Hakkında
1965 Sarıkamış doğumlu olup, Atatürk Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Motor Bölümünden 1987 yılında mezun oldu. 1988-2017 yılları arsında CMS Jant ve Makina Sanayi A.Ş.'de Kalite ve Teknik Eğitim Merkezinde 30 Yıl çalışarak emekli oldu. İzmir Balçova'da yaşamakta olup, biri kız diğeri erkek olmak üzere ikiz evlat sahibidir. Yazıyla sürekli haşır-neşir olarak anılardan oluşan ve Dağın Arkasını Gören Adam adlı kitabı mevcuttur. Haftalık köşe yazıları ile yazım hayatına devam etmekte olup ayrıca Türkiye Yazarlar Birliği İzmir şubesine de üyedir.
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir İzmir
  • Doğum tarihi 01 October
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

TÜRKİYE’DE LAİKLİK ALGISI

TÜRKİYE’DE LAİKLİK ALGISI

Laikliğin, kitabi tanımı ne olursa olsun önemli olan halkın bundan ne anladığıdır. Kahir ekseriyet olarak Anadolu insanının kafasında bu kavram tam olarak oturmamıştır. İçine tam olarak sindirememiş, kuşku ve şüphe ile temkinli yaklaşmıştır. Bunda teori ve uygulama arasındaki çelişki ve çifte standartlar kalbinin mutmain olmasının önüne geçmiştir.  

Bunun yanında dünyadaki laiklik uygulamalarına baktığında işin içinden çıkılması gerçekten zordur. En basitinden filmlerde gördükleri, kafaların karışmasına sebep olmuştur. Devlet başkanları yemin ederken, insanlar şahitlik yaparken ve de nikâh kıyılırken İncil’e el basılmaktadır. Oysaki benim saf Anadolu insanıma bu sistemde din ve devlet işlerinin ayrıldığı öğretilmişti. Elin adamı bunları birbirine karıştırınca görmezden geleceksin, müftülerin nikâh kıymasına kıyamet koparacaksın, bunu hiç kimse makul olarak izah edemez.

Geçmişte “laikliğe aykırı eylem” başlığı altında, namaz kılan, başını örten, camiye giden ve Kuran okuyan insanları fişleyeceksin sonra da bunu en ideal sistem olarak dayatacaksın, inandırıcı olmaz. Anadolu insanı okuma ve yazma konusunda sıkıntılı olsa da üstün feraseti ile eğriyi doğruyu şaşmaz bir şekilde ayırt edebilmektedir.

Türk insanının algısına göre insanlar ya dindardır, ya da dindar değildir. Dindar olanlar için dayandığı değerler, referanslar ve prensipler kutsaldır. Bunları sorgulamadan ve yargılamadan kabul etmiş ve hayatını bu döngü içerisinde sürdürmüştür.

Dindar olmayanlar için durum biraz farklıdır. Sığınılacak bir liman, demir atılacak bir koy bulmak çok kolay değildir. Özünde geleneksel olarak iman mevcut olmakla birlikte amel olarak uygulama olmadığı için tam olarak iki arada bir derede kalmıştır. Vicdanları rahatlatmak adına elde olan ne varsa ona sarılmıştır. Bu da mesela dindar olmayanlar için laiklik olabilmektedir. İçi boş sloganlarla günü kurtarmaya çalışsalar da sonuç hüsrandır. Yabancıların tehlike karşısında “Oh my gad” demelerinin ötesine geçememeleri gibi bir garabet ortaya çıkmaktadır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban adlı romanında Türk aydınını eleştirirken mealen şöyle seslenmektedir; “ Anadolu insanının kuru yer ile bakır gök arasında yabani bir ot gibi bitmesine rıza gösterdin. Şimdi elinde orak hasada gelmişsin… Ne ektin ki ne biçeceksin…”

Aslında meselenin özeti budur, tepeden inmeci bir anlayışla bir şeyleri dayatacaksın ondan sonra da bu millet bizi anlamadı diye ağlayacaksın.

Sonuç olarak; bu millete başka kültürlere ait sistemler dar gelmiştir. Kendi değer ve geleneklerimizle evrensel değerleri harmanlayarak özgün sistemlerle yola devam etmek kaçınılmazdır. Günümüzde bütün arayışlar bunun içindir.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

SEKÜLARİZMİN YOK ETTİĞİ HAYATLAR

SEKÜLARİZMİN YOK ETTİĞİ HAYATLAR

Seküler veya sekülarizm din dışı hayat tarzı veya dünyevi yaşam anlamında kullanılan bir kavramdır. Günlük hayatta sürekli karşımıza çıkmasıyla ünlüdür.  Özet olarak; iyi bir işim (paralı), iyi bir evim (müstakil), iyi bir arabam (markalı) ve iyi bir eşim (manken) olsun anlayışı ve felsefesidir.

