Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

İSLAM ve TASAVVUF

     İslam tevhid dinidir. Tevhid; zatı ve sıfatları bakımından Allah'ın yarattıklarından farklı olması, ulûhiyet, rububiyet ve hâkimiyette hiçbir şeyin ona ortak olmaması demektir. Tasavvuf ise, bir çok tanımı olmakla beraber güzel ahlakla ahlaklanmak ve kötü ahlaktan vazgeçmek anlamına gelmektedir.

     Tasavvufun İslam ile çelişen hiçbir bir tarafı yoktur. Zira tasavvuf, İslam’ın ahlakî boyutudur. Ancak günümüzde tasavvuf, insanlar tarafından yozlaştırılmış ve adeta özgün bir inanç haline getirilmiştir. Yozlaşan tasavvuf anlayışı, inananların Kur'an'a ve nübüvvete bakışlarında tahrifata neden olmakla kalmamış, onların ibadet anlayışında da büyük yanılgılara sebebiyet vermiştir.

     Kur'an-ı Kerim'e göre Hz. Muhammed (s.a.v.), son peygamber (Ahzab,40), örnek alınması gereken bir insan (Mümtehine, 6) ve Allah'ın elçisidir (Fetih,29). Bu itibarla onun beşer olarak diğer insanlardan hiçbir farkı yoktu. O, içimizden biriydi. Onun da herkes gibi fizyolojik bir takım ihtiyaçları vardı. Olağanüstü bir varlık değildi. Öyle olmuş olsaydı, onu örnek almak mümkün olamazdı. Zira O, insanlık için bir modeldi. Ancak onun bir de nebevî yönü vardır (Kehf,110).  Ona sadece Kur'an vahyedilmişti ve Kur'an'ı insanlara tebliğ etme hususunda masumdu. Vahiy kontrolünde olması peygamber olmasından kaynaklanıyordu. Zira Allah, mümtaz şahsiyetler olan peygamberlerini asla yalnız bırakmazdı.

     Bozulan tasavvufî anlayış, nübüvvet müessesesine alternatif müesseseler icat etmiş ve İslam toplumunun inancını sulandırmıştır. Bu anlayıştaki insanlara göre; evliya, şeyh, ğavs denilen şahıslar her türlü tasarrufa sahipti. Alemdeki düzeni idare eden de onlardı. Peygamberler Allah'tan vahiy aldıkları gibi onlar da Allah'tan ilham alırlardı. Yine onlara göre kendi şeyhlerinin kitapları da ilham ile yazılmış ve bu kitaplar adeta Kur'an'a alternatif gibi sunulmuştur. Oysa yüce Allah, kitabını alemlerin Rabbi'nden indirilen (Vakıa,80), şerefli (Vakıa,77), titizlikle saklanan (vakıa,78) bir kitap olarak vasfetmektedir.

     İbadet şekli Kur'an ve Sünnet ile belirlenmişken, tasavvufî bir hayat tarzını benimsediklerini iddia edenler,  ibadette de değişiklikler yapmış, arttırma ya da eksiltme yoluyla Kur'an'ın ve Sünnet'in dışına çıkmışlardır. Adeta dans edilerek yüksek sesle yapılan zikirler, şeyhlerden, velilerden ve hatta ölülerden medet ummalar, rabıta ile yapılan dualar bunlardan sadece bir kaçıdır. Oysa yüce Allah, yalvarıp ürpererek, bağırtılı olmayan bir sesle zikretmemizi ve gafillerden olmamamızı emretmektedir (A'raf,205) Kur'an'ın bu yasağına rağmen koro halinde zikirler yapılmaktadır. Öyle ki kimisi kendisine şişler batırarak kerâmet gösterdiğini sanmakta, kimisi de şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır anlayışından hareketle şeyhlerden(!) ve başka varlıklardan yardım dilemektedirler.

     ''Kal'' değil, bir ''Hal'' ilmi olan Tasavvufun bidayeti Hz. Muhammed'in ashabına kadar götürülmektedir. Hz. Muhammed'de ve onun güzide ashabında güzel ahlakla ahlaklanmak anlamında tasavvufî bir hayat zaten mevcuttu. Ancak onlar aynı zamanda tevhidî düşünen ve bu uğurda mücadele eden mümtaz şahsiyetlerdi.

        

Devamını Oku

ANA GİBİ YAR OLMAZ

 

     

Ana başta taç imiş,

Her derde derman imiş,

Bir evlat pir olsa da,

Anaya muhtaç imiş.

 

          Bu dörtlüğü, ilkokul 3. Sınıfta iken çok sevdiğim öğretmenim Behzat TAŞDÖNDEREN öğretmişti bize. Sesi hâlâ kulaklarımda… Annenin değerini ne de güzel anlatıyor! Ana olmak, kadına bahşedilen en zor ve en güzel bir görevdir. Bu yüzdendir ki, dünyanın oluşumunda önemli bir madde olan toprak, anneyi temsil etmekte ve kendini hayatın devamına adayarak hesapsız bir şekilde vermektedir.

          Evladı ''rağmen'' türü sevgi ile sevebilen yegâne insan annedir. Anne dışında hiçbir canlıda bunu görmek, olası değildir. Baba sevgisi bile anne sevgisi kadar güçlü olamaz. Böylesine değerli bir varlığı, sadece anneler gününde hatırlamak ve anmak yeterli değildir.

          Bizler anneler gününü kutlayan bir kültürle büyümedik aslında. Yıllar sonra biraz da çevreye özenerek ben de anneler gününde bir iki hediye almıştım anneme. Aldığım hediyeler beni hiç sarmadı. Çünkü o hediyelere sevgimi koyamamıştım. O yüzden kuru bir hediye almak, yılın sadece belirli bir gününde annelerimizi anımsamak, bana nedense hep banal gelmiştir.

          Bugüne kadar anneme sevgimi ifade edebilmiş değilim. Ne o, bana sevdiğini söyleyebildi; ne de ben ona… Oysa sevgi, insanoğlunun tükettikçe çoğalan tek sermayesidir. Biz sevgiyi tüketmedik ki, çoğalsın. Her şeyi tükettik    -arkadaşlığı, dostluğu, komşuluk ve gönül ilişkilerini- yalnız sevgiyi tüketemedik. Sevgimizi bastıran bireylere sahip bir toplumuz çünkü. Çaktırmadan sevenlerdeniz yani. Sevdiklerimizi kaybettiğimizde anlarız aynı çatı altında olduğumuz halde hiçbir şeyi paylaşmadığımızı. Öpüp koklayamadığımız, bağrımıza basamadıklarımızın kabirlerini öperek geçmiş günleri telafi etmeye çalışırız. Oysa iş işten geçmiştir artık.

          Analık, kutsal bir görevdir. Bundan ötürüdür ki, cennet anaların ayakları altına serilmiştir. Oysa günümüzde analığın kutsiyetine önem verilmemekte ve kadın-erkek ayrımı yapılmaktadır. Bu süreç doğumdan önce başlamakta ve hayat boyu da devam etmektedir. ''Neyiniz olsun istiyorsunuz?'' diye sorulduğunda ''Sağlıklı olsun kız, oğlan fark etmez'' diye yanıt verilir. Yine de oğlan olması, tüm aileyi sevince boğar, babaların koltuklarını kabartır ve ''Erkek adamın oğlu olur'' denilir. Kızı olan babaların tesellisi, yine bir erkekle olur: ''Erkek adamın erkek damadı olur'' diye…

          Oysa yüce Allah, dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları bahşettiğini (Şura, 49), dilediğine erkek ve kız olmak üzere çift verdiğini, dilediğini de kısır kıldığını (Şura, 50) ifade etmektedir. Allah indinde tüm insanlar eşittir. Ancak üstünlük takvadadır. (Hücürat, 13) (Takva; günahlardan sakınmak, iyi ve faydalı işler yapmak demektir.)

          Peygamberimizin erkek çocuğu vefat edince müşrikler (Allah’a ortak koşanlar) onunla alay eder. Rabbi Peygamberini unuttu, soyu kesildi diye... Kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı bir peygamber olmasına rağmen Allah, Hz. Peygamber'e erkek çocuğu vermedi. Veremez miydi?! Elbette ki verebilirdi. Allah Peygamberine erkek çocuğu vermedi ancak onun şahsında bizlere insanın soyunun kızıyla da devam edebileceği yönünde bir mesaj verdi. Nitekim Hz. Peygamber'in soyu kızı Hz. Fatıma ile devam etmiştir. 14 asır önce verilen bu mesajı ne yazık ki, tam anlamıyla algılayamadık.

          Tüm annelerin gününü kutluyor, hepsinin ayrı ayrı ellerinden öpüyorum.

         

         

 

    

 

Devamını Oku

Hz. MUHAMMED (S.A.V.)’in GÜZEL AHLAKI ve HOŞGÖRÜSÜ

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed, kıyamete kadar örnek teşkil edecek ve insanlığın kurtuluşuna vesile olacak evrensel mesajlar getirmiştir. Gelişen ve değişen dünyamızda geçen her bir gün, insanlığın bu mesajlara olan ihtiyacını ortaya koymaktadır.

Onu ne kadar bilirsek, o kadar mutlu; ne kadar yakından tanırsak, o kadar huzurlu oluruz. Ona gönül veren her bir yüreğin, emaneti hakkıyla taşıyabilmesi için onun duru hayatını okuyup öğrenmesi ve öğrendiğini de yaşaması gerekir. Yaşadığı toplum, onun büyük bir zat olduğunu fark etmiş, ona güven duyduklarından ötürü de ''Muhammedü’l-Emin'' diye vasıflandırmışlardı.

O, büyük bir ahlaka sahipti. Kendileri de gönderiliş amacının güzel ahlakı tamamlamak olduğunu buyurmakla bunu teyit etmiştir.Herkese seviyesine göre hitap etmiş, ölçülü bir üslup kullanmış, nefret ettirecek her türlü davranıştan kaçınmıştır. İnsanlara hoşgörü ile yaklaşmış, yumuşak bir dille gönülleri fethetmiştir. Hiçbir zaman kaba ve katı yürekli olmamış, engin sinesiyle herkesi, hayat bahşeden mesajlarına davet etmiştir. Öyle ki, kendisini öldürmeye gelenlerin bile yanında huzur bulduğu bir liman olmuştur.

Güçsüz ve kimsesizleri her zaman korumuş, sahip olduklarını yoksullarla paylaşacak kadar cömert davranmış, sade ve mütevazi bir yaşam sürmüştür. Vefat edinceye kadar üç gün arka arkaya buğday ekmeği yememiş, genellikle arpa ekmeği yemiş ve aç uyuduğu geceler olmuştur.

Bulunduğu meclislerde asla ayrıcalıklı bir yerde oturmamış, sıra dışı biri olmasına rağmen sıradan insanlar gibi yaşamıştır. Herkesi kendine çeken bir konuşma üslubuna sahipti. Kapısına yardım için gelen kimseyi asla geri çevirmezdi. Mütebessim biriydi, kimsenin kusurunu araştırmaz, herkesi dikkatle dinlerdi.

Çocuklara olan ilgisi, şefkati ve merhameti hayretle karşılanmış, hatta zaman zaman yadırganmıştır. Erkeklerin ve kadınların hoşlandıkları huylarını ön plana çıkarmalarını, hoşlanmadıkları huylarını da görmezlikten gelmelerini, yani bardağın hep dolu tarafını görmelerini öngörmüştür. Ebeveyne isyan etmeyi büyük bir günah olarak görmüş, onların merhamet edilmesi gereken insanlar olduğunu ifade etmiştir. O yaşamı boyunca yaratılmış tüm varlıklara karşı hep merhametli olmuştur.

Komşu hakkına ve akraba ilişkisine titizlikle riayet etmiş, Gayrı Müslimlerin, Müslümanların mescidinde ibadetlerini eda etmelerine izin vermiştir. Kötülüğün, ahlaksızlığın ve her türlü ayrımın yapıldığı bir toplumda yaşamasına rağmen hiçbir zaman yılgınlık göstermemişti. Tehlikeli durumlarda ve savaşın en şiddetli anında bile her zaman cesaret örneği olmuştur. Müşrikler, onu çok incitmesine rağmen; o, büyük bir sabırla onlara güzel ahlakı öğretmeye çalışmıştır. Dolayısıyla tebliğ vazifesini hakkıyla yerine getirmiş, önerdiği öğütleri önce kendi hayatında uygulamıştır. Her işinde kararlı bir tutum sergilemiş, kararlılığı nedeniyle başarılı olmuştur.

Kimsenin hatasını yüzüne vurmamış, gördüğü yanlışlıkları genel bir ifade ile dile getirmiştir. Kendisine eziyet edenlere bile lanet okumaktan ve beddua etmekten kaçınmış, onların hidayeti bulmaları için dua dua Allah'a yalvarmıştır. Hiçbir zaman önyargılı olmamış, herkesi zahirî amellerine göre değerlendirmiş ve ashabına da bu şekilde davranmalarını tavsiye etmiştir.

Gençliğin verdiği çılgınlıkları hiçbir zaman yapmamış, hep örnek tavırlar sergilemiştir. O, perdesi içindeki bakireden daha utangaçtı. Hayasızlığın her şeyi kirlettiğini, hayanın ise her şeyi süslediğini ifade etmiştir. Dünya rahatlığı ile işi olmadığını, kendisini bir ağacın altında gölgelenen ve bir süre sonra oradan ayrılıp giden bir atlı gibi nitelendirmişti.

O vefalı bir eş, müşfik bir baba, güven telkin eden bir dost, dosdoğru ve sevgi dolu eşsiz bir insandı.

 

Devamını Oku

DÜNYAYI KADINLAR YÖNETİYOR

     Kadın-erkek ilişkisi, tarih boyunca önemini ve güncelliğini koruyan bir konu olmuştur. Erkeğin ve kadının yaratılışları birbirinden farklıdır. Bu nedenle kadınların erkeklere göre sezgileri güçlü, kararları kesindir. Ayrıca kadınların kendileriyle barışık bir yaşamları vardır. Bu yüzdendir ki, kadınlar olayların neden ve nasıl geliştiğine pek takılmazlar. Erkekler ise, kararlarında sürekli bir çatışma yaşamaktadır. Aynı zamanda kadınlar, erkeklere göre daha dayanıklıdır. Zira kadın, erkeksiz bir yaşamı idame ettirebilirken; erkek, kadınsız yaşamayı pek becerememektedir.

     Eylemlerinde özgür davranmasına rağmen erkeğin verdiği her karar aslında kadının isteği doğrultusunda gerçekleşmektedir. Başrolde bulunan erkeklerdir. Ancak sahnenin gerisindeki asıl yöneticiler, kadınlardır. Yani aslında dünyayı da erkekleri de kadınlar yönetmektedir.

     Hayatın her alanında hâkimiyet kadınındır. Zira hep kadının dediği olmakta ve son sözü hep onlar söylemektedir. Örneğin: Kadın bozulan elektrikli bir ev aletinin değişmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu düşüncesini önce eşine açar. Erkek, aile bütçesinin bu değişimi kaldıramayacağı yönünde fikir beyan eder. Kadın bu itirazı kabul etmiş görünse de erkek direnemez ve sonunda kadının dediği olur.

     Anne çocuklarına karşı sevecen bir tablo çizmektedir. Otoriteyi temsil eden babadır. Ancak bu, görüntüde böyledir, gerçekte otorite annededir. Zira anne, yaptırımlarını hep babaya uygulatmaktadır. Çocuğunu, babası aracılığıyla cezalandırmakta ve topu da babaya atmaktadır. Bu, kanımca kadının erkek kardeşlerine göre ikinci sınıf bir muamele görmesinden ve sürekli horlanmasından kaynaklanmaktadır. Baba evindeyken ezilen kadın, koca evinde bir anlamda geçmişe yönelik intikamını almaktadır.

     Bir devlet dairesinde işiniz var ve o işin olması da imkânsız ise, bir yolunu bulup ilgili müdürün eşine ulaşırsanız, işinizi oldu bilin. Rahmetli Turgut ÖZAL ve Bülent ECEVİT, görünürde partilerinin genel başkanları idiler. Ancak ipler Semra ve Rahşan hanımefendilerdeydi. Kanunî Sultan Süleyman üç kıtaya hakimdi, Hürrem ise Kanunî'ye… Askerin dünyasında da bu böyledir. Asker binbaşı ise, eşi albay rütbesindedir. Askerî hiyerarşi, öyle ki askerlerin eşleri arasına bile sirayet etmiş, komutanın eşi, diğer kadınların da yöneticisi konumuna gelmiştir.

     Bu da, toplumumuzda -Dr. Erdal ATABEK'in de dediği gibi- gerçekte ataerkil bir aile yapısının olmadığını, gizli bir anaerkil yapının hüküm sürdüğünü göstermektedir.

     Bu etki, az da olsa siyasette de kendini göstermektedir. Siyasete de damgasını vuran güçlü kadınlar vardır. Örneğin: Almanya'da Hıristiyan Demokrat Parti'nin lideri olan Angela Merkel, Almanya'nın ilk kadın başbakanı olarak tarihteki yerini alırken, İngiltere'nin eski başbakanlarından demir leydi lakaplı Margaret Hilda Thatcher, İngiltere'nin yakın tarihini en çok etkileyen bir kadın oldu. Ayrıca Condoleezza Rice, Amerika'nın dış siyasetinde etkin bir rol aldı. Benazir Butto, Pakistan'da 1988'de ilk kez bir müslüman ülkenin kadın başbakanı olma şerefine erişirken Tansu Çiller, 1993'teTürkiye'nin ilk kadın başbakanı oldu.

     Tüm demokrasilerde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesine rağmen kadın parlamenter sayısının istenen düzeyde olamamasının nedenini biraz da kadının doğal yapısında aramak lazım bence. Kadının doğal yapısında seçilmek değil, seçmek vardır çünkü. Bu yüzden kadının siyasete ilgi göstermemesi aslında bilinçli bir tercihtir. Ancak kendisi yerine bir başka kadın seçildiği zaman seçilmeyi ister ve diğer kadınları kıskanır.

     Farklılıklarımızı bir zenginlik addederek senenin yalnız belirli bir gününde değil, her gününde kadınlarımızı düşünmemiz ve onlara değer vermemiz gerekir. Onları sadece 8 Martlarda anmak ve kraliçeler gibi yaşatmak, diğer günlerde ise unutmak doğru bir davranış biçimi değildir.

    

 

   

 

 

 

    

 

 

 

                                                                                                                                                   

 

 

 

     

Devamını Oku

SEVGİ

 

     Sevgi, bir başkasına duyulan yakınlık ve bağlılık, yürekten gelen sıcacık bir duygudur.

     Yaşanan bir güzellik, hayata bir başka zaviyeden bakabilmektir.

     Duru bir ırmak gibi çağlamak, yüreğinin götürdüğü yöne doğru akabilmektir.

     İnsanın kendinden vazgeçmesi, yüreğini koşulsuz verebilmesidir sevgi.

     Sevgi anlatılmaz, yaşanır.

     Bir tenle bir teni, bir canla bir canı kavuşturmak,

     Seveni sevilene bağlayan bir bağdır sevgi.

     Ben yerine sen diyebilmek, sevgilinin gözlerinde kaybolmak, tek bir yürek olabilmektir sevgi.

     Sevgi emek ister.

     Emek verilmemiş sevgiler, gerçek; çilesi çekilmemiş sevgiler ise, kalıcı olamaz.

     Sevgi özdür, söz değil.

     Sevgi yüreklerde yürümek, sevgiliye bir nefes kadar yakın olabilmektir.

     Sevgi fedakârlıktır, karşılık beklemeden bir başkasına kendinden bir şeyler verebilmektir.        

     Bir atasözü (Bolivya) der ki: ''Sevgi keman çalmak gibidir, bilmeyen kötü sesler çıkarır.''
     Sevgi, Allah’ın kalplere yerleştirdiği yegâne güçtür.

     Bu gücü keşfetmek ve işlemek ise, insanın görevidir.

     Sevgi, çok yakınımızda...
     Sevgi, kalbimizde. İç dünyasına bakabilenler, o hazineyi hemen buluverirler.

     Sevgi, insanın tükettikçe çoğalan tek sermayesidir.

Devamını Oku

EĞİTİMİN DEĞİŞEN YÜZÜ GENÇ KIZLARIMIZ

     Eğitim, bireyin toplum yaşamına uyum sağlayabilmesi, yeteneklerinin geliştirilmesi için uygulanan yöntemler olarak tanımlanabileceği gibi, bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak eğitimin amaçlarına uygun bir şekilde istenilen yönde değişme meydana getirme süreci olarak da tanımlanabilir. Bu tanıma göre eğitim bir süreçtir. Bu süreçte bireyin davranışlarının istenilen yönde değiştirilmesi amaçlanmakta ve davranışlardaki değişme kasıtlı olarak gerçekleştirilmektedir.

     Televizyonlar, gazeteler ve internet medyasında çıkan haberlerin çoğu eğitimle ilgilidir. Toplumda eğitimle ilgisi olmayan kimse yok gibidir. Yani doğrudan ya da dolaylı olarak hemen herkesin bu alanla ilgisi vardır.

     Bu nedenle eğitim denilince aklımıza hemen okullar gelir. Dersler, derslikler, öğretmenlerin sesiyle çınlayan koridorlar, bir şeyler öğrenme aşkıyla gözleri çakmak çakmak parlayan öğrenciler, sınavların heyecan ve stresi… Bazen mutlulukla, bazen de bunalarak okullarına gidenlerin duygularıdır bunlar. Bir de hayatı boyunca okulu sadece televizyondan ya da okula gidebilen şanslı arkadaşlarından iç çekerek dinleyenler vardır.  İşte gelişmekte olduğu söylenen toplumumuzun kanayan yarası…

     Kız çocuklarının eğitimi, ekonomik yetersizliklerden ötürü ''ikincil'' bir önem taşımaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da halen kız çocuğunun okuması durumunda dilinin uzayacağı görüşü hâkimdir. İlköğretimin birinci kademesinin son sınıfında okuyan kızların çoğu nişanlı olduklarından okula devam edebilmeleri ancak müstakbel eşlerinin icazetine tabidir. Bu durum, genç kızlarımızın eğitimine devamını olumsuz yönde etkilemektedir. Kız çocukları evde işçi konumunda görülmektedir. Temizlik, yemek yapma, çamaşır yıkama, küçük kardeşlerin bakımı gibi ev işlerinde evdeki 7 yaş ve üzeri kız çocuklarının emeğine gereksinim duyulmaktadır. Okula gidip eğitim-öğretim görmesi, yaşıtları ile oynayıp çocukluğunu yaşaması, dolayısıyla topluma yararlı bir birey olmaya çalışması gereken yaştaki çocuklarımızın özellikle de kızlarımızın aile bütçesine katkı sunmaları için tarlalarda ırgatlık, evlerde temizlikçilik yapmak zorunda bırakılması gerçeği…

     Herkesin kendi çapında bir şeyler yapmak zorunda olduğu bu içler acısı durum, maalesef kimseyi ilgilendirmez oldu toplumumuzda. Ancak buna şaşırmamak gerekir. Çünkü ilk çağlardan beri kızlarımız ezilmiş, hor görülmüş, hatta yeni doğan çocukların kız olduğunu anlayan, kendisine insan demeye dilimizin varamayacağı cahil ve barbar varlıklar, onları diri diri toprağa gömerek yaşamlarına son vermişlerdir. Oysa yaşama hakkı,  cinsiyet farkı gözetmeksizin herkese verilmiş bir haktır. Yaşama hakkının yanı sıra, devletin bizlere sağlamış olduğu eğitim, sağlık, güvenlik, barınma ve buna benzer insanî yaşam için gerekli olan haklarımız da bulunmaktadır.

     Gelişmiş toplumlara baktığımızda eğitime ayırdıkları bütçe ve zaman bakımından bizden çok daha ileride olduklarını görmekteyiz. Bu noktada ülkemizde sevindirici gelişmeler de yaşanmıyor değil. Son yıllarda ilköğretim çağında olup, erkeklere oranla dezavantajlı durumda bulunan kız çocuklarının okullaşmasına destek amacıyla başlatılan ''Haydi Kızlar Okula'' ve ailelerinin maddi yetersizliği nedeniyle öğrenimlerine devam edemeyen kız çocuklara eğitimde fırsat eşitliği sağlanması ve onların meslek sahibi, ufku açık bireyler haline gelmeleri için ''Kardelenler '' gibi kampanyalar başlatılmıştır. Bu tür kampanyalar, ana okul yaşının aşağı çekilmesi ve kırsal kesimde okumanın öneminin farkına varılması güzel gelişmelerdir. Okumak için taşımalı eğitim, bedava kitap dağıtımı gibi kolaylıklar sağlayan Milli Eğitim Bakanlığı, bu konuda aileleri de bilgilendirmeye çalışmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da kapı kapı dolaşarak kız çocuklarını okula getirebilmek için uğraş vermekte, okula gelmeyenlere caydırıcı olsun diye cezalar tayin etmektedir.

     Bütün bunlar olurken aileler, geç de olsa bilinçlenerek kızların da okumasının gerekliliğine inanmaya başlamışlar ve ergenlik çağına geldiklerinde onları kocaya değil, okul sıralarına göndermeyi tercih etmişlerdir. Gelişen Türkiye'de bu tür manzaraları görmek bizi sevindirmekte ve geleceğe yönelik umutlarımızı arttırmaktadır. Ancak bu konudaki çalışmalar, hâlâ istenen düzeye ulaşabilmiş değildir. Gerek bakanlık, gerek okul müdürlükleri ve gerekse sivil toplum örgütleri bu durumdaki kızlarımıza gereken yardımı yapıp sahipsiz olmadıklarını onlara hissettirmeye çalışmalıdırlar.

     Bizler de muasır medeniyetler seviyesine ulaşma yolunda üzerimize düşeni hakkıyla yapmalı, vatanımıza faydalı bireyler yetiştirmeye çalışmalı, bu konuda çaba gösterenleri de desteklemeliyiz.

Devamını Oku

KAZA ve KADER

     Hz. Peygamber döneminde, İslam’ı ondan öğrenen güzide nesil -Sahabe Nesli- arasında hiçbir problem çıkmamış, ancak sonradan müşkil haline gelmiş konulardan biri 'Kaza ve Kader' konusudur. Bu konu insanları öylesine meşgul etmiştir ki, kimse kendini bu konunun girdabından ırak tutamamıştır. En sağlıklı düşünenleri bile içine sürükleyen bu konu, üstelik İslam'da anlaşılması gerektiği gibi değil, gündem konusu yapanların ortaya koydukları bir şekilde söz konusu edilmiş, yanlış yerinden girilmiş olması nedeniyle  içinden çıkılması da bir noktada imkânsıza doğru seyretmiştir. Öyle ki, hararetli bir şekilde konuşulduğu günlerde de ondan sonraki zamanlarda da aynı şekilde konuşulmaya devam etmiş, ilim haline getirilip Kelâm'ın ana konuları arasına girmiştir. Böylece İslam alimleri arasında görüş ayrılıklarına neden olan bir konu olarak günümüze kadar taşınmıştır.

     Kader, eşyanın tabiatı olması nedeniyle olaylar; kâinat, insan ve eşya üzerinde meydana gelmektedir. Allah, yarattığı her şeyde bir takım özellikler de yaratmıştır. Örneğin; ateş yaratılmış ve ona yakıcı olma özelliği verilmiştir. Ateşin yakıcı özelliğinin yok olması -Ateşin, Hz. İbrahim'i yakmamasında (Enbiya, 69) olduğu gibi- Allah'ın emriyle ancak peygamberlerden sâdır olur ki, bu 'Mucize' olarak isimlendirilir. Allah, insanları da fizyolojik bir takım ihtiyaçlarıyla ve içgüdüleriyle yaratmıştır. İşte Allah'ın eşyada, insandaki içgüdü ve fizyolojik ihtiyaçlarda meydana getirdiği bu özellikler, eşya ve insan açısından kaderdir. Bu da kaderin bir ahenk, bir düzen ve bir ölçü (kamer, 49) olarak nitelendirildiğini gösterir. Bu yönüyle kader; kâinatı, kâinatın nizamını ve kâinattaki yaratıkları idare eden ilahi bir kanun, ilahi bir ölçü olarak karşımıza çıkıyor.Kaza ise, emir ve hüküm (İsra, 23) manasında geçmektedir.

     Allah’ın ilmi, kudreti, iradesi ve diğer sıfatlarıyla yarattığı bu kâinat, elbette ki bir tayin ve takdire, bir plan ve esasa dayanmaktadır. En kısa ifadesiyle kader, bu planın takdir edilmesi;  kaza ise icra edilmesi, yani yerine getirilmesi demektir.

     Allah, asi bir kul olmanın da, salih bir kul olmanın da yollarını ve sebeplerini ezelde takdir etmiştir. Bunlardan birincisi, isyanın; ikincisi ise, itaat eden iyi bir kul olmanın sebepleri olarak takdir edilmiştir. Buna göre bir kimse, bu iki yoldan hangisine tevessül ederse, onun neticesine varır. Bu neticenin yaratılması kaza, ilahi takdirin gereği olduğu için de kaderdir.

     Allah’tan herhangi bir nimeti istemenin yolu, onun sebeplerini yerine getirmeye bağlıdır. Allah’tan çocuk istemenin yolu evlenmek, meyve istemenin yolu ağaç dikmek olduğu gibi cenneti istemenin yolu da ilahî emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmakla mümkündür. Allah’ın ilmi dışında ne bir meyve tomurcuğundan çıkar, ne de bir dişi hamile kalır veya doğurur. Güneşi ışıksız olarak düşünmek mümkün olmadığı gibi, Allah’ı da ilimsiz olarak düşünmek mümkün değildir. Kâinattaki hadiselerin mükemmel bir nizam ve intizam içerisinde cereyan etmesi, gökcisimlerinin hiçbir kazaya meydan vermeden yoluna devam etmesi kâinatı idare eden Zatın ilmine açıkça işaret etmektedir.

     Kaderi, insanla ilgisi bakımından iki kısımda değerlendirmek mümkündür:

     Birincisi; insanın kendi iradesi ve gücüyle  giriştiği fiillere bağlıdır. Biz buna 'Cüz’î İrade' diyoruz. Bunun oluşmasına insanın kendisi sebep olmaktadır. Şöyle ki: Allah bireylerin ve toplumların dünya ve ahiret mutluluklarını temin için takip etmeleri gereken yolu tayin ve takdir etmiştir. Bu yolda gidenler mutlu bir şekilde kaderlerinin tayinine sebep olurlarken, aksi yönde hareket edenler mutsuz olmaktadırlar. Sevap ve ceza, insanın iradesi ile ilgili fiillere bağlıdır. Bu nedenle insan; dilerse namazını kılar, dilerse kılmaz. Ancak yaptıklarının sonucundan sorumludur. Yani kişi, emredilen namazı kılmakla sevap kazanırken, kılmaması durumunda cezaya maruz kalır. Kısacası, yasaklanan ve emredilen fiillerin tümü insanın iradesi neticesinde gerçekleşen fiillerdendir.

     İkincisi; insanın iradesi ve gücü dışında meydana gelen hadiselere aittir. Buna da 'Küllî İrade' diyoruz. İnsan iradesi dışında meydana gelen kaderin ise, sebepleri insanlarca bilinmemektedir. İnsan aklı kaderin bu ikinci kısmına ait hikmet ve sırlara vakıf olamaz. Bir insanın erkek veya kadın olması, dünyaya geldiği asır ve belde, ömür süreceği müddet, anne ve babasının kim olacağı gibi hususlar bu kısma misal olarak verilebilir.

     Allah her şeyi en son şekliyle bilir ve her şeyi değişmez bir şekilde yazmıştır. Ancak Allah’ın ‘Ata’ , ‘Kader’, ve ‘Kaza’ ismiyle bilinen üç kanunu vardır. Kader, bir şey hakkında verilen karar  demektir.  Verilen kararın yerine getirilmesine de kaza denir. Ata ise, verilen kararın iptal edilmesi, hükmün yerine getirilmemesi, yani yaratılmamasıdır. Kısacası; Allah’ın affı ve ihsanıdır. Yani bir kul, Allah’a ihlas ile dua eder, onun rızasını kazanırsa, o da mükâfat olarak ata konusuyla daha önce o kulun başına geleceği yazılı olan bir musibeti affedebilir veya bir ihsanda bulunabilir.

     Bu ve benzeri meselelerdeki ilahi takdirin sırrını anlamaya zorlanmak, insanı helâke götürür. Bu sırlar, ahirette görülecektir. Hz. Peygamber: Kader konusunda konuşmayın. Zira kader, Allah’ın sırrıdır. Allah’ın sırrını ifşa etmeye kalkışmayın Hadis-i Şerifi ile bizi kaderle uğraşmaktan men ederken, Hz. Ali de; Allah’ın sırlarından bahsetmenin şirk olduğunu ifade etmiştir.

 

 

Devamını Oku

GENÇLİĞİN AHLAKINI ve SAĞLIĞINI BOZAN DAVRANIŞLAR

            Gençlik, evrensel bir tanımı olmamakla beraber, bütün toplumlarda 15-25 yaş arasında kabul edilen bir devredir. Çünkü; kimin genç, kimin çocuk, kimin yaşlı olduğu ulusa ve kültüre göre değişir.
          İslam dini; gençliğe, onun yetiştirilmesine ve toplum içerisinde bir takım görevler almasına apayrı bir önem vermiştir. Bu insan genç ise, bedenen ve ruhen çok enerjik ve atılgandır. Gençler fedakâr, hatta zaman zaman hayalperest ve meraklı olurlar. Tam şekillenmeye hazır olan bu 'balçık' ne yazık ki, binbir tehlikeyle karşı karşıyadır.
          Canlılar âleminde en uzun büyüme süresini yaşayan insan, Cenab-ı Allah'ın kendisine bağışladığı akıl sayesinde canlıların belki en güçlüsü değildir; ama en hünerlisidir. İnsanoğlu, bu hünerini doğru yolda kullanmadığı takdirde, pek korkunç olmaktadır. İnsanı ihata eden kötülüklerin en etkili olduğu dönem ise, gençlik çağıdır.
          Günümüzde korkunç boyutlar kazanan işsizlik gibi sorunlar, gençlerimizin kötü alışkanlıklar kazanmasına sebep olan ortamlar hazırlamaktadır. Günün büyük çoğunluğunu kahvehane, diskotek gibi yerlerde geçiren bir gencin sağlığından ve ahlakından büyük ödünler vereceği apaçıktır.
          Gençler kötü davranışları, birbirlerinden bağımsız olarak değil, tersine birbirleriyle bağlantılı olarak kazanırlar. Kahvehaneye alışan bir genç, zamanla oyun oynamaya başlayacak, buradan da kumar gibi ahlak ve dindışı alışkanlıklar da kazanacaktır. Her türlü insanın arenası olan böyle yerlerde sağlıklı bir bünye sahibi olmak da imkânsızdır. Kahvehane atmosferinde uzun süre kalan bir genç, ister istemez sigara alışkanlığını kazanır. Çünkü buradaki dumanı teneffüs ede ede, sigaraya adeta aşinalık kazanacaktır. Bundan sonra da insan, sosyal bir varlık olmanın ceremesini çekecektir. Burada edindiği arkadaşları, onu akıl almaz kötülüklere sevk edebileceklerdir. Kimileri, şehvet duygularını istismar ederek onu gayrı ahlakî faaliyetlere, kimileri de hayalî dertleri unutturacak alkol ve diğer uyuşturucularla 'hayal beldesi'ne götürmeye çalışarak etkileyeceklerdir. Artık iş çığırından çıkacaktır. Fuhuş, hırsızlık, sarhoşluk gibi bir çok dinde suç olarak belirtilmiş olan bir davranışlar batağı genci, ihata ederek boğmaya başlamıştır. Ancak bu batak, zararı yalnız içine düşene değil, ailesine, komşusuna, kentlisine ve dahası milletine ödetecektir. Duruma başka bir açıdan bakarsak; millet büyük bir enerjinin maddi ve manevi meyvelerinden mahrum kalmış, üstelik başına bela kazanmıştır. Bu alışkanlıkları kazanmış bir gencin asi, yalancı, gaddar gibi saymakla bitmeyen vasıfları kazanmaması da imkânsızdır. Hele yalan gibi tüm kötülüklerin anası olarak vasıflandırılmış huyu kazanan bir kişinin, yapmayacağı kötülük yoktur.
          Bu kadar kötü davranış sahibi bir insanın herhalde okumaya da zamanı olmayacaktır. Başka bir deyişle cahil de kalacaktır. Sanırım burada 'cehalet'in insan sağlığına ve ahlakına ne kadar zararlı olduğunu anlatmama gerek bile yoktur. Esasen asrımızın en büyük hastalığı olarak adlandırılan cehalet, öyle ki, Devr-i Saadet'ten önceye verilen isimdir. Bu bakımdan cahil bir insana, o devirden kalma da denebilir. Ülkemizin kalkınmasındaki en büyük engellerden biri, hatta en önemlisi bu cehalet illetidir. Cahil kafa, doğru düşünme ve doğru karar verme imkânlarına sahip olamaz.
          Sağlıklı büyümek ve yaşamak, ahlakî açıdan sağlam bir irade ve düzene sahip olabilmek, hatta dinen inançlı olmak birer eğitim işidir. Artık dünyamızda ilkel metotlarla yapılan faaliyetlerin sayısı yok denecek kadar azalmıştır. Gençleri cahil kalan milletler, gelecekleri karanlık olanlardır.
          İnsanlık; bilim, sanat, kültür alanlarında ileriye gittikçe, insan ahlakını bozucu işlerde de araç ve metotlar değişmektedir. Uluslararası çıkar grupları çirkin emellerini gerçekleştirmede yeni yolları deniyorlar. Bu yolların başında 'terör' gelmektedir.
          Artık, 'zehir altın tabaklarda' gençliğe verilmektedir, 'teneke kaplarda' değil. Gençlerimizin fedakârlık, kahramanlık, atılganlık gibi nitelikleri sömürülerek değişik ideolojilerle fikir dünyaları bulandırılmakta, bu enerjik toplum kesimi birer silahlı çete halini almaktadır.
          İslam dini, insan sağlığı ve ahlakı için zararlı ne kadar davranış varsa tümünü yasaklayarak, gençleri sağlıksız davranışlardan peşinen korumuştur.
          Ana-babadan, devletin en üst görevlisine kadar her kişi ve kuruluş geleceğimiz olan gençlerimizi sağlam kafa, sağlam vücut ve sağlam ahlaktan yoksun bırakacak ortamlardan korumaya ve bunun için tedbirler almaya mecburdur.
 
 
 
 


         

Devamını Oku
}