Hakkında
1965 Sarıkamış doğumlu olup, Atatürk Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Motor Bölümünden 1987 yılında mezun oldu. 1988-2017 yılları arsında CMS Jant ve Makina Sanayi A.Ş.'de Kalite ve Teknik Eğitim Merkezinde 30 Yıl çalışarak emekli oldu. İzmir Balçova'da yaşamakta olup, biri kız diğeri erkek olmak üzere ikiz evlat sahibidir. Yazıyla sürekli haşır-neşir olarak anılardan oluşan ve Dağın Arkasını Gören Adam adlı kitabı mevcuttur. Haftalık köşe yazıları ile yazım hayatına devam etmekte olup ayrıca Türkiye Yazarlar Birliği İzmir şubesine de üyedir.
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir İzmir
  • Doğum tarihi 01 October
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

CAMİLERİ 4T’NİN İSTİLASINDAN KURTARMAK GEREKİR

CAMİLERİ 4T’NİN İSTİLASINDAN KURTARMAK GEREKİR

            Camiler, ibadethane olmasının ötesinde aynı zamanda insanların ortak kullanım alanları olarak kamuya aittir. Bu özelliğinden dolayı da kural ve kaidelerle sınırlandırılmış alanlardır. Kurallara uyulmadığında ciddi sıkıntılar, herkesin olduğu gibi dinin de zarar görmesine neden olacaktır.

            Dünden bugüne zamana bağlı olarak yaşanan değişim ve dönüşümler bu mekânları da etkilemiştir. Bunlar küçük detay ve önemsiz görülerek ihmal edildiğinde insanların kanıksaması ile zaman içerisinde yozlaşmanın lokomotifi olmuşlardır.

            Camileri istilada eden 4T’den bir tanesi bu mekânların ruhuna aykırı olup, bulunmaması gereken unsurlardır. Kiliselerde sıraları sökmek ne ise camilerde taburelerin bulunması da o hükümdedir. Taburede namazın olmayacağı her kanaldan tebliğ edilmesine rağmen bunun önüne geçilememiştir. Engel ve manisi olan insanların oturarak namaz kılmalarında hiçbir sakınca yokken, tabure de namazın rükünleri açısından eksik olacağından daha önemlisi caminin ruhuna aykırı olduğundan bu duruma radikal çözüm bulmak Diyanet İşlerinin uhdesindedir.

Son dönemde bu konuda iyileştirme sağlanmış olsa da sabit taburelerin atılıp, katlanır olanlarını yerine ikame edilmesi neyi değiştirmiştir? Bunun da ayrıca sorgulanması gerekmektedir. Tepkilerden korkulduğu için radikal bir karar alınamamıştır.

            İstilada ikinci T’yi telefonlar oluşturmaktadır. Bu kadar uyarı ve ikaza rağmen her namazda, müzikle ibadet hayatımızın bir parçası oldu. Bu durumu eğitim ve kültüre havale ederek çözmek mümkün değildir. Kesin çözüm olarak teknolojiyi kullanarak cami içerinde bu cihazları işlevsiz bırakmak gerekiyor.

            İstilada üçüncü T olarak takunyalar gelmektedir. Abdest alırken genellikle ahşap olan bu takunyalar kullanılarak temizlik ve hijyen şartları hiçe sayılmaktadır. Yıllarca, binlerce insanın kullandığı bu takunyalar üzerinde oluşan, mikrop ve bakteri yuvası olarak tehlike saçmaktadırlar. Bunun yanında kimsede aldığı yere koymadığı için görüntü kirliliğine de sebep olmaktadır. Ayrıca ıslak ayakla camiye girerek, halıları kirletmek te cabası olmaktadır.

            İstilada dördüncü T’yi tesbihler almaktadır. Yine temizlik ve hijyen konusunda tehlike saçmaları açısından bulunmaması gereken gereçlerdir. Sünnet olan parmak hesabı ile çekmek veya çok isteniyorsa kişisel tesbihler kullanılmalıdır. Ayrıca bu genel tesbihlerde ideal dizime bugüne kadar ben rastlamadım, ya çok sık dizilerek kazık gibi olmakta ya da boşluklar çok fazla olduğu için tesbih çekmek işkenceye dönüşmektedir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi Çin malı olmaları da meseleye tüy dikmektedir.

            Sonuç olarak; camilerde huzur ve huşu ile ibadet etmenin yolu düzen ve disiplinden geçmektedir. Olumsuz olan ve 4T’den oluşan dış etkenlerin refüze edilmesi elzemdir.

Bu konuda din görevlileri hassasiyet göstererek meselenin halli yolunda mesafe alınmasına yardımcı olmalıdırlar. İlk başta ortaya çıkacak bazı eleştirilerin dikkate alınmadan bu köklü değişimleri hayata geçirmek dine yapılan en büyük iyilik olacaktır.

Esenlik dileklerimle,                                                                                    

Erol Aydın

Devamını Oku

KÜRESELLEŞMENİN YOK ETTİĞİ YOL ÜSTÜ SATICILARI

KÜRESELLEŞMENİN YOK ETTİĞİ YOL ÜSTÜ SATICILARI

    Yurdumuzda ana arterler başta olmak üzere yol kenarlarında ürününü satan üreticilere rastlamak vaka-i adiye ’den bir durumdur. Bu insanlar kendi tarla/bahçesinde yetiştirdiği malları nakde çevirerek aile bütçesine katkı sağlamaktadırlar. İşletme gideri, vergi, eleman, kira, elektrik vs. gibi kaygıları olmadığı için kayıt dışı olmakla birlikte herkesin özellikle devletin göz yumduğu kesimi oluşturmaktadırlar.

    Bu avantajlarına bağlı olarak satış fiyatlarının da çarşı/pazara göre daha uygun olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. O eskidendi, küreselleşme tüm değerlerimizi yok ettiği gibi bu kesimi de yozlaştırarak özlerini kaybetmelerine sebep olmuştur. Daha fazla kazanç ve tamah yüzünden inanılmaz bir rekabete sürüklenerek tüm etik değerleri yerle yeksan etmişlerdir. O saf, masum ve kanaatkâr köylü gitmiş, yerine burnundan kıl aldırmayan, dayatmacı ve nobran bir sınıf oluşmuştur.

    Oysaki inancımızda bile öşür diye bir kavram vardır ve bu toprak mahsullerinden % 10 civarında zekâtın verilmesini zorunlu kılmaktadır. Bugün değişen ve dönüşen çağımızda kaç toprak sahibi bu hususta hassasiyet gösteriyor doğrusu merak konusudur. Bizi biz yapan değerlerimiz, inancımız ile taçlandığında bir anlam ifade etmektedir. Yoksa zaten İslam dışı toplumlar materyalist düşünce ve yaşayışın girdabında debelenip durmaktadırlar bizim de yavaş yavaş bu tuzağa düşmüş olmamız acıdır.

    Günümüzde moda kavram olarak, doğal/organik furyası tüm hızıyla piyasayı kasıp kavurmaktadır. Ürünün başına bu kavramı koyduğunuzda akan sular durmaktadır, o zaman fiyatını ikiye katlamakta bir beis yoktur. Fakat bunu denetleyen sistematik bir mekanizma olmadığı için sapla saman çoğu zaman birbirine karışmaktadır. Vatandaş burada büyük bir ikilem yaşamakta ve tam bir Arafta durumu söz konusu olmaktadır. Sağlık açısından son derece önemli olan bu denetimin sadece vicdanlara havale edilmesi meseleyi çözümsüz bırakmaktadır.

    Günümüzde çevresel şartların sürekli kötüye gitmesi sebebiyle güvenilir gıda çok önemli olmaktadır. Bunu istismar eden insan ve firmaların her zaman olacağı da göz önüne alındığında durum gelecek adına kaygı vericidir. İnsanlar doğal olanı almak adına daha fazla ödemeye hazır fakat ortada önemli bir güven sorunu mevcuttur. Yaşadığımız dünyada birçok sorunla boğuşurken aslında bunların kök nedeni ve ana kaynağını insan oluşturmaktadır. İnsanı düzelttiğimizde dünya kendiliğinden düzelecektir. 

    Sonuç olarak; üç günlük dünyada mutlu ve huzurlu yaşamak her insanın en doğal hakkı olduğu elzemdir. Özümüzü, vicdanımızı, insanlığımızı ve değerlerimizi kaybetmediğimiz bir dünya herkes için yaşanılır olacaktır. Bilişim çağı ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan küreselleşmeye boyun eğmediğimiz zaman her şey eskisi gibi doğal olacaktır.

Esenlik dileklerimle,                                                                          Erol Aydın

Devamını Oku

BİYOLOJİK SAATİNİZİ BOZARSANIZ …

BİYOLOJİK SAATİNİZİ BOZARSANIZ …

Bozuk bir saatin günde iki kere de olsa doğruyu gösterdiği herkesin malumudur. Bunun yanında biyolojik saatinizin bozulması durumunda hiçbir zaman doğruyu göstermeyeceğinden de emin olabilirsiniz.

Biyolojik saat; yaşam ritmimizin düzenli çalışması için salgılanan bir hormondur. Uyku düzenimiz başta olmak üzere yaşamla ilgili birçok ritim biyolojik saatimizin düzgün çalışması ile alakalıdır. Mesela, insanların dışında diğer tüm canlıların da küllü irade sayesinde bu sistemle ayakta kaldığı bir realite olarak karşımızda durmaktadır. Kuşların hangi zaman diliminde göç edecekleri, kış uykusuna yatan hayvanların ne zaman yatıp-kalkacakları, çiçeklerin her sabah açıp, her akşam kapanmaları biyolojik saat dediğimiz ilahi düzen sayesindedir.

Biyolojik saatin bozulmasında etken unsurları maddeler halinde sıralamak meselenin sarihe kavuşması açısından elzemdir;

Gece vardiyasında çalışanlar,

Yüksek ışığa maruz kalanlar,

Uçakla uzun uçuş yapanlar,

Uzay ve kutuplara seyahat yapanlar,

İşkenceye maruz kalanlar,

Aşırı gürültü ve yaşam tarzları biyolojik saatin bozulma sebeplerindendir.

Biyolojik saatinizin sekteye uğraması, yaşam kalitenizin bozulması olarak hayatınız boyunca yakanızı bırakmayacaktır. Uyku düzeninizden, yeme-içmenize varıncaya kadar tüm faaliyetlerde bu olumsuzluk yaşamınızı direkt etkiyecektir. Birçok insan yaşadığı bu sıkıntıların kök nedenini bilmediği için çözümü başka yerlerde aramaktadır. Teşhis yanlış olunca da tedaviden sonuç almak mümkün olmayacaktır.

Günümüzde özellikle gençler, bilişim çağının da getirmiş olduğu olumsuzluklar sayesinde bu konuda tehlikeye açık bir yaşam sürmektedirler. Sabahlara kadar süren boş ve gereksiz meşgalelerle biyolojik saatin bozulmasına zemin hazırlamaktadırlar.

Olması gereken, uykunuz geldiğinde bunu ötelememek ve ertelememek gerekliliğidir. Fıtrata uygun olan budur ve vücudunuz salgıladığı hormonlarla bunu size bildirmektedir. Buna direnç gösterdiğinizde biyolojik saati bozmuş olursunuz ki geçmiş olsun bunun tamiri artık imkânsızdır.  

Bir atasözü; “gençler bilseydi, ihtiyarlar yapabilseydi” diyerek yeni yetişen neslin birçok şeyin farkında olmadığını özetlemektedir. Bunu büyükler olarak ifade edip, uyarsanız bile kimse kulağına küpe yapmadığı için sonuç almanız söz konusu olmuyor. Farkına vardıklarında ise gençlikler ihtiyarlığa döndüğü için yapabilecek güçlerinin olmadığı gerçeğidir.

Sonuç olarak; Allah insanı en mükemmel şekilde yaratıp, donatarak yeryüzüne salmıştır. Kendi irademiz, yaşam şartları, özensizlik ve bilgisizlik neticesinde fıtrata aykırı davranışlar yaşam ritmimizin bozulmasına yol açmaktadır. Biyolojik saatin bozulması olarak ifade edilen bu yeni durum hayatımızı ömür boyu olumsuz etkilemektedir. “Her şeyin başı sağlık” olarak ifade edilse de bunun gerekleri yerine getirilmediğinde bu laf muallakta kalmaktadır.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

EĞİTİMİN ASIL FONKSİYONU ÜZERİNE BİR DENEME

EĞİTİMİN ASIL FONKSİYONU ÜZERİNE BİR DENEME

Günümüzde dillere pelesenk olarak yerleşmiş olan ifade “eğitim şart” kavramıdır. Bunu söylerken doğru bir tespite işaret etmekle birlikte altını yeterince doldurduğumuz söylenemez. Eğitimin şart olmasıyla ilgili olarak aslında neyin kastedildiği pek anlaşılmaz.

Eğitim, bir milletin gelecekte de var olması için şahsiyetli bireyler üretmek zorundadır. Şahsiyet sahibi bireyler yetiştirmediğiniz zaman ortaya çıkan kalabalıklar bir sürüden ibarettir. Bu topluluğun; düşünce, hareket ve değer üretmesi mümkün değildir. Milli eğitim sisteminin, eğitme konusunda ki en büyük eksikliği belki de hür ve özgür düşünemeyen, öz benliğinin farkında olmayan nesiller yetiştirmiş olmasıdır. Şahsiyeti dar anlamıyla sadece kişilik veya karakter olarak ele alırsak bu yanıltıcı olabilir. Şahsiyet bu dar anlamın ötesinde; irade, inanç, heyecan, zekâ, kültür, medeniyet, soy, nesep, çevresel etkiler ve sosyoekonomik etkenlerin topyekûnudur. Şahsiyet sahibi insanların özelliklerine baktığımız zaman ise;

Sorumluluk sahibidirler,

Milli ve manevi değerlerine bağlıdırlar,

Saygılı ve özverilidirler,

Vicdan sahibidirler,

Hayâ ve edep sahibidirler,

Sevgi, şefkat ve merhamet sahibidirler,

Serbest düşünen, özgürlükçüdürler,

Pes etmeyen, inatçı ve vazgeçmeyen yapıdadırlar,

Bencil olmayıp, empati sahibidirler.

Bu özelliklere sahip nesiller yetiştiğimiz takdirde gelecek adına kaygı duymanıza gerek yoktur. Bunu gerçekleştirmek için ise; okul, öğretmen, sistem ve toplum olmak üzere yeniden yapılanma ile özünüze dönmeniz gerekir. Milli eğitimin özeli ve yabancısı olmaz. Özel ve yabancı okullar sonuçta ticaret yaptıkları için bunların şahsiyetli bireyler yetiştirmek gibi bir kaygıları da olmayacaktır. Bunun yanında yetenekli ve çalışkan öğrencileri topladıkları için de haksız rekabetin oluşmasına zemin hazırlanmış olacaktır.

Eğitimin asıl amacının bilgiyi aktarmak ve nakletmek olmadığı çok açıktır. Bilgi sahibi olmak için günümüz bilişim çağında aslında okula da ihtiyaç yoktur. Bu yüzden okul ve öğretmenin asıl fonksiyonunun düşünce üretebilecek bireyler yetiştirmesidir. Derinliğe inen, sorgulayan, analiz yapabilen ve meseleler arasına ilişki kurabilen öğrenciler sadra şifa olacaktır.

Sonuç olarak; günümüzde şikâyet konusu olan her alanda ki kokuşma ve çürümenin kaynağı eğitimin bozulmasıdır. Eğitimi, köklü olan medeniyetimiz ve geçmişimizle birlikte harmanlayıp şahsiyet sahibi bireyler yetiştirmeden halletmemiz mümkün değildir. Bunun için de eğitimin en önemli girdisi olan öğretmenlerden işe başlamak meselenin kök nedeni bakımından önemlidir.

Kendisi de öğretmen olan mütefekkir Nurettin Topçu bu konuda öğretmeni şöyle tarif etmektedir, “Öğretmen, bir mabede girer gibi sınıfa girmelidir!” 

Öğretmen yetiştiren eğitim fakültelerine neşter vurmak bugünü olmasa bile geleceği kurtaracaktır. Eğitimin ihmal edilmesi geleceğinizin yok edilmesi anlamına gelir ki buna kimsenin hakkı yoktur.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

 

Devamını Oku

ÇOCUK EĞİTİMİNDE ELEŞTİRİNİN SINIRLARI

ÇOCUK EĞİTİMİNDE ELEŞTİRİNİN SINIRLARI

Çocuklarımız geleceğimizin güvencesi ve teminatı olduğuna göre onların iyi yetişmeleri çok önemlidir. Eğitimlerini; aile, okul ve çevre üçgeninde tamamladıkları bu üçlü sacayağının dengesi başarı için kaçınılmazdır.

Çocuk, gözünü aile içerisinde açtığı için, ebeveynlerin tutum ve davranışları çok önemlidir. Anne ve babanın çocuğa davranışlarının ötesinde kendi aralarındaki diyalog da hayati önem arz etmektedir. Çocuk hal ilmi olarak ifade edilen süreçten iyi ya da kötü yönde etkilenecektir. Çocuğun maddi ihtiyaçlarını gidermenin yeterli olmadığını sanırım herkes kabul edecektir. Bu temel ihtiyaçların ötesinde çocuğun; güven, sevgi ve şefkate ihtiyacı daha büyük önem taşımaktadır. Çocuğun kişilik kazanması, kendisini gerçekleştirmesi ve kabuğunu kırması tamamen ailenin pedagojik bilgisine bağlıdır.

Zorlu yaşam koşulları herkesi azami oranda yormakta ve yıpratmaktadır. Eve yorgun geldiğimizde çocuk bunun bilincinde olmayacaktır. O, gün boyu anne/babasının yolunu gözlediği için ilgi ve oyun beklemektedir. Bu konuda özveride bulunup çocuğun bu ihtiyaçlarını gidermediğimizde onun için yıkım olacaktır. Eğitim adına rol model olmanın dışında mutlaka eleştirilerimizin olması kaçınılmazdır. Eleştirilerin yapıcı olması ve yaralayıcı olmamasına özen gösterilmelidir. Burada en önemli kıstas üslup olmaktadır. Beden dilimiz, mimiklerimiz, ses tonumuz ve bakış açımız eleştirimizin başarısı için çok önemlidir. Burada bir denge kuramadığımız zaman yapılan eleştiri ters tepecek ve bize geriye dönecektir. Bazı uzmanlar çocuğu eleştirmenin yanlış olduğunu söylese de doğruyu eğriden ayırmak adına kıvamında ve ölçüsünde yapıcı eleştirilerin olması kaçınılmazdır. Burada ki anahtar kelime “yapıcı eleştiri” kelimesidir.

Eğitimin ikinci evresinde okul gelmektedir. İyi bir okuldan daha önemlisi iyi bir öğretmene düşmesi çok daha önemlidir. Öğretmenler aynı zamanda birer insan mühendisleri oldukları için geleceği inşa etmektedirler. Kötü olmaları durumunda çocuk ve aile için ömür boyu telafisi mümkün olmayacak yaralar açacaktır.

Eğitimin üçüncü evresinde ise çevre gelmektedir ki bunu; eş, dost, arkadaş ve akrabalardan tutun, oturduğunuz muhite kadar geniş bir çerçevede okumak gerekir. Çocuk, çevrede sosyalleşeceği için onun güzel örneklere muhatap olması çok önemlidir. Kanun ve kuralların ihlal edildiği bir çevrede zihni hep olumsuz algılarla dolacağı için bunu ileride söküp atması pek mümkün olmayacaktır.

Sonuç olarak; çocuk, diğer canlılar içerisinde büyümesi ve yetişmesi en zor olan bir varlıktır. Büyük emek ve maddi/manevi külfeti olan bir süreçten geçmektedir. Günün sonunda hem kendisine hem de topluma faydalı birey olması çok önemlidir. Bunun için tüm kesimlerin el ele vererek sinerji ile başarıya ulaşmaları mümkündür.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

SOHBETTEN, İLETİŞİME TELEFON MACERAMIZ

SOHBETTEN, İLETİŞİME TELEFON MACERAMIZ

Akıllı telefonların devreye girmesi ile artık kullandığımız cihazlar birer cep bilgisayarı oldular. Dolayısı ile sosyal yapımızdan, kültürümüze kadar birçok alanda köklü değişimler yaşandı.

İyi ve kötü yönleri ile birlikte cep telefonları ile yaşamaya devam edeceğiz gibi gözüküyor. Kuşaklar arasında çatışmaya sebep olsa da bir nesil sonra bu çatışmanın da ortadan kalkacağı kuvvetle muhtemeldir. Teknolojiye meraklı bir toplum olarak dünyada ki gelişmeleri yakından takip ettiğimiz doğrudur. Bunun yanında bütçemiz el vermese de son model telefonları almak yine hasletlerimizdendir. Dünya için büyük ve iştahlı bir pazar olduğumuz için son çıkan ürünlerin ülkemize satışa sunulması sürpriz değildir. Desinler ve gösteriş merakımız artık sır olmadığı için bu zaafımız çok iyi değerlendirilmektedir. Bu konuda sosyal medyada dolaşan espri oldukça anlamlı olması yanında oldukça da düşündürücüdür. Adam yeni İphone’u arka cebine koyup kahveye gitmiş, sandalyeye oturduğunda çat diye bir ses duyduğunda “inşallah belim kırılmıştır” diyerek telefonuna verdiği değeri ortaya koymuştur.

Bütün bunların yanında, telefonu kullanma konusunda yol almamız gereken birçok merhalenin olması da bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cep telefonlarının olmadığı dönemlerde iletişim kurmak hem lüks hem de oldukça külfetli bir aktiviteydi. En azından ses kalitesi çok iyi olmadığı için sesinizi karşı tarafa duyurmak için bayağı bir bağırmanız gerekiyordu. Bu durumdan mütevellit olsa gerek günümüzde birçok yaşlı o alışkanlıkla telefonda bağırarak konuşuyor, bu psikolojiyi üzerimizden atmamız pek mümkün gözükmüyor.

Yeni nesilde ise eğilim, telefonuna kayıtlı olmayan çağrılara cevap vermiyor. Telefon numaramızı birçok vesile ile kamu ve özel kurumlar ile paylaştığımız için her an bir vesile ile aranmamız söz konusu olabilir. Bu durumda mağduriyet yaşanmaması için gerekli cevapları vermek gerekir, işinize gelmiyorsa kapatabilirsiniz. Bunun böyle olması sosyal medyada oluşturulan algılarla ilgili olup kafamız çok karıştığı için kendi irademizle akıl yürütemediğimizden kaynaklanmaktadır.  

Telefonda konuşurken yapılan diğer bir olumsuzluk ise karşı tarafın müsait olup olmadığı düşünülmeden lafın uzatılmasıdır. Özellikle ev hanımları telefonu sohbet aracı olarak kullandıkları için en ince ayrıntısına kadar gününün nasıl geçtiğini anlatması, sizi esir alması içten bile değildir. Çoğu zaman nezaketen dinleseniz bile buna benzer birkaç telefon alsanız gününüz öldü demektir.

Sonuç olarak; telefonun bir iletişim aracı olduğunu öğrenmemiz çok kolay olmayacaktır. Teknolojiye olan merakımızın yarısını adabı muaşeret konusuna ayırmadığımız sürece bu tür eleştiriler sürüp, gidecektir.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

HER ŞEY PARA DEĞİLDİR, PARA HER ŞEY MİDİR?

  • HER ŞEY PARA DEĞİLDİR, PARA HER ŞEY MİDİR?

Paragöz olarak kabul edilen insanların her şeye maddeci yaklaştıkları doğrudur. Para onlar için her şey, her kapıyı açan sihirli bir anahtardır. Kendi açılarından haklı oldukları da söylenebilir.

Paranın varlığını, gücünü, kapsama alanını ve etkinliğini tartışmak yersizdir. Mübadele ve değişim aracı olarak dün vardı, yarında olacaktır. Fakat her şeyi satın alma gücü tartışmasız doğru değildir. Mesela parayla; sevgiyi, huzuru, mutluluğu ve sıhhati satın alamazsınız. Bunun yanında hayatımızı idame ettirirken de en temel ihtiyaçlar için yine paraya ihtiyaç vardır. Bu durumu bir kısır döngü olarak taraf tutarak mutlak çözmeniz mümkün değildir. Evet, her şey değildir ama gerekli olduğu yerlerde vardır.

İlk çağlarda insanların en temel ihtiyaçları; beslenme, barınma ve güvenlik olduğu için paraya ihtiyaç olması da söz konusu değildi. İhtiyacı olan her şeyi doğadan karşıladığı için kimsenin kazanç elde etme kavramı aklına bile gelmemiştir. Fakat teknolojik gelişmeler, nüfusun hızla artması, kaynakların hızla tükeniyor olması en azından bir zihniyet devrimi oluşturmuştur. Bunun sonucunda da takas ile alışveriş artık ihtiyaçları karşılayamadığı için para kaçınılmaz olmuştur.

Bir insan olarak, parayı amaç olarak değil de araç olarak gördüğümüzde onun esiri olmaktan kurtulmuş olacağımız çok açıktır. O zaman paraya hükmedebilir onu en etkin ve fonksiyonel şekilde kullanmış oluruz. Elimizde ki imkânları, insanların huzur ve mutluluğu için kullandığımızda toplum olarak kendimizi iyi hissedeceğimiz için sorunlar en aza inmiş olacaktır. Her insan kazandığını yiyecek diye bir şey yok dolayısı ile onu paylaştığımızda insan olduğumuz ortaya çıkacaktır. Yoksa bencilliğin çukuruna yuvarlanırız ki buradan çıkmamız olası değildir.

Şu an dünyanın en büyük sorunu adil paylaşımın olmamasıdır. Batılı birçok ülke obezite ile mücadele ederken bunun yanında Afrika kıtasında birçok çocuk yatağa aç olarak girmektedir. Burada bir denge kurmadan ilerleme kaydetmemiz mümkün değildir.

Sonuç olarak; para ile olan sınavımız çok çetin geçmektedir. İnancımızın gereği olarak “yiyip, içip ve israf etmeyeceğiz” bunun yanında elde ettiğimiz zenginliğimizi ihtiyaç sahipleri ile paylaşacağız. Formül çok basit, bunu başardığımız zaman paranın her şey olması veya hiçbir şey olması meselesi o kadar sorun olmayacaktır.

Basit olan bu durumu gerçekleştirmek için de; empati ile benliğimizi gözden geçirip nefis muhasebesi ile zirveye çıkmamız çok daha kolay olacaktır. İşte bu durumda paranın her şey olduğunu kanıtlamış oluruz.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

 

Devamını Oku

RAMAK KALA KAÇAN FIRSATLAR

RAMAK KALA KAÇAN FIRSATLAR

Günlük hayatta; az kalsın düşüyordum, az kalsın çarpıyordum diye başladığımız cümleleri kapsayan durum “ramak kaldı” olarak değerlendirilmektedir. Özellikle çalışma hayatında iş güvenliği açısından kazaları önlemek adına tedbir almayı amaçlamaktadır.

Bu hususların dışında, önümüze çıkan fırsatlar konusunda da zaman zaman ramak kaldığı durumlar olmuştur. Mesela bir işe müracaat ettiniz tam olacakken olmaması durumu ramak kala kaçan fırsat olmaktadır. Bu durumda tepkimiz, “nasip değilmiş veya bunda da bir hayır vardır” şeklinde olmaktadır.

Daha basit durumlar için de ramak kalan pozisyonlarla karşılaşmamız mümkündür. Mesela ekmek almak için fırına yöneliyorsunuz tam o anda sizin bir saniye önünüzde birisi içeriye dalıyor. Ramak kala sizi geçen kişi bir de kararsız ise sizi afakanlar bastığı olmuştur. İşletme sahibi yalnız ise mecburen ilk gelen müşteri ile ilgileneceği için bir de aceleniz varsa saniyeler yüzyıl gibi gelebilir.  Bu gibi durumlarda; “misafir misafiri sevmez”  misali “müşterinin de müşteriyi sevmediği” aklınıza takılmıştır.

Başka bir durumda; zamanla yarışıyorsunuz, mesai bitmeden ATM’ye para yatırmanız gerekiyor. Uzaktan baktınız kimse yok seviniyorsunuz, yürürken cüzdanınızdan kartınızı çıkarıyorsunuz. O da ne tam ulaştım diye sevinirken bir adım önünüzde başka birisi önünüze geçmiştir bile, bu durumda “la havle” çekmekten gayrı yapacak bir şeyiniz yoktur. Önünüzde ki kişi en fazla para çekecektir diye düşünürken, birçok işlemin yanı sıra, kart değiştirerek sizin zamanınızı öldürürken sizde o an için birkaç kilo kaybetmiş gibi kendinizi hissettiğiniz yine özellikle sabırsız insanlar için doğaldır.

Ramak kala kaybettiğiniz fırsatlar için bu sefer keşkeler devreye girmektedir. Keşke oradan değil de, buradan gitseydim. Keşke bir an için o vitrine bakmasaydım gibi birçok senaryo kafasızdan geçmektedir. Lakin sonuç değişmez bütün bunlar yaşanması gerekiyordu ve yaşadınız. Çok fazla kendinizi heder edip yıpratmanız bir katkı sağlamayacağı için nasip deyip geçmek gerekiyor fakat çoğu zaman kabullenmek kolay olmuyor. Bütün bunlar hayatın döngüsü içerisinde planlasanız denk gelmeyecek durumlar olup benzer durumlarla karşılaşmanız ne ilk ne de son olacaktır.

Sonuç olarak; ramak kala durumlar hep olumsuz olarak hayatımıza yansımayabilir. Bazen de ramak kala durumlarla bir kazadan veya ölümden kurtulduğunuzda olmuştur. Bütün bunların tesadüf olmadığı bilinci ile kader çizgimizle ilintili takdiri ilahi olarak görmek daha sağlıklı olacaktır. Ramak kala durumlar bazen kaçan fırsat bazen de lütuf olarak hayatımızda olmaya devam edecektir.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

ÇAYIN SERÜVENİNE NAİF BİR DOKUNUŞ

ÇAYIN SERÜVENİNE NAİF BİR DOKUNUŞ

Çay, adeta milli bir içeceğimiz olarak her ortamda keyifle yudumlanmaktadır. Sohbetlere eşlik etmesi, yorgunluğu alması, içimizi ısıtması ve kolayca hazırlanması bakımından vazgeçilmezdir.

Kültür ve edebiyatımızda o kadar derin izleri vardır ki çay ile ilgili birçok kavrama rastlamanız söz konusudur. Çay ocağı, çay saati, çay molası, çay sohbeti, ikindi çayı ve yorgunluk çayı diye listeyi uzatmak mümkündür. Toplumda çay o kadar çok içilmektedir ki insan vücudunun % 70 su ise bizimkisi çaydan ibarettir dersek biraz abartmış olmakla birlikte doğrudur.

Bunun yanında sunum ve demlemesi de özen gerektiren bir ritüeldir. Çay ince belli bardaklarda ve tabakla sunulmalıdır. Fincan, kupa, kâğıt veya plastik bardaklar çayın kalitesini düşüren unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine çayın, suyun ve demliğin kalitesi de direkt sonuca etki eden unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. İyi bir çay; kıvamı, kokusu, aroması, rengi ve demleme süresi ile bir bütünlük arz eder. Bunların birisi eksik olduğunda damak tadınız bunu hemen ayırt edecektir.

Çay demlemek bir sanattır dersek aslında yanlış bir şey söylemiş olmayız. Çünkü bu kadar çok yapılan çayın tüm kriterleri ile mükemmele ulaşması en azından evlerde mümkün olmuyor. Bu işi en iyi şekilde yapan ev hanımlarını tenzih ederek itiraf etmek isterim ki çoğu kişi çay yapamıyor. Bunun sebeplerinin başında özensizlik gelmektedir. Çay, basite alınarak gereken itina gösterilmiyor. Bunun yanında yanlış alışkanlıklar kendini geliştirmeden nesilden nesile aktarıldığı için de iyileşme sağlanamıyor.

Çay yapmak, sıcak suyun çay ile birleştirilmesinin çok ötesinde bir kültürdür. Çay konusunda yapılan en büyük yanlışların başında çayın sıcak su çalkalanması gelmektedir. Bunun dışında çayın üstüne sıcak suyun boca edilmesi de ayrı bir yanlıştır. Oysaki tam tersi önce çaydanlığa sıcak su konulmalı daha sonra üstüne çay dökülmelidir. Ve demleme süresi yaklaşık 20 dakika olmalı ve hemen tüketilmelidir.

Karşılaştığım en büyük yanlışların bir diğeri ise; çayın soğumasını önlemek zannıyla ocağın altının sürekli açık olarak suyun kaynamasıdır. Bu şekilde olduğunda belki çay soğumuyor ama içtiğiniz haşlanmış sudan ibarettir, bu da çay değildir.

Sonuç olarak; hayatımızın vazgeçilmezi olan çayın hazırlanması konusunda kendimizi toplum olarak geliştirmemiz gerektiği çok açıktır. İyi bir tiryaki, daha görüntüsünden çay hakkında kanaat sahibi olmak, bir yudum aldığında ise kesin hükmünü vermektedir. Çay, ikram ettiğinizde karşı taraf ikinci bardağı istemiyorsa çayınızın olmadığını anlamanız gerekir.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku

CUMHURİYET DEĞERLERİNİ DEĞERLENDİRMEK

CUMHURİYET DEĞERLERİNİ DEĞERLENDİRMEK

Ülkemizde en fazla istismar edilen, sütre olarak kullanılan üç temel değer vardır. Kurumlar ve kişiler her sıkıştıklarında bu kavramları kendilerine kalkan yaparak sıyrılmaya çalışırlar. Bunlar; cumhuriyet değerleri, laiklik ve Atatürk’tür.

Bu kavram ve değerlerin dokunulmazlığı vardır dolayısı ile bunlara sarılıp, tutunduğunuzda akarsular duracaktır. Bu istismar ileri boyutlara ulaştığında ise savunulan fikir ile eylem arasında çelişkilerin olması dert değildir. Çünkü toplum olarak meselelerin arka planına vakıf olma gibi bir derdimiz olmadığı için rahat olabilirsiziniz. İdeolojik anlamda ikiye bölündüğümüz için objektif bakış açısı geliştirmemiz mümkün değildir. Konunun ne olduğu, kimin haklı kimin haksız olduğundan ziyade tutuğumuz tarafı her halükarda destekleriz. Bu konuda kamu vicdanıymış, empatiymiş, merhametmiş, adaletmiş hiç önemli değil hepsini bir kalemde silip atabiliriz.

Cumhuriyet değerlerine baktığımızda; kanun önünde herkesin eşit olduğundan, fikir ve vicdan özgürlüğüne, insan haklarından, seçme ve seçilmeye varıncaya kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Burada esas olan husus, bireyin; huzur, güven, özgürlük ve mutluluğudur. Hukukun üstünlüğü, demokrasi ve adalet devlet aygıtı tarafından bu korumayı sağlayan bir şemsiye olarak herkesi eşit bir şekilde kapsamaktadır veya kapsamalıdır.

Cumhuriyet değerlerini korurken insanların gelenek ve inançtan gelen değerlerini de yok sayamazsınız. İnsan sosyal bir varlık olarak hem devlet ve hem de kendi değerleri ile var olmaktadır. Bu bağları birbirinden ayırdığınızda veya koparmaya çalıştığınızda sorunlar uç vermektedir. Birey, başkalarının mahrem alanına kadar özgür olmalı ve kanunlar ile sınırlanmış alanda da kendini ifade etmelidir. Devlet müdahale eden değil, özgürlük alanları açan ve sınırları muhafaza eden bir hüviyette bulunmalıdır.

Sizler birey veya kurum olarak kanun, anayasa ve yönetmelikler çerçevesinde yasal olan bir uygulamaya “cumhuriyet değerleriyle bağdaşmıyor” diye karşı çıkarsanız boşluğa düşmüş olursunuz.    Devlet bir hakem ve ombudsman olarak kamu düzenini korumak zorundadır. Herkes kendi kuralını kendisi koymaya çalışır ise kanunsuzluk kanun olur ki bunun sonu kargaşa ve kaos demektir.

Sonuç olarak; cumhuriyet değerleri hepimizi kapsayan geniş bir şemsiye olarak herkesi kucaklamalıdır. Her olayda bunun arkasına sığınarak problem çıkarmak kimsenin hayrına olmayacaktır. Karşılıklı saygı ve tahammülle bunun yanında sağduyu ile meseleleri değerlendirmek toplumsal barış için kaçınılmazdır. Yoksa bütün enerjimizi boş tartışmalar ile tüketerek muasır medeniyet seviyesinde nal toplamaya devam ederiz ki buna da kimsenin hakkı yoktur.

Esenlik dileklerimle,

Erol Aydın

Devamını Oku