Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

ÇÜRÜMEMEK İÇİN "BAŞKANLIK"

Köhnemiş kamu dinamiklerinden bıktık. “Bir yere adam atarız ama çalıştırmayız” zihniyetli bürokratik vesayet tüm yaşam alanımızı kuşattı çünkü. “Oligarşik bürokrasi”nin çalışamaz kıldığı kamu idaresi, birey yaşantısı üzerinde de yıkıcı etkiler yarattı yıllar içinde. İnsanlarımızın yaşam enerjilerini emdiler, özgüvenlerini çaldılar. Çökmüş omuzlarla, ikibüklüm duran “Biz beceremeyiz, böyle gelmiş böyle gidecek.” insanlarına dönüştük zaman içinde.

***
İcraat ve vizyon anlamında bu ülkeye çok şey kattı Erdoğan ve AK Parti. Zaman akıp gitti ve şimdi, köklü bir değişimin dönemecindeyiz millet olarak. Bakanların seçim dinamiklerine bulaşmış fırsatçılardan değil, mesleğinde yol almış, adam gibi profesyonellerden seçilmesi için çözüm başkanlık sistemidir bugün. Bundan böyle, “seçilenin”, yani millet için kelleği koltuğa alanın siyaset ürettiği, “seçilenin” seçtikleri tarafından profesyonel çaba, yani, “icraat” ortaya konacak yeni bir dönemin kapıları açılmalıdır.

***
Erdoğan’ın kişisel karizması ve bitmeyen enerjisiyle ayakta durabiliyor bu sistem. Yoksa HER ŞEY DİBİNE KADAR ÇÜRÜMÜŞ… Bunu her yurttaşın görmesi lazım.

***
Anayasa Mahkemesi’nin komedi show’larından rol çalan siyasete müdahale girişimleriyle, bürokratik darbe girişimleriyle vakit kaybedecek zamanı yok artık Türkiye’nin.

***
Yegâne çözüm: “Başkanlık modeli”dir. Bu kritik eşiği geçmek, bu milleti, ülkenin tek sahibi kılmak demektir.

***
İyi bir yetki-denge sistemi uygulanırsa çok çok olumlu sonuçlar verecektir Başkanlık sistemi. Parlamenter sistemin işleyişi içinde bulunan denetim mekanizmaları, ancak başkanlık sistemiyle denetim görevlerini sağlıklı şekilde yerine getirebilirler. Diğer türlü VESAYET KURMA ÇABALARININ BİR ENSTRÜMANINA dönüşür bu kurumlar…

***
Deli gömleğinin tamamen parçalanıp fırlatıldığı, devlet-halk, devlet-bürokrasi, devlet-siyaset ekseninin yeniden ve sağlıklı biçimde recover edildiği bir süreci ifade edecektir yeni sistem.

***
Bilindiği gibi hem parlamenter sistem, hem de yarı-başkanlık sistemini pratikte mümkün kılan bir yapı öngörmüştür 1982 anayasası. Bu karışımın parlamenter sistem yönü ağır basmıştır yıllar içinde. Parlamenter sistem de, siyaseti kilitleyen kısır döngülerle işleyemez, çalışamaz, hasta ve SAKAT hale gelmiştir Türkiye’de.

***
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören 2007’deki anayasa değişikliği ile anayasa büyük ölçüde yarı başkanlık sistemine doğru eğilim göstermiştir. 2014’te cumhurbaşkanını halkın doğrudan seçmesiyle fiilen yarı başkanlık sistemine geçilmiştir.

Kimse “bölünme, eyalet” yalanlarına kanmasın.

***
“Bölünme, eyalet” gibi kavramlar üzerinden güçlü Türkiye’nin “ÖNLERİNİ KESME” gayretinde olan zihniyetlerin son operasyon kalıntılarıdır bunlar. Millet, hakkı işaret ediyor artık…

***
“Bölüneceğiz!” gibi paranoyak hezeyanlardan ibaret daha pek çok sürreal engel ve karapropaganda çalışmasına tanık olacağız 2015 Genel Seçimleri’ne giden süreçte, hazır olun.

***
Sıkı duranlar. Safları sık tutanlar kazanacaklar. Gezi’den beri bu ülke üzerinde dönen oyunları farkeden, bunları yazmaktan, söylemekten korkmayan, çekinmeyen Türkiye gençliğinin birinci vazifesi, ülkenin istikbaline yeniden sahip çıkmaktır bugün.

Haftaya başkanlık sisteminden devam edeceğiz…

Devamını Oku

NE YAPMAK İSTİYORSUN ERDOĞAN?

Dünya medeniyetleriyle basit ve yüzeysel bir faydacılık ekseninde değil, gerçek bir entelektüel çaba ve endişe içinde ilgilenen Ahmed El-Biruni, Avrupa’daki Rönesans ve Hümanizm akımları ortaya çıkmadan yüzyıllar önce bu zihniyetleri yaşatmıştır.

***
Tıp, coğrafya, geometri, astronomi, kronoloji disiplinlerinde çığır açıcı eserler veren, 10-11. yy.’ın büyük İslam alimi Biruni’nin, Magnum Opus’u: “Kanunü’l Mes’udî”dir.

***
Bu eserde, Amerika’nın varlığıyla ilgili çok net bir tespitte bulunuyor o tarihlerde Biruni.Doğu ve Batı’nın kıyı şeridinde, Batı yarımkürede bir kıtanın varlığından neredeyse kesin olarak bahsediyor. Kendi tabiriyle: “Bundan aşırı sıcak/aşırı soğuk” gibi bir kesinlikte söz etmiyor ama, bugün “Amerika” dediğimiz kıtanın varlığını bir kara parçası şeklinde açıkça tanımlıyor. Biruni, resmen Batı yarımkürede henüz keşfedilmemiş bir kara parçasının varlığını iddia ediyor yani.

***
Bu bağlamda, Erdoğan’ın “Amerika’yı Müslümanlar keşfetti” söyleminin arka planına bakalım:

Erdoğan, bu tarihsel hafızayı küresel ve bölgesel siyasete yön verecek bir araç olarak kullanıyor, orası kesin.

Ancak…

***
Ne derseniz deyin, bu söylemin yarattığı sonuç tam bir “kazan-kazan”a tekabül eder. Biruni gibi, İbn-i Sina gibi büyük İslam alimlerinin düşünce ve bilimsel birikimini inkar edenlerin infilak etmeye mecbur olduklarını çok iyi biliyor Erdoğan. Bir taraftan tiye alınmak pahasına abartılı bir söylemi dillendirerek, tarihsel hakikatlere olan ilgiyi UYANDIRMAK istiyor.

***
İslami hassasiyete sahip olan kesmin bu söylemden heyecan duyacağı kesin. Bunu tiye alan kesmin üzerindeki “Kadim İslam birikimini küçümseyenler” algısı ise daha da güçleniyor.

***
Erdoğan bunu yaparken, kof “Pan-İslamist” reflekslere sarılmıyor. Büyük İslam medeniyeti varlığının bilincinde olduğu için, bir zihniyet dönüşümüne ihtiyaç duyulduğunun farkında. Etki alanı genişleyen bu tartışma, İslam dünyası ve Türkiye için giderek kuşatıcı bir özgüven nesnesine dönüşüyor zamanla.

***
Erdoğan, tartışmalı bir tespit üzerinden, İslam medeniyetine ve insanlığa ait tarihsel gerçekliklere doğru bir adım atıyor ve bunların tartışılmasıyla, günümüz İslam dünyasını kuşatıyor.

***
Amerika kıtasının varlığını bir Müslüman alimin öngörmesi düşüncesi bile bazı kesimlerin euro-centric komplekslerini azdırıyor ve tüylerini diken diken ediyor bugün.

***
Lafı çok uzatmayayım. “Amerika’ya ilk olarak Müslümanlar ayak bastı” demek, aslında, “Ey birbirini boğazlayan Müslümanlar, ey Güney Asya’dan, Kuzey Afrika’ya uzanan İslam coğrafyası, kendinize gelin!” demektir.

 

Erdoğan, bunu başarmak istiyor…

Devamını Oku

ERDOĞAN, GÜL'Ü BİTİRİR Mİ?

AK Parti içinde kısa vadede bir parçalanmanın mümkün olmadığının farkında muhalefet. Buna rağmen partide Gül-Erdoğan üzerinden bir yarılma yaşanabileceği konuşuluyor. Bunun mümkünse 2015 genel seçimlerden önce gerçekleşmesi arzu ediliyor. Ekmek için Ekmeleddin İhsanoğlu'nu ön koşul sayan bu zihniyet, yine çakıyor, yine sınıfta kalıyor bana kalırsa. En kritik momentumlarda bile ayrı düşmeden birbirlerine yol açabilmiş iki siyasi aktörden bahsediyoruz. Erdoğan'ın siyasi yasaktan döndüğü, 2003'ün fırtınalı günlerinde kurduğu 59. hükümet, Gül'ün 58. hükümetinin istifası üzerine gerçekleşmişti. Recep Tayyip Erdoğan 2007 senesinde Çankaya'nın kapılarını ardına kadar açtı Abdullah Gül'e. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu şahsında temsil edilen statükoya birlikte kafa tuttu bu ikili.

Gül susmadı

Gezi sürecinde üslup yönünden doğal olarak ayrı düşmüşlerdi. Ancak, 17-25 Aralık 2013'ün paralel bir darbe teşebbüsü olduğunu neredeyse Çankaya'dan haykırıyordu Abdullah Gül. Siyaset üstü bir kimlikti, ancak, meşru hükümete yönelen darbe teşebbüsü konusunda susmadı. 30 Ağustos yolculuğunda patlak veren kaset operasyonları dolayısıyla savrulma bekleyenlerin umutları hep boşa çıktı. Gül'le kişisel hukuku bilinen gazeteci Fehmi Koru'nun yazdığı "Erdoğan Başbakan, Gül, Çankaya'da kalmalı" ana temalı birkaç köşe yazısı dışında kayda değer bir fitne alameti baş göstermedi. 

Sonunda hakettiği makam için, 10 Ağustos 2014 gecesi, Çankaya yolculuğu için hazırlıklara başladı Erdoğan. Paralel TV kanalı daha 10 Ağustos'un rengi belli olur olmaz, akşama kalmadan seçim yayınını kesti ve "Piton Yılan Adası" adlı filmle Yeni Türkiye'yi selamladı. Erdoğan ise çoğunlukçu bir yeni anayasaya ve geniş bir "Türkiyelilik" kavramıyla şekillenecek yeni düzene ilişkin tevazu içinde balkon konuşmasını gerçekleştirdi.

Ne olur?

Şimdi, 27 Ağustos 2014'te gerçekleşecek genel kurul için Gül'ün görevde olduğu bir tarihin seçilmiş olması polemik konusu ediliyor ve bunun üzerinden "Erdoğan, Gül'e geçit vermedi" edebiyatı yapılıyor. Rasyonel bir bakışla bunun gerçek olma ihtimali var. Ancak hafızamızı -yukarıdaki- gibi biraz zorladığımızda, tarihin kriz yaratmış momentumlarında bu ikilinin hep omuz omuza verdiğine şahit oluyoruz. 27 Ağustos 2014, yeni bir fitne hareketini, yeniden anlamsız kılmak için seçilmiş bilinçli bir takvim bence ve Gül'ün kurucularından olduğu AK Parti'de görev alacağı makamın çoktan belirlenmiş olduğunun da bir işareti. Başka bir seçenek düşünmüyorum, düşünmek istemiyorum. Bu açıklamanın zamanlaması biraz problemli olsa da, Gül, partiye geri dönme kararını bir gün ansızın, bir savaş nutku kıvamında aniden söylemeye karar vermiş olamaz. Bence Gül, devlet adamı ciddiyetini koruyan ve fitnelere pabuç bırakmayacak kadar basiretli ve olgun biri. Herkes bunu görecek.

ahmetegonder@gmail.com

Devamını Oku

BİTİYOR BU KANLI SAVAŞ

Çözüm sürecine ilişkin düzenlemelerin yer aldığı 6 maddelik enerjik yol haritası: "Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Tasarısı" adıyla, yarın, TBMM İçişleri Komisyonu'na geliyor. Nihai galibin olmadığı ve uğrunda çok fazla kan akan bu kirli savaşın sonuna mı geliyoruz? diye soruyorum bazen kendime. "EVET" cevabı bana ve milletin çoğunluğuna inanın büyük heyecan veriyor. Ortadoğu'daki kaotik durumun yarattığı tüm olumsuzluklara rağmen Türkiye, bölgesel sorunlarının üstesinden gelmek konusunda her zamankinden daha muktedir artık. Balkanlar ve Ortadoğu'da yaşadığı toprak kayıpları sonrası daha güvenlikçi daha içe kapalı, daha pısırık bir küresel/bölgesel algı yapısına bürünen Osmanlı bakiyesi Türkiye, Erdoğan liderliğinde büyük bir zihniyet dönüşümünü yaşıyor, değişiyor artık... Türkiye, Ortadoğu'daki etnik-mezhep temelli gerginliklerin basit bir tarafı olmaktan ziyade, geniş ölçekli ve geleceğe miras kalacak 'stratejik derinliği' olan projeksiyonlarla yolunda yürümeye devam ediyor.

 

★★★


Ve inanın, yol kesme, adam kaçırma, bayrak indirme gibi adi provokasyonlara rağmen yüreğindeki kocaman barış meşalesini söndürmeyen gerçek bir ittifak var artık Türk-Kürt vatandaşları arasında. Bu ittifak elbette "Hava gazı", "Hayali" olan ittifaklardan değil... Bu ittifak, Türk-Kürt vatandaşları arasındaki 1000 yıllık kardeşlik bağı ve İSTİKLAL HARBİ hatıralarıyla örülü bir ittifak. Askeri müdahaleler, terör eylemleri, çeşitli asimilasyon yöntemleri karşısında ORTAK HAYAT BİLİNCİNİ asla kaybetmeyen Türk-Kürt vatandaşları bugün, GERÇEK BİR KUCAKLAŞMANIN EŞİĞİNE GELMİŞ DURUMDA. Kültürel aidiyet hissiyatının yeniden tesis edilmesi adına; kültürel, ekonomik ve sosyal bir kalkınmanın eşiğindeyiz millet olarak. Vatandaşlık bağı ile kuşatılan yeni bir restorasyon sürecinin kapısından girmek üzerinde olduğumuzu ifade ediyor "Çözüm süreci" bağlamında ortaya konan 6 maddelik enerjik yol haritası.

 

★★★


BARIŞ ŞANSA BIRAKILMAYACAK

Diyarbakır'da gerçekleşen "Yeni Türkiye'nin açılan kilidi: Çözüm Süreci" adlı çalıştayın ardından gelen bu 6 maddelik hareket planı; kalbi de, aklı gibi büyük olan bir "Devlet adamlığı" refleksini ortaya koyuyor. Devlet, artık, gerekli gördüğü takdirde içeride ve dışarıda yer alan her türlü kişi, kurum ve kuruluşla diyalog kuracak bir yasal özgüven kazanacak. Silah bırakan örgüt mensuplarının eve dönüşleri ve sosyal yaşama entegre edilmeleri için "Büyük devlet" refleksi harekete geçmiş olacak. Kavga bitecek. Devlet, süreci vatandaşlarının gözü önünde, şeffaflık içinde yürütecek. Alınan tedbirlerin uygulanması, kurumlararası irtibat yoluyla sağlanacak. Yani, barış bu kez, şansa bırakılmayacak...

 

★★★


ARTIK, TÜRK-KÜRT AYRILMAYACAK

Sevgili kardeşlerim, artık bir tarihsel bütünlük arzeden kültür grupları, sert, çatıştırıcı ve ayrıştırıcı bir çerçeveyle tarif olunamaz. Kültür grupları arasındaki ortak zeminin zayıflatılması adına söylenecek her söz bugün "Yeni Türkiye"de hükmünü kaybetmiştir. Jeokültürel parçalanmanın nedenlerini ortadan kaldıran bir medeniyet tahayyülü bugün hayata geçmek üzere. Her birimize, her birinize, hepimize çok büyük iş düşüyor... Bu yükü sırtlayan siyasi iradeye sahip çıkan bu millet, tarihsel ve gerçek bir hesaplaşmayla kendini buluyor, aslına rücû ediyor ve "Yeni Türkiye"yi ilmik ilmik dokuyor bugün...


Twitter: @ahmetduvarci

Devamını Oku

TURİSTİK LOKANTANIN ZORLAMA OTANTİZMİ ve EKMEL BEY

Son çatı adayı tartışmaları, turistik beldelerimizde müşteri çekmek için binbir takla atan, inanmadığı, zorlama bir otantizmi satmak için kılıktan kılığa giren lokantacı zihniyetini anımsattı. Gerçi, lokantacının tarihsel ya da siyasi tabanını gözetecek bir sorumluluğu olduğunu söylemek zor. Nihayetinde, evine ekmek götürmekle sınırlı olan amaçları, onun bu yolda zorlama ve sakil birçok tarihsel figürü yalan yanlış araçsallaştırmasını haklı gösterebilir. Kafaya takılan kavuk ya da fesler, giyilen abartılı taşlı yelekler, 'takma' pala bıyıklar ve devasa tespihlerle pazarlanan 'çakma' Osmanlı delikanlıları... Amaç lokantanın kârının maksimize edilmesini sağlamaktır. Tarihsel ya da ikonik olarak küçük düşme endişesi taşımaksızın, her türlü taklanın atılması "Ekmek parası", "Hayat gailesi" bağlamında meşru bir zemine oturabilir. Lokantacının, çocuğunun okul taksidini ödemek, hanımını daha tatmin edici koşullarda yaşatmak için bu tip işlere girişmesi, onu hayat karşısında daha güçlü, daha onurlu bile kılabilir. Rızkını kazanmak için gerçeği eğip büken esnafa kimsenin bir sözü olmaz, aksine takdir edilir.

***

Bildiğimiz gibi, MHP ve CHP, Cumhurbaşkanlığı adaylığı için İslam İşbirliği Teşkilatı Eski Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu'nda karar kıldı. Sözü uzatmadan, bu aday tercihinin, Türkiye'nin sosyolojik gerçeklerine uyum sağlama arzusunu ortaya koyduğunu ve "Muhafazakar" realitenin, bir emrivaki de olsa kabullenildiği anlamına geldiğini söylemek lazım. Bu iyi bir gelişme. Bir tarafta, Kopenhag Kriterleri eliyle Türkiye'yi kalkındırmakta kararlı bir iktidar, diğer tarafta kendi toplumunun gerçeklikleriyle yeni yeni tanışan muhalif bir koalisyon. "Hoşgeldiniz" ya da "Günaydın" demek lazım herhalde.

***

Ekmeleddin İhsanoğlu tercihi, siyaseten aktörleşen Cumhurbaşkanı profiline son derece uyumsuz. Ekmel beyin akademik yeterliliğini tartışmak ne kadar anlamsızsa, 'terleyen, koşan' Cumhurbaşkanı profili anlamında yetersiz kalacağı ve kitlelere enerji verecek bir lider olmaktan çok uzak olduğu da ayan beyan ortada. Ayrıca, İİT Genel Sekreterliği sürecinde, muhafazakarların değerleriyle uyuşmayan tutarsız bir zihin yapısına sahip olduğuna şahit olduk İhsanoğlu'nun. Suudi Arabistan hükümetiyle son derece içli dışlı ilişkileri, Mısır darbesini ve Sisi'yi meşrulaştırdığı söylemleri eksi olarak yazılı duruyor İhsanoğlu'nun vicdan hanesinde... 

***

Benim gördüğüm bu gerçekleri, senelerin 'kaşarlanmış' siyasetçilerinin görmemesi mümkün mü sizce? Bence değil. Ekmeleddin İhsanoğlu, muhalefette oturanların otoritesini ve 'biricikliğini' sarsamayacak yegane tercihti bana kalırsa. Bu yüzden ne CHP, %25 üstü oy potansiyeli olan bir adaya "Evet" diyebilirdi, ne de MHP, %15'lik oy potansiyelini aşacak bir adayda karar kılabilirdi. İki arada, bir derede kalan muhalefet, AK Parti'den oy aşındıracak kadar 'muhafazakar' görünen, ama kendi statükosunu sürdürmesine yardım edecek kadar da "kullanışlı" bir adayda mutabık kalabilirdi.

 

***

Ancak, bilhassa CHP'nin hesaba katmadığı bir gerçek vardı. O da, birincil olarak "İslamcı/Muhafazakar" gelenekle yüzleşmeyi asla içine sindiremeyecek bir "Ulusalcı/Laik" damarın CHP tabanında yaşam sürüyor olmasıydı. 20 kişilik bir grubun CHP'den kopup, bambaşka bir adayla sürece dahil olacağı ve İhsanoğlu tercihinin partinin mirasına ihanet sayıldığı açık açık konuşulmaya başlandı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde, CHP krizin ve parçalanmanın eşiğindeyken, MHP, siyasi geleneğine çokta ters düşmeyen bir adayla sahnede.

***

Esas, soru şu, CHP sonucu üç aşağı beş yukarı belli olan Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi seçmen davranışında basit bir aşındırma mı yaratmak istiyor, yoksa partinin gerçekliğinin Türkiye'nin geleceğinde yeri olmadığını gördüğü için köklü bir değişimin sinyallerini mi veriyor?

***

Yani, CHP'nin yaratmaya çalıştığı bu değişim, turistlere, inanmadığı, sahte bir otantizmi pazarlamaya çalışıp, bir amuda kalkmadığı kalan lokantacı zihniyetinde mi seyrediyor, yoksa Türkiye'nin ve hayatın gerçeklerine dönüşümün sinyallerini mi veriyor?

***

Bu millet, rafine edilmiş, sahte bir muhafazakarlığı asla kabul etmedi ve etmez. Bu yüzden, doğru olan bence birinci seçenek.

Devamını Oku

IŞİD IŞİD NEREYE KADAR?

Irak'ın ikinci en büyük şehri Musul, geçen hafta bugün itibariyle IŞİD tarafından ele geçirildi. İlk olarak 32 Türk tır şoförünü rehin alan 'terör örgütü', sonrasında Musul Türk Başkansolosluğu'nun tüm çalışanlarını rehin aldı. Rusya'nın Afganistan ve Çeçenistan işgalleri üzerine bölgedeki dengenin inşası adına Amerika ve Arap ülkeleri ittifakıyla, Selefi hassasiyetleri tavan yapmış, iç gerilimlerini sahaya yansıtmakta usta örgütler ortaya çıkmalıydı. Bunlar: Taliban ve El-Kaide oldu. El-Kaide'nin Suriye stratejisi, 'terör örgütü' El-Nusra'yla eklemlenmesini sağladı. Hard-core selefi örgütlerden olan IŞİD'in El-Kaide kolundan ayrılması da böylece gerçekleşti.

***

Kuzey Irak yönetimi, Merkezi Irak yönetimi ve Şii bölgesi... Irak'ın 2003 Amerikan işgalinden sonra durulmayan iç dinamikleri, bölgenin en zengin petrol rezervine sahip Felluce, Ramadi ve Musul gibi şehirlerin işgaline kadar uzanan süreci yaratmış durumda bugün. 2003 Amerikan işgalinden sonra, bölgede oluşan otorite boşluğu ve zoraki yönetimin yarattığı alanı, bugün terörün ve kaosun hakim olduğu bir ortam doldurabiliyor.

***

Sürecin gidişatı, Şii lider Maliki'nin "Zoraki Krallığı"nı Sunni unsurlarla da paylaşmak zorunda kalacağı yönünde bir izlenim edinmemizi sağlıyor. Maliki'nin askerleri, Musul'a yürüyen IŞİD ordusu ve destekçilerinden bölgesel Sunni unsurların önünü almak konusunda pek gönüllü gözükmüyorlar. Kanlarının son damlasına kadar savaşmaları yönünde gelen fetvaya rağmen durum bu.

***

Musul Merkez Bankası'nı ele geçiren ve 429 milyon dolarlık bir para rezervinin üzerine konan, dünyanın en zengin terör örgütüyle karşı karşıyayız artık. Bunu ben değil, bölgeyi iyi bilen değerli gazeteci/yazar Cem Küçük söylüyor. Bir diğer önemli argüman ise, "Musul'da başkonsolosluğu bulunduran tek ülke biziz." gibi bir acziyet duygusuna kapılanları şaşırtacak cinsten. Musul'u düşüreceği ayan beyan ortada olan IŞİD'e karşı Musul Merkez Bankası'ndaki milyon dolarların nasıl oluyor da kaçırılmamış/boşaltılmamış olduğunu sorguluyor Fehmi Koru. Bence hükümete çakacağım derdiyle malzeme arayan muhalif zihniyet, aniden milyon dolarlık bir terör örgütüne dönüşen bu yapının arka planınında ne olduğuna da bir zahmet bakmalı.

***

Özetle, Irak'taki bu çok yapılı düzenin çözülmeye başladığı ortada. Maliki, petrol ticareti nedeniyle biraz fazla özgür ve savurgan bulduğu Barzani'yi frenlemek istese de, durum artık, Maliki için olmak ya da olmamak meselesine dönüşmüş durumda. Bu da, Kuzey Irak yönetimiyle, Merkezi Irak yönetiminin, IŞİD ve bölgesel Sunni unsurları frenlemek adına birlikte mücadelesi, birlikte savaşması anlamına geliyor. Bölgede iç çatışmanın bir süre daha süreceği, sonunda Merkezi Irak yönetiminin, siyaset sahnesinden tasfiye ettiği Sunni kesme güçlü bir temsil şansı tanımak zorunda kalacağı açık. 

***

BAYRAK PROVOKASYONU

Türk Konsolosluğu meselesinde savaş çığırtkanlığı yapanlarla, bayrak provokasyoncusunun alnına nişan almayı salık verenlerin aynı çizgide olduklarını söylemek zorundayım. Milli bağımsızlık sembolümüz olan TÜRKİYE bayrağını muhtemelen yaşça küçük, zavallının birine indirtip, onun alnından vuruluşunu izleyip, sonra, "Bayrağı indirdi diye katledilen 16 yaşındaki Kürt çocuk" kampanyasıyla, Kürtleri terörize etmekten başka ne olabilir ki bu iç savaş kışkırtıcılarının amacı? Ya da, milletin ve devletin rehin alınan vatandaşların kurtulması için kenetlendiği bir noktada istifa ve savaş çığırtkanlığı yapan muhalif kafayı nereden nerelere vurmalı sizce? Siz, kenetlenmeniz gereken, milli birliği ve bütünlüğü ilgilendiren her konuda bu kadar kaypaklaşmayı tercih edersiniz, bu millet neden dönüp, sizin yüzünüze baksın ki?


Twitter: @ahmetduvarci

Devamını Oku

KÜRTLER NE İSTEDİ, NE OLDU VE NE OLACAK?

İmparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecinde Kürtlere verilen sözler tutulmadı. Gönüllü olarak Türkleşmeleri beklenen Kürt halkı mevcut düzene direnmenin bedelini gerçek bir aşağılanmayla ve asimilasyonla ödediler. Oysa 1919-1923 arası döneminde tam aksi yönde bir hava estiriyordu kurucu irade. Kürtlerin her türlü ırksal, toplumsal, bölgesel hak, imtiyaz ve özelliklerine saygılı olunacak. Resmi dil Türkçe olacak, fakat resmi daireler dışında her türlü dil her yerde kullanılabilecekti. Mahkemelerde de herkes kendi dilini özgürce konuşabilecekti.

***

Delikanlıca söylenecek sözler, tarihsel gerçeklikleri evirip, çevirmeden dosdoğru aktarmayı gerektirir. İşte gerçeklerden bazıları:

 

- Sivas Kongresi beyannamesi (11.09.1919): “[Doğu illerinde] yaşayan bütün İslami unsurlar, yekdiğerine karşılıklı bir fedakarlık duygusuyla dolu ve ırksal ve toplumsal haklarına saygılı öz kardeştirler”.

 - Amasya Protokolü no.2 (22.10.1919): "... Kürtlerin gelişme serbestisini sağlayacak şekilde ırksal ve toplumsal haklar bakımından desteklenmelerine, daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesine...”

 - Misak‐ı Milli Md. 1 (28.01.1920) : “[bir bütün oluşturan milli topraklar] ...birbirlerinin ırksal ve toplumsal hakları ile bölgesel koşullarına tamamen saygılı Osmanlı‐İslam çoğunluğu [nun oturduğu yerlerdir»].

- TBMM görüşmeleri (24.04.1920): “[Erzurum Kongresi’nin çizdiği milli hudut] dahilinde yaşayan İslami unsurların her birinin kendisine özgü olan bölgesine, âdetlerine, ırkına özgü olan imtiyazları ... kabul ve tasdik edilmiştir.” ; “İnşallah, varlığımız kurtulduktan sonra (inşallah sesleri) kardeşler arasında çözülüp sonuçlandırılacağından... teferruata girişilmemiştir.”

 - 1921 Anayasası Md. 11: “Vilayet... özerktir. (...) Eğitim, (...) vilayet şûralarının yetkisi dahilindedir.” Md. 12: «Vilayet şûrası, vilayet halkı tarafından seçilir»

 - 1921 Teşkilat‐ı Esasiye Kanunu değişiklik taslağı (Temmuz 1923): – Md. 13: “Öğretim işleri serbesttir. Kanun dairesinde her Türkiyeli genel ve özel öğretim alabilir”;

 - 1921 Anayasası 29 Ekim 1923 değişikliği Md. 2: «Türkiye Devletinin (...) Resmî lisanı Türkçedir»

 - 16.01.1923 İzmit Basın Toplantısı : “Anayasamız gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde o ilin halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir”. “Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken, o‐nları da [Kürtleri] beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür”.

 - Lozan Barış Antlaşması (24 Temmuz 1923)

 -  Md. 39/4: «Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır.»

-  Md. 39/5: «Devletin resmî dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır».

 

***

 

Tarihsel süreçte, verilen bu sözlerin hiçbiri tutulmazken, rüzgar, monolitik bir millet oluşturma yönündeki politikalara doğru esmeye başlamıştı. Kurucu rejim, verdiği sözlerin hiçbirini tutmamış, tam tersine,1925'te Kürtçe konuşulmasını yasaklayan Şark lslahat Planı'nı, yabancı lehçelerle konuşan köylerin dağıtılması, Türk kızlarının Türkçe konuşmayan köylülerle evlendirilmesi gibi deli saçması bir takım uygulamaları içeren 1930 tarihli Türkleştirme Genelgesi'ni yayınlamıştı. Yukarıda çizilen tarihsel sürecin, rijit bir Kemalist refleksi oturduğu yerden zıplatacağı, ultra-milliyetçi kardeşlerimi de, Bahçeli refleksiyle "Doğu'da devlet yok." çizgisine hapsedebileceği bir gerçek. Ancak, bu söylemler, uydurma değil, tarihsel birer gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Herkesin artık kendine gelmesi ve daha çok kanın akmaması ve nice 30.000 şehitler vermememiz adına vicdanlı ve samimi bir noktada konumlanması gerekiyor. Yukarıda da özetlendiği gibi, özerklik adı altında yerin dibine sokulan şey, Osmanlı-İslam mirasının 'kurumsal' yönetim tarzının bir parçası. Yani herkesin, bölgesine, ırkına, adetlerine özgü imtiyazlarını rahatça kullanılabilmesi demek bu. Kendilerine ait tecrit edilmiş bir bölgeden zarar görecek esas unsur Kürt vatandaşları olacağından, bu tip bir özerkliğin gerçekleşmesi zaten mümkün değil. Böyle bir talebin varlığı, Kürtleri de, zulüm gördükleri Kemalist düzenle aynı safa taşımış olur. İçine kapanık ve gerçeklikten kopuk hale gelirler nihayetinde.

 

***

 

"Kürt yoktur. Dağlı Türk vardır." formulizasyonuyla bu millete aklını kaybettiren 1924 anayasacıları ve onun cuntacı uzantıları bugün adeta avuçlarını yalıyorlar, çünkü, "Artık 'bu kirli' savaşa verecek şehidimiz yok." diyen annelerle, evlatlarının barış ortamında bir piyon olarak kullanılıp, dağa kaçırılması karşısında, Diyarbakır Belediyesi karşısındaki refüjün üstünde nöbet tutup, isyan eden, "Bize evlatlarımızı getirin!" diye haykıran ailelerin çığlığı artık birbirine karışmış, bir olmuş durumda. Bu bağlamda, Diyarbakır'da gerçekleştirilen son "Çözüm Süreci Çalıştayı"nın önemi çok büyük. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, İçişleri Bakanı Efgan Ala ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'ın hükümet adına katıldığı "Çözüm Süreci Çalıştayı"nda, Kürt tarafını Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ve İdris Baluken temsil ediyor. Beşir Atalay'ın Çalıştay'ın açılışında yapmış olduğu konuşma, bürokrasi, yani MİT ve Fidan dışında, siyasi erkin de hukuksal ve yapısal gereklere uygun olarak çözüm sürecine eklemleneceklerini imâ ediyor. Tarihi çözüm fırsatı avuçlarımızın içinde yani. Gezi, 17-25 Aralık vesayet odaklı girişimlerle frene basan "Çözüm süreci", Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin getireceği olası bir siyasi uzlaşma ikliminin de katkısıyla yeniden güç kazanıyor. 12 Eylül'de Diyarbakır 5. no'lu Askeri Cezaevi duvarında yazan, "TÜRKÇE KONUŞ, ÇOK KONUŞ." faşist çizgisinden fersah fersah uzak olduğumuza şükrediyoruz artık. Artık milletin gerçek talepleri, iç ve dış siyasette karşılığını buluyor. Buna paralel olarak büyüyen bir Türkiye'ye de şahitlik ediyoruz.

 

***

 

İşte "Çözüm süreci"ne enerji veren son yıllardaki bazı önemli gelişmeler:

 - Mart 2009’da Kürtçe mevlût, Şubat 2011’de Kürtçe hutbe başladı. Diyarbakır Valiliği Çağrı Merkezi Kürtçe hizmet veriyor.

 - Urfa’da iki ayrı mahkeme, Kürtçe savunmayı kabul etti (M., 02.12.2010 ve T., 01.01.2011) Kürt Dili ve Edebiyatı bölümü; Mardin Artuklu Üniversitesinde lisans, Muş’taki Alpaslan Üniversitesinde lisansüstü olarak açıldı (M., 06.01.11)

 - BDP lideri Selahattin Demirtaş TBMM’de grup toplantısında Kürtçe konuştu. İki yıl önce Ahmet Türk konuşunca Meclis TV yayını kesmişti. Bu kez bir tereddütten sonra yayına devam etti (R., 22.02.11)

 - Diyarbakır Başsavcılığı, çok dilde yön levhalarıyla ilgili «kovuşturmaya yer olmadığı» kararını verdi. Gerekçe: ‘Arap harfleri değil Latin harfleri kullanılmış olduğundan, 1928 tarihli ‘Türk Harflerinin Kabulü ve Tatbiki’ kanununu ihlal değildir’ (M., 21.01.11)

 - Diyarbakır Sur Belediyesi, ailede her gece bir masal okuması için 365 masallık Kürtçe kitap bastırdı. Ermenicesini 24 Nisan’da dağıtacak. «Şemamak» adlı 3 aylık çocuk dergisini 5 dilde yayınlıyor. İki sokağa Mıgırdiç Margosyan (Ermeni) ve Naum Faik (Süryani) adları verildi.

 

Siyasi iradeye "Çözüm süreci" bağlamında verilecek destek, evlatlarımızın daha huzurlu, refah seviyesi yükselmiş ve kalkınmış bir TÜRKİYE'de yaşayabilmelerini sağlayacak. Bölgesel kalkınma ve çatışmasızlık, sonunda TÜRKİYE'yi sosyo-ekonomik olarak uçuşa geçirecek. Bazı vesayet odaklarını bugün krize sokan gerçekte bu.

 

***

 

Not: Maddelerle belirtilen bölümler için Baskın Oran hocanın "1876 Kanun-i Esasi'den Bugüne: Türkiye'de Kürtçe Meselesi" adlı sunumundan faydalanılmıştır.


twitter: @ahmetduvarci

Devamını Oku

27 Mayıs alçaklığı ve Menderes

Merhum Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın idamına uzanan süreci başlatan o alçak darbenin 54. yıldönümü bugün... Bu alçak cuntacıların yanında, halk olarak gereken eleştiriyi vermemiz gerekiyor. CHP'nin ordu ve bürokrasiden kurulu 'merkeze' yaslandığı, milletin iradesi olan ve bu milletin her bireyini gerçek ve önemsenmeyi hakeden bir vatandaşa dönüştüren Demokrat Parti'nin 'kenarda' konumlandığı 1960'ların Türkiye'sinde, henüz iradesine sahip çıkıp, mücadele verecek güçlü bir orta sınıf bulunmuyordu. Bugün, şartlar değişmiş olsa da, maalesef, irademizi bu alçak cuntacıların ellerine teslim edecek kadar pısırık ve korkaktık o zamanlar...

Et-Balık Kurumu'nda kıyma yapılan muhalif gençler

1952 senesinde yaptığı bir konuşmada DP'yi diktatörlüğe yönelmekle suçlayan İnönü, "Demokrasinin bekçisi gençliktir" diyerek, halk değil gençliğe vurgu yapıyor ve açık açık gençliğin terörize olmasından bir medet umuyordu. Gençliği, sokakları birbirine katacakları bir iklime davet ediyordu İsmet İnönü... Özgüvenli ve güçlü bir Türkiye için "Liberal Teşvik Kanunları"na yönelen hükümetin vatanı sattığını,Menderes'in muhalif gençleri Et-Balık Kurumu'ndaki makinalardan geçirerek kıyma yaptığını iddia edecek kadar gözü dönmüştü bu zihniyetin. Tek parti düzeninden, demokratik düzene geçişimizi sağlayan İnönü'nün, 27 Mayıs darbesine doğru giden sürecin en önemli kışkırtıcılarından biri olduğunu itiraf etmek şart.

 

Güvenli seçim ortamının yaratılmasıyla ilgili bir dizi önlemi alacak Tahkikat Komisyonu, DP'nin CHP'yi kapatıp, diktatörlük kuracağı yönündeki bilinçli kara propagandanın malzemesi olarak kullanıldı. İhtilalcilerin yayınladığı propaganda belgelerinde bile amacın "CHP'yi kapatmak" değil, "Seçim güvenliği" olduğu açık açık yazıyordu. Nitekim, alçaklığının ortaya çıkacağından korkan Yüksek Adalet Divanı adlı cunta mahkemesi bu belgeyi Yassıada'daki açık duruşmada okutturamamıştır.

 

27 Mayıs darbesini yapan Milli Birlik Komitesi adlı cuntanın başkanı Org. Cemal Gürsel, 3 Mayıs 1960'ta, güya Menderes'in cumhurbaşkanlığını destekliyor ve DP hükümetinin Milli Savunma Bakanı'na bu -güya- samimi dileklerini ileten ama bir taraftan da hükümetin politikalarına vesayet eden ikiyüzlü bir muhtıra sunuyordu. Fakat Cemal Gürsel, darbe gerçekleştikten hemen sonra dönemin Başbakanlık Müsteşarı Alpaslan Türkeş'e direktif vererek, Menderes'in Yassıada savunmasında pozitif etkisi olması muhtemel olan, milletin çoğunluğunun Menderes'i desteklediği ve kendisinin de Menderes'in Cumhurbaşkanlığını desteklediği bölümleri metinden çıkarttırmıştır. Bu Menderes'in sistematik olarak katledilmiş olduğunun belgesi değil midir? Bu cinayet değil de nedir?

Menderes'in yanlışları ve 555K

Basın kanunu otoriterleştiren, radyoyu iktidar tekeline alan Menderes, darbe kışkırtıcısı muhalefetin saldırgan siyasetine karşı bir savunma mekanizması geliştirmek istemiş, fakat tüm bunlar, hain cuntanın elini güçlendirmişti. 5. ay, yani 5 Mayıs'ta, saat 5'te, Kızılay meydanında tertip edilen, "555K" adlı hükümet karşıtı gösteriye karşılık, vatandaşın karşısına vatandaşı koymamak ilkesiyle pasif bir siyaseti tercih eden Menderes'in bugün hata yaptığını üzülerek söylüyorum. Menderes, vatandaşın karşısına vatandaşı koymak istemeyecek kadar naif bir adamdı ama, bu hain cuntacı zihniyetin amacı demokratik bir gövde gösterisi sunmak değil, darbenin öncü sarsıntılarını yaratıp, Menderes'i sindirmek, sonunda da yok etmekti. Keşke, milli iradeyi kanlı canlı olarak yansıtacak barışçıl ve dev bir kitlesel gösteriyi tertip edebilseydi ve bizim irademiz de burada diyebilseydi Adnan Menderes...

 

Alçaklara bir parantez

Menderes, "Akli melekelerim sekteye uğradı." diyecek kadar sindirilmiş, yıpratılmıştı Yassıada'da. Işıkları 24 saat boyunca söndürülmeyen, 24 saat tepesinde nöbetçi asker bekletilen, çekiç sesleriyle uyutulmadığı bir odada yaşıyordu çünkü. Bu aşağılanmayı, bu nefreti hakedecek ne yaptı bu adam ey alçaklar diye haykırmak isterdim Yassıada komutanı Albay Tarık Güryay'ın suratına. Yalnızca "Adil yargılanma hakkı" talep eden Menderes'i, "Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!" diye alçakça azarlayan Mahkeme Başkanı Salim Başol'un yakasına yapışıp, sormak isterdim, "Neden bu kadar nefret ettiniz bu milletten?" diye. Geriye doğru yürüyen cezalarla insanların hayatlarını karartan, idam cezasını müebbete çeviren yasayı kaldıran ve "Aksi ispat edilene kadar, herkes suçludur!" prensibiyle bu milletin iradesini susturan, cuntanın İstanbul Hukuk Fakültesi kaynaklı profesörlerine de, "İnandığınız hukuk yerin dibine batsın" diyebilmek isterdim o gün. 27 Mayıs alçaklığı, 17 Eylül 1960'ta milletin evladı Menderes'i katletti ama, millet, bu aşağılık cinayeti ve darbe kültürüne kucak açan bu "ilk" ahlaksızlığı asla unutmadı ve unutmayacak. Darbeci zihniyete karşı bugün, her zaman olduğundan daha fazla uyanık bir Türkiye halkı var ve o halk, bugün iradesine sahip çıkmakta tereddüt göstermiyor. Bu üç aziz şehidimize Allah'tan rahmet diliyorum bu vesileyle...

 

twitter: @ahmetduvarci

ahmetegonder@gmail.com

Devamını Oku

Gauck, Leş gibi bir Oryantalizm ve "Delikanlı ODTÜ"

Gauck’un diplomasi tanımaz, nezaketsiz yaklaşımlarına sahip çıkmak konusunda tereddüt etmeyen bir muhalif söylem kuşatmış durumda gündemi. Öyle ki, Alman gazetelerinde çıkan oryantalist, Türkiye karşıtlığının buram buram koktuğu haberlere muhalif söylemin sımsıkı sarıldığını görüyoruz bugün. Gauck’un Türkiye’nin anti-demokratikleştiğini iddia ettiği, basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve Twitter yasakları üzerine kurduğu söylemine, olayı çifte kavrulmuş bir gösteriye dönüştüren Alman gazetecilerin çanak tutan soruları eşlik etti. Hakkını vermek lazım, Gül, diplomatik nezaket sınırları içersinde, Almanya’daki sağcı faşistlerin işlediği, Türkiye vatandaşlarının üzerine yapıştırılmak istenen dönerci cinayetlerine ve kundaklanan Türk evleri konusuna sakince değindi ve “Evi camdan olan, başkasına taş atmasın.” prensibini hatırlattı Gauck’a.

Gauck, AB’nin en güçlü temsilcilerinden Almanya’nın en önemli ikinci icra makamında bulunuyor. Peki, neydi Gauck’u böyle tepedenbakan bir söylemin içine iten?

Şüphesiz, bu davranışların Osmanlı ve sonrasında Türkiye’de gelişmiş politik söylemi yönlendiren bir jakoben gelenekle, Birinci Dünya Savaşı sürecinde gittikçe artan Alman nüfuzu, sonrasında dünyayı yakıp yıkarak Stalingrad kapılarına dayanan Nazi zihniyetiyle eklemlendiğini söyleyebiliriz. Bir yandan İngiliz nüfuzunu kontrol etmeye, bir yandan dizginlenemez Almanya gücünden fayda sağlamaya angaje olmuş, iki arada bir deredeki İttihatçı zihniyete yönelen iradeci, tehditkâr ve tepedebakan Nazi söylemi, bugün ‘gömlek değiştirip’ daha demokratik ve özgürlükçü bir kisve altında Gauck’un ağzından dökülüyor.

İkinci Dünya Savaşı’nda, Almanya, Türkiye’deki Pan-Türkist/Turancı damarı azdırarak Türkiye’nin İngiliz ve Sovyetler nüfuzundan uzak kalması için çalışmıştı. Nitekim, Almanya’nın Kafkasya kapılarına Türkiye üzerinden dayanmayı zorlayacak kadar cüretkârlaşan tavırları, İttihatçı zihniyetin, kullanışlı olmaya fazlasıyla müsait oluşuyla mümkün hale gelmişti. Gauck’un zihin dünyasında da bu Nazist davranış kodları yazılı duruyor bana kalırsa. Türkiye’yi, dizginlenemeyen gücü karşısında tokatlayabileceği küçük bir çocuk olarak gören ve söylemleri leş gibi oryantalizm kokan bu diktatör zihniyetinin, bugün, sahici bir analiz yeteneğine ne kadar yabancı olduğunu görebiliyoruz bence. Herr Gauck’un ürettiği söylemi, bünyesinde memnuniyetle karşılayan, değişen ve gelişen Türkiye’nin ideolojik körlük noktasında -hala- yerinde sayan ilim irfan yuvası ODTÜ de bu noktada es geçilmemeli. Emperyalistleri üniversitesinde konuşturmamaya yeminli bir siyasi damarın dünden bugüne hakim olduğu ODTÜ, tutarlı olduğu sürece toplum nezdindeki “Delikanlı ODTÜ” argümanını sürdürülebilir kılabilirdi. Ancak, maalesef, bay Gauck’u görünce adeta eriyip, kırıtan bir ODTÜ’ydü karşımızda duran. Kendi siyasi dinamiklerini çalıştırmaktan aciz, ihale usülü çalışan siyasal hareketlere benzeyen riyakarca bir kucaklaşmaya şahit oluyorduk ODTÜ’de. Tek sorun, Türkiye’deki ve küresel çaptaki ayrımcılığı dizginleyebilecek bir lidere sahip olmamızdı. Onlara kalırsa, tek sorun Erdoğan’dı.

Devamını Oku

Demokratikleşen Türkiye ve Aleviler

Dini ve etnik çoğulculuk meselesinde atılacak adımlar Türkiye için hayati önem taşıyor. İktidarın atılacak demokratikleşme adımlarının sinyallerini vermeye başlaması da bir o kadar sevindirici bu bağlamda. 30 Mart’ta gelen zaferin, demokratikleşme adımlarına özgüven kattığı açık. Örneğin, dini inanç ve ibadetleri vasıtasıyla varlıklarının meşruluğunu korumak isteyen Alevi yurttaşlarımızın talepleri bu bağlamda çok önemli.

Bugün, büyük Osmanlı geleneğinin kodlarını yeniden ve doğru biçimde okumanın zamanıdır. “Azınlık” kavramına yabancı olan Osmanlı, “Millet” sistemini bilhassa 16. ve 17. yüzyıllarda kusursuz biçimde uygulayabilen bir medeniyet yaratabilmişti. İmparatorluk içindeki grupların kendilerine has özellikleri hakim grup tarafından itina ile korunmuştu.

Farklı etnik ve dini grupların çokça örselendiği tek parti döneminde atılan tektipleştirici ve farklılıkları yok sayan adımlar sonrasında çok partili düzene geçilmiş, milliyetçi sola mesafeli duran Alevi yurttaşlarımız, liberal olan “Demokrat Parti”yi sığınacakları güvenli bir liman olarak görmüşlerdi. 1970′te güçlü milliyetçi ve islamcı vurguları bünyesinde taşıyan “Milli Görüş”ün ortaya çıkışıyla birlikte, muhafazakâr partilerden uzaklaşma eğilimi gösteren Aleviler, Atatürk milliyetçiliği ile işçi sınıfının özgürleştirilmesi iradesinin harmanı olan “Halkçı sol” üzerinde konumladı kendini. O gün bugün de değişmeyen bu çizgi sürüp gitti.

Alevi, Kürt, diğer dini ve etnik grupların taleplerinin ‘çoğulcu’ bir yaklaşımla karşılanması gerektiğini görmek lazım. Bu da, örneğin, Alevi, Kürt yurttaşların bir şekilde çoğunluğa dönüşmesi sürecini, yani, ihtiyacımız olan bir ‘normalleşmeyi’ getirecek. Dolayısıyla, iktidar uman iç ve dış güç odaklarının karizmasının çizilmesi, Türkiye’nin demokratikleşmeye doğru daha hızlı adımlarla yürümesini sağlayacak. Demokratikleşme paketleri serisinin hızla sürmesi, güven dolu bir geleceğe bakabilmemizim ön koşulu. Hep birlikte huzur içinde yaşayacağımız bütünleştirici ve katılımcı bir ortamın yaratılabilmesi ülkenin geleceği için büyük önem taşıyor. Diyanet’in Sünnilik dışındaki inançları da kapsayacak şekilde genişletilmesi, Alevi dedelerinin memur statüsü kazanabilmesi, Cemevi statüsünün yeniden düzenlenmesi, ders müfredatının diğer dini grupları da kapsayacak şekilde genişletilmesi atılması gereken adımlardan birkaçı sadece.

Daha fazla demokratikleşme, radikalize olan kutupların normalleşmesine, ülkenin birliğine ve geleceğine kasteden paralel yapıların önemsizleşip, anlamsız hale gelmesine neden olacak. Ellerinde ayrıştırıcı bir koz bulunmadığını farkeden iç ve dış odaklar kendiliğinden tasfiye olacaklar bu topraklardan. Bunu da başarsa başarsa, Erdoğan gibi güçlü bir lider başarabilir bence…


Devamını Oku