Bizler Müslüman bir toplum olarak hayatımızı inanç temelli olarak dizayn ettiğimiz için bize Fransız bir akım olduğunu söylememiz abes olmayacaktır. Kapitalizmin dayattığı ve materyalist akımlarla beslenen çağımızın hastalığı olarak önemli bir imtihan mecrasıdır.

Müslüman bir insanın rehberi Kuran ve sünnettir. Hayatını bu çerçevede yürütmesi hem bu dünyasını hem de ahiretini kazanması açısından gerekli fakat yeterli değildir. Bizde uygulama olarak Müslümanlık İslam’ın 5 şartının yerine getirilmesi olarak algılanıyor bu çok büyük eksikliktir. Bu ibadetlerin yanında bir insan İslam ahlakı ile de kendini donatmamış ise büyük gaflet içinde olduğu aşikârdır.

Yaşantısına, duygusuna, düşüncesine, eylemine ve de söylemine İslam ahlakı damga vurmuyorsa gerçek anlamda mümin olması söz konusu değildir. Müslüman; akrabaları gözetmeli, komşuları ile iyi geçinmeli, çevreye ve diğer canlılara duyarlı olmalı, özü-sözü bir olmalı ve merhamet timsali olmalıdır.

Bütün bu hasletler bir insanda bulunuyor ise o insan hem kendisi hem de toplum için büyük bir kazançtır.

Günümüzde imanın ötesine geçip amel ve muamelatta dini referanslara bağlı kalmak bazı insanların nefslerine ağır gelmektedir. O zaman çıkış yolu arayan insanlar için sekülarizm can simidi olmaktadır. Dini müeyyidelerin yaptırımları maddi olmadığı için çok bağlayıcı olmuyor. Yapmadığında günahkâr olmanın ötesinde, diğer taraftan bahsediliyor ama oraya gidip te gelen olmadığına göre “aman” deyip geçenlere çokça rastlarız. Dolayısı ile zamanla ne oluyor; “insanlar inandıkları gibi yaşamayınca, yaşadıkları gibi inanmaya başlayarak” seküler yaşamın kucağına düşüyorlar.

Bu girdaba bir kez tutulduğunuzda ise debelendikçe daha çok batıyorsunuz. Sizi frenleyen ve dizginleyen bir ilke olmayınca yaptığınız her şeyi mubah olarak görmeye başlıyorsunuz. Bu durum ise sonun başlangıcı oluyor.

Sonuç olarak; seküler yaşam tarzı, hayatlarımızı sarıp sarmaladığında özümüze dönmemiz bu sarmaldan çıkmamız imkânsız olmasa da pek mümkün olmuyor.

Bir bataklığa saplanmış gibi debelendikçe daha çok batıyor, battıkça daha çok debelenerek yok oluyoruz. Bu yüzden Müslüman inandığı gibi yaşayıp bu tür tuzaklara düşmemelidir.

Bu tuzakların bertaraf edilmesi adına da, başta Diyanet işleri olmak üzere, İlahiyat ve İmam-Hatiplere de görevler düşmektedir.  

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

FRANSA’YA ACIMANIN ÖTESİNE GEÇMEK

FRANSA’YA ACIMANIN ÖTESİNE GEÇMEK

Son yıllarda toplum olarak ortak paydada bulaşmak pek mümkün olmadığı için milli maçlar bu anlamda ilaç gibi gelmektedir. Kulüp takımları olarak asla bir araya gelmeyen taraftarların milli maçlarda bir arada bulunması önemli bir göstergedir.

Tarihimizde yenemediğimiz Fransa’yı ilk defa mağlup etmiş olmamız futbolun çok ötesinde anlam taşımaktadır. Dünyada futbol, bir endüstri olarak birçok sektörü de içine aldığı için çok büyük bir güç oluşturmaktadır. Türkiye-Fransa milli maçını 38 ülkenin canlı olarak yayınladığını göz önüne aldığımızda futbolun etkisi daha iyi anlaşılacaktır.

