Hakkında
1965 Sarıkamış doğumlu olup, Atatürk Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Motor Bölümünden 1987 yılında mezun oldu. 1988-2017 yılları arsında CMS Jant ve Makina Sanayi A.Ş.'de Kalite ve Teknik Eğitim Merkezinde 30 Yıl çalışarak emekli oldu. İzmir Balçova'da yaşamakta olup, biri kız diğeri erkek olmak üzere ikiz evlat sahibidir. Yazıyla sürekli haşır-neşir olarak anılardan oluşan ve Dağın Arkasını Gören Adam adlı kitabı mevcuttur. Haftalık köşe yazıları ile yazım hayatına devam etmekte olup ayrıca Türkiye Yazarlar Birliği İzmir şubesine de üyedir.
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir İzmir
  • Doğum tarihi 01 October
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

ÇÖPLER TOPLANMASAYDI NE OLURDU?

ÇÖPLER TOPLANMASAYDI NE OLURDU? 

Hayatımızda çöp kavramı her zaman hakir görülen, burun kıvrılan sevimsiz bir varlık olmuştur. Bir atığı çöpe atarken elimize bulaşmasın diye ucundan tutar tiksintiyle bertaraf ederiz. Eğer çöp kapalı ise elimizin kirlenmesinden korkarak çöpün dışına bıraktığımız da olmuştur.

Durum bundan ibaretken bu işten ekmek yiyen insanların bulunması da bir gerçektir. Çöp ve çöplük çoğu zaman küfür ve hakaret unsuru olarak da kullanılmaktadır. Oysaki tüketen bir varlık olarak insan yaşadığı sürece çöp üretecektir. Bunların da sağlıklı bir şekilde, toplanması, depolanması, transferi ve ayrıştırılması gerekmektedir.

Şehirlerde bu işleri en temel görev olarak belediyeler yapmaktadır. Dolayısı ile bu misyon için görev alan insanlar mevcuttur. Günümüzde temizlik görevlisi olarak yumuşatılsa da görev çöpçülüktür. Bunu bu insanları aşağılamak için değil de bir tespit için yazıyorum. Sonuçta alın teri ile ekmeğini kazanan bu insanların yaptığı işlere saygımız sonsuzdur. Eğer çöplerimiz her gün düzenli olarak toplanmasa sokağa bile çıkamazdık. Birçok hastalığın kaynağı olarak mikrop saçmaya devam etmiş olacaklardı. Çok şükür ki bu meseleyi iyi-kötü hallediyor olmamız toplum ve çevre sağlığı açısından önemlidir.

Birey olarak bize düşen görev ise bu konuda duyalı olarak meselenin halline yardımcı olmaktır. Mesela çöpler ayrıştırıldığında geri dönüştürüleceği için çöp olmaktan çıkacaktır. Çöpü kaynağında ayrıştırmak masrafları azaltacağı için bunu evlerde çözmemiz gerekmektedir. Tüm çöpleri aynı poşete koyup bertaraf etmek işin maliyetini artıracaktır.

Bir de çevreye zarar verecek pil, akü, batarya ve tüplerin direkt çöpe atılmaması da önemli olmaktadır. Bütün dünyada çöp konusunda bir sanayi ve endüstri mevcuttur. Bu çöplerden; işlenerek gübre, metan gazı ve enerji üretilmektedir. Ayrıca çevreye zarar vermeden depolanması da önem arz etmiş olacaktır.

Sonuç olarak; insan var olduğu sürece çöp ve çöple ilgili sorunlarımız olacaktır. Yaşam kalitemizi düşürmeden duyarlı davranarak bu durumu lehimize çevirmemiz mümkündür. Ya da tersi, hayatımıza bile mal olacak olumsuz durumlarla da karşılaşabiliriz. En azından çöpümüzü sokağa atmayalım, çevremizi koruyalım ve en iyi temizlik, kirletmemektir düsturu çerçevesinde hareket edelim. Kültürümüz ve inancımız bu konuda ki duyarlılığı üst seviyeye çıkarmış olup riayet edelim. Bir de bundan sonra çöpçülere daha farklı bir gözle bakalım. Onlar olmasaydı halimiz nice olurdu.

Noktayı tarihten koyalım; Bir şehirde en önemli üç şey; kanalizasyon, hamam ve kütüphanelerdir. Çünkü kanalizasyon şehrin kirini, hamam bedenin kirini ve kütüphaneler de ruhun kirini temizler.- Fatih Sultan Mehmet Han

Saygılarımla,

Erol Aydın

Devamını Oku

EŞİĞİ AŞMANIN ERDEMİ VE İNSAN

EŞİĞİ AŞMANIN ERDEMİ VE İNSAN

“Eşiği geçmek, eşiği atlamak” bir deyim olup zorluk ve sıkıntıların üstesinden gelmek anlamında kullanılır. Bu mecazi anlamıdır. Eşik değer ise ekonomide kullanılan bir kavramdır. Geçildiği takdirde farklı sonuçların elde edilmesine sebep olabilecek değerdir. Bir de kapı eşikleri vardır ki bu ise kapı altı ile zemin arasındaki boşluğu kapatmak için kullanılan bir ifadedir.

Bizim burada irdeleyeceğimiz konu, dış kapı eşikleri ile ilgili olacaktır. Dış kapı olduğu için de evin dışı kastedilmekte olup evin içine göre farklı bir konumu vardır. Bazıları bu eşiği halı ile kaplamış olsalar da ya da her an temizleseler de sonuç değişmez dışarısı içerisi gibi olmaz.

Yani mutlak temizliği mümkün değildir. O yüzden de dışardan içeriye girerken temizlik ve hijyen adına bu eşiği atlamak gerekir. Bu bir prensip ve aynı zamanda erdemdir. Bir kişinin temizlik konusunda ki hassasiyetini eşiği aşarken gösterdiği tutumdan anlarsınız.

Birçok insan ayakkabılarını çıkardıktan sonra önce eşiğe basıp daha sona içeriye girerler bu bir alışkanlık ve kültür meselesidir. Bu eylemi otomatik olarak yaptıkları için başka bir şey düşünmezler. Farkında bile değildirler uyardığınızda ise ilk sözleri “ne var ki orada temiz gözüküyor” olacaktır. Boşuna kendinizi harap etmeyin ikna edemezsiniz. Eğer ev sahibi olarak titiz birisi iseniz misafir gittiğinde bütün halıları silmeniz içten bile değildir.

Bundan daha beteri olan bir davranış vardır ki bu durum sizi çok daha fazla rahatsız edecektir. Misafir olduğu içinde bir şey diyemezsiniz ve o gidinceye kadar diken üstünde olursunuz. Bu tipler ise ayakkabılarını eşikten iki metre ötede çıkarmak suretiyle eve girerler. Bırakın eşiği mutlak pis olan zeminde birkaç adım attıktan sonra eve dalarlar. Bu arada büyük bir şok yaşadığınız için bir şey demeye mecaliniz bile olmayacaktır. Belki kendisine terlik vererek durumu kurtarmaya çalışanız da çoğu zaman terliği kabul etmeyecekleri için halıları toptan yıkamaya göndermekten başka çareniz yoktur. Bu sefer silmekle meseleyi halledemezsiniz.

Bu yüzden ne olursunuz bir eve misafir gittiğinizde ev sahibinin değerlerini dikkate alın. Onun uyarı ve yönlendirmelerine uyun. Kendisi nezaketen sizi kırmamak adına yumuşak davransa da istek ve taleplerini yerine getirin böylesi daha hayırlı olacaktır.

Sonuç olarak; inancımız “temizlik dinin yarısıdır” diye emir buyurmakla meseleyi özetlemiştir. Dış mekân, iç mekân ayrımına dikkat ederek misafirlik sevabını ev sahibini sinir hastası ederek heder etmeyelim.

Saygılarımla,

Erol Aydın

Devamını Oku

KUL OLMA KONUSUNDA TUTUMLAR, DAVRANIŞLAR

KUL OLMA KONUSUNDA TUTUMLAR, DAVRANIŞLAR

Kul, en yalın ifadesi ile yaratıcı olan Allah’a göre insanı tanımlamaktadır. İnsanın ise en temel görevi Allah’a kul olmaktır. Kul olmak ise başta kitap ve peygamberlerin referansları ile çerçevenin dışına çıkmadan hayat sürmektir.

Çerçeve çizilirken de emir ve yasaklar belirlendiği için hayatının her alanında Allah’ın ipine bağlı kalmayı zorunlu kılmaktadır. Bu kurallara uyulmadığı zaman bunların yaptırımları manevi olduğundan zayıf iradeli insanlar için bağlayıcı olmamaktadır. Bu dünyada gözle görülür bir müeyyidenin olmaması seküler insanlar için pek bir şey ifade etmemektedir. “Oraya gidip de gören mi var, ya da oraya gidip te dönen mi var?” şeklinde argümanlarla savunma geliştirerek vicdanlarını rahatlatma yolunu seçmektedirler.

Bunların dışında kul ve kulluk konusuna, değişik paradigmalarla yaklaşan insanlar da mevcuttur. Bunları şu şekilde sınıflandırmak mümkündür, şöyle ki;

1. Tüccar Kulluğu: Bu kategoriye giren insanlar, bir şey talep ederken hep bir pazarlık içerisindedirler. Allah’a dua ederken, istediklerim olur ise bende iyi bir kul olurum mealinde tutum sergilerler. Kullukları, isteklerinin olmasına bağlıdır; İstedikleri olmuyorsa hiçbir yerde ve hiçbir şeyde adalet olmadığı düşüncesi ile boşluğa yuvarlanmaktadırlar.

