri uygulanır. Mahkemelerde, mekteplerde, çarşı-pazarlarda, devlet idaresinde… Allah-u Teâlâ’nın haram kıldıklarına müsaade edilmez. Yapılması emredilen farzların îfası için seferberlik yapılır.

Anadolu insanı hayalıdır, iffetlidir. Nâmahreme bakılmaz. Haremlik-selamlık esastır. Tesettür uygulanır. Faizin zerresi bulaşmaz. Zina yasaktır. Cezası bellidir. İçki içilmez, kumar oynanmaz. Hırsızlık yapılmaz. 622 yıllık Osmanlı tarihinde hırsızın elinin kesilmesi hükmü 9 defa uygulanmıştır.

Osmanlı’nın hükmettiği bütün topraklar gibi Anadolu’da da can, mal, namus emniyeti en mükemmel seviyedeydi. Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye baş tâcı edilmişti. İslâm’ın mukaddes değerlerine hiç kimse dil uzatamaz, yan bakamazdı. Böyle bir durum hayal bile edilemezdi.

Bu bin yıllık İslâm yurduna, şefkat beldesine bir haller oldu. Köprünün altından çok sular aktı. Derken, bakınız bugün ne halde… Allah-u Teâlâ’nın haram kıldığı ne varsa hepsi serbest…. Faiz, içki, kumar, zina…

Aklınıza ne gelirse… Allah-u Teâlâ’nın neredeyse bütün hükümleri yasak. Ceza Hukuku, Ticaret Hukuku, Medenî Hukuk… Neredeyse bütünüyle Avrupa’dan alınma... Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye esas alınmak suretiyle kabul edilen bir tek kanun bile yok.

Sultan Alparslan, Melikşah, Kılıçarslan, Osman Gâzi, Orhan Gazi, Yıldırım Bayazıd, Murad Hüdâvendigâr, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, o zafer meydanlarının yiğit kahramanları, şehitleri, gâzileri, Çanakkale’de düşman toplarına, mermilerine göğüslerini siper eden kahramanlar, Kurtuluş Savaşı’nda cephede kahramanca vuruşan yiğitler, bugün Anadolu’yu görmüş olsa ne derdi? Bu tabloyu görseler bizlere sitem etmezler miydi? “Bizim emanetimize ne oldu” demezler miydi?

Bu bin yıllık İslâm yurdunda İslâm’ın mukaddesatına alenen hakâret ediliyor. Allah’ın hükümlerine, Allah’ın Kitabına, Allah’ın peygamberlerine dil uzatılıyor. Kur’an-ı Kerim’in âyetleriyle

“Bakara-Makara” diye dalga geçiliyor. İsmi Kur’an-ı Azimüşşan’da bir sureye verilen iffet timsali Hz. Meryem validemize iğrenç ifadelerle dil uzatılıyor. Haddini bilmez biri, bütün beşerin atası Hz. Âdem Aleyhisselam’a ve Hz. Havva validemize “cahil” diyor.

Ah Anadolu!  Sen bu hallere 
düşecek miydin…

Burhan Bozgeyik

Devamını Oku
Burhan Bozgeyik: Ah Anadolu!

Kronik sorunlara çözüm bulunmalı, beklentiler karşılanmalıdır”

"Kronik sorunlara çözüm bulunmalı, beklentiler karşılanmalıdır”


Eğitim-Bir-Sen İzmir 1 Nolu Şube Başkanı ve Memur-Sen İzmir İl Temsilcisi Ali Kaya, genel eğitim gündemi ve 2021-2022 eğitim-öğretim yılı birinci döneminin tamamlanmasını ele alan bir değerlendirme mesajı yayımladı.

Mesajında 2021-2022 eğitim-öğretim yılının birinci döneminde kronik sorunlara çözüm üretilmediğini, okulların temizlik ve güvenlik personeli ihtiyacının giderilmediğini ve meslek kanununun beklentileri karşılamadığını belirten Başkan Kaya, her şeye rağmen eğitim-öğretimden vazgeçilmemesinin doğru bir karar olduğunu, Bakanlığın okulları açık tutma iradesinin kamuoyunda takdirle karşılandığını ve salgın gölgesinde geçen dönemin eğitim çalışanlarının gayretleri ve özverili çalışmalarıyla tarihe geçtiğini de vurguladı.

Ali Kaya mesajında şu ifadelere yer verdi:

Öğretmenlik Meslek Kanunu beklentileri karşılayacak şekilde çıkarılmalıdır.

TBMM Genel Kurulu’nda görüşme aşamasına gelen Öğretmenlik Meslek Kanunu konusunda somut adım atılması, 3600 ek gösterge vaadinin yerine getirilecek olması, kariyer basamaklarının ücret artışlarıyla birlikte yeniden hayat bulacak olması, aday öğretmenlikten asli öğretmenliğe geçişte yazılı sınavın kaldırılıyor olması, bir kısım sorunların çözümü için adım atılmış olması eğitim camiasında olumlu karşılanmıştır.