Milli takım yeni dönemde her şeyi ile yenilendiği için son oynadığı dört resmi ve özel maçlarla birlikte bir çıkış yakalamıştı. Fakat rakiplerimiz bizim ayarımızda olmadığı için hiç kimse tam olarak emin değildi. Bu anlamda ölçü tabi ki Fransa maçı olacaktı. Bu Fransa ki son dünya şampiyonu olması hasebiyle fazla söze hacet bırakmıyordu. Marka ve takım değeri olarak 1 milyar Euro olması bile bizi gölgede bırakıyordu.

Fakat bir gerçek vardı ki maç sahada oynanıyordu. Maç öncesi Fransız futbolcuların yüz ve beden dilleri bizi hafife aldıklarının göstergesi idi. Fakat 2-0’lık skor sonrasında maçın bitimine doğru Fransız futbolcuların zaman kazanmak adına top toplamaları keyfimizi zirveye taşımıştır. Her biri birer dünya yıldızı olan oyuncuların pozisyona daha girememiş olması kariyerleri açısından kâbus olmuştur.

Milli takım hocasının bir Türk olması eskiden beri tartışılan bir konu olması dolayısı ile önemlidir. Aynı dili konuşmak, aynı duyguları paylaşmak, aynı coşkuyu yaşamak adına hocanın yerli olması kaçınılmazdır. Şenol hoca bu anlamda Güneş gibi doğarak karanlıkları aydınlığa taşımıştır.  

Bu başarı bütün dünyada yankı bulmuş olup tüm mazlum milletler elde edilen bu zaferden kendilerine pay çıkarmışlardır. Fransa diye karşımıza çıkarılan takımın Afrika’da ki sömürgesi olan ülkelerden devşirme oldukları düşünülürse kendileri için de acı bir durumdur. Millet olarak köklü bir geleneği olan Fransa’nın başkalarına bel bağlaması da ayrıca kendileri açısından sorgulanması gereken bir husustur.

Sonuç olarak; mağrur, kibirli ve küstah Fransızlara acımanın ötesine geçerek tarihleri boyunca unutamayacakları bir yenilgi tattırılmıştır. Bin yılda geçse bu acı içlerine oturmuş olarak Konya’yı hatırlayacaklardır.

Biz ise, oluşan bu özgüven ile bundan sonra bütün takımlar karşımıza çıkarken dizleri titreyecektir. Bundan sonra psikolojik üstünlük bizde olacağı için rakiplerimizin işi çok kolay olacaktır.

Viyana seferinden sonra başka mecralarda da olsa ey Avrupa sıkı dur Çılgın Türkler geliyor.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

AŞAĞILIK KOMPLEKSİNİ ALAŞAĞI ETMEK

AŞAĞILIK KOMPLEKSİNİ ALAŞAĞI ETMEK

Aşağılık kompleksi psikolojik bir travma olup tedavi edilmediğinde yaşam kalitemizi olumsuz etkileyen bir durumdur. İnsanın bedensel ve ruhsal olarak kendisini yetersiz ve değersiz bulma durumudur.

Bu durumda olan insanlar; eleştiriye açık değildirler, çekingen, hata yapmaktan korkan, ezik, güven eksikliği ile rahatsız oldukları halde kabuğuna çekilmişlerdir. Özelikle çocuklarda bu durum mevcut ise ailelerin bunu önemseyerek tedbir almaları gerekmektedir. Aksi takdirde hayatta başarılı olmaları ve bir yerlere gelmeleri söz konusu değildir.

Toplum olarak da bu gibi hastalıklara duçar olduğumuz durumlar mevcuttur. Mesela bizde batı hayranlığı had safhadadır. Her fırsatta; “bizden adam olmaz!”, “adamlar yapmış abi!” ifadeler bunun yansımalarıdır.

Oysaki hayran olduğumuz batı medeniyeti 17.yüzyıla kadar Türk-İslam medeniyetinin çok gerisinde idi. Onlar bizden aldıkları bu değerlerle kendi medeniyetlerini oluşturdular ve başarılı oldular. Bunu yaparken de bizlere “din gelişmeye engel, onu terk edin ”mesajını bilinçaltımıza yerleştirdiler. Bizde onların istediği gibi yaparak onların gerisinde kaldık. Üstelik gelişemediğimiz gibi hem de dinden olduk. Önceleri hayret ettik, daha sonra hayranlıkla izledik en sonunda da kayıtsız ve şartsız teslim olduk. Onların istediği de aslında oydu ve bunu başardılar.