2. Köle Kulluğu: Bu guruba dâhil olanlar kayıtsız ve şartsız Allah’a kul ve köle olarak boyun eğerler. Allah’a köle olmakla takvaya erişerek ona daha çok yaklaşacaklarına inanırlar. Allah’ın her türlü emir ve yasağını sorgulamadan ve de irdelemeden sonsuz bir teslimiyetle kabul ederler.

3. Şükür Kulluğu: Bu guruba dâhil olanlar, şükrün Allah’a olan kulluğun baş tacı olduğu bilinci ile kulluk ederler. Şükürsüzlüğün Allah’a karşı en büyük saygısızlık olarak kabul edip, ona uygun ibadet ve itaatte bulunurlar. Hayır ve şerrin Allah’tan olduğu bilinci ve sorumluluğu ile kalpleri mutmain olarak tevekkül gösterirler.

  Sonuç olarak; yüce Allah “Cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım” hükmü çerçevesinde kul olmaktan başka çıkar yolumuz yok. Kulluk görevini yerine getirinken de önderimiz, rehberimiz ve liderimiz Hz. Muhammedin (Sav) “Allaha şükreden kul olmayayım mı” çerçevesinde kendimizi hesaba çekmemiz kaçınılmaz olacaktır.

Şükretmek sadece “Elhamdülillah” demek değildir. Asıl şükür her nimeti Allah’ın razı olacağı şeklinde değerlendirmektir. Allah’ım bizleri şükredenlerden eyle. Âmin…

Saygılarımla,

Erol Aydın

 

Devamını Oku

KÜÇÜK ESNAF KÜÇÜLMEYE DEVAM EDİYOR

KÜÇÜK ESNAF KÜÇÜLMEYE DEVAM EDİYOR

Küreselleşmenin yok ettiği değer ve kavramların başında, küçük esnaf dediğimiz kesim gelmektedir. Ticaretin temel taşını oluşturan bu kesim rekabet etmekte sürekli dar boğaza sürüklendiği için can çekişmeye devam ediyor.

Mahalle ve sokağımızda bulunan esnafın yok olup gitmemesi için herkesin elini taşın altına koyarak destek olması kaçınılmazdır. Bu aynı zamanda sosyal dayanışma ve yardımlaşma için de elzemdir. Küçük esnaf basit anlamının çok ötesinde bir misyon üstlenmiş bulunmaktadır. Bu kesim aynı zamanda; emlakçıdır, danışmandır, emanetçidir, sırdaştır, yoldaştır, merhamettir ve de dayanaktır. Hiçbir kurumsal marketten bu yönde bir destek görmeniz mümkün değildir. Toplumsal ve sosyal dengelerin bozulmaması adına bu kesimin korunup, gözetilmesi hepimizin hayrına olacaktır. Küçük esnafın yok olması, bir dükkânın kapanmasının çok ötesinde değerlerinde kaybolması anlamına gelmektedir. En azından yerli ve milli kavramının hayata geçirilmesi adına destek olunmalıdır.

Günümüzde dar ve sabit gelirli insanlar için yaşam koşulları her geçen gün zorlaşmaktadır. Herkes tabi ki öncelikle kendi çıkar ve bütçesini düşünmek zorundadır. Fakat bunun yanında da en azından bazı temel ihtiyaçlarını küçük esnaftan gidermek suretiyle bir denge de kurmuş olmalıdır. Küçük esnaf; kira, vergi, sigorta, elektrik, su ve eleman olmak üzere sabit giderlerle boğuşurken çark çoğu zaman dönmekte zorlanmaktadır. Burada devletin de devreye girerek bu kesimi korumak adına destek ve teşviklerle kol, kanat germesi gerekmektedir. Mesela elektrik tarifesi farklı olabilir veya vergi ve sigorta konusunda esnafın lehine olacak iyileştirmeler yapabilir.

Küreselleşme ve zorlu rekabet koşullarında arkasında tröstler olan kurumsal marketlerle baş etmek mümkün değildir. Birçok pazarlama teknik ve hileleri ile tüketicinin aklını çelen hipermarketler karşısında da vatandaşın bilinçli ve duyarlı olması gerekmektedir. Bu şekilde ticaretin piyonu olmaktan kendini kurtarmış olarak küçük esnaf ve zanaatkârlara yönelmekle bir dengi unsuru oluşacaktır.

Günümüzde rekabet öyle boyutlara ulaşmış ki sanal marketlerden alışveriş yapıyorsunuz ve istediğiniz her şey kapınıza kadar geliyor. Bu durum aslında bakkal çırağının evinize servis yaptığı hizmetin güncellenmiş versiyonundan farklı bir şey değildir. Eskiden olduğu gibi balkondan sepeti uzatarak bakkaldan ekmeğimizi almanın nostaljisi ile geçmişe yolculuk yapmanız hayal değildir.

Sonuç olarak; gittikçe küçülen ve yok olma noktasına gelen küçük esnafı hem birey ve hem de devlet olarak korumamız gerekmektedir. Bu kesimin yok olması sosyal dokumuzun da bozulması anlamına gelir ki bu durum onulmaz yaralar açacaktır.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın  

Devamını Oku

SAKINCALI KAVRAMLAR VE İNSAN

SAKINCALI KAVRAMLAR VE İNSAN

Askerde, sakıncalı piyade olarak tanımlanan kişiler mevcuttur. Bunlar devlet aleyhinde faaliyette bulundukları gerekçesi ile bir cezalandırma yöntemi olarak bu şekilde silah altına alınmışlardır.

Normalde tahsil durumları ve diplomaları subay olmaları için yeterli olsa da askerliklerini er olarak yapmak zorundadırlar. Bu durum bir dönem kitaplara konu olmuş ve tiyatro olarak ta sahnelenmiştir. En ünlü sakıncalı piyade ise 1971 yılında bu durumu yaşamış olan Uğur Mumcu’dur.

Buna benzer toplumda da bazı sakıncalı kavram ve kelimeler bulunmakta olup bunların isimlerini söylemek yasak değilse de hoş karşılanmaz. Bu durumun inanç temelli bir dayanağı olmasa da nesilden nesile sirayet ederek devam edip gider. Hiç kimse de çıkıp bu durumu sorgulamaz, demek ki öleymiş deyip mevcut düzene ayak uydurur.

Bazı kelimeleri şifrelemek anlamsızdır. Bir şeyi tanımlarken mutlaka ona verilmiş olan ismi ile söylemek gerekir. Mesela, cin demek varken bunu üç harfliler olarak nitelendirmek hangi akla hizmet anlamış değilim. Kuran’da ayet olarak geçen cin kavramını güya onun şerrinden korunmak adına ağzına almamak en basit tanımı ile konuya Fransız kalmaktır. Bunun gibi bir hastalığın adı olan kansere kötü hastalık diye lakap takmak yine aynı kafa yapısının ürünüdür. Kansere kötü hastalık demekle bunu kendimizden uzak tutacağımızı düşünmek yine en basit ifadesi ile evham ve saflıktır.

Bu durum siyaset dilinde de mevcuttur. Mesela yeni bir parti kuruluyor. Açılımı uzun olduğu için daha pratik söylem için kodlanıyor. Kısaltılan parti ismi; iyi, güzel, pak ve temizi çağrıştırdığından bu durum birilerini rahatsız ediyor. Bu güzel çağrışımları yapmasın diye kendince algı oluşturup, değiştirilerek aşağılanıyor. Burada turnusol kâğıdı gibi insanların gerçek yüzlerini görmüş oluyorsunuz. Siz kendinizi kuzu olarak ifade ediyorsunuz, hayır sen koçsun demek gibi bir jakoben dayatma en azından şık değil.

İşin acı olan tarafı ise, yeni nesil bu konuşmalara şahit olduğunda onlarda matah bir şeymiş gibi bu minvalde konuşarak büyüklerini taklit ediyorlar. İyi ve güzel şeylerin örnek alındığı ve taklit edildiği vaki değildir. Maalesef kötü örnekler çok çabuk ve hızlı bir şekilde yayılmaktadır. Bunları daha sonra düzeltmekse paslı bir çiviyi söküp, atamak kadar zor olmaktadır.

Sonuç olarak; hiçbir kelime ve kavrama anlamından daha farklı mana yüklemenin doğru olmadığı düşünüyorum. Kavramların ismini değiştirmenin de sağlam bir temeli yoktur. Sakıncalı kelime ve kavramların olmadığı bir yaşam daha katlanılır ve anlamlı olacaktır.

Saygılarımla,

Erol Aydın

Devamını Oku

PABUÇLARI KASALARA HAPSETMEK

PABUÇLARI KASALARA HAPSETMEK

            Dünyanın her yerinde ibadethaneler aynı zamanda güvenlik açısından sığınılacak limanlardır. Doğal afet, savaş ve kargaşa dönemlerinin en tabi toplanma mekânlarıdır.

Bu anlamda camiler geçmişte ibadetin dışında; ilmin, irfanın, eğitimin, istişarenin ve de barınmanın gerçekleştiği külliye görevi görmüşlerdir. Günümüzde bile gurbete çıktığınızda hiçbir imkânınız olmasa bile mescitler soluklanılan ve dinlenilen mabetler olmuşlardır.

