Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Türkiye-İran-Rusya (Türkiye İran İlişkilerini Gözden Geçirmeli)

Türkiye-İran örtülü rekabetine en güzel örneklerden birini emekli büyükelçi Taner Baytok, anılarında şöyle anlatmaktadır: “İran Şahı’nın CENTO’dan ortağı olan ülkemize sevgi duyduğunu, buna göre hareket ettiğini söylemek, mümkün değildi. Petrol ve doğal gaz boru hattı gibi, iki ülkenin ortak çıkarlarına olan ve müşterek savunmanın gereğini teşkil eden projeleri birlikte mütalaa etmek bir yana, İran’ın Almanya’dan satın aldığı vagonları bile daha kestirme ve ucuz yol olan Türkiye yerine Sovyetler Birliği’nden geçirmek yolunu tercih etmesi Şah’ın hissiyatını açıkça belli etmekteydi. Şahın bu tutumu, sonunda bizden çok kendisine ve ülkesine zarar verdi... CENTO dosyalarını okurken, Türkiye, İran ve Irak gibi bölge ülkelerinin, böyle bir ittifaktan beklediklerini ve nasıl yararlanacaklarını tespit edip o şartları gerçekleştirmeye çalışmak yerine, ABD ve İngiltere’yi memnun etmekte adeta nasıl birbirleriyle yarışa girdiklerini üzülerek gördüm..''
Daha yakın döneme gelindiğinde, İran’ın 1979 sonrası rejim ve ideoloji ihracında Türkiye de hedef alınmıştır. Mehmet Şevki Eygi’ye göre İslami hareketi Türkiye’ye İran sokmuştur. Zaten İran’ın kendisi de, “İslami bir hareket gerçekleştirdik ve bunu artık Türkiye’ye ihraç edeceğiz” demiştir.
İran’ın, Şii mezhebine dayanan İslami ideolojisini ve rejimini yayma plan ve stratejisi, Ortadoğu’daki 90 yıllık politik ve mezhepsel dengeler için önemli bir tehdit oluşturmaktadır. Hatta İran, Sünni olmasına rağmen hedefe ulaşmak için Hizbullah gibi radikal Sünni gruplarla da işbirliği yapmakta ve destek sağlamaktadır. Bu bağlamda Şii cephesi karşısında Suudilerin başı çektiği Sünni ağırlıklı bir anti-İran cephesi oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu ittifakta İsrail’in de rol alması beklenmelidir. Suudilerin, İran üzerinde etkili olduğunu düşündükleri Rusya’dan da bu konuda yardım istedikleri bilinmektedir.
Şii hilalinin, stratejik bir ayağı olan Suriye'yi kaybeden İran, Lübnan ve dolayısıyla da Hizbullah üzerindeki etkisini iyice kaybetmeye başlayacaktır.
Son zamanlarda Türkiye ile yaşadığı gerginliğin temelinde de bu faktör yatmaktadır. Irak'ta, Maliki yönetiminin her an devrilebileceğini de göz önüne alırsak, Esad'ın kaybı ve yeni oluşacak federatif yapı, İran açısından büyük bir yenilgiyi ifade edecektir. İran etkisini kaybeden Lübnan içerisindeki Hizbullah'ın da, bu denklemde daha yumuşak ve silahsız bir güç olarak yer almasına vesile olabilecektir. Türkiye, İran’a karsı izleyeceği en önemli strateji denklemi SIO konusudur. İran’ın ŞİÖ ve CSTO üyesi olması halinde, bölgedeki güç dengelerine bağlı tüm plan ve stratejiler kökten değişecek ve çok tehlikeli bir durum oluşacaktır.
Diğer taraftan Esad'ın devrilmesinin akabinde en önemli kayıp Rusya'nın olacaktır. Zira Esad'a verdiği destek neticesinde Libya'dakine benzer bir şekilde yeni kurulacak rejimin otomatik düşmanı olarak telaffuz edilecek ve merkezi Suriye yönetimi ile olan ilişkileri sona erecektir. Rusya; Nusayrilerin ağırlıkta olduğu bölgelerde etkin olabilecek durumda olsa da, Suriye'nin lojistik ve enerji kaynakları açısından önemli bir bölümünü kaybedecektir.
Ancak buna karşılık hem Rusya, hem de Türkiye açısından son derece kritik bir strateji de söz konusudur. Şu ana kadar adından söz edilmeyen Rusya-Ukrayna-Türkiye paktı. Bu pakt Rusya'nın AB'ye alternatif enerji koridorları oluşturmasını ve Akdeniz'e daha rahat ulaşmasını sağlayacak bir oluşumu içermektedir. Suriye konusunda saha dışına itilen Rusya Libya'dan sonra Suriye'yi de kaybedince kendisinin ana aktör olacağı bir stratejiye yönelmesi mümkündür. Türkiye'nin ise bu birlikteliğe uzun yıllara dayanan ABD müttefikliğine ve AB adaylık sürecine rağmen sıcak bakması mümkündür. Türkiye’nin Rusya ile birlikte hareket etmesi AB ülkelerine giden enerjinin yön değiştirmesi ile de sonuçlanabilir. Avrupa'nın hâlihazırda yaşadığı krizi de göz önüne alırsak böyle bir senaryonun gerçekleşmesi, Avrupa için yıkım getirecektir. Yeter ki Başbakan’ın Eylül ayında Rusya gezisinde Putin ikna edilsin. Türkiye jeopolitik olarak önemli bir noktada durmasının karşılığını alacak stratejilere yönelmeli ve kartları doğru şekilde karmalıdır.
Sonuç olarak; Ortadoğu’nun demokratikleşmesi ve modernleşmesi, İslam dininin zaten içinde var olan daha hoşgörülü, daha yumuşak ve toplumsal gerçeklere dayalı uygulaması ile mümkündür. Bir takım grupların ikbal ve iktidarlarının sürmesine yardımcı olan radikal uygulamalara son verilmesi gereklidir. Bu konuda en uygun ve canlı model Türkiye ve onun sistemidir.      Bir kere ok yaydan çıktı, geri dönüş yok.

Twitter /KrcBysn

Devamını Oku

BOP'a karşı SOP (Türkiye’nin Sınırsız Ortadoğu Projesi)

 

 

''GASAM'' (Güney Asya Stratejik Araştırma Merkezi'nin) çalışmalarını uzun zamandan beri yakından takip ediyorum, özellikle Sınırsız Ortadoğu Projesi fikri ve çalışmaları sürekli üstünde durulması gereken bir konudur, hele hele bu günlerde… Bugün özellikle ''Başbakan Tayyip Erdoğan, Osmanlı’da başarılı şekilde yürütülen eyalet sistemine Türkiye’nin hazır olmadığını söyledi'' demek ''Sınırsız Ortadoğu Projesi'' adım adım uygulamaya konuluyor..

Arap baharı başlamadan Türkiye’nin belirli sureler ile komsu ülkeler ile gerginlik yaşamaya alıştırılması, ağırsıklet boksör ile hafif boksör sıkletin karşılaşma süreci gibidir, bu durumda oluşan konumlardan dolayı da Türkiye’nin gerçek potansiyel yapısı ortaya çıkmamıştır. Türkiye artık bu ölçeklerin üzerine çıkıp; komsu ülkelerden başlayıp, Ortadoğu’yu kapsayan geniş ve büyük ölçekli politikaları değerlendirmek zorundadır..

Peki, Sınırsız Ortadoğu Projesi nasıl olmalı; Türkiye kendi kararı ve inisiyatifiyle Türkiye’ye federe olarak bağlanmak isteyen her ülke için bu fırsat verilmeli. Bir ülkenin belirli bölgeleri eyalet olarak, vilayet olarak, federe olarak, bağlanmak isterse, bağlı olunan ülkeyle maksimim karşılıklı fayda ve tavizler de gözetilerek bu kabul edilebilir..

Ancak vurgunun hiç bir zaman büyüme, genişleme değil, birleşme, bütünleşme olarak, birlik kurmak, Avrupa Birliği örneği vurgusu yaparak yapılmalı.

Amaç daima Ortadoğu’daki tüm tarafların huzuru, barışı olarak, eşitlik gözeterek, haklar göz önüne alınıp vurgulanmalı.. Biz İsrail’i de, Arabistan’ı da; İran’ı da, Suriye'yi de, Kürtleri de, Filistin'i de düşünüyoruz, ortak eşitlik birlik olacak, herkes aynı eşit haklardan yararlanacak, İsrail de asla mağdur olmayacak, bu birlik tarafından korunacak denmelidir. Bir kere İsrail Osmanlı modeline adeta hayran, özlem içinde, sürekli Osmanlı hakkında dünyada geçmişten bugüne araştırmalar eden bir ülke… Bu modelin yeniden tesisinin garantisi verilerek, İsrail’in her İslam ülkesinde ticaretinin, ekonomik girişimlerinin, turizminin, can güvenliğinin sağlanacağı belirtilmelidir.

Şunu iyi bilmek gerekir, İsrail'siz birlik düşünenler kaybeder, ayrı tutanlar hedefe ulaşamaz. Akılcı olmak lazım, bunun bize de zararı olmaz aksine faydası olur.

Ayrıca İslam dünyasının jeopolitik derinliği de Türkiye için son derece önemli stratejik unsurlar taşımaktadır. İslam dünyasının uluslararası bunalımların yoğunlaştığı alanlardan oluşmasının temel sebebi de budur. Türkiye’nin kendisinin de içinde bulunduğu bu jeo (stratejik-politik) alan içinde siyasi bir etkinliğe sahip olması genel uluslararası stratejik etkinliğinin onunu de açacaktır. Bu alanı yok saymak, bu dünyaya sırtını dönmek jeo (stratejik-politik) geçiş alanları üzerinde bulunan Türkiye için sürdürebilir bir tavır alma niteliği taşıyabilir.

Sınırsız Ortadoğu Projesi’nin uygulanması demek; Ortadoğu’da Arap baharı başlamadan hakem rollerini üstlenen Fransa-İngiltere’nin saf dışı kalması demektir, yerine Türkiye’nin hakem ülkesi olarak geçmesi demektir. Arap baharından sonra Türkiye her iki dışlama surecinde (Arap baharı öncesi ve sonrası) de bir taraftan dışlanan faktörle dengeli ilişkiler kuran, diğer taraftan da sistem için taraf ile ittifak oluşturan taviz izlemiştir..

Türkiye, Büyük Ortadoğu Projesi’ni karşısında, Sınırsız Ortadoğu Projesi’ni artık resmen devreye koymuştur… Bunu nerden anlayabiliriz, çünkü Ortadoğu politikasındaki en büyük risk geniş cepheli bir bloklaşma hareketinin karşısında yalnız kalmaktır; Türkiye bu riski göze alarak bloklaşma hareketi karşısında yalnız kalmayıp, Arap ülkelerini kendi etrafında toplamayı başarmıştır... Bir kutuplaşma ihtimalinin en önemli engelleyici tedbirini uygulayan Türkiye  Arap ülkeleri ile teke tek yürütülen ikili ilişkilerin çeşitlendirip ve karşılıklı çıkar alanlarını genişletip ilişkilerini de derinleştirmiştir..

 

Not: Geçtiğimiz günlerde yazımda Ahmet Davutoğlu’nun Gürcistan ziyareti olmadan 2-3 gün önce Gürcistan’a dikkat çekmiştim, Ortadoğu’da Suriye sorunu varken, Kafkasya'da Türkiye’nin dengeleri bakımından Gürcistan bizim için haylice önemli stratejik bir ülkedir… Davutoğlu’nun gezisi dikkatlerden kaçmasın…

 

twitter/@KrcBysn

 

 

Devamını Oku

Ortadoğu’da Skyes-Picot'dan Sinirsiz Ortadoğu Projesine Geçiş Donemi mi?

Filistin konusunda Fransa, İngiltere ve diğer İtilaf güçlerinin ve Mekke lideri Hüseyin’in çıkarları göz önüne alınmıştı; ancak Tevrat’ın Kutsal Topraklarının halkı olan Yahudilerden söz edilmemişti. Oysa politik Siyonizm -Yahudilerin Filistin’e millet olarak dönmelerini amaçlayan örgütlü Yahudi hareketi- dünyada 20-30 yıldır aktif bir güç olmuştu. Filistin’de Yahudi iskanı 19. yüzyılda başlamıştı ve 1916 yılında, orada yaşayıp çalışan önemli bir Yahudi nüfusu vardı... Yani şimdiki İsrail…
1920’li yılların başlarında İngiliz ve Fransız kararlarıyla hemen ya da daha sonra ortaya çıkan Irak, İsrail, Ürdün ve Lübnan’ın boyut ve sınır sorunlarını değil, var olma haklarını da söz konusu etmektedir. 21. yüzyılın şu anında Ortadoğu, dünyanın ulusal ölüm kalım savaşlarının hala sık sık yapıldığı bir bölgesidir. Tartışmalar daha da derindir: Kürtlerin ya da Filistinli Arapların politik kaderleri gibi görünüşte çözülmesi olanaksız ama belirli konuların altında, Avrupa’da icat edilip oraya yerleştirilmiş olan modern politik sistemin, Ortadoğu’nun yabancı toprağında yaşayıp aşamayacağı gibi daha genel bir sorun yatmaktadır. Bu modern politik sistemin belirgin özelliği, birçok şeyin yanı sıra, dünyanın ulusal yurttaşlık temelinde bağımsız laik devletlere bölünmesidir. Zamanın Avrupalı yetkilileri İslamiyet’i çok az anlıyorlardı. Modernleşme politikasına, Avrupalılaşmaya karşı İslam muhalefetinin yok olmakta olduğuna kolayca inanmışlardı. 20. Yüzyılın son yarısını görebilselerdi, Suudi Arabistan’da Vehhabi mezhebinin ateşliliğine, savaşan Afganistan’daki dini inancın tutkusuna, Mısır, Suriye ve Sünni dünyasının her yerindeki Müslüman Kardeşlerin devam edegelen canlılığına ve Şii İran’daki Humeyni fırtınasına çok şaşarlardı.
Peki,Skyes-Picot tarafından çizilen Ortadoğu’da çizilen sınırların yerine;SOP:Sinirsiz Ortadogu projesi mi geliyor?Bu tezin sahibi; ''Gasam Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı aynı zamanda Anadolunun bağrından çıkan AK Parti Gaziantep Milletvekili,Sn Ali Şahin’in akademik çalışmalarından çıkan tezler ve fikirlerindendir…''

Ortadoğu, büyük olayların vazgeçilmez sahnesi. Mısır’dan Afganistan’a, İran’dan Umman Denizi’ne yayılan bu alan, doğumuna tanıklık ettiği dinlerin, değişik milliyetlerin ve farklı ideolojilerin çatışması için bile yeterince geniş başta bağrındaki petrol nedeniyle yüzyıldır büyük devletlerin de çekiştiği ağlayan coğrafya bir durumda..
Peki; önümüzde ki zamanlarda ve yıllarda ne olacak? Ortadoğu denklemlerinde, oluşan yeni denge ve verilere göre; Ortadoğu’nun büyük bölümü Türkiye’nin nüfuzu altına girecek ''Sınırsız Ortadoğu Projesi''(SOP) ne denli doğru proje olduğu ortaya çıkacak.
Peki, stratejik dengeler ve verilere göre nasıl olabilir böyle bir proje? O sıralarda hala müttefikimiz olan ve 2 gün önce özür dileyen bir İsrail, Türkiye’nin bölgeyi istikrara kavuşturmasına her türlü yollardan yardım edecek. Buna rağmen İsrail, ABD’nin müttefiki olmaya da devam edecek. Bence bu durum, İsrail’in komşularıyla arasındaki anlaşmazlıkları çözmesi için ilk defa gerçek bir fırsat sunacak. İsrail’in liderleri içinde bulundukları coğrafi alanın topografik özelliklerine dikkat edip 2020’li yıllardaki dengelere göre oluşabilecek stratejik denge savaşıni gerektiği gibi yürütür ve mutlaka ellerinde tutulması gereken topraklarla elden çıkarılabilecek topraklar konusunda daha açık bir tutum sergilerse bundan en fazla 10 yıl sonra ABD değil Türkiye gözetiminde gerçekleştirilecek görüşmeler tüm bölgeye uzun süreli barışı getirebilir.
ABD, Türkiye’nin güneyindeki ülkelerde, yani Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerde de etkili olması için her şeyi yapacak. Bu etki başta siyasi, kültürel ve ekonomik, daha sonra da askeri olacak. ABD, İran’a dizgin vuracak ve tipik Ortadoğu karmaşasını idare edecek bir güce son derece ihtiyaç duyuyor. 

Tabii ki Arap dünyası Türkiye’nin yeniden yükselmesine iyi gözle bakmayacak ve özellikle de Müslüman ve Arap dünyasının içişlerine karışmasına itiraz edecek. Ancak sonunda bölgedeki gücün İran veya İsrail yerine Türkiye’de olmasını tercih edecekler. Nükleer silahlara sahip olması muhtemel bir İran, İsrail ve Türkiye arasında seçimlerini tabii ki Türkiye’den yana yapacaklar. Arap Yarımadası sosyal ve siyasi gerilemesine devam ederken, Ortadoğu’daki bazı devletler güvenlikleri ve ekonomik gelişmeleri için Türkiye’ye bağlı olacaklar. Türkiye bu role kendini hazırlamaya başladı bile. Bu rollerden biri de İslam’ın yüzünü değiştirebilecek bir proje başlattı diyebiliriz…
Bu ara İran hep Türkiye’ye karşı dikkatli davrandı. Türkiye’nin, İran tarafından amaçlarının engelleyebileceğinin farkında... Türkiye’nin yapabileceği ilk şey, İran’ın Irak’taki emellerini frenlemektir. Aslında Türkiye’nin, ABD olmadan da bölgede İran’a karşı etkisini kullanması için yeterli sebebi var. Eğer Türkiye Kürt özerk bölgesinin sınırındaki Irak bölgelerine, örneğin petrol dolu Musul; Kerkük’e el koyabilirse, ABD’nin, Irak’tan çıktıktan sonra oluşan sorunları; istikrarı sağlayacak ekonomik konumu ve gücü elde edecektir… ''Unutulmamalı; Misak-i Milli sınırlarımız içinde hala Musul ve Kerkük vardır'' edecektir.
Sonuç olarak Avrupa’nın Roma sonrası sosyal ve politik kimlik krizini çözmesi 1500 yıl, ulus-devlet politik örgüt biçiminde karar kılması, yaklaşık 1000 yıl ve hangi ulusların devlet olmaya hak kazandığını belirlemesi 500 yıl sürmüştür. Uygarlığın rakip savaşçı çetelerin baskın ve çekişmelerine dayanıp dayanmayacağı kilisenin mi devletin mi, Papanın mı, imparatorun mu hükümdar olacağı; hanedan imparatorluğunun mu, ulusal devletin mi, yoksa site-devletin mi hüküm süreceği; örneğin bir Dijon’lunun Burgonya’ya mı, yoksa Fransız ulusuna mı dahil olduğu, yüzlerce yıllık arayış sonunda çözülen ve kaybedenlerin Güney Fransa’nın Albigensian'ları gibi çoğunlukla ortadan kaldırıldıkları konulardı. Batı Avrupa’nın kabul edilebilir bir haritası ancak, Almanya ile İtalya’nın yaratılmasıyla, 19. yüzyıl sonunda ortaya çıkmıştı; yani, eski Roma haritasının geçersiz olmaya başlamasından 1500 yıl sonra... Sizce Türkiye tarafından ''SOP” Sınırsız Ortadoğu Projesi, Ortadoğu’da uygulansa düşünün neler olacak?
 
Not: Türkiye olarak, Kafkasya'daki dengeleri ve Gürcistan’daki siyasi karışıklıkları yakından takip edelim. Çünkü bölge ikinci bir Suriye kaldırmaz.

https://twitter.com/KrcBysn 

 

 

Devamını Oku

“YEŞİL GLADIO”

“Derin devlet” kavramı; ilk kez 1996'da, devlet-mafya-siyaset üçgenindeki kirli ilişkilerinin ortaya çıkmasına neden olan “Susurluk” olayından sonra kullanılmaya başlandı. Dikkat ettiyseniz o olaydan sonra “Çatlı vatan hainliğine” (! )kadar yol açıcı medya, çarşaf çarşaf haberler yapmışlardı. Hala sır perdesi aralanamayan bu olay; Türkiye tarihinde karanlık bir sır perdesi olarak kaldı ve perde arkasından dönen olaylar da dahil!

“Derin devlet” nedir? “Derin devlet” aslında kontrgerillanın başkalaşmasıdır. İlk önce kontrgerilla çıktı, daha sonra “GLADIO”, daha sonra süper “NATO”… En sonunda derin devlette işi bağladılar.” Kontrgerilla deyimini Türkiye’de ilk kez kullanan ve siyasal tartışma açılmasını sağlayan ise Bülent Ecevit'tir. Yıllar sonra Ecevit, 1990'larda kontrgerillayı, “herkes başka türlü tarif ediyor” diyecekti. Oysa Talat Turhan’ın dediği gibi, kontrgerilla, geçirdiği evrimlerden sonra derin devlet namıyla ünlendi..

Derin devletin kökenin Ulusal Savaş’ta büyük hizmetleri geçen Teşkilat-i Mahsusa'ya dayandığı genel bir yargıdır. 1990 sonlarında Lüksemburg Başbakanı Jacques Santes şu cümlesi önemli idi.. “Türkiye'deki örgütün ismi Kontrgerilla'dır ve bir tek oradaki gizli örgüt tasfiye edilmedi.” Eski CIA başkanlarından ve Gladio'ların kurucusu sayılan William Colby ise; Kontrgerillanın kurulmasına önayak olduklarını itiraf ediyor ve bunun nedenini de açıklıyordu: “NATO üyesi olması nedeniyle Türkiye’de de Gladio ve benzeri vs kurumların varlık ihtimali üstünde duruyor. Türkiye’nin komünistlerin eline düşmemesi için CIA'nin antikomünist kuruluşlara destek vermiş olması ihtimali vardır.”

Danielle Ganser'in, “NATO'nun Gizli Orduları” kitabında yazdığına göre, İtalya’da esrarengiz terör eylemleri üzerinde adli soruşturmasının başladığı sıralarda 1990 Ağustos ayında İtalya Başbakanı Giulio Andreotti, NATO üyesi diğer Batı ülkelerinde de gizli ordular bulunduğunu doğrulamıştı.

İtalya’da Gladio, (Roma askerlerin kullandığı kılıç) Danimarka'da Absalon, Belcika'da Sdra8, Yunanistan'da B-8 ve ya Sheepskin, Almanya'da Gehlen Hareketi, Stay Behind veya Sword, Avusturya'da Schwert, Fransa'da Rüzgar Gülü, İspanya’da Gal, İngiltere’de Secret British Network ve Türkiye’de Kontrgerilla.

“Türkiye’de ki Kontrgerilla'nın dış destekli olması, parasal ve kurumsal denetiminde olduğunu bilen, muhalefetteyken kontrgerillayı sorgulayan siyasette,iktidara gelince sonuç alamıyor ve ya işin peşini bırakıyor. Neden acaba?”

Söyledikleri gibi yeterli bilgi edemedikleri ya da muhalefetteki ön görüşlerini ve mantığa aykırı olmayan söylemlerini iktidarda sürdürmelerini, “Tanımlanamayan güçler” engellendiği için mi? Kuşku yok, Türk demokrasinin herhangi bir döneminde bir başbakanın önüne olası “Tanımlanamayan güçler” böyle bir dayatmayla çıkamazdı, çıkmadı.

1990'lara, 2002'lere kadar kontrgerillayı reddeden, suskun Süleyman Demirel, geçtiğimiz yıllarda birden açıldı. Kontrgerilla demiyordu ama kontrgerillanın daha değişik, daha devlet kokan biçimi üzerinde açıklamaya şahit oluyorduk. Bu saptamanın koşutunda ilginç bir örnek vereceğim.

Akcura'nın kitabından; aydınlara yönelik cinayetlerin arkasında İslami Örgütlerin veya kişilerin olduğu yazılıp söylenmeye başlanınca, Necmettin Erbakan konuşmuş; “Türkiye’de bir kontrgerilla var, dışarıdan destek aldığını ve kurumsal olarak denetildiğini biliyoruz. Uğur Mumcu öldürülmesine benzer birçok cinayet profesyonelce işlendi. Bu cinayetlerin kontrgerilla marifeti olduğunu biliyoruz.”

Bu sözleri söylediğinde iktidar olmamıştı. DYP desteğinde başbakanlığa gelince, 1996'da, derin devlet markalı Susurluk olayı patladı. Başbakan Necmettin Erbakan, bu sefer Susurluk üstünden konuştu: “Bunlar hep faso-fiso!”

Ecevit hükümetinde, Milli Savunma Bakanlığı yapan Hasan Esat Işık’ın şu sözleri oldukça çarpıcı ve önemli. Fikir planında geçerli ve doğru. Kontrgerilla her ülkede var. Fakat su durumlarda var:

1-Fikri ABD vermiş.

2-Finansmanını yapmış.

3-Kontrgerillaya sızmalar olmuş.

Bu sızmalar Pentagon'dan başlar CIA sızmasına kadar sürer.”

 

Sonuç olarak, üç askeri darbe yaşayan bu ülkede, silahlı ordu, paramiliter güçler ve istihbarat servisinin Türk toplumunda eşi görülmemiş bir güce sahip olduğu herkesçe bilinen Kontrgerillayla ilgili hiç bir soruşturmalar yürütülmedi. Yetkili bir iki sivil, bütünüyle asker var olan kontrgerilla gerçeği yansıdı. Ne çare, kontrgerilla üzerindeki savları araştırma olanağı sağlayarak, söylemler doğrulatma cesaretini gösteremediler. Türkiye’nin bu günlerde önemli süreçten geçtiğini düşünürsek, haliyle gelecek tehlikeleri de göz önünde bulundurmamız gerekmez mi?

 

Not: Ankara’daki patlamalar ile birlikte belki de Türkiye’de oluşacak sorunlara dikkat çekmek istedim.

Devamını Oku

''Sistem baş tacı da eder, Al aşağıda eder''

 

Bir manada geleceğinin güvence meselesidir. Belki de sosyal, ekonomik ve kültürel mesele olmaktan çok coğrafi ve politik bir meseledir. Bölgenin dengesi ve bu dengenin kontrolünü ele geçirme kavgasında dengenin sağlanması meselesidir. Yani Türkiye’nin var olma ve yok olma meselesidir. Unutmamak gerekir ki, tarihe şöyle baktığımız zaman, Anadolu'dan Sivas'a kadar hakim olan devletler, sonunda İzmir’e kadar hakim olmuşlardır, en azından hakim olma arzusunu duymuşlardır.

Devlet, toplumun dışında bağımsız bir dizi kurumlar değil, fakat kendi içindeki toplumsal örgütlenmeler ve diğer devletler tarafından faaliyetleri sınırlanabilen bir yapıdır. Devlet, toplumsal kurumların devamlılığını sağlamak için halkın gözünde kendi kurumlarının haklı temellere dayandığını anlatmak zorundadır, aksi takdirde bunalım sürekli hale gelebilir. Egemen olan ittifakın kurumlarının işlemesine direnen ve alternatif yapılar oluşturmak için şiddeti bir mücadele yöntemi olarak seçen IRA, ETA, PKK  gibi örgütler ya iktidarı paylaşmayı kabul ederler veya kendi iktidarlarını kurabilecekleri yeni bir coğrafya parçasının kontrolünü ele geçirme mücadelesine devam ederler. Örgütler genellikle kendi faaliyetleri için yararlı gördükleri ülke yönetimleriyle yakın ilişkiler kurma yollarını ararken, bazı ülkeler bu örgütlere destek vererek onların kendi ulusal, bölgesel veya uluslararası iktisadi politikalarına, çıkarlarına hizmet etmelerini sağlamak için çaba gösterirler. Hiç bir örgüt Paris, Londra ve Berlin gibi Avrupa başkentlerinde bu ülkelerin istihbarat birimlerinin bilgisi dışında bulundukları bölgede kayda değer bir faaliyet ve girişimlerde bulunmaz.

 

21. Yüzyılda artık örgütlerin, işlevliği kaybetmiştir. Çünkü siyasi, ekonomik gücün yoğunlaştığı ve çoğunlukla kararların alındığı yer olan merkezi devletlerle bu kararlara tabi olmaya zorlanan cevre devletler arasındaki ilişkinin şekli (bağımlılık düzeyi) hegemon devletlerin etkileme güçlerini ve kararlarını biçimlendirir. Stratejik önemi yüksek coğrafyalarda (TURKİYE-ORTADOĞU) devletler bu özelliklerini alternatif kamplara meylerek, kendi yararlarına kullanmaya çalışırlar. Bu da merkezi ülkelerin faaliyet alanlarını ve çevre ülkelere dayatmada bulunabilme imkanlarını kısıtlayabilir. Hegemonya yarışında değişik nedenlerle IRA, ETA gibi PKK’nın da sistemden tasfiyesi gündeme gelmiştir artık. IRA VE ETA gibi sistemin periferinde yer alan koylu temelli bir etnik hareket olan PKK’nın tasfiyesindeki yöntem sistemsel bir harekettir. Bu örgütün hegemonya yarışında tarafları birbirine karşı açık olarak kullanma çabasının sistemi rahatsız edecek bir düzeye ulaşması nedeniyle acil tasfiyesini gerektirmektedir. Sistemin zaaflarını kullanmaya en fazla meyleden örgüt bu sistemle girdiği karmaşık ilişkiler nedeni ile  bu sistemin tasfiyesine en açık olan örgüt haline gelmekten de kurtulamayacaktır.

Bunu görüp yaşayacağız, en azından süreç yavaş ve temkinli gitse de ''Ortadoğu’da dengeler konusunda Türkiye'' kilit bir ülke olduğu için, her türlü dengeler de Türkiye üstünden kurulmaktadır.

Şiddet kullanarak kısa yoldan amaca ulaşılabileceğini hesap edenlerin, adına hareket ettiklerini iddia ettikleri insanlara çıkardıkları faturanın yüksekliğinden, dize getirmeye çalıştıkları ülkelerin insanları da zarar görmüşlerdir. Bunlardan PKK’nın, mali kaynak sorunu içindeki çevre ülkesi olan Türkiye’deki çoğunlukla yoksul insanlara verdiği zarar, IRA VE ETA'nın faaliyetlerinin ekonomileri Türkiye’nin ki ile karşılaştırıldığında daha güçlü olan Birleşik Krallıktaki ve İspanya’daki insanlara verdiği zarardan çok daha yüksek olmuştur..

Ettikleri insanlara çıkardıkları faturanın yüksekliğinden, dize getirmeye çalıştıkları ülkelerin insanları da zarar görmüşlerdir.

 Sonuç olarak, anlaşmazlık konuları devletçe/toplumca giderildiği takdirde teröristler, "temsili" niteliklerini yitirecek, kanlı eylemlerin failleri olarak asil kimlikleriyle ortada kalacaklardır. Ancak dökülen kanın yarattığı intikam duygusuyla hareket edilirse, soğutkanlılığını yitiren siyaset, soruna şiddetten başka çare bulamaz. Türkiye iç ve dış güçlere karşı bu kısır döngüyü de kıracaktır. Şiddet, çözümün değil, sorunun bir parçasıdır. Sorun, uygulanan karşı-şiddet oranında büyür ve başka çözüm arayışlarını engelleyebilir. Daha akılcı çözüm önerenler ''kana kan''isteyenlerce ''hain'' diye damgalanabilir.

Ama aklın ve önderliğin gerçeği ve sahtesi işte bu; kritik durumlarda belli olur. Birinciler, tarihin mimarları olarak kayda geçer. Diğerleri de tarihin isimsiz hamalları olarak kayıt dışında kalır.

https://twitter.com/KrcBysn

 

 

Devamını Oku

TÜRKİYE'DE BASIN VE MEDYANIN ARKASINDAKİ ROLLER

“Farklı düşünmek” ve “Hıyanet”… Bu kavramları anlamak ve özümsemek çok ama çok önemlidir. Bunun kavranması ve çevremizde olup bitenlere o gözlükle bakabilmek; birçok şeyin daha net görünmesini sağlayacaktır. Çünkü çağımız yanlış bilgilendirme, yani “Disenformasyon” çağıdır. Olmuşu olmamış, olmamışı olmuş gibi göstermek vasıtasıyla insanlar kandırılmakta ve istenilen şablon içerisinde yaşamak, kararlar almak ve uygulamak zorunda bırakılmaktadır. Bu kampanyalarla dünün “hainleri” bugün esasında “kahramandı” şeklinde gösterilmektedir.

 

Simdi, şu soruyu sormak gerek: ''Farklı düşünmek'' ile ''hainlik'' arasındaki o keskin çizgi nereden geçer? Açıktır ki bu çizgi, her somut durumda, durumun kendine özgü koşulları düşünülerek belirleyecektir. Ama bu isin geçerli bir genel ölçütü var. Bu, ''Gönlün kimden yana?'' sorusuna verilen yanıttır. Çünkü amacınızın ne olduğunu belirmenin en sağlam yolu budur.

Karşıt amaç taşıyanlar, birbirine karşı safta yer alırlar, tıpkı kurtla kuzu gibi. “Koyun postuna da bürünse de kurt, kuzunun düşmanıdır” amaçları çatışmaktadır.

 

Dünya kralcıkları,dünyanın her kösesinde basını dolaylı veya direkt olarak elinde tutması ve halkları, siyasetleri ve ekonomileri, dilediği gibi “DISENFORMASYON” yaparak, kontrol altında tutmaya çalıştılar ve halen de çalışıyorlar, Türkiye’de olduğu gibi... Mesela İmralı tutanakları!

Vatansız olan kralcıkların her ülkede kullandığı iş birlikçileri ya da kuklaları da sahipleri gibi vatansız olmaya başladılar. Konuşmasına, ibadetine bakıp Müslüman, Budist, Katolik sandığınız bu şahsiyetsizler gibi Evangelik ya da Siyonist olmuşlardır. Saptırılmış bilgi kaynağı olarak çalışan bunların da hayati tam anlamıyla sahtedir. Taktik çok basittir. Tüm ülkede bir basın ağı kurmak, sahte yazar ve aydınları yaratmak, bunları o medya araçlarında basbas bağırtmak ve ne isteniyorsa onu yaptırmaktır.

Dıştaki kabuğun gerçekçi ve büyüleyici görüntüsü ile aldanan halk içlerinden gelen o iğrenç kokuları duyamazlar. Zaten, kendilerine göre ancak midesi sağlam olanlar halkın arasına karışır. Eve dönünce de herhalde kendilerini çamaşır suyuna basıyorlardır. “Neden böyle yapıyorsunuz?” diye sorulduğunda da “farklı düşünceler olabilir” diyorlardı. “Farklı düşünmek” ile “hainlik” arasındaki o keskin çizginin nereden geçtiğini de bu şekilde daha rahat anlayabiliyoruz.

 

Karşıt amaç taşıyanlar, birbirine karşı safta yer alırlar. Demokrasilerde farklı düşünceler tabii ki olabilir ama bu farklılık...

1-Gerçek değil de, yalansa ya da sahteyse…

2-Bu milletin değil de, bu vatana kötülük etmeyi düşünenler, dünya kenelerinin çıkarına hizmet ediyorsa, buna farklılık değil ''HAİNLİK'' denir.

 

Vatana ihanet eden suçluları temize çıkarmak istemelerinin, vatanın bağrına bastıklarını da yerin dibini indirmek istemelerinin tek sebebi vardır. Kendi yaptıkları “hainlikleri” meşrulaştırmak, yapamadıkları “yiğitliği ve vatanseverliği” gayrimeşrulaştırmaktır…

Twitter/KrcBysn

Devamını Oku

DEPREMİN SUÇLUSU YİNE KADER Mİ?

17 Ağustos 1999, Gölcük Saatler gecenin üçüydü ve insanlar can havliyle kendilerini evlerinden dışarıya atarken sanki bir kıyameti yaşıyor gibiydiler. Ali Kırca’nın yönettiği Siyaset Meydanı’nda enkazdan kurtarılan bir bayan şunları söylüyordu.

 

‘O gece ne olduğunu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki bu, depremden farklı bir şeydi. Bir iddiaya göre depremden hemen önce Gölcük’ ten Avcılar’ a kadar geniş bir alanda görülen “ateş topu” ile ilgili bilimsel bir açıklama yapılamıyordu. Birtakım teoriler ortaya atılmaya başlandı. Kimine göre Ruslar bomba patlatmıştı. Kimine göre de Yugoslavya’ya atılan bombaların yer kabuğunun dengesini bozması sebebiyle depremin gerçekleştiğini söylüyordu

 

Değişik zamanlarda Kafkaslar’ da, Okyanus tabanında ve Güney Amerika’daki Ant dağlarında tektonik uyarılar verilmek suretiyle endüktif deprem yaratma konusunda büyük adımlar atıldı. Bu araştırmalar Amerika’ da HAARP ve diğer askeri tesislerin kumanda merkezlerinde yürütülüyordu. Bu arada, Türkiye, Japonya ve benzeri deprem bölgelerinde de sismik ağ şebekeleri kurularak bu bölgelerin tektonik verileri saniyesi saniyesine devasa bilgisayarların kayıtlarına gönderilmeye başlandı. Ve gün geldi bu sistem Türkiye’de denenmek istendi. Bölge zaten yılardır bu amaçla sismik espiyonaj altındaydı. Nitekim gelişmeleri dikkatle takip edenler, depremden hemen sonra, Türk Telekom’ un Türkiye’nin sismik bilgilerini Pentagona ileten NATO Üssü’ nün iletişimini nasıl kestiğini ufak puntolarla gazetelere düşen haberlerden hatırlayacaklardır.

 

ABD’ nin asıl hedefi, Kuzey Anadolu fay hattındaki deneyden elde edeceği tecrübe ve bulguları, San Andreas fay hattına uygulamaktı. Bu iş yine çok yüksek askeri gizlilik taşıdığından yürütme işi İsrailli uzmanlara verilmişti. Gerekli makine ve donanım gizlice denizaltılarla Gölcük üssüne getirilerek oradaki, yeraltı, denizaltı korunaklarına kuruldu.

TÜRK MAKAMLARI DURUMDAN DETAY BAZDA HABERDAR DEĞİLDİ. DENEY BAŞARILI OLACAĞINDAN SONUNDA KİMSE NORMAL DIŞI BİR ŞEYİN OLDUĞUNU FARK ETMEYECEKTİ. Bu amaçla Gece Şahini tatbikatı’nın Gece 03:00 da başlaması planlandı. Gece saat tam 03:00 da düğmeye basılacak ve Gece Şahini devreye alınacaktı. 1-2 dakika içinde de oluşturdukları muazzam enerjiyle Marmara’nın altındaki tektonik tabakayı zayıf yerlerinden kırıp, aylardır oluşan basıncı dışarı atacaklardı. Böylece büyük bir deprem önlenmiş olacaktı. Ama o gece bir şeyler yanlış gitti Doğa kendini yönetmek isteyenlerden bir kez daha intikam almıştı. 45 saniye süren deprem, beklenenin 10.000 kat üstünde bir güçle gelmişti. Zayıflayan titreyen elektrikler geri geldiğinde, gece saat 03:05′i gösteriyordu. Daha bir kaç dakika öncesine kadar korunağın içinde şampanya patlatmayı bekleyenler, şimdi korkudan buz gibi donmuş, hareketsiz ayakta duruyorlardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. On binlerce insan, çoluk çocuk, o enkazın altında can çekişiyor veya cansız yatıyordu. Bu tarihin en büyük felaketiydi; hem de insan eliyle yaratılan…

İşte o andan sonra çantalardan çıkan Q planı çalışmaya başladı. İlk önce bölgedeki tüm haberleşme ve elektrik enerjisi felç edildi. Kimsenin birbiriyle haberleşmesi istenmiyordu. Cumhurbaşkanı dahi sabahleyin “benim de telefonum kesikti” şeklinde garip bir açıklama yaptı. Cumhurbaşkanı ve başbakan şaşkındı. Saatlerce “üzgünüz” bile diyemediler.

4 dakika içinde İsrail Başkanı Barak ve birleşik Devletler Başkanı Clinton ile irtibat kuruldu. O anda İsrail’ de Ben Gurion’ un Lod askeri havaalanından 4 adet savaş uçağı savaş uçağı eşliğinde 2 nakliye uçağı havalanıyordu. 2 dakika sonra da İsrail Deniz Kuvvetleri ve NATO Güney Deniz Saha komutanlığı’na bağlı tüm birlikler DEFCON-4 acil durumuna geçirildi. Amerikan 6′ ncı filosuna bağlı gemiler de rotalarını İstanbul’ a çevirmek için Pentagon’dan emir aldılar. Bu arada devreye Avrupa ülkelerinin liderleri de giriyor ve belki de onlardan da Türkiye için sözler alınıyordu. Yunanistan bile harekete geçirilerek Türkiye’ ye karşı olan hasmane tutumuna son vermesi sağlanıyordu. Tüm Batı başkentleri hareket halindeydi, panik yoktu. Her şey kontrol ve koordinasyon altındaydı; bir tek Türkiye dışında. İSRAİLLİ ASKERLER VE ÜST DÜZEY SUBAYLAR O GECE GÖLCÜK’TE NE ARIYORLARDI.?Burasi onemli nokta! 

O felakette kaç İsrail askerinin öldüğünü ne Genelkurmay yayınladı ne de İsrail böyle bir bilgiyi açıklamak nezaketinde bulundu. Herkese verdikleri imaj ise oraya biz yardım için geldikleriydi. Hemen bir hastane kurdular. Esas amaçları enkaz altındaki askerlerini ve önemli askeri malzemeyi çıkartarak götürmekti. Biz de “Bak şu İsrail’e helal olsun, hemen yardımımıza koştu” diyerek sevindik. Sabah saat 03:05 ile 06:30 arasında Batı’da bu hareketlilik yaşanırken bölgede de çok hızlı ve çok gizli askeri hareketlilik hâkimdi. Ancak herkes kendi derdine düşmüş olduğundan bu olağanüstü gizli operasyondan kimsenin haberi olmuyordu. BÖYLECE BU İŞİ PLANLAYANLAR GECENİN KARANLIĞINDAN DA YARARLANIP DENİZALTINDAN PARÇALARI YÜZEYE VURAN TESLA MAKİNESİNİN KALINTILARINI TOPLAYIP, YER ALTI VE YERÜSTÜNDEKİ TÜM İZLERİ YOK ETMEYE ÇALIŞIYORLARDI. Ve bölgeye son hızla gelen Rus araştırma gemisi dahi sabah saat 06:30′ da bölgeye vardığında, havanın aydınlanmasıyla birlikte etrafta delil olabilecek tek bir cisim bile kalmamıştı. Deniz altında oluşan radyasyon anlaşılmasın, dibe çöken kalıntılar araştırılmasın ve patlama sonucu meydana gelen denizaltı krateri ve çukur ortaya çıkarılmasın diye bu bölge derhal askeri karantinaya alınarak dalışa yasak bölge ilan ediliyordu. Ancak bütün bu temizlikler yapıldıktan sonra Ecevit ve daha sonra da Demirel’in bölgeye gitmesine izin veriliyordu. Amerika tüm imkânlarını seferber etti. Clinton Amerikan halkından Türkiye’ye yardım etmesini istedi. Kasım’ da Türkiye’ye geleceğini ilan edip; Ecevit’ in de bu arada Amerika’ ya (belki de binlerce şehidin diyetini konuşmaya) kendini ziyarete geleceğini haber verdi.İlk anda çok yadırgadığımız Sağlık Bakanı Osman Durmuş‘un “yabancılara tek bir hasta bile vermem demesini, ABD Deniz Kuvvetlerine ait yüzer hastanede tek bir hastanın bile tedavi edilmediğini, 750 ton yardım malzemesiyle yüklü bir İsrail gemisinin üç gün süreyle gümrükte tutulmasını şimdi yadırgayabiliyor musunuz?

Enkaz altında binlerce Mehmet, Hatice, Ayşe ve Ali’ye karşı bir vicdan borcumuz var. Onlar geride gözleri yaşlı on binlerce sevenlerini, sıcaklıklarından mahrum bırakırken, sırf Kaliforniya’da Johnny’ ler, Susan’lar ve Alice’ ler yaşasın diye yaşamdan çalındıklarını dünya bilsin.

 

Not:Gectigimiz gunlerde Marmara depremi olurken Batman'da gokyuzunde bir cismin patlamasi ve Azerbaycan tarafinda da gorulmesi de ilginc olmasi gerek..

 @KrcBysn

 

 

 

Devamını Oku

ORTADOGU'DA SANTRANC SAVASLARI VE WIKILEAKS

2011’e girdiğimizde ise, ‘Arap Baharı,’ aniden üzerimize indi. Nasıl 1989, tarihe ‘Prag Baharı’ olarak geçtiyse, 2011 yılı da ‘Arap Baharı’ olarak anılacak. Her şey 2011’in ilk günlerinde Tunus’ta başladı, sonra domino etkisi halinde yayıldı: Mısır, Libya, Cezayir, Yemen, Ürdün, Suriye… Arap ülkelerindeki çürümüş otokratik rejimler yıkılmaya başladı.

Wikileaks’in sloganı şu: “BİZ HÜKÜMETLERİ AÇARIZ.” Demokratik bir toplumda hükümetler ve devletin vatandaşlara açık olması gerekir, tersi değil. Türkiye’de de yıllanmış sırlar açığa çıktığında neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Bilgi iktidardır ve devletler iktidarlarını bizlerle, yani halkla paylaşmak zorunda. Aksi takdirde faşizme doğru yola çıkarız.

Wikileaks, devletlere kendilerini temizleme fırsatı sunuyor, üstelik bunu onların erişemeyeceği bir güçle yapıyor. Gücünü de halkın vicdanında buluyor.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Guardian editörü Simon Jenkins’in dediği gibi, “SIRLARINI KORUMAK HÜKÜMETLERE DÜŞER, GAZETECİLERE DEĞİL.”

 

İsrail’in ABD adına Orta Doğuda yürüttüğü savaş ve işgal Bush döneminin bitmesi ile birlikte yeni bir döneme girdi. ABD’nin buradaki politika değişikliği daha tam anlamıyla açığa çıkmadı, ama çıkacak. İşte bu politika değişikliğinin açığa çıktığı gün Wikileaks veya başka bir kaynak İsrail’in bütün kirli çamaşırlarını ortaya dökecek. Ama; bu kirli çamaşırların neler olduğunu ve hangi politik temellere dayandığını tahmin ediyoruz. Sonuç olarak, bu konudaki bakış şu: Wikileaks ya da bir başka ‘kaynak’ bir gün mutlaka İsrail-ABD ilişkilerini ve bu ilişkilerin arkasındaki kanlı tarihi, hatta kanlı şimdiki zamanı açıklayacaktır. Ama bu kanlı tarih ve şimdiki zaman gelecekte de sürdürülecek mi? Önemli olan bu sorunun cevabı.

İsrail’in Orta Doğudaki varlığını en iyi anlatacak birkaç Ameri­kalıdan biri olan BRZEZİNSKİ, Neocon politikalarının revize edil­mesi gerektiğini savunan ve bu savunuyla ABD’nin Orta Doğu­da ikinci bir şansı olduğunu söyleyen bir yazar.

 

Brzezinski’nin kitaptaki en önemli tespiti, içine Türkiye’yi de alan ve Çine kadar uzanan yeni bir “ASYA-BALKANLAŞMA” haritası çizmesi. Bu harita Ankara’dan başlıyor, sonra Arap Yarımadasını, Kuzey Afrika kıyılarını oradan da tüm Kafkasya’yı içine alarak Rusya’nın sonsuz, ama enerji yatağı bozkırlarından geçiyor ve Çin’in kaynayan bölgelerine uzanıyor. Bütün bu bölge, bilindiği gibi, ilk önce Baba Bush’un sonra da George W. Bush’un yeni bir Amerikan hegemonyası kurmak için ‘savaş bölgesi’ ilan ettiği yeni balkanizasyon alanıydı.

 

Brzezinski, ‘içeriden’ biri olarak bir önceki ABD yönetiminin, yani Neoconların, bu çok geniş bölgede, ilk önce bölgesel iç savaşlar sonra da bölgesel bir top yekün savaş çıkartarak yeni bir hegemonya ve dünya düzeni kurmayı tasarladıklarını söylüyor. Ancak kitabında, Orta Doğu için İngilizlerin ‘SÖMÜRGECİ-İMPARATORLUK’ çözümünün şimdi daha yerinde olacağını ileri sürüyor: Yani ‘balkanlaşmanın sürekliliği, ama bu sürekliliğin sürekli işgal ve savaştan ziyade ‘politik istikrar’la sağlanması… İşte bu ‘politik istikrar’ ve yumuşak balkanlaştırma’ politikası, Brzezinski’ye göre, Amerika’nın ikinci şansı.

Şimdi Brzezinski’nin, örtülü olarak ortaya attığı yeni Neocon stratejisi, bizim ‘yerli’ statükocuların, ulusalcıların şu sıralar savundukları ve yapmaya çalıştıkları her şey ile birebir örtüşüyor. Şöyle ki: Brzezinski, Ankara’dan başlayarak Kafkaslardan Çin’e uzanan geniş bir ‘balkanlaşma’ haritası çiziyor ve buralarda demokrasi olmaksızın, büyük ölçüde mevcut durumu koruyarak bir yeni ‘siyasî istikrar’ statükosu öneriyor.

 

İşte bu, Neoconların ve onların yerli temsilcisi ulusalcıların ikinci şansı. Ama bu ikinci şans, İsrail militarist-ulus devletinin denklemde olmasına bağlı. Bu senaryoda Türkiye’deki demokratikleşmeyi ‘dışarıdan’ boğacak güç İsrail’dir. WİKİLEAKS VEYA BİR BAŞKA KAYNAK ŞUNU ER GEÇ AÇIKLAYACAKTIR: Türkiye’deki darbelere karşı geliştirilen ve demokratikleşme doğrultusunda giden süreci, İsrail’in ve onunla işbirliği yapan ‘derin’ unsurların boğmaya ça­lıştığını biliyoruz. Ama boğulmak istenen sadece Türkiye’deki demokratikleşme süreci değildi kuşkusuz. Asıl mesele Afganistan’a kadar uzanan bir Orta Doğunun Brzezinski’nin yeni tezlerine gö­re yeniden yapılanması meselesi idi. Yani Afganistan’da kontrollü bir Taliban, Türkiye’de bir türlü çözülmeyen, ama sürgit bir savaşa dönüşmeyecek, dolayısıyla baskıcı bir rejimi destekleyecek bir Kürt sorunu.

 

Havuç ve sopa politikaları ikileminde denetim altında bir İslâmî hareket çemberi. Aynı zamanda, ulus devletlerarasında, gerektiğinde ABD’nin araya girerek yatıştıracağı gerilim politikaları. İsrail, Türkiye, Türkiye, Irak, İran gerilimlerinin ve tabi ki Yunanistan, Türkiye itişmesinin devam ettirilmesi. Şimdi Türkiye ve Yunanistan bu politik hattı terk etti. Yalnızca İsrail, yeni Neocon politikalarına uygun olarak gerilim politikasını sürdürüyor. İsrail’in bu süreçte Türkiye’ye sataşmaya devam edeceğini göreceğiz.Tam burada İsrail’in Türkiye’deki gündemde olan birçok sorunla ilgilendiğini söylemek öyle sanıyoruz ki, şaşırtıcı olmaz. Türkiye’nin bugün başta KÜRT SORUNU olmak üzere birçok devasa sorununun çözül­memesi doğrultusunda yapılan provokasyonları, hem Türkiye’de, hem de Orta Doğuda Neocon, İsrail, Türk statükocu-darbecileri üçgeninde aramak gerekir.

Bu ilişkiler şimdiye değin somut olarak açığa çıkmadı, ama bu ilişkilerin Bush döneminde Wikileaks belgelerinin ‘babalarından biri olan ABD elçisi Edelman zamanında neredeyse ‘resmî’ düzeyde kurulduğu biliniyor.

 

İşte şimdi beklediğimiz bu belgeler. Türkiye’de baskıcı ve asker vesaye­tini sürekli kılan iktidarlar silsilesi artık ‘yeni dünya düzeni’ için ne kadar gereksizse, Netanyahu’nun İsrail’i de bir o kadar gereksizdir. Ama İsrail’in çözülmesi için Türkiye’de demokrasinin kurumsallaşması ve Türkiye’nin demokrasi dışı yöntemler üretecek bütün sorunlarını hal yoluna koyması gerekir.

 

BUNUN İÇİN TÜRKİYE, BİRÇOK AÇIDAN ANAHTAR ÜLKE KONUMUNDA. Baas rejimlerinin çözülme yoluna girdiği ve piyasanın buralarda işlemeye başladığı istikrarın şiddet ve savaşla değil de siyasî bütünleşme ve bu bütünleşme sonucu artacak ticarî ve ekonomik faaliyetle sağlanacağı yeni bir Orta Doğuya doğru hızla gidiyoruz. Bu Orta Doğu tablosunda Türkiye’nin başını çektiği bir yeni­den yapılanma bütünleşmesi var.

Çok açık olarak önümüzde yeni bir paylaşım durumu var. Orta Doğu haritası yeniden çizilecek. KUZEY IRAK’TAN BAŞLAYAN BU YE­NİDEN BİÇİMLENDİRMEDE EN ETKİN GÜÇLERDEN BİRİSİ ARTIK TÜRKİYE.

 

Çünkü hem ABD’nin, hem de AB’nin ‘Yeni Dünya Düzeninde’ İsrail’in bu haliyle yeri yok. Bu açıdan İsrail’in hâlâ kendini Bush dönemindeki dünyada sanıp buna göre hareket etmesi, yalnızca Türkiye’nin değil, herkesin işini kolaylaştırıyor. Şimdi başını İran, Rusya ve Türkiye gibi belirleyici eksen devletlerin çektiği bu gibi zirveler, esasında 2013’ten itibaren hızla oluşmaya başlayacak siyasî küreselleşmenin hazırlıkları.

 

 

Devamını Oku

28 Şubat Öncesi Derinler ve Sonrası Derin Mevzular

 

 

Simdi surasi cok onemli'dir..Susurluk kazasi hemen sonrasi;gerek o donemlerin guclu kalemleri,guclu medyasi;gereksede onemli sima sahipleri;28 Subat'cilara destek verenler Refah partisi ustunden irtica ile mucadele konumuna kaydirdilar.Ve ''POST MODERN DARBE''olarak nitelendirilen 28 Subat surecine ilk adim atilmis oldu. 

Devlet icindeki cetelesmeye karsi baslatilan eylemler ile hem kanli donem unutturuluyor hemde 28 Subat sureci baslatiliyordu.Psikolojik harp teniklerin en acimasiz sekilde kullanan 28 Subatci(lar) ve Derin kollari;yeni operasyona baslamadan once toplumun yakin gecmis hafizasini silmis,yerine Susurluk gibi cete kaliplariyla izah edilmeye calisilan kocaman bir karanliga birakmisti.28 Subat icin calismalar baslatilmisti ve kesin sonuc alinmaliydi. 

Bu ara ''SERHILDAN'hazirliklar yapan Pkk'yi kimse konusmuyordu.Cunku Irtica tehtidi Pkk tehdidin onune gecmisti. 

Oncelikle yazimizin devamini daha iyi anlamak icin oncelikle daha once yazdigimin okunmasinda fayda olacagini dusunuyorum. http://mobil.haberx.com/turkiyenin_enleri_ozellerin_ozeli(19,w,11082,177).aspx 

Doksanlı yılların basında Turgut OZAL Guneydogu sorununu cozmek icin cok kararlı acıklamalar yapıyordu. Bir yanda Kuzey Iraklı liderlerle gorusuyor, diger yandan bircok alanda sivillesmeye yonelik calısmaların yanında PKK sorununa sivil cozum icin de calısmalar yapıyordu. Turgut OZAL oncelikle yakın cevresine bir Kurt raporu hazırlattı. Raporda''Karsilastigimiz sorunun Bir teror sorunun cok otesinde oldugu asikardir'denilmesi Turgut Ozal'i hic tatmin etmeyip,Adnan Kahveci'den ozel bir rapor olusturmasini istedi.Bu rapordan sonra Turgut Ozal'a donemin Cumhurbaskanligi Genel Sekreteri Emekli Org.Kemal Yanak tarafindan bir rapor daha gonderilmesinden sonra ve bu raporlarin kamuoyuna dusmesinden sonra cok buyuk teror eylemleri basladi. Bir yanda Jitem diger yanda Pkk,sivil hic bir calismayi kabul etmeyip,ayni zamanda ortak hareket konumuyla teror eylemleri ve faiili mechul cinayetler isleniyordu.Ulkede Kurt sorunu katmerleirken laik kimligi ile on plana cikan meshur gazeteci ve yazarlar oldurulup irticai cevreler suclaniyordu. 

31 Ocak 1990 Muammer AKSOY  

26 Eylul 1990'da Hiram ABAS 

06 Ekim 1990 Bahriye UCOK 

30 Ocak 1991'de Em. Korg. Hulusi SAYIN  

23 Mayıs 1991'de Tug. Temel Cingoz  

24 Ocak 1993'te gazeteci Ugur Mumcu Suikastlari..Daha bitmeyecekti..Faili mechul cinayetler..Devlete ve hukumete elbette daha buyuk gozdaglari verilmeliydi. 

05 Şubat 1993'te milletvekili Adnan KAHVECİ (Tartismali trafik akzasi) 

17 Şubat 1993'te Jandarma Genel Komutanı Org. Esref BİTLİS(Saibeli Ucak kazasi) 

17 Nisan 1993'te Cumhurbaskanı Turgut OZAL vefat etti.(Ozal'in olumu ile Pkk sorunundaki tum sivil calismalar rafa kaldirilmisti) 

22 Ekim 1993'te Diyarbakır Jandarma Komutanı Tug. Bahtiyar AYDIN(Lice'de suikasta kurban gitmisti ve olaydan sonra Lice'ye buyuk bombardiman yapilmisti) 

4 Kasim 1993'te Jitep Grup Komutani Cem Ersever'in infazi  

3 Şubat 1994'te Tunceli Alay Komutanı Alb. Kazım CİLLİOGLU (Saibeli olumu).. 

 14 Agustos 1995 Mardin Alay Komutanı Alb. Rıdvan OZDEN olduruldu.( Bolgesindeki Jitem faaliyetlerine karsı cıkıyordu.) 

Bu karmasik donemden sonra yasanan''SUSURLUK'kazasi ve pesinden gelen halk gosterileri maksadindan cikmisnbir hukumet devirme operasyonuna donusmustu.Sol cevreler,Abdullah Catli'nin siyasi kimligi ile Susurluk'un uzerine gidilmesi gerektigini vurgularken donemin Basbakan'in Erbakan olayi'' FASA FISO'diyerek gecistirmek istedi.1990'larda oldurulen solcu aydinlarin olagan suphelisi olarak ''dinci'' kesimler gorulurken(gosterilirken)Erbakan hukumetinin Susurluk davasina ilgisiz kalmasi''Laik kesimlerde'' hassasiyeti artirdi. 

31 Mayis 1997 tarihli MGK toplatisinda,REFAHYOL hukumetine karsi GenelKurmay Baskani Org Ismail Hakki KARADAYI,polisin Deniz kuvvetleri Komutanligi'na ajan sokarak askeri bilgileri iddia etmisti.Yakin gunlerde Ismail Hakki KARADAYI ismini gazetelerde mansetlerde gorursek supriz olmayacak. 

("Gul secilirse asker mudahale eder''diyen bu komutanin;ve Encumen-i Danis uyeleri anlasilan bugunlerde son duraklari ''ATATURK BULVARI,KAVAKLIDERE'olmaya baslanmis.) Oysaki o donem Emniyet İstihbarat Dairesi Baskanı olan Bulent ORAKOGLU yıllar sonra yaptıgı acıklamada PKK ile TSK icindeki bazı yetkililerin iliskilerini desifre ettikleri icin tutuklandığını iddia etmisti. 

Butun bunlar olurken;Susurluk maksadına ulasmıstı. İslenen faili mechuller, gerceklesen teror eylemleri, bulunmaya calısılan sivil cozumler coktan unutulmustu. Geride her olayın rahatca fatura edildiği kafa karıstıran Susurluk isminde derin bir orgut kalmıstı. Ergenekon ise yeni operasyonu 28 Şubat'ı baslatmıstı. 

Simdi ise, yargı, 28 Şubat surecini insa edenlere bir bir hesap sormaya hazırlanıyor..Mayis Ayi;Turkiye'nin kader gunleri mi olacak,bekleyip gorecegiz.. 

Ufak Bir not;Turkiye'de Cumhurbaskani sadece''VATANA IHANETTEN'yargilanabiliyor..Kimbilir Belki 105/3 Madde'de deyisebilir.. 

 

https://twitter.com/KrcBysn  Alperhan Bysn

 

Devamını Oku

TURKIYE'NIN ''EN'LERI OZELLERIN 'OZEL'I.....

 

 

 

Bilmem animsarmisiniz;NTV televizyonunda 1993 yılında çekilmiş bir açıkoturum yayınlanmis ve bu açıkoturum bir anda gündeme damgasını vurmustu. Açıkoturumu bu kadar medyatik kılan husus; dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'ti.. Açık oturumda ağırlıklı olarak Kürt sorunu, dönemin faili meçhul olayları ve devlet tarafından kurulduğu iddia edilen terör örgütleri ele alındı. Özellikle faili meçhullerin derin devlet tarafından yapıldığı konusu üzerinde duruldu. Rahmetli, hukuk devletinde, devletin bu tür olayları işlemeyeceği, bir terör örgütünü ortadan kaldırmak için başka bir terör örgütü kurmanın devletin acziyetinin bir göstergesi olduğunu dile getirdi.

Bilindiği gibi PKK'nın bitirilmesine iki dönemde çok yaklaşıldı. 1993 ve 2010. 1993 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Özal, uçak kazasında hayatını kaybeden Orgeneral Bitlis ve trafik kazasında hayatını kaybeden Maliye Bakanı Adnan Kahveciden PKK'nın bitirilmesine yönelik rapor istemiştir. İşte bu raporla başlayan çözüm Özal'ın ölümüyle son bulmuştur.

Eşref Bitlis Paşa, PKK'nın bitirilmesinin mevcut askeri yöntemlerle olmayacağını görmüş ve devletin içinde bu işten nemalananların tasfiyesini öngörmüştü. Bu görüşlerini de gerek kendi ekibi gerekse de Özal ve Kahveci gibi diğer sivil görevlilerle paylaşmış ve onları da ikna etmişti. Hatta Eşref Paşa tarafından ismi Özal'a verilen 28 kişi, bölgeden uzaklaştırılmıştır. İşte çözüm, bunların devlet kademesinden uzaklaştırılması yani tasfiyesiydi. Bu tasfiye JİTEM ve Ergenekon'a kadar uzanacaktı. Tehlikeli olan da buydu...Trafik kazasinda saibeli olume kurban giden Adnan Kahveci,Saibeli ucak kazasindan vefat eden Esref Bitlis ve Turgut Ozal'in ani olumu..

Tabi Eşref Bitlis'in öldürülmesiyle birlikte onun gibi düşünen Tuğgeneral Bahtiyar Aydın 1993'te Diyarbakır'da, yine faili meçhul cinayetlerden yola çıkarak JİTEM'e ve Ergenekon'a ulaşmaya çalışan Jandarma Albay Kazım Çillioğlu 1994'te Tunceli'de de saibeli olumleride ayri konu..

Refarandum sonuclarindan sonra Pkk ve Kurt sorunu konusurlurken;Bu sorunun çözümünün konuşulmaya başlandığı anda Turgut Özal ve Eşref Bitlis olayları gelmiş ve Ergenekon reorganizasyona girişmiştir. En son düğümün atıldığı yer burasıdır ve güncel tartışmaların çıkış noktası da düğümü çözmek için oluşturulmak istenen, insiyatiftir.Bu yeni süreç, ülke için hayati derecede önemlidir ve özenle götürülmek zorundadır. Gerçek vatanseverlerin ucuz kahramanlık, hamasi söylem ve tavırlara girmeden hareket etmesi, elini taşın altına koyması zorunluluğu vardır. Bu ülkeyi sevenler, bu ülke için seve seve canını ortaya koyabilir ama devir aklını ortaya koyabilme devridir.

Jandarma istihbarat başkanlığı görevini; 2001-2003 yıllarında, Balyoz sanığı olan, Başbakan dahil herkesi fişleyen (YEŞİL ve Yeşil ile ilişkisi olan  Bozo akilli adamlardır hayatlarını  garantiye almadan ortaya cikma ihtimali, şahsi kanaatimce çok düşük...)Tum G. H.H, 2003-2004 döneminde ise eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ü bile dinleyen, personelinin birçoğunun ve kendisinin Erk sanığı olduğu TG :L.E yapmısmi dir? 

İşte her şeyin açığa çıktığı bu dönemde tasfiye edilen ekibin yerine yine en derini ve Erg ile JİTEM'in izlerini gözden kaybettirecek M.C getirilmiştir.. Çünkü M.C. hem vatanı ve milleti için çalışan generaller tarafından fark edilmemiş, hem de JİTEM ve Ergenekon ile ilgili bütün delilleri yok etmek mi istemisti acaba?

Bu özelliği general olduğunda ortaya çıkmamıştır. Kendisini ilk keşfeden TG  İ.K'dur. Albay Kazım Çillioğlu öldürüldüğünde de inceleme ekibinin başında Kurmay B. olarak yine M.C gönderilmiş ve olaya intihar süsümu verilmisti?

- Şam'da askeri ateşe iken APO ile aynı asansöre binen ve bunu farketmeyen(!) J. K.: F.D

- Onun himayesinde bulunan İst B. J.T.: M.C

-Personel Baskanı olduğu dönemde kritik tayinlere imza atan V. B...

Diğer bir husus ise yine PKK açılımının hızlandığı ve hükümetin çözüm adına BDP'yle görüşeceği bir zamanda Tokat-Reşadiye'de 6 erin beklenmedik bir şekilde şehit edilmesidir. Bu olayda herkes delilleri Tokat'ta ararken asıl delilin Tunceli'de olduğunu görememiştir. Bilindiği gibi Tokat-Reşadiye'de erleri şehit eden teröristler Tunceli'den Tokat'a gelen ve genellikle kışın tekrar Tunceli'ye dönen teröristlerdir. 2008-2010 yılları arasında Tunceli Bölge Komutanlığı yapan TG M.C eski Jnd Gnl Kmt A.I'ka Tunceli'den Tokat'a giden teröristlerin, dönmedikleri halde Tunceli'ye geri döndüklerine inandırarak Tokat'ta alınan tedbirlerin zayıflatılmasına ve ardından böyle bir olayın olmasına sebebiyet vermismidir acaba?

      Yine Ergenekon terör örgütünün kısmen tasfiyesi ve PKK terör örgütünün bitirilmesine çok yaklaşıldığı günümüzde olanları doğru okumak gerekmektedir. Günümüzde yaşananlar da 1993'te yaşananlara çok benzemektedir. PKK ve devlet içinde PKK ile irtibatlı gruplar da yok edilmek üzeredir. 

 Böyle bir zamanda Diyarbakır'daki faili meçhullerle ilgili davanın Özal, Eşref Bitlis, Kazım Çillioğlu, Bahtiyar Aydın, Rıdvan Özden vb. davaların birlikte düşünülerek ele alınması kapıları aralayacaktır. Mevcut devam eden Ergenekon davasında ise bu yapının yeniden reorganize olduğunun göz önünde bulundurulması ve devam etmesi önemli bir husustur. 

Son olarak sunu ozellikle diyorum ki;hakkimiz olarak;

Yapacağı işler için zamanın sınırlılığından şikayet edenlerin, zamanı geniş olduğunda birşeyler başarması da mümkün değildir. Dolayısıyla bu devletin en kritik makamlarında görev yapan büyüklerimizin, ülkenin kader anı sayılabilecek bir kavşakta yanlış yapma ve ağırdan alma lüksleri olmadığı gibi bu konuda herhangi bir mazeretleri de olamaz.

Twitter

Alperhan Bysn

 

 

 

Devamını Oku