Aileler genellikle çocukları için; ”başımıza icat çıkarma! Veya “bırak sen yapamaz sın!” gibi uyarılarla onları köreltmektedirler. Oysaki onları motive edecek ifadelerle kendilerine güven aşılamaları çok önemlidir.

Birçok yetişkin çocukluğunda, ailesi, çevresi veya öğretmenleri tarafından onura edilmedikleri için başarısız olduklarını ifade etmişlerdir. Eğer geleceğimiz olan bu çocuklara, “sen yaparsın, başarırsın, mutlaka denemelisin” gibi onları motive edici sözler sarf edersek bunun semeresini göreceğimizden kimsenin şüphesi olmasın.

Aksi takdirde kayıp nesil olarak hayallerimizi ertelemiş oluruz. Bu kadar lüksümüzün olmadığı da herkesin malumudur.

Sonuç olarak; aşağılık kompleksini alaşağı etmek kendi elimizdedir. Bunu toplum olarak başarmak zorundayız. Aksi takdirde gelişmiş toplumlara pazar olmanın ötesine geçemeyiz. Özümüze dönüp, kendi değerlerimiz ile evrensel değerleri harmanlayarak bu kısır döngüden çıkmamız lazım.

Saygılarımla,

Erol Aydın

Devamını Oku

BİR DİLİM BAKLAVAYI BÖLMEK!

BİR DİLİM BAKLAVAYI BÖLMEK!

 

 

Eskiden şeker bayramı diye bir garabet mevcut idi. Tabi bu zihniyet değişmedi fakat tutmadığı için artık kimse kullanmıyor.

Bu bir nebze organ nakline benzemekte idi, bünye kabul etmedi. Tabi onlara da hak vermek gerekiyor, dini bir bayram olan Ramazan’la ilgili hiçbir yaşam belirtisi olmayınca da buna bir kulp takmak kaçınılmazdı. Hepten inkâr etmek de olmayacağına göre vicdanları rahatlatacak bir formül bu şekilde bulunmuş oldu.

Bayramlar ev ziyaret ve ikramlarının zirve yaptığı günler olarak kutlanmaktadır. Bu esnada ortaya çıkan ve benim önemsediğin bazı hususları dile getirmek istiyorum.

 

Bazı şeyleri bölmek ve parçalamak makul olarak karşılanırken duruma göre bunun tersi pek hoş karşılanmaz.

Toplu olarak yemek yenilen ortamlarda ya da bayram gibi ev gezmesi ve ziyaretlerde ikram kaçınılmazdır.

Bu tür ortamlarda konjonktüre uygun olarak geleneksel misafirperverlik gösterisi olarak tatlı ikram edilir. Ağızları tatlandırmak, tatlı yiyip tatlı konuşmak için bu tür servisler adeta birer araçtır. Bu ikram ve tatlıların baş tacı ise baklavadır.

Diğer tüm tatlılar bir yana baklava; şanı, şöhreti ile her daim zirvede olmuştur. Kullanılan malzeme, katkıları, külfeti ile çok özel ve bize has bir tatlıdır.

Bunun yanında baklava yemenin de bir usulü ve adabı vardır. Bunu bir süt tatlısı gibi yiyemezsiniz, bir dilim baklava; tadıyla, ceviziyle, şerbetiyle, şurubuyla ve de kırk kat yufkası ile bir bütündür. Bu bütünlüğü bozmak hem adaba aykırıdır hem de baklavaya haksızlıktır.

Baklava çatal ve bıçakla yenilen bir tatlı değildir. Bir dilim baklava elle tutulur, bütün olarak tabanı üst damağınıza gelecek şekilde ağzınıza yerleştirip o şekilde aheste aheste yemeniz gerekir.

Çıtırtısını, kokusunu ve tadını hissetmelisiniz. Damak tadı olarak nitelendirdiğimiz mesele bunu gerektirir, asıl mevzu bu tadı damakta hissedebilmektir. Çoğu zaman bu hassasiyetimden dolayı baklava yiyen insanları gözlemlediğim zaman bu özel tatlıya yapılan işkenceden dolayı ıstırap duymuşumdur.

O güzelim dilimi bölmeye çalışanlar, parçalayanlar, baklavayı katlarına ayıranlar, şerbetini azaltmak için üzerine bastıranlar daha neler neler... O baklava dile gelse;  bu yapılan eziyetin senfoni orkestranın Bayburtlulara yaptığı eziyetten daha beter olduğunu haykıracaktır. Bundan böyle baklava yerken daha dikkatli olmaya özen göstererek baklavanın hakkını verelim.

