Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

ZELZELE

ZELZELE

 

 

17 Ağustos Sakarya Depremi Münasebetiyle

 

Isparta’da Süleyman Demirel Üniversitesi’nde görev yaptığım zaman 01.10.1996 tarihinde Dinar depremi olmuştu. Bir ikindi vakti, oğlum Mehmet Halit ile Isparta’da evimizin karşısındaki Yedişehitler Camiinde ikindi namazı kılıyorduk. O esnada sallanmaya başladı. Cemaatin bir kısmı dışarı kaçtı. Ben yerimde duruyordum ancak Mehmet Halit heyecanlanmaya başladı. Sağa sola koşturuyordu, yanıma çağırdım, tuttum elinden, dedim ki sakin ol beraber çıkarız.  Şu anda kaçmanın bir faydası yok, her şey, Allah’ın elindedir. Biraz sonra artık sabır sınırını zorlamaya başladı. Ondan sonra Mehmet Halit’in elinden tuttum, caminin kapısına doğru geldik. Bir de ne görelim caminin minaresi bir sağa 45° yatıyor bir sola 45° yatıyor. Anlaşılıyor ki şiddetli bir şekilde sarsılıyoruz, ikaz ediliyoruz. Elhamdulillah Rabbim nasip etti merdivenlerden aşağı indik, kendimizi boşlukta bulduk. Sarsıntı azaldı,  çok şükür o zaman camide de Isparta’da da herhangi bir hasar veya can kaybı olmadı ama Hayırlar Vakfı Camiinin minaresi yıkılmıştı.

Dinar ve çevresinde bütün binalar yerle bir olmuştu.

O zaman Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden bir profesör bu depremden sonra üniversitemize bir konferans verdi.  O zaman şunu söyledi, bu deprem seçici bir depremdir.

Bakınız nasıl seçici bir deprem anlatayım: bir parselin içerisine dört blok oturtturulmuş. Zemin etüdü dört blok için aynı yapılmış, temel aynı çimento ve demirle, aynı malzemeden yapılmış. Hepsine aynı proje uygulanmış, ama aynı parselde iki blok zelzele tarafından yıkılmış.

Evet kullanılan metot ve malzeme aynı fakat ne var ki dört bloktan çapraz iki tanesi yıkılıyor, iki tanesi ayakta.

İşte onun için bu deprem seçici bir depremdir diye anlatınca, ister istemez salonun sağından salundan sorular gelmeye başladı.

Hocam nasıl bir seçici deprem?

Bütün şartları aynı iken dört bloktan çapraz iki blok neden yıkılıyor da diğerleri yıkılmıyor?

Böylece yıkılan blok meskunları cezalandırılmış mı oluyor, sebebi nedir?

Anlatmış olduğunuz seçici deprem ifadesi bundan sonra literatüre girecek mi, çünki yeni bir tabirle karşı karşıyayız. Bunu anlamlandırmak,  ya da konudan ders çıkartmak gerekiyor mu?

Depremin meydana geliş sebepleri; tektonik hareketler,  fayların kırılması, volkanik olaylar vb. şeklinde anlatıyorsunuz. Bu sebeplerden hangisi bu parseldeki iki bloku, hangi hesapla ve gerekçe ile seçti?

Onu anlatmamızın imkanı yoktur diye cevap veriyor bilim adamı. Biz sadece maddi sebep arıyoruz ve ancak böyle isimlendiriyoruz.

Ben üniversite öğrencisiyken başımdan geçen bir olayı hatırladım.

Genel Jeoloji dersini veren bir hocamız dersinde, depremin meydana geliş sebeplerini anlatıyor ve yukarda bahsedilen maddeleri sıralıyordu.

Ben de ister istemez sordum, hocam bu maddi sebepler mi zelzeleyi yapıyor?

Hocamızın hemen cevabı hazırdı:

Hocalar, müftüler diyor ki açık saçıklık çoğalmış da ondan deprem oluyormuş. Bunlar safsata diye cevap verdi.

Biz de dedik ki hocam müsade eder misiniz? Size depremin maddi  sebeplerinden başka sebepleri de var mı? Biz hazırlayıp sunalım.

Konuyu biz anlattıktan sonra hem siz, hem de arkadaşlar değerlendirsin kabul edip etmemekte serbestsiniz.

Sağ olsun hocamız centilmenlik gösterdi ve kabul etti. Biz ilgili metni hazırlayıp kendisine verdik. Bir ay kadar kendinde kaldı. Bir gün sınıfta, size bir şey okuyacağım dedi.

Arkadaşlarınız depremin meydana gelişi ile ilgili bir metin hazırlamışlar. Şimdi bakalım nedir? Okumaya başladı, metinde başlangıçta Allah’ın azameti, tasarrufu, her şeyin idaresi ve hükmü onun elinde olduğu, delilleriyle ortaya koyuluyordu.

Sonuçta tabi ki bu anlatım,  biraz uzun cümle ile devam ettiği için hocamız tarafından “yarım sayfa, bir cümle” diye tenkide uğradı.

Bu esnada sınıftan dinleyen öğrenci arkadaşlar;

Hocam o yazarın üslubudur. Siz ona takılmayın, manaya gelin, lütfen biz dinliyoruz, dediler. Hocamız da sonuna kadar okumak zorunda kaldı.

Okuduğu metinde diyordu ki; kurulu bir tüfeğin kendi kendine ateş edip karşısındaki adamın vurulmasını eğer tüfeğe verirseniz, bu adama zulum etmiş olursunuz.  Oysa kurulu tüfek sebeptir. Tetiği çeken adamı hesaba çekerseniz haksızlık ortadan kalkar. Bu takdirde öldürülenin hakkını aramış olursunuz. İşte aynen öyle de sizin saymış olduğunuz maddi sebepler kurulu tüfek hükmündedir. Onu harekete getiren, fayları kıran, tektonik hareketlere vesile olan, yeraltı volkanlarını patlatan nedir? Bunu dikkate almaz, yaratıcıyı nazara vermezseniz, o zaman bu kadar ölenlerin hakkı, hukuku ne olacak. İşte oradan bir cümlede şöyle diyordu:

“Fakat Kadîr-i Mutlak hikmetinin muktezasıyla (gereği) zahir esbabı tasarrufatına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bazan da bir madeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi madenî inkılabat (değişiklikler) dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlahî ile olur; başka olamaz.

Meselâ: Bir adam bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip (dikkatini oraya toplayıp), bîçare maktûlün (öldürülenin) büsbütün hukukunu zayi' etmek; ne derece belâhet (ahmaklık) ve divaneliktir. Aynen öyle de: Kadîr-i Zülcelal'in müsahhar (emir dinler) bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irade ile iddihar edilen (depolanan) bir bombayı, ehl-i gaflet (düşüncesiz) ve tuğyanı (inkar içinde olanları) uyandırmak için "ateşlendir" diye olan emr-i Rabbanîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamakatın (ahmaklığın) en eşneidir (çirkinidir).”(Sözler/174)

O zaman hocamız; “durun,  durun yanlış anladınız. Yerin derinliklerine indikçe, mineralleri ve kristalleri inceledikçe yaratıcıyı daha çok seveceksiniz” demişti.

"Şu sure kat'iyen ifade ediyor ki: Küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazen de titriyor. "(Zilzal Suresi 1-5)

Şimdi bu kadar anlattıktan sonra 17 Ağutos 2009 Sakarya depremi de ibretlerle doludur. Bir defa bu deprem dere ve deniz yataklarını, yer kazanmak düşüncesi ile değişikliğe uğratmanın bedelinin çok ağır olduğunu dünyaya ilan etti.

