Hakkında
1965 Sarıkamış doğumlu olup, Atatürk Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Motor Bölümünden 1987 yılında mezun oldu. 1988-2017 yılları arsında CMS Jant ve Makina Sanayi A.Ş.'de Kalite ve Teknik Eğitim Merkezinde 30 Yıl çalışarak emekli oldu. İzmir Balçova'da yaşamakta olup, biri kız diğeri erkek olmak üzere ikiz evlat sahibidir. Yazıyla sürekli haşır-neşir olarak anılardan oluşan ve Dağın Arkasını Gören Adam adlı kitabı mevcuttur. Haftalık köşe yazıları ile yazım hayatına devam etmekte olup ayrıca Türkiye Yazarlar Birliği İzmir şubesine de üyedir.
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir İzmir
  • Doğum tarihi 01 October
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

GÜLÜN ŞAHLANIŞI OLARAK MURADI ALPEREN

GÜLÜN ŞAHLANIŞI OLARAK MURADI ALPEREN

Bu bir portre yazısıdır. Portre deyince ilk akla resim sanatı gelse de edebiyatta da portre kullanılmaktadır. Birisinin kişilik özelliklerini tahlil ve analiz ederek ortaya konan yazıdır.

Toplum içinde, içimizden biri olup ta farklı özellikleri ile sivrilmiş olan insanları onura etmek amacıyla yazmak bir görev ve vazifedir. Bu anlamda Sayın Murat Gülşah bu formatı fazlasıyla hak etmektedir.

Kendisi otomotiv sektöründe çalışan bir emekçi olmasının ötesinde çevresine ve topluma ışık saçan bir meşale olmaya devam ediyor. Kitap ve şiir yazıyor, köşe yazarlığı yapıyor, söyleşi yapıyor, araştırıyor. Bir alaylı olarak daha ne yapsın dediğinizi duyar gibiyim. Kendisini Alperen ocaklarının rahleyi tedrisatından geçen birisi olarak tanımlıyor. Ve rahmetli Başkan Muhsin Yazıcıoğlu’nun çizgisinde onun yolunda, onun rehberliğinde bayrak yarışını devam ettiriyor.

En büyük tutkusu Anadolu’da unutulmuş olan gönül ve Allah dostlarını araştırmak. Özellikle Asya coğrafyasından gelerek Anadolu’yu kendine yurt edinmiş; evliya, eren, baba, veli, şüheda ve seyitlerin izini sürüyor. Bunların türbe ve makamlarını tespit ederek onları toplumun bilgisine sunarak yeniden tanınır, hatırlanır olmasını sağlıyor. Böylece hem bu mübarek zatlara vefa borcunu ödemiş hem de üzerinde yaşadığımız topraklardaki manevi değerlerimizi toplumla buluşturmuş oluyor.

Murat kardeşimin beni etkileyen en büyük özelliği ise hitabet ve konuşmalarıdır. Gür ve davudi sesi ile sazı eline aldığı zaman coşkun akan bir ırmak gibi yatağına sığmıyor. Adeta bir çağlayan veya bir şelalenin her şeyi önüne katıp sürüklemesi gibi bütün olumsuzlukları önüne katıp sürüklüyor. Kabına sığmayan volkan misali taşıyor, dökülüyor. Pozitif enerjisi ile her topluma anında adapte olarak ışık saçıyor.

Otobüste, metroda karşılaştığı, kulak misafiri olduğu yanlışlara anında müdahale ederek tebliğ görevini yerine getiriyor. Birçoğumuzun duyarsız kaldığı “bana ne” dediği doğru bilinen yanlışlara anında ayaküstü verdiği brifinglerle son noktayı koyuyor. Böylece özellikle geleceğimiz olan gençlere hayatları boyunca unutamayacakları dersler vererek bir kıvılcımın ateşlenmesini sağlıyor.

Sonuç olarak; kendisini geç tanımış olsam da tanışmış olmaktan büyük bahtiyarlık duyduğum bir insan olarak kendisini ayakta alkışlıyorum. Nadir olan bu tür insanları yaptıkları işlerde cesaretlendirmek adına tanımak ve tanıtmak en temel düzeyde insanlık görevidir diye düşünüyorum. Eskilerin ifadesi ile ismi ile müsemma olarak bir gül gibi şahlanıp, muradı hayale doğru bir alperen gibi koşuyor. Daha ne olsun…

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

GEÇMİŞ BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN!

GEÇMİŞ BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN!

Bayramlar, ortak paydamız olarak kutladığımız çok özel günlerdir. Paylaşmanın, sevincin ve mutluluğun zirve yaptığı bu günlerde karşılıklı ziyaretler ilişkileri pekiştirmektedir. Yüz yüze görüşmek, hasret gidermek ve sılayı rahim yapmak için önemli bir fırsat olarak görülmeli ve değerlendirilmelidir.

Günümüzde bayramlar formatından biraz uzaklaşmış olsa da büyük oranda geleneksel olarak kutlanmaktadır. Bunun yanında bayramı tatil fırsatına çevirerek ortadan toz olanlar da yok değildir. Turizm sektörü bu işe ticari açıdan bakıp cazip fırsatlarla insanların aklını çelmesi de arafta olanları kendisine çekmektedir.

Bayramlar, süreleri belli olan zaman dilimleri oldukları için bu limitler dâhilinde kutlanırsa bir anlam taşımaktadır. Bayram geçtikten sonra yapılacak kutlama pek hoş karşılanmadığı gibi makbul de değildir. Sıcağı sıcağına, yakınımızdakileri mutlaka ziyaret etmeli, uzakta iseler mutlaka telefon ederek bayramları kutlanmalıdır. Makul süresi dışında arayarak kutlamaya çalışma bayramın doğasıyla bağdaşmaz. Bazı kişiler “geçmiş bayramınız mübarek olsun” diyerek geçmişe göndermede bulunmaktadırlar. Geçmiş, geçmişte kaldığına göre bunu ısıtıp önümüze koymak çok mantıklı değildir. Geçmişe takılı kalıp geleceği ıskalamak bizim toplumda çokça yaygındır. Birisi bir söylem ortaya koyduğu zaman çoğu zaman sorgulamadan onu kullanmak yaygın bir kanaattir.

Oysaki bu kadar kolay kabul etmemek kendi akıl ve izanımızla meseleye rasyonel bakış açısı geliştirmemiz gerekir. Düşünce tembelliği olarak mevcut olanı alıp kullanmak hem kolaycılık hem de taklitçilikten başka bir şey değildir. Bu durum yeni nesiller içinde olumsuz örnek oluşturarak yozlaşmayı beraberinde getirmektedir. Toplumda birçok söylem ve hareket bilinçli değil de öyle görüldüğü için doğru kabul edilerek taklit edilmektedir. Oysaki doğru bildiğimiz birçok yanlış uygulama bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Bu sorgulamayı en iyi küçük çocuklar yapmaktadırlar. Öğrenme açlıkları doyuma ulaşmadığı için sürekli soru sorarak “bu ne? Mu ni?“  diyerek sizi canınızdan bezdirirler. Onları susturmak için değil, sabırla doğru bilgileri genç dimağlarına nakşetmek gerekir. Yalan ve yanlış bilgilerle zihinlerini doldurduğumuz da bunları düzeltmeleri bir ömre bedel olacaktır.

Sonuç olarak; “demir tavında dövülür” atasözü çerçevesinde olaylara bakmak ve değerlendirmek netice için yeterli olacaktır. Bayramları süresi içerisinde kutlamak ve sonrasında defteri kapatmak gerekir. Geçmiş bayram diye bir şey olamaz, o yaşandı ve bitti yol almak için ileriye bakmak gerekir. Fırsatı kaçırdıysanız önümüzde ki bayramı daha verimli kullanmak için plan yapmaktan başka seçeneğinizin olmaması gerekir.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

YARI HACI OLMAK KAVRAMI VE ÖTESİ

YARI HACI OLMAK KAVRAMI VE ÖTESİ

Hac, zengin olan Müslümanlara farz olan mali bir ibadettir. Bu rüknü yerine getiren kişilere de hacı denir. Toplumda hacıya gitmek gibi yanlış bir ifade olsa da doğrusu hacca gitmek ve hacı olmaktır.

Özellikle sosyal medyada dağlara, taşlara yapılan ziyaret sonrasında “yarı hacı oldum, yarı hacı sayılırım” gibi ifadeler yanlıştır. Dini bir kavram ve kutsal değerlerimizden olan hac bu şekilde hafife alınacak bir husus değildir. Bununla dalga geçmek ve alaya almak büyük vebal ve günah olarak herkesi bağlayıcı hükmündedir.

Uzmanlık ve ihtisas yarımı kabul etmez. Bu yüzden bir atasözü “yarı hoca dinden, yarım hekim candan eder” şeklinde çok vecizdir. Bir şey ya vardır, ya yoktur ikisinin ortası olmaz. Onun içinde yarım hacı ifadesi gerek sosyolojik, gerek inanç ve gerekse itikadı bakımından sakıncalıdır. Bunu bilinçli veya bilinçsiz olarak birileri kullanıyor, diğerleri de etki-tepki çerçevesinde bunu devam ettiriyor. Bu durumda hem kutsallarımız aşınmış oluyor, hem de bunlar sulandırıldığı için matah bir şeymiş gibi lanse ediliyor. Birileri de çıkıp “öyle şey olur mu” demediği için bu durum bu şekilde yayılmaya devam ediyor. Daha acı olanı yapılan yorumlarda bazı aklı evveller durumu daha dramatik bir hale getiriyor. Şöyle ki; “aslında yarım değil, tam hacı sayılırsın. Çünkü dünyanın önünde eğildiği birinin huzurundasın” diye gaz vermeye devam ediyor. Bir başkası “darısı başımıza” ve “Allah bizlere de nasip etsin inşallah”  diyerek, meseleye adeta tüy dikiyor.

Bu durumu düzeltmek adına kibarca uyardığınızda aldığınız cevap genellikle şu şekilde olmaktadır; “bana göre bu da kutsal değer, arkadaşlarımın da çoğu öyle düşünüyor, bir şeyin kutsal olması için illa dini mi olması gerekiyor!” Bu durumda polemiği daha fazla uzatmanın faydası yok çıkmaz sokağa girmişsinizdir. O zaman kutsallarınız, size de arkadaşlarınıza da hayırlı olsun deyip kenara çekiliyorsunuz.

Bu ifadelerin neresinden başlayıp, neresini düzelteceksiniz. Kendisinin ve arkadaşlarının çoğunlukla öyle düşünüyor olmasını mutlak doğru kabul eden birisi ile varılacak bir yer yoktur. Ayrıca “bana göre bu da kutsal değerdir” demek nasıl bir özgüvendir anlayan beri gelsin.

Sonuç olarak; toplum hızlı bir şekilde dini değer ve kutsalların içini boşaltarak kabuk Müslümanlığını benimsemiş görünüyor. Dini ve kutsal değerler konusunda kendi kanaatini doğru olarak kabul ile kendine taraftar buluyor. Yeni bir aşamanın eşiği ve uçurumun kenarında muallakta kalmış durumdayız. Allah sonumuzu hayreylesin demekten başka bir şey elimizden gelmiyor.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

YENİDEN BAŞLANGIÇLAR, SONU HÜSRANLA BİTEN HAYALLER

YENİDEN BAŞLANGIÇLAR, SONU HÜSRANLA BİTEN HAYALLER

Kendi açınızdan yeni ve yeniden başlangıçlar yapmanız umut dünyası açısından normal kabul edilebilir. Fakat bu açılım toplumu ilgilendiren konularda olduğunda ve gerekli karşılığı bulmadığında sonu hüsranla bitecektir.

Çok fazla siyaset yazmamaya gayret ediyorum. Fakat içinde yaşadığımız toplumda öyle gelişmeler oluyor ki duyarsız kalmanız mümkün değildir. Geçen günlerde Yeniden Refah Partisinin kurulması dolayısı ile Sayın Fatih Erbakan’ı dinledikten sonra bu yazı kaçınılmaz oldu.

Rahmetli Necmettin Erbakan siyaset tarihimizde önemli izler bırakmış bir lider olarak tarihteki yerini almıştır. Mefkûresi, idealleri, hayalleri ve yaptıkları ile özellikle muhafazakâr kesimin tek geçtiği bir lider olmuştur. Siyasi zekâsı, esprili benzetmeleri, hiciv ustalığı, belagati ve hitabeti ile kitleleri peşine takmıştır. Vesayet odakları ile yaptığı mücadele sonrasında açmış olduğu alanı bugünkü partiler onun sayesinde rahatça kullanmaktadırlar. Unutulmayacak ve yeri doldurulamayacak bir lider olarak gönüllerde yaşamaya devam edecektir.

Günümüzde değişen yönetim sistemi sayesinde, yeni partilere ihtiyaç olmadığı % 50+1 sayesinde apaçık ortada iken yeni partilerin kurulması anlamsızdır. Seçimlere girseniz bile bir bölen olarak küsurat partisi olmaya namzetsiniz demektir.

Yeniden Refah Partisinin kurulması dolayısı ile Sayın Fatih Erbakan’ı dinlediğim de bende ki etkisi hayal kırıklığı olmuştur. Babasının soy ismini taşımasının ötesinde bir farkındalık ortaya koyamamış olması düşündürücüdür. En başta kendisinde bir liderlik kumaşının olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Hitabetinde bir heyecan görmediğim gibi yeni bir şeyde söylemedi. Beden dili, jest ve mimikleri tekdüze konuşması ile doğru orantılı olarak kitleleri peşine takacak bir görüntü verememiştir. Babasının geçmişte yaptıklarını anlatması, vizyon olarak ortaya yeni bir şey koyamaması manidardır. Yeni kurulan bu partinin Saadet Partisinden ne farkı var? diye sormadan kendimi alamadım. Mili görüş, adil düzen ve hakça paylaşım gibi Erbakan hocanın temel prensiplerinin ötesine geçilememiştir. Birilerinin arkadan ittirmesi ile kerhen ve zorla kürsüye çıkmış gibiydi. Konuşurken enerjisi o kadar düştü ki kendisi bile sıkıldı.