 Sonuç olarak; bir dilim baklava yüz ölçümü ve çevresi ile bir bütündür asla bölünemez bir tattır. 

Bu vesile ile tüm İslam âleminin Ramazan bayramını tebrik ediyorum.

 

Esenlik dileklerimle,

 

Erol Aydın

Devamını Oku

HER SEMTE BİR İZZET LAZIM!

HER SEMTE BİR İZZET LAZIM!

Yüce Allah bizleri yaratırken birçok izzet ve ikramla da donatmıştır. “Yaradan rızkı da verir” genel kabul görmüş bir önermedir. Fakat bunun gerçekleşmesi direk olmayacağına göre insanları bunun için vasıta kılmıştır.

İnsanların gönlüne merhamet duygusunu yerleştirmek süratiyle diğer canlılarında rızkını temin etmiştir. Bu kapsamda özellikle semtimizde bulunan kediler çok şanslılar. Çünkü onların bir İzzet amcaları var.

Dile kolay tam 13 yıldır sabah ve akşam olmak üzere günde iki öğün onları beslemektedir. Beslemek dediysem evdeki çöp ve artıklarla değil, bizzat kasaptan aldığı kanat uçları ile bunu yapmaktadır. Her gün toplamda 4,5 kilo kanat uçlarını almak için kasapları dolaşarak mesai harcamaktadır. Normalde kanat uçları kıkırdak olduğu için yenmiyor ve bunlar çöpe atılıyor. Fakat İzzet abim gibi bir potansiyel müşteri ortaya çıkınca da bu parçalar kıymete binerek değerleniyor. Bazı sözde hayvan sever kasaplar bunu bile fırsata çevirmekten geri durmuyorlar.

İzzet abim üstelik emekli falan da değil, yani çok fazla boş vakti de yok. Bir kamu kuruluşunda müfettiş olarak çalışan kariyer sahibi bir insan olması yaptığı iyiliğe engel değil. Kendisi 62 yaşında ve birçok hastalıkla da mücadele ediyor olmasına rağmen bu sevdadan vazgeçmiyor. Maddi ve manevi gücünün yettiği sürece bu görevi sürdüreceğini ifade ediyor.

Bu işin bir de maddi boyutu var. Aylık olarak 1500 TL bir gider söz konusu, bu her babayiğidin yapacağı bir iş değil. Bu işi yaparken; “rahatladığını, hafiflediğini ve huzur bulduğunu” söylüyor. En büyük burukluğu ise, bazı insanların çevreyi kirletiyorsun diye şikâyet ederek engel olmaya çalışmalarıdır.

Kedilerle çok özel bir ilişkisi var, arabasını bile tanıyarak peşinden koşturdukları oluyor. Ayrıca arabanın etrafını sarıp, üstüne çıkıp sevgi gösterilerinde bulunmaları vakayı adliyeden sayılıyor. Bütün kedilerin adeta şeceresini biliyor, kim nerde yuva yapmış, kim nerede doğurmuş, kaç yavrusu varmış bunlar ezbere biliniyor.

Bu işin tatili, Pazarı ve bayramı yok hayat devam ettiği sürece bu döngünün de devam etmesi gerekiyor. Fakat burada çok büyük bir istikrar ve özveri gerekiyor, hiçbir faninin yapacağı iş değil.

Sonuç olarak; oldukça, naif, kibar ve hümanist olan İzzet abim kimseyle bu konuda polemiğe girip lafı uzatmıyor. Bu hayat her şeye rağmen devam ediyorsa bu şekilde görünmez kahramanların yüzü suyu hürmetine olsa gerek. Allah’ın izzetinin yanında her semte de bir İzzet abi lazım diyorum.

Saygılarımla,

Erol Aydın  

Devamını Oku

KOSTANTİNİYE’NİN İSTANBUL’A DÖNÜŞMESİ

KOSTANTİNİYE’NİN İSTANBUL’A DÖNÜŞMESİ

Kostantiniye Roma imparatorluğunun devamı olan Bizans’ın başkenti idi. Hristiyanlık için kutsal bir belde, konumu itibari ile de herkesin gözünün üstünde olduğu stratejik bir şehirdi.

Bunların dışında hem Kuranı Kerim’de hem de hadislerde fetih müjdelendiği için her dönem için İstanbul bir cazibe merkezi olmuştur. Abbasiler, Emeviler ve Osmanlılar defaten kuşatmış olmalarına rağmen başarılı olamamışlardı. Ta ki 1453 gelindiğinde sadece 21 yaşında bir genç olan Osmanlı Sultanı 2.Mehmet bu şerefe nail olmuştur.

Osmanlı bütün seferlerinde elde ettiği şehirleri işgal değil fethetmiştir. İşgal ile fetih arasında çok büyük fark olup bu da Osmanlı’nın büyüklüğünü göstermektedir. Kısaca işgalde yerli halk köle muamelesi görürken, fetih de yerli halk özgür bir şekilde yaşamına kaldığı yerden devam etmekteydi.

Bugün aradan geçen 566 yıl boyunca fetih, batının ve Hristiyan dünyasının içinde kapanmayan bir yaradır. Hiçbir zaman da vazgeçmeyeceklerdir. Sadece zamanın ve zeminin oluşmasını bekleyeceklerdir, 1.dünya savaşında bunu denediler başaramadılar.

İstanbul’un fethi sonrası, Ayasofya camiye çevrilerek; askeri, diplomatik, teolojik olarak zaferin sembol mührü vurulmuştur. Fakat 1935 yılında bakanlar kurulu kararı ile müzeye dönüştürülmüştür.

O gün bugündür de tartışmalar devam etmektedir. Günümüzde belli kesimler tekrar camiye çevrilmesi konusunu çokça istismar etmektedirler. Kendi açılarından haklı da olabilirler fakat büyük resme bakıldığında durum biraz farklıdır.

Osmanlı bütün dünyaya hükmeden bir imparatorluk olduğu için kimseye eyvallahı olmadığından tam bağımsız bir devletti. Fakat İmparatorluk sonrasında Anadolu’ya sıkışan cumhuriyet birçok konuda dışarıya bağımlıdır.

Meseleye bu perspektiften bakıldığında popülist politikalar ile Ayasofya’yı ibadete açarsınız, içerden destek de görürsünüz. Fakat bu siyasetin, dışarıdaki yankı ve yansımaları çok büyük olacaktır. Akif’in ifadesi ile “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” topyekûn olarak üzerimize saldıracaklardır. Ekonomik, siyasal, iktisadi, sosyal, diplomatik olarak hepsi birden üstümüze çullanacaklardır. Bu saldırıları bu yapımızla püskürtmemiz ve başa çıkmamız mümkün değildir.

Sonuç olarak; Ayasofya ecdadımızın mirası olarak bir gün mutlaka aslına dönecektir, bundan kimsenin şüphesi olmasın fakat o gün bugün değildir.  Vatan, millet ve Sakarya nidaları ile halledilecek bir mesele değildir.

Ne zaman ekonomik, siyasi ve askeri olarak tekrar tam bağımsız bir Türkiye olabilirsek bu mümkün olacaktır. Her anlamda dışa bağımlılıktan kurtulup büyük bir ülke olduğumuzda tekrar tarih sahnesine çıkarak “nerde kalmıştık!” diyerek yolumuza devam ederiz.

Yoksa içi boş sloganlarla Edirne’nin ötesine geçemeyiz.  

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

     

Devamını Oku

ETİK DEĞERLER AÇISINDAN SİYASET

ETİK DEĞERLER AÇISINDAN SİYASET

Siyaset hizmet ve değer üretme amaçlı yapıldığında gerçek anlamını bulacaktır. Yoksa makam, mevki, ikbal, çıkar ve menfaat için bir basamak olacaksa kimseye fayda sağlamayacaktır.

İnsanlar siyasete girdikten sonra erdem ve fazilet üretemeyeceklerine göre bu konuda yetkin olan insanların siyaset yapması elzemdir. Eski âlimler “siyaset ateşten gömlek ”diyerek siyaset ile aralarına mesafe koymuşlardır. Bir bakıma insanlara siyasetten uzak durun mesajı verilmiştir. Böyle olunca da meydan boş kalacağı için liyakat sahibi olmayan insanlar bu boşluğu dolduracaktır. Bunun sonunda siyaset değer üretmiyor diye sürekli şikâyete devam edeceğiz.

Etik değer açısından siyasetçide bulunması gerekenler; doğruluk, dürüstlük, adalet, şeffaflık ve samimiyettir. En yalın şekilde söylemek gerekir ise siyasetçinin iyi insan olması gerekir. İyi insan olmak, doğal yolla olabileceği gibi eğitimle de oluşturulabilir. Fakat sonradan iyi insan olmanın çok mümkün olmayacağı için de iyi insanların siyasete girmesi önemlidir.

Siyasetçiler iyi birer hatip oldukları ve toplum psikolojinin de iyi bildikleri için kendilerini olduğundan farklı gösterebilirler. O yüzden söylediklerinden ziyade geçmişte ne yaptıklarına bakmak referans için faydalı olacaktır.

Bunun dışında iktidar ve gücü elinde bulundurmak insanı bozar. Bu yozlaşmanın önüne geçmek ise erdem ve faziletli olmaktan geçmektedir. Erdem ise iyi insanlarda bulunacağı için siyasete girmeleri teşvik edilmelidir.

Etik değerleri maddeler halinde genelge haline getirip yayımlamakla meseleleri çözmek mümkün değildir. Bu olsa olsa disiplin cezası olur ki bunun etik kavramıyla yakından uzaktan alakası yoktur. Bu listede somut ve soyut ifadeler yer almakta olup bazen sınırlarını belirlemek olası değildir. O yüzden de neye göre? Kime göre? Soruları devreye girerek tam bir muammaya dönebilir. Etik değer insanın içinde bulunan fıtratı bir tutumdur. Bunun sonradan değiştirilmesi imkânsız olmasa da zordur.

Sonuç olarak; bizi yönetenler seçilmiş siyasetçiler olduğuna göre bunların iyilerini seçmek bizim elimizdedir. Bunu yaparken de elimizdeki şablon etik değerler kavramı olmalıdır. Bu şablona uyan iyi insanlarla yola devam etmek hem hizmet hem de değer üretecekleri için toplumun menfaatine olacaktır.

Dinimizin bu konuda ki mesajı açıktır; “nasıl yaşıyorsanız öyle yönetilirsiniz” toplumu bireyler oluşturduğuna göre önce bizim iyi insan olmamız kaçınılmazdır. Daha sonra da iyi yöneticileri başa getirme konusunda hassasiyet göstermemiz gerekir.

Son söz; emaneti ehline vermek devletin temelidir.

Saygılarımla,

Erol Aydın

Devamını Oku

ŞEMSETTİN’E YETİŞEN’E AŞK OLSUN!

ŞEMSETTİN’E YETİŞEN’E AŞK OLSUN!

Çocuklarımız geleceğimizin güvencesi ve teminatı olduğu için onların iyi yetişmeleri önemlidir. İyi yetişme, ailede başlayıp okulda devam edecektir. Bunun için öğretmenler birer insan mühendisleri olarak önemli misyon üstlenmişlerdir.

Bugün sizlere bir portre olarak idealist bir öğretmenden bahsetmek istiyorum. Kendisi gerek karakter, gerek kişilik gerek se fıtrat olarak sanki bu iş için özel yaratılmış bir insan. Pozitif enerjisi, sempatik tavırları ve mahcup edasıyla merhamet timsali bir insandır. Bir eğitimci olarak sürekli kendisini geliştiren bir yapısı vardır. Derslerinde çoğu zaman espri üreterek farklı bir tutum sergileyip daha verimli olmuştur. Bunun dışında, sınıfta dünya görüşü ve frekansı ile ilgili bir ifade sarf ettiği görülmemiştir. Yumuşak ve kadife sesiyle en hırçın öğrenciyi bile anında muma çevirecek kadar naif bir insandır. Sesini yükselttiği, çocuklara bağırdığı vaki değildir. Güzel ahlak ve edebi ile istese de sesi konuşma tonunun üstüne çıkmaz. Çıkışmasında bile bir yumuşaklık ve zarafet vardır.

Yaptığı işi mesai saatleri ile sınırlamayan bir vizyona sahiptir. Okul dışında çocuklarla halı saha maçı yapmak en büyük eğlencesidir. Bunun dışında topluca sinema ve tiyatroya, pikniğe hatta yurtdışına bile gitmektedir. Gönüllere ektiği sevgi tohumları yeşererek bir ömür boyu canlı kalmaktadır. Çocuklarda onu çok sevmekte, mezun olup gitseler bile ilişkileri hiçbir zaman kopmamaktadır. Çocuklarla ilişkisi bir öğretmen ve öğrenci ilişkisinin ötesine geçerek boyut değiştirmektedir. Tabi ki saygı ve sevgi çerçevesinde bu ilişkiler sonsuza kadar sürüp gitmektedir. Toplu olarak yapılan etkinliklerde etrafı talebesi olsun olmasın tüm çocuklar tarafından sarılmaktadır. Sevgi yumağı oluşturulmakta ve birlikte fotoğraf çektirmek için adeta yarışılmaktadır.

Ne kadar sevildiğine güzel bir örnek verirsek mesele daha iyi anlaşılmış olacaktır. Herhangi bir sınıfta derse gireceği zaman kendisini koridorda çocukların alkış, tezahürat ve coşkuyla karşılamaları sıra dışı bir olaydır. Tevazu sahibi bir insan olarak bu durum hoşuna gitse de kendine has tebessümü ve beden dili ile mahcup olduğu görülmüştür.

Sonuç olarak; ismi gibi dinin güneşi, soy ismi ile müsemma bir insan olarak kendisine kimse yetişemezdi. Bu şekilde örnek ve model öğretmenlerin çoğalması eğitim adına umut verici. Fakat tek çiçekle bahar gelmeyeceği için bu çiçeklerin çoğalması elzemdir.

Bir portre olarak; Şemsettin YETİŞEN (Balçova Başöğretmen Atatürk Ortaokulu-Türkçe Öğretmeni)

Saygılarımla,

Erol Aydın

Devamını Oku

TÜRKİYE’NİN KÜRESEL BİR MARKASI OLUR MU?

TÜRKİYE’NİN KÜRESEL BİR MARKASI OLUR MU?

Marka en basit tanımı ile bir mal veya hizmetin tapusudur. Rengi, kokusu, ambalajı, logosu, ebadı ve sunumu ile diğerlerinden farkını ortaya koymaktır.

Ekonomide rekabet, işletmeleri zorlayan faktörlerin başında gelmektedir. Rekabet edebilmenin en temel şartlarından birisi de markalaşmadır. Markalaşmayı gerçekleştirdiğiniz zaman güven ile birlikte müşteri sadakati de oluşacağı için sırtınız yere gelmeyecektir. Firmalar marka ile birlikte aslında imaj daha doğrusu hayal satıyorlar.

 Bir ürün veya hizmetin evrensel bir marka olması uzun ve meşakkatli bir sürecin sonunda oluşur.

Bugünden yarına oluşan bir şey değildir. Evrensel bir marka oluşturmak için ülkenizin de güçlü ve etkili olması bu süreci hızlandıracaktır. Bunun arkasında; güçlü bir sermaye, etkili bir kampanya ve reklam, tüm dünyaya yayılmış hizmet ağı, kalite ve standardı muhafaza etmek, etkili bir halkla ilişkiler bulunmalıdır.

Meseleyi somutlaştırmak adına bir örnek üzerinden gidersek daha anlaşılır olacaktır. Türkiye tekstil konusunda çok önemli bir üretici olmasına rağmen uluslararası bir markası olmadığı için pastadan aldığı pay oldukça küçüktür. Avrupa’nın önemli markaları fason olarak ülkemizde ürettirdikleri bir kot pantolonu 10 dolara mal etmekteler. Daha sonra kendi markasını basarak aynı pantolonu 250 dolara mağazalarında satabilmektedirler. İşte aradaki bu fark marka değeri farkıdır. Sizin bu zinciri kırıp pazarda yer almanız çok kolay değildir.

Türkiye’nin küresel markalarına baktığımızda; yurt dışında özellikle inşaat alanında bir başarının olduğu görülmektedir. Bunun yanında en önemli markamız Türk Hava Yolları’dır. Tam 115 ülkede ofisi bulunan bu kuruluş dünyanın tanıdığı tek küresel markamızdır. Bu başarıya rağmen bir kamu kuruluşudur, yani arkasında devletin gücü vardır. Oysaki bizim özel sektör ve üretim konusunda bir marka çıkarmamız elzemdir.

Küresel markalara baktığımız zaman bilişim ve sanal pazarlama alanında ki şirketler listenin başını tutmaktadırlar. O yüzden Türkiye olarak bir dünya markası çıkarmak istiyorsak bu yöne odaklanmamız gerekecektir.

Sonuç olarak; bir tır dolusu sebze veya tekstil satarak avuç içi kadar teknolojik ürün ithal ederek gelişmemiz söz konusu değildir. Katma değeri yüksek ve geleceğin teknolojisini üretmekten başka çıkar yolumuz yoktur.

Bu konuda özel sektör desteklenerek ve teşvik edilerek ar-ge ve inovasyon yatırımları ile bugünü kaçırsak ta geleceği çocuklarımız için kurtarmamız gerekmektedir. Tekrar başlığa dönecek olursak, Türkiye’nin küresel bir markası olur mu? Bence özellikle savunma sanayinde olur.

Saygılarımla,

Erol Aydın

Devamını Oku
}