Sakarya depreminde Süleyman Demirel Üniversitesi’nde bir öğrencim babasının üç çorap fabrikası varmış. Deprem olduğu günün sabahı, fabrikalarının tamamı yerle bir olmuş. Zengin adam çorap kuyruğuna girmiş. Bunu bu genç anlatmıştı.

Sakarya depreminde bir diğer kız öğrencim de anneannesiyle beraber kalıyorlar. Öğrencim depremi şöyle anlatmıştı.

Deprem 3,5 dakika sürüyor ve oldukça da uzun bir süre devam etmişti. Aklımda kaldığı kadarı ile bana dediki hocam o 3,5 dakika inanırmısınız bize 35 sene veya daha uzun geldi. Yaşayarak geçirdiğim ömürden daha uzun geldi. Dakikalar değil saniyeler ilerlemiyor  ve geçmiyordu. Korku içerisindesiniz, hareket edemiyorsunuz, ne dışarı çıkabiliyorsunuz ve ne içeri girebiliyorsunuz. Artık işte böyle bir durumda ben ölümü çok istedim, ama o da gelmedi.

Size sorarım kainatın yaratıcısı ve bizim de yaratıcımız Cenab-ı Allah, merhametiyle, adaleti ile, rahmetiyle, rahimiyetiyle muamele etmese, halimiz ne olurdu. Hayattan lezzet alabilir miydik?

Her gün zelzele olmasına biz ve teknolojimiz mi mani oluyor? Bizi top güllesinden bile 70 kere hızlı giden bu dünyamızda, rahatsız etmeden, el bebek, gül bebek besleyen kimdir?

Yapmış olduğumuz isyan ve yaramazlıklar karşısında kainat isyan etse de bizi üzerinden atmak istese ne yapabiliriz? Sahi bizim halimiz nice olur?

Sakarya depremi yöresel bir deprem, ancak dünyamızda mevcut olan sistemlerle, yani dağlarıyla, ırmaklarıyla, nehirleriyle, ağaçlarıyla, hayvanlarıyla, bitkileriyle elbetteki alakası vardır.

Peki bunu ne için söylüyorum, bunu şunun için söylüyorum; yani dünyanın bir tarafı sarsılacağı zaman, dünyanın diğer taraflarıyla  alakalı ve ilgilidir. Nasıl ki; insanın bir uzvu hasta olsa, hemen anında diğer uzuvları da onunla meşgul oluyorlar ve hasta oluyorlar. Aynen öylede, işte bana göre dünyanın bir bölgesinde meydana gelen depremden, bütün kainatın haberi var. Titremesinden sistemlerin,  gezegenlerin haberi var. O halde ey insan, Allah CC sana bu kadar çok önem veriyor ki; bütün kainatı seninle alakadar ediyor ve senin hizmetine sunuyor.

O halde Halık-ı Zülcelal’i  düşün de ölüm uyandırmadan önce uyan. Gafleti at, kulluk ve şükür ibadetini yap!

 

Prof. Dr. Cahit kurbanoğlu.    

 

 

 

 

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 23

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM

(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 23

Müslümanları geri bırakan din mi? Yoksa başka hastalıklar mı var?

Bedîüzzaman Hazretleri, müslümanların içtimaî (toplum) hayatlarında teşhis ettiği, medeni olarak yükselmelerine mâni’ olan altı hastalık ortaya koymuş ve tedavileri için Kur’an Eczanesinden reçete yazmıştır. Bunları bizim eğitimimizin başlangıcından başlayıp, üniversite bitene kadar, her meslekte ve kademede, her seviyenin anlayacağı şekilde geliştireceğimiz eğitim modellerinde  dikkate almalıyız. Ama ne yazık ki Cumhuriyet’ten bu tarafa eğitimde başarılı olduğumuz, değil ayrı partilerin, aynı partinin farklı bakanlarının bile ittifakla uygulayabileceği bir uygulama yoktur. Kaldı ki bu değişmez ve herkesin hazmederek benimseyeceği hastalıklara çere arayalım. Bu konuda Emeviye Camiinde verdiği konferans, Hutbe-i Şamiye’de çok güzel ve detaylı bir şekilde anlatılmaktadır.

 

“Ben bu zaman ve zeminde, beşerin hayat-ı içtimaiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebiler (başka milletler) , Avrupalılar terakkide (yükselmede) istikbale (geleceğe) uçmalarıyla beraber bizi maddî cihette kurûn-u vustâda (orta çağda) durduran ve tevkif eden (tutan) altı tane hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır: 

1- Ye'sin, ümidsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi. 

2- Sıdkın (doğruluğun) hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi. 

3- Adavete muhabbet (düşmanlığı sevmek). 

4- Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları (bağları) bilmemek. 

5- Çeşit çeşit sâri (sepici) hastalıklar gibi intişar eden (yayılan) istibdad (keyfi idare sistemi, tahakküm ve baskı). 

6- Menfaat-ı şahsiyesine himmeti hasretmek (şahsî çıkarı için gayret göstermek).”(10/187) 

Hastalıkları teşhis ve tarif ettikten sonra Kur’an eczanesinden reçetelerini de yazmıştır.

“Bu altı dehşetli hastalığın ilâcını da, bir tıp fakültesi hükmünde hayat-ı içtimaiyemizde, eczahane-i Kur'aniye'den ders aldığım "altı kelime" ile beyan ediyorum. Mualecenin (ilaç vermenin) esasları onları biliyorum. 

 

1.Kelime: "El-emel (ümitli olmak)". Yani rahmet-i İlahiyeden kuvvetle ümid beslemek......

İstikbal yalnız ve yalnız İslâmiyet'in olacak. Ve hâkim (idare eden), hakaik-i Kur'âniye ve îmâniye (Kur’an’a ve imana ait hakikatler) olacak....

Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i îmâniyenin kemâlatını (İslâm ve iman hakikatlarının davranış biçiminin mükemmelliğini) ef'âlimizle izhar etsek (yaşayarak göstersek), sâir dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyet'e girecekler; belki Küre-i Arz'ın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyet'e dehâlet edecekler (girecekler).......

2.Kelime: Yeis (ümitsizlik) en dehşetli bir hastalıktır ki, Âlem-i İslâm'ın (İslâm Dünyasının) kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garbda (batıda) bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke (sömürge) hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-ı umumiyeyi (milletin menfaati) bırakıp menfaat-ı şahsiyeye (şahsın menfaatine) nazarımızı hasrettirmiş (bakışımızı sınırlamış)...

3.Kelime: Bütün hayatımdaki tahkikatımla (araştırmalar) ve hayat-ı içtimaiyenin çalkalamasıyla hülâsa ve zübdesi (içtimai hayatın tecrübesinin özü) bana kat'î bildirmiş ki: Sıdk (doğruluk), İslâmiyetin üss-ül esasıdır (sağlam temeli) ve ulvî seciyelerinin (yüksek ahlakın) rabıtasıdır (bağıdır) ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır (yüksek duyguların karakteridir). Öyle ise, hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip (hayatlandırıp), onunla manevî hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz.

Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyet'in hayat-ı içtimâiyesinde (toplum hayatında) ukde-i hayatiyesidir (can noktasıdır). Riyâkârlık (iki yüzlülük), fiilî bir nevi yalancılıktır. Dalkavukluk (yağcılık) ve tasannu (yapmacık hareket), alçakça bir yalancılıktır. Nifak (bölücülük) ve münafıklık(Müslüman gibi görünen din düşmanı), muzır (zararlı) bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sâni'-i Zülcelâl'in kudretine iftira etmektir...

4.Kelime: Bütün hayatımda, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeden (insanın içtimai hayatından) kat’î bildiğim ve tahkikatların (araştırmaları) bana verdiği netice şudur ki: 

Muhabbete (sevmeye) en lâyık şey muhabbettir ve husumete (düşmanlığa) en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete (mutluluğa) sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeğe ve muhabbete lâyıktır. 

5.Kelime: Meşveret-i şer'iyeden (İslami meşveret) aldığım ders budur: Şu zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor. Bazan büyür, sirayet eder (yayılır), yüz olur. Bir tek hasene (iyilik) bazan bir kalmıyor. Belki bazan binler dereceye terakki ediyor (yükseliyor). Bunun sırr-ı hikmeti (faydalarındaki derin mana) şudur: 

Hürriyet-i şer'iye (İslam dinine uygun hürriyet) ile meşveret-i meşrua (İslami meşveret), hakikî milliyetimizin hâkimiyetini (millet olmanın hükümranlığını, tek başına idare etmesini) gösterdi. Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyet'tir. Ve hilafet-i Osmaniye (Osmanlıların Halifeliği) ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi (kabı), kal'ası hükmündedir. Arab - Türk hakikî iki kardeş, o kal'a-i kudsiyenin (kutsi kalenin) nöbettarlarıdır. “ (12/176-193)

Hakikat-ı İslâmiye bütün siyasâtın fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyet'i kendine âlet etsin...

Çünkü bir adamın kıymeti, himmeti (gayreti) nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir. (12/209-210)

6.Kelime: Müslümanların hayat-ı içtimâiye-i İslâmiye'deki saadetlerinin (İslâm’ın toplum hayatının saadetinin) anahtarı, meşveret-i şer’iyedir (İslâm dinine uygun fikira edinmek için görüşme ve danışma meclisidir). 

" بَيْنَهُمْ شُورٰى اَمْرُهُمْ وَ “Onların yönetimi aralarında yaptıkları istişare iledir.(Şura 42:38) "

âyet-i kerîmesi, şûrayı (danışma meclisini) esas olarak emrediyor...

Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûra-yı hakikiyeyi yapmamasıdır...

Asya kıt'asının ve istikbalinin keşşafı (keşfedicisi) ve miftahı (anahtarı), şûradır...

Allah'a hakikî abd olan, başkalara abd olamaz. “Birbirinizi –Allah'tan başka– kendinize Rab yapmayınız!”.. (Al-i İmran 3:64)“ (12/211-213)

 

14.08.2019

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

Enemizi Kurban Edebildik mi?

Enemizi Kurban Edebildik mi?

 

Rabbim bize helal dairesinde yaratmış olduğu hayvanatı bile kurban etmek için emrimize verdi. Acaba biz enemizi, egomuzu, benliğimizi onun rızası için kurban edebildik mi?

 

Bugün toplumun en büyük dertlerinden birisi enaniyettir. Okşarsan lehinde konuşursan, mevhum yeteneklerinin çok üzerine çıkarırsan memnun oluyor, kendine hayali yetenek elbiseleri giydiriyor.

Ancak gerçek yüzünü nazara verdiğiniz taktirde, veya hakkı olmadığı medh-ü senaları yapmadığınız taktirde, ya da hak etmediği makam ve mevkileri elde etmediği takdirde, kim olursa olsun menfaati adına ona düşman kesiliyor.

 

İşte bugün o gün, bu bayram o bayram, yani benliğimizi ve enemizi kurban etmek, evet Allah’a kurban etmek için bayram bir fırsattır.

Bunu Alem-i İslam’ın iştirak ettiği “Teşrik Tekbirleri” ile başarabiliriz. Yani ona bayram boyunca, her an günde beş vakit namazda, farzlardan sonra, en büyük Allah’tır, “Allahü Ekber” diye onun haddini bildirmenin, bayram en güzel bir vesilesi değil midir?

 

"Allahü Ekber" "Allahü Ekber" "Allahü Ekber"ler ile nev'-i beşerin beşten birisine, üçyüz milyon (şimdi bir buçuk milyar) insanlara birden "Allahü Ekber" dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o "Allahü Ekber" kelime-i kudsiyesini semavattaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmibinden (şimdi beş milyondan) ziyade hacıların Arafat'ta ve îd'de (bayramda) beraber birden "Allahü Ekber" demeleri, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın binüçyüz sene evvel âl ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği "Allahü Ekber" kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak rububiyet-i İlahiyenin "Rabb-ül Ardı ve Rabb-ül Âlemîn" azamet-i ünvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubudiyetle bir mukabeledir, diye tahayyül ve hiss ve kanaat ettim.”Şualar 237

 

Ey enaniyet senden soruyorum neyine güveniyorsun? Yani sen cismimdeki 100 trilyon hücreye hakim misin? Hücrelerdeki DNA’lara hakim misin? Sahi sen 80.000 km uzunluğundaki damarlarına günde yedi ton kanı ortalama 300 gram büyüklüğündeki kalp ile devridaim ettirerek pompalamaya hakim misin? Geçici olarak kalp ameliyatında kullanılan yaklaşık 300 kg ağırlığındaki kalp cihazını sürekli taşıyabilsen bile, kalbin görevini 3-5 saat yerine ancak getirebildiğini biliyor muydun? O halde sahi nedir bu kibir? Halen kalbinin her atışı ve çizgisi “Allah” demiyor mu?

 

Öyle ise "Allahü Ekber” de kurtul!

 

Ey ego senden soruyorum, acaba 150 gr ağırlığındaki böbreklerin günde filtre ettiği 1500 litre  kanı, 100 kg ağırlığındaki bir diyaliz makinesi 3,5 günde temizleye biliyor mu? Peki neyine güveniyorsun da varlığından hak dava ediyorsun? 1,5 milyar Müslüman günde beş vakit farz namazlarında en az 85 defa “Allahü Ekber”, “Allahü Ekber” derken sen neden daha halen inat ediyorsun teslim ol!

 

Öyle ise “Allah’ı Ekber” de kurtul!

 

Ey nefis sen biliyorsun ki; insanın karnını doyurabilmesi için ihtiyacı olan yiyecek maddelerinin güneşe, aya hatta kainatın yardımına ihtiyacı oluyor. Buna gücün yetiyor mu? Ya da bir buğdayı sen veya iddia ettiğin sözde senin teknolojin yaratabiliyor mu? O halde neyine güveniyorsun da varlığını ortaya koymak için debelenip duruyorsun teslim ol!

 

Öyleyse  “Allahu Ekber” de kurtul!

 

Bak ey bendeki ben! Aklını başına topla, biliyor musun teknolojinin mevcut imkanları, var olan bilim, bir araya gelse bir damla suyu yapamıyor. İşte o suyun bir damlasının Kainata ihtiyacı var. Yani büyük insan olan kainat, küçük Kainat olan insana eşdeğerdir ve hatta küçük büyükten daha da sanatlıdır, intizamlıdır.

 

Öyleyse  “Allahu Ekber” de kurtul!

 

Hey haddini tanımaya çalışan benlik, acaba kaç dakika havasız yaşayabiliyorsun? Acaba her an ihtiyacın olan bu havayı yaratabilmek için nelere ihtiyaç var hiç düşünüyor musun? O halde senin hayatının devamı için çok lüzumlu olan hava, su, yiyecek senin ihtiyacın anında senin emrine veriliyor. Nasıl bu nimetleri sen halen göremiyorsun? Hayret!

 

Öyleyse  “Allahu Ekber” de kurtul!

 

İşte kurban bayramı bu manada anlaşılıp kabul edilirse nasıl olurda gereği yerine getirilmez, küskünler barışmaz, büyükler ziyaret edilmez, sila-i rahim yapılmaz, fakir fukara gözetilmez,  komşu açken tok yatılır. Bu insanlığa sığar mı?

 

Öyleyse  “Allahu Ekber” de kurtul!

 

Ey nefis görmüyor musun dünyaya gelirken bir parça beyaz beze sarılarak geliyorsun. Sonra bir çok makamlar mevkiler elde ediyorsun. Bir çok yerler, yurtlar ediniyorsun. Bir çok arabalar, yatlar Sahibi oluyordun. Sonra bunların hepsini burada bırakıp bir parça beyaz beze sarılıp gidiyorsun. Bu sana neyi hatırlatıyor. İstersen hayatın mahiyetini anlayıp ona göre hareket et!

 

Öyleyse “Allahü Ekber” de teslim ol!

 

“O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” (Rahman Suresi)

 

Kurban bayramınız mübarek olsun.

Prof. Dr. Cahit kurbanoğlu

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 22

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM
(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 22
Bir Müslüman, Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın zincirinden çıksa, anarşist olur.
Bugün insanı inanmaya ve Allah’a kulluk yapmaya, çağıran vasıtalar ve kaynaklar çok azaldığı; buna karşılık dinsizliğe, sefahate, günahlara girmeye çağıran oldukça çok sebepler ve sosyal medya gibi bir canavar vardır. Sosyal medyanın avına düşen evlatları, aileler her türlü imkanlarını seferber etmekle beraber kurtaramıyorlar. İyi kullanılmadığı takdirde aileyi bu kadar tehdit eden, ceplere kadar giren ve bütün dünyayı sarsan bu ve benzer tehlikeler, bugün ciddiye alınmak zorundadır.
 
Onun için Kur’an-ı Hakîm’in bu asırda bir mu’cize-i maneviyesi olarak Risale-i Nur, teslimiyetle okuyanlarına ve talebelerine bu dersi veriyor. Mutlak dinsizliğe ve anarşistliğe karşı set çekiyor. Bediüzzaman bugünün gençliğinin başına gelecek tehlikeyi bir asır önce gördüğü için yokluk ve imkansızlıklar içerisinde gecesini gündüzüne katmıştır. Yerine göre kibrit çöpleri ile kibrit kutularına yazarak çoğaltıp bizim elimize verdiği böyle eserler varken, bize rahat yatmak yakışır mı?
 
“Evet, Çin’i hem yarı Avrupa’yı ve Balkanları istila eden bu cereyana karşı bizi muhafaza eden Kur’an-ı Hakîm'in bu dersidir ki o hücuma karşı set çekmiş, bu suretle o tehlikeye karşı çare bulmuştur.
Demek bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip ya Hristiyan ve Yahudi hususan Bolşevik gibi olmak…
Çünkü bir İsevî, Müslüman olsa İsa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Musevî, Müslüman olsa Musa aleyhisselâmı daha ziyade sever.
Fakat bir Müslüman, Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın zincirinden çıksa dinini bıraksa daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir halet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir olur.”(6/244)
 
Cenab-ı Hakk'a ne kadar şükretsek azdır. Kur'an-ı Hakîm'in mensupları olarak, Kur’an’a bin yıldır bayraktarlık yapmış, kahraman Türk milleti, Arap milleti ile 55 adet başka milletler içinde Türkçe, Arapça ve diğer lisanlarında, bu asrın insanlarını kurtaracak bir mu'cize-i Kur'aniyenin Risale-i Nurlar namıyla eserleri, elhamdülillah Diyanet İşleri Başkanlığınca da neşriyata başlamıştır. Bu konuda Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı ilk basılan eserin kapağına kendi el yazısı ile 25.01.2014 tarihinde “Merhum Üstadımızın arzularının yerine getirilmiş olmasının huzuru içindeyiz. Devamı niyetiyle...imza R. Tayyip ERDOĞAN” notunu düşmüşlerdir.
 
Risale-i Nur, neşre başladığından itibaren milyonlarca insanın imanının kurtulmasına vesile olduğu gibi, şimdi de çevrildiği dillerde, o ülkelerde binlercesinin imanını kurtardığı, yeni Müslüman olanların sayısının günden güne çoğaldığı görülmektedir. 
 
Risale-i Nurlar; insanlığı dinsizlikten, deizmden, anarşistlikten kurtarmaya vesile olacağı gibi İslâm kardeşliğinin tesisine, İslâm mensuplarını birleştirmeye, dünyada Kur'an'ı, Kanun-u Esasî  olarak hakim kılmaya vesile olacak, düşmanlarının korkulu rüyası eserlerdir. Ancak başka çare de kalmamıştır. 
ASRIMIZIN HASTALIĞI
Tekrar tekrar üzerinde durduğumuz ve Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin de bu zamanın en büyük hastalığı olarak belirttiği dinsizliği, Risale-i Nur eserleriyle tedavi etmeye çalışıyor.
İnanmayanların Allah’a inkarda kullandığı vasıtaları, Risale-i Nur eserleri Allah’ın varlığını ispat için kullanıyor.
Bu asırda ancak böyle eserler müspet bilimler tahsili yapan yüksek öğrenim gençliğimizi, vartalardan kurtarmaya vesile ve vasıta olabilirler.
Çünkü merhum Akif; “Kur’an’dan almalı ilhamı ve bu zamanın insanlarına yansıtmalı imanı”, diyor. İşte Risale-i Nur böyle bir eserdir.
Bakın küfrü mutlaka (mutlak dinsizliğe karşı) karşı Üstadımız ne söylüyor:
 
“Madem bu zamanda küfr-ü mutlak Kur’an’a karşı çıkıyor. Küfr-ü mutlakta cehennemden ziyade dünyada da daha büyük bir cehennem var. Çünkü ölüm madem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuz bin (şimdi üçyüzbin) cenaze ölümün devamına şehadet ediyor. Bu ölüm küfr-ü mutlaka düşenlere, yahut taraftar olanlara hem şahsın idam-ı ebedîsi (sonsuza kadar idamı) ve bütün geçmiş, gelecek akrabalarının da idam-ı ebedîsi olarak düşündüğü için cehennemden on defa daha fazla dehşetli cehennem azabı çeker. Demek, o cehennem azabını küfr-ü mutlakla kalbinde duyuyor. Çünkü her bir insan akrabasının saadetiyle mesud, azabıyla muazzeb (sıkıntıda) olduğu gibi; Allah'ı inkâr edenlerin itikadlarınca bütün o saadetleri mahvoluyor, yerine azaplar geliyor. "(6/245) 
Müslümanlar için bakınız nasıl bir kanaat oluşmuştur. Nerede bir Müslüman varsa nispeten fakir, gafil, cahil, yanlış davranışlar içinde ve bedevidir. Diğer dinlerin mensupları ise, bir derece medenî, uyanık, güzel davranışlara sahip, makam ve servet sahibidir. Bu kanaat nereden ileri geliyor. Acaba din mi bizi böyle yapıyor? 
Bakınız Avrupa üstünlüğü düşüncesine Bediüzzaman ne cevap veriyor:“Ben de derim ki: 
-Ey Müslüman! Biri maddî, biri manevî Avrupa rüchanının (üstünlüğünün) iki sebebinin şu netice-i müdhişiyle (dehşetli sonucuyla) o neticenin tesir-i muharribanesine (yıkıcı tesirine) karşı, mevcudiyetimizin hâmisi olan (varlığımızı koruyan) İslâmiyet’ten elini gevşetme. Dört el ile sarıl, yoksa mahvolursun.” (11/63) 
Demek ki bizi geri bırakan dindarlığımız değil, dinimize karşı ilgisiz oluşumuz ve cehaletimizdir. Biz gerçek manada İslamiyet’i halimizle yaşasak, diğer dinlerin tabileri, gruplar halinde İslamiyet’i kabul edeceklerini Bediüzzaman Hazretleri söylüyor.
 
10.08.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 21

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM
(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 21
Bedîüzzaman Said Nursi Hazretleri Isparta’da ikamet ettikleri zaman, kullandıkları ve bugün halen Isparta’da ikamet ettiği evinde bulunan bir arabası vardır. Aynı arabadan bir de Tümen Komutanın arabası olup, birbirine karıştırılmaktadır. Hatta bir gün birlik komutanını selamlamak üzere esas duruşa geçerken, tümen yerine asrın komutanı selamlanır. Bu olayın müsebbibi Hafız Ali, halen Diyarbakır’da hayattadır.

“Isparta’nın o yıllarda teşekkül etmiş bulunan 3. Eğitim Tümeni için yaptırılmasına karar verilen caminin temeli, tertip edilen muazzam bir merasimle atılmış ve bu törene Isparta'da bulunan Risale-i Nur müellifi Üstad Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri de davet edilmiştir. Büyük bir alâka ile karşılanan Üstad, törenden sonra uğurlu elleriyle temele ilk harcı koymuş ve dualarda bulunmuştur."(6/214)

Risale-i Nur Talebeleri asayişe yardımcıdır.
Bedîüzzaman'ın vefatından önce Nur talebelerine vermiş olduğu en son dersinde bakınız ne söylüyor:
“Aziz kardeşlerim!
Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır.
Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.
Mesela, kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme (baskıya) ve terzile (aşağılamaya) karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hâdiselerle sabit olmuş.
Mesela, Rusya'da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor.
Fakat bu otuz senedir müsbet (olumlu) hareket etmek, menfî (olumsuz) hareket etmemek ve vazife-i İlahiyeye karışmamak hakikati için bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim.
Cercis (as) gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi sabır ve rıza ile karşıladım.
Evet, mesela seksen bir hatasını mahkemede ispat ettiğim bir müddeiumumînin (savcının) yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim.
Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı manevîsidir (iman ve Kur’an yolunda çalışma ve hizmet etmektir). Manevî tahribatına karşı set çekmektir. Bununla dâhilî asayişe (iç güvenliğe) bütün kuvvetimizle yardım etmektir. "(6/241)
Kur'an Rahmeten li'l-âlemîndir.
“Şimdi küfr-ü mutlak (koyu inkarcılık), öyle cehennem-i manevî (kalbe ve ruha ait azap ve sıkıntı) neşrine çalışıyor ki kâinatta hiçbir kâfir ona yanaşmamak lâzım geliyor.
Kur'an'ın "Rahmeten li'l-âlemîn" (bütün alemlere rahmet) olduğunun bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; âhirete iman, Allah'a iman ihtimalini vermesiyle de bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev-i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işarettir ki o manevî cehennemden dünyada da onları bir derece kurtarmış.
Halbuki şimdi fen ve felsefenin dalalet (iman ve İslam yolundan ayrılan) kısmı; yani Kur'an'la barışmayan, yoldan çıkmış, Kur'an'a muhalefet eden kısmı, küfr-ü mutlakı (koyu inkarcılığı) komünistler tarzında neşre başladılar.
Komünistlik (fertlerin her türlü mülkiyet hakkını, aile hayatını ve dinini kaldırıp, mülkiyeti devlete mal eden batıl nazariye) perdesinde anarşistliği netice verecek bir surette münafıklar (iki yüzlü bozguncular), zındıklar (kafirler) vasıtasıyla ve bazı müfrit (haddini aşan) dinsiz siyasetçiler vasıtasıyla neşir ile aşılanmaya başlandığı için şimdiki hayat, dinsiz olarak kabil değildir, yaşamaz. "Dinsiz bir millet yaşamaz." hükmü bu noktaya işarettir. Küfr-ü mutlak olduğu zaman, hakikat-i halde yaşanmaz. "(6/243-244)
Siyasetle alâkam yoktur.
“Benim bu seyahatlerimde kat'iyen siyasetle alâkamın olmadığına bir delil; kırk seneden beri siyaseti terk ettiğimden, yalnız ve yalnız Kur'an'ın bu zamana tam muvafık bir tefsiri olan Risale-i Nur küfr-ü mutlakı kırdığı için anarşistliğe (anarşi taraftarlarına) ve tahribatçı cereyanlara (yıkıcı akımlara) karşı set çektiği gibi Kur'an'ın Risale-i Nur'a verdiği dersinde bir kanun-u esasî olan
“وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ ” (En’âm 6/164, İsrâ 17/15, Fatır 35/18, Zümer 39/7 ayetlerde bu “hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez ve başkasının günahı ile yargılanmaz” diye Kur’an’da dört surede geçmektedir.)
sırrı ile "Asayişe ilişmek, beş cani yüzünden doksan masuma zulüm etmektir." diye olan uhrevî (ahiret) hizmetimiz; vatan, millet ve asayişe de büyük bir faydası olması ciheti ile beni tecessüs eden (gizli araştıran) veyahut da zahmet veren polis ve inzibatları da helâl ediyorum.
Onları asayişin (güvenliğin) mücahid (din için çalışan) muhafızları diye kardeş gibi mesrurane (sevinerek) kabul ettim. "(6/240)

06.08.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 20

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM

(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 20

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hiçbir zaman korku altında veya hatıra göre tavır takınmamış ve fetva vermemiştir. O bilmiş olduğu doğruları, hayatının sonuna kadar neye mal olursa olsun, söylemekten ve uygulamaktan vazgeçmemiştir. Onun zamanında şapka devrimi sonrası, şapka giymesini zorlayanlara, beş para ehemmiyet vermemiş ve geleneksel kıyafetinde israr etmiş, şapkayı başına takmamışlardır. Devrim adına bir gösterişten ibaret kalmış bir kıyafet ama çok bedeller ödenmiştir. Bu konuda bakınız Üstad ne diyor:

“Evet, otuz beş senedir münzevi olduğu halde hiç çarşı ve kasabalarda gezmeyen bir adamı “Sen Frenk serpuşunu giymiyorsun!” diye ittiham etmeye, dünyada hangi kanun müsaade eder? Yirmi sekiz seneden beri beş vilayet ve beş mahkeme ve beş vilayetin zabıtaları onun başına ilişmedikleri halde, hususan bu defa İstanbul Mahkeme-i Âdilesinde yüzden ziyade polislerin gözleri önünde hem iki ayda yaya olarak her yeri gezdiği halde, hiçbir polis ilişmediği ve Mahkeme-i Temyiz "Bere yasak değil." diye karar verdiği hem bütün kadınlar ve başı açık gezenler ve bütün askerî neferler ve vazifedar memurlar giymeye mecbur olmadıklarından ve giymesinde hiçbir maslahat bulunmadığından ve benim resmî bir vazifem olmadığından –ki resmî bir libastır– bereyi giyenler de mes'ul olmazlar denildiği halde, hususan münzevi ve insanlar arasına girmeyen ve ramazan-ı şerifin içinde böyle hilaf-ı kanun (kanuna aykırı) en çirkin bir şey ile ruhunu meşgul etmemek ve dünyayı hatırına getirmemek için has dostlarıyla dahi görüşmeyen, hattâ şiddetli hasta olduğu halde, ruhu ve kalbi vücuduyla meşgul olmamak için ilaçları almayan ve hekimleri çağırmayan bir adama şapka giydirmek, ecnebi papazlara benzetmek için ona teklif etmek ve adliye eliyle tehdit etmek, elbette zerre kadar vicdanı olan bundan nefret eder.”

“Ey iman edenler Allah’a itaat edin sizden olan idarecilere de itaat edin. “(Nisa 59)

Âyet, ulü’l-emre itaati emreder. Allah ve Resulünün itaatine zıt olmamak şartıyla, ... 