Sonuç olarak; Türkiye’de siyaset 2023’te yapılacak genel seçimlere kilitlenmiştir. Ve bunun yanında Sayın Erdoğan karşıtlığı üzerine siyaset üretilmektedir. Bunu gören ve de bilen diğerleri birlerine benzemeseler bile ittifak oluşturmak zorundadırlar. Bu çerçeveden bakıldığında Sayın Fatih Erbakan ümmeti bölme noktasında babasının kemiklerini sızlatacak bir yola girmiş bulunmakta olup, bir şansının olmadığının kendisi de farkındadır. Armut her zaman dibine düşmeyebiliyor. Çok yazık.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

KURBANLA YAKINLAŞMAK İSTERKEN, UZAKLAŞMAK!

KURBANLA YAKINLAŞMAK İSTERKEN, UZAKLAŞMAK!

Kurban, kelime anlamı olarak yaklaşmak demektir. Yüce Allah ayetinde; “kestiğiniz kurbanların ne kanları ne de etleri bana ulaşmaktadır. Bana ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır.” Buyurarak yakınlaşmayı tarif etmiştir.

Netice itibari ile dini bir bayram olan kurban, seçilmiş olan hayvanların kesilmesi ile yerine getirilen bir ibadettir. Bu konuda çerçeve çok net olarak belirlenmiş iken bunun üzerine bu bedelin infak edilerek farklı şekilde kullanılması söz konusu değildir.

Din ile alakası olmayan bazı kesimlerin saf Müslümanların kafasını karıştırmak için yaptıkları yorumlara aldanmamak gerekir. Bu kesimlerin kurbana bakış açısı özet olarak; “hayvan boğazlayarak bayram kutlamanın kabul edilemeyeceği” yönündedir. Tabi bu kesimlere sormak lazım, ömür boyu löp löp yediğiniz etler tarlada mı yetişiyor?

Anadolu’da “tarlada izi olmayanın harmanda yüzü olmazmış” diye çok güzel atasözü vardır. Bunların dine olan alerjileri malum olmakla birlikte kurban ile ortaya çıkan müthiş ekonomiden parsa kapmak için hariçten gazel okumalarına şaşmamak gerekiyor. Yok, efendim kurbanlarınızı bazı dernek veya vakıflara verin diye telkinde bulunuyorlar. Arafta kalan Müslümanlar! Bunlara kanarak bağış yaparsanız bilin ki kurbanlarınız olmuyor, bu ve benzeri kuruluşlar kurban kesmiyorlar. Böylece kurbanla yakınlaştığınızı zannederken istemeden de olsa uzaklaşmış olma ihtimali de vardır.  

Sol kesimin adeta taptığı bir yazar kurban konusunda lafı döndürüp dolaştırdıktan sonra şöyle bağlıyor; “gelin hayvan kesmeyelim, insan fidanı ekelim. Yılda bir defa üç beş garibana yarımşar kilo et vererek, belki kişisel vicdanlarımıza sevap hormonu enjekte edebiliriz ama aslında topluma hiçbir faydasının olmadığını bilmeliyiz. Kurban için ayırdığınız bütçeyi Darüşşafaka ’ya bağışlayın. Böylece; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller için, çoban ateşi ruhu ile insan biriktirelim.”

Evet, bu şekilde tarif ettiğiniz nesiller yetişecektir ama din ile alakalarının olmayacağı da kesindir. Dinsiz bir nesil yetiştirmek için dindarların kurbanına göz dikmek ise en basit ifadesi ile yüzsüzlüktür.

Kitaplarınızı 2500 TL vererek alacak kadar gözlerini ve gönüllerini bağladığınız insanlar var iken size itaatsizlik edecek değiller ya tabi ki gösterdiğiniz hedefe kilitleneceklerdir. Sizin gibi yazarlar, cemaat, tarikat ve şeyhlere karşı olsalar da kendi konumlarının da okurları gözünde o mertebe olduklarını bilirler.

Sonuç olarak; dini bütün insanların ibadet olarak gördükleri kurbana uzanan elleriniz kurusun. Kendi seküler yaşamınızda istediğiniz gibi yaşayın fakat Müslümanlara da yol göstermeye çalışmayın. Bu vebalin altından kalkamaz, kesilen kurbanların kanlarında helak olursunuz.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

FELSEFENİN MATRUŞKA BEBEKLERİ

FELSEFENİN MATRUŞKA BEBEKLERİ

Yazının başlığı aynı zamanda bir kitap ismi, bu köşede genellikle eleştirel yazılar kaleme almış olsak ta zaman içerisinde ortaya çıkan güzellikleri teğet geçmek olmaz diye düşünüyorum.