            Her ne kadar zaman ve şartların değişmesi ile birlikte camiler üstlendikleri birçok misyonu yerine getiremese de bu potansiyellerinin olması insanları rahatlatmaktadır.

Camilerde sınıf, mevki ve makam farkı gözetilmediği için insanların kaynaşıp-bütünleşmesi daha rahat olmaktadır. Zengin-fakir ayrımı olmadığı için eşit şartlarda Allah’a kulluk etmenin engin hazzı ile gönüller ferahlamaktadır. Ayrımcılığın olmadığı ender ortak kullanım alanlarından olan camiler bu yönüyle de İslam’ın farkını ortaya koymaktadır.  Bunun yanında sevgi ve paylaşma ile de sosyal barışa hizmet ederek mutluluk kaynağı mekânlardır.

            Günümüzde değişen ve dönüşen toplum ile birlikte ahlaki değerlerde yaşanan aşınma dolayısı ile camilerde bile kimse kendini güvende hissetmiyor. Nüfusun çok hızlı artıyor olması, köyden kente göç, savaşlarla birlikte yaşanan toplu yer değiştirmeler sosyal bünyemizin bozulmasına yol açmıştır. Bu durumdan doğal olarak camilerde nasibini almıştır. Bunun en bariz göstergesi ise ayakkabıların artık kilitli dolaplara saklanıyor olmasıdır. Özellikle büyük şehirlerde bu durum kanıksandığı için kimsenin zoruna gitmiyor. Oysaki başka toplumlardan birisi bu durumu ilk gördüğünde İslam’ın sancaktarlığını yapmış Türk toplumunun geldiği noktayı göstermesi açısından büyük bir hayal kırıklığı yaşamaktadır. Daha geçen yüzyılda ezan okunduğunda kapısını kilitleme ihtiyacı bile duymadan camiye koşan esnafları düşündüğümüzde içinde bulunduğumuz durum elem vericidir.

            Camilerin geçmişteki saygın ve itibarlı günlerine geri dönmeleri için yapısal bazı reformların hayata geçirilmesi elzemdir. Bu çerçevede camilere olan güven duygusunu tekrar kazandırmak adına bazı adımlar atılmalıdır. Buna da tüm kilitli ayakkabılıkların kaldırılarak yerlerine açık, şeffaf raflar yapılması ile başlanmalıdır. Kilitle boğuşmak aynı zamanda özellikle çıkışlarda yoğunluğa sebep olarak izdiham oluşturmaktadır. Camilerin özellikle daha seri ve hızlı boşalması adına bu engelden de kurtulması gerekmektedir.

Üç kuruşluk pabuçları korumak adına mabetlerimizin bu şekilde haksız ithamlara maruz kalmasına kimsenin hakkı yoktur. Bu vebalin altından kimse kalkamaz detay gibi görünen bu gibi ayrıntıların göz ardı edilmemesi hepimizin hayrına olacaktır.

            Sonuç olarak, özgürlük pabuçların da hakkıdır, onları kasalara hapsetmeyelim.

Saygılarımla,

Erol Aydın

Devamını Oku

MEDENİYET GÖSTERGESİ MEKÂNLARIMIZ

MEDENİYET GÖSTERGESİ MEKÂNLARIMIZ

Dinin yarısı temizlik olarak ifade edilse de bunun böyle olmadığını yaşadığımız örneklerden dolayı biliyoruz. Bir ev veya mekâna gittiğinizde temizlik konusundaki en önemli ipucunu banyo ve tuvaletlerden anlıyoruz.

Umuma açık olarak hizmet veren tuvaletlerin durumu içler acısıdır. Ücretli olması dolayısı ile en temel hizmetlerin sunuluyor olmasını bekliyorsunuz ama heyhat bekletiniz boşa çıkıyor. Deli Dumrul misali kapıyı kesip sadece ücret alan ama görevini yapmayan görevliye sitem etseniz de sonuç değişmiyor. O da kullananları suçlayarak topu taca atacaktır.

İnsanoğlunun yiyip-içtikten sonraki en temel ihtiyacı olan, eskilerin ifadesi defi hacet özellikle büyük yerleşim yerlerinde sorundur. Bunun bilincinde olan fırsatçı ve rantiyecilerde bu durumu kendi lehlerine olmak üzere çok güzel sömürmektedirler. Bu umumi tuvaletlerin bir standardının olması ve bunun da belediyeler tarafından denetlenmesi kaçınılmazdır. Tuvaletlerin durumunda bir iyileşme olmadığına göre demek ki kimse görevini yapmıyor, bu da başka bir problemdir. Bu ihtiyaçların giderildiği en önemli kurumlardan birisi de camilerdir. İstisnalar olmakla birlikte şikâyete konu hususlar buralarda da devam etmektedir.

Bütün bu olumsuzlukların yanında Allah’tan yüzümüzü ağartan güzel örneklerde mevcuttur. Şimdilik bunlarla teselli bulup herkese örnek olmasını beklemekten başka çaremiz yok.

Son yıllarda özellikle İstanbul genelindeki Selatin camilerinde (Fatih Camisinde) tuvaletler sorun olmaktan çıkmıştır. Bilenler bilir, özellikle belediyeler bu camilerde mimari estetiği de bozmayacak şekilde yeraltına tuvaletler inşa etmişlerdir.

Kullanılan malzeme, aksesuar, teşrifat ve düzene bakılınca hiçbir masraftan kaçınılmadığı görülmektedir. Yeraltında olduğu için alış-veriş merkezlerinde olduğu gibi yürüyen merdivenle inilmektedir. Daha merdivenin başında enstrümantal bir müzik sesi sizi karşılayarak adeta bir sanat galerisine yolculuk başlıyor hissi uyandırılmıştır. Mekân, çiniler, tablolar, fayanslar ve yapay çiçeklerle tezyin edilerek dekor tamamlanmıştır.

Ortaya çıkan algı çok farklı ve çok değişik bir ortama giriyor olduğunuzun sinyali olmakta, aşağıya vardığınızda yanılmıyorsunuz. Abdest alma yeri ayrı, lavabolar ayrı, tuvaletler ve duş kabinleri ayrı ayrı olarak oldukça fonksiyonel bir yerleşim tasarlanmıştır. Bunun yanında gerek tuvalet kâğıdı, gerek havlu kâğıt, gerekse sıvı sabun sürekli bir şekilde takip edilerek devamlılığı sağlanmaktadır. Belki en önemlisi birkaç görevli tarafından sürekli temizleniyor olması gözden kaçmıyor.

Bu kadar pozitif duruma rağmen insanların sarf malzemelerini vahşi ve hoyratça kullanıldığına şahit olmak insanı üzmektedir. İnsana değer katmak, onu yüceltmek adına yapılan bu hizmete nankörlük etmek ise ne Müslümanlık ne de insanlıkla bağdaşmıyor.

Böylesine sirkülasyonun fazla olduğu merkezde sembolikte de olsa bir ücret alsanız darphane gibi para basarsınız fakat bu beş yıldızlı hizmetler üstelik bedava olarak sunulmaktadır. En büyük sürpriz de bu olsa gerek. Allah yapanlardan ve işletenlerden ebedi razı olsun.

Sonuç olarak, batıda tuvalet ve banyo kültürü yokken, inancımızın bir medeniyet göstergesi olarak inşa ettiği bu mekânları yeniden ayağa kaldırmak boynumuzun burcudur. Yoksa ecdadımıza borçlu olarak kul hakkı ile öte tarafa gitmek çok ağır bir vebal olacaktır.

Saygılarımla,

Erol Aydın  

   

Devamını Oku

DÜNDEN BUGÜNE MUHALİF DAVRANIŞIN DÖNÜŞÜMÜ

DÜNDEN BUGÜNE MUHALİF DAVRANIŞIN DÖNÜŞÜMÜ

Muhalif tutum ve davranışlar dün vardı, yarında olacaktır. Toplumsal dengelerin korunmasında balans görevini muhalif tutum ve davranışlar belirlemektedir. Tekamül edebilmek adına gereklidir, eksikliği demokrasinin yerleşmesi adına kayıp olacaktır.

Yazar-çizerler, sanatçılar, edebiyatçılar ve enteller duygusal zekâları farklı oldukları için meselelere farklı yaklaşabilirler. Bu farklılık onları muhalif yapmaktadır. Muhalif olmak farklı bir boyut ve perspektiften olaylara bakmak demek olduğu için genellikle aykırı insanlardır. Bu aykırılık ta toplumun geneli ile uyuşmadığı için onları toplumdan ayrıştırmaktadır. Bu farklı bakış açısı olmasa idi hiçbir sanat dalı ve sanatçı yetişmezdi. Muhalif olmak her daim olumsuz değildir. Olayların arka planını gözler önüne serdiği için çoğu zaman gerekli de olmaktadır.

Geçmişte muhalif olan insanlar mutlaka bir değer üreterek toplumun açılmamış hücrelerine nüfuz ederlerdi. Farklı fikir ve görüşleri ile toplumun aydınlanması ve uyanması için hak bildikleri yolda tek başlarına da olsa sonsuza kadar yürümüşlerdir.

Körü körüne her şeye hayır-olmaz demeyip alternatif açılımlar ile en azından düşünce anlamında yol gösterirlerdi. Yeni ve orijinal fikirler üreterek toplumu etkilemeye çalışmak en büyük erdemleri olarak ön plana çıkmaktaydı.

Her şeyde olduğu gibi günümüz muhaliflerinde de büyük bir değişim ve dönüşüm yaşanmıştır. Bu dönüşüm olumsuz yönde olup, topluma değer katacak yeni bir şey söyledikleri vaki değildir. Yaptıkları tek şey; yumrukları sıkmak, laf sokmak, geçmişe takılıp kalmak, her şeye karşı çıkmak, vicdan ve merhametin kaybolmasından ibarettir.

Karşı tarafı dinleyip empati ile yeni bir açılım yapmak yerine; küfür, aşağılama, tehdit ve şantajla zeytin yağı gibi üste çıkma çabasından ibarettir. Kendilerine ait hiçbir tefekkürleri mevcut değildir, başkalarından elde ettikleri klişe ve basma kalıp ezberlerle karşı tarafı bastırmayı muhalif olarak algılıyorlar. Onlara göre “muhalefet tasvip etmez “ dolayısı ile en iyi savunma hücumdur mantığı ile sürekli saldırıyı marifet addediyorlar.

Sonuç olarak; eskiden muhalif olmanın bir seviyesi ve ölçüsü vardı. Bu kriter çoktan kaybolmuş durumda, takım tutar gibi taraf tutmayı marifet sanan insanların sayısı hızla çoğalmaktadır. Toptan yok saymak ve ret etmek en büyük özellikleri olarak ortaya çıkmaktadır. Yaşadığımız topluma değer katıp demokrasinin kökleşip ve yerleşmesi adına yeni fikirlere de açık olmamız gerekir. Kendi fikirlerimizi savunurken karşı tarafı da dinlemeden ve hatta bundan istifade etmeden muhalif olunmaz. Olunsa da kısır döngüden çıkamadığınız için değer üretemezsiniz vesselam.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

İFŞA OLMUŞ GİZEMLİ BİR GÜZELLİK OLARAK SALDA GÖLÜ

İFŞA OLMUŞ GİZEMLİ BİR GÜZELLİK OLARAK SALDA GÖLÜ

Afyon ile Denizli arasında seyahat ederken yoldan saparak Salda gölünü keşfetmesek olmaz diye düşündük fakat bu çok kolay olmadı. Salda gölünün bu kadar zaman gizli kalmış olmasını ulaşım zorluğuna bağlarsak yanlış olmaz. Gölün çevresinde ne resmi ne de gayrı resmî olarak tabelaya rastlamanız mümkün değil. Bunu bilinçli olarak düşündülerse eyvallah fakat artık ifşa olduğuna göre vatandaşa yardımcı olması için yönlendirme levhalarına acil ihtiyaç var.

Haritadan bakınca Denizli’nin Çardak ilçesine en yakın konumda olduğunu gördük. Bu noktada internetten yol tarifi aldığımızda kendimizi Çardak havaalanında bulduk ve yol burada bitiyordu.  Tekrar U dönüşü yaparak ve yol tarifi alarak bu sefer Sazköy yolundan kendimizi dağlara vurduk. Asfalt yol önce kötüleşti daha sonra tamamen kaybolarak toprak olarak orman yollarına düştük, yukarı çıktıkça çıktık tepeye varınca aşağıya doğru döndüğümüzde Salda gölüyle karşılaşacağız diye düşünürken ne mümkün…

Aşağı doğru indikten sonra tekrar yola devam döne dolaşa yaklaşık 50 km gittikten sonra Salda muhteşem yüzünü bize gösterdiğinde her şeyi unuttuk. Çamların arasında turkuaz rengindeki görüntüsü bir görünüp bir kaybolduğunda sabırsızlıkla döne dolana göle vardık. Sahildeki beyaz kumları ve suyunun berraklığı ile adeta insanı büyülüyor. Suyun rengi tabandaki kil örtüsü sizi adeta içine çekiyor sessiz ve sakin ortamı ile kafa dinlemek adına bulunmaz bir ortam sunuyor.

Sit alanı olması hasebiyle etrafında yapılaşma ve tesisin olmaması büyük bir şans olarak bu haliyle korunabilirse büyük bir değer olacaktır. Fakat bu görüntüyle tezat bir acayiplik var ki bunu da nazar boncuğu olarak görmek gerekir mi bilemedim! Gölün yaklaşık 10 km’lik boyu var fakat çevresi yer yer kayalık olduğu için her noktasından göle girmek mümkün değil. Bazı bölgelerde doğal plaj alanları oluşmuş durumda, işte bunların en büyüğü olan alana Deli Dumrul misali bir kapı ve görevli koyarak araçlardan 10 TL olmak üzere ücret alınıyor. Bu ücret neyin karşılığı ve ne için alınıyor anlamak mümkün değil? Ben başka noktalardan göle girdiğim için bunu sorgulama imkânım olmadı ve bende sizin gibi merak ettim!

Her şey çok güzeldi fakat bunun birde dönüşü olacaktı, aynı yolu geri dönmeyi gözüm kesmediği için yola devam ederek çıkış yolu bulmaya çalıştık, fakat ne mümkün tam anlamıyla kapana sıkıldık… Önümüze çıkan ilk köyde yol bitti, orman yolundan 8 Km ilerledikten sonra kendimizi asfalt bir yola atsak ta bu yolun bizi ana yola çıkarması çok kolay olmadı.

Sonuç olarak; Salda gölü muhteşem manzarası ile görülmeyi hak ediyor olsa bile ulaşım zorluğu yüzünden alternatif güzergâhları önceden çok iyi öğrenmeniz gerekiyor. Birde benzin deponuzun ful olması size tavsiyelerim arasında bulunsun. En iyisi bir turla gitmek, yoksa her türlü sürprize hazırlıklı olun.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

ALTERNATİF TATİL OLARAK TERMAL TURİZM

ALTERNATİF TATİL OLARAK TERMAL TURİZM

Ülkemizde tatil kavramı; deniz, sahil, güneş, kum ve plaj sarmalına sıkışmış durumdadır. Oysaki alternatif birçok tatil seçeneği mevcuttur.

Bunlardan en önemlisi ise termal tatildir. Tatilin yanında şifa kaynağı olması, dört mevsime yayılmış bulunması ve de devre mülk imkânı ile sınırsız seçenekler sunmaktadır. Bu sene bir vesile Afyonkarahisar’da ailece yapmış olduğumuz tatil farklılığı ile damağımızda umulmaz tatlar bıraktı. Afyon, doğal konumu gereği termal konusunda hem potansiyeli olan bir kent hem de sayısız tesisi ile termalin başkenti konumundadır. Gül, gül dağılmış olan termal tesisler özgül ile taçlanmış bulunmaktadır.

Termalin özgülü, beş yıldızlı konforu ile gerek üyelerine gerekse misafirlerine kaliteyi süreklilik haline getirmiş. Devre mülk olarak binlerce üyesi olmasının yanında, apart otel ve villa seçenekleri ile de her bütçeye uygun hizmet üretiyor. Profesyonel yönetim anlayışı, kalifiye personeli ile müşteri memnuniyetini zirveye taşımış. Kafe ve restoranında yemeğinizi yiyebileceğiniz gibi marketinden yapacağınız alışveriş ile kendi yemeğinizi yapmanıza da imkân sunuyor.

Bunların yanında; açık ve kapalı havuzları, buhar odası, Fin ve Türk hamamı, saunası, jakuzisi, kar çeşmesi, tuz odası ile sınırsız seçenek sunuyor. Su kaydırakları, tedavi amaçlı masaj ve değişik maskeleri ile de kireçleme, kas ve eklem hastalıklarından, felçlilere kadar birçok insan için şifa oluyor. Termal su aynı zamanda içilerek te böbrek ve safra kesesi hastalıkları için de şifa dağıtıyor. Geniş yeşil alanları, yürüyüş yolları, salıncağından at turlarına çocuklar için oyun parklarından büyükler için akşam aktivitelerine kadar akla gelebilecek her şey düşünülmüş. 500 kişilik mescidi; genişliği, ferahlığı, tefrişatı ve konforu ile birçok kentte mevcut olmayan bir seviyedeydi.

Burada bir tespit ve gözlemimi de ifade etmek istiyorum. Havuzdaki 7’den 77’e erkeklerin tamamına yakınının göbekli olması ilginç ama sürpriz değildi. Türk kası veya balkon diye tiye alınan bu gidişat pek hayra alamet olmasa gerek. Ayrıca havuz ve termal kültürümüzün de olmadığını üzülerek gördüm. Gençler havuza atlamaktan, yaşlılar ise kazık gibi hareketsiz durmaktan gayrı yaptıkları bir eylem mevcut değildi. Bilinçli olarak kültür-fizik hareketi yaparak şifalı suların etkisini çoğaltan kişiye rastlamadım.

Sonuç olarak; tatil seçeneği konusundaki kısırdöngüyü kırmanın zamanı gelmiştir. Tatilin yanında sağlığı koruma ve sağlıklı yaş alma konusunda alternatif olarak termal tatil seçeneği gündeme alınmalıdır. Tesisler; hizmet, kalite ve konfor konusunda sahillere fark atmış durumdadırlar. Reklam, tanıtım ve kampanyalarla pastadan daha fazla pay almak gerekmektedir. Sloganları ”zihninizi ve bedeninizi yenileyerek canlılık ve hayat kazanın” daha ne olsun…

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku