Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Gerçek Öğretmeni Tanıyalım 5

GERÇEK ÖĞRETMENİ TANIYALIM 5


RESULULLAH (ASM), HANGİ İŞLERİ BAŞARACAKTIR

Evet dünyaya mânen reis olacak,
Dünyanın mânevî şeklini değiştirecek,
Dünyayı âhirete mezraa yapacak,
Dünyanın mahlukatının kıymetlerini ilân edecek,
Cin ve inse saâdet-i ebediyeye yol gösterecek,
Fâni cin ve insi îdam-ı ebedîden kurtaracak,
Dünyanın hikmet-i hilkatini,
Yaratılışının gayesini,
Tılsım-ı muğlâkını, kapalı gizli şeyleri,
Muammasını açacak,
Bilinmeyen yönlerini açıklığa kavuşturacak,
Hâlık-ı kâinat'ın makasıdını bilecek ve bildirecek,
Kainatı yaratanın isteklerini bilecek ve bildirecek,
Hâlık'ı tanıyıp umuma tanıttıracak bir Zât,
elbette o daha gelmeden;
herşey,
her nev',
her tâife O'nun geleceğini sevecek,
bekleyecek,
hüsn-ü istikbal edecek,
alkışlayacak,
Hâlık'ı tarafından bildirilirse,
o da bildirecek.
Her bir nev'-i mahlukat,
O'nu en güzel bir şekilde karşılıyor,
Hoş geldin diye mucizatını gösteriyorlar,
Mu'cize lisanıyla nübüvvetini tasdik ediyorlar...
(1/189)

Allah’ın ilhamı ile gaibden haber veren meşhur birçok ârifler,
gaibden ruh ve cin vasıtasıyla haber veren kâhinler,
pek açık ve sarih bir surette,
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın geleceğini ve
nübüvvetini yâni peygamberliğini haber vermişlerdir.
Onların uzun kıssalarını ve sözlerini siyer kitaplarına ve
Mucizat-ı Ahmediye risalesine havale edip, burada kısaca bahsedeceğiz.

Şıkk isminde bir gözü, bir eli, bir ayağı olan âdeta yarım insan, meşhur bir kâhin, risalet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmı haber verdiği tarihlere geçmiştir.

Meşhur Şam kâhini Satîh kemiksiz, âdeta âzâsız bir vücud; yüzü göğsü içinde bir acûbe-i hilkat ve çok da yaşamış, o zaman gaibden doğru haberleri, insanlarda şöhret bulmuştur.
Fars hükümdarı, peygamberimizin (A.S.M.) dünyaya teşrifinde, rüyasında gördüğü sarayın on dört şerefesinin düşmesinin sırrını, Muyzan denilen âlim bir elçisi kanalı ile Satîh'den sormuştur.
Falcı Satîh: "On dört zat, sizlerde hâkimiyet edecek; sonra saltanatınız mahvolacak.
Hem birisi gelecek, bir din izhar edecek.
İşte, o sizin din ve devletinizi kaldıracak!" meâlinde İran hükümdarına haber göndermiştir.
İşte o Satîh, açık bir surette Âhirzaman Peygamberi'nin gelmesini haber vermiş.“(1/184)

“Hem kâhinlerden Sevad İbn-i Karibi'd-Devsî ve Hünâfir ve Ef'asiye Necran ve Cizl İbn-i Cizli'l-Kindî ve İbn-i Halasate'd-Devsî ve Fâtıma Bint-i Nu'man-ı Necârîye gibi meşhur kâhinler,
fal bakanlar, siyer ve tarih kitaplarında tafsîlen beyan ettikleri yönü ile;
Âhirzaman Peygamberinin geleceğini,
o peygamber de,
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu haber vermişler.

Hem Hazret-i Osman'ın akrabasından Sa'd İbn-i Bint-i Küreyz, kâhinlik vasıtasıyla, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nübüvvetini gaibden haber almış.” (1/185)

Hem kâhinler gibi; "Hâtif" denilen, şahsı görünmeyen ve sesi işitilen cinnîler, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın geleceğini mükerreren haber vermişler. Meselâ:

Zeyyab İbnü'l-Hâris'e, hâtif-i cinnî (görünmeyen cin):
“ Ya Zeyyab acaibin en acaibine, hayrette bırakacak şeye kulak ver.
Muhammed kitapla gönderildi; Mekke ahalisini çağırıyor, ama onu dinlemiyorlar.” diye bağırmış;
Onun ve başkasının İslâmı kabulüne sebeb olmuştur.

“Yine bir hâtif-i cinnî, Sâmia İbn-i Karreti'l-Gatafâniye:
“ Hak geldi, nur saçtı. Batıl ise mahvolup, kökü kazındı. “ diye bağırmış, bâzılarını îmana getirmiştir. “ (1/193)

08.12.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

Gerçek Öğretmeni Tanıyalım 4

GERÇEK ÖĞRETMENİ TANIYALIM 4

 

 

   Peygamberimizin (A.S.M.) velâdet yani doğum gecesine pek yakın olan hadiselerden biri, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı olan Kâbe-i Mükerreme’nin gaybî ve hârika bir surette Ebrehe'nin tahribinden kurtulduğu Fil Sûresi’ndeki, Fil vakasıdır.

