Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

FETÖ'NÜN MİT KUMPASI NETLEŞİYOR

Hatırlarsınız,
FETÖ’nün Sayın Erdoğan ve Ak Parti iktidarına karşı giriştiği ilk büyük operasyonu idi. Bütün teamülleri, müsamahaları, iyi niyetleri, hayra yormaları bir kenara atacak kadar açık bir operasyon idi.
Türkiye, 14 Temmuz 2011 yazında tam da akan kan durur diye beklediğimiz dönemde önce Silvan baskınında 13 şehid haberiyle sarsıldı. Sonra Ramazan ayı boyunca baskın ve çatışmaların yoğunlaşması ile oluk oluk kan aktı. PKK’nın 1300 kayıp verdiği 2011 yazı biterken, 13 Eylül 2011’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın KCK Avrupa sorumluları ile Oslo’da yaptıkları görüşmenin ses kayıtları internet sitelerinde yayınlandı.
Dağlıca baskını ile 23 askerimizin şehid olmasını müteakip meydana gelen Van depremi üzerinden hükûmeti yıpratmak için içerden birileri PKK ile iş birliği yapmıştı. PKK ile Van depreminde hükûmetin oldukça başarılı çalışmalarını sabote etmek isteyenlerin FETÖ olduğunu sonradan öğrendik.
Dönemin başbakanı Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın 26 Kasım 2011 günü gerçekleşen başarılı ameliyatından sonra Türkiye’de olumlu bir hava oluşmuştu. Sağlığı her gün biraz daha iyiye giden Başkan Erdoğan çalışmalarına sağlıklı ve zinde başlamıştı.
21 Aralık’ta TBMM’de bütçe görüşmelerinin tümü üzerinde konuşmalar yapılıyordu. Hükûmet adına Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın yaptığı konuşmada mealen “Kürt kardeşlerimizin yasal, makul bütün talepleri helaldir, hem de annelerinin ak sütü gibi helaldir” demişti. Ancak Türkiye’nin huzurundan huzuru kaçanlar boş durmuyorlardı. İçerdeki hainlerle birlikte başımıza belalar açmaya yeminli idiler. Çünkü her saldırı bizi biraz daha sendeleyecek, her sendeleme devrilmemizi daha da kolaylaştırıp yakınlaştıracaktı.
28 Aralık 2011 günü (yine sonradan ortaya çıktığı ki) komutasını FETÖ’cü görevlilerin yaptığı Uludere saldırısı ile 34 vatandaşımız hayatını kaybetti. Türkiye büyük bir sarsıntı daha geçirmişti. Kendi uçaklarımız kendi insanımızı bombalamış ve 34 insanımız canından olmuştu.
Tablo karamsar, hava puslu, ortalık nefes alınmayacak gibi idi. Ocak ayı bu saldırıyı tartışmakla geçmişti:
Kim, neden yaptı?
İstihbaratı kim vermişti?
Vurun emri kimden gitmişti?
Bu arada FETÖ’cü Emre Uslu, Mehmet Baransu, Önder Aytaç gibi kalemlerini kirletenler, “İstihbarat MİT tarafından (daha açıkçası, Hakan Fidan tarafından) verildi” dezenformasyonuyla, Sayın Erdoğan’ın Hakan Fidan’ı görevden uzaklaştırmasını ve böylece ikisini birbirinden kopararak güçsüzleştirip emellerine kolayca ulaşmayı planlamışlardı.
Tam bu günlerde,
7 Şubat 2012 günü Başkan Erdoğan’ın ikinci bir ameliyat geçireceğine dair haberlerin teyid edildiği gün,
Mesainin bitimine az bir süre kala MİT Müsteşarı Hakan Fidan, 13 Eylül 2011’de internette yayınlanan ses kaydındaki bilgilere dayanarak “KCK ile görüşmek suretiyle ‘vatana ihanet!’ suçlamasıyla” ifadeye çağrılıyordu.
Bu çok ağır bir saldırı idi. Zira bu görüşme için Sayın Fidan, dönemin Başbakanı Başkan R. Tayyip Erdoğan tarafından görevlendirilmişti. Bunu bilen FETÖ’cü savcı, Hakan Fidan üzerinden Sayın Erdoğan’a ulaşmayı planlamıştı.
Takdir-i İlahi, bazen saniyeler (geç ya da erken fark etmez) büyük felaketlere yol açarken bu hadisede yaşandığı gibi saniyelerle ifade edebileceğimiz bir zamanla Türkiye büyük bir felaketten kurtuldu. Çünkü Sayın Erdoğan’ın ameliyata geç gelmesi ve Hakan Fidan’ın ifadeye çağrıldığı haberinin Başkan Erdoğan’a hemen iletilmesine vesile oldu.
Başkan Erdoğan Hakan Fidan’a kesinlikle ifade vermeye gitmemesini söyler ve gerekli önlemlerin alınması için talimat verir.
Böylece Hakan Fidan ifadeye gitmez ve Türkiye, Recep Tayyip Erdoğan’ın cesaret ve basireti sayesinde büyük bir felaketi az hasarla atlatmış oldu.
İşte o günlerde kimi noktalar karanlıkta kalıyordu. Çünkü yargı da emniyet de FETÖ’cülerle doluydu. Yalan, yanlış, eksik bilgilerle süreç bu günlere kadar geldi.
Lakin, öyle bilgi ve belgelere ulaşıldı ki dava yeni baştan görülecek boyutlara vardı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, FETÖ'nün, 7 Şubat 2012'de MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve bazı MİT görevlilerini ifadeye çağırmak suretiyle tertip ettiği kumpas ile ilgili yeni gözaltılar başlattı. Emniyetteki işlemlerinin tamamlanmasından sonra
Nöbetçi İstanbul Sulh Ceza Hakimliği, tüm şüphelilerin, üzerlerine atılı suçlamalardan tutuklanmalarına hükmetti.
Daha önce de FETÖ elebaşı Fetullah Gülen, örgütün sözde "MİT İmamı" Murat Karabulut, eski emniyet müdürleri Yurt Atayün, Ali Fuat Yılmazer ve eski MİT mensuplarının aralarında bulunduğu 24 şüpheli hakkında gözaltı kararı çıkarılmıştı.
FETÖ ile mücadelede şakaya ve gevşekliğe yer yoktur. Gün geçtikçe bugün failleri kısmen bilinse de “faili meçhul” pek çok cinayet ve olayın asıl failleri ve amaçları ortaya çıkacaktır. Bu da FETÖ’nün uluslararası kullanıma amade bir terör örgütüne dönüştürüldüğünü ortaya çıkaracaktır.

 

Devamını Oku

YÜZ YIL ÖNCE, YÜZ YIL SONRA

Milletimiz uygun görür ise Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçmemize 24 gün kaldı. Millet kendi hükûmetini bizzat kendi seçecek. Yani devlet tamamıyla milletin olacak, vesayetçilerin ve dış odakların ülkemiz üzerindeki etkisi kırılacak.

Kolay değil elbet;

Bugün bize düşman olan devletler bundan bir asır önce de düşmandılar. Çanakkale’ye gelenler, Antep, Hatay, Antalya, İzmir, İstanbul’u işgal edenler bugün Türkiye aleyhinde her türlü düşmanlığı sergiliyorlar.

Geçen asır yönetebildikleri, sınırlarını çizdikleri, kontrol altında tutmak için devletin kılcal damarlarına kadar adam yerleştirdikleri ülkeydi Türkiye. Günü geldiğinde de bu adamlar devletin çarkını durdursun, devlet tıkanma noktasına gelsin, sonrasında da diğer elemanlar düdük çalıp devlete bilfiil el koysun istemişlerdi ve hep öyle de oldu.

100 yıla yakın bu devleti böyle yönettiler. Bu devlete jandarmalık yaptırdılar, onların yerinize nöbet tuttuk, araziye çıktık, onların yerine Kore’de olduğu gibi öldük. Ama misyonumuzu tamamlamış olmalıyız ki artık bu da onları kandırmıyor.

Geçen yüzyılda İngilizler, Fransızlar başroldeydi, şimdi Amerikalılar, Almanlar. Sadece devletlerin isimleri değişti, amaç aynı. Hak vermeyiz lakin Amerikalıları anlıyoruz, bundan yüzyıl önceki paylaşımda yoktu ve o paylaşım bugün Amerika’nın çıkarlarına % 100 hizmet etmiyor, bu sebeple yeni bir paylaşımla gelecek yüzyılını garantiye almak istiyor ABD, bunun için de klasik sömürgeci mantığı ile hareket ediyor.

Peki ya Almanlar?

Alman ırkçılığı Almanların genlerine öyle işlemiş ki kendilerini dünya liderliği ya da en azından küresel aktör olma istekleri başlarına dünya savaşları açtığı halde arlanmıyor. Oysa Almanya’nın dünya tarihinde hiçbir değeri yok. Dünya tarihinde Almanlara yer vermeyin ciddi bir boşluk oluşmaz. Sadece ırkçılığından dolayı savaş çıkarma, hezimete uğrama, ülkesi, devleti ve düşmanlarına milletiyle teslim olma dışında dünya tarihinde bir yer işgal etmiyor.

İşte bu Almanya geçen yüzyılın başında olduğu gibi milenyuma girdiğimizden beri yeniden küresel aktör olma sevdasıyla ırkçılığını konuşturuyor. hep burnu sürttüğü halde arlanmıyorsa konuştursun ırkçılığını, lakin Türkiye düşmanlığı Almanlara ırkçılığın dibini buldurdu. Bu düşmanlığını da artık terör örgütleri ile birlikte icra ediyor. Eskiden terör örgütlerini maşa olarak kullanan Almanlar netice alamayınca Türkiye’ye karşı bizatihi terör örgütleri ile açıktan saldırıya geçti. Mesela;

Almanya Türkiye’nin terörle mücadelesi söz konusu olduğunda hiçbir zaman Türkiye’den yana olmadı. Son 45 yıldır Almanya Türkiye’de terör saldırıları gerçekleştiren bütün örgütleri himaye etti. ASALA’sından DEV-YOL-SOL’una, PKK’sından DHKP-C’sine kadar, Acilciler’den diğer marjinal sol terör örgütlerine kadar ve en son FETÖ’ye kucak açan bu Almanya oldu. Almanya açıkça “Türkiye’ye düşman, bize dosttur.” diyor.

Milletten himmet diyerek hortumladıkları milyarlarca doları Türkiye aleyhinde olmaları şartıyla batılı yazar ve siyasetçiye peşkeş çeken FETÖ Almanların bu işini kolaylaştırmak için elinden geleni yapıyor.

Şimdi soralım: Almanya neden Türkiye düşmanlarına kucak açsın? Neden Almanya Türkiye’yi vuran terör örgütlerini himaye etsin? En son yeryüzünün en alçak işgal girişimi olan 15 Temmuz FETÖ darbesini gerçekleştiren teröristlere neden sahiplik yapsın?

“Efendim, biz 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından FETÖ olduğuna ikna olamadık.” Olmazsınız tabi, olduğunuz an 15 Temmuz hain ve alçak darbenin destekçisi hatta “oğlanı” olmuş olursunuz.

Almanya istiyor ki Türkiye daha kolay yönetilebilir bir ülke olsun, hem territoric hem siyasi, hem de ekonomik olarak parçalansın ki bugünkü nüfuzuna bir daha erişemesin. Bunu başaramazlarsa B planları var:

Türkiye zarar görsün, diz çöksün, bizim periferimizde kalsın. Yani Türkiye hiçbir zaman Türkiyelilerin olmasın. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Türkiye üzerinden at koşturanların dönemi kapanmıştır…” açıklaması dost görünümlü bu düşman ülkelerin amaçlarını ortaya döküyor.

Eskiden Türkiye düşmanlarının adını koymuyordu. Almanya dost gibi görünüp düşmanlık yapıyor diyemiyordu, bunun yerine “iç ve dış mihraklar” deniyordu, lakin bu, düşmanı işaret etme konusunda meramı ifadeye yetmiyordu. Şimdi açıktan saldıran düşmana hala “dış mihraklar” demek abesle iştigaldi.

Bakın geçen gün Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, “Şimdi Almanya'da Nazi uygulaması yapıyorlar. Terör örgütü PKK'nın 4500 dosyasını Merkel'in eline verdim. Bakın hala netice yok. Bu siyasi ahlaka sığar mı? Senin görevin oradaki terörist örgütün temsilcilerine sahip çıkmak değil onları yakalamak. Bir ajan terörist bir ay Alman büyükelçiliğinde saklanmış. Onu bizden istiyor. Önce yargılanacak. Neticesinde yargılandı ve tutuklandı. Bize aba altından sopa gösterenlere şunu diyoruz: O devir bitti.” diyerek Türkiye’ye düşmanca davranan devlet/lerin amacını, adını saklamıyor.

Sözün özü:

Referandum sonunda gerçekleşecek olan sistem değişikliği Batı’nın Türkiye ile oynadığı oyunu kaybetmesi demek. 80 yıl tepe tepe kullandıkları bu devleti kaybetmek istemiyorlar, Avrupa ve ABD için hayati öneme sahip bir ülke Türkiye. Bu devlet avuçlarının içinden çıkıp 80 milyonuyla Türkiyelilerin olsun istemezler. Bu yüzden referandumda EVET çıkma ihtimali arttıkça kuduruyorlar. Almanya, “Referandumda evet çıkarsa AB görüşmeleri askıya alınabilir.” tehdidini savurması bundan.

Kavgamız bu; onlar, “devletiniz bizim olsun” derken biz, hayır, devletimiz bizim olsun diyoruz. Bunu savaş sebebi kabul ediyorlar.

 

Savaş ise savaş.

Devamını Oku

BAŞKANLIK SİSTEMİNİN SAKINCALARI

Devlet yönetiminde milletin iradesine dayanmış bir ülkede huzurun temini, kalkınma ve hakkaniyetin tesisi o ülkedeki iktidarların ömrü ile direkt alakalıdır. Siyasi istikrar, hükümet etme süresi ile ölçülebilir.

1971 muhtırası ve sonrasında 5 yılında Kenan Evren’in bir nevi hükümet ortağı olduğu ANAP dönemi hariç koalisyonlarla yönetildik. Öyle ki 1980 öncesi ve 1991 sonrasında hükümetlerin ömrü 1 yılı geçmiyordu. Menfaat odaklarının güdümündeki kısa ömürlü hükümetler tamamen rant dağıtan mekanizmaya dönüşmüştü.

2002 sonu itibariyle başlayan istikrar ve hizmet dönemi Ak Parti kadrolarının millete hizmeti ibadet telakki etmelerinin yanı sıra tek başına iktidar olmalarına bağlanmalıdır. Doğrusu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Ak Parti son 15 yılda bir asra sığacak kalitede ve nicelikte hizmetlere imza attı. Ne var ki artık değişen, gelişen ve yeni bir sisteme gebe dünyada Türkiye için parlamentarizm bir yük olmaya başlamıştır.

Geçmişte Rahmetli Erbakan-Özal-Türkeş-Yazıcıoğlu-Demirel yani sırtını millete dayayan liderlerin tümü başkanlık sisteminin Türkiye için büyük önem taşıdığını söylemişlerdi. Başkanlık sisteminden yana olan Ak Parti de iktidara geldiği günden beri sistem değişiklini ön görmüş, lakin parlamentoda yeterli desteği bulamadığı için konu ertelenmişti.

Şimdi ise içinde CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ olan ve mecliste birinci turda kabul edilen anayasa değişikliği için MHP yapıcı rol oynarken CHP üzerine düşen istemezük konumunu pekiştiriyor. Parlamento dışındaki partiler ise daha bir anlaşılmaz.

Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Temel Karamollaoğlu anayasa değişikliği için “hayır oyu vereceğiz”dediğinde aklıma iki şey geldi. Birincisini Temel Karamollaoğlu Rahmetli Necmettin Erbakan Hocanın kokusunun kokusunu taşıyan bir partinin genel başkanı olduğu için yazmayacağım.

İkincisi şu: MNP-MSP-RP-FP-SP Milli Görüş geleneğinin siyasi ayağıdır. Bu geleneğin siyasi liderliğini rahmetli Necmettin Erbakan Hoca yapmıştır. Rahmetli Erbakan Hoca Milli Nizam Partisinin programına başkanlık sistemini şu satırlarla almıştı:

“Daha hızlı kalkınmaya mecbur olan Türkiye'mizde devlet hizmetlerinin verimli… ve tatbikattaki aksaklıkların giderilmesi için Başkanlık sisteminin getirilmesini zaruri görüyoruz… Devlet Başkanlığı olan Cumhurbaşkanlığı ile Hükümet Başkanlığı olan Başbakanlık birleştirilecek icraya kuvvet, sürat ve müesseriyet sağlanacaktır. Başkanı tek dereceli olarak millet seçecektir. Böylece millet devlet kaynaşması ve bütünleşmesi kendiliğinden doğacak ve Cumhurbaşkanı seçimi mevzuunda rejimimizi yıpratan iç ve dış spekülasyonlara imkân kalmayacaktır.”

Dahası, MSP de “Devlet ve hükümet başkanlıkları birleştirilmeli, başkan da millet tarafından seçilmeli…” diyordu.

Acaba diyorum, Sayın Karamollaoğlu neden önceki dönem genel başkanı Kamalak’ı aratır bir söyleme sahip olsun? Buna da benim aklım ermiyor.

Dünya yeni bir düzenin sancılarını yaşarken uluslararası sistemle rekabet etmemizin yolu başkanlık sisteminden geçiyor. Bölgemizdeki gelişmelerle ilgili olarak reflekslerimizin sağlıklı, kararlarımızın seri olabilmesi başkanlık ile mümkündür. Yani saatin tik-taklarını andıran, dolayısıyla sistematik hataların bertaraf edildiği başkanlık sistemi Türkiye'yi gelecek yüzyıllara hak ettiği şekilde taşıyabilir.

Son 90 yıla baktığımızda Türkiye’nin mevcut sorunlarını çözmek için yasaların değişmesi hatta kimi anayasal değişikliklerin de yeterli olmadığını gördük. Aynı zamanda bu sorunları da doğuran parlamenter sisteminden başkanlık sistemine geçilmesinin zaruretini de gördük.

Türkiye artık 1950’lerde ABD’nin bize biçtiği “NATO ülkelerinin tarımsal ihtiyaçlarını karşılayan bir ülkesi” değil. Cumhurbaşkanlığı sistemi Türkiye’nin geleceği için artık kaçınılmaz olmuştur.

Hatta başkanlık sisteminin yararlarını biraz popülist, ama kangrenleşen bir soruna deva olabilecek yaklaşımla farklı bir açıdan değerlendirelim. Ve sadece 1 örnek vererek herkesin muzdarip olduğu, bir an önce giderilmesine inandığı konuları başkanlık sistemi ile nasıl çözebileceğimize (ekseriyeti konunun dışında olan milletvekillerini dışarıda tutarak) bakalım:

Başkanlık sisteminde devletin idaresi milletin seçtiği başkandadır. Parlamentodan bağımsız olarak yürütmenin başıdır başkan. Yani ne başkan ne de bakanlar milletvekillerinin güvenoyuna ihtiyaç duymaz.

Böyle olunca ne mi olur?

Güven oylaması yoksa ve bakanlar parlamento içinden seçilmiyor ise parlamenterler bürokrasinin atamalarına müdahil olamazlar. Bürokrasi ile parlamenterlerin “duygusal” bağı kopunca ihalelerle ilgili el an da mevcut olan fesat asgariye inmiş olur. Keza bürokrat atamalarında “yakinimdir” referansları yerini liyakate bırakacaktır.

Parlamenterler başkanlık sisteminde sadece yasama ve denetleme görevini yürütürler. Bürokrat atamalarında söz sahibi olamayan, ihaleleri ayarlayamayanlar  “milletvekili olmamıza gerek kalmadı”diyerek siyaset sahnesinden iş sahnesine dönerler. Rantçı-ihaleci zenginlerin boşalttığı alana, “Ben parlamentoda millete daha iyi hizmet edebilirim” endişesine sahip olanlar geçer.

Evet, bu misali millet % 100 ile tasvip eder. Varsın Kılıçdaroğlu diktatörlük şarkılarını öttürsün.

Başkanlık sisteminin sakıncalarını mı yazacaktım?

Bunlar CHP için büyük sakınca değil mi?

Yani…

Devamını Oku

HÜKÜMETTEN MASTER PLAN, AMA...

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Mardin’de açıkladığı ve ilerde madde madde ele alacağımız Master Planda barınma, sağlık, eğitim gibi temel konularda eksiklik olmayacağı taahhüdü çok değerliydi. 

Mardin Artuklu Üniversitesinde başbakan Davutoğlu tarafından açıklanan plana göre esnafın prim borçları, kredileri ertelenecek, sigortalardaki haksızlıklar giderilecek.

Sayın Başbakan konuşmasında “Yerel yönetimin yetkileri genişletilecek” sözleri ile de ciddi bir adıma işaret etti. Keza yeni anayasa vurgusu, eksikliği olsa da üzerinde çalışılmış bir plan olduğunu ortaya koyuyor.

Sur için yapılacakları, “Sur'u tarihi özellikleriyle öylesine yeniden inşa edeceğiz ki bütün insanlık gelip ilham alacak” sözleriyle açıkladı.

İslami STK’larla beraber binlerce aileye yardımda bulunan Platform temsilcisi ve Özgür-Der Diyarbakır Şube Başkanı Dr. Murat Koç, “Sur ilçesinde binlerce esnaf ve on binlerce çalışan işsiz kaldı. On binlerce insan yerinden oldu. Bu yardımlar önemli olmakla birlikte sorunun kalıcı çözümü için devletin projeler üretip bunu toplumla paylaşması gerekiyor. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Mardin’de açıkladığı “Terör Master Planı” geliştirilerek acilen devreye sokulması gerekir” diyerek planın uygulama aciliyetini de dile getirdi.

Yaşananlardan dolayı ciddi travmalar yaşandı, bunlar için de Dr. Murat Koç’un önerisibaşbakanın da “seferberlik” ile getirdiği gibi, “Toplumsal psikolojinin gergin ve oldukça kaygılı olduğunu söyleyebiliriz. Bunu rehabilite etmek için halkla doğrudan temas kurulması ve her şeyden evvel mağduriyetlerin giderilmesi gerekiyor. Sağlık Müdürlüğü, Müftülük, Milli Eğitim, Aile ve Sosyal politikalar Müdürlüğü, Gençlik ve Spor Müdürlüğü gibi devlet kurumlarının yerelde eş güdümlü bir çalışma başlatarak toplumsal rehabilitasyona dönük faaliyetlerin de aksatılmaması gerekiyor.”

Sur yeniden kurulmalı, yeniden ayağa kaldırılmalı esnafı. Sur esnafından Hakan Altındağ,“Sur’un en büyük özelliği Diyarbakır'ımızın ticaret merkezi olması, nasıl ki İstanbul’daTahtakale, İzmir'de Kemer Altı varsa, Diyarbakır’da da Sur var. Şu an Sur’da ticaret tamamen bitmiş durumda” diyor ve işsizlik için de “Özellikle erkeklerin acilen iş sahibi olması gerekiyor” diyor.

26. Dönem Ak Partiden Milletvekili adayı olan Fatih Kayhan, “Paralel yapının KCK operasyonları sürecinden itibaren Barış ve kardeşlik sürecini zehirleyip anlamsızlaştırmasıyla legal siyaset yapmayı zorlaştırması…” bugün yaşananlara ortam hazırladığını vurguladıktan sonra çözüm için de, “Çözüm Sürecinde yaşanan olaylardan ders çıkarılarak, kırılmalara sebep olacak suiistimallere izin verilmeden;

Eşit Vatandaşlık hukuku temelinde Anayasal adımların ivedilikle atılması,
Ülkenin birliği temelinde adalet sisteminin evrensel hak ve hukuk normlarına evirilmesi,

Bölge gerçeklerine uygun Master Plan'larının ivedilikle hayata geçirilmesi”nin gerekli olduğunu anlattı.

Sayın başbakanın açıkladığı Master Planı sonraki yazılarımızda detaylı bir şekilde değerlendireceğiz. Ancak, bu planın uygulanması ile ilgili tereddütlerimiz var.

Bölgede kripto vali yardımcıları, kaymakamlar, üst düzey bürokratlar görev yaptığı sürecebaşbakan Ahmet Davutoğlu’nun Mardin’de açıkladığı on esaslı bu değerli Master Planın gerçekleşmesi mümkün mü? Hayır.

Vatandaşlar “PDY mensubu, sürgüncü, art niyetli Vali Yardımcılarının, Bölge ve İl Müdürlerinin, polislerin bölgeden alınmaları –olayların bir daha bu noktaya gelmemesi için- hayati öneme sahiptir” diyor. Neden mi? Bakınız,

Ciddi ciddi iddia edilen bir olayı (tanıklarım var) aktararak bölgede bürokrasiden kaynaklanan vahametin boyutlarını netleştirelim:

Birkaç gün önce kurum amirleri ile yapılan resmi bir toplantıda, Diyarbakır Sur Ailelerinin mağduriyetini gidermek için yapılması gerekenler tartışılıyor. Herkes olumlu kanaatler ifade ederken  Diyarbakır TAPU VE KADASTRO BÖLGE MÜDÜRÜ Habil Oğan öyle bir skandala imza atıyor ki duyduğumda dehşete düştüm. Bölgeye gönderilen bürokratların istediklerinde hangi fitne ve fesatla olayları içinden çıkılamaz hale getirebileceklerinin en dehşet örneğidir Habil Oğan’a atfedilen bu iddia.

Nasıl mı?

Sayın Oğan toplantıda Sur’un mağdur ailelerine ödenmekte olan ve daha yeni yeni bin liraya çıkarılan kira yardımının bir kısmının ailelere ödenmeyip bloke edilmesini önermiş. Niçin mi? Fitneye bakınız:

Hani devlet Sur’daki evleri kamulaştıracak ya.

Bölge Müdürü Habil Oğan’ın önerisine göre devlet/hükûmet mağdur ailelere kira için ödemeyi taahhüt ettiği, ama bir kısmına cebren ve hileyle el koyacağı bu paraları,kamulaştırma ve sonraki uygulamalara vatandaşın karşı çıkmasını engellemek için kullanmalıymış.

Yani, Sur’un mağdur aileleri kamulaştırma sürecinde bugün hükümetten aldıkları kira yardımlarından kesilecek parasıyla “ikna” edilecek. Ya anlaşırsınız ya da kestiğimiz kira paraları size ödenmeyecek!

Kimse bana bu skandalı izah edemez. Vatandaşlar “Bakanlıklar bu bürokratları çok beğeniyorlarsa bizden uzaklaştırsınlar, götürüp müsteşar yapsınlar!” derken yerden göğe kadar haklıdırlar.

Bu müdürleri, onların sırtını sıvazlayan vali yardımcılarını, Ankara bürokrasisini bu aziz millet hak etmiyor.

İşte Çevre Ve Şehircilik Bakanlığının bölgedeki en üst düzey bürokratının kafası!

Bereket versin İl Valisi Sayın Hüseyin Aksoy derhal müdahale ederek bu skandal ötesi teklifi gündeme bile almamış.

Peki, bu skandal öneri kabul görseydi, bu hassas süreçte sizce ne olurdu?

Felaket olurdu.

Sayın Başbakanın Mardin konuşmasında bahsettiği plan mahkeme kararıyla göreve dönenbürokratlarla yü-rü-mez.

 

 

 

 

Devamını Oku

KÜRTLER NEDEN AK PARTİYE OY VERMEDİ -II-

Burada ALGI ile ilgili zorunlu bir açıklama ihtiyacı doğdu. Çünkü bundan sonra sık sık tekrar edeceğim ve dört tarafı çizili kavramımız olan ALGI belirleyici oluyor. PKK ve medyasının ALGI konusunda çok başarılı oldukları bellidir.

Biliniyor ki vatandaş algıyı daha çok satın alıyor. Zira ALGI için düşünsel bir külfet gerekmiyor. Yani anlama ve anlamanın aşamaları olan kavrama, tahkik etme, mukayese kısacası tefekkür için yorucu bir düşünme ameliyesi gerek. Kaldı ki toplumun kaçta kaçı böyle düşünce ameliyesi ile olaylara, fikirlere yaklaşıyor ve/ya yaklaşabiliyor ki? Yalnız Kürtler değil, büyük oranda dünya böyle. ALGIya kapılma eğitim seviyesi ve muhakeme bilinciyle direkt alakalı bir durumdur.

İşte yıllar önceden gelen bu algı mühendisliği ile başlayan 2008 yılının sonbaharı en büyük duygusal kopuşa neden olacak gelişmelerle doluydu. Dönemin başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın 2009 Mahalli seçimleri için gittiği her ilde tekrarladığı “Tek Vatan, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Millet” söylemini PKK, DTP ve medyası “Erdoğan hepiniz Türksünüz, Kürt yoktur diyor” diyerek Sayın Erdoğan aleyhinde ciddi bir ALGI oluşturdu. (Aslında PKK ve sempatizanlarının en büyük hedefi Sayın Erdoğan'ı halk nezdinde itibarsızlaştırmaktı/r.) Biz tek milletten ne anlaşılması gerektiğini söylesek de sosyal hadiselerde, ama milliyetçilikle yeni tanışan Kürtler için ALGInın ne demek olduğunu bir kez daha bu sayede gördük. Zira sonraki bütün seçimlerde DTP-BDP-HDP Sayın Erdoğan’ın bu söylemini kullanarak toplumda gittikçe yüz tutan “Erdoğan biz Kürtlerin varlığını inkâr ediyor“ ALGIsınıpekiştirdi. İşin hazin tarafı Ak Partili Bölge siyasilerinden yine tık yok.

2005 konsepti hem PKK hem devletin derinliklerindeki unsurlar tarafından sabote edilip 2009 Mahalli seçimlerine girildiğinde, BDP’lilerce “Erdoğan Ya sev ya terk et dedi” diyerek yeni bir ALGI OPERASYONU başlatıldı. Oysa 2008 yazında hem asker anneleri hem de öldürülen PKK gençlerinin anneleri Diyarbakır’da buluşup çok önemli mesajlar vermişti. Dolayısıyla Pkk'lilerin oluşturmak istedikleri bu algı kırılabilirdi. Ne var ki gelişen olaylar bu yakınlaşmaya paralel cereyan etmiyordu.

14 Nisan 2009’da PKK en kapsamlı ateşkesi başlatmış, hükümet de buna olumlu baktığını açıklamıştı, Kİ;

16 Nisan 2009, yani Pkk’nin ateşkes kararından sadece 2 gün sonra Emniyet-yargı işbirliği ile sabaha karşı KCK Operasyonu adı altında bölgede KCK Sempatizanı olan, hatta olmayan sivil dinamikler gözaltına alınıp tutuklandı. Bu tutuklamalarda delil diye "telefonunda Kürtçe Şarkı kaydına rastlanmıştır"a varıncaya dek trajikomik gerekçeler türetildi. Daha sonra paralelcilerin “güven kopuşuna hazırlık olması için” başlattıkları bu tutuklamaların barışı sabote eden bir oyun olduğu anlaşılsa da iş işten geçmişti. Bu tutuklamalarla yetinmediler, seçilmiş Belediye Başkanlarını, STK yöneticilerini, öğrencileri, akademisyenleri KCK’lı diye dört duvar arasına tıktılar. Hatta hatta "masum insanlara uyduruk belgelerle gidip KCK'dan tutuklanacağı haberleri uçuruluyor, sonra bu montajlarla hazırladıkları sahte belgeleri! para karşılığında imha ederek sözde KCK ile bağları yok ediliyordu!"

Bir yandan Habur Süreci, öbür yandan KCK süreci Kürtlerin aklını karıştırmıştı. Mardinli bir kanaat önderinin (Mehmet Timurağaoğlu) ifadesiyle “Bizler ne olup bittiğini çok iyi biliyorduk, lakin kurşun ve kelepçe sesleri avazımızdan daha gür çıktığı için bütün söylediklerimiz oluşturulan ALGI için kıymetsiz ve yetersizdi.”Bu süreçte bizim gibi düşünenlere hükümet de, hükümete yakın medya adeta kör-sağır-dilsiz kalmış, bölgeyi çapsız ve de dezenformasyonculara bırakmıştı.

KCK süreci beraberinde yeni bir “dil yasağı” sorununu da gündeme taşıdı. KCK’lıların anadilde savunma yapmalarına Paralelci yargı mensupları izin vermeyince ALGI MÜHENDİSLERİ “işte bakın en iyileri AKP diyordunuz o da dil yasağı getiriyor” diyerek “kopuş” için gerekli malzemeyi topluyordu. (Şimdi "iyi ama bu yasakları Ak Parti kaldırdı" dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, evet, bu yasakları da Ak Parti kaldırdı, lakin ALGIcılar bunu "biz söke söke bu yasağı da kaldırttık" diyerek ikinci kez prim yaptılar.) KCK ile ilgili tartışmalar derin bir uçuruma yol açmıştı. Bu süreç 2010’da zirve yaparak Türkiye'yi maalesef yeniden çatışmalı döneme soktu. Burada bir konuya değinmek istiyorum.

Bingöl’de 7 ilden temsilcilerle gerçekleştirdiğimiz toplantıda genel kanaat şuydu:

“Sorunun bu kerteye gelmemesi için 2005’ten sonra çırpınan biz bölgede yaşayan dindarlara devlet-hükümet tarafından zerre-i miskal kadar imkân tanınmadı. Mesela Habur sürecinde yapılan şenliklere yenilen barışın (Milli Birlik Süreci) yeniden yol alması için başlattığımız girişimleri yine bölge siyasetinde etkili olan Ak Partililer engelledi. Adeta ‘bölgede dindarlar ön plana çıkmasın da kan akar ise varsın aksın’ diyen bölge siyasetinde söz sahibi olan Ak Partililerdi. (Aslında AKP'li siyasilerdi demek daha doğru olur.) Bağırdık, çağırdık ama önümüze konan bariyerleri aşamadık. Böylece, ‘biz çok uğraştık lakin kalın duvarları aşamadık’ diyenleri daha iyi anlamış olduk.”

Düşünebiliyor musunuz?

Biz dindarlar bu konuda çeşitli eylemsellikler arefesindeyiz, başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan televizyona çıkıp bizleri aldığımız kararlardan dolayı tebrik ediyor, ama Ak Partili siyasetçiler bizim kararlarımızı hayata geçirmemizi engellemek için dönemin valilerini seferber ediyor. Baskılara dayanamayan bizler de plânladığımız konularda muvaffak olamadık.

Batman, Bingöl, Diyarbakır’dan görüştüğümüz kanaat önderlerinin “2010’a geldiğimizde Kürtler, ‘AKP samimi değil, bir ileri iki geri gidiyor’ diyenlerin yarattıkları ALGI ile iyice bunaldılar. Zaten 2009 Mahalli Seçimleri ile birlikte BDP’liler halka ‘AKP Bölgeyi bize bıraktığı için bölgede düşük profilli adaylarla seçimlere giriyor’ diyerek başka bir ikna ve ALGI oluşturdular. Anlayacağınız bölge siyasetinin en belirleyici unsuru artık ALGI olmuştu. İşin garip tarafı Ak Partili yerel aktörler yaygınlaşan bu algının farkında oldukları halde bu algıyı kırmak için kılını kıpırdatmadılar. Hatta bu konuda çırpınan dindar STK'ları susturmak isteyenler de yine Ak Partili siyasetçilerdi. Bunlar anlamadığımız sebeplerden dolayı! İşi STK’ların çabalarını karartma basitliğine kadar vardırmışlardı” tespitleri aslında her şeyi ortaya sermeye yeterliydi.

Yani özellikle 2008 ve sonrasında ilçe ilçe, köy köy, mahalle mahalle gezerek Ak Parti iktidarını hakaretlerle küçük düşüren, Ak Parti liderini karalayan, 80 yıllık red, inkâr ve asimilasyona son veren hükümetin aleyhinde akıl almaz ALGIlar oluşturan DTP-BDP’li siyasilere ve Medya'sına karşı bölge siyasetinde yer alan Ak Partililerin elle tutulur hiçbir aktivitesine şahit olmadık. Böylece halka aşılanan "bölge BDP’ye bırakılıyor" dezenformasyonu Ak Partili yerel siyasetçilerin gözlerinin önünde gün be gün tuttu.

2011 seçim sürecine girildiğinde ise 2009'da başlayan "AKP Bölgeyi BDP'ye bırakıyor" yaygarası tutmuş ve artık hiç kimse Ak Partinin bölgeyi kazanmak istediğine inancı kalmamıştı. Bölgenin pek çok ilinde öyle adaylar gösterilmişti ki bölge insanı “ne oluyoruz? Biz bunu nasıl hak ettik” diye sorgulamaya başlamıştı.

Örneğin Diyarbakır, Diyarbakır “Mürşid Şehir” idi. Diyarbakır'ın siyasi hinterlandının Avrupa Kürtlerini, bölge ülkelerinde yaşayan Kürtleri kapsadığını, nüfuzunun kıtalar aşırı olduğunu biliyoruz. Bunu bilmemize rağmen Ak Parti tarihinin en düşük profilli milletvekili adayları ile seçime start verince bölge insanında var olan "demek doğruymuş, Ak Parti bölgeyi BDP’ye bırakıyor" algısı pekişti. Buna inanan halkın ne yapacağını herkesin anlaması lazımdı. Bu algının hiçbir şekilde doğru olmadığına inanan azınlıktaki bizlerin çabaları ise yalnız kaldığımız için yine sonuç vermemişti. Neticede 2007 seçimlerinde % 42 oy alan Ak Parti, 2011 seçimlerinde oy oranını 10 puan düşürerek % 32'ye düşmüştü de bunun neden ve niçinini sor(uştur)an olmamıştı. Aslında her seçimde ciddi oranda yaşanan oy kaybı hiçbir zaman soruşturulmadı, sadece seçimlerin en MASUMu, ama aynı zamanda genel merkez nezdinde en suçlusu ilan edilen il başkanları görevden alınıyordu o kadar.

Diyarbakır Memur-Sen yetkilisinin ifade ettiği gibi “Ak Parti öncelikle Diyarbakır’ı kaybetmemeyi esas almalıydı. Çünkü diğer bütün şehirlerde yaşayan Kürtlerin gözü kulağı Diyarbakır’dadır. Diyarbakır siyasi duruşu ve tercihi ile nasıl bir tutum geliştirir ise diğer iller de bu tavrı kopy-past yapacak kadar Diyarbakır’ı ‘Mürşid Şehir’ biliyor. Ama maalesef Ak Partililer bu konuda Diyarbakır’ı kaybetmek için bütün gücüyle seferbermiş gibi bir görüntü verdi.”

Aslında yetkililer de bu durumun farkındaydı. Anlaşıldı ki birileri ülkenin geleceğini, bölgenin ve şehrin geleceğini kendi geleceklerine feda etmiş ve bunu başarmak için de her türlü hileyi denemişti. Allah var, bu hileleri de hep tutmuştu. Ne var ki millet artık bu üçüncü sınıf siyasi hilelerden bıkmış, usanmıştı.

Yoksa en basitinden 100 yıllık sorunu baldıran zehrini içerek bitirmeyi göze alan başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a destek için de olsa bu şehirde ve çevre illerde onlarca panel, konferans, çalıştay düzenlenemez miydi? Çözüm sürecinin üzerinden 18 ay geçtikten sonra 6 Haziran 2014’te Diyarbakır’da Sayın Ekrem Erdem’in öncülüğündeki Ak Parti Genel Merkez AR-GE Başkanlığı bir çalıştay düzenledi, o kadar.

Teşkilatlar başlığında detayıyla yazacağımız gibi Ak Parti kendi hizmetlerini anlatmadı, anlatamadı. Ak Parti kendisinin aleyhine oluşturulan ALGIYA MANİ OLMAK İÇİN HİÇ BİR ŞEY YAPMADI. Sükut-ikrar ilkesi burada da işledi.

 

 

Devamını Oku

KÜRTLER NEDEN AK PARTİYE OY VERMEDİ? -I-

 

Son seçimlerde Kürtlerin çoğunlukla Ak Partiye değil de HDP’ye oy vermesi herkesi şaşırttı. Ak Partinin bu durumu nasıl değerlendireceğini, hatta gerçekçi bir şekilde değerlendirip değerlendirmeyeceğini de bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki Kürt seçmeninin Ak Partiye oy vermek yerine HDP’ye kaymasının hatırı sayılır sayıda gerekçesi var. Bu gerekçelerden dolayı Ak Partiye oy vermemelerini doğru bulmasam da işin aslı bu.

Bunu öylesine, indi yorumlarla, masa başında değil, bu bölgede yaşayan, 24.907 (yirmi dört bin dokuz yüz yedi) hane ziyareti yapmış biri olarak ve 2007, 2009, 2011, 2014 ve nihayet 2015 seçimlerinden sonra bölgede görüştüğüm STK’ların, kanaat önderlerinin, konuştuğum insanların fikirlerinden, söylediklerinden çıkarıyorum. Bu çıkarsamalarımın önemli bir kısmını daha önceleri de AK Partinin ilgili mercilerine ilettiğimiz ayrı bir konu.

Hemen söyleyeyim;

Yıllarca Bölgeden Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a gerçek bilgiler, doğru tespitler yani bölgenin fotoğrafı iletilmedi. Başbakan Sayın Erdoğan’ın önüne konan bölgenin çizilen resmi idi, bölgenin aktörlerinin çizdikleri resim. Malumunuz fotoğraf ile resim aynı şey değil, resme kendi istediğiniz biçimi verebilir eğriyi doğru, aydınlığı flu gösterebilirsiniz.

Anlayacağınız Ak Partinin karar mekanizmasına bölgeden hilaf-i hakikat bilgiler ulaş(tırıl)ıyordu. Bilgileri doğru bir şekilde yansıtmayanların kimler olduğunu söylemek bana düşmez. Bilmesi gerekenler biliyor.

Hemen belirteyim ki Kürt seçmeninin bu tercihi tek başına ne adayların düşük profiline ne adayların halk arasındaki itibarsızlığına ne teşkilatların skandal boyutuna varan yapısına ne PKK’nın baskısına ne de Kürtlerin “Kürtçüleşip” Ak Partiden yüz çevirmesine bağlanabilir.

İşte biz bu yazı dizimizde büyük çoğunluğu ile Kürt seçmenin Ak Partiye oy vermeme nedenlerini irdeleyeceğiz. Kimler ve/ya neler bu sonuca sevk etti? Bu saikler yeni mi yoksa öteden beri var olagelen saikler mi?

Kürtlerin Ak Partiye oy vermemelerinin nedenlerini 6 ana başlıkta toplayabiliriz.

1)  Yakın vade nedenler

2)  Uzun vade nedenler

3) Teşkilatlar

4) Yerel nedenler ve adaylar

5) Güvenlik

6) Hükümetten kaynaklanan nedenler gibi başlıklarla konuyu değerlendireceğiz.

Ayrıca biz bu yazı dizimizde şahıs olarak adaylara değil, ama sadece örnek olarak eleştirilere konu olan birkaç aday ismine yer vereceğiz.

Ama önce bölge halkı nezdinde Ak Partinin ne ifade ettiğinin cevabını arayalım. Halk Ak Partiyi herhangi bir parti gibi mi görüyor yoksa başka bir anlam mı yüklüyor? Çünkü seçmen davranışı bu sorunun cevabına göre değişiklik arz eder.

Bölge insanının % 60’ı beş vakit namazında niyazındadır. % 20’si de 5 vakte uymasa da namaz kılan, Cuma namazlarını kaçırmayan “mütedeyyin” insanlardır. Bununla başında külahı, takkesi, fesi, örtüsü, çarşafı, mantosu, tülbenti, leçeki ile yaşayanların oranından bahsediyoruz. Bölge halkının % 60’ı olan bu mütedeyyinlerin % 50’si Ak Partiyi “Milli Görüş geleneğinden gelen, dindar hatta İslamcı kadroların partisi” olarak biliyordu. Yani öteden beri İslami hassasiyetinden dolayı Ak Partiye teveccüh vardı. Ama bu kimliği ile Ak Parti bu yüzde 50’nin tümünün vazgeçilemezi değildi. Bir kısmı bizim gibi “Ak Parti bir davanın siyasi ayağıdır” dese de büyük bir kısmı “Ak Parti diğerlerinden çok iyi bir partidir” diye oy veriyordu.

Lakin 30 yıl süren çatışmalar ve bu çatışmaların oluşturduğu travmalar bölge insanının süratle politize olmasını beraberinde getirdi ve 2007 seçimlerinden sonra bu “çok iyidir” notu 2009’da “iyidir, idare eder”e, 2011 seçimlerinde ise “Tayyip Erdoğan’ın hatırı var”a vardı.

Derecelendirmedeki bu düşüşü ayrıca ele almakta yarar var. Zira biz Ak Parti kurmaylarına 2009, 2011 ve 2014 seçimlerinden hemen sonra “bölgeye bunca yatırım yapıldığı halde, özgürlüklerin önü açıldığı halde Ak Parti bölgede ciddi bir düşüş yaşıyorsa bu durumun üniversiteler üzerinden bir sosyolojik tespitinin yapılması gerekiyor” desek de bu talebimizi ciddiye alınmadı.

Bölgede yaşayan Ak Partili seçmenin öncelikleri diğer bölge insanının önceliklerinden farklıdır. Yani Karadeniz’de, Batı ve Orta Anadolu’da yaşayan vatandaşın önceliği enflasyon, otoyol, su, elektrik veya Siyer, başörtüsü olsa da Kürt seçmenin önceliği de dindarlıktır, barıştır, hakkaniyettir, güvenliktir, güvendir, Kürt Sorununun sebep olduğu çatışma ortamının son bulmasıdır, Türkiye’nin Irak, İran ve Suriye Kürtleri ile ilişkisidir.

Kürtler arasında milliyetçilik çok yenidir. Hatta Kürt milliyetçiliği bölge insanı arasında henüz tam olarak yayılmadı bile.

Bu yüzden bölgeler değerlendirilirken kullanılan parametreler Kürtlerin yaşadığı bölgeler için de bire bir kullanılır ise tespitlerde sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz.

Şimdi aşama aşama 2005-2015 yılları arasında bölgede cereyan eden olumsuzluklara ve oluşturulan algıya göz atalım.

Ak Parti başbakan Sayın Tayyip Erdoğan'ın öncülüğünde önce OHAL’i kaldırdı, akabinde 2005’in Ağustos’unda Türkiye Cumhuriyetinin en barışçıl adımını attı. Cumhurbaşkanı Sayın R. Tayyip Erdoğan Diyarbakır TOKİ açılışında “Kürt sorunu öncelikle benim sorunumdur” demiş ve 80 yıllık tek tipçi, asimilasyoncu paradigmayı “yapılan hatalar telafi edilecektir” diyerek yerle bir etmişti. Bu inanılmaz bir yaklaşımdı. Sayın Erdoğan’ın İstanbul İl Başkanlığı döneminden de önceleri Kürtleri kardeşleri bilip bu kardeşlerinin insani bütün haklarına sahip olmaları gerektiğine inan bir şahsiyet olduğunu bilenlerdenim.

Ancak Diyarbakır’daki bu tarihi açıklama yüzünden Sayın Erdoğan meclis içinde ve dışında öyle baskılarla, sıkıntılarla karşılaştı ki bir süre bu tarihi açıklamasından rucu etmiş gibi bir durum oluştu. Moskova yolunda “Kürt Sorunu vardır demezseniz yoktur” açıklaması da işte bu tarihlere denk düşer.Ben ve benim gibi Sayın Erdoğan’ı iyi tanıyanlar onun hiçbir zaman kardeşlik ve hakkaniyet anlayışından vazgeçmediğini, bu gelgitlerin siyasi atmosferle ilgili olduğunu anlatsak da PKK Medyasının empozeleri sayesinde halkta oluşan algı farklıydı.

Derken 2007 e-muhtırasına karşı dik duran dönemin başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Kürt Sorunundaki barışçı söylemi de eklenince Diyarbakır 2007 seçimlerinde % 41,5 ile Ak Parti demişti. Batman % 47, Mardin % 51 ile Sayın Erdoğan’a ve partisine destek vermişti. Bu müthiş bir destekti. Ancak Ak Parti seçmeni Kürtler, Kürt Sorunundaki gelgitler ile 2007 seçimleri aday belirlemelerindeki hataları 2005 açıklaması ve 2007 e-muhtırası nedeniyle görmezden geldi, fakat bunu not etmeyi unutmadı.

Yukarıda 2007 seçimlerinden sonra bu “çok iyidir” notu 2009’da “iyidir, idare eder”e, 2011 seçimlerinde ise “Tayyip Erdoğan’ın hatırı var”a vardı derken bunun ne anlama geldiğini kavramak için 2007’den sonraki gelişmelere bakmakta fayda var.

 

Ama bundan da önce bölge insanının ideolojisini, dünya görüşünü kısaca tüm yaşantısını etkileyen en önemli unsurun PKK kontrolündeki medya olduğunu belirtelim. Bu medyanın nasıl yayın yaptığını, ne tür algılar oluşturduğunu “yakınında” olmadan görmek mümkün değil. Buna örnek olarak 2006 Mart’ının son günlerinde Diyarbakır sokaklarının çocuk ve gençler tarafından yakılıp yıkılması olaylarında başbakan Erdoğan’ın “kadın, çocuk kim olursa olsun bu şiddetin durması için gereken ne ise o yapılacak” mealindeki açıklamasını gösterebiliriz. Çünkü PKK Medyası hakaret dolu ifadelerle “Erdoğan kadın ve çocukları öldürün dedi ve bu emri alan polis 6 çocuğu öldürdü, Erdoğan çocukları ve kadınları öldürün dedi” diyerek binlerce insanı buna inandırdı. İşin acı tarafı hiçbir Ak Partili siyasetçi Sayın başbakanın bu şekilde bir emir vermediğini, kaldı ki olaya katılan çocukların bu ifadeden önce öldürüldüklerini söyleyemedi. Diyarbakır’da TÜRK-İŞ’in düzenlediği bir panelde bir soru üzerine konuyu “demokratik ülkelerde hükümetlerin ‘gereği yapılacaktır’ ifadelerinden yasal yollar anlaşılmalıdır, dolayısıyla Sayın Erdoğan ‘çocukları öldürün’ talimatı vermedi” şeklinde açıkladığımda DTP’liler bana dönüp “o zaman neden bir AKP’li siyasetçi çıkıp işin aslının böyle olduğunu söylemiyor da siz başbakanın öyle söylendiğini anlatıyorsunuz?” diye çıkışmışlardı.

Devamını Oku

KOALİSYON FANTEZİLERİ

 

Seçim sonrası süreç makul düzeyde seyrediyor. Gerçi sonradan mal/para bulup kafayı sıyırmak üzere olanlar gibi çatlak birkaç ses dışında parti liderleri koalisyona kitlenmiş durumda.

Koalisyona sıcak bakmayan Parti yok. Her parti "aslında ben de koalisyonda yer alabilirim"i farklı üslupla söylüyor. Bunu anladık. Lakin bu koalisyon aşkının vatan millet sevdasıyla gelişmediğini de biliyoruz. Ama haklılar, bunca zamandır muhalefette kalmanın verdiği 'zarar' yetti gari.

CHP özgür seçimlerle, yani 65 yıldır tek başına iktidar olamamış. Koalisyonlarda bulunduğu yıllar CHP için altın yıllardı. Hiçbir partili işadamı, ihale kovalayanı, sanayicisi, partim iktidara gelmesin, gelirse işlerimiz bozulur demez, böyle bir düşünceyi aklından bile geçirmez. Bütün partililer iktidarın nimetinden yaralanmak ister. Aslında bu yararlanmayı yasal, meşru ve ahlaki olduğu sürece makul karşılarız.

CHP 15 yılı aşkındır iktidar ortağı olamamış, ana muhalefet işi de artık 'irtica' ve 'laiklik' odaklı olmadığı için partililer tamamen 'yararlanmacı' bir anlayış ve beklenti içine girmiştir.

MHP de öyle.

MHP 13 yıldır iktidar nimetlerinden yararlanamıyor. Bu durumun partililere artık gına geldiği yabana atılmamalı. Sayın Bahçeli en son “milli mutabakat” cümlesine (doğru yaparak) HDP’yi de sığdırarak adeta bensiz koalisyon olmasın demeye getirdi.

Bu yüzden partiler koalisyon imkânlarını zorluyor ise bunu anlamak gerek.

Ak Parti 13 yıldır iktidarda olan parti. Doyuma ulaşmanın da sonucu seçimlerde tek başına iktidara yetecek oy çıkaramadı. Lakin buna rağmen koalisyonda yer almak ister ve de istemeli Ak Parti. Hem yapacakları pek çok işin yarım kalmaması, hem de ülkenin geçmekte olduğu sürecin ciddiyetinin farkında oldukları için. Aslında bana kalsa Ak Parti muhalefet görevini bir süre yerine getirecekti, ama şartlar buna müsait değil. Zor süreçlerden geçen bir bölge ve Türkiye var.

MHP ve CHP koalisyonunun HDP'li dışarıdan destekli şıkkının imkânsızlığını hem MHP hem de HDP sözcüleri tarafından kesin dille deklare edildi. Ötekileştirici dilden çok çeken bir Türkiye bu dili bırakmalı, ama dilden dolayı geriye Ak Parti-CHP ya da Ak Parti-MHP koalisyonu kalıyor. Her iki şıkkın gerçekleşme ihtimali aynı. MHP ilk günkü demeçlerini yumuşatması, CHP'nin Ak Parti ile koalisyon yapabileceğine dair açıklaması ortamı rekabet alanına çevirdi. Öyle ki Ak Parti işi 'açık arttırma'ya kadar götürür ise çok kazançlı çıkacak gibi. Aslında seçim sonuçları netleştikten sonra koalisyon anahtarının sahibine verildiğini birazcık olsun tecrübe sahibi olan siyaset meraklıları gördü. Seçim sonuçları iyi analiz edildiğinde milletin Ak Partiye sensiz olmaz demeye getirdiğini görülebilir.

Şimdi ne olacak?

Mecliste yemin töreninden hemen sonra zaman kaybetmeden hükümeti kurma görevi Ak Partiye verilecek. Ak Parti sırasıyla CHP, MHP ve HDP ile görüşecek. Buradan bir koalisyonun çıkma ihtimali çok yüksek. Şayet Sayın cumhurbaşkanı tarafından yapılan bu görevlendirme sonunda bir anlaşma sağlanmaz ise Hükumeti kurma görevini alan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu boş turlara başlayacak. Bu da sadece zaman kaybı demek. Biliyoruz ki Türkiye'nin zaman kaybına tahammülü yoktur. Dolayısıyla Ak Parti Genel Başkanı Sayın Ahmet Davutoğlu'na verilecek olan koalisyon hükümetini kurma sürecinde işin bitmesi gerekir.

Burada bizi bekleyen iki önemli husus var.

İlki Çözüm Süreci, çözüme bu kadar yaklaştığımız bir dönemde birden fazla partinin kuracağı hükümet, bu hayati süreci daha seri ve sağlıklı yürütebilir. Zira töhmet azalır ve karşıtlık minimize olmuş olur. MHP'nin Çözüm Süreci rezervi gerçekçi değil. MHP'nin "Çözüm Sürecini bitirin öyle koalisyon yapalım" şartı makul ve de ülke menfaatlerine uygun düşmez. Dolayısıyla ortakların “kırmızıçizgisi” ülkenin kardeşliği, beraberliği olmalıdır. Bunun için de koalisyon partileri için yeni anayasa yapmak en dominant görev olmalıdır.

CHP'nin içinde bulunduğu iktidar ortaklığının ne kadar süreceği belirsiz. İki yıldır Kılıçdaroğlu'nun kimler tarafından sevk ve idare edildiği malum. CHP'li bir koalisyonun ömrü Genel Başkan Sayın Kılıçdaroğlu'nun paralel yapılanmayla arasına ne kadar mesafe koyacağına bağlı. Bu yüzden sanki MHP'li bir koalisyon daha sağlıklı yürür kanaatindeyim. Lakin bu ortaklığa da Çözüm Süreci damgasını vuracak.

Çözüm süreci Türkiye'nin olmazsa olmazıdır. Türkiye'nin yürüyüşünün dinamosudur Çözüm Süreci. Barış ve huzurun güvencesi bu süreçtir. MHP bunu anlayacak tecrübeye sahiptir. MHP’nin HDP ile de sıcak ilişkileri bu süreç üzerinden sağlanabilir.

Burada en önemli unsurun PKK tarafından atılacak adım olduğu muhakkak. Eğer 2013'ün 21 Mart ruhuna uygun davranacak ise PKK derhal silahlı unsurlarını sınır ötesine çekmeli. Seçim sonrası provokasyona baktığımızda birilerinin yeniden çatışmaları körüklediği malum. Herkes/imin geçtiğimiz süreci iyi analiz etmesi gerekir.

 

Anlaşılan önümüzdeki günlerde en çok kullanacağımız sözcük “koalisyon” olacak. Bu sözcük herkesin “fantezisine göre” şekil alacak, haydi hayırlısı.

Devamını Oku

KUTLU YOLUN YOLCULARI

 

Türkiye, özellikle son yüzyılda Batı'nın istediği gibi içine kapanmış, kendi iç sorunlarıyla boğuşmaktan bitap düşmüş ve uluslar arası arenada hiçbir saygınlığı kalmamış bir ülkeydi. Alparslan’ın, Selahaddi’in, Fatih’in torunları tarihteki yürüyüşüne mecburi “mola” vermişti. Ak Partililerin dillendirdikleri “asırlık parantezi kapatıyoruz” söylemi ara verilen bu yürüyüşü yeniden başlatma niyetleriydi.

Yürüyüş”ten kastımız, insanlık ailesi ve bilhassa Müslüman Topluluk (ümmet) için onurlu yarınlara, İBRAHİMÎ olan ASİL MİLLETimizin din-i mubine yaraşır geleceğe yelken açmasıdır.

Biz bu “yürüyüş”te -selam onlara- Peygamberlerin ve onların kutlu izinden giden öncülerin yürüyüşünü örnek alıyoruz.
İbrahim as sonraki bütün peygamberlerin atası olarak yürümüştü. Yanına yeni doğan İsmail’ini ve annesi Hacer’ini almış Mekke’ye doğru yeni bir hayatın inşaına yürümüştü. Ne var ki kısa bir süre sonra İsmail ile Hacer’i oracıkta bırakıp tebliğ ile görevli olduğu beldeye doğru yürümenin zamanı gelmişti.

Hacer ile paylaştı. Ona, “dönmem gerek Hacer” dediğinde “bizi kime bırakıp gidiyorsun ey İbrahim?” deme gereği duymuştu Hacer.
İbrahim Halilullah, “Allah’a, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a” demişti. Bu cevabı duyan Hacer, “ha, öyle mi? O zaman, sorun yok, tamam” teslimiyetiyle imanını göstermişti.

Put kıran İbrahim memlekete doğru yürüdükten sonra Hacer ve İsmail’in stoktaki içecek suları tükenir ve Hacer telaşla su aramaya başlar. Gerçi şu kadar zamandır bulundukları mıntıkada suyun bulunmadığını biliyordu Hacer. Buna rağmen ümidin kesmedi ve “ne yapalım, yoksa yok” deyip yerinde oturmadı. Yürüdü Hacer, dağın dört bir yanını yoklar su yok, beri tarafa yürür su bulamaz.
Hacer bu, İbrahim’in eşi ve yol arkadaşı durur mu hiç? Kun fe yekun bilinciyle davranır Hacer, yürüyüşünü sürdürür ve nihayet yürüyüşünü tamamlayıp İsmail’in yanına vardığında ilahi mükafat olarak bir pınar güzelliğinde suyun İsmail’in ayaklarının altına serildiğini görür.
İşte, Beytullah’ı yeniden mamur hale getirme bu kutlu yürüyüş sayesinde nasip olmuştu.
Nemrut ve avanesi bu kutlu yürüyüşü durdurmak için ne kadar uğraştıysa başaramadı ve sonunda bir sivrisinek Nemrut’un beyni dağıtarak onu tarihin mezbahanesine gönderdi.

İbrahim as ise üzerine yürüdüğü putları devirerek kutlu yürüyüşe devam etti.
Hz. Musa yürümüştü ardından, Firavun’un kalbinin dehlizlerini tarumar eden bir yürüyüşle. Kendisini büyüten Firavun’a “Biz Âlemlerin Rabbi’nin mesajını taşıyoruz, İsrailoğullarını bırak, bizimle gelsinler” demişti. Yani biz senden ayrılıp bize çizilen istikamette yürüyeceğiz diyordu Musa.
Firavun'un Saray'ına yürüyüp bütün hilelerini bir değnek vuruşuyla bozan Musa as ve beraberindekiler için Nil ikiye yardırılmış, böylece yürüyüşlerini sürdürmek için ilahi ihsan doğmuştu, kıymet bilmese de İsrailoğulları.

İşte, bu yürüyüş ile dünya yeni bir güne doğmuş, İsrailoğullarının kölelik dönemi kapanmıştı.
Firavun ve kulları bu kutlu yürüyüşü durdurmak için neler yaptı neler? Ama sonunda Nil’in korkunç sularında can vererek lanetliler sınıfında yerini belirledi Firavun.
Musa as ise Firavunları tarihin zalimler sınıfına yazdırırken kendisi de kutlu yürüyüşe devam etti.
Sonra İsa Ruhullah yürümüştü. Roma’nın ilahlarını yerle bir etmişti kısa ömründeki kısacık yürüyüşünde. İsa as kendisiyle yürüyecek dostlara, “Kim Allah’a ulaşan yolda bana yardım eder?” diye sorduğunda, bu kutlu yolculuktaki yürüyüşünde kendisiyle beraber olacaklarına söz veren Havariler “Nahnu ensarullah” diyerek kendisiyle beraber bu mübarek yürüyüşe talip olduklarını ilan etmişlerdi.
Roma ve köleleri bu kutlu yürüyüşü durduramadığı gibi kendilerini tarihin kaybedenler sınıfına yazdırdılar.
İsa as ise kutlu yürüyüş çağrısına devam etti.

Son olarak Muhammed Mustafa sav yürümüştü. İnsanlık ailesinden tek kişiye, Muhammed-ül Emin’e “Subhanellezi esra biabdihi leylen minel Mescidi’l Harami ile’l Mescidi’l Aksa…” ile tek gecelik öyle bir yürüyüş nasip oldu ki, bu kutlu yürüyüş rehberliğinde "iyilerin" yürüyüşü kesintilere rağmen kıyamete dek sürmek için yeniden başlamıştı.

Ve sonrasında insanlık ailesinin yeryüzünde sahneye çıktığı günden itibaren yaşanan bütün serüvenleri yeniden okuyan, insanlık tarihinin akışını değiştirecek olan bir kutlu yürüyüş daha gerçekleşti. Bu sefer ashabıyla beraber yürüdü Serveri Enbiya Muhammed Mustafa. Bu kutlu yürüyüş 1436 yıldır Hicret olarak yürüyüşlerimize mürşidlik etmektedir.

Ebu Cehiller, Ebu Lehebler, Medineli Hıristiyan ve Yahudiler bu kutlu yürüyüşü durdurmak için insanlığı yerin dibine batıran düşmanlıklara başvurdular. O gün bugündür onlara lanet edilir.

Muhammed Mustafa SAV ise kutlu yürüyüşünü sürdürüp Mekke’yi fethetti, yani insanlığın kalbini.
Biz Müslümanlar da bütün hata ve günahlarımıza rağmen onun izinde o kutlu yürüyüşü 14 asırdır sürdürüyoruz.
Gelin görün ki, 1436 yıl önce o kutlu yürüyüşe tahammül göstermeyen Hıristiyan ve Yahudiler bu günde biz Müslümanların tarihi yürüyüşümüzü engellemek için her yola başvuruyorlar.

Ama bizi asıl yaralayan, Müslümanları çepeçevre saran kara bulutları dağıtmak için yürüyüş başlatan bizlere, bizim ÖZ KARDEŞLERİMİZ bellediğimiz birilerinin düşmanca, Yahudileri aratmayan taktiklerle saldırmasıdır.

Son yıllarda çoluk, çocuk, kadın, ihtiyar demeden beş milyon sivil Müslüman’ı katleden Hıristiyan dünyanın Türkiye’nin yürüyüşüne saldırmasını anlayabiliyoruz. Hıristiyanların Ortadoğu jandarmalığını yapan Yahudi İsrail Devletinin saldırmasını da anlıyoruz. 90 yıldır bunlarla iş tuttuklarını gizlemeyen yerli işbirlikçilerinin de bu kutlu yürüyüşümüze  saldırmasını anladık.
Ama Allah vekil, Fetullah Gülen hareketinin Hıristiyanlardan da Yahudilerden de beter bir şekilde Türkiye’nin yürüyüşüne saldırmalarını çok geç anladık.

Evet, bu aziz millet de anladı. Kimlerin kimlerle ne iş tuttuğunu, bu kutlu yürüyüşümüzü kimlerin neden engellemek istediğini aziz millet anlıyor ki,
Yerliliği, hakkaniyeti, kardeşliği, onurlu bir ülke olmayı, büyük dünya ülkesi olmayı hedefleyen Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Ak Parti hareketini bütün seçimlerde ve üstelik şer cephesinin bütün kirli kampanyasına rağmen desteklemiş, her seçimde daha güçlü iktidar olmasını sağlamıştır.
Şimdi geldik işin en önemli kısmına;

7 Haziran seçimleri için Fetullah Gülen ile kanlısı HDP, CHP ile “en büyük düşmanım” dediği Fetullah Gülen, MHP ile “ülke için en büyük tehdit” dediği HDP, MHP ile sex kasetlerini ortaya saçtı diye düşman olduğu Fetullah Gülen güçleri aynı safta Ak Parti iktidardan düşsün diye çalışıyor.
Yalnız bunlar mı? Hayır. Bunlara destek veren Haçlılar, Siyonist İsrail, Esed, Sisi, DAİŞ de Ak Parti gitsin diyor. Neden mi?
Bizim yeniden KUTLU YÜRÜYÜŞ ile tarih sahnesine çıkmamızı istemiyorlar da ondan. Türkiye bölgede güçlü ülke olmasın diye.
Bu yüzden yarın yapılacak seçimlerde HAÇLILARA, SİYONİST İSRAL’E, ESED’E, DAİŞ’E DERS VERME GÜNÜ.
Ak Parti’ye verilecek her oy ümmetin geleceğine, Türklerin, Kürtlerin, Laz ve Çerkezlerin, Arap ve Boşnakların geleceğine verilmiş oylardır.
 @ahmetay_

 

 

Devamını Oku

SP-BBP VE KIRGINLARA

 

“Biz onları din adamlarıyla birlikte kılıçtan geçirmedikçe, hepsini öldürmedikçe kazanmayız.” (Martin Luther)

Osmanlı’nın son 50 yılına, ama özellikle Sultan Abdulhamit Han dönemi ve sonrasına baktığımızda içerde ve dışarıda yönetime karşı eş zamanlı yürüyen kirli kampanya ve yıkıcı etkilerini rahatlıkla görebiliriz.

Sultan Abdulhamit Han döneminde Batı tarafından yürütülen bu sinsi kampanyalar netice verdi ve sonunda Batı’nın istediği gibi hasta, bağımlı, fakir, belini doğrultamayan bir devlet olduk.

Yazının girişinde Martin Luther’in biz Müslümanlar için, ama özelde Osmanlı için beslediği duygularını alıntılamıştım. Bunu bir tek Luther mi istiyor söylüyordu? Hayır, Luther Batı insanının biz Müslümanlara olan kin ve nefretini dile getiriyordu.

Bugün de durum aynı. Ülkemiz özelinde anlatırsak, Batı için bölge karakolu olmayı red eden Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan liderliğindeki bir Türkiye yok olmayı hak etmiştir. Bu yok edilişi, Batı, Sultan Abdulhamit Han için uyguladığı hain, sinsi plan ve projesini yeniden yürürlüğe koyarak gerçekleştirmek istiyor.

Menderes ve Özal dönemi hariç Türkiye yerli insanlar tarafından yönetilmedi. Keza (Demirel ve dönemini yerli saymadığımız için geçiyorum) koalisyon dönemleri de yine rahmetli Özal ve Menderes iktidarları dışında ülkenin yakasını bırakmadı. Hem yerli hem de tek başına iktidar olup ülkeyi şaha kaldırmak sadece bu iki lidere nasip olmuştu.

Ne yazık ki dünya NATO ve VARŞOVA PAKTI olarak iki kutuplu olduğu dönemlerde Rusya’nın Ak Deniz’e inme tehdidinden dolayı Türkiye mecburiyetten olsa gerek NATO üyesi ülke oldu. Bu şu anlama geliyordu:

Artık Türkiye Batı dünyası için sadece askerinden, jeopolitik konumundan yararlanılacak bir ülkedir.

Türkiye 1952-2002 yılları arasında askeri olarak NATO’ya, ekonomik olarak IMF’e bağlı ve bağımlı oldu. Diplomasi olarak da İsrail ve NATO’nun yüksek menfaatlerini dikkate alan bir devlet haline gelen Türkiye, Ak Parti ile bu kepazelikten kurtuldu.

Recep Tayyip Erdoğan, Rahmetli Erbakan Hoca’mızın talebesi olmaktan onur duyan Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde ülkemiz adım adım Batı Emperyalizminin esaretinden kurtulmaya başladı ve bu kurtuluş süreci el an devam etmektedir. Bu yüzden 7 Haziran seçimleri Türkiye için bu savaşın cephede kazanılması demektir. Yalnız Türkiye mi kazanacak?

Türkiye’nin kazanması bir yandan Fas, Tunus, Cezayir, öbür yandan Doğu Türkistan, Kafkasya, Balkanların kazanması demek. Bu seçimlerin sonunda Ak Partinin güçlü bir şekilde iktidara gelmesi Filistin’in, Mekke ve Medine’nin, Myanmar ve Şam’ın, Bağdat’ın kazanması demek.

Türklerin, Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların, Arapların ve diğer akraba toplulukların kazanması bu seçimlere bağlıdır.

Bir konferans ve TV programı için Erbil’deydim. Sağımda Tunuslu Arap bir akademisyen, solumda ise Süleymaniyeli Kürt bir akademisyen oturuyordu. İranlı, Yemenlilerin de bulunduğu mekânda Türkiye ile ilgili sohbette Tunuslu akademisyen “ümmetin beli bükülmüş, kamburlaşmıştı. Biz bu kamburun ebediyen geçmeyeceğini düşünürken, Erdoğan bu kambura neşter atarak belimizi dik durdurabileceğimizi bizlere gösterdi.” İranlı akademisyen de “Tarih boyunca biz Türklerle her zaman rakip olmuşuz, ama son on yılda Ak Parti biz İranlıların lafta bıraktığımız emperyalizme karşı duruşu Erdoğanlı Türkiye hem söz ile hem de devlet pratiği ile ortaya koydu” dedi.

Erbilli Kürt akademisyen “100 yıldır biz Kürtler, Türkiye bir an önce güçlü bir ülke olsun da bu bölünmüşlüğümüze son versin diye dua ediyoruz. 10 yıllık Tayyip Erdoğan iktidarında duamızın kabul olduğunu gördük, şimdi birleşme zamanı” derken duygulanışını herkes gözyaşı dökerek dinledi. Bizim ümmetin yanındaki yerimiz budur. Ümit bizde, yüzleri bize dönük.

İlkokul mezunu Bingöllü İbrahim Amca 80’e varan yaşıyla “Saadet Partili ve Büyük Birlik Partili gerçek Alperenler Türkiye’nin hangi süreçten geçtiğini bilselerdi partilerini şimdilik bir kenara bırakır kapı kapı dolaşıp Ak Partiye oy isteyeceklerinden eminim” demişti.

Bu millet feraset ve basiretiyle bilinir. Bu hasletindendir ki “aş, iş, ekmek” diyenlerin aslında “din dışılık, ahlaksızlık, Batı uşaklığı” demek istediklerini gördü defetti.

Bu millet “dedem hacıydı, kalbimiz temiz” diyenlerin aslında “dindarlıktan bir hayır gelmez” demek istediklerini de anladı ve bunlara prim vermedi.

Hamdolsun milletimiz sinsi plan gereği takke takan şarlatanların da Batılı emperyalistlerin kuklası olduğunu anladı ve bunlardan da yüz çevirdi.

Elbette ki bu aziz millet Saadet Partisi-Büyük Birlik Partisi’nin alacağı maksimum % 4 oranındaki oyun da CHP’ye, HDP’ye yarayacağını ve ümmetin, milletin, ülkenin ağır bir yara almasına sebebiyet vereceğini de biliyor.

Bu yüzden Saadet Partili ve gerçek Alperenleri bir kez daha düşünmeye davet ediyorum. Bu partiler 7 Haziran seçimlerinde alacakları maksimum yüzde 3-5 oy ile hiçbir şey kazanamaz. Hatta iki partinin oyu en fazla 3-4 çıkacağı için rencide olur, itibar kaybederler.

O zaman sormalıyız kendimize:

Ne uğruna, kimin yararına, ne için? Bizim duygusal tepkimiz ümmetin geleceğinden daha mı hayırlı bir şeydir ki Ak Partiye oy vermekten sakınıyoruz?

Hiç düşündünüz mü?

Neden milleti düşman gören CHP, neden kardeşliğimizi homoseksüeller kadar değerli görmeyen HDP, neden bize yaşamayı çok gören DHKP-C, neden ABD elemanı Fetullah Gülen aynı safta buluştular?

Neden gâvur topyekûn bir şekilde ümmetin umut bağladığı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a saldırıyor? Neden İsrail Ak Parti iktidardan düşsün diyor? Neden NEO-CON’lar Ak Parti’ye düşman? Neden kendi savaş uçağımızı yapacağımızı ilan ettiğimiz güne kadar dost olan bütün ülkeler zıplayarak “Tayyip Erdoğan gitsin, Ak Parti iktidardan düşsün” diye koro tuttular neden?

Peki, siz neden dinimize söven, ümmeti kanla boğan bu gâvurlarla aynı safa geçip tekbir getiriyorsunuz? Bu neyin tekbiri farkında mısınız?

Erbakan Hoca’mızı kan ter içinde bırakan Doğan Medyası ile o dönemde de işbirlikçisi olan FETÖ Medyası ile nasıl aynı safa düşüp bu ülkede “başörtüsüne selam”ı gerçekleştiren Recep Tayyip Erdoğan’a karşı birleşirsiniz nasıl?

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu 28 Şubat postmodern darbesinde Erbakan Hoca’nın yanında durduğu için Doğan ve FETÖ medyası tarafından linç edilmedi mi?

Ey kardeşlerim!

Sizi akl-ı selime davet ediyorum, sizleri ümmetin yanı başında, aziz milletimizin yanında, sizi boynu bükük kardeşlerimizin safında durmaya davet ediyorum.

Ve sizi bedduası pek yaman olan ümmetin duasına talip olmaya davet ediyorum. Sizlerin zerre kadar Filistin, Gazze sevginiz var ise sizleri Filistinlilerin yeryüzündeki tek umudu olan Ak Parti’ye destek vermeye çağırıyorum.

Siz ki yıllarca “Kahrolsun İsrail” diyen bir kitlesiniz, şimdi nasıl olur da İsrail’in bayram etmesi için Ak Parti’yi iktidardan düşürmeye çalışıyorsunuz?

Neo-Con’lar, Masonlar, MOSSAD, Faiz Lobisi, Derin Dünya Ak Parti iktidardan düşsün diye çabalarken sizin onlarla aynı safa düşmenizi açıklayacak ne dini, ne siyasi, ne milli ne de mantıki bir cevap vardır.

Haydi kardeşlerim!

İns ve cini şeytanlara lanet edip sadece bu seçim için Ak Parti’ye oy verin, hatta Ak Parti için çalışın ki ümmetin umut ışığı sönmesin, yoksa hep beraber dizlerimizi dövüp bir asır daha ah vah ederiz ki pişmanlığın hiçbir yararı olmayacak.

Size bu dönem Ak Parti’den aday adayı olmuş ve listeye dahi alınmamış ve bu yüzden kalbi kırık olsa da ümmetin, aziz milletin yararı için Ak Parti’ye küsmemiş bir kardeşiniz olarak yalvarıyorum:

Yarın çok geç olacak, dövülecek dizimiz de kalmayabilir, bu yüzden dargınlıkları, kırgınlıkları, kızgınlıkları, duygusal incinmişlikleri bir kenara bırakalım.

Milletimize yazık etmeyin, e mi?

Gazzeli 19 yaşındaki bir bacağını İsrail bombalarıyla kaybeden Ruveyda Ak Parti güçlü bir şekilde seçimleri kazansın diye dua ediyor.

Biliyor musunuz, çağdaş Firavun Sisi’nin idama mahkûm ettiği Muhammed Mursi Ak Parti’ye oy vermenizi istiyor…

Vesselamu ala ibadillahissalihin.

@ahmetay_

 

 

Devamını Oku

ZALİMLER VE İŞBİRLİKÇİLERİ

 

İlk olarak Âdem ve eşi Havva insan olmuştu. Beşerden insan olmaya geçişin üzerinden uzun bir süre (dehr) geçmişti. O gün bu gündür beşer ile insan (olmayı başaranlar) arasında amansız bir mücadele sürmekte.

İnsan olma mücadelesi ve insanlık ailesinin özgürlük mücadelesi yeni olmadığı gibi bedelsiz de olmamıştır. İnsanlık tarihine baktığımızda erdem, adalet, özgürlük için bedel ödeyen kahramanların mücadelelerini konu edinen şeref sayfalarıyla karşılaşırız.

Beşerlikten insan olmaya geçiş bir terfidir. Beşer(lik) insan(lığ)ın bir eşik aşağısında, ama bir kromozomun eksikliğinin etkisi kadardır insan ile beşer arasındaki fark. Çünkü beşer de insan gibi yer, içer, düşünür, muhakeme eder ve karar verir. Ancak sonuç olarak beşer kararını verirken kendisini, çıkarını, zevk ve hazını her şeyin ve herkesin önünde tutar.

Bu tipolojinin en müşahhas prototipini çağın Batı’lılarında müşahede etmek mümkün. En vazgeçilmez dolayısıyla en gerekli insani değerleri bırakan Batı, birkaç asırdır elde ettiği menfaatinin, refahının, tattığı hazının hangi milletlerin kanından elde ettiklerini umursamamıştır.

Bununla da yetinmiyor Batı insanı, kendisinden olmayanları, hele hele kendisine uymayanları -ki bu devirde de müslümanlar- yok edilmesi gereken “tür”ü olarak görür. Bu yüzden bugün İslam coğrafyasında yaşananların tek sorumlusu var:

Batı.

Batı, 100 yıldır coğrafyamızın bütün kodlarını bozmuş, halkın sömürülmesi için atadıkları ya da destekledikleri kukla idarecilere her türlü zulmü serbest kılmıştır. Bu kukla idareciler de Batı’nın çıkarlarına ses çıkarmaması için halkını bastırmış, sindirmiş, gerektiğinde katliamlara tabi tutmuştur bu son asırda.

Batı insanı o kadar insanilikten uzaklaştırılmış ki, kendileri için uygun gördükleri demokrasiyi, insan haklarını, inanç ve düşünce özgürlüğünü Müslüman ülkelere çok gören yöneticilerine tek laf etmiyor.

Bu yüzdendir ki Batılı insan bir yandan katliamlara imza atarken öbür yandan da işbirlikçilerini halkının üzerine salıyor.

Mısır’da, Batı’nın geçen yüzyılın başından itibaren kabul ettiği, vazgeçilemez dediği değerlerine yüzde yüzbin ters düşen bir askeri darbe gerçekleşti. Batılı ülkeler ve halkı buna darbe demedi. Mısır halkının tamamen yasal, sivil olan oturma eylemlerine Mısırlı darbeciler uzun menzilli silahlarla müdahalede bulunup 3 bin 500 kişiyi katletti. Batı bu katliama seyirci kalmakla yetinmedi, bir de “şiddet kullanmayın” diye sivil, silahsız halkı uyardı.

Devir böyle, geçmişte olduğu gibi.

Firavun “Herkes bize boyun eğecek” derken modern Firavunlar “herkes beni dinleyecek, benim istediğimi verecek, bana uyacak” diyor.

Bugünün Nemrutları, Firavunları, Ebu Cehilleri atalarını aratmıyor. Devraldıkları mirası bihakkın yerine getirmek için insanlara her türlü zulmü reva görüyorlar. Çağdaş ilahlık taslamak tam da budur. Günümüz Firavunlarının her şeye kadir olan Allah’ı hesaba katmamalarını bu yüzden yadırgamıyoruz.

Firavunların kölelerinin ruhuna miskinlik bulaşmıştı. Boyunlarına doladıkları bu köleliği sökmeleri imkân dışıydı. Boyunduruk altındaki bu ruhlar çağdaş Firavunların kendilerine söyledikleri her sözü, “yapacağız” dedikleri her işi gerçekleştirebileceklerine inanıyorlardı. Köleliği kendileri için gurur sayanlar da tanrılaştırdıkları bu Firavunların emirlerini harfiyen yerine getirmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.

Mısır halkı Firavun’a uymadı. Firavun kan akıtmaya devam etti. Şimdi de Mısır halkının yüzde 52 ile seçtikleri ve Sisi tarafından darbe ile devrilen cumhurbaşkanları Muhammed Mursi için idam kararı verdi.

Hesapları tutmayacak, Müslüman halklar susmayacak, boyun eğmeyecek. Yaklaşık 3 asırdır acıların en amansızını yaşayan Müslüman halklar Türkiye’nin, başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere erdemli kadrolarının öncülüğünde buna dur diyecek. Bunun matematiğini Batı çok iyi biliyor. Azgınlaşmasının sebebi de budur.

Mısır'da yapılanın aynısını ülkemizde de gerçekleştirmek istemişlerdi. El an da bu hesaplarının tutması için yerli işbirlikçileri ile büyük bir çaba içerisindedir Batı. Paralel örgütün lojistik, bürokratik, ekonomik ve medyasının gücüyle ülkeyi 1900'lü yılların ilk çeyreğine döndürmek istiyorlar.

Ama unuttukları veya hesaba katmadıkları bir şey var. Bu aziz milletin kendisi ve evlatları her şeyin farkında. Dün sabah uyandığımda sosyal medya üzerinden şöyle bir pankart ve notla karşılaştım:

"Uzun Adam, seni Sultan Abdulhamit Han'ın yalnızlığına bırakırsak kalbimiz kurusun"

"Abi, bir dedemi astılar, birini zehirlediler, sonuncusuna 28 Şubat yaşattılar. Biz de bu defa buna izin vermemek için Reis'e sevgimizi 40m2'lik pankarta sığdırıyoruz."

İşte bu hesabı unutuyorlar. Milletin ferasetini, kararlılığını, imanını unutuyorlar. Türkiye'yi eski Türkiye zannediyorlar. Tam bir asır sonra Türküyle, Kürdüyle, Lazı, Arabıyla, Çerkeziyle ayağa kalkan milletimizi durduracak beşeri bir güç yoktur.

Allah, zalime de yardımcı olmamızı ve zulümlerine engel olmamızı izlere nasip edecek, yeter ki biz bu asil duruşumuzu bozmayalım.

 

ahmetay_

Devamını Oku