Rus'un Başkumandanı kasden önünden üç defa geçtiği halde ayağa kalkmayan ve tenezzül etmeyen ve onun idam tehdidine karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza için ona başını eğmeyen;

İstanbul'u istila eden İngiliz Başkumandanına ve onun vasıtasıyla fetva verenlere karşı, İslâmiyet şerefi için idam tehdidine beş para ehemmiyet vermeyen ve

"Tükürün zalimlerin o hayâsız yüzüne!"

cümlesiyle ve matbuat lisanıyla karşılayan ve

Mustafa Kemal'in elli mebus içinde hiddetine ehemmiyet vermeyip

"Namaz kılmayan haindir!"

diyen ve

Divan-ı Harb-i Örfînin dehşetli suallerine karşı

“Şeriatın tek bir meselesine ruhumu feda etmeye hazırım!"

deyip dalkavukluk etmeyen ve

yirmi sekiz sene, gâvurlara benzememek için inzivayı ihtiyar eden bir İslâm fedaisi ve

hakikat-i Kur'aniyenin fedakâr hizmetkârına maslahatsız, kanunsuz denilse ki

"Sen Yahudi ve Hristiyan papazlarına benzeyeceksin, onlar gibi başına şapka giyeceksin, bütün İslâm ulemasının icmaına muhalefet edeceksin; yoksa ceza vereceğiz!"

denilse elbette öyle her şeyini hakikat-i Kur'aniyeye feda eden bir adam,

değil dünyevî hapis veya ceza ve işkence,

belki parça parça bıçakla kesilse cehenneme de atılsa

kat'iyen yüz ruhu da olsa bütün tarihçe-i hayatının şehadetiyle, feda edecek.

Acaba, bu vatan ve dinin gizli düşmanlarının bu eşedd-i zulm-ü nemrudanelerine karşı, manevî pek çok kuvveti bulunan bu fedakârın tahammülü ve

maddî kuvvetle ve menfî cihette mukabele etmemesinin hikmeti nedir? 

İşte bunu size ve umum ehl-i vicdana ilan ediyorum ki yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan masuma zarar gelmemek için bütün kuvvetiyle dâhildeki emniyet ve asayişi muhafaza etmek için

Nur dersleriyle herkesin kalbine bir yasakçı bırakmak için Kur'an-ı Hakîm ona o dersi vermiş.

Yoksa bir günde, yirmi sekiz senelik zalim düşmanlarımdan intikamımı alabilirim.

Onun içindir ki asayişi masumların hatırı için muhafaza yolunda haysiyetini, şerefini tahkir edenlere karşı müdafaa etmiyor ve diyor ki:

Ben değil dünyevî hayatı, lüzum olsa âhiret hayatımı da millet-i İslâmiye hesabına feda edeceğim.”(6/166-167)

 

02.08.2019

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 19

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM
(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 19
Cumhuriyet kurulması sırasındaki tek parti döneminin, daha sonra sona erdirilerek ülkemize demokrasinin gelmesine hizmet eden, işbaşındaki Demokrat Parti milletvekilleri de Risale i Nurları okuyanlar hakkında siyasi bir endişe taşımadan bakınız ne demektedirler:

“Bedîüzzaman’ın Nur Risalelerini okuyan, ders alan ve o eserleri neşreden Nur talebeleri bu hizmetleriyle bu memlekette komünistliğin yayılmasına set oldular. Madem hükûmetimiz komünizmin aleyhindedir. Öyle ise Nurculara o hizmetlerinden dolayı minnettardır."
diye milletvekillerince dahi hizmeti takdir edilen ve serâpa (baştanbaşa) bütün Risale-i Nur eczaları her bir nüshası, binler kelime ve cümleleriyle o zatın mahiyetine, hizmetine, yirmi beş yıllık faaliyetine ve neşriyatının küllî faydalarına şehadet ve işaret ettikleri bir zat… "(6/140)
Ben de bir Nur Talebesiyim
Tekrar tekrar ifade etmek gerekirse Risale-i Nurların müellifi, telif etmiş olduğu eserler ortadayken bu kadar tevazu göstermesi, Nurların kendi malı olmadığını söylemesi dikkatimizden kaçmıyor. Benlik gütmeyen, şahsını nazara vermeyen ve kendini her zaman bir nur talebesi ve ders arkadaşı kabul eden Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bakınız bu konuda ne diyorlar:

“Ben de sizin bu ders-i Kur’aniyede bir ders arkadaşınızım. Ben en ziyade muhtaç ve fakir olduğumdan bu kudsî hakikatler en evvel bana ihsan edilmiştir. Ben makam sahibi değilim. Ben kendimi beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum...”(6/140)

"Risale-i Nur benim değil, Kur'an'ın malıdır; Kur'an'ın feyzinden gelmiştir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu'nun sinesinden koparıp atamayacaktır. Risale-i Nur Kur'an'a bağlıdır, Kur'an ise arş-ı a'zamla bağlanmıştır. Kimin haddi var ki onu oradan söküp atsın."(6/160)

Bu mütevazi, sade, gösterişten uzak meşakkatlerle dolu bir hayat yaşayan üstadımızın makam mevki mal adına bir plan ve programı olmamıştır. Bu konuda kendisini görüp, tanıyıp, anlatanlar da Üstadın, ömrü boyunca bu milletin dünya ve ahiret saadeti için tarife imkân olmayan zulüm ve işkenceler içerisinde, Risale-i Nur’ları telif ve neşrederek milletimizin maruz kaldığı din aleyhindeki faaliyet ve akımların yayılmasına mani olmuştur.
Ne ile ve nasıl bu mücadelesini sürdürmüştür. Hangi devletin desteği ve eğitim imkanları ile bunu başarmıştır.
Ne yazık ki; o gün ve şartlarda Bedîüzzaman'ın evinde bir lambası bile yoktur. Ama o her şeyi terk ederek yalnız ve yalnız Allah’a dayanarak dine hizmet için çalışmıştır.

Milletimizin geçmiş tarihine bakıldığı zaman, Peygamberimizin ASV mirası olan İslamiyetin tebliğ, temsil ve uygulamasını en iyi şekilde yapacak, İslâm Âleminin ittihadını temin edecek olan Türk Milletine, Bediüzzaman Hazretlerinin vermiş olduğu ayrı bir değeri vardır.

“Ve bir derya-yı iman ve bir hazine-i tevhid ve bir umman-ı hikmet halinde coşan bir hârikanın, istikbalin nesillerinde ve milyonlar kalp ve gönüllerde nasıl kemal-i şaşaa ile yaşayacağını ve alkışlanacağını hissedebilirler. Ve Türk milletinin bin yıllık kudsî mefahir-i milliyesine mümasil yine Türk milletinin dünyaya örnek olmuş kahraman ecdadının yerinde İslâmiyet hakikatlerine sarılarak yine Kur'an'ın bayraktarlığı vazifesiyle istikbalin kıtalarında hâkim-i manevî olacağını hissedebilirler." (6/142)

"Bu çok yüksek ve çok ehemmiyetli hakikatleri tam anlayabilmek için Bedîüzzaman'ın bundan kırk sene evvel 1327'de Şam'da Camiü'l-Emevî'de, içinde yüz ehl-i ilim bulunan on bin kişilik bir cemaate hitaben îrad buyurdukları Hutbe-i Şamiye eserini okumak lâzımdır.
Evet, ben kendi hesabıma aldığım dersime binaen ey İslâm cemaati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki âlem-i İslâm'ın saadet-i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saadeti ve bilhassa İslâm'ın terakkisi ve onların uyanması ve intibahı ile olan Arab'ın saadetinin fecr-i sadıkının emareleri inkişafa başlıyor ve saadet güneşinin de çıkması yakınlaşmış.
Ben dünyaya işittirecek bir derecede kanaat-i kat'iyemle derim:
İstikbal yalnız ve yalnız İslâmiyet'in olacak ve hâkim, hakaik-i Kur'aniye ve imaniye olacak.
Öyle ise şimdiki kader-i İlahî ve kısmetimize razı olmalıyız ki bize parlak istikbal, ecnebilere müşevveş bir mazi düşmüş.
Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef'alimizle izhar etsek, sair dinlerin tabileri elbette cemaatlerle İslâmiyet'e girecekler.
Belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet'e dehalet edecekler." (6/143)

28.07.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

 

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 18

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM

(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 18

 

Hanımlar toplumun temel unsurlarıdır 

 

Bediüzzaman özellikle hanımlara ayrı bir değer vermekte, ve toplumda onların müstesna yerlerinin olduğunu, her vesileyle dile getirmektedir. O hanımların bir reklam veya sırtından kazanç temin edilecek bir vasıta olmasına şiddetle karşı çıkmıştır.

Bunu kendi insiyatifiyle ve isteğiyle ortaya atmamıştır. Bu Allah’ın emridir. Ayette şöyle buyurmaktadır:

“"Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle, dışarı çıkarken üstlerine cilbablarını alsınlar. Bu, onların tanınmasını ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah, Gafûrdur, Rahîmdir." Ahzab, 33/59).

 

Böyle bir âlim, mütefekkir ve müceddit birisi görevini yerine getirmez mi? Nitekim o da bunu yapıyor:

 

“Bedîüzzaman tesettür (İslam dininin gösterdiği ve emrettiği şekilde örtünme) taraftarıdır. Kadınların yarı çıplak, açık dolaşmalarına, İslâmiyet’e karşı muharebede (savaşta) şeytan kumandasına verilen fırkalar (birlikler) olarak tasvir etmekte; kadınların bugünkü içtimaî hayatta açık bacak ve yarım çıplak giyinmelerini günah saymakta,

Bedîüzzaman halihazır bu açık, yarım çıplak giyinişleri evlenmelere mani olup fuhşa teşvik edici mahiyetinde görmektedir.

Ve yine Bedîüzzaman'a göre, kadını güzelleştiren şey ve kadının hakiki ve daimî güzelliği içtimaî hayatta yer alan süslenmek, vücudlarını teşhir etmek olmayıp terbiye-i İslâmiye dairesinde âdab-ı Kur'aniye ziynetidir." (6/137)

 

“Evet bir vâlide (anne) veledini (çocuğunu) tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlas ile (samimi, Allah rızası için) vazife-i fıtriyesi (yaratılışla ilgili görevi) itibariyle kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki; hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile (gelişmesi ile); hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir...”(7/241)

 

“Az olmayan bu nevi vukuat da (hadiseler) gösteriyor ki; mübarek taife-i nisaiye (kadınlar grubu), fıtraten (yaratılıştan) yüksek ahlâka menşe' (kaynak) olduğu gibi, fısk u sefahette (dinin emirlerini çiğneyerek günah ve zevke düşkünlükte) dünya zevki için kabiliyetleri yok hükmündedir. 

Demek onlar daire-i terbiye-i İslâmiye içinde mes'ud bir aile hayatını geçirmeğe mahsus bir nevi mübarek mahlukturlar. Bu mübarekleri ifsad eden (bozan) komiteler kahrolsunlar!.. Allah bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin, âmîn.” (7/245)

 

“Onun için daire-i meşruadaki (Allah’ın izin verdiği alanlardaki) keyfe iktifa ediniz (yeterli bulunuz) ve kanaat getiriniz. Sizin hanenizdeki masum evlâdlarınızla masumane sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir.

 

Hem kat'iyen biliniz ki bu hayat-ı dünyeviyede hakiki lezzet, iman dairesindedir ve imandadır. Ve a'mal-i salihanın her birisinde bir manevî lezzet var. Ve dalalet ve sefahette, bu dünyada dahi gayet acı ve çirkin elemler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer kat'î delillerle ispat etmiştir.” (7/246)

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun artık gerileme dönemi, Alemi İslam da bütün gözlerini onun merkezi olan Anadolu’ya dikmiş durumdadır. O esnada Türkiye'yi ziyarete gelen Pakistan'lı Milli Eğitim Bakan Vekili Ali Ekber Şah, üniversite talebesine Risale-i Nurlar hakkında bakınız ne söylüyor:

 

“Kardeşlerim, ben âlem-i İslâm'da aradığımı Türkiye'de buldum. Bedîüzzaman yalnız sizin değil, o bütün âlem-i İslâm'ındır. Ve yakın bir zamanda bütün İslâm âlemi onu anlayacaktır. Siz bu Nur eserlerine dikkatle bakın. Ben bunu doksan milyon İslâmlar içinde neşredeceğim. Benim âlem-i İslâm hakkında pek çok endişelerim ve Üstada pek çok soracaklarım vardı. Bir saat kadar yanında yalnız onu dinlemekle bütün endişelerim zâil (yok) olup bütün suallerime cevap aldıktan sonra şimdi Pakistan'a âlem-i İslâm'ın mukadderatı hakkında büyük müjdelerle gidiyorum."(6/140)

 

24.07.2019

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

 

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 17

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM
(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 17

Tenkitler insaflı olmalı

Diyanet Riyasetinin uleması tenkit niyetiyle Dâhiliye Vekilinin emriyle üç ay tetkikten sonra, tenkit etmeyerek tam kıymetini takdir edip "Kıymettar eser" diye Diyanet kütüphanesine koyuyor. (9/281)

Bakınız Risale-i Nur’dan istifade eden Merhum Mustafa Gül ve Hasan Feyzi ne yazıyorlar:

“Üstadım eserleriyle, benim imanımı ve âhiret hayatımı kurtarmıştır. Onun gayesi, bütün Müslümanları ve vatandaşlarımızı imansızlıktan kurtarıp saadet-i ebediyeye nâil etmektir. Bizlerin siyasî bir maksatla alâkamız olmadığı bütün mahkemelerde tebeyyün etmiştir. "(5/468)

“O (Bedîüzzaman), Nur'un hâdimidir. Eğer dünyayı istese ve dileseydi, kendisine sunulan hediye ve behiyeleri, zekât ve sadakaları ve bu teberru ve terekeleri (ölen kişinin geride bıraktığı mallar) alsaydı, bugün bir milyoner olurdu.
Fakat o, tıpkı Cenab-ı Ömer'in (ra) dediği gibi: "Sırtıma fazla yük alırsam, nefs-i nâtıka-i kâinatın kalbi (kainatın hayatının kalbi, anlamında Peygamber Efendimiz) ve Allah’ın habibi Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma ve yârânı (dostları) olan kâmil ve vâsıllara (ulaşanlara) yetişemem ve yarı yolda kalırım." diyor.
"Bütün eşya ve eflâki (âlemleri) senin için yarattım habibim." fermanına
"Ben de senin için onların hepsini terk ve feda ettim." diye verilen cevab-ı Hazret-i Risalet-penahî'ye ittiba (tabi olarak) ve imtisalen (uyarak), o da dünya ve mâfîhayı (içindekileri) ve muhabbet ve sevdasını terk ve hattâ terki de terk ederek bütün hizmet ve himmetini (gayretini) ve şu ömr-ü nâzeninini (değerli ömrünü) envar-ı Kur’aniyenin intişarına sarf ve hasretmiştir." (9/85)

Bediüzzaman, ırkçılığı reddeder.

Dinimiz, müslümanların kardeşliği ile ilgili tek prensibi vardır. “İnnemel mû’minûne ihvetun”, “Muhakkak ki Müslümanlar ancak kardeştir” (Hucurat 10).

Demekki müminler, yani inananlar kardeştir düsturu vardır. Dolayısıyla ırkcılığa ait bir ayırım dinimizde uygun görülmemektedir.
Risale-i Nurlar bu ve birçok hastalığa ilaç olduğu için, ellinin üzerinde dile çevirilerek dünya müslümanlarınca sahiplenilmektedir.
Peygamber Efendimiz ASV bize tebliğ ettiği, kıyamete kadar hükmünü sürdürecek Allah’ın emirlerine mi, yoksa o zatın milliyetine mi bakacağız.
Dolayısı ile din düşmanları, Seyyid olan üstadın milliyetini nazara vererek, kürt yakıştırması ile hakikatlere perde olmaya çalıştıkları gibi; ırkçılık yapmak isteyen özellikle kürtler de bu iddiada bulunarak kuvvet kazanmaya çalışmaktadırlar. Her iki düşünce de art niyetlidir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, kendisini ziyaret için gelip, Türkçe bilmeyen Kürt kardeşlerimizle bile, ırkçılık öne çıkmasın diye kürtçe konuşmamıştır. Benimle Türkçe konuşun, ben kürtçe bilmiyorum demiştir. Bunu Üstadımızın hizmetkarlarından Merhum Bayram Yüksel Ağabey bizzat anlatmıştır.
Bakınız Hutbe-i Şamiye de Bediüzzaman milliyetçiliği nasıl anlatıyor kendinden dinleyelim:
“Hürriyet-i şer’iye (İslam dininin izin verdiği serbestlik) ile meşveret-i meşrua (İslam dinine uygun olarak konuları görüşme ve konuşma), hakikî milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyet'tir. Ve hilâfet-i Osmâniye (Osmanlı Devletinin İslam Devletinin dini başkanlığını yapması) ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi (kabı) ve kal'ası hükmünde Arab ve Türk hakikî iki kardeş, o kal'a-i kudsiyenin (kutsal kalenin) nöbettarlarıdırlar.

İşte bu kudsî milliyetin râbıtasıyla (bağlarıyla), umum ehl-i İslâm bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı (fertleri) gibi İslâm tâifeleri de, birbirine uhuvvet-i İslâmiye (İslam kardeşliği) ile mürtebit (bağlantılı) ve alâkadar olur. Birbirine mânen, (lüzum olsa maddeten) yardım eder. Güya bütün İslâm tâifeleri (kavimleri) bir silsile-i nûrâniye (nurlu zincir) ile birbirine bağlıdır.”(10/55-56)

Dâhiliye Vekili Hilmi Uran Bey'e Merhum Salih Yeşil Tarafından Yazılan Mektuptan:

“Molla Said, doğumundan itibaren Türk kardeşleri arasında yaşamış, Türk seciyesiyle perverde olmuş, Umumî Harp'te Kafkas'ın karlı dağlarında ...gönüllü alay kumandanı olarak mücahede...büyük bir harp madalyası almış, Sarıkamış Taarruzu'nda, ...yaralı esir olup senelerce Rus garnizonlarında çile çekmiş, firar edip İstanbul'a gelerek... Dârülhikmeti'l-İslâmiye azalığında bulunmuş, Kuva-yı Milliye ihdasında halkı mücahedeye teşvik etmiş; Büyük Millet Meclisinde ...vatanın müdafaası lüzumunu anlatmak ...bu hakiki vatan-perver insanın, evvelce ibadete, imana, itikada müteallik yazdığı ve yazagelmekte olduğu eserleri, din ve dindarları sevmeyen bazı kimselerin, ..., asılsız isnad ve uydurma raporlarla bu zavallı adam, yirmi küsur seneden beri hapis ve nefiy cezalarıyla perişan edilmiş...
Sayın beyim! Kürtlük sözüyle türlü hakarete hedef olan Molla Said, seciyeten takdire şâyan bir Türk âşığı ve İslâmiyet hâdimidir. “(9/156)

21.07.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 16

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM
(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 16

Delilsiz ispatsız isnat olmaz.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki; siz bir şahsa delilsiz ispatsız isnatta bulunun, o kendini temizlesin. Böyle bir mantık veya hukuk nerede var?

Bugün ülkemizde bir şahıs hakkında bir isnat varsa ilgili mahkeme, hakkında takipsizlik kararı veya beraat verince o dava kapanır. Tekrar şikayet ve takip vuku bulduğunda, bu emsal teşkil eder.
Ancak Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri insanlığın ve gençlerin imanlarını kurtulmak adına, telifine vesile olduğu Risale-i Nur külliyatı ile ilgili tekrar tekrar mahkemelere sevk edilmiştir.
Mahkeme bazı zamanlarda karar verene kadar da hapishanelerde gözaltında tutulmuştur.
Buna karşılık bir kere, bu eserlerden dolayı mahkumiyet cezası giymemiş, hepsinde de beraat etmiştir.
İşte o bu mahkemelerden bir tanesini aşağıda kaynağından nakledeceğim:

“Risale-i Nur’un emsalsiz müellifi Üstadım Bedîüzzaman Said Nursî, müteaddid defalar gizli düşmanları tarafından iftira edilerek mahkemeye verilmiş ve hepsinde de beraet etmiştir. Risale-i Nur Külliyatı profesör ve İslâm âlimlerinden müteşekkil bir heyet tarafından satırı satırına tetkik edilerek bu eserlerin fevkalâde bir vukufiyetle telif edildiği ve Kur’an-ı Hakîm’in hakiki bir tefsiri olduğunu bildiren raporlar verilmiştir. "(5/437)

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin Milli Eğitiminde maalesef takip edilen öğretim metodu ile herhangi bir öğretim kademesinde istiyerek eğitim yapan öğrenciler az gösterilebilir.
Hep bir dayatma, zorlama ve isteksiz kabullerle eğitime devam edilmektedir.
Üniversitede meslek sahibi olacak adaylarımız bundan farklı değiller. Takip edecekleri eğitim süresini tamamlayana kadar, hem öğrenen hem de öğreten, akla karayı seçmektedir.

Bedîüzzaman’ın Risale-i Nur Üniversitesi

Ancak Bediüzzaman Said Nursi’nin telifine vesile olduğu Risale-i Nur eserlerini, her yaşta, her insan, özel binalara ihtiyaç olmadan, başlarında özel öğretici ve hocalar olmadan, zamana bağlı kalmadan, yere bağlı kalmadan, dünyanın her yerinde, bu kadar çok okuyanının bulunması, neye bağlanmalıdır.
Bütün bu meziyetleri Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinde aramak yanlış olur. Zaten kendisi de bunu kabullenmiyor.
Hatta kendi teklif etmiş olduğu eserleri kendisi, kendisi dışında okuyanlardan çok çok daha fazla okuduğunu da yanında kalanlar şahitlik yapıyorlar.

Bir Haşır Risalesini 500 defa okuduğuna kesin nakledenler olmakla beraber (birisi de Merhum Bayram Yüksel Ağabey bizzat tarafıma tekraren anlatmışlardır) bunun dışında 1000’e 2000’e kadar okuduğunu nakledenler çıkmıştır. Bunlar nasıl bir eser ki 3, 5 ,10, 100, 1000 kere okunuyor da usanç vermiyor. Bunun araştırılması gerekmez mi?
Bu konu Risale-i Nurda da şu şekilde dile getirmektedir:

“Tahsildeki talebeler otorite ve disiplinle idare edilerek okutturulur. Bedîüzzaman ise hiçbir kimseyi Risale-i Nur’a mecbur etmemiş. Fakat yüz binlerle okuyucunun çoğu onu görmeden ona sarsılmaz ve kopmaz bir bağla talebe olarak Risale-i Nur’dan derslerini alıyorlar.

Yirminci asrın en büyük bir İslâm mütefekkiri ve müellifi olan Bedîüzzaman’ı komünist ve masonlar bizlere, bilhassa gençliğimize tanıtmamaya çalışmışlardır. Fakat uyanık Türk-İslâm milleti ve gençliği, o din kahramanı üstadı tanımış, istifade etmiş ve ettirmiştir. "(5/441)

18.07.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku