Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Hey Şamil Tayyar, Sana Diyorum Sana!

“Ergenekon” diye isimlendirip aslında olmadığı halde sayende var kabul etmemizi sağladığınız sanal bir yapılanmadan bahsedip duruyordun. Anlattıklarınla birçok kişinin haksız yere süründürüldükleri mahkeme sürecini yanıltıcı ve saptırıcı bilgilerle kamuoyuna taşıyordun. Üslubunun ve sunumunun gücünden dolayı biz muhafazakar tandaslı insanlar tüm anlattıklarını aynıyla doğru kabul ediyorduk. Benim de içinde bulunduğum büyük bir kitleyi zavallı ve masum ulusalcılara karşı “kin ve nefrete sevk” ediyordun.

İhtimal hatırlamazsın; senin hakkında onlarca dava açılmış ve yüzlerce yıla varan mahkumiyetler talep edilmekteydi. Ekmeğini kazandığın gazetecilik mesleğinden atılacağın konuşulurken dramına dayanamamış, şahsına hem e-mail atmış, hem de telefon açmıştım. Sana şunu demiştim: Allah’ın verdiği bir lokma ekmeği dahi bölüşürüz, merak etme. Ama o telefon konuşmamızda sen benim kadar kendin için endişeli durmuyordun, şaşırmıştım. Nitekim çabalarının mükâfatını ahrette değil de dünyada almıştın sen.  Milletvekili oldun.  Senin adına sevinmiştim.

Yıllar yılları kovaladı, senin en şiddetli polemikçiliğini yaptığın o sürecin sonucunda anladık ki, “Sarı Kız” da yalanmış, “Ay Işığı” da yalanmış, “Balyoz” külliyen yalanmış, Poyrazköy cephaneliği kumpasmış, İlker Başbuğ’un elindeki de hakikaten tesisat borusuymuş, ama anlamadığım; temiz su tesisatı mı yoksa pis su yani lağım tesisatı borusu muydu? Çetin Doğan’ın, bilmem nerenin İmam Hatip lisesi müdürünün tutuklanması gereğini anlattığı o konuşma da hakikaten darbe planı değil de plan semineriymiş.

Şimdi senin ne hakkın vardı da bu masumları hapse attıran sürecin en ateşli savunucuğunu yaptın. Bu vesilesiyle çoğu ahmak olan biz muhafazakar tandaslı insanları “zihin yönlendirme” operasyonlarına “hedef kitle” ettiniz. Sen ödülünü ve ekstra ikramiyeni aldın: İki dönemdir milletvekilisin. İstikbalini maişetçe garantiledin. Ya sana güvenerek tavır almak suretiyle her zaman ve her yerde muktedir olan FETÖ’den daha organize olan Ulusacıların nefret listesine giren gerçekten yanıltılmış olanlar ne olacak.

FETÖ seni hipnoz ederek kendi amaçları doğrultusunda mı kullandı? Yoksa sen gönüllü mü bu işe soyundun? Neden o Ergenekoncularla ilgili iade-i itibar edilirken sus-pussun?

O “Ergenekoncu” diye tabir ettiğin kutsal camia Türkiye-Rusya barışını sağlarken, Türkiye-Mısır diyaloglarını yürütürlerken, İran üzerinden Esat’la sağlıklı iletişim kurarlarken sen geçmişte bu ak-u pak, tertemiz, güzide insanları itham ettiğin için hiç mi utanmadın? Sayın Cumhurbaşkanımız bugün, geçmişte seni enforme eden FETÖ’cülerle değil de onlarla bazı meseleleri halletmeye gidiyorsa mutlaka bizim bilmediğimiz ali maslahatlar ve hikmetler gözetiyordur. Bu durum seni rahatsız etmiyor mu?, Neden etmiyor? Sen bu oyunun neresindeydin, şimdi neresindesin? Neden sus-pussun? Geçmişte senin için endişelenmiş, gerekirse bir lokma ekmeğimi bir ömür seninle paylaşmayı öngörmüş ve bunu da bizzat sana bildirmiş birisi olarak sormak hakkımdır.

 

Cevap ver, şamil Tayyar, cevap ver!

Devamını Oku

Görevden Uzaklaştırılan Sendikalı (PKK'li) Öğretmenler

Malumunuzdur, ayrılıkçı silahlı örgüt PKK güdümünde kurulan sendika üyeleri ile ilgili görevden uzaklaştırma ve akabinde görevden el çektirme faaliyeti başlatıldı.

Sonradan bir birleşme neticesi adı değiştirilen bu sendikayla ilk temasım 1992 yılında olmuştu. Tayinim bu sendikanın tabanının en güçlü olduğu ile çıkınca, görev yaptığım okuldaki öğretmenler henüz benimle tek bir kelam diyalogları olmadan sendika üyesi olmadığımı tespit etmişler, ani ve gizli bir toplantı yaparak sendika üyesi değilsem kesin ajan olduğum hususunda kanaat belirtmişler. Akabinde şahsıma en şiddetli mobingi uygulamışlardı. Bu mobingden yeterince tatmin olamamışlar ve beni o zamanki “karşı tematik düşman” kavramı içinde bulunan “Hizbullahçı” iftirasıyla infazım için PKK’nın infaz timine şikâyet etmişlerdi.

PKK’nın infaz timi isim benzerliğinden ben diye bir başkasını yakalamışlar, bilgi ve kişi karambolundan (Allah’ın inayetiyle) kurtuldum. Birkaç ay sonra yine sendika üyesi öğretmenler yine öldürülmem için PKK’ya baskı yapmaktaymışlar. Örgütle teması olan akrabalarım beni sendikaya üye olmam halinde hakkımdaki kararın iptal olacağı yönünde çok şiddetli telkinde bulundular. Herhalde dünyada nadir görülen bir şey yaşadım: ölmeden önce taziyem yapıldı. Çünkü öldürüleceğim kesindi.

Bu arada emniyet istihbaratına da bu bilgi ulaşmış olmalı ki, vali yardımcılarından biri beni makamına çağırdı, tabanca vermek istedi, kabul etmedim. Bir büyüğümüzün tavsiyesine uyarak her an öldürülme ihtimaline binaen evden abdestsiz çıkmamaya, mümkün mertebe abdestsiz dolaşmamaya çalıştım.

Derken, bir gün işyerinden eve giderken bir grup genç yanıma yaklaştı, benim kendileriyle gitmemi, infaz edilmek üzere beni götüreceklerini söylediler. Ben de kendilerine öldürüleceğim yere yürüyerek gidemeyeceğimi bir araba çağırmalarını söyledim. Zaten az ileride bekleyen ticari görünümlü bir örgüt arabası hemen geldi içi silah doluydu. Ben önde, üç kişi arkada bir de şoför. İki silah üzerime doğrultulmuş halde ilerlerken arkamda gurubun lideri olduğu anlaşılan kişiye dönüp: “benim öldüğümden tam emin olun, eğer zerre kadar canım kalsa döner hepinizin an….ı s…r..m, sülalenizin kökünü kuruturum!” dedim. İçlerinden biri; “ ya hoca delikanlıymış, hiç korkmuyor!” tarzı bir şey dedi. Ben de kendisine “dünyada ne kadar sizden korkan ve korkutulanları korkutan varsa onların da  an….ı s…r..m!” dedim. Onlar benim sendikaya üye olmamam üzerinden başlayan süreci sordular. Dolaysıyla üye değilsem ajan olduğum sonucuna dayandırdıkları muhakemelerini söyleyince ben herhangi bir siyasi oluşum güdümlü sendikacılığı benimsemediğimi ve asla bu tarz bir sendikaya üye de olmayacağımı belirttim. Sordukları her soruyu minnetsiz ve sorgulayanları aşağılayıcı cevap vedim. Öğrencilik yıllarımdan tanıdığım, aslen MHP’li olan bir çok kişinin sosyal baskı ve korku yüzünden sendikalı, sendikacı olduğunu İspatladım. Beni infaza götürenlerin de ne kadar sığ ve basit tahriklerle katil olabildiklerini haykırdım. İki saatlik şiddetli münakaşadan sonra kifayetsiz yöneticilerinin kompleksli tahrikleriyle nasıl katil olabileceklerini yüzlerine haykırdım. O şiddetli tartışmanın sonunda beni saygıyla ve sevgiyle evime bıraktılar, ne zaman herhangi bir şeye ihtiyacım olduğunda yardımdan çekinmeyeceklerini beyan ettiler. Sonra da birbirimizi hiç görmedik.

İnfaz edilmemi uman meslektaşlarım da bir iki ay sonra birçoğu gizli gizli, diğer arkadaşlarından habersiz benimle iletişim kurmaya çalıştılar, kendilerinin de bazen emrivaki, bazen korku, bazen de dışlanmak istememek gibi sebeplerle sendikaya üye olduklarını söylediler. Okumadıkları örgüt gazetesine üye olduklarını belirttiler.

Sendikanın en güçlü olduğu dönemde aşırı bir şiddetine maruz kalmış biri olarak biliyorum: bu 14 000 öğretmenin en az yarısı sosyal baskılarla, geri kalan kısmın yarısı da hakim sendika onlardır diye oraya üye olmuşlardır. Ancak çeyreğinden daha azı PKK silahlı örgütünün sempatizanı olabilir. PKK eylemlerini destekleyen ve oraya lojistik destek veren üyeler 1 500 geçmez.

 Eğer devlet aklı bunları bulup en ağırından cezalandırırsa kimsenin majör bir tepkisi olmaz. Ama geri kalan en az 12.000 kişi aynı kefeye konursa ve aynı muameleyi görürse çok şiddetli toplumsal, duygusal kırılmalar yaşanır ki bu onda biri 1200 kişiden çok yüksek kaliteli, nitelikli, etki gücü çok yüksek, hakiki, uluslar arası terörist üretirsiniz.  Bu 1200 kişi dağdaki çobandan devşirme militandan 100 kat daha tehlikeli birer şerir olur.

İşte gerçek devlet aklı burada devreye girmesi lazım.  Örgüt için çalışan öğretmenle, sıradan bir sendika üyesini ayrıştırmalı, toplumsal huzura katkıda bulunmalı, dinamitlememeli..

 

Benden söylemesi…

Devamını Oku

FETULLAH GÜLEN'İN EN BÜYÜK ZARARI VE KENDİSİNE BİR ÖNERİM

Yaklaşık 100 kişilik minik bir cemaate düzenli dini sohpetler yapan bir arkadaşım 2007 yılından beri Fetullah  Gülen’in İslam içinden çıkacak 3. Süfyan(Müslüman görünümlü İslam deccalı)  olduğuna kendisince dini kaynaklardan delillerle anlatagelmekteydi. Doğrusu ben, anlatılanların kendi içerisinde tutarlı bağlama sahip olmasına rağmen aşırı bir yorum olarak bulurdum. Zira benim bilincimin direnç sebebi Kur’an’ın, İslam peygamberinin kendisiyle bu kadar yakından temas eden herhangi birinin bu iki kutsal tarafından manevi koruma altına alınacağına olan inancımdı, hala inanıyorum.