   Kâbe'yi tahrip etmek için, Ebrehe namında Habeş kıralı, Fil-i Mahmudî adında büyük bir fili önüne katıp gelmiştir. Mekke'ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebâbil kuşları onları mağlûb etmiş ve perişan etmiş; kaçmışlar. (1/187)

 

    Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küçüklüğünde, Halîme-i Sa'diye'nin yanında iken, Halîme ve Halîme'nin beyi; Güneş'ten rahatsız olmamak için, çok defa üstünde bir bulut parçasının O'na gölge ettiğini görmüşler ve halka söylemişler ve o vâkıa sıhhatle, güvenli olarak meşhurdur.

 

   Hem oniki yaşında iken Şam tarafına gittiği vakit, Buhayra-yı Râhib, bir parça bulut Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın başına gölge ettiğini görmüş ve göstermiş.

 

   Hem yine bi'setten, peygamber olmadan evvel, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bir defa Hatice-i Kübrâ'nın Meysere ismindeki hizmetkârıyla ticaretten geldiği zaman, Hatice-i Kübrâ ve hizmetkârı Meysere, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın başında, iki meleğin bulut tarzında gölge ettiklerini görmüş.

 

   Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, peygamber olmadan evvel, bir ağacın altında oturdu; o kuru yer, birden yeşillendi, ağacın dalları da, O'nun başı üzerine eğilip kıvrılarak gölge yaptığı kuvvetli kaynaklarla nakledilmektedir.

 

   Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çocukluğunda, Ebû Tâlib'in evinde kalıyordu. Ebû Tâlib, çoluk ve çocuğu ile O'nunla beraber yerlerse, karınları doyardı. Ne vakit O zat yemekte bulunmazsa doymuyorlardı.

 

   Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma bakan ve hizmet eden Ümm-ü Eymen, O’nun ne küçüklüğünde ve ne de büyüklüğünde, açlık ve susuzluktan şikâyet etmediğini demiştir.

 

   Süt annesi olan Halîme-i Sa'diye'nin O’nu yanına aldıktan sonra, kabilesine rağmen, malında ve keçilerinin sütünde, çok bereketi ve artış olduğu meşhur ve kesindir.

 

   Hiçbir sinek O'nu rahatsız etmez, O'nun mübarek cesedine ve elbisesine konmazdı.

 

   Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldikten sonra, özellikle doğum gecesinde, yıldızların düşmesinin çoğalmasıdır.(1/188)

 

Elhâsıl: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın peygamberliğinden evvel peygamberliğini tasdik ettiren ve tasdik eden pek çok olaylara, pek çok zâtlar şahit olmuşlar.

 

Evet Allah’ın CC kainatı ve herşeyi, O’nun yüzü suyu hürmetine yarattığı; Sultan-ı Levlâke Levlâk, öyle bir reistir ki:

Bin üçyüz elli senedir saltanatı devam ediyor.

Birinci asırdan sonra herbir asırda mutlaka, üçyüz elli milyon tebaası ve raiyyeti vardır.

Küre-i Arzın yarısını bayrağı altına almış ve tebaası, yaklaşık birbuçuk milyar müslüman, kemal-i teslimiyetle O'na her gün salat ü selâm ile tecdid-i bîat ederek emirlerine itâat ederler.

 

04.12.2019

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

Gerçek Öğretmeni Tanıyalım 3

GERÇEK ÖĞRETMENİ TANIYALIM 3

PAYGAMBERİN DOĞUMUNDAN ÖNCEKİ İŞARETLER

Yemen padişahlarından Tübba’ isminde bir Kıral, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vasıflarını eski kitaplarda görmüş, îman etmiş. (1/182)

Arab Kavminin meşhur hatibi Kuss İbn-i Sâide, peygamber olmadan evvel şiiri ile Resulullah’ı (ASV) ilân ediyor.

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ecdadından olan Kâ'b İbn-i Lüeyy, peygamberimizi:
"Ansızın, Muhammedü'n-Nebî gelecek”, diye haber veriyor."

Yemen padişahlarından Seyf İbn-i Zîyezen, eski kitaplarda Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın evsafını, özelliklerini görmüş; îman etmiş.

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dedesi Abdülmuttalib; Yemen'e, Kureyş Kafilesine gittiği zaman, Seyf İbn-i Zîyezen, onları çağırmış.
Onlara:
"Hicazda bir çocuk dünyaya gelir. O'nun iki omuzu arasında hâtem, mühür gibi bir nişan var. İşte o çocuk umum insanlara imam olacak! O çocuğun dedesi de sensin" diye kerametkârâne, peygamberlikten evvel haber vermiş... (1/183)

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ilk vahiy gelişinde, endişe etmiş.
Hatice-i Kübrâ o hadiseyi, amcasının oğlu meşhur Varaka İbn-i Nevfel'e anlatmış.
Varaka Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı dinledikten sonra demiş ki:
"Telâş etme, o hâlet vahiydir. Sana müjde! İntizar edilen nebî, beklenen paygamber sensin! İsâ, seninle müjde vermiş!"

Gerçek bilgin Askelâni'l-Himyerî, peygamberlik gelmeden önce Kureyş’leri gördüğü vakit:
"İçinizde peygamberlik dâvâ eden var mı? Âlem O'nu bekliyor." demiş.

Hıristiyanların meşhur alimlerinden İbnü'l-Alâ, peygamberlikten önce geleceğini haber vermiş, daha sonra da peygamberimizi (A.S.M) görmüş ve;
“Ben senin sıfatını İncil'de gördüm, îman ettim. Meryem’in oğlu, İncil'de senin geleceğini müjde etmiştir." demiştir.

Habeş Padişahı Necâşî:
"Keşki şu saltanata bedel Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hizmetkârı olsaydım! O hizmetkârlık, saltanatın pek fevkındedir!" demiştir. (1/184)

PEYGAMBER OLARAK GÖNDERİLMEYE YAKIN

Peygamberlikten evvel birçok hadiseler var ki, doğrudan doğruya peygamberimizin (A.S.M) birer mu'cizesidir. Bunların sihhatli olduklarını hadis imamları kabul etmiş. Bunlardan birkaç nümune:

Velâdet-i Nebevî doğum gecesinde; hem annesi, hem annesinin yanında bulunan Osman İbn-i As'ın annesi, hem Abdurrahman İbn-i Avf'ın annesinin gördükleri azîm bir nurdur ki; üçü de demişler:
"Velâdeti ânında biz öyle bir nur gördük ki; o nur, şark ve garbı bize aydınlattırdı."

O gece Kâbe'deki putların, sanemlerin çoğu başı aşağı düşmüş.

Kisrâ'nın meşhur sarayı o gece sallanıp yarılmiş ve ondört şerefesi düşmüştür.

Sava'nın kutsal kabul ettikleri küçük denizi o gecede yere batması ve İstahrâbad'da bin senedir daima yanan ve sönmeyen, Mecûsîlerin ibadet ettikleri ateşin, velâdet gecesinde sönmesidir...

30.11.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

Gerçek Öğretmeni Tanıyalım 2

GERÇEK ÖĞRETMENİ TANIYALIM 2

 

KURTARICI BEKLENİYORDU

 

İnsanların maruz bırakıldığı muameleler, ve zulüm öyle dereceye gelmişti ki; herkes bir kurtarıcının gelmesini çaresizlikle beklemekte idi.

 

Dünyaya gelmesine yakın bir zamanda ve Peygamber olarak gönderilmeden evvelki fetret zamanında da;

falcılar,

kâhinler,

aydınlar,

ârif-i billâhlar,

sesi duyulup görülmeyen cinler, hâtifler,

hattâ putlar, sanemler ve

kurbanlar,

peygamberimizin (A.S.M.) geleceğini haber vermişler ve

şiirleriyle Peygamberimizin (A.S.M.) hayatını konu edinen meşhur tarihçiler, bu bilgilerini gelecek asırlara neşretmişler. (1/186)

 

Bilindiği gibi bilim maluma tabiidir. Yani önceki yapılan araştırmalar, deneyler, deneysel  çalışmalar, bu zamanda yapılacak araştırmalara kaynak teşkil etmektedir. Literatür  neden taranmaktadır? Kim, ne zaman, nerede,  ne çalışma yapmıştır. Yapılan çalışma orjinal bir çalışma mıdır, geçmişte böyle bir çalışma yapılmış mıdır, ya da geçmiş çalışmalar bu çalışmaya kaynak teşkil edecek midir, bunlar bir araya getirilerek yeni bir hamle yapılır.

 

Burada yazacağımız konulara kaynak teşkil eden,  Risale-i Nur Külliyatından, Mektubat adlı eserden, 19. Mektup, yani Mucuzat-ı Ahmediyye’dir. Bu kitapta burada aktaracağım her bir konu, en az 4-5 kaynaktan rivayet edilmektedir. Dolayısıyla anlatmış olduklarım masal değil, hikaye değil, gerçektir. Kaynakları ile vesikalarıyla literatürde mevcuttur. İsteyen, merak eden kaynaklardan arayıp bulabilir.

 

Anlattıklarım zaten olağanüstü olaylardır. Bu  olayları görgü tanıkları kaydetmişlerdir. Şahitler dinlenmişler, hakkında itiraz vuku bulmadığı için, kaynaklara geçmiş ve yayınlanmıştır. Onun için ben de burada anlattıklarım herhalde müsbet bilimlerin laboratuvar imkanlarıyla elde edilen bilimsel sonuçlar değildir. Fakat sosyal alanda bilimsel araştırma metodlarından elde edilen sonuçların, sosyal bilimleri meydana getirmesi, bize bu konuda ışık tutup, bir yaklaşım kazandırabilir.

 

Mesela dense ki; insan kalbi, günde 7-8 ton kanı dünyanın etrafını iki defa dönen uzunlukta mesafeye ulaştırıyor. Yaklaşık yüz trilyon ulaşım merkezine teslimat yapıyor.

Aklımız bunu hemen kavrayamıyacağı için kolayca inkar eder.

Olmaz öyle şey inanmam.

Ama bugün bu şeyler bilimsel olarak ispat edilebiliyor.

İşte bu anlatılan konular da insanda tasarruf eden yaratıcının tasarrufu olduğu için aklen ve mantıken imkansız görmek anlamsızdır.

 

Bundan 1450 yıl önce denseydi ki bir şahıs gelecek görevli olduğunu söyleyecek ve görevi olduğu şeyi bütün insanlara kabul ettirecektir. Aradan 1000 yıl geçince ona tabi olanların sayısı milyonları bulacak.

Bu başlangıçya kolay kabul edilecek bir şey değildir.

 

Ancak bugün görüyoruz ki peygamberimiz gelmiş, İslâmiyeti insanlığa tebliğ etmiş ve 1,5 milyar insan ona tabi olmuştur. Dolayısıyla aklımızın her almadığı anlamsız olmadığı gibi, her anlatılanın da kolayca anlaşılması mümkün olmayabilir. 

 

Diyoruz ki bir normal insan vücudunda yaklaşık 100.000 km uzunluğunda damar vardır. Bu bizim anlayışımıza ve tasavvurumuza göre, rüya gibi gelmektedir. İstanbul’da canlıların fosillerini sergileyen bir fuarda insanın sadece damarlarını öne çıkardıkları, insan şeklindeki damar yumağını görünce; bilimsel yorum  ve anlatımları duyunca, sonuçta kabul etmek zorunlu hale geliyor.

 

İşte bizim aklımızın, imkansızların imkan dairesinde olduğunu gördükten sonra, olağan üstü olan mucizelerin de akıldan uzak olmadığını kabul edecektir.

 

Bunlardan önemlilerini burada özet olarak kaleme alacağız.  Tamamı ise Mektubat, Ondokuzuncu Mektupta ravileri ile birlikte, detaylı olarak anlatılmaktadır.

 

27.11.2019

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

Gerçek Öğretmeni Tanıyalım 1

GERÇEK ÖĞRETMENİ TANIYALIM 1

PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMU

ÖĞRETMEN, MUALLİM

Öğretmenlik mukaddes bir meslektir. Öğrettikleri ile insan şekillenmektedir, hatta insanlık şekillenmektedir.
İsterse insana Cennet kazandırmaya vesile olur.
İsterse insanı Cehenneme göndermeye vasıta olabilir.
İsterse insan insan olur ve belkide insan sultan olur.
İsterse de insanı teröristler güruhuna yönlendirir.
Onun için de maddi ve manevi makamı;
ya kuyu dibidir,
yahut da minare başıdır.
Ortası yoktur.

Onun için de bütün insanlığı istisnasız Cennete davet eden, kendisini dinleyenlere de cennete girmesi için maddi manevi dua eden, gerçek öğretmeni, doğum yılı sene-i devriyesi vesilesi ile konu edinmek istiyorum.

MEVLİD

Süleyman Çelebi de başlı başına mevlid diye bir manzume yazmış, mübarek gecelerimizde ve Leyle-i Mevlid’de mevlidhanlar tarafından terennüm edilmektedir. Ben bunu anlatmıyacağım.

Mevlid doğum demektir. Dünyaya gelmektir. Bu doğum mutat değil, müstesna bir doğumdur. Çünkü istisna bir insan dünyaya teşrif edecektir.

Hakkında yazı yazmak istediğim insan, âlemlere rahmet olarak gönderilen ve Rabbimizi bize en mükemmel şekilde tarif eden mühim üç tarif ediciden biri, birincisi, muallimi hakiki Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhissalatu Vesselamdır.

Rabbimizin bize tarif eden ikinci en önemli tarif edici olan Kur’an-i Kerim’i, Allah habibi Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhissalatu Vesselam vasıtasıyla biz insanlara, insanlığa göndermiştir.

Kurani Kerim’i bize en güzel, en mükemmel, en anlamlı bir şekilde anlatan, emirlerini yerine getirerek bize gösteren, hükümleri ile hükmetmemize rehber olan, muallim bir Zat’ı Aleyhissalatu Vesselam, konu edeceğiz.

Rabbimizi bize tarif eden üçüncü tarif edici ise şu Kitab-ı Kebir-i Kainattır, yâni kainatın büyük kitabıdır. O kitabı da en güzel şekilde bize okuyan, tarif eden, tefsir eden, bu alandaki muğlak konularımızı vuzuha, açıklığa kavuşturan en büyük öğretmen de yine Resul-ü Ekrem Aleyhissalatu Vesselam olmuştur.

Veladet, yâni bizim peygamberimizin dünyaya gelişi, hayır eksik ifade ettim, bugüne kadar gelmiş olan peygamberlerin nazar ettikleri, haber verdikleri, beklemekte oldukları, ahirzaman peygamberinin dünyaya geldiği ve leyle-i mevlid olarak kutladığımız istisna bir geceyi her yıl idrak etmekteyiz.

Bu geceyi ve bu gecede dünyaya gelen kişiyi anlatmaktan ne kadar çok aciz olduğumun farkındayım. Ancak yine de anlatacağım.
Suudi Arabistanın Mekke şehrinde hicri 571 yılında, Rebiülevvel ayinin 12’si pazartesi gecesinde dünyaya teşrif ettiler.

Kainat onun yüzü hürmetine yaratılan,
Yaratanın, ismini kendi ismi ile beraber yanyana yazdığı,
Rabbimizin: “Sen olmasaydın, sen olmasaydın kainatı yaratmazdım” dediği,
bir peygamber dünyaya teşrif etti.

ARAP YARIMADASI

O dünyaya gelmeden önce Arap Yarımadasının durumuna bir nebze bakalım. Bunu detaylı anlatacak tarih bilgim olmadığı gibi, bir mühendis bilim adamı olarak zamanım da olmadı. Ancak bazı şeyleri de ifade etmemiz gerekiyor.

Örf ve adetlerine mutaassibane bağlı bir kavim.
Şiir çok rağbet görmüş,
edebiyatta o kadar çok ileri gitmiş,
belagatta ise kendinden söz ettiren duruma gelmiştir.
Bir dörtlük veya bir kıta şiir ile iki topluluk birbiriyle kavga ediyor veya
iki kabile birbiriyle savaşıyor.
Yine bir beyit ile de bu savaşanlar birbiriyle barışıyorlar.
O zamanın Mekke şehrinde bırakınız bitkilere hayvanlara değer verilmesini,
insanların bile değerinin olmadığı,
insanlara köle muamelesi yapıldığı,
kölelerin ise haklarını savunmak için hiçbir imkanlarının olmadığı bir topluluktur.
İnsanlara insanca muamele bir tarafa dursun,
dünyaya gelen kız çocuklarından utanarak,
onları diri diri toprağa gömen bir kavimde,
her türlü insan dışı muameleler zirve yapmış bir dönemdir.

24.11.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

Bayram Yüksel Ağabey 2

Bayram Yüksel Ağabey 2

 

Akademisyenler umumi toplantısı Türkiye’de senede bir defa Kayseri’de yapılmaktaydı. Kendileriyle beraber Isparta’dan Kayseri’ye mükerrer defa gidip gelmiştik.

 

Kendileri yolculuk esnasında çok dakik davranırlardı. Verilen randevuyu bir iki dakika geçiren olursa, geç geleni olduğu yerde bırakıp, yoluna devam ederdi. Derdi ki; “randevusuna uymayan, hizmette verimli, hayatta da çok başarılı olamaz.  Randevunuza dikkat ediniz.”

 

Bir seferimizde Kayseri’den dönerken, Aksaray Konya arasında yol asfaltlanması çalışması yapılıyordu. O zaman yola asfalt betonu yerine, agrega ile kaplama yapıyorlardı. Minibüste merhum Ali Uçar Ağabey de vardı. Henüz kaplama yeni yapılmıştı. Şöför ehl-i hizmet kardeşimiz olup, arabayı 70-80 kilometre arasında bir hızla kullanıyordu. Ali Uçar Ağabey de rahmetli Bayram Ağabeyin hatıra defterini okuyordu.

 

Birden bire Ali Uçar Ağabey haklı olarak celallendi ve aracı kullanan şoföre bağırmaya başladı.

“Kardeşim sen kimin aracini kullanıyorsun ve kimi taşıyorsun farkında mısın? Sen nasıl böyle hızla gidersin. Bayram Ağabey, bu sizin şoförlüğünüzü yapamaz.”

Bu esnada da ben “Ali Uçar Ağabey niye hiddetli bağırıyorsunuz. Şoförü heyecanlandıracaksınız. Biraz sakin olun.” demiştim.

 

Kader-i İlahi, Almanya dönüşünde Bulgaristan yolunda, kaza raporunu da sonradan  incelemiş olmama rağmen, hiçbir şey anlayamamıştım. Bir tıra arkasından çarparak, Bayram Yüksel Ağabey, Ali Uçar Ağabey ve Mehmet Çiçek kardeşimiz dünyalarını değiştirdiler.

 

Bayram Yüksel Ağabeyin, acizane bendeniz de katkıda bulunduğum bir projesi vardı. İsparta’da üstadın evinin karşısında bir kültür merkezi yapmak istiyordu. Bu kültür merkezi beş katlı olacaktı. Üstadın evini ziyarete gelmek isteyenler, önce bu merkezde Üstadın İsparta, Barla, Kastamonu, Afyon, Denizli vb. Hayatları hakkında, sinevizyon gösterileriyle bilgilendirilecekti.

 

Bayram Ağabey bu projeyi Kayseri’de akademisyen toplantısında da anlatmıştı. Orada Mustafa Sungur  Ağabey, Mehmet Kırkıncı Hocam ve diğer ağabeyler de vardılar. Bu projenin sadece Isparta’ya ait bir proje olamayacağını, Dünyadaki  Nur Talebelerine bu projenin anlatılması ve bunun Türkiye’ye mal edilmesi gerektiği üzerinde durulmuştu.

 

Bayram Ağabey, Almanya’ya yolculuğuna çakacağı zaman ben kendilerine:

“Bayram Ağabey, siz geldikten sonra inşallah bu projeyi umumi meşverette görüşürsünüz ve Türkiye’ye de bunu anlatırız ve bu merkezi burada inşallah tahakkuk ettiriz.” demiştim.

 

Rahmetli Bayram Ağabey bana dedi ki: “Yok kardeşim beni beklemeyin. Siz istişare edin ve gereğini yapın.” Ben de: “ Olur mu Ağabey, siz geldikten sonra başlarız inşallah.” demiştim. Fakat o zaman için bir cız etmişti. Acaba Bayram Ağabey niye böyle konuşuyor, bir daha görüşebilecek miyiz ki? diye aklımdan geçmedi değil.

 

Kendisiyle son konuşmamda bu olmuştu Allah gani gani rahmet eylesin. Ruhu için bir fatiha okuyalım.

 

23.11.2019

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

Bayram Yüksel Ağabey

Bayram Yüksel Ağabey

1970 yalında Ankara Hacıbayram’da, 27 numarada kalırken ziyaretinde bulunmuştuk. Kendilerinin yemeklerini yemiştim. Dersane oldukça küçük ve imkanları sınırlı; yemekler de iki kaşıkta bir tane bulunan, lezzetli bir çorbadan ibaretti.

Bütün hayatını Risale-i Nur’ların neşrine, tebliğine ve Üstadımızı anlatmaya adamıştı. Ömrü boyunca bunu Ankara’da, İsparta’da, Türkiye’de ve Dünyada devam ettirmişti.

Kendisi ile ilk bir araya gelmemiz KTÜ de öğrenciliğim yıllarıydı, Ankara’da ve birlikte birkaç dershaneyi ziyaret etmekle başlamıştı. Hayatım üniversiteye gidene kadar dağda, taşta çobanlıkla geçmişti ama, dersaneleri gezmede O’na ayak uyduramıyordum.

Artık Trabzon’a avdet zamanı gelmişti, bizi yolcu etti, biz vasıta ile Tandoğan otobüs garına gönderdiler. Otobüsün kalkışını bekliyorduk. Bir de ne görelim, Bayram Ağabey bizi yolcu etmeye gara yürüyerek gelmişti.
Ben nurlarla tanışmaya çalışan birisi olarak , o manzara karşısında şaşırmış ve yolculuk boyunca da şaşkınlığımı atamamıştım.

O zamanlar üniversite okuyan ve dershanede kalan her Nur Talebesi, Ehl-i Hizmet görevi ile kendini vazifeli görmekteydi. Mahalle, şehir ve çevre şehirler dersleri bunlar tarafından organize edilmekteydi. Bayram Ağabey, Nazım Gökçek Ağabey, Abdulkadir Badıllı Ağabey, Tahir Ağabey, Mustafa Sungur Ağabey, Kıkıncı Hocam, Hacı Musa vb. bizi sık sık ziyarete gelirler ve dersler yaparlar, bize Risale-i Nur’un meslek ve meşrebini anlatırlardı.

Bir defasında Bursa Tafaş fabrikasından aldığımız Murat 124 ile Ankara’ya uğradık. Bayram Ağabey, Fikret ağabeyimden dershaneleri gezdirmesini istedi.

Gezdiğimizde dershanede önce mutfağa, sonra tuvelet ve banyoya, daha sonra da yatak odasına giderek, temizlik ve düzenine bakardı. “ Nur Talebeliği buradan başlar. Buraları temiz ve düzgün olmayan bir yerden ihlaslı, sadakatli, istikrarlı Nur Talebesi yetişmez. “ derdi.

Ankara’dan sonra da 20 yıla yakın İsparta’da beraber olduk. Dersaneleri ziyaret etme hassasiyeti devam etmişti. Beraber çok gezmelerimiz olmuştu.

Yeni arabası ile dersaneleri bize gezdiren ağabeyim, elhamdulillah şimdi Sivas’ta kendi arabası ile kazalara ve şehirlere halen hizmete koşturuyor. Bu da bana göre, Bayram Ağabey’in duasının, tasarrufatının sayesindedir.

Bayram Ağabeyle 22 yıla yakın beraberliğimizde, anlatacağımız o kadar çok hatıralar var ki; bunlara günler yetmez. Ancak bir iki şeyi burada zikredeceğim.

19.11.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 39

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM

(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 39

 

“Buna rağmen bir takım fırsat düşkünlerinin de iştigal mevzuu oldu. Üzerinde tedkikat yapılarak Eskişehir, Kastamonu, Denizli'de tevkif edildim; muhakemeler oldu.

Neticede hakikat tecelli etti, adalet yerini buldu.

Fakat bu düşkünler bir türlü usanmadılar. Bu defa da beni tevkif ederek Afyon'a getirmişlerdir. Mevkufum, isticvab altındayım.

Bana şunları isnad ediyorlar.

1 – Sen siyasî bir cemiyet kurmuşsun.

2 – Sen rejime aykırı fikirler neşrediyorsun.

3 – Siyasî bir gaye peşindesin.

Bunların esbab-ı mûcibe ve delilleri de, risalelerimin iki-üçünden on-onbeş cümleleridir.

Sayın bakan!. Napolyon'un dediği gibi, "Bana tevili kabil olmayan bir cümle getiriniz, sizi onunla îdam edeyim." Beşerin ağzından çıkan hangi cümle vardır ki, tevillerle cürüm ve suç teşkil etmesin.

Bilhassa benim gibi yetmişbeş yaşına varmış ve bütün dünya hayatından elini çekmiş, sırf âhiret hayatına hasr-ı hayat etmiş bir adamın yazıları elbette serbest olacaktır.

Hüsn-ü niyete makrun olduğu için pervasız olacaktır. Bunları tedkikle altında cürüm aramak insafsızlıktır. Başka birşey değildir.

Binaenaleyh, bu yüzotuz risalemden hiç birisinde dünya işini alâkalandıran bir maksad yoktur. Hepsi Kur'ân nurundan iktibas edilen âhiret ve imana taalluk eder. Ne siyasî ve ne de dünyevî hiç bir gaye ve maksad yoktur.

Nitekim hangi mahkeme işe başlamış ise, aynı kanaatla beraet kararını vermiştir.

Binaenaley, lüzumsuz mahkemeleri işgal etmek ve masum iman sahiblerini işlerinden güçlerinden alıkoymak, vatan ve millet namına yazıktır.

Eski Said bütün hayatını vatan ve milletin saadeti uğrunda sarfetmişken, bütün bütün dünyadan el çekmiş, yetmişbeş yaşına gelmiş Yeni Said, nasıl olur da siyasetle iştigal eder. Buna tamamen siz de kanisiniz.

Birtek gayem vardır:

O da, mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâm'ın iman esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor.

Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve müslümanları imana davet ediyorum. Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile inşâallah Allah huzuruna girmek istiyorum, bütün faaliyetim budur.

Beni bu gayemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun! Bu iman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir.

Beni serbest bırakınız. El birliğiyle, komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah'ın birliğine hizmet edeyim.

Mevkuf  Said Nursî “  (3/500)

 

Ben bu yazılarımla sınırlı anlayışımla, Asrın Derdi ile Dertlenen o büyük insanı, Risale-i Nur’un anlatılan okyanustan bir damlası olabildiysem, kendimi huzurlu hissederim. Bu yazılarda eksikler noksanlar bana aittir. İyi tarafları ise istifade ettiğim Risale-i Nurlarındır. Onun İçin daha detaylı, yeterli bilgi almak için Risale-i Nurları okumanın zaruri olduğunu burada tekrar, tekrar belirtmek isterim.

 

14.11.2019

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

 

 

Kaynaklar:

(1)-Tarihçe-i Hayat

(2)-Asâr-ı Bedîiyye

(3)- Mektubat

(4)- Sözler

(5)- Şualar

(6)- Emirdağ Lâhikası 2

(7)- Lem’alar

(8)- Kastamonu Lâhikası

(9)- Emirdağ Lâhikası 1

(10)- Hutbe-i Şamiye

(11)- Sünuhat Tüluhat İşârat

(12)-Bediüzzaman Cevap Veriyor

(13)- Sikke-i Tasdiki Gaybî

(14)- Muhakamat

(15)- Mesnevi-i Nuriye

(16)- Divan-ı Harb-i Örfi

(17)- Gençlik Rehberi

(18)- Nur Çeşmesi

(19)- Zühret-ün Nur

(20)- Hizmet Rehberi

(21)- İşârât-ül İ’caz

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 38

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM
(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 38

Bediüzzaman Hazretleri Afyon Hapsinde mevkuf iken, kendi izni ile avukatları tarafından kaleme alınan, tashihinden geçtiği, Merhum Mustafa Sungur Ağabey tarafından intikal eden, aşağıdaki makamata gönderilmiş yazıyı aynen aktarıyorum.

"BAŞBAKANLIĞA, ADLİYE BAKANLIĞINA, DÂHİLİYE BAKANLIĞINA

Hürriyet ilânını, Birinci Harb-i Umumîyi, mütareke zamanlarını, Millî Hükûmetin ilk teşekkülünü ve Cumhuriyet zamanını birden derkeden bütün hükûmet ricali, beni pek iyi tanırlar. Bununla beraber, müsaadenizle hayatıma bir sinema şeridi gibi sizinle beraber göz gezdirelim.
Bitlis vilayetine tâbi Nurs köyünde doğan ben; talebe hayatımda rastgelen âlimlerle mücadele ederek, ilmî münakaşalarla karşıma çıkanları inayet-i İlahiye ile mağlub ede ede İstanbul'a kadar geldim.
İstanbul’da bu âfetli şöhret içinde mücadele ederek nihayet rakiblerimin ifsadatıyla merhum Sultan Abdülhamid'in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim.
Hürriyet ilânıyla ve "31 Mart Vak'ası"ndaki hizmetlerimle "İttihad ve Terakki" hükûmetinin nazar-ı dikkatini celbettim. Câmiü'l-Ezher gibi "Medresetü'z-Zehra" namında bir İslâm üniversitesinin Van'da açılması teklifi ile karşılaştım. Hattâ temelini attım.
Birinci harbin patlamasıyla talebelerimi başıma toplayarak gönüllü alay kumandanı olarak harbe iştirak ettim. Kafkas cephesinde, Bitlis'te esir düştüm. Esaretten kurtularak İstanbul'a geldim.
"Dârü'l Hikmeti'l-İslâmiye"ye â'za oldum. Mütareke zamanında, istila kuvvetlerine karşı bütün mevcudiyetimle İstanbul’da çalıştım. Millî hükûmetin galibiyeti üzerine, yaptığım hizmetler Ankara hükûmetince takdir edilerek Van'da üniversite açmak teklifi tekrarlandı.
Buraya kadar geçen hayatım bir vatanperverlik hali idi. Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum. Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma göre Eski Said'i gömdüm.
Büsbütün âhiret ehli Yeni Said olarak dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile bir zaman İstanbul'un Yuşa Tepesi'ne çekildim.
Daha sonra doğduğum yer olan Bitlis ve Van tarafına giderek mağaralara kapandım. Ruhî ve vicdanî hazzımla başbaşa kaldım. "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" yani, "Şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınırım" düsturuyla kendi ruhî âlemime daldım.
Ve Kur'ân-ı Azîmüşşan'ın tedkik ve mütalaasıyla vakit geçirerek Yeni Said olarak yaşamağa başladım.
Fakat kaderin cilveleri, beni menfî olarak muhtelif yerlerde bulundurdu. Bu esnada Kur'ân-ı Kerim'in feyzinden kalbime doğan füyuzatı yanımdaki kimselere yazdırarak bir takım risaleler vücuda geldi.
Bu risalelerin heyet-i mecmuasına "Risale-i Nur" ismini verdim. Hakikaten Kur'ân'ın nuruna istinad edildiği için, bu isim vicdanımdan doğmuş.
Bunun ilham-ı İlahî olduğuna bütün imanımla kaniim ve bunları istinsah edenlere "Bârekâllah" dedim. Çünki, iman nurunu başkalarından esirgemeye imkân yoktu.
Bu risalelerim, bir takım iman sahibleri tarafından birbirinden alınarak istinsah edildi.
Bana böyle bir kanaat verdi ki, müslümanların zedelenen imanlarını takviye için bir sevk-i İlahîdir.
Bu sevk-i İlahîye hiç bir sahib-i iman mani olamayacağı gibi, teşvike de dinen mecbur bulunduğumu hissettim.
Zâten bugüne kadar yüzotuzu bulan bu risaleler tamamen âhiret ve iman bahislerine ait olup, siyasetten ve dünyadan kasdî olarak bahsetmez.”

09.11.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 37

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM

(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 37

 

Milletinin İstiklali İçin Çalışmıştır

 

Bediüzzaman Hazretleri, milletimizin istiklâli için her türlü tehlikeyi göze alarak can siperane çalışması, dikkatleri çekmiş ve o zaman Ankara Hükümeti kendisini davet etmiştir.

Ancak Ankara’da beklediklerini göremeyince hayal kırıklığına uğramış ve Millet Meclisi’ne bir hitapda bulunmuştur. Bu konuşmalarında gündemin konularından bir tanesi de namazdır. Konuşma üzerine bugüne kadar dikkatlerini o yöne yöneltmeyen vekiller, daha dikkatli davranmaya başlamışlardır. Ancak bu konuşma, baştakilerin çok hoşuna gitmemiştir.

 

Ankara’da divan-ı riyâsette M. Kemâl ona hiddetle dedi: 

“Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri söyledin, içimize ihtilâf verdin.”

Ona karşı,

“İmandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir... Hainin hükmü merduttur...” diye kırk elli meb’usun huzurunda söylemiş ve o kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri almıştır.

 

Ülkemiz vilâyet zabıtaları ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmemiş ve yüz binlerle Nur Şakirdlerinin hiç bir vukuatı görünmemiştir.

 

Hiç bir talebesinde bir cinayet işitilmemiş ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah etmiştir.

 

Yüz binler nüsha Risale-i Nur'dan intişar etmekle beraber menfaattan başka hiç bir zararı olmadıklarını yirmiüç sene hayatının tetkik eden hükûmetler ve mahkemelerin berâetler vermelerinden anlaşılmaktadır.

 

Üstad Hazretleri, Nur'un kıymetini bilen yüz bin talebelerinin söyledikleri ve yaşadıkları ile şahitlik yapmaktadırlar ki  münzevi, mücerred, garip, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanâatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusurlarına bir kefaret ve ebedi hayatının kurtuluşuna sebep arayandır.

 

Dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden mâsumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazib (eziyet) edenlere bedduâ etmeyen bir adamdır Bedîüzzaman.

 

Buna rağmen hakkında

"Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, 

öyle ise suçludur." diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler yerden göğe kadar suçludurlar. 

Mahkeme-i Kübrâ'da hesabını verecekler."(18/212) 

 

"...Risale-i Nur'un yüzbinler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip, dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur'ânî tesis eden muhteşem kahramanı Bediüzzaman Said Nursî ve yüzbin başlar feda oldukları hakikata başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâmı söndürmek ve nur-u îmânı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukâbele etmiştir...

 

Tek hakikat-ı îmâniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bediüzzaman ve Risale-i Nurdan bizi uzaklaştıracak hiç bir beşerî kuvvet yoktur.."(18/223-224) 

 

Merhum Tahiri Mutlu Ağabey, yapmış olduğu müdafaasından bir paragrafında hayatını vakfettiği davası ve müntesibi hakkında bakalım ne söylüyor: 

 

“Mahkeme-i âlînize bütün samimiyetimle arzederim ki: Tarihte Üstad Bediüzzaman Said Nursî ve talebeleri kadar garazsız ve ivazsız hakka hizmet eden, mensub oldukları millet ve memleketin dünyevî ve uhrevî hayatının saâdeti ve selâmetine çalışan, mukâbilinde ise bir teşekkür istemeyi dahî niyet ve hatırına getirmeyen, fakat bunun karşılığında da misli görülmemiş şekilde en ziyâde iftiralara ve ihânetlere maruz kalanlar olmamıştır zannederim. "(19/202)

 

 

04.11.2019

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

 

Devamını Oku