Ancak, meslek kanununun Meclis’e sevk edilen hâliyle beklentileri karşılamaktan uzak oluşu eğitimcileri hayal kırıklığına uğratmıştır.

Öğretmenlik Meslek Kanunu, öğretmenliği bütün boyutlarıyla ele almalı, her açıdan yapılandırmalı, sadece kariyere hapsetmemeli; öğretmenlerin sosyal ve mali haklarını geliştirmelidir.

Kronik sorunlara kalıcı çözümler üretilmelidir

Sözleşmeli ve ücretli öğretmenliğe son verilmemesi, öğretmen atamalarında mülakatın kaldırılmaması, istihdamda güçlük çekilen bölgelerde görev yapan eğitim çalışanlarına ilave teşviklerin verilmemesi, birim ek ders ücret miktarının düşüklüğü, eğitim kurumu yöneticiliğinde özlük haklarını ve yetkileri geliştiren kariyer odaklı sürdürebilir bir sistemin halen hayata geçirilememesi, eğitimin rehberlik ayağının eksikliği, öğretmenleri şiddete karşı koruyacak bir yasal düzenlemenin çıkarılamaması, öğretmenlerin yer değişikliği taleplerinin karşılanmamasının doğurduğu mağduriyetler, okulların ödenek ihtiyacı ve yardımcı personel istihdamı gibi sorunlar konusunda ivedi çözümler beklenmektedir.

Sözleşmeli istihdam sonlandırılmalı, ücretli öğretmenlikten vazgeçilmelidir

Eğitim çalışanlarının haklı taleplerine, geçerli mazeretlerine duyarsız kalınarak ortaya atılan politikalar, eğitimcilerin moral ve motivasyonunu bozmaktadır.

Eğitimde verimlilik ve kalite isteniyorsa sözleşmeli istihdam sonlandırılmalı, ücretli öğretmenlikten vazgeçilmelidir.

Ek gösterge düzenlemesi tüm kamu görevlilerini kapsamalıdır.

Kamu personel sisteminde ülkesine ve milletine hizmet eden diğer unvanlardaki kamu görevlilerinin de ek gösterge beklentilerini karşılayacak, ek gösterge kaynaklı mağduriyetleri giderecek, çalışma barışını ve iş huzurunu sağlayacak şekilde bütün kamu görevlilerini kapsayacak bir ek gösterge çalışması yapılmalıdır.

Eğitim çalışanlarına yönelik şiddeti önleyecek caydırıcı tedbirler alınmalıdır.

Eğitim-öğretim hizmeti sunumu esnasında veya bu hizmetten kaynaklanan nedenlerle eğitim çalışanlarına karşı cebir, şiddet veya tehdit kullanan kişilerin cezalandırılması; eğitim kurumlarında görev yapan personele karşı görevleri sırasında veya görevleri dolayısıyla işlenen kasten yaralama suçunun tutuklama nedeni varsayılan suçlardan sayılması ve eğitim çalışanlarına karşı işlenen suçlar sebebiyle ceza hukuku kapsamında yürütülmekte olan işlemlerde ve davalarda personelin talebi üzerine Millî Eğitim Bakanlığı’nın hukuki yardımda bulunması noktasında düzenleme yapılmalıdır.

Eğitim kurumu yöneticiliği ikincil görev olmaktan çıkarılmalıdır.

Eğitim kurumu yöneticiliğinin eğitim liderliğine dönüştürülmesi, yöneticiliğin profesyonel bir meslek olarak ele alınarak ‘ikincil görev’ ve ‘görevlendirme’ kapsamından çıkarılarak kadro unvanlı bir uzmanlık mesleği hâline getirilmesiyle mümkündür.

Eğitim kurumu yöneticilerinin bir eğitim ve okul lideri olarak inisiyatif alanları genişletilmeli, mevzuat kuşatmasından kurtarılmalı, bürokratik rolleri azaltılmalı, yetkilendirilip güçlendirilerek eğitim-öğretimle ilgili rolleri öne çıkarılmalıdır.

Okul bazlı ödenek uygulamasına geçilmeli, temizlik ve güvenlik personeli yetersizliği giderilmelidir

Okulların kendi kullanımlarına sunulmuş herhangi bir ödenekleri olmadığından personel açığı sorunu kalıcı olarak çözülememektedir.

Okul yöneticilerinin, eğitim çalışanlarının okulları açık tutmak için verdiği mücadele, bürokratik engellere, kırtasiyeciliğe ve ödenek yoksunluklarına kurban edilmemelidir.

Bu sorunun kökten çözümü için okul bazlı ödenek tahsis edilmeli, personel dışı cari harcamaların yönetilmesi için ödeneklerin doğrudan okul yönetimleri tarafından kullanılması sağlanmalı; okulların temizlik ve güvenlik personeli ihtiyacı bir an önce karşılanmalıdır.

Öğretmen atama ve yer değiştirme süreçleri mağduriyete neden olmamalıdır.

Öğretmen atama ve yer değiştirme iş ve işlemlerinde eğitim ve öğretim faaliyetlerini sekteye uğratacak düzeydeki eksiklikler, mevzuattaki yetersizlikler, öğretmenlerin yer değişikliği taleplerinin karşılanamamasına, mağdur olmalarının yanı sıra çalışma barışının bozulmasına ve motivasyon kaybına neden olmaktadır.

Dezavantajlı ve elverişsiz şartların hüküm sürdüğü yerleşim yerlerinde görev yapan eğitim çalışanlarına yönelik gönüllülüğü esas alacak tedbirlerin alınması, rasyonel atama ve yer değiştirme sistemlerinin kurulması, eğitimcilerin en büyük beklentilerindendir.

Genel idare hizmetleri ve yardımcı hizmetler sınıfı çalışanlarının mali ve özlük hakları iyileştirilmelidir

Eğitimin kalitesi için ter döken memur ve hizmetli çalışanlarımızın mali ve özlük hakları iyileştirilmelidir. Millî Eğitim Bakanlığı kadrolarında Genel İdare Hizmetleri Sınıfı, Teknik Hizmetler Sınıfı, Yardımcı Hizmetler Sınıfı ve diğer hizmet sınıflarında çalışanların eğitim-öğretim hizmetinin aksamadan en etkin şekilde yürütülmesi için emek sarf ettiği gerçeği görülmelidir.

Bu çerçevede, hazırlık ödeneği, öğretmenlerle birlikte eğitim-öğretim hizmetlerinin yürütülmesinde emek sarf eden Millî Eğitim Bakanlığı’nın merkez ve taşra teşkilatı kadrolarında görevli tüm hizmet sınıflarındaki eğitim çalışanlarına da ödenmelidir.

Görevde yükselme ve unvan değişikliği takvimi bir an önce yayımlanmalıdır

Memur ve hizmetliler başta olmak üzere, Genel İdare Hizmetleri Sınıfı, Teknik Hizmetler Sınıfı, Yardımcı Hizmetler Sınıfı ve diğer hizmet sınıflarında yer alan eğitim çalışanlarının liyakat ve kariyer ilkeleri çerçevesinde mesleki ilerlemelerini sağlayan en önemli araçlardan biri olan görevde yükselme ve unvan değişikliği sınavları konusunda Bakanlık somut adım atmalı, sınav ve atama takvimi, Bakanlık çalışma takvimine alınarak belirsizlik giderilmelidir.

Eğitim-Bir-Sen olarak, yarıyıl tatilinin öğrencilerimiz için bir dinlenme dönemi olmasını temenni ediyor; eğitim çalışanlarına, salgının gölgesinde geçen eğitim-öğretim dönemi için verdikleri emeklerden dolayı teşekkür ediyoruz.

Devamını Oku
Kronik sorunlara çözüm bulunmalı, beklentiler karşılanmalıdır”

Mehmet Bozkurt: SİZ HİÇ UTANMAZ MISINIZ..!?

♦️ SİZ HİÇ UTANMAZ MISINIZ..!?

Son cümlemi yazıma başlık yaptım..!
Birlikte gök kubbeyi paylaşmaktan utandığım insanlara diyorum...

Utanırlar mı?
Asla utanmazlar!
98 yıldır utanmadan dolaşırlar, yerler, içerler ve uyurlar..!
Uyanır uyanmaz, bugün din iman aleyhine ne söyleyelim diye düşünmeye başlarlar..!
Mutlaka bir şey bulurlar...
Ağızları ishal olmuş..!

Acıtıyorsunuz! İncitiyorsunuz! Yüreğimizi kanatıyorsunuz!....
Yahu siz hiç utanmaz mısınız..!?
Sizin milli, manevi, insani ve ahlaki değerleriniz yok mu?
Siz kimsiniz?
Ne yapmak istiyor sunuz?
Sizin nedir derdiniz?
Koro halinde tempo tutar onun bunun kutsalına saldırırsınız?
İnsan biraz olsun haysiyet sahibi olur..!?
Daha doğrusu biraz, ne olur biraz olsun insan olun..!?
Çok yordunuz? Çok fazla oldu zırvalamanız, bilesiniz..!? Bu milletin damarlarına daha fazla basmayın..!

● Bir sabah kalkarız, adamın biri "Kur'an'ı çocuklara öğretmek ortaçağ zihniyeti" diyor utanmadan..!
Dedim ya, bunlar utanmaz..!
İşleri güçleri, dertleri belaları Kur'an, Allah ve Peygamberler..!?
Ey zalim adam! Kur'an Allah'ın kitabı..! Allah ise kainatın sahibi ve seni de yaratan?
Seni önce öldürecek ve mahşer günü tekrar diriltecek! Hesabını görecek ve tövbe edip teslim olmazsan ebediyyen Cehennem'de olacaksın, benden söylemesi..!?

● Yine bir sabah başka bir sapık kudurmuş..!?
Kim?
Ne diyor?
İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Din Psikolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cihat Kısa, bir konferansında Hz. İsa (a.s) ve Hz. Meryem (a.s)'e dair Psikolojik çözümleme ile ilgili ses kaydında, Hz. Meryem (a.s)'i iffetsizlikle suçlamaktadır.

Cihat Kısa, öğrencilerine çocuklukta yaşanan travmaların etkisini anlatırken, Hz. İsa (a.s) ve Hz. Meryem (a.s) örneğini veriyor ve Hz. İsa (a.s)'ın Çarmıh'a gerildiğinde annesine "Sen de ben küçükken beni bırakıp bir yerlere gidiyordun" diyerek onursuzca ve hayasızca iftiraya yeltenmektedır..!

Kur’an’da, iffetiyle anıtlaşan Hz. Meryem (a.s)'e zina iftirasında bulunan bu adam, İslam'ın kızının rüyası Hz. Meryem (a.s)'e fahişelik isnadında bulunmayı fikir hürriyeti ya da akademik özgürlük bağlamında değerlendirip savunanmaktadır. Bir haysiyetsiz çıkıp da annenize sövse fikir hürriyeti der, susar mısınız?! İmanın, fikrin ve haysiyetin kurtlandığı ve ayaklar altına alındığı bir çağdayız..!

Bu rezil iddiayi ve iddia sahibini şiddetle kınıyor ve tel'in ediyorum.
Mü'minleri ses vermeye ve Hz. Meryem (a.s)'e sahip çıkmaya davet ediyoruz..!

● Yine başka bir hayasızlık..!?
Bu milletin alkışladığı, değer verdiği, sanatçı dediği Sezen (Suzi) Aksu denilen şarkıcı,
"Şahane Bir Şey Yaşamak" isimli bir şarkı yapmış..!
Bu kadın utanmadan şarkısında diyor ki:
"Binmişiz bir alamate. Gidiyoruz kıyamete. Selam söyleyin o cahil Havva ile Adem’e"

Böyle bir şarkıyı dinlemek küfürdür..!
İlk insanlar ve aynı zamanda Hz. Adem (a.s) ilk Peygamber..!
Utanmaz biri Hz Adem' (a.s)'e hakaret ediyor..!?
Ve yüzlerce insancık da tempo tutarak sosyal medyada bunu alkışlıyor..!

Yıkılsin zihniyetiniz, enkazını göreyim,
Adem'e cahil diyenin yüzüne tüküreyim!
Başka ne denilir ki..!?
Allah överken, siz başkaldırıyorsunuz insanlığı ilk babasına..!?
Anladım, siz maymundan mi geldiğinizi söyluyorsunuz, çaktırmadan..!?
Ama sizden çok farklıyız ve farklı olmayı da şeref kabul ederiz...
Biz Rabbimize tabiyiz ve O'na teslim olanlardanız. Bakın O, ne diyor?

"Muhakkak ki Allah Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini (soyunu) tertemiz bir hülasa (birbirinden gelmiş) halinde seçip bütün insanlık üzerine seçip üstün kılmıştır. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."
Al-i İmran, 3/33

Büyük fikir adamı, Amerikalı şehid Müslüman
Melik El-Şahbaz, yani Malcolm X diyor ki:
"İslam'a sövmekten başka fikri olmayanlar;
fikri değil, İslam'a sövmenin hürriyetini istiyor..!"

Ebu Leheb, Ebu Cehil, Fravun ve Nemrud ve tabi tarihimizde bir sürü kafir, sövdüler de ne oldu!?
Var mi asrımızda böyle zalimler..!?
Her dönemin zalimi var ve var olacaktır..!
Bizim müslüman olarak görevimiz sabretmek ve dik durmak!
Karıncanın safını belirlediği gibi İbrahim'in yanında yer almaktır iman..!? Fravun'a kızmak yetmiyor, Musa'ya destek vermektir iman..!?
Mü'min olmak bunu gerektirir..!?

● Biri bunu demiş, şunu demiş, çok fazla kızmadım.
Ama şu üç adamın bu konudaki mesajından utandım..!
Utandım, hem de çok..!?
Yazıklar olsun!
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Hz. Adem (a.s) ve Hz. Havva (a.s)'e hakaret içeren şarkı sözleri nedeniyle büyük tepki çeken Sezen Aksu'ya destek vererek diyor ki:
"Sanatçılara hasas davranmak gerekir. Sanatçılar konuşacak. Sanatçılar bu ülkenin iç sesidir. Kimse gündem değiştirmek için bu sesleri kısamaz..!"

Müslümanların oyu ile hayal dahi etmediği bu makama oturan Ekrem İ.oğlu demek istiyor ki: Sanatçıların sesini kısmayın, buna hakkınız yok ve bunlar sizin inançlarınıza da hakaret edebilir..!?"
Sizi gerçekten kınıyorum..! Sizde de utanma duygusu yok olmuş demekki..!?

Başka biri de yıllarca bu milletin oylarıyla Milletvekili olmuş, Bakan olmuş ve şimdi de bir parti kurmuş, bu milletten yetki isteyen Ali Babacan!
Ali Babacan, Hz. Adem (a.s)'e ve Hz. Havva (a.s)'e hakaret eden Sezen Aksu'ya cani gönülden (!) destek vererek diyor ki:
"Türkiye ancak fikir ve ifade özgürlüğü zemininde yükselebilir. Sanatçılarımız da sanatlarını icra ederken, özgür olmalıdır. Şarkı sözlerini çarpıtan zihniyet bu ülkeye sadece kötülük yapmaktadır. Sezen Aksu'nun hedef alınması kabul edilemez..!"
Anladınız mı Ali Babacan ne diyor..!?
Bence insanlık erdemine hakaret ediyor. Bir zulmü alkışlıyor..! Bir utanca ortak oluyor..!
Bu ifadeler bir münafıklık belirtisidir.!
Yazıklar olsun!

Ya Mustafa İslamoğlu ne diyor..!?
Onun iddiaları daha da utanç verici..!?
Net ve kesin olarak bilemediğim, kime hizmet ettiğini anlamadığım bu adam diyor ki:
"Konu hakkında eser yazmış biri olarak konuşuyorum:
Sezen'in şarkı sözü hurafeye, uydurmaya, Sümer, Yahudi ve Hıristiyan mitolijisine uymaz.
Fakat İslam'a asla aykırı değildir.
Bu yapılan nefret suçudur. Bu cahil ve nefret çığırtkani güruha dur diyecek bir merci yok mu?"

Ya işte Mustafa I.oğlu da böyle diyor..!?
O'na göre hırsızın hiç suçu yok ve bir de utanmadan "Hz. Adem'e cahil demek İslam'a da aykırı değilmiş..!?"
Ve buna da İslam alimi deniliyor..!? (!)
Ne diyelim ona da yazıklar olsun!

Son olarak diyorum ki:
Müslümanların sesizliğinden cesaret alan soyunu unutanlar! Hz. Adem ve Hz. Havva'ya hakaret ediyorlar!?
"Çöplüğe attıllar da mukaddes emaneti,
Hak bellettiler Hakk'a en büyük ihaneti."

Öfkesiz iman, gözsüz bir kafa gibidir. Elbette tepki göstereceğiz utanmazlara..!? Elbette kutsallarımıza saldıranlara karşı dik duracağız ve susmayacağız. Ancak onlar gibi suç işlemeyeceğiz! İnancımız neyi emrediyorsa onu yapacağız..!
Sabredelim!
Allah, bu zalimlerin yaptıklarından haberdardır..!
Bunlar asla utanmıyor! Aslında görevlerini yapiyorlar. Biz de görevimizi yapacağız!
Bizim görevimiz bunlara benzemeden yaşamak!
Utanmak ve ar duymak imandandır!
Vesselam
Selam ve saygılarımla...
Mehmet Bozkurt, Eğitimci İlahiyatçı Araştırmacı Yazar

Devamını Oku
Mehmet Bozkurt: SİZ HİÇ UTANMAZ MISINIZ..!?

Aydın Benli: İSLAMOFOBİ VE İNSANLIĞA SALDIRILAR”

“İSLAMOFOBİ VE İNSANLIĞA SALDIRILAR”

İslamofobi, kelime anlamı olarak "İslam korkusu" demektir. İslam dinine ya da Müslümanlara karşı duyulan nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve kin besleme anlamına gelir.

Buna ilk önce televizyonlarda subliminal mesajlar vererek bilinç altımızı yönlendirmeyle başladılar.
Kemal Sunalın Şaban tiplemelerini hatırlarsınız (inek Şaban), Müslümanların kıymetli Şaban ayı küçük düşürülmeye çalışıldı, Şaban ismi olan bir çok genç ismini bu sebeple değiştirdi.
Recep İvedik filminde verilen mesaj ortada, Recep ayı ve Recep ismi filmdeki karakterle aşağılandı.

Ellerinde tespihle Selamün Aleyküm diye selamlaşanlar, film ve dizilerde mafya ve kabadayı tiplemesiyle bilinç altlarımıza yer ettirildi.


Dizilerde ve filmlerde evin hizmetçisi hep kapalı bayanlardan ve isimleri Ayşe, Fatma, Emine'lerden oluşuyor.

Yabancı filmlerdeki din adamları adil, babacan ve iyi bir karakterden oluşurken, bizdeki dizi ve filmlerdeki din adamlarına bakın tiplemeler üçkağıtçı, dolandırıcı, kurnaz ve sapıklardan oluşuyor.

Bizler bu filim ve dizileri seyrederek bu mesajları istemeden bilinç altımıza alıyoruz ve bizlerde onlar gibi İslam'la ilgili olumsuz düşüncelere kapılıyoruz. Bu örnekler gibi milyonlarca örnekler var.

Zaman zaman göz önünde olan siyasetçi, sanatçı gibi ünlüler haddi ve bilgileri olmadığı halde İslam'ı küçük düşüren konuşmalar yapıp eserler yayınlıyorlar.

Bunlar kasıtlı ve İslamofobinin yayılması için bilinçli kişilerin seçilerek toplumda gündem oluşturuluyor ve bunu da iyi başarıyorlar.

Bunun en son örneği Sezen Aksu isimli assolist Hz. Adem ve Hz. Havva annemize cahil diyerek insanlığın anne ve babasını, İslam'ın ilk peygamberini aşağılamıştır.

Bakara Suresi'nin 30, 31, 32 ve 33. ayetleri şöyle: Cenab-ı Allah, "Hani Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım'' demişti.

Onlar, 'Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?' dediler.

Allah 'Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim' buyurdu. Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti.

Sonra bunları meleklere gösterip 'Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin' dedi. Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” cevabını verdiler.

'Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir' dedi. Onlara bunların isimlerini bildirince de 'Size ben göklerin ve yerin gizlisini kesinlikle bilirim; yine sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilirim demedim mi!' buyurdu.

Sezan Aksu'yu esefle ve şiddetle kınıyorum.

O gün şeytan Hz Adem ile uğraştı, bugün İslamofobi yapan Sezen Aksu ve diğerleri uğraşıyor. Sözde hoca görünümünde, sapkın cinci hocalar büyü yapıyorum, cin çıkarıyorum diye insanları dolandırıp, kadınlara tecavüz ediyorlar.

Yabancı istihbaratçıların oyuncağı olan sözde din adamları, çocuklara istismarda bulunuyor.


İngiltere ve ABD'nin yabancı devletlerde atadığı cuntacı ve diğer krallar ve Emirlerin yönettikleri İslam ülkelerinde kadına üçüncü sınıf insan muamelesi yapılması, İran'da saçı açıldı diye kırbaçlattırılan kadınları dünyaya servis ederek İslam'dan insanları soğutma ve nefret etme politikalarını uyguluyorlar.


İslam dini saçı açılan kadını kırbaçlatmaz, İslam dini kadının araba kullanmasına karışmaz, Kura-ı Kerim'de böyle bir şey yok, açın okuyun.

Kuran-ı Kerim'i Türkçe anladığınız dilde okuyun, İslam'ı Kuran'dan ve Sünnetten öğrenin. Yabancı istihbaratçıların, cemaatlerin başına getirdiği kendi muhbir ve ajanlarından öğrenmeyin. (Fetö Terör örgütü lideri, Fetullah Gülen, Adnan Oktar , Fatih Nurullah ve diğerleri)

İslamofobi TCK m.216- Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama Suçudur.

Allah'a ısmarladık,
Hoşça kalın..
Aydın Benli

Devamını Oku
Aydın Benli: İSLAMOFOBİ VE İNSANLIĞA SALDIRILAR”

Abdülkadir Menek: BEYİTLER (39)

BEYİTLER (39)

ÂLEMLERE RAHMET
Âlemlere rahmetsin, bu beşer muhtaç sana.
Sana olan imanım, derdime ilaç bana.

RAHMAN'IN ŞEFKATİ
Rahman'ın kullarına çok büyük şefkati var.
İman ve ibadetle anlayanlar bahtiyar.

HAKİKAT
Servet, şöhret, makam, mülk; mutluluk verir sanma.
Dünyanın aldatıcı, cazip yüzüne kanma.

DÜNYA SEFERİ
İniş ve çıkışlarla yaşarız bu seferi.
Dertler ve musibetler; ömrün tuzu, biberi.

SONSUZLUK SEVDASI
Gönül ferman dinlemez, "ebed, ebed" der durur.
Bu sonsuzluk sevdası, inkâr fikrini vurur.

KANAAT
Bir kul, şeksiz şüphesiz güvenirse Allah'a,
Allah darda bırakmaz, kavuşturur felaha.

TEVEKKÜL
Hakka tevekkül eyle, bırak sen bu feryadı.
Hak en uygun zamanda, ulaştırır imdadı.

BOŞA GEÇEN HAYAT
Gelip geçen hayatı, geri döndüren var mı?
Koca ömrü günahla tüketen bahtiyar mı?

TAKVA VE SABIR
Gerçek mümin, hayatı Müslüman gibi yaşar.
Takva ve sabır ile her bir engeli aşar.

ÖMÜR SAYFALARI
Yıllar geçer, takvimde mazi olur sayfalar.
Gün gelir, deniz biter, paydos eder tayfalar.

Abdülkadir Menek

Devamını Oku
Abdülkadir Menek: BEYİTLER (39)

Dr. Vehbi Kara: Türkiye’nin gerçek kurucu ilkeleri

Türkiye’nin gerçek kurucu ilkeleri

Ülkemizin kurucu ilkeleri konusunda hiç yüzü kızarmadan gerçeğe aykırı açıklamalar yapan sahtekârlar bulunmaktadır.

Çoğunlukla materyalist inanca sahip ve faşist düşünce anlayışından gelen bu kişiler, insanların aklı ile âdeta alay ederek kendi çürük fikirlerini halkımıza dayatmak istemektedirler.

Eğer gerçekten “kurucu ilkeler” adı altında Cumhuriyetimizin temellerine sahip çıkmak istiyor isek sahtekârlıkta doktora yapmış kişilere değil; belgelere ve tarihi olaylara bakmak gereklidir. Zira hakikat değişmez ve değiştirilemez.

Cumhuriyetimizin temelleri öncelikle Osmanlı Meclis-i Mebusanında atılmıştır. Burada kabul edilen Misak-ı Milli, toplumumuzun kurucu ilkelerinin başında gelmektedir.

Fakat İngilizler ve ortağı Batılı devletler, bundan rahatsız olarak İstanbul’daki meclisi dağıtmış ve bir kısım milletvekillerini Malta’ya sürgüne göndermişlerdir.

23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da bir Cuma günü Kur’an ve hadis hatimleri ile birlikte dualarla açılan meclis üyelerini; İstanbul’dan kaçarak gelen ve sürgüne gönderilenlerin yerine seçilmiş mebuslar teşkil ediyordu.

Meclis Başkanı ve Temsil Heyeti üyeleri bütün açıklamalarında Misak-ı Milli ile beraber “İstanbul’da esir tutulan Halife’nin kurtulmasını” öncelikli olarak dile getirmişlerdir. İşte bu iki madde kurucu ilkelerimizin başında yer almıştır.

Kurucu değerlerimizin diğer önemli bir parçası da Osmanlı meclisinden alınan “Kanuni Esasi” yani anayasa idi. Bütün bu gerçekler hâlâ muhafaza edilen evraklar ile resmi ve gayri resmi tarih kitaplarında yerini almış olup sahtekâr tarihçilerin gözlerine sokulacak cinstendir.

Buna rağmen bazı kişilerin çıkıp CHP’nin altı ilkesini “kurucu değerler” olarak halkımıza benimsetmeye çalışması akıl almaz bir cüret ve saygısızlıktır. Bu dayatma sağduyu sahibi hiçbir insan tarafından kabul edilemez.

1980 darbecileri, özellikle 1960 faşist Anayasasında mevcut askeri vesayet maddelerini tekrarlayarak daha da ağır bir şekilde ortaya koymuştu.

Maksat özgürlükleri boğmak idi. Olur ki halk gerçekten yönetimde söz sahibi olur endişesi ile ne kadar faşist ve baskıcı maddeler var ise hepsi bulup buluşturulup şu anda yürürlükteki 1982 anayasasına dâhil etmişlerdir.

Ne kadar düzeltme yapılırsa yapılsın mevcut anayasanın bir partinin yani CHP’nin altı ilkesini esas alması özgürlüğü ve insanlığın temel değerlerini öne almış kişiler tarafından kabul edilemez.
Sonuçta askeri bir darbe dayatılmış ve zorla kabul ettirilmiştir. Bu ilkeler 1936 yılında anayasaya geçirilmiş olup gerçek kurucu değerlerimiz ayaklar altına alınmıştır.

Örneğin Halife, Türkiye’den kovulmuş Misak-ı Milli sınırları Lozan’da delik deşik edilmiş kurucu anayasamızın ikinci maddesi olan “Türkiye Cumhuriyetinin dini İslam’dır” maddesi, 1928 yılında ortadan kaldırılmıştır.

Milli Mücadelenin gerçek kahramanları çeşitli entrikalarla ya öldürülmüş ya da ülke dışına çıkmak zorunda kalmıştı.

Meclis’in içinde öldürülerek şehit edilen generalimiz dahi vardı. Çünkü CHP yöneticileri muhalif bütün partileri kapatıyor yöneticilerini de “ihtimaldir ki bazı kelleler kesilecektir” sözleri ile tehdit ediyordu.

Nitekim Büyük Millet Meclisinin en önemli fırkaları olan İkinci Gurup, Türkiye Komünist Partisi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka gibi partiler; bir bahane ile tasfiye edilmişti.
Yöneticileri ise “Sürgün edilen 150’likler” listesinde olduğu gibi yurt dışına çıkmaya zorlanmıştı. Ülkede kalan muhalif yöneticilerin ise peşine hafiyeler takılıp evden dışarı çıkmasına dahi müsaade edilmemiştir.

Çeşitli aralıklar ile yapılan milletvekili ve yerel seçimler ise tamamen CHP yöneticilerinin uygun gördüğü kişiler arasından yapılıyordu.

Zaten tek partinin iktidarda olduğu ve muhalif partilerin ortadan kaldırıldığı bu seçimlerin demokratik usullere göre yapıldığını kimse iddia etmemektedir.

Darbeci askerler sayesinde gerekli gereksiz bir çok madde anayasaya doldurulmuş öyle ki halihazır anayasamız bir kitapçık hacmine ulaşmıştır.

Fakat bir 4. Madde vardı ki evlere şenliktir. Bu madde der ki; Anayasa’nın ilk 3 maddesi değiştirilemez hatta değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Haşa! Kur’an ayetlerine benzetmeye çalışmışlar.

Eğer gerçekten “kurucu ilkeler” adı altında Cumhuriyetimizin temellerine sahip çıkmak isteniyor ise Cumhuriyetimiz kurulduğundaki “kanuni esasi” esas alınmalı ”Türkiye Cumhuriyetinin dini İslam’dır maddesi yeniden anayasamızda yer almalıdır.

Unutmamak gerekir ki milletimiz bu kurucu ilkeler ve anayasa ile emperyalist devletleri, Yunanistan’ı ve Ermenistan’ı mağlup etmiştir. Aynı ruh ve cesareti muhafaza etmek bu vatan evlatlarının boynuna borçtur, vesselam…

Dr. Vehbi Kara

Devamını Oku
Dr. Vehbi Kara: Türkiye’nin gerçek kurucu ilkeleri

Prof. Dr. Hamdi Temel: Sosyal medya kullanıcılığı sosyalliğimizi etkiliyor.

Sosyal medya kullanıcılığı sosyalliğimizi etkiliyor.

Hafta sonu https://www.statista.com/ ‘un aktif kullanıcı sayısına göre sıralanmış, Ekim 2021 itibarıyla dünya çapındaki en popüler sosyal ağlar ile ilgili bilgisini okudum.
Sonuçlar tahmin ettiğim gibi idi.

Tüm dünyamızı küçük akıllı bir cep telefonuna sığdırmıştık.
Hayatımız bu cep telefonu ile akıp gidiyor,
Eğer önlemimizi almaz isek, tüm zamanımızı bu sosyal medyaya ayıracağız.

İyi ki de ihtiyaçlarımız var.

Çalışmaz isek aç kalma durumumuz ve özel ihtiyaçlarımız da olmasa, dört duvar arasında internetli cep telefonu ile yaşayıp gideceğiz.

Akraba ve dost ziyaretlerimizi de bu telefona bırakmışız.

Çocuklarımız da “ders çalışmalarımızı ve ev ödevlerimizi cep telefonundaki bilgiler ile yapıyoruz” diyorlar, kim kimi kandırıyorsa artık….

Yukarıdaki wep sitesinin verilerine göre;
Dünya çapında en popüler sosyal medya platformu lideri Facebook.

Hiç şaşırmadık değil mi?
Bir milyar kayıtlı hesabı aşan ilk sosyal ağ olması liderliğini devam ettirmiş.

İnanılmaz bir aktif kullanıcı listesine sahip: aylık 2,89 milyardan fazla aktif kullanıcısı var.

Düşünebiliyor musunuz?
Kullanıcılar olarak tüm dünya olarak hepimiz esiriz.
Boş durmamış tabi ki bu şirket. Genişledikçe genişlemiş. Kazandıkça kazanmış. Dört büyük sosyal medyayı bünyesinde toplamış. Facebook, WhatsApp, Facebook Messenger ve Instagram.

Amerika Birleşik Devletleri ve Çin en yüksek profilli sosyal platformları oluşturuyormuş. Hepimizin bildiği ve kullandığımız sosyal ağların çoğu Amerika Birleşik Devletlerinden çıkma.

Daha sonra, Çin sosyal ağları WeChat, QQ veya video paylaşım uygulaması Douyin (TikTok) ve diğerleri.

Sosyal medya uygulamaları her ülkenin diline çevrilerek dünyayı küçük bir makineye hapsetti işte.

Tüm dünya ile iletişime geçmemiz ve onların kültürlerini, dillerini, dinlerini öğrenmemiz bize ayrı bir heyecan veriyor tabi ki. Bu da artısı galiba.

2022 için tahminleri de var: Sosyal ağ sitelerinin 3,96 milyar kullanıcıya ulaşabileceklermiş.

Bende aktif olarak sosyal medyayı kullananlardanım.
Ama

Bu sosyal medya benim sosyalliğimi etkilemeye başladı doğrusu.
Ya sizlerin?

Prof. Dr. Hamdi Temel
www.hamditemel.com.tr

Devamını Oku
Prof. Dr. Hamdi Temel: Sosyal medya kullanıcılığı sosyalliğimizi etkiliyor.