Felsefe konusunda akademisyen olarak görev yapan değerli dostum Süleyman Aydın’a bu çalışması için çok şey borçluyuz. Sebebine gelince, ilk defa felsefe konusu bir deneme olarak yaşamın tam ortasına oturmaktadır. Felsefe konusunda halk arasında ortaya çıkan önyargıları yerle yeksan eden bir kitap olduğunu söylemem yeterli olacaktır.

Kitap felsefeye girişin olup çıkışın olmadığı bir disiplin algısını tersine çevirerek felsefeden çıkışın da olabileceği gerçeğine dayanıyor. Yazılarında kendi ifadesi ile “akademik bilgi, felsefi saptama ve kurgu üçlüsünü harmanladığını” görüyoruz. Bunun yanında yine kendi saptaması ile “günlük hayatın içinden örneklerle somutlaştırmayı ve tam anlamı ile hissedilir kılmaya çalıştım” diyerek devamında “tekdüze ve sıkıcılıktan uzak herkesin kendinden bir şey bulacağı “ vurgusunun altını çiziyor.

Bu kitap aynı zamanda felsefe tarihinin derinliklerinde saklı duran bir gerçeği dile getiriyor; tanrı, din, sonsuzluk ve ölümden sonraki hayat gibi soyut kavramların iç içe geçmiş matruşka bebeklerine benzetiyor. Bu konularda felsefe yapmak yerine; daha somut olan, bilim, din, siyaset ve yaşam konularını felsefik olarak irdeliyor.

Felsefeyi bir traktöre benzeterek kendi mecrasında yani bu traktörü tarlada sürdüğünüzde verimli olacağını savunuyor. Bu traktörün okyanusa sürüldüğünde ise içinden çıkılmaz bir sonsuzluk olarak kaybolacağı tezi işlenerek felsefeden çıkışın mümkün olamayacağı tezi veciz bir şekilde ifade ediliyor.

Klasik bir ifade olarak “bir kitap okudum hayatım değişti” mottosunu gerçekleştirecek bir fırsat sunuyor. Felsefe konusunda halkın algısı şu slogan ile özetlenebilir; “felsefe eder adamı vesvese”  bu bakış açısı insanları felsefeden soğutarak uzaklaştırmıştır. Bunun yanında felsefe okyanusunda boğulan klasik akademisyenler sayesinde felsefe hayatımıza dâhil olamamıştır. Bütün bunların farkında olan yazar ilk defa yapılan bir deneme ile yaşantımızdaki somut kavramlarla felsefeyi buluşturup çıkışı bize sunmuştur. Bunu yaparken de meselenin daha iyi anlaşılıp hazmetmenin kolaylaşması adına kendi hayatına ait kesitler sunmuştur.

Sonuç olarak; bugüne kadar felsefe konusunda bildiğiniz bütün bilgileri unutun. Bunun yanında kafanızda bulunan tüm ön yargıları bir kenara bırakın. Bir roman tadındaki bu eseri bir solukta okuduğunuzda hayata bakış açınızın çok farklılaştığını fark edeceksiniz.

Son sözü değerli Süleyman Hocama bırakarak, ben kenara çekiliyorum.

Öğrencilerimden her duyduğumda beni en çok mutlu eden şeylerden biri “hocam siz felsefeyi sadece öğretmiyorsunuz: yaşıyor ve de yaşatıyorsunuz” cümlesi olmuştur. Bu kitapta, bu kitabı okuyan herkese felsefeyi hissettirmek ve yaşatmak istedim. Büyük bir heyecanla yazdım. Felsefenin her an hayatımızın her köşesinde dipdiri olduğunu, ona uzak olduğunuzu düşünseniz dahi sizi kuşatmış olduğunu ve onunla kucaklaşmanız gerektiğini göstermek istedim.

FELSEFESİNİN MATRUŞKA BEBEKLERİ-Felsefeden Çıkış

Süleyman AYDIN Yayın B 175 Sayfa 25 TL

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

 

 

Devamını Oku

MERHAMET TİMSALİ ANNELERİN PROBLEMLİ ÇOCUKLARI

MERHAMET TİMSALİ ANNELERİN PROBLEMLİ ÇOCUKLARI

Anneyi birçok şekilde tarif ve taltif etmek mümkün olmakla birlikte tek kelimeye sığdırmak gerekir ise merhamet kelimesi tam karşılığı olmaktadır. Hele söz konusu çocukları olduğunda akan sular durmaktadır.

Peki, bu aşırı merhamet ve koruma çocuk için her zaman fayda sağlar mı? Bu konuda uzmanlara kulak verecek olursak denge sağlamanın çok daha önemli olduğu görülecektir. Pedagojik eğitim ve çocuğun gelecekte problem yaşamaması adına disiplin için gerekir ise cezanın da gerekli olduğu şarttır.

Mesela çocuk önüne konan yemeği yemediği zaman annenin önünde iki seçenek bulunmaktadır. Ya çocuğa teslim olup onun istediği, çoğu zaman sağlıklı olmayan alternatif bir menü önüne koyacaktır. Bu durumda annesinden taviz koparan ve onun merhametini istismar eden çocuk bunu hayatı boyunca sürdürecektir. Bu şekilde dengesiz ve sağlıksız beslenme sonrasında ileride sağlık sorunları ile boğuşacaktır. Anne çocuğunun isteklerini sorgusuz ve sualsiz kabul ettiği için ona iyilik değil uzun vadede kötülük etmiş olacaktır.

Annenin önündeki ikinci seçenek, önüne koyduğu yemeği yemezse aç kalacağı yönünde dik durmasıdır. Çocuk bilecek ki ya bu yemeği yiyecek ya da aç kalacak bunun başka bir seçeneğinin olmayacağı zihnine nakşedilecek. Çocuk o an için yemeğini yemese bile anne kesinlikle gevşeyip taviz vermeyecektir. Hiç kimse bir öğün yemek yemediği için ölmeyeceğine göre bu kararlı tutum çocuğa hissettirilmelidir.

Sosyal medyada uç bir örnek olsa da dolaşan video bu olayı çok güzel hicvetmektedir. Elinde bir tabak makarnayı çocuğuna yedirmek isteyen annenin elinde aynı zamanda terlik bulunmaktadır. Çocuğun ağzına yemek koyan anne çocuğun reddetmesi sonrasında hemen yanı başında bulunan oyuncak ayıya aynı hareketi yapmakta ve akabinde elindeki terlikle oyuncağı sert bir şekilde darp etmektedir. Hareketi gören çocuk terliğin kendisine de aynı şekilde ineceği korkusu ile yemeğe büyük bir iştahla saldırmaktadır. Bu durum meseleyi çok güzel özetleyen bir görsel olarak tüm annelerin hafızasında yer etmelidir.

Sonuç olarak; çocuğu topluma faydalı birey olarak yetiştirmek dünyanın en zor işidir. “Merhametten maraz doğar”  atasözü çerçevesinde çocukların geleceklerini kurtarmak adına gerektiğinde sert olmakta bir eğitimdir. Uzun vadeli düşünen ve vizyonu gelişmiş anneler bu meseleyi aşmışlardır. Tam tersi çocuğa teslim olan anneler çocukların geleceklerini karattıklarının farkında olmadan bu kısır döngüde kaybolmaktadırlar. Anneler, günü kurtarmaya çalışmayıp, atiyi kurtarmak adına merhameti dengeleyin.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

 

Devamını Oku

VERGİYİ TABANA YAYMANIN DAYANILMAZ ISTIRABI

VERGİYİ TABANA YAYMANIN DAYANILMAZ ISTIRABI

Ülkelerin temel gelirlerini vergiler oluşturmaktadır. Bu vergiler de dolaylı ve dolaysız olmak üzere iki şekilde tahsil edilmektedir. Bu düzen, istisnalar olmakla birlikte neredeyse bütün ülkelerde bu şekilde cereyan etmektedir.

Adil bir düzen kurduğunuzda vergi toplamak ve bunu kamuoyunun ortak menfaatinde kullanmada hiçbir sıkıntı yoktur. Fakat vergiyi tüm kesimlere yayamadığınız da ortaya çıkan sonuçlar can sıkıcı olabilmektedir. Klasik olarak her hükümetin sloganlaştırdığı bir cümle olarak “vergiyi tabana yaymak” sıkıntılı bir ifadedir. Taban dediğiniz zaten yerlerde sürünen büyük halk kitleridir dolayısı ile bu anlamda tabanla uğraşmak adil değildir. Tabanlarının altı yanmış bu insanlara bu kadar yüklenirseniz sosyal barışı tesis edemezsiniz.

Bu tabandakiler genellikle bordolu çalışan insanlardır. Yani amiyane tabirle “kümesteki kazlardır” bunların bir yere kaçma şansları yoktur. Dolayısı ile ücreti eline geçmeden gelir vergisi deyip kesiyorsun, sosyal güvenlik pirimi deyip kesiyorsun, işsizlik sigortası deyip kesiyorsun, damga vergisi deyip kesiyorsun, bireysel emeklilik deyip kesiyorsun.  Bu kadar kesintiden sonra kuşa dönen maaş bu insanların ihtiyaçlarını karşılamıyor. Hal böyleyken vergileri daha da artırmak, vergi dilimlerini çalışanların aleyhine daraltmak meselelerin kördüğüm olmasına sebep olmaktadır.

Vergi konusunda adaleti sağlamak, bordroluların dışındaki kesimlerden gerekli tahsilatı yaptığınızda mesele çözüme kavuşmuş olacaktır. En yalın ifadesi ile çalışan ve kazanan herkesten vergiyi topladığınızda işçi ve memurlara bu kadar yüklenmeye de gerek kalmayacaktır. Vergiyi tüm kesimlere yaymak ve bunun tahsil edilebilir ve makul seviyelerde olması herkesin rahatlamasına sebep olacaktır. Burada asgari ücretten bile vergi alınması ayrı bir garabettir. Asgari ücret demek, en temel düzeyde yaşamını idame ettirebilecek en düşük ücret olduğu idrak edilirse bundan vergi almanın anlamsızlığı daha iyi kavranmış olacaktır.

Devletin gelirlerini artırmanın en garanti yolu kayıt dışı ekonomiyi kayıt altına alınarak vergilendirilmesidir. Bunu yaptığınızda hem adil bir şekilde tüm kesimlere bu yükü dağıtmış olacaksınız. Bunun yanında ortaya çıkan istikrar neticesinde hem demokrasinin güçlenecek, hem devlete olan güven artacak hem de siyasi istikrar ile kalkınmayı gerçekleştirmiş olacaksınız. Görüldüğü bir taşla birçok kuşu vurmuş olacaksınız. Peki, bunu söylemek kolayda yapmak zor mu? Kolay olsaydı bugüne kadar yapılırdı fakat devletseniz yapacaksınız başka çıkar yolu yok.

Sonuç olarak; en kolay yolu seçip vergiyi tabana yayarak insanlara dayanılmaz ıstırap vermek yerine herkesin elini taşın altına koyacağı bir düzen kurun. Ancak bu şekilde sosyal devlet olmuş olursunuz.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

KORUMACI AİLELERİN KORUMASIZ YALNIZLIĞI

KORUMACI AİLELERİN KORUMASIZ YALNIZLIĞI

Her aile çocuğunu sever ve onun en iyi şekilde yetişmesini ister. Bunu yaparken de belli kural ve prensipler çerçevesinde bunu gerçekleştirebilir. Fakat bunu yaparken kantarın topuzu kaçırıldığında bu durum “kaş yapayım derken göz çıkarmak” olur ki sonu hüsrandır. Görünüşte her şey çocuğun iyiliği içindir, “sakınan göze çöp batar” misali bazen aşırı hassasiyet fayda yerine zarar verebilir.

Çocuk yetiştirme de büyüklerin tecrübe ve deneyimleri göz ardı edilerek çoğu zaman saf dışı bırakıldıkları olmuştur. Yeni yetmeler her şeyin kendileri tarafından en doğrusu bilinir havasıyla adeta çocuğun üstüne titreyerek gözlerinden bile sakınırlar. Oysaki çocuğun sosyalleşmesi, topluma karışması, kişilik kazanması için ebeveyn dışında ki kişilerle de iletişim kurması en temel pedagojik eğitim metodudur.  

Aşırı titizlik, vazgeçilmez kurallar, dakiklik ve içine kapalı korumacı bir tutum, kendilerini de yalnızlığa mahkum etmekle eşdeğerdedir. Böyle yapmakla çocuğun sosyal bağışıklık sistemini de yok etmektedirler. Bunun yanında kendileri de toplumdan soyutlanarak kalabalıklar içinde yapayalnız durumuna terfi etmiş olmaktadırlar!

Tuhaf olan ise bu durumdan rahatsız olmadıkları gibi, bu olumsuzluğun farkında bile olmamalarıdır. Bu durum aslında bir travma olmakla birlikte tedavi gerektiren psikolojik bir mertebedir. Tabi bunu kabul ettirebilirseniz.

“Yumurtadan çıkıp, kabuğunu beğenmeme” durumu bu aileleri özetleyen çok veciz bir ifadedir. Sanırsınız ki bu insanlar doğduklarından itibaren kendi göbeklerini kendileri kesmiş gibidirler. Hiç kimseye muhtaç olmadan bugünlere gelmişlerdir. Büyük olarak; fikrinizi söyleyemez, tavsiyede bulunamaz, deneyimlerinizi aktaramaz ve akıl veremezsiniz. Çünkü siz çağın gerisinde kalmışsınız, gündemi kaçırmışsınızdır. Bilişim çağında her şey ayan-beyan ortada iken kimseye ihtiyaç yoktur. Her şey sanal ortamda, sor Google’a söylesin, anam-babam bunları nereden bilecek!

Yaşımız kaç olursa olsun anne-babamızın gözünde bizler hiç büyümeyiz. Dolayısı ile kuracağımız empati ile onları anlamaya çalışarak yılların birikimi olan deneyimlerini kendi bilgilerimizle harmanlayarak kullanmamız kaçınılmazdır. İnancımız, töremiz ve geleneğimiz bunun böyle olmasının herkesin hayrına olacağı menkıbeleri ile doludur. Yeter ki at gözlüklerimizi bir kenara bırakarak dünyaya ve olaylara daha geniş zaviyeden bakabilelim.

Sonuç olarak; İslam’da “bir babanın çocuğuna bırakacağı en güzel miras güzel ahlaktır” şiarından yola çıkarsak meseleyi halletmiş olacağız. Çocuklarımızın maddi ihtiyaçlarını karşılarken onların kölesi olmadan geleceklerini de kurtarmamız elzemdir.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

DEĞİŞEN VE DÖNÜŞEN KINA GECELERİ

DEĞİŞEN VE DÖNÜŞEN KINA GECELERİ

Yaşadığımız çağın en büyük özelliklerinden birisi de her şeyi çok hız bir şekilde değiştirip, dönüştürmesidir. Bu farkındalık hayatın her alanını olduğu gibi kına gecelerini de etkisi altına alarak yozlaştırmıştır.

Düğün öncesinde yapılan kına geceleri yalnızca kadınlar arasında yapılan bir törendir. Kına yakmanın çiftleri hem nazarlardan koruduğu hem de gelinin damada kendisini adamasının bir sembolüdür. Kına gecelerinde hüzün ve sevinç bir arada yaşanır. “Hem giderim, hem ağlarım” havası kına gecelerinin özeti gibidir. Yine kına geceleri evlerde yapılır, buralara tabir caizse “erkek sineğin “girmesine dahi müsaade edilmezdi. Bu törenlerin başka bir anlamı ise gelinin yakın arkadaşları ile yaptığı “bekârlığa veda partisi “olmasıdır.

Hiçbir masraf gerektirmemesi ile de ailelere yük olmaması bakımından sıkıntının olmadığı bir süreçtir. Müziği, eğlencesi, oyunları ile “kendi yağıyla kavrulmak” olarak ifade edilebilir bir etkinlik olması ile orijinal ve özgündür. Sabaha kadar süren eğlence sonrasında mükellef bir sofra ile kahvaltı ile son bulan bir törendir. Tabi tüm bu anlattıklarımız değişim öncesine ait ve günümüzde sadece köylerde rastlayabileceğimiz bir ritüeldir.

Günümüze baktığımızda ise kına gecelerini düğünden ayırmanın imkânı ve ihtimali yoktur. Gelinlik giyilmediği için tek ipucunu buradan yakalayabilirsiniz. Bunun dışında salonlarda yapılması, kadın-erkek karışık olması, orkestranın olması ve damadın bulunması bakımından düğünden farkı yoktur. Geleneksel kına geceleri ile tek ortak noktası “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memleketlere kız vermesinler” den ibarettir.

Günümüzde kına gecesi ve düğün olmak üzere birbirinin tekrarı aynı törenin iki kez yapılmasını kimse sorgulamadığı için de devam edip gidiyor. Bu uygulama o kadar kanıksanmış ki kimse çıkıp ta “ne gereği var” demiyor. Çünkü mahalle baskısı ile aforoz edilmekten korkuluyor.

Günümüzde dört dörtlük bir düğün salonunun maliyeti 20 bin liradır. Aileler ne büyük yükün altına girdiklerini anladıklarında ay bacayı savuşmuş oluyor. Salonların kullanım süresi sadece 3 saattir. Üç saat için ödenen bedelle evin bütün eşyalarını alırsınız. Fakat “el âlem ne der” düşüncesi ile yapılan şatafatta sadece salonlar kazanmaktadır, bunun dışında herkes kaybedenler safındadır. Biz ülke olarak çok zengin olmadığımız için bu kadar lüksü kaldırmamız söz konusu değildir. Üç gün sonra yeni çiftler ayrıldığında ezilen yine aileler olmaktadır.

Sonuç olarak; millet olarak “ifrat ve tefritte” sınır tanımıyoruz. Bunu da ne için, sadece gösteriş için yapıyoruz, vasatı yakalayamadığımız sürece iki yakamız bir araya gelemeyecektir bilesiniz.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku