Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Tek Vücut ve Tek Ses

TEK VÜCUT VE TEK SES (3)


Bu milletin bir sorumluluğu var. Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarlığını yapmış ve her zaman lisan-ı hal ile yâni yaşayarak, zorlamadan İslamı tebliğ etmiştir. Bizim milletimizin Kahraman Ordusu ve halkı hak ve adalet savunucusu olduğu için inşallah perişan olmayacak, yine vazifesini devam ettiriyor ve ettirecektir. Kur’an’a hizmet ederek İslam âlemini sevindirecektir inşallah.

Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri bu ve bunun gibi bir çok müjdelerle bu kahraman milleti ve orduyu öne çıkartmıştır. Bu vasıflandırmalar ve biçilen görevler boşuna değil.
Bu Kahraman Türk Milleti, başka bir devletin emri ve boyunduruğu altına giremez, sahip olduğu tahkiki iman kuvvetiyle vatanını sattırmaz.

“Şu devleti İslamiye, yirmi-otuz milyon iken, bütün Avrupa’nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcudiyetini muhafaza ettiren, şu devletin ordusundaki nuru Kur’ân’dan gelen şu fikirdir:
“Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim.”
Kemâl’i şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek istikbal etmiş. Daima Avrupa’yı titretmiş.” Mektubat

“Rahmet-i İlahiyeden ümit kesilmez. Çünki Cenab-ı Hak bin seneden beri Kur’an’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat arızalarla inşallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir...” Mektubat 458
diye müjdelerle sena etmektedir.

Hey dünya, mazlumların sesini neden duymuyorsun? Zulümden kaçarken botlara binerek denizaşırı ülkelere gitme gayreti içerisindeyken, boğulup kıyıya vuran çocuk ölümlerini neden görmezden geliyorsun. Ancak bunlara zulm edenlere karşı koyunca, ayağa kalkıyorsun. Merhum Akif bunun için demiyor mu; “ ‘Medeniyet’ dediğin tek dişi kalmış canavar?”

Alâeddin Keykûbat, Bahâeddin Veled’i yanına alarak Konya’nın ihtişamlı surlarını görmeye giderler. Bahâeddin Veled, surların sağlamlığını ve güzelliğini çok beğenip şöyle demiştir:
“Sellere ve düşman süvarilerine karşı çok güzel ve sağlam bir kale yaptın. Fakat mazlumların dua oklarına karşı ne yapabilirsin? Çünkü bu oklar yüz binlerce kale burçlarını ve bedelleri delip geçerek dünyayı harap ederler. Bu yüzden öncelikle Allah deyip çabalayarak adalet ve ihsan kalesini sağlam yapmaya ve hayırlı dualardan seninle birlikte olacak askerler vücuda getirmeye gayret et. Zira bunlar senin için binlerce maddi kaleden daha önemlidir ve esasen halkın da dünyanın da güvenliği bunlara bağlıdır.” demiştir.

İşte benim ülkemin yaptığı hareket budur. Hareket yaptığı yörenin mağdur ve mazlumları dua oklarını vatanlarına çevirmişler, Türk askerinden bölgedeki terörün kale ve burçlarını harap etmesini bekliyor.
Rabbim muzaffer etsin.

Merhum M.Âkif Ersoy’un:

Yurdunu Allâh’a bırak, çık yola:
«Cenge! » deyip çek ki vatan kurtula.
Böyle müyesser mi gazâ her kula?
Haydi levend asker, uğurlar ola.
....
«Düşmana çiğnetme bu toprakları;
Haydi kılıçtan geçir alçakları!
Leş gibi yatsın kara bayrakları!
Kahraman evlâdım, uğurlar ola.»

Son sözü yine sözlerin teslim olduğu Kur’an’a bırakalım bakalım ne buyurmaktadır:

 “Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” Âl-i İmran 139

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.” Enfal Suresi 2

“Yahut kendisine dua ettiği zaman zorda kalmışa cevap veren ve başa gelen kötülüğü kaldıran, sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile birlikte başka ilâh mı var!? Ne kadar da az düşünüyorsunuz!“ Neml 62

15.10.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

Tek Vücut Tek Ses

TEK VÜCUT VE TEK SES (2)

 

Tüm Türkiye’nin içinde barındırdığı 3 milyondan fazla Suriyeli ve diğer Müslüman sığınmacı kardeşlerimiz yurtlarını, evlerini, ocaklarını terk ederek, buralara gelmelerinin temelinde bu terörist odakları yatıyor. Biz bunlara nasıl yardımcı olmayalım?

 

Demekki Türkiye bu harekâtı işgal için değil, imha için değil, orayı sınırlarına katmak için değil; belki yurtlarından yerlerinden olmuş mağdur ve mazlumları tekrar yurtlarına, yerlerine kavuşturmak için, insani bir hareket yapıyor. Böyle bir hareketin karşısında olunmaz, ancak topyekün ittifakla destekçi olunur. Elhamdulillah ki Türkiye de bunu sergiliyor. Topyekün birlik ve beraberlik içinde bu hareketi yürütüyor.

 

Bir hayvanın mağduriyeti üzerine dünyayı ayağa kaldıran sözde medeni hayvanperestler, bu kadar masum çocuğun, kadının mağduriyetini neden görmezden geliyorlar?

İşte Türk Ordusunun Barış Pınarı Harekâtının bu mağduriyetleri gidermesi, yurtlarından olanların evlerine, yuvalarına dönmesi ve cahil kalanların kaldıkları yerden tahsillerine devam etmesi hareketi olduğunu biliyorlar da ondan rahatsız oluyorlar.

 

Kahraman Ordumuz ve Güvenlik Kuvvetlerimiz işte böyle ulvi bir vazifeyi üstlenmiştir. Masum ve mağdurların zulümden kurtulmaları için, Vatanımızın sınırlarını emniyete almak için, Allah için cihat etmektedir. Ölürsem şehit, kalırsam gazi ruhuyla hareket etmektedir. Sonucu kısmet edecek nasip edecek olan Cenabı Allah’tır.

 

Kur’an-ı Kerim Tevbe Suresinde şöyle buyurmaktadır:

“Medine halkı ve onların çevresinde bulunan bedevîlere, Allah’ın Resûlünden geri kalmak, kendi canlarını onun canından üstün tutmak yaraşmaz. Çünkü onların, Allah yolunda çektikleri susuzluk, yorgunluk, açlık, kâfirleri öfkelendirmek üzere bir yere adım atmaları ve düşmana karşı herhangi bir başarı kazanmaları gibi hiçbir olay yoktur ki karşılığında kendilerine iyi bir amel(in sevabı) yazılmış olmasın. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların mükâfatını elbette zayi etmez.” 9/120

 

Âl- i İmrân Suresinde Rabbimiz:

“Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostu çarpıştı da bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever.” 3/146

buyurmaktadır.

 

Hz. Muhammed ASV ise:

“Mümin kılıcı ve diliyle cihad eder.”

buyurmaktadır.

 

Celaleddin-i Harzemşah, harbe giderken vezirleri ve emrinde olanları ona demişler:

"Sen muzaffer olacaksın, Cenab-ı Hak seni galip edecek."

O demiş:

"Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam; muzaffer etmek veya mağlup etmek onun vazifesidir."

 

"Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.

Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi.

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm'ın."

(Devam edecek)

 

14.10.2019

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

Tek Vücut ve Tek Ses

ZAMAN TEK VÜCUT VE TEK SES OLMA ZAMANIDIR.

 

Osmanlı İmparatorluğunu bölerek ve sınırlarını küçülterek bu coğrafyaya hapseden, hırslarına doymayan ve hedeflerine ulaşamayan ittifak düşmanları, oyunlarını oynamaya o günden beri devam etmektedirler.

Osmanlı sınırları içerisinde altıyüz yıl, adaletle idare edilen İslâm ülkeleri,  düşmanlarına  karşı ittifak etmiş olması gerekirken, ne yazık ki Suudi Arabistan ve Mısır vb. ülkeler şimdi yine sınıfta kalmışlardır.

Zaten müslümanların bu ihtilaflarını ve dağınıklığını İslâm düşmanları görmeseler, hiç cesaret edip de Türkiye’nin üzerine gelebilirler mi?


Ama bunların hiç önemi yoktur. Çünkü bin yıldan beri İslâmiyete bayraktarlık yapmış olan, sahabeler ve evliyalar yatağı bu milletin evlatlarının, dört tane çapulcu teröriste sessiz kalacağını veya boyun eğeceğini kimse Türkiye’den beklemesin.

 

Bugün Türkiye neden Barış Pınarı Harekâtı'nı yapmak ihtiyacını hissetti. Müslümanlar önce bunu nazara almaları gerekir. Şimdiye kadar Irak’ta ve Suriye’de teröristlerin her zaman, sınırı aşarak Kürt vatandaşlarımızı veya Doğudaki ve Güneydoğudaki insanlarımızı, hatta buluğ çağına ermemiş çocukları, evlerinden alarak dağa çıkarıp, bunları canavarlaştırmakta, bunlara kardeşine silah çekme vahşetini öğreterek, bunları terörist gruplarına dahil etmektedir. Son günlerdeki annelerin direniş olayları bunu açık şekilde göstermektedir.

 

Doğuda, güneydoğuda birçok masum ailelerin yuvalarını ateşe verdiler. Bugüne kadar ekonomik olarak bu ülkeye milyarlarca dolar zarar verdiler. Eğer bunlar bu taşkınlıklarını yapmasaydı, teröre harcanan paralarımızla doğu ve güneydoğuda işsiz kalmayacak şekilde birçok istihdam alanı ve fabrikalar kurulabilirdi.

 

Devlet o bölgelere yollar yaparken, okullar açarken, oraların çocuklarını cehaletten kurtarıp, onlara huzurlu bir gelecek için hazırlıklar yaparken, teröristler okullara bomba attılar, yollara mayın döşediler, yeraltı tünelleri ile Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak adına planlar kurdular.

 

Çocuk katili bu canilerin bunca taşkınlıkları ve sınırlarımızı taciz ederek, hatta İstanbul gibi büyük şehirlerimizde de yapmış olduğu terörist faaliyetleri ve tahripleriyle artık yeter dedirtiler.

 

Filistin Devletinde hiç yeri ve toprağı yok iken, Filistin halkının topraklarını işgal ederek, orada devlet kurduktan sonra işgale devam eden İsrail, şimdi de terör örgütlerinin Doğu ve Güneydoğu’da kendisi gibi yapılanmasını ve böylece kendi hareketini kabul ettirmeye çalışmasını, görmezlikten gelmek mümkün mü?

 

Türkiye Cumhuriyeti ve ordusu Barış Pınarı Harekâtı'nı yaparken asla bir toprak işgali peşinde değildir. Asla sivilleri hedef almış değildir. Çünkü onlar da kardeşlerimizdir. Bizim Allah’ımız bir, Kur’an’mız bir, Peygamberimiz bir, Kabe’miz bir, bu kadar birlikler Türk, Kürt Laz, Çerkez, Arap ayrımı yapmaksızın kim olursa olsun bizi kardeş olmaya yeterli sebeptir. (Devam edecek)

 

13.10.2019

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 33

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM
(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 33
 
Öğretmen
Şimdiki ülkemiz şartlarında 3-4 yaşındaki çocukların, yani beyini en çok çalıştırma yaşındaki evlatlarımızın terbiyesi anne, babalardan çok öğretmenlere bırakılmıştır. O yaşlarda çocuk terbiyesi, ana-baba sevgi ve saygısı, vatan sevgisi, iman ve ibadet konusunda bilgilendirme ve sorumluluk aileden çok öğretmendir.
Konuşulanı adeta noktası noktasına kaydeden bu boş dimağlar, öğreticinin yeteneği, bilgisi ve inancı doğrusunda şekillenecektir. Artık meslek sahibi olana kadar da göz nurumuz çocuklarımız, öğretmene teslim edilmektedir.
Ne yazık ki; en önemli meslek, diğer meslekleri kazanamayanlara bırakılması, ağlanacak bir halimizdir.
Ne var ki iltifat marifete tabidir. En az itibarı olan ve maişeti için gözü ikinci bir işte olan da maalesef öğretmenlerimizdir.
Milletler nasıl dize getirilip yok ediliyor. Eğitimle sadece aklına hitap ederek yetiştirilen neslin kafaları boşaltılarak muhakeme ve yorum yeteneği elinden alınarak, yani test nesli yetiştirilerek mümkün oluyor.
Gençliğin ihmal edilen kalp ve ruhuna batıl fikirler, yetiştirenin ideolojisine uygun görüşler ile dolduruluyor.
Anne babasında itaat ve hürmet etmeyen ve hocalarına isyan eden ve öldüren,Cemiyete isyan eden, ve terorist olan, Allah’ı ve Peygamberi tanımayan ve hatta kendisine cemiyete isyan eden, ve terorist olan o az Allah’ı ve peygamberi tanımayan ve hatta kendisine kast eden, ne yaptığını bilmeyen, isyankar bir nesil yetiştirmek tedir ne yaptığını bilmeyen isyankar bir nesil yetiştirilmektedir.
Bu gençliği ailemi okul mu yetiştiriyor ne zaman fark edeceğiz.
Hali hazırda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun etnik yapısı yanında Suriye’li öğrenciler Türkçe’ye vakıf değiller. Bunlar okulda nasıl öğrenim görecekler.
Okul öğretmenleri Arap ve Kürt lisanına vakıf olmazsa, talebe ile nasıl diyaloğa girecek, bu çocuklardan ne beklenebilir. Bu durum vahşeti, keşmekeşi, başıboşluğu ve anarşiyi beslemektedir.
Rahmetli Başvekil Adnan Menderes eğitim konusunu programına almış, ancak o günden  bu güne kadar bir mesafe kat edilememiştir. Bakınız Menderes o gün bunu nasıl dile getirmiş ve öğretmenden ne beklemektedir:
 
"İslâmlık, milletimizin vicdanında en musaffâ (safileşmiş) seviyesini bulmuştur. Müslümanlığı ve onun esaslarını, farîzalarını (farzlarını) ve kaidelerini (esaslarını) kifayetle telkin edip (zihinde yer ettirip) öğretecek öğretmenlerimizin yetiştirilmesine ayrıca gayret sarf edilecektir. "(6/203)

Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi hazretleri öğretmene nasıl bakıyorum beklentisi nedir?Ondan da dinleyelim:
 
“Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu zamanda avâm-ı mü’minînin (okuması yazması az olan müminlerin) itimad etmesi (güvenmesi) ve îman hakikatlarını tereddütsüz ders alması için, öyle muallimler (öğretmenler) lâzım ki, değil dünya menfaatlarını, belki âhiret menfaatlarını dahi ehl-i îmânın menfaât-i uhreviyesine (ahiret çıkarlarına) feda ederek o ders-i îmânîde (iman dersinde) her cihetle şahsî faydalarını düşünmeyip yalnız ve yalnız hakikatlara (gerçeklere, doğrulara), rızâ-i İlâhî (Allah’ın kulundan memnuniyeti) ve aşk-ı hakikat (Allah sevgisi) ve hizmet-i îmâniyedeki şevk-i hak ve hakkaniyet için çalışsın. Tâ her muhtaç, delilsiz kanaat edebilsin "Bizi kandırıyor" demesin ve hakikat pek çok kuvvetli olduğunu ve hiçbir cihetle sarsılmadığını ve hiçbir şeye âlet olmadığını bilsin. Tâ îmanı kuvvetlensin ve o ders ayn-ı hakikattır desin, vesvese ve şüpheleri zâil (yok) olsun."(20/168)
 
“Ben vilâyât-ı şarkıyede (doğu illerinde) aşiretlerin hâl-i perişaniyetini (perişan hallerini) görüyordum. Anladım ki: Dünyevî bir saadetimiz, bir cihetle fünûn-u cedide-i medeniye (medeniyetin yeni fenleri) ile olacak. O fünunun da gayr-ı müteaffin (bozulmamış) bir mecrası (kanalı) ulemâ (âlimler) ve bir menbaı (kaynağı) da medreseler (dini ilimlerin okutulduğu yer) olmak lâzımdır. Tâ ulemâ-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsin (din âlimleri ile fenler arasında bir dostluk meydana gelsin). Zira, o vilâyatta (şehirlerde) nim-bedevî (yarı göçebe) vatandaşların zimâm-ı ihtiyarı (yuları), ulema elindedir.”(16/27)

Asker 
Asker’in açık siyaset yapması; dernek, cemiyet, parti, ticaret vb. faaliyetler içerisinde fiilen rol alması sonuç olarak sıkıntılara sebep olduğu tecrübelerle sabittir. Oysa askerlik mukaddes bir meslektir. Başkalarına benzemek değil, başkalarını onu örnek alması gerekir. Askerlik mesleğinin özel bir statüsünün olduğunu, disiplinin kaybedilmemesi ve kontrolün elden çıkmaması için de bir takım prensiplere uyulması gerektiğini Bediüzzaman, Osmanlı askerlerine verdiği nutukta bakın nasıl dile getirmiş:
 
“Ben işittim ki: Askerler bazı cemiyetlere intisab ediyorlar (bağlanıyorlar). Yeniçerilerin (Osmanlı askerlerinin) hâdise-i müdhişesi (dehşet verici olayı) hatırıma geldi. Gayet telaş ettim. Bir gazetede yazdım ki: Şimdi en mukaddes (kutsal) cemiyet, ehl-i iman askerlerin cemiyetidir. Umum mü'min ve fedakâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar (er’den Milli Savunma Bakanına kadar herkes) dâhildir. Zira ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve i’lâ-yı Kelimetullah (birlik, kardeşlik, emri yerine getirme, sevgi, Allah’ın kelamını yaymak), dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksadıdır. Umum mü'min askerler tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cemiyet onlara intisab etmek (bağlanmak) lâzımdır.”(16/22)
 
“Şeriatla (Allah’ın kanunları ile), Kur’ân ile, hadîs ile, hikmet ile, tecrübe ile sabittir ki; sağlam, dindar, hakperest ulü'l-emre (müslümanları şeriat adına idare edenlere) itaat farzdır. Sizin ulü’lemriniz (reissiniz), üstadınız; zâbitlerinizdir (subaylarınızdır). Nasılki mahir (hünerli) mühendis, hâzık (uzman) tabip bir cihette günahkâr olsalar, tıp ve hendeselerine (mühendisliklerine) zarar vermez. Kezâlik münevverü'l-efkâr (aydın bir bilginin) ve fenn-i harbe âşina (savaş ilminde bilgili), mektebli, hamiyetli (koruma çabası içinde olan), mü’min zâbitlerinizin (imanlı subayların) bir cüz'î nâmeşru (çok küçük yanlış ve ters) hareketi için itaatınıza halel vermekle (itaatsizlikle) Osmanlılara, İslâmlara zulmetmeyiniz! Zira itaatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfusun hakkına bir nevi tecavüz demektir.”(16/26)
 
 
10.10.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 32

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM
(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 32

Sultan 2.Abdülhamid’ten ne istemiş

Gerçek yönü bilinmeyen ve son yıllarda önüne gelenin söz ettiği bir yanlışlık ta Bedîüzzaman’ın Sultan 2. Abdülhamid’e karşı çıkmasıdır. Bedîüzzaman padişaha bildiği doğruları söylemeyi kendine vazife addetmiş olup, doğru bildiklerini de kimseden esirgememiştir. Dolayısıyla Sultan Abdülhamit Han Hazretleri için de bir takım ikazlarda bulunmuştur. Bir Müslüman din kardeşine bile bile yanlış yaptırır mı veya yanlış yaptığında susar mı? Ama padişahın şahsiyeti ve kemalâtı noktasında, veli bir zat olduğunu da kabul etmektedir.
Sadece bir noktaya hep beraber bir bakalım.

“Şöyle ki: Daire-i İslâm’ın merkezi ve rabıtası (bağı) olan nokta-i hilafeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sâbık (geçmiş) sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri, sâbık (geçmiş) içtimaî (toplumla ilgili) kusuratını (ihmal ve tedbirsizlikleri) derk ile (anlayıp) nedamet ederek (pişmanlık duyarak) kabul-ü nasihata (söz dinlemeye) istidat kesbetmiş zannıyla (uygun olduğu düşüncesiyle) ve “Aslah tarîk, müsalahadır (en uygun yol anlaşmadır).” mülahazasıyla (düşüncesiyle), şimdiki en çok ağraz (art niyetler) ve infialâta mebde (gücenmelere, dargınlıklara başlangıç) ve tohum olan bu vukua (meydana) gelen şiddet suretini daha ahsen surette (en güzel şekilde) düşündüğümden, merhum Sultan-ı Sâbık'a, (geçmiş Sultana) ceride (gazete) lisanıyla söyledim ki:
"Münhasif (parlaklığını kaybeden) Yıldız'ı dârü’l-fünun (üniversite) et, tâ Süreyya (Ülker Yıldızı) kadar âlî olsun! Ve oraya seyyahlar (seyahat edenler), zebaniler yerine, ehl-i hakikat (doğruların gerçeklerin sahibi) melâike-i rahmeti (rahmet meleklerini) yerleştir; tâ cennet gibi olsun!
Ve Yıldız'daki milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletini (cahilliğini) tedavi için büyük dinî darü'l-fünunlara sarf ile millete iade et ve milletin mürüvvet (mertliğine) ve muhabbetine (sevgisini) itimat et.
Zira senin şahane idarene millet mütekeffildir (kefildir). Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terket!
Zekatü'l-ömrü (ömrünün zekatını), Ömer-i Sâni halifesi (dahi, adil ve Hz. Ömer ra torunu olan Emevi Devletinin Halifesi) ve yolunda sarfeyle. "(16/29)
Şimdi muvazene edelim (karşılaştıralım): Yıldız, eğlence yeri olmalı veya dârü'l-fünun olmalı?
Ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulema tedris etmeli (ders vermeli)?
Ve gasbedilmiş olmalı (rızası dışında zorla alınmalı) veyahut hediye edilmiş olmalı?
Hangisi daha iyidir?
İnsaf sahipleri hükmetsin."
Ben ki bir gedayım (fakirim), bir büyük padişaha nasihat ettim; demek yarı cinayet ettim. "(16/30)

Öğretmen ve Asker siyasetçi olmaz
Bedîüzzaman, meslek hayatında öğretmenlere ve askerlere ayrı bir yer vermiş ve birisinin insan yetiştirmede müstesna bir yeri olduğu, diğerinin de vatan müdafaasında kutsal bir görevi olduğunu, onlara her defasında çeşitli vesilelerle anlatmıştır. Öğretmenin yetiştirdiği kişilerin imanlı olması, onun makamını yükselteceğini, askerlerin ise vatan müdafaasındaki fedakarlığının karşılığı, farzları yerine getirmek kaydı ile takdir edilemeyecek ibadet ve kazançlara mazhar olacağını eserlerinde de okumaktayız.


04.10.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 31

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM
(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 31

Siyaset ile din bir arada olunca, din siyasete alet edilmiştir.
Bedîüzzaman milletin ekserisi gerçek dindar olmadıkça, din adına siyaset yapılamayacağını özellikle ikaz etmiştir. Çünkü her ne kadar yola çıkarken siyaseti dine alet etmek için çalışma ve gayret içerisinde olunacağı, becerilemeyip dini siyasete alet etme tehlikesinin hep var olduğunu nazara vermiştir. Onun içinde milletin yüzde altmış yetmişi tam dindar olmadıkça, din adına bir partinin iş başına gelmemesi gerektiğini söylemektedir. Bunu bir iki paragrafla burada ifade etmeye çalışalım:
 
“İşittim, İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) namıyla bir cemiyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki; bu ism-i mübarekin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelsin...
Ve o siyasî cemiyetten kat’-ı alâka ettiler (ilgisini kestiler). Siyasete karışmayacaklar. Lâkin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun (herkesin) hakkıdır, tahsis (hususiyet) ve tahdit (sınırlama) kabul etmez...
Lâkin tarif ettiğim ve dâhil olduğum İttihad-ı Muhammedînin (A.S.M.) tarifi budur ki: 
Şarktan garba (doğudan batıya), cenuptan şimale (güneyden kuzeye) uzanan bir silsile-i nûranî (nurlu bir zincir) ile merbut (bağlı) bir dairedir. Dâhil olanlar da bu zamanda üç yüz milyondan (şimdi bir buçuk milyar) ziyadedir. Bu ittihadın (birleşmenin) cihetü'l-vahdeti (birlik yönü) ve irtibatı (bağı),
tevhid-i İlahîdir (Allah’ın birliğidir). Peyman (and) ve yemini, imandır. Müntesipleri (üyeleri), Kalû Belâ'dan (Canab-ı Hak ruhları yaratıp onlara Rabbiniz değil miyim, mealinde “Elestü Bi-Rabbiküm”  buyurduğunda, ruhlar: “Evet Rabbimizsin” mealinde cevap verdiklerini bildiren Kur’andaki bir tâbirdir.)  dâhil olan umum mü'minlerdir. Defter-i esmaları da (isimlerin defteri), Levh-i Mahfuz'dur (Allah’ın koruması altındaki manevi kayıt yeridir). Bu ittihadın (birliğin) nâşir-i efkârı (fikirlerin neşrini yapan), umum kütüb-ü İslâmiyedir (İslam kitaplarıdır)...
Kulüp ve encümenleri (komisyonları); câmi ve mescidler ve dinî medreseler ve zikirhanelerdir. Merkezi de, Haremeyn-i Şerifeyn'dir (Mekke ve Medine’deki büyük mescitlerdir). Böyle cemiyetin (topluluğun) reisi, Fahr-i Âlem'dir (Âlemlerin şeref duyduğu peygamberdir)(A.S.M.). Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücahede (cihad etme); yani ahlâk-ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk (ahlaklanmak) ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya (hayatlandırma) ve başkalara da muhabbet (sevgi) ve –eğer zarar etmezse– nasihat etmektir (öğüt vermektir)...”(16/19-20)

Medenilere galebe çalmak ikna iledir; icbar ile değildir.
Bediüzzaman Hazretleri münazara ve münakaşalarda var olan bir üsluba dikkatimizi çekiyor. Hakikatlerin ortaya çıkması için ve gerçeklerin anlaşılması için elbette o konuda ehliyetli olan insanlar bir araya gelecek şura oluşturacak ve düşüncelerini ortaya koyacaklardır. Ya kabul görür veya red edilir. Bu insanların bilgisine, tecrübesine ve maslahata bağlı bir şeydir, bunda zorlama olmaz. Meşverette ekseriyetin fikri herkes tarafından kabul görür, uygulanır. Onun için de istişareden sonra, ben öyle düşünmedim fikrinin bir hükmü yoktur.
 
“Bu ittihadın nizamnamesi (düzenin yazılı olduğu kitabı) Sünnet-i Nebeviye (peygamberimize asv ait sünnetler) ve kanunnamesi (kanun kitabı) evâmir ve nevâhî-i şer’iyedir (İslam dininin emirleri ve yasaklarıdır). Ve kılınçları da, berâhin-i katıadır (kesin delillerdir). Zira medenîlere galebe çalmak (üstün gelmek) ikna iledir; icbar (zorlama) ile değildir. 

Şeriatta siyasete yer ancak yüzde bir
Bizde şeriat veya şer’i idare dendiğinde akla ilk gelen adli hükümleri, asma-kesme işlemleri oluyor. Bu yanlış bilginin kaynağı ise cehalettir. 
Bizde uygulanan medeni kanunlar insanın yaratılışına uygun olmadığı için, doğudaki vatandaş için ağır olan uygulama , batıdaki için hafif görülmektedir. 
Medeni kanunlar cinayet işlendikten ve namus payımal olduktan, suç işlendikten sonra, suçlunun yakasına sarılır. Hem kişi ve hem de kanun koyucu sıkıntı çeker. Şeriat önce insanı eğitir, sorumluluğunu öğretir, suç işlemeden kişiyi korur. Hem vatandaş rahat eder, hem devlet rahat eder. Bediüzzaman şeriatın ne olduğunu, şahsa ve topluma ne sağladığını herkesin istifade edeceği şekilde Risale-i Nurlarda anlatmaktadır. 
 
“Taharri-i hakikat (doğruyu araştırma), muhabbet (sevgi) iledir. Husumet (düşmanlık) ise, vahşet (vahşiliğe) ve taassuba (körü körüne bağlılığa) karşı idi. 
Hedef ve maksatları da, i’lâ-yı Kelimetullahtır (Kur’an ve iman hakikatlarının neşir ve yayılmasına gayretle çalışmaktır) . Şeriatta (Allah’ın emir ve yasaklarla ilgili kanunlarında) yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. 
Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir (ilgilidir); onu da ulü'l-emirlerimiz (halife, kadı, İslâm reisi, padişah, reis-i cumhur, reis, müdür vb.) düşünsünler. “(16/20)
 
29.09.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

ZELZELE

ZELZELE

Bugünlerde İstanbul’un ve Türkiye’nin gündemine oturan zelzele tesadüfi midir?
Doğanın icadı mıdır?
Tektonik fayların kırılması mı yapıyor?
Yeraltı mağaraların çökmesiyle mi oluyor?
Volkanların patlamasıyla mı meydana geliyor?

Sürekli yazmış olduğumuz bir konu var. Tekrar bunu gündeme getirelim ve bir analiz yapalım. Sahi biz insanı tanıyor muyuz?
İnsana vakıf mıyız?

100 trilyon hücreden meydana gelen insanın Adem Peygamber’den bu tarafa yaratılanların ve yaratılacakların tamamının DNA’larının yaklaşık %98, 5'i birbirine benzer, birbirinin aynıdır. %1,5'i benzemeyen DNA’lardan da insanlık meydana geliyor.

Bu kadar hücreyle donatılmış bir insanın, hangi hücresinin hangi gıdaya ihtiyacı olduğunu doğa mi hesaplıyor, yoksa tabiatta tasarruf etmeye çalışan insan mı hesaplıyor?

Anlamakta zorluk çektiğim; bu kadar harika tasarrufu insan düşünmesin diye basit bir kılıf hazırlanıyor.

Sahi bu işleri doğa mı çekip çeviriyor, doğa dediğiniz ne ve nasıl bir yaratma gücü var da körü körüne harika olayları; aklı, iradesi ve şuuru olmayan bir kelimeye isnat ediyor, dayandırıyorsunuz? Doğrusu buna pes denir.

Sizin doğa ismini verdiğiniz tabiatın, yerkürenin derinliklerine keşfettikçe, minarelleri ve kristalleri gördükçe, harika sanatlarla tanışıyorsunuz. Karşılaştığınız, o materyaller, madenler ve taşlardan; Mineraloji ve Petrografi dersinde aldığınız kesitlerin derinliklerine indikçe, o harika sanatların karşısında hayrette kalıp, özelliklerini anlatmakla bitiremiyorsunuz.

Şayet arzu ettiğiniz ve elinize geçmeyen bir kesit varsa, doğaya sipariş verin de onu da mevcutların arasına eklesin.

Bizim demir cevherinden elde etmiş olduğumuz çelik ürünleri, Allah’ın kanunlarına dayandırılarak imal edildiği zaman, makinaları, uçakları, gemileri her türlü mukavemet ve darbeye karşı kırmadan ve dağılmadan ayakta tutabiliyor.

Eğer Allah’ın kanunlarına değil de doğa kanunlarına dayandırırsanız, yük altındaki geminin malzemesi de, havadaki uçağın malzemesi de, üzerine binmiş olduğunuz otomobilin malzemesi de isyan edecektir.

Bu kadar yüklenmeye dayanamayıp, seni tanımıyorum hey insan! Sana hizmet etmek zorunda değilim diyerek kırılacak, paramparça olacaktır.

Sahi bu makinalardaki mühendislik tasarrufunu da doğaya mı verelim? Hayret ki ne hayret!

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri diyor ki: “Tabiat bir sanattır sanatkar olamaz.”

Yani anlayacağınız bir makine hem sanat hem de mühendis olamaz. Bir sandalye, masa hem sanat hem de mobilyacı olamaz.

Eğer bazı bilim adamlarının doğa dediği, taşlar ise, doğa dediği toprak ise, doğa dediği hava ise, doğa dediği su ise bunların hepsi sanattır. Sanatkar olamaz, bunu böyle bilelim.

Doğaya bir olayı yoktan meydana getirme gücü veriyorsunuz ve diyorsunuz ki doğa yaratıyor hâşâ.

Bunları söyleyen seçilmiş bilim adamları, o kadar tahsil yapıp, bilim alanlarında ünvanlar almışlar. Madem öyle haydi faylara emredin hele kırılmasınlar. Deprem meydana gelmesin. Siz doğa dediğiniz varlıklardan daha akıllı, daha bilgi sahibi, daha yetenekli değil misiniz?

Sizin en güvendiğiniz hararet ve salabet, yani sıcaklık ve soğukluk emir tahtında hareket ediyor. Yoksa mevsimleri siz mi, sizin isnad ettiğiniz doğanız mı, meydana getiyor? O zaman idare edin de kış gelmesin.

Hiç olmazsa aczinizi ve fakrınızı hatırlayın da mikroskobik bir mikrobun karşısında mağlubiyetinizi unutmayın ve onlarının sanatkarına saygı gösterin, onun karşısında secdeye varın.

Depremi meydana getiren sebepler kurulu bir tüfek hükmündedir. Eğer siz atışa hazır vaziyete getirilen tüfeğin tetiğini çekeni nazara vermezseniz, tüfeğin mağduriyete sebep olduğu insanın hakkını nasıl arayacaksınız? Doğa yaptı dersek, ölene haksızlık ve zülüm olur.

Aynen öyle de eğer fayın kırılmasını nazara verip de kırmak için emir vereni nazara vermezseniz, yaratana karşı hem zulüm ve hem de şirk olur.

Ne yani her şeyi doğaya yaptıran Allah’la işimiz yok mu diyorsunuz, hâşâ? Nasıl işiniz olmaz ki; bilim bu kadar ilerledi, her an ihtiyacımız olan havayı yapabiliyor muyuz?
Günde 5-10 defa ihtiyacımız olan suyu yaratabiliyor muyuz? Günde en az 1-2 defa yeme ihtiyacımız olan gıdaları yaratabilir muyuz?

Yapmayın artık gelin yaratıcıya teslim olun, varlığını kabul edin, tabiat yarattı diye, Allah’ın mülkünü ve sanatını şuursuz, hissiz, akılsız varlıklara vermeyin.

Bakınız Rabbimiz ne buyuruyor:
“ Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntı ile sarsılır.
Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır.
Ve insan ‘ne oluyor bana?’ der.
O gün yeryüzü, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir.”
Zilzal Suresi 1-5

“Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır.” Nisa Suresi 78

Bakınız sözler mecmuasında Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu nasıl dile getiriyor. Yani zelzele, Risale-i Nurda başlı başına bir konu olarak ele alınıp inceleniyor:

”Aynen öyle de: Padişah-ı Bîmisal, kavm-i Nuh'un mahvı için Semavat ve Arz'a emir vermiş.
Vazifelerini yaptıktan sonra ferman ediyor: Ey Arz!
Suyunu yut.
Ey sema!
Dur, işin bitti.
Su çekildi.
Dağın başında memur-u İlahînin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu.
Zalimler cezalarını buldular.
İşte şu üslûbun ulviyetine bak.
"Zemin ve gök iki mutî' asker gibi emir dinler, itaat ederler" diyor.
İşte şu üslûb işaret eder ki, insanın isyanından kâinat kızıyor.
Semavat ve Arz hiddete geliyorlar.
Ve şu işaretle der ki: "Yer ve gök iki mutî' asker gibi emirlerine bakan bir zâta isyan edilmez, edilmemeli." Dehşetli bir zecri ifade eder.
Sözler 376

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 30

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM

(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 30

 

Bediüzzaman İslâm’ı dava ederken örf ve geleneğinden de taviz vermemiştir. İsteseydi bir eli yağda, bir eli balda olabilirdi. Ancak basit ve sade yemeyi her zaman tercih etmiştir. Hayatı boyunca hep memleket meseleleri ve insanlığın aile yapısının temellerini düşünmüştür.

Bunu her yerde ve her fırsatta haykırmış, özellikle doğudaki insanların durumunu nazara vererek doğru eğitim ile sağlam temel atılacağını iddia etmiştir.

Yani akla ve kalbe hitap eden müsbet bilimlerin yanında dini ilimlerin de öğretildiği, çift kanatlı bir eğitimin kaçınılmazlığını haykırmıştır. O bölgede insanında cehaletin, ülkenin başına açacağı problemlerin olacağını bizzat yerinde araştırarak teşhis etmiş, çalışmalarını ve zamanını bu kunuya harcamıştır. Tabi bu çalışmalar yanında şahsına ayıracak zamanı kalmamıştır.

 

Kıyafeti neden zarif değil? 

Bedîüzzaman'a kibarlardan biri bir gün, neden irfanıyla (ilmiyle) uygun bir elbise giymediğini sorar.

Cevaben de: "Siz, Avusturya'ya güya boykot yapıyorsunuz, hem onun gönderdiği kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise bütün Avrupa'ya boykot yapıyorum, onun için yalnız memleketimin maddî ve manevî mamulâtını (imalatını) giyiyorum." buyurmuştur.

 

Ne ile yaşıyor?

Bizde bir söz vardır. Düşman ayağa, dost başa bakar. Bedîüzzaman’ın bugüne kadar yapmış olduğu hizmetleri ve geceyi gündüze katarak vermiş olduğu mücadele ve mücahedesini görmeyen insanlar, şekli ve dış görünüşü üzerinde durmuşlardır. Bu konuda kendisine sorulan sorular ve cevaplar:

 

“Ehl-i dünya bana der: 

Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun?

Elcevap: Ben iktisat ve bereketle yaşıyorum. Rezzâk’ımdan başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamağa da karar vermişim...

 

Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar bana hediyelerini kabul ettirmek için çok çalıştılar, kabul etmedim.

 

Öyle ise nasıl idare edersin? denilse, derim: Bereket ve ikram-ı İlahî ile yaşıyorum. Nefsim çendan her hakarete, her ihânete müstehak ise de; fakat Kur'ân hizmetinin kerâmeti olarak, erzak (yiyecek) hususunda ikram-ı İlahî olan berekete mazhar oluyorum. "(12/167-168)

 

Neden mücerred kaldı?

Bediüzzaman daha çocuk yaşta, yaşının çok üzerinde bir araştırma, faaliyet ve sorumluluk içerisinde olmuştur. Evlilik çağında ise üzerinde bulunan sorumluluk ve aktiviteler, kendisi için değil, başkası için gayret ve fedakarlık içinde olduğunu gösteriyor. Nurların neşri ve sonrasında ise mahkemeler, hapishaneler ve sürgün hayatı başlamış. Evlenmeye nasıl zaman bulacaktı, düşünülmesi gerekmez mi? Bu konuyu eserlerinde detaylı bir şekilde anlatıyor. Bir iki paragrafına göz atalım:

 

"Birincisi: Kırk seneden beri gayet dehşetli bir zındıka hücumu karşısında, her şeyini feda edecek hakikî fedakârlar lazım geldiği bir zamanda, Kur'ân-ı Hakîm'in hakikatına, değil dünya saadetimi, belki lüzum olsa âhiret saadetimi dahi feda etmeye karar verdim. Değil bir sünnet olan muvakkat (geçici) dünya zevcelerini almak, belki bu dünyada on huri de bana verilse idi, bırakmaya mecburdum ki; ihlâs-ı hakikî ile (Allah’ın emirlerini, Allah CC emrettiğinden dolayı ve rızası için yapmak) hakikat-ı Kur'âniye'ye (Kur’an hakikatlarına) hizmet edebileyim.

 

İkincisi:...Elbette hususî değil, küllî (genel) ve umumî olarak çok bîçarelerin saadet-i bâkiyeleri için (devamlı ve ölümsüz olan mutlulukları için) ve dalalete düşmemeleri (İslamiyet’ten çıkmamaları) ve imanlarını takviye edip kurtarmaları için ve hakikat-ı Kur'aniye ve imaniyeye tam hizmet etmek ve hariçten (dışardan) gelen, dâhilde (içeride) çıkan dinsizlere karşı dayanmak için, zâil (geçici) ve fâni dünyasını terketmek, elbette sünnet-i seniyeye (Peygamberimizin (asm) yüksek ve değerli sünnetine) muhalefet değil; belki hakikat-ı sünnete mutabakattır (gerçek sünnete uygundur).”(12/178)

 

22.09.2019

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 29

ASRIN DERDİ İLE DERTLENEN ADAM 
(Vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle)
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 29

Haksızlığı hep haykırmıştır.
 
Bediüzzaman Hazretleri doğruları tereddüt etmeden haykırmış, mağdurların yanında yer almış, haksızlık karşısında hayatında susmamış. Onu tehdit edenler korkutamamışlar. Padişah da olsa bildiği doğruları her zaman açıklıkla söylemiştir. Kaldı ki onun haykırdığı doğruların kaynağı Kur’an ve sünnete dayanmaktadır.

İstibdad ve Meşrutiyet 
“İstanbul'da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, –hammal ve gâfil ve safdil olduklarından– bazı particiler onları iğfal (aldatma) ile vilâyât-ı şarkiyyeyi (Doğu illerini) lekedar etmelerinden korktum. Ve hammalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları suretle meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde:
“İstibdat, zulüm ve tahakkümdür (baskı ve zorbalıktır). 
Meşrutiyet (Devlet Başkanlığı ile Millet Meclisine dayanan bir hükümet sistemi), adalet ve şeriattır (hak sahibine hakkını vermek ve Allah’ın kanunlar düzenidir).
Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. 
Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.
 
Avrupa, bizdeki cehalet ve taassup müsaadesiyle, şeriatı –hâşâ ve kellâ– istibdada müsaid zannettiklerinden, nihayet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzip etmek için, meşrutiyeti herkesten ziyade alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdat tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Câmiinde mebusana (Millet Vekillerine) hitaben feryat ettim. Ve söyledim ki: Meşrutiyeti, meşruiyet ünvanı (İslam dinine uygunluk) ile telakki (kabul) ve telkin ediniz (aşılayınız). Tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat, pis eliyle o mübareği, ağrazına (kötü niyetlerine) siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı şeriatla (İslam dininin güzel ahlak kurallarıyla) takyid ediniz (sınırlayınız). Zira cahil efrad (kişiler) ve avâm-ı nâs (cahil tabaka) kayıtsız hür olsa; şartsız tam serbest olsa, sefih (zevk ve eğlence düşkünü) ve itaatsız (emir dinlemez) olur. Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Tâ ki, namaz sahih ola. Zira hakâik-i meşrutiyetin (doğruların) sarahaten (açıkça) ve zımnen (gizli olarak) ve iznen (ruhsat vererek) dört mezhepten istihracı (çıkarılması) mümkün olduğunu dava ettim. Ben ki, bir âdi talebeyim. Ulemâya (alimlere) farz olan bir vazifeyi omuzuma aldım,...“(16/15-17)

Bizim Düşmanımız ve buna karşı Silahımız
Bizim düşmanımız cehalet (bilgisizlik), zaruret (yoksulluk), ihtilaftır (ayrılıktır). 
Bu üç düşmana karşı; san'at, marifet (ilim), ittifak (birlik) silâhıyla cihad edeceğiz.
Ve bizi bir cihette teyakkuza (uyanıklığa) ve terakkiye (yükselmeye) sevkeden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. 
Zira husûmette (düşmanlıkta) fenalık var, husûmete vaktimiz yoktur. 
Hükûmetin işine karışmayacağız. Zira, hikmet-i hükûmeti (hükümetin idare ve yönetim anlayışını) bilmiyoruz..."(16/16))
 
18.09.2019
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku

NİMETE SAYGI GÖSTERİLMEZSE ELİMİZDEN GİDER 2

NİMETE SAYGI GÖSTERİLMEZSE ELİMİZDEN GİDER 2

 

ŞU AŞI

Bu yazımdan amacım bu konuyu anlatmak değildi. Asıl anlatacağım konu maalesef savaş altında olan İslam ülkelerinin çocuklarının yaşamış olduğu, belki de bildiğiniz bir olay tekrar ele almak istiyorum. Ola ki bizi biraz insafa getirir. İnternette bizzat videosu çekilerek servis yapıldı.

Bir çocuk toprak içerisinde ekmek kırıntılarını topluyor. Mercimek kadar olanlarını yiyor, nohut kadar olanlarını ise biriktiriyordu. Birisi ona sordu:

Ne yapıyorsun?

Dedi ki hem karnımı doyuruyorum.  Hem de kardeşim için yiyecek topluyorum.

Ne yapacaksın?

Bunları kardeşime su aşı yapacağım, diye cevap verdi.

Topraktan toplamış olduğu o nohut kadar ekmek kırıntılarını, kardeşiyle çorba yapmak sorumluluğu ile topraktan, kurdun, kuşun yemediği ekmek ufaklarını topluyor.

Gelelim nimetin değerini nazara vermek isteyen aile, eğitimciler; çocuklarımıza ve öğrencilerimize nasıl bir eğitim vermişiz.

Dünyada çocuklar açlıktan ot, böcek, ayakkabı derisi vb. yerken veya bizim yemeyeceğim ve yiyemiyeceğimiz şeyleri yerken, bizim Anadolu Lisesi öğrencileri maalesef nasıl bir sahne sergiliyor?

Allah’ın nimeti olan simitleri, yeni gelenleri karşılamak adına birbirlerine taş gibi atıyorlar. Temizlikçiler de onları sokak süpürgesi ile süpürüyorlar.

Nimetin yokluğunu bilmeyenler keşke ninelerinden veya dedelerinden dinleseler. Çok eski değil bundan 70-80 sene önceye giderseniz, ülkemizin içerisinde bulunduğu kıtlıktan, böcek, çarık, ot, kurbağa ve hayvanların dışkılarından, yani gübrelerinden çıkan arpa ve buğday tanelerini yiyen insanların olduklarını dinlersiniz.

 

PARA YENİLMİYOR

Babam anlatmıştı 1950 yıllarına doğru, kıtlık var ve üç yıl kurak geçmiş ambarlar boşalmış, insanların yiyeceği kalmamış.

Önceki yıllarda da mahsülün yüzüne kimse bakmadığı İçin, mahsülü ambara koyan babam,  biriktirmiş olduğu mahsülü ihtiyacı olanlara vermiş.

Mahsül bittikten sonra Tokat’tan birisi gelmiş. Demiş ki haber aldım sizde buğday varmış.  Çocuklarım bir haftadır aç, hiçbir şey yemediler.

Babam da üzülerek demişki; amca ne yazıkki buğday bereket, o zaman yok diyemiyorlar. Tükenen şeye yok demiyorlar. Bereket yani sonu geldi, yoktur. Bu kişiye de bereket diye cevap veriyor.

Amca cebinden paraları çıkarıyor ortalığa saçıyor ve diyor ki hey be yavrum bu kağıtlar bir işe yaramıyor. Ben bir ümitle buraya geldim. Şimdi nasıl döneceğim memleketime, çocuklarıma ne cevap vereceğim. Onlar bir haftadır aç ve yiyecek bekliyorlar. Kedini yere atıyor ve ayaklarıyla tepinerek bir çocuk gibi ağlamaya başlıyor.

Buna dayanamayan babam kendi yiyeceği olan undan bir teneke amcaya hediye ederek, onu geçici olarak olsun sevindirmek adına yolcu ediyor.

 

İNSAN, HAVA, SU, YİYECEK İCAD EDİLEMİYOR

Hey bizim eğitimcilerimiz unutmayınız, sizin yaratılışınız mucize olduğu gibi, eğitim mahsulleriniz bir buğdayı imal etmeye yetmiyor. İşte o buğdayın bize verilmesi mucizedir, mucize eliyle bize geliyor. Hey eğitim unutmayın, bizim icatlarımız, ürünlerimiz, bizim teknolojimiz suyu yaratmaya gücü yetmiyor. O su bize mucize eliyle geliyor. Hey bu satırları okuyan gençlerimiz unutmayın bugün dünya bütün imkanlarini bir araya getirse havayı imal edemiyor. Teneffüs etmiş olduğumuz o hava mucize eliyle bize gönderiliyor.

O halde siz neci oluyorsunuz? Yetkiyi nereden alıyorsunuz? Bu yaptığınız eylemde selâhiyeti ve fetvayı size kim verdi?  Başkasının yemek için bulamadığı Allah’ın nimetlerini, simitlerini yeni gelen öğrencileri karşılamak adına ayaklar altına atıyorsunuz. Bu nimete küfür ve inkar değilde nedir.

Şimdi Milli Eğitim Bakanımıza seslenmek istiyorum. Bu eğitimle bu çocuklar nereye götürülebilir.

Biz bu çocukların hem aklına, hem kalbine, hem ruhuna, hem daha tespit edemediğimiz duygu ve latifelerine hitap edecek bir eğitime bunları kavuşturmadıkça, bunlar üniversite okurlarsa bu ülkeye hangi hizmeti verebilirler ve ne fayda sağlarlar. Bu eğitim modeli bizim gençlerimiz test ve bu beslenme de tost nesli yapıyor. Test ve tost neslinin ne bize ve ne de dünyaya vereceği bir şey yoktur.

 

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Devamını Oku