 Yani ben Fetullah Gülen’in şahsına değil, Kur’an’a ve Resulallah’a(A.S.) itimat ediyordum. Ama bu iki yüksek hakikate temas edip de onların manevi etkisine giremeyecek kişinin de ancak şeytan çapında şerli bir insan olabileceğini de biliyordum. İşte tam bu noktada ben mezkur şahsın 15 Temmuz öncesi itibarıyla “şeytan çapında bir şerir” paye çıkartamıyordum.

15 Temmuz hadisesinde yaklaşık 250 kişi öldü, binlerce kişi yaralandı. Ölenleri şehit, yaralıları da gazi bilmemiz, bizde nispeten buruk bir teselli oluşturuyor. Hatta kırılan yıkılanın yerine daha iyisi de yapılır. Ama Müslüman kamuoyunun duygusal kırılması, sanırım Cemel Vak’asından bugüne kadar en büyük tahrip olmuştur, olacaktır.

Müslüman bilinçaltı; “İslamiyet, İslamiyet’in tanımladığı Allah, İslam peygamberi, 14 yüzyıllık İslam kültüründe (Haşa, Tövbe-haşa..!) bir hakikatsizlik mi var? Zira bu değerlerle yetişmiş, güya en iyi bilenlerden ve milyonlarca kişiyi bu değerlerle kendisine takipçi kılmayı başarmış birinden südur eden bu kadar çok olumsuz örnekler güya İslami referanslıdır. Öyle ise İslam’da ve ilgili inanç sistematiğinde arıza var!

Güya İslami terör kavramı esassızdı, zira İslam adına yapılan eylemlerin özellikle Sünni İslam’dan kaynaklanmadığını, kaynağını hadislerden almayan Vahabi tarzı yorumların tezahürü olduğuna dair kanaatlerimiz vardı. Şimdi İŞİD-DEAŞ ile birlikte güya Anadolu Sünniliğinin en soft –diyalogcu versiyonu da terör üretebiliyormuş.”

Bu, şimdilik dillendirilmeyen fakat gittikçe bilinçaltından bilinç yüzeyine çıkacak ve Sünni İslam kültürünü zehirleyecek bir fitnedir. 15 Temmuzun asıl verdiği zarar budur!

Ben Zaten ömürleri boyunca Fetullah Gülen üzerinden İslam’ı vuran kişilerin bugünlerde yaptıkları tespitleri kutsayacak değilim. Ancak Ali BULAÇ, Ahmet Turan ALKAN başta olmak üzere muhafazakar tandanslı tüm yazar ve düşünürlerin bugünkü tespitlerini önemsiyorum.

Fetullah Gülen’e bir önerim:  Uluslar arası medya kuruluşlarına demeçler verip “benim darbeyle ilişkim yoktur” diyeceğine kameralar karşısında abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra Kur’an’a el basarak darbeyle ilgisinin olmadığına dair yemin edip yayınlarsa daha sahih, esaslı bir eylem olur. Şayet yönettiği organizasyon içinde, kendisine rağmen, kendisi adına teşebbüsler olmuşsa onlar için de mesuliyet kendisindfedir, kendisini mehdiyet veya mesihiyet makamında görüp de içindeki ajan ve hainleri keşif ve tespit edemiyorsa zaten o makamlarda olmadığının delilidir…

 

Allah Gülen’i af eder mi bilmiyorum ama adamlarının marifetiyle hak ettiği makamdan diskalifiye edilerek ekmeksiz-mesleksiz bırakılmış bir tek gözü yaşlı mağdurun gözyaşı kendisini cehennemin dibinde ebedi tutmaya yetecektir.

Devamını Oku

Fetullah Gülen: Şuyuu Vukuundan Beter

90’lı yıllar. Bir arkadaşım, yaklaşık 700-800 sayfa, “Harun Yahya” takma adıyla hazırlanmış “Masonlar” isimli bir kitabı okumam için bana vermişti. Çoğu resimlerle dolu, iri puntolarla yazılmış bir kitaptı. Sanki bir çırpıda okuyup bitirdiğimi hatırlıyorum. Pek kimsenin bilmediği sırlara vakıf olmuşum gibi bir haz yaşadım başta, ikinci aşamada ise müthiş bir ümitsizlik sardı benliğimi, zira hemen hemen tarihe geçmiş tüm kişiler ve neredeyse an itibarıyla popüler herkes “masonmuş”. Sanki mason olmayan hiç kimse hiçbir zaman kariyer yapamazlarmış. Mason olmayanların sanki hayat hakları yokmuş hissini verdi.

Gencim o zamanlar, özgüvenim zirvede ama bu kitap öyle bir çarptı ki tüm kariyer planlarım altüst oldu. Pek çok zaman sonra anladım ki o kitap güya masonları deşifre edip olumsuzlamak için değil de tıpkı bende bıraktığı etkiyi herkeste bıraksın diye hazırlanmış. Bugün kedicikleriyle birlikte İslam imajına en büyük darbeyi vuran Adnan Oktar marifetiyle mason imajına pozitif katkıda bulunmak için hazırlanmış. Zaten Adnan Oktar, Masonların en kıdemlileri ve onlarla hep aynı kategoride algılanan Yahudi üstatlarının en büyükleriyle karşılıklı iltifatlaşmaktadırlar.

