Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

BENCE BUNUN ASLI ADEM (AS)'IN OĞULLARINCA YAPILIP SONRADAN TAHRİF EDİLMİŞ- GÖBEKLİTEPE/Ş.URFA

Mehmet Nuri Bingöl

GÖBEKLİTEPE DİYE BİR YER

Mehmet Nuri Bingöl

Göbeklitepe, tarihin bilinen en eski ve en büyük yapısı.  Dev sütunlardan ve üst üste dizilmiş ağır taşlardan teşkil olmuş Göbeklitepe, o devirde el arabası gibi alet edevatın olmadığı için inşa müddeti sırrını hala koruyor. Sütunların üzerinde bulunan hayvan figürü kabartmaları ise, kesinlikle zamanın ötesinde. Göbeklitepe, insanların avcı toplayıcı olarak yaşadığı dönemlerde bile sistematik olarak toplantılar yaptığını ispat eden ama ne amaçla kullanıldığı hala tam olarak kestirilemeyen antik bir ören yeri...

2018: Göbeklitepe UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde
2005 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı ilan edildi ve Nisan 2011’de de UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne girdi. Yaklaşık 7 sene boyunca aday listesinde yer alan ve tarihi yeniden şekillendiren Göbeklitepe, Temmuz 2018’de Bahreyn’de toplanan komitenin kararıyla UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmeye hak kazandı.

Göbeklitepe, Neolitik Çağ’a ait bir tapınak diye tahmin ediliyor arkeologlarca. Tarih öncesi dönemlerden biri olan ve Cilâlıtaş Çağı olarak da bilinen Neolitik Çağ’dan günümüze kalan tarihi sahanın yaşının 12.000 olduğu düşünülüyor. Bu da M.Ö. 10.000’lerden beri var olduğu düşünülen alanı; Malta’daki M.Ö. 3600’lerden kalma megalitik tapınaklardan, Stonehenge ve Mısır Piramitlerinden daha yaşlı kılıyor ve dünyanın bilinen en eski tapınağı yapıyor.

Göbeklitepe nasıl keşfedildi sualine, Göbeklitepe kazıları başlangıç tarihiyle doğrudan bağlantılı olduğunu diyebiliriz. Dünyanın en önemli merkezlerinden biri olan Şanlıurfa Göbeklitepe Ören Yeri, 1963 yılında İstanbul ve Chicago üniversiteleri iş birliği ile bölgede yapılan “Güneydoğu Anadolu Araştırma Projesi” sırasında bulundu. Göbeklitepe’nin keşfi 1963 yılında olsa da kazı çalışmaları 1995 yılında başladı. Araştırmalar günümüzde hala devam ediyor.

Devamını Oku



ŞANLIURFA VE İLÇELERİNİN (Birecik vd.) AK PARTI KADIN KOLLARI DİYARBAKIR ANNELERINE DESTEK ZİYARETİ YAPTI.
02.12. 2019 tarihinde Ak Parti Şanlıurfa ve İlçeleri Kadın Kollarıyla Birecik ilçesi eski Kadın Kolları Başkanı Hatice Bingöl ve bazı Sivil toplum kuruluşu temsilci ve üyeleri Diyarbakır Annelerini ziyaret ettiler.

Ziyarette çok duygulandıklarını ifade eden Birecik Eski Kadın Kolları Başkanı Hatice Bingöl, bu durum eğer Avrupa'da yaşansaydı Birleşmiş Milletler Teşkilatı bile ayağa kalkardı, şeklinde konuşu.


Mehnet Nuri BİNGÖL



Devamını Oku

Hakiki İstişare mi, Dayatmalı Meşura mı?

 

İçtimai mücadele ya da tesanüd içerisindeki insanların birbiriyle müşaveresi ve ortak hareketleri olması gereken bir hâldir.  Daha doğrusu insanın “içtimai bir mahluk” olmasıyla  alâkalı bir husustur. Demek ki şûra veya müşavere sadece İslâmî bir mefhum değil, sosyal mevzularda bütün taraflarca daima müracaat edilen bir metottur.

Eğer, “Bizim bütün müslümanları bağlayıcı karar selahiyetimiz yoktur; çünkü ne ehl-i ve’l-aktız, ne de mü’minlerin  emiriyiz!” deseler, o zaman haklıdırlar. Zira “Müşavere emir için evleviyetle vacibdir.” (İslamda İdare Hukuku, Servet Armağan)

Istılahî lügatların verdiği mâna şöyle: İstişare kelimesi, işaret masdarı “ilâ” ile kullanıldığı zaman “el veya göz yahud da kaş ile imâ etmek” mânasına gelir. Aynı kelime “alâ” ile kullanıldığında ise “emretmek ve re’y vermek” mânâsını ifade eder. Bu manada müşavere işaret almak demektir. Şura, müşavere, istişare, şivar, meşveret, meşûra, meşvûra; aynı kökten müştak kelimeler olup “danışıp işaret almak, rey almak ve bir mesele hakkındaki görüşünü sormak” mânâsınadır. Toplanıp meşveret eden cemaate (ehl-i sünnet vel-cemaat alimlerine) şûra denilir. ( Emanet ve Ehliyet, Hüsnü Aktaş)

Herhangi bir hastalığa tutulan kimse için de aynı usûl geçerli değil midir? Mutlaka ihtisas yapmış bir doktorlar heyeti tercih edilir. Onların ortak teşhisine göre tedaviye başlanır. Demek ki bir meslek grubunun birbiriyle yaptığı danışma meşveret değil, meşuradır.  (Belli bir ekonomi ya da neşir  çalışmasına  meşveret namı verenlerin kulakları çınlasın. Maalesef tanıdığımız hiçbir camianın yaptıkları meşveret-i hakiki değil, fikir dayatmalı bir MEŞURADIR.) Zira Üstad Bediüzzaman (R.A)ın “Kardeşlerimle haklı bir meşverete muhtacım.” şeklindeki ifadesindeki meşveretten kasıt “teknik meşûra” değildir, “tarz ve tatbik” noktasından fikir almaktır. (Kastamonu Lahikası)

Allahû Teâla (cc) ihtisas sahibi kimselerden faydalanmanın şeklini anlatmak üzere; Sebe Kraliçesi Belkıs’ın, çevresindeki ileri gelenlerle (mele topluluğu) nasıl müşavere ettiğini haber vermiştir: “(Süleyman, Hüdhüd kuşuna hitaben) dedi ki; ‘Bakalım doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun? Şu mektubu götür, onu kendilerine bırak. Sonra onlardan ayrıl ve onların verecekleri cevabı bekle. (Sebe Kraliçesi) dedi ki; ‘Ey Mele (ileri gelenler topluluğu), bana çok şerefli bir mektup bırakıldı. O muhakkak Süleyman’dandır ve şöyle (demekte)dir: Rahman ve Rahim olanın (Allah’ın) adıyle. Bana karşı baş kaldırmayın. Allah’a teslimiyet göstererek bana gelin! (Kraliçe) şöyle devam etti: ‘Ey Mele!.. bana bu meselede akıl (rey) veriniz. Sizin şâhid olmadığınız hiçbir emirde (umumla ilgili meselelerde tek başıma) karar vermem. (Onlar-mele topluğu- düşünüp, şöyle) Dediler: ‘Biz güç ve kuvvet sahipleri, çetin savaş erbabıyız. Emir sana aittir. Bize ne emredeceksen emret! (Kraliçe) Dedi ki: ‘Şüphesiz ki hükümdarlar bir memlekete girdiklerinde orasını perişan ederler. Halkından şerefli olanları hor ve hakir kılarlar. Bunlar da böyle yapacaklardır. Ben onlara bir hediye göndereyim de, (elçiler) ne ile dönecekler bakayım. Bunun üzerine vaktâ ki (o gönderilen heyet) Süleyman’a geldi. (Süleyman) dedi ki: ‘Siz bana mal ile mi yardım ediyorsunuz? İşte Allah’ın bana verdiği (ni’metler ki onlar) size verdiğinden daha çok hayırlıdır. Belki siz hediyenizle böbürlenirsiniz. Dön onlara!.. And olsun önüne geçemeyecekleri ordularla gelir, onları hor ve hakir oldukları halde, oradan (memleketlerinden) çıkarırım. (Sonra Süleyman) Dedi ki: ‘Ey Mele!.. (İleri gelenler topluluğu) onun tahtını kendileri (Allah’a) teslimiyet göstererek gelmelerinden evvel, hanginiz bana getirir? Cinnilerden bir ifrit: ‘Sen makamından kalkmadan ben onu (tahtını) sana getiririm. Buna da muktedir ve eminim dedi. Nezdinde kitaptan bir ilim bulunan (zât, Asaf b. Berhiya): ‘Onu sana gözün kendine dönmeden (gözünü yumup açmadan) evvel getiririm. Vakta uyki (Süleyman) tahtı yanında durur bir halde gördü: \’Bu, dedi, Rabbimizin fazl-u lûtfûndandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim, beni imtihan ettiği içindir. Kim şükrederse kendi faidesinedir. Kim de nankörlük ederse, şüphe yok ki Rabbim (onun şükründen) tamamen müstağnidir. (Hem o) Hakkı ile kerem sahibidir.”(2)

Nitekim Fir’avn’un; Hz. Musa (sa)’ya karşı mücadele verirken, çevresindekilerle sık sık müşavere ettiği sabittir. Fir’avn’un çevresindeki ileri gelenler (mele topluluğu), Hz. Musa’nın (as) öldürülmesini, değişik sosyal sebeplerle kabul etmezler. Fir’avn onları ikna etmek için şunları söyler: “Fir’avn: ‘Bırakın beni (izin verin), dedi, Musa’yı öldüreyim. (Varsın o) Rabbine yalvarsın. Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesad çıkaracağından korkuyorum.”(3)

Allame Zemahşerî, “İş hususunda onlarla müşavere et” (Âl-i İmrân sûresi: l59) meâlindeki âyeti tefsir ederken, bu hususa geniş yer vermiştir. Kelime-i şehadet getirerek “tevhid mücadelesine” katılan Kureyş’lilerin, daha önceden müşavere usûlünü bildikleri üzerinde özellikle durmuştur.(4)
Kur’ân-ı Kerîm’deki sûrelerden birisinin ismi, Şûra’dır. Mü’minler arasındaki velâyetin neticesi olarak müşavere daima gündemde kalmıştır. Hatta işlerini müşavere yoluyla çözmek, mü’minlerın vasfı olarak zikredilmiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede: “Size verilen şey, hep bu dünya hayatının geçici birer faidesidir. Allah’ın katında olan ise daha hayırlıdr, daha süreklidir. (Bunlar) iman edip de, ancak Allah’a güvenip dayanmakta, büyük günahlardan ve fâhiş kötülüklerden kaçınmakta, öfkelendikleri zaman derhal (kusurları) örtmekte olanlara, Rabblerinin (tevhide ve ibadete dair) dâvetine icabet edenlere, namazlarını dosdoğru kılanlara; ki bunların işleri aralarında müşavere iledir, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (İslâm için) harcayanlara, kendilerine tegallüp ve zulüm vâki olduğu zaman, hep birlikte mazlûma yardım edenlere mahsustur.”(6) hükmü beyan buyurulmuştur.
Müfessirlerin cumhuru, bu âyet-i kerimenin Mekke’de inzal buyurulduğunu belirtmişlerdir.

Peygamber Efendimiz (ASM), “Allahû Teâla (cc) müşavereyi benim ümmetime bir rahmet kıldı. Mü’minlerden her kim istişare ederse doğrudan mahrum olmaz. Her kim müşavereyi terkederse hatadan kurtulamaz.”(7) buyurmuştur.

Devamını Oku

Hakiki İstişare mi, Dayatmalı Meşura mı?

                    - MEHMET NURİ BİNGÖL-

İçtimai mücadele ya da tesanüd içerisindeki insanların birbiriyle müşaveresi ve ortak hareketleri olması gereken bir hâldir.  Daha doğrusu insanın “içtimai bir mahluk” olmasıyla  alâkalı bir husustur. Demek ki şûra veya müşavere sadece İslâmî bir mefhum değil, sosyal mevzularda bütün taraflarca daima müracaat edilen bir metottur.

Eğer, “Bizim bütün müslümanları bağlayıcı karar selahiyetimiz yoktur; çünkü ne ehl-i ve’l-aktız, ne de mü’minlerin  emiriyiz!” deseler, o zaman haklıdırlar. Zira “Müşavere emir için evleviyetle vacibdir.” (İslamda İdare Hukuku, Servet Armağan)

Istılahî lügatların verdiği mâna şöyle: İstişare kelimesi, işaret masdarı “ilâ” ile kullanıldığı zaman “el veya göz yahud da kaş ile imâ etmek” mânasına gelir. Aynı kelime “alâ” ile kullanıldığında ise “emretmek ve re’y vermek” mânâsını ifade eder. Bu manada müşavere işaret almak demektir. Şura, müşavere, istişare, şivar, meşveret, meşûra, meşvûra; aynı kökten müştak kelimeler olup “danışıp işaret almak, rey almak ve bir mesele hakkındaki görüşünü sormak” mânâsınadır. Toplanıp meşveret eden cemaate (ehl-i sünnet vel-cemaat alimlerine) şûra denilir. ( Emanet ve Ehliyet, Hüsnü Aktaş)

Herhangi bir hastalığa tutulan kimse için de aynı usûl geçerli değil midir? Mutlaka ihtisas yapmış bir doktorlar heyeti tercih edilir. Onların ortak teşhisine göre tedaviye başlanır. Demek ki bir meslek grubunun birbiriyle yaptığı danışma meşveret değil, meşuradır.  (Belli bir ekonomi ya da neşir  çalışmasına  meşveret namı verenlerin kulakları çınlasın. Maalesef tanıdığımız hiçbir camianın yaptıkları meşveret-i hakiki değil, fikir dayatmalı bir MEŞURADIR.) Zira Üstad Bediüzzaman (R.A)ın “Kardeşlerimle haklı bir meşverete muhtacım.” şeklindeki ifadesindeki meşveretten kasıt “teknik meşûra” değildir, “tarz ve tatbik” noktasından fikir almaktır. (Kastamonu Lahikası)

Allahû Teâla (cc) ihtisas sahibi kimselerden faydalanmanın şeklini anlatmak üzere; Sebe Kraliçesi Belkıs’ın, çevresindeki ileri gelenlerle (mele topluluğu) nasıl müşavere ettiğini haber vermiştir: “(Süleyman, Hüdhüd kuşuna hitaben) dedi ki; ‘Bakalım doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun? Şu mektubu götür, onu kendilerine bırak. Sonra onlardan ayrıl ve onların verecekleri cevabı bekle. (Sebe Kraliçesi) dedi ki; ‘Ey Mele (ileri gelenler topluluğu), bana çok şerefli bir mektup bırakıldı. O muhakkak Süleyman’dandır ve şöyle (demekte)dir: Rahman ve Rahim olanın (Allah’ın) adıyle. Bana karşı baş kaldırmayın. Allah’a teslimiyet göstererek bana gelin! (Kraliçe) şöyle devam etti: ‘Ey Mele!.. bana bu meselede akıl (rey) veriniz. Sizin şâhid olmadığınız hiçbir emirde (umumla ilgili meselelerde tek başıma) karar vermem. (Onlar-mele topluğu- düşünüp, şöyle) Dediler: ‘Biz güç ve kuvvet sahipleri, çetin savaş erbabıyız. Emir sana aittir. Bize ne emredeceksen emret! (Kraliçe) Dedi ki: ‘Şüphesiz ki hükümdarlar bir memlekete girdiklerinde orasını perişan ederler. Halkından şerefli olanları hor ve hakir kılarlar. Bunlar da böyle yapacaklardır. Ben onlara bir hediye göndereyim de, (elçiler) ne ile dönecekler bakayım. Bunun üzerine vaktâ ki (o gönderilen heyet) Süleyman’a geldi. (Süleyman) dedi ki: ‘Siz bana mal ile mi yardım ediyorsunuz? İşte Allah’ın bana verdiği (ni’metler ki onlar) size verdiğinden daha çok hayırlıdır. Belki siz hediyenizle böbürlenirsiniz. Dön onlara!.. And olsun önüne geçemeyecekleri ordularla gelir, onları hor ve hakir oldukları halde, oradan (memleketlerinden) çıkarırım. (Sonra Süleyman) Dedi ki: ‘Ey Mele!.. (İleri gelenler topluluğu) onun tahtını kendileri (Allah’a) teslimiyet göstererek gelmelerinden evvel, hanginiz bana getirir? Cinnilerden bir ifrit: ‘Sen makamından kalkmadan ben onu (tahtını) sana getiririm. Buna da muktedir ve eminim dedi. Nezdinde kitaptan bir ilim bulunan (zât, Asaf b. Berhiya): ‘Onu sana gözün kendine dönmeden (gözünü yumup açmadan) evvel getiririm. Vakta uyki (Süleyman) tahtı yanında durur bir halde gördü: \’Bu, dedi, Rabbimizin fazl-u lûtfûndandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim, beni imtihan ettiği içindir. Kim şükrederse kendi faidesinedir. Kim de nankörlük ederse, şüphe yok ki Rabbim (onun şükründen) tamamen müstağnidir. (Hem o) Hakkı ile kerem sahibidir.”(2)

Nitekim Fir’avn’un; Hz. Musa (sa)’ya karşı mücadele verirken, çevresindekilerle sık sık müşavere ettiği sabittir. Fir’avn’un çevresindeki ileri gelenler (mele topluluğu), Hz. Musa’nın (as) öldürülmesini, değişik sosyal sebeplerle kabul etmezler. Fir’avn onları ikna etmek için şunları söyler: “Fir’avn: ‘Bırakın beni (izin verin), dedi, Musa’yı öldüreyim. (Varsın o) Rabbine yalvarsın. Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesad çıkaracağından korkuyorum.”(3)

Allame Zemahşerî, “İş hususunda onlarla müşavere et” (Âl-i İmrân sûresi: l59) meâlindeki âyeti tefsir ederken, bu hususa geniş yer vermiştir. Kelime-i şehadet getirerek “tevhid mücadelesine” katılan Kureyş’lilerin, daha önceden müşavere usûlünü bildikleri üzerinde özellikle durmuştur.(4)
Kur’ân-ı Kerîm’deki sûrelerden birisinin ismi, Şûra’dır. Mü’minler arasındaki velâyetin neticesi olarak müşavere daima gündemde kalmıştır. Hatta işlerini müşavere yoluyla çözmek, mü’minlerın vasfı olarak zikredilmiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede: “Size verilen şey, hep bu dünya hayatının geçici birer faidesidir. Allah’ın katında olan ise daha hayırlıdr, daha süreklidir. (Bunlar) iman edip de, ancak Allah’a güvenip dayanmakta, büyük günahlardan ve fâhiş kötülüklerden kaçınmakta, öfkelendikleri zaman derhal (kusurları) örtmekte olanlara, Rabblerinin (tevhide ve ibadete dair) dâvetine icabet edenlere, namazlarını dosdoğru kılanlara; ki bunların işleri aralarında müşavere iledir, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (İslâm için) harcayanlara, kendilerine tegallüp ve zulüm vâki olduğu zaman, hep birlikte mazlûma yardım edenlere mahsustur.”(6) hükmü beyan buyurulmuştur.
Müfessirlerin cumhuru, bu âyet-i kerimenin Mekke’de inzal buyurulduğunu belirtmişlerdir.

Peygamber Efendimiz (ASM), “Allahû Teâla (cc) müşavereyi benim ümmetime bir rahmet kıldı. Mü’minlerden her kim istişare ederse doğrudan mahrum olmaz. Her kim müşavereyi terkederse hatadan kurtulamaz.”(7) buyurmuştur.

Devamını Oku