İşte o zamanlar Adnan Oktar’ın Masonlar için yaptığı katkının tıpkısının aynısı bugün Fetullah Gülen için yapılıyor: Sanki cemaatten olmayanlar terfi edemezlermiş, kariyer yapamazlarmış, hatta cemaatten olmayanların hakk-ı hayati bile olamazmış, eceli ile öldüğü sanılan pek çok kişi cemaat tarafından öldürülmüş…

Ben Fetullah Gülen /cemaat imajının toplum önünde bu kadar büyütülmesine karşıyım. Zira yaklaşık 2700 hakim, bir o kadar subay, neredeyse elli bini bulan on binlerce kamu görevlisi … vs.   Bunlar sayıca bu kadar çok olmamalılar, olamazlar…

Neredeyse tüm Türkiye’yi ele geçirmişler… Ordunun en üst kademesinde % 40 buluyormuş da, ama tüm ordu içinde %1,5 imişler…

Hakikaten bu rakamlar doğru ise çok korkmalı ve ümitsizliğe düşmeliyiz. Ancak ben insanı tanıyorsam, biraz toplum psikolojisini biliyorsam, Hacı Bayram-ı Veli'nin 1,5 müridi örneğinde olduğu gibi kafalarına basıldığında onlardan geriye bir avuç insan bile kalmayacaktır. Öte taraftan başarılı olsalardı, her devirde dört ayak üstüne düşen yüz binler kaypak insan kraldan daha fazla kralcı olarak, sadakatini göstermek için aldıkları talimatlardan daha fazla zulüm yapacaklardı.

Fetullahçı örgüt hiçbir zaman başarılı olamazdı. Zira “iki ordu karşılaştığında kimin galip geleceği bellidir: silahları daha güçlü olan değil, felsefesi üstün olan galip gelecektir”(Ziya Gökalp). Elitistlere dayanan Gülen’in fakirlere dayanan Erdoğan’a galebe çalması imkansızdır.

 

                Asıl korkulması gereken Ramiz oğlu Mustafa Fetullah Gülen değil, onları güçlü zannederek orada kendilerine yer tutmuş, kişisel menfaati için onlarca kişiyi öldürmekten bir an bile tereddüt etmeyen kaypaklardır.

Devamını Oku

Darbe Girişimi Başarılı Olsaydı

Allah'a şükürler olsun ki darbe teşebbüsü başarısız oldu. İlk gece meydanlara çıkanları selamlıyorum. Gerçek kahramanlar onlardır. Daha sonra meydanlara çıkıp hükümete bir çeşit “ben buradayım ha…” diye selam çakan onlarca siyaset münafığının şahidiyim. Büyük bir kitle duruma bakıp öylece hareket etmişler ve edeceklerdi.

Hükümete düşen bu dönemde biraz daha dikkatli davranmak olmalı. İnsanlar doğaları gereği haklının yanında olmaktan çok güçlünün yanında olmayı tercih etmiştir, edecektir. Demokrasi nöbetine gidenlerin tümünü itham etmem. Ama imanım gibi biliyorum ki ekseriyet, aksi durumda yine aksi istikamette davranış gösterirdi. 12 Eylül 1980’i görmüş biriyim. O cezaevlerinde işkenceleri yapan Kenan Evren değildi, Yüz binler hasta ruhlu insan için Kenan Evren yalnızca imkan vermişti. Psikopatça zulüm edenler yüz binlerden fazlaydı…

Şimdi darbe girişimi başarılı olsaydı:

Amerika Birleşik Devletleri: Türkiye cumhuriyetinin iç işleridir. Türk halkının seçimi bizim için önemlidir. Yeni yönetimle geçmişte olduğu gibi gelecekte de stratejik ortaklığımız daha da güçlenerek devam edecektir.

Avrupa Birliği: Yeni yönetimin Avrupa Birliği projeksiyonundan memnunuz. Tutuklulara insan hakları çerçevesinde muamele edilmesi ve işkence edilmemesini ümit ediyoruz. En kısa zamanda bir gözlemci heyeti gönderme önerimize olumlu cevap veren yönetime teşekkürlerimizi bildiriyoruz.

Birleşmiş Milletler: Türkiye Cumhuriyetinin uluslararası taahhütlerine ve finansal yükümlülüklerine karşı bağlılık ve yürürlülüğünün aynıyla devamı konusunda verdiği taahhüt uluslararası hukuka bağlılık beyanı takdirle karşılanmıştır.

İsrail: Türkiye ile daha önce yaptığımız tüm anlaşmalar tarafımızca yürürlüktedir. Daha güçlü işbirliği için en kısa zamanda heyetlerimiz Türkiye’ye gidecektir.

Rusya: İlişkilerimiz hızla eski seviyesine ulaştırılacak, Türkiye’deki yönetimin değişmiş olması ekstra bir motivasyon kazandıracaktır.

İngiltere: Türkiye Cumhuriyeti NATO Üyesi olarak Orta Doğuda en önemli müttefikimizdir. Orta Doğunun dizaynında Türkiye Cumhuriyeti geçmişte olduğu gibi gelecekte de stratejik ortağımız olmaya devam edecektir.

Almanya: Yeni yönetime her türlü stratejik planlama, silah ve teknoloji desteğimiz devam edecektir.

Suriye/Esat: Yeni yönetim ile eskisinden çok daha güçlü birliktelik arzuluyoruz. Yurtta sulh konseyini gelecek hafta Şam’da cuma namazına bekliyoruz.

Kemal Kılıçtaroğlu: Darbelere karşıyız ama bu darbeye sebep olan nedenleri iyi düşünmemiz gerekir. Önceki yönetimi özeleştiriye davet ediyoruz. Önerilerimizi dikkate almadıkları için böyle oldu. Umarım Yurtta Sulh konseyi önerilerimizi dikkate alır.

Devlet Bahçeli: Ülkemizin selameti için tüm ülkücü kadrolarımızla geçmişte olduğu gibi gelecekte de devletimizin emrindedir.

Doğu Perinçek: Atatürkçü kadrolarımız bu yönetim değişikliğinde enformasyon desteğiyle katkıda bulunmuşlardır. İlk demokratik seçimlerde % 34 ile iktidardayız.

Mustafa Destici: Cemaatin geçen seçimlerde partimize oy verdiğini biliyoruz ve gecikmiş teşekkürlerimizi bildiriyoruz.

Selahattin Demirtaş: Roboski ve belediye başkanlarına kelepçe olaylarında cemaate yapılan suçlamalara inanmadığımızı bir kere daha beyan ediyoruz. Belediyelere kayyum atamayacak olan yönetime teşekkür ediyoruz.

Mustafa Kamalak: Bugüne kadar darbeler hep İslam karşıtı kadrolarla Müslüman kadrolara yapıldı. Allah Şükürler olsun ki, ilk defa Müslümanlar darbe yaptı.

Daire Amirleri/Genel Müdürler/Müdürler: Üniversitede öğrenciyken sınıf arkadaşlarımın davetiyle cemaat evlerine gitmişliğim ve milli yemeğimiz maklubeden yemişilğim var. Ajandama bir bakayım o arkadaşların telefonunu bulabilecek miyim?

Memurlar: Allah'tan yeğenim ve/veya komşum o cemaatten. Hemen onu bir arayayım. Aman bize dokunmasınlar.

Vatandaşların büyük kısmı: Allah devletimize zeval vermesin.

 

Darbe gecesi şehit olan: Ah binlerce canım olsaydı da tekrar be tekrar şehit olsaydım...

Devamını Oku

Fatih Terim: Ulusal Hain!

Futbol takipçisi değilim, ofsaydı bana birçok kez izah ettiler yine de neden bazı gollerin ofsayt gerekçesiyle iptal edildiğini anlamış değilim. Hem ofsayt niye var ki? diye de çok sorgulamışımdır.

Çocukluğumdan beri takım tutmanın mantığını da çözebilmiş değilim. Takımın kuruluşunda, oyuncuların seçiminde, oyun esnasında taktiklerden hiçbirine müdahil olmayacaksın/olamayacaksın sonra da o takımı tutuyor olacaksın. neresinden, nasıl tutacaksın?

Ama galip gelmesini istediğim takımlar da olmuyor değil. Bunlar genellikle tek maçlık oluyor. Bir takım bir kaç hafta üst üste yenilmişse, arzu ediyorum ki o maçta kazansınlar, zira o takımda oynayan çocuklar ve aileleri ihtimal büyük üzüntüye ve sosyal baskıya maruz kalacaklardır, dayanamam..

Mesela Galatasaray takımı ekonomik sıkıntılardan dolayı transferler yapamamıştı, Özhan Canaydın da çok Beyefendi biri olduğu için o yıl onların şampiyon olmasını arzu etmiştim. Bu yıl da Beşiktaş'ın şampiyon olmasını arzu ettim, zira bir çok sevdiğim arkadaş beşiktaşlıydılar ve onların mutlu olmasını istiyordum. Şehrimin takımını da tutmaya çaba gösterdin ama ortada takım makım kalmadı...

Aslında ben "şefkat"in kendisini tutuyordum, en mağdurlar galip olsalar da ezilmeseler o çocuklar, diye düşünürüm.

Milli takımın da ateşli taraftarı sayılmam. bizimkiler kazansalar iyi olur, derim ama karşılaşan takımlar içinde hangi futbolcu annesine-babasına ve topluma daha hayırlı işler yapacaksa o çocuğun bulunduğu takımın galip gelmesini arzu ederim. Örneğin F1 pilotu gavur(!) Alman Şumaher (Allah Acil şifalar versin) Pakistan'daki sel felaketine 10 Milyon Dolar bağışlamıştı.

Ben insan odaklı düşünüyorum, ona göre muhakeme ediyor ve dua ediyorum.

İşte tam bu noktada Fatih Terim'in TRT için sarf ettiği çirkin sözler aklıma geliyor. TRT'den gelen sorulara cevap vermeyecek ve TRT'ye programlara gitmeyecekmiş beyefendi. Bulunduğu makam, ona böylesi bir durum için şahsi inisiyatif kullanma hakkı vermemektedir. TRT bir kamu kuruluşu olmazsa bile TRT ekranlarından bilgiye ulaşma hakkına sahip izleyicilerin hakkına saldırıdır. Zira o kadar teknolojiye rağmen TRT dışında hiçbir yayın kuruluşunun ulaşamadığı yerlere yayın yapabilen tek kuruluştur.

Fatih Terim'in egosu ve kibri kendisini ilgilendir. "Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremeyecek" kaidesince "başı başını yesin" derim. Ama işgal ettiği makamın gereği kendisinin böyle bir hakkı yoktur!

"Ben/biz bitti demeden bitmez" sözü ise tam anlamıyla kendi eliyle kendi ipini celladına teslim etmek olmuştur. Zira bu sözden benim anladığım şudur:

Hasbel kader finale kadar yönettiği takım elendiği an diyebiliriz ki, takım aslında yenilmedi, Fatih Terim bitmesini istedi. Bir üst tura, şampiyonluğa gidebilecekken "bitmesi" yönünde irade kullandığı için yenilmiş oldu. Öyleyse Fatih Terim yut dışındaki Türkiye taraftarlarının da dahil olduğu yüz milyonlarca taraftarın ümidini kasten sabote etmiştir. Öyleyse ulusal haindir.

Keşke "elimizden geleni yaptık, yapıyoruz, yapacağız, gerisi şans, nasip.. vs. deseydi.

Kişi bu kadar kibir abidesi olunca muhatapları da daha acımasız oluyor.. Kendi tercihler, İhtimal çalıştığı halkla ilişkiler şirketi bu tipi kendisine biçmiştir. Hayrını görsün...

kaliteuzmani@gmail.com

Devamını Oku

DOĞU PERİNÇEK'E DAİR

1989-90 yılları, henüz 17-18’li yaşlarımdayken Üniversiteden üst sınıf arkadaşlarımdan biri beni de DİSAT (Dicle Amatör Sanat Toplıluğu) adında güya Kürdistan’ın ilk tiyatro topluluğuna bir rol için davet etmiştii. Gittim, gruba dâhil oldum. Grubun hamileri o zamanlar çok popüler ve Doğu Perinçek’e bağlı olan “2000’e Doğru” dergisinin temsilcileriydiler.

Hem bu arkadaşların hem de PKK’lilerin aslında ayrı organizasyonlar odluklarını içlerine girince anladım.  Zira Doğu Perinçekile PKK ve Abdullah Öcalan birlikte hareket ediyorlardı. Zaten beni gruba davet eden arkadaşım bizzat Doğu Perinçek’i Öcalan’la görüştüren kişiydi. O seyahattin hatırası olan çiçek takdimli fotoğrafları da arkadaşım çekmişti.

“2000’e Doğru” dergi merkezinden gelen gençler benim de resmimi ve kimlik fotokopimi almışlardı. Beni gençlere yönelik çıkaracaklarını söyledikleri “Eylem” dergisinin temsilcisi yapacaklardı. Ankara’dan gelen Doğu Perinçek’in semiz, yapılı, rahat ve özgüvenleri yüksek tipleri diğer arkadaşlarımın aksine bende sempati yaratmadı. Çünkü genellikle rutin içerik olan tüm camianın neredeyse iki yıl içinde gerçekleşeceğine inandıkları Sosyalist devrimi gerçekleşeceğine dair ümit pompalamak yerine sürekli İslam karşıtı bir konuşma yürüttüler. Hatta her yıl bahar mevsiminde periyodik olarak İslam karşıtlığı üzerine özel sayı hazırladıklarını söylemişti.

Kişisel ibadetlerim itibariyle hiç dindar sayılmam ama bu kadar net İslam karşıtlığı da beni cidden çok rahatsız etmişti. Önce grupla duygusal kopuş yaşadım. Zamanla kendimi daha çok muhafazakar camiada buldum.  Arkadaşlarım vesilesiyle birçok cemaat, tarikat, örgüt, fraksiyon, dernek, vakıf ile temasım oldu. Hemen hemen hepsinde ortak bir nefret fenomeni vardı, o da Doğu Perinçek’ti.

Hemen hemen tüm muhafazakar camiayı presleyen 28 Şubat sürecinde en fazla zarar görenlerdenim. Birim insanın gördüğü zararın en az on misli zarar ve acı çektim. O süreci takip ederken öğreniyoruz ki 28 Şubat’ı Doğu Perinçek ve aynı camianın yine dev ismi Faik Bulut’un akıl hocalığında ve onların ofislerinde hazırlanan stratejilerle uygulamaya sokmuşlar.

Ben, gözlemlerimle ve belki de aldığım sosyal telkinlerle Doğu Perinçek’i “kötü”, “öteki”, “zalim”, İslam düşmanı”, “dinsizlik komitesinin başlarından biri”, Türk İstihbarat birimlerinin gizli bilgilerini diğer düşman ülkelere satan kişi” gibi kavramlarla öğrendim.

Kim bilir, belki ben de bir zamanlar Sayın Cumhurbaşkanımız R.T. Erdoğan gibi yanıltılmış olabilirim. Aslında bir algı operasyonunun mağduru olarak Sayın Doğu Perinçek’i haksız yere itham etmiş olabilirim. Lütfen ya Sayın Cumhurbaşkanımız R.T. Erdoğan ya da Sayın Perinçek benim algı operasyonlarıyla kirletilmiş zihnimi ak-u pak etsinler. Aksi takdirde pek rahmet okumadığım Parelelci diye tabir edilen organizasyonunun tepesindeki kişi dinimin azılı düşmanı diye zannettiğim Ulusalcıların karşısındaysa ve genellikle rahmet okuduğum Sayın Cumhurbaşkanımız R.T. Erdoğan dinimin düşmanlarının yanındaysa zihnimi kurcalayan, uykumu kaçıran hallere vesile olmaktadır.

Elbette Sayın Cumhurbaşkanımız R.T. Erdoğan’ın bildiği, henüz aklımızın idrak edemediği gerçekler vardır. Dilerim en yakın zamanda taraflardan biri lütfeder, bahusus şahsıma izah ederler…

 

kaliteuzmani@gmail.com

Devamını Oku

ÖLDÜRÜLMEK BU MESLEĞİN FITRATINDA VAR

Tarih boyunca savaşlar hep “ele geçirmek” isteyenlerle “ekde tutmak” isteyenler arasında olmuştur. Mesela ele geçirilmek istenen yer Cizre, İdil, Sur. Elegeçirmek isteyenler PKK’lılar. Elde tutmak isteyenler ve ele geçirenleri bertaraf etmek için güç kullananlar Türkiye Cunhuriyeti kolluk kuvvetleri, yani askerler ve polisler. Buraya kadar malumu ilandı,  yalnızca formülü verilerle doldurduk.

Şimdi gelgelelim çatışanların özel durumlarına: bir taraftan lojistik ve finansal desteğini yurtdışından sağlayan ileri düzey saldırı eğitimi almış ayrılıkçı, silahlı idealistler; diğer yanda otuz yıllık “iç güvenlik” çatışma formatlarının her türlü kurumsal hafızası ile tecrübeli kolluk kuvvetleri.

Tabiiki ölüm haberleri ve ardından “görüyor musunuz, düşman ne kadar da insafsız bir zalim? İşte, bizim öldürülenlerimiz ne kadar da masumdular, daha yeni evlenmişiti, babasına ev almıştı, bodrumda savunmasızca öldürüldü… vs”

Unutmayın! Bu her haliyle savaştır. Terör kelimesii gerçeğe çok hafif bir iftiradır. Ne devletin fiili “devlet terörü”dür, ne de PKK’nınki bir terör eylemidir.  En sahihinden bir savaştır. Tabii ki tüm savaşlarda olduğu gibi “ilk önce gerçekler, sonra da masumlar ölür”. Ardından silahlı savaştan daha güçlü enformasyon savaşı yürütülür. Çoğu zaman kamuoyunun bildiğiveya kendisine servis edilen bilgi gerçekli hiç ilgisi olmayan bir bilgidir.

İran-Irak savaşını hatırlıyorum: her iki taraf da savaş ile ilgili kayıp haberini verirken kendilerinden ölenlerin sayısını birkaç kişi, karşı tarafta öldürülenlerin sayısını yüzlerce diye ilan ederlerdi. Aynı hal burada da söz konusudur. Gerçek olan şey kayıpların ilan edildiğiinden daha fazla olduğudur.

Türkiye cumhuriyeti, onlarca yılın tecrübesiyle aklıllıca bir hamle yaparak hiçbir tecrübesi olmayan mecburi askerlik yükümlüleri yerine profesyonel birliklerle mukabele etmektedir. Yani çatışma alanındakiler bilerek, isteyerek bir meslek olarak fıtratında öldürülmek de olan “düşmanı öldürme” mesleğini seçen Uzman Onbaşı, Uzman Çavuş, lsans mezunu polislerdir.  (Astsubay ve subayları, henüz çocuk yaşta mesleğe mecburi hizmet şartıyla dahil ettikleri için tasnif dışı tutuyorum)

Reşit ve mümeyyiz olan ve iradeleriyle bu mesleği seçenlerin aldıkları maaşlar, kendilerine verilen eğitimin de gereği olarak işte bu günler içindir. Bu saatten sonra hem alternatif binlerce meslek varken, ihtimal faziletine de inandıkları “kâfiri, zalimi, düşmanı” öldürme mesleğini seçmişlerdir. Bu tamamıyle bir tercih meselesidir. Bu mesleğin fıtratında öldürülmek vardır. Keşke hiç kimse ölmezse, ama “düşman” kavramı varsa, devletler de “isteklilerden” kendisine eleman devşirecektir. Bunları en güzel şekilde eğitecektir ve ardından da “düşman zuhur ettiğinde” de “düşman”ın üzerine sevk edecektir. Bu çatışmalarda herkes niyetine göre ya “şehit olacaktır, ya da “insan zaiyatı” olarak istatistik bir verinin doneleri olacaklardır.

Şimdi “şehit cenazesi” başlıklı haberlerde Devletin en üst düzeyindeki yöneticilere hakaretlere şahit oluyoruz ya, biri de çıkıp demez mi ki, çok sevdiğiniz evladınızı madem ki, korumak ve kollamak niyetindeydiniz de, neden binlerce meslek içinden en tehlikelisini seçmesine engel olmadınız?

Devlet varsa ayrılıkçılarda olacaktır. Ayrılıkçılar varsa çatışma/savaş da olacaktır. Çatışma/savaş olacaksa savaşçılar da olacaktır. Savaşçılar düşmanla karşı karşıya geleceklerse ölüdürmek kadar ölüdürülmek de olacaktır. Öldürülmek varsa acı da olacaktır. Acı çekmek istemiyorsanız, …   … (susmak lazım)

Devamını Oku

TAYYİP ERDOĞAN “GÜLÜMSEMELİ”!...

Türkiye’de sağ seçmen kitlesi yaklaşık %65’tir. Milliyetçi oylar arındırıldığında, sağdaki tek kitle partisi olan AK Parti hiçbir propaganda faaliyeti yapmasa da olacağı minimum oy oranının % 38 olduğu gerçeği taş gibi ortadadır. Yani tüm seçim sonrası seçimlerde tüm hükümet formüllerinin tam göbeğindedir. Hal böyle olunca tüm çalışmalar bu oranı yükseltme üzerine kurulmuştur, kurulmalıdır, kaçınılmazdır.

Mesele tek başına iktidardan çok, tek başına hükmetmedir. Yani, öyle veya böyle  iktidar olunur ama muktedir olunamaz…

Sayın Erdoğan, her ne kadar Cumhurbaşkanlığı makamına çıkarak yasal bir tarafsızlık statüsünde bulunuyor olsa bile AK Partinin kurucu başkanı ve partisi adına yıllarca başbakanlık yapmış birisi olarak her halükarda kurucusu olduğu partiyle, partisi de onunla birlikte zihinlerde yer etmiştir ve edecektir. İkisi bir bütün halinde algılanacak ve ayrıştırılamayacaktır. %38’in üstündeki tüm oylar, AK Parti adına yürütülen siyasi propaganda faaliyetlerinin olumlu ya da olumsuz tüm sonuçları tamamıyla Sayın Erdoğan’ın marka değeri, söylemleri, tavırları hatta jest ve mimikleriyle doğru orantılıdır.

7 Haziran seçimlerinde bizzat meydanlara inmesi stratejik açıdan oldukça doğru bir karardı. Ancak stratejik karar doğru olmasına rağmen beklenen sonucun alınamamış olması ile ilgili birçok akademisyen, düşünür, yazar fikir beyan ettiler. Hiç kimse zannımca şimdi yapacağım tespitte bulunmadı:

7 Haziran arifesinde Sayın Erdoğan’ın daha önceki seçimlere nispeten ihmal ettiği veya istemeden yitirdiği en büyük sermayesi, silahı, dolayısıyla hakiki vaadi “tebesüm”üydü.

Belki de rakipleri veya düşmanları bunu çok iyi bildikleri için kendisini en çok kızdıracak hamleler yaptılar. Sayın Erdoğan da kendince haklı olarak öfke patlamaları yaşadı, yüz ifadesi meydanlara, ekranlara yansıdı. Yıllarca beton gibi bir surat olarak halkın önüne çıkan siyasetçilere nispeten çok sempatik algılanan Sayın Erdoğan, öfke-asabiyet ifadeleriyle birlikte tebessümünü de kaybetmişti. Daha önce ekrandan kendisini görenler mesela “Türkiye’nin IMF’ye borç stoku veya kişi başına düşen gayri safi milli hasıla” ifadelerinin gerçekte ne ifade ettiğini bilmese bile karşısında “tebessüm eden biri” vardı ve onu görmek kendilerini de mutlu etmekteydi. Daha sonra ise “parale”nedir bilmeyenler ekrandan asabi bir kişi gördüklerinde duygusal bağlarında zaaf olmamasına imkân yoktur.

Şahsen kendim Sayın Erdoğan’ın yüzündeki tebessümün kaybolduğunu gördüğümde aklıma ilk gelen şu olmuştu: “herhalde rakipleri veya düşmanları çatışma ve saldırı platformunu metafizik boyuta taşıdılar, ya hakikaten büyü yapıldı veya cinlerin saldırısı var”

Zira yüzlerce danışmanı olan Sayın Erdoğan en önemli silahını düşürmüş, etrafındaki herkesin basireti bağlanmış olmalıydı. Akıl alacak durum değildi…

Sanırım Sayın Cumhurbaşkanı tebessümünü yitirince ardından çözüm süreci tahammül edilemez bir boyut kazandı, ardından polisler bölgede asabileşerek gereksiz aşırı güç kullanmaya başladılar, neticede korku ve öfkenin beslediği psikolojiyle hiçbir dinde veya kültürde olmayan bir his tahrikiyle cesetlere hakaretler, yerde sürtmeler gerçekleşti.

Yalnızca AK Partinin seçim zaferi için değil tüm ülkede, tıpkı en azından beş yıl önceki fabrika ayarlarına dönebilmemiz için öncelikle Sayın Cumhurbaşkanımızın tebessümüne şiddetle ihtiyacımız var. Şahsen ben kendilerinin o halini hasretle özleyenlerdenim. Neticesi de silsile olarak doğudaki savaşın neticelenmesine kadar gidecektir.

 

kaliteuzmani@gmail.com

Devamını Oku

Süleyman Demirel Ölmeyeydi İyiydi

Süleyman Demirel’i henüz Çocuk olduğum 70’li yıllarda ulusal meseleler konusunda tek bilgilenme kaynağımız olan radyo ve televizyonlarda Türkiye’yi yöneten ve karşısındaki Bülent Ecevit’le girdiği polemiklerden hatırlıyorum. O polemikler o kadar tahrip ediciydi ki bu gerginlik sokaklara ölüm olarak yansıyor, her gün onlarca genç öldürülüyordu. Parlamentonun aylarca cumhurbaşkanı seçemediği dönemde yine tahrip edici tavrıyla hatırlıyorum. Ülkeyi resmen yönetiyordu ama memleketin yarısından fazlası “kurtarılmış bölgeler”di.

Derken bir sabah olgunlaşması için beklenen ve neticesi olarak Süleyman Demirel’in de bir parçası olduğu anlaşılan “Bayrak Harekât Planı” çerçevesinde Kenan Evren komutasındaki silahlı kuvvetler yönetime el koydu.

Çocuktuk, 11 Eylülde her biri karizmatik kurtarılmış bölge yöneticilerinin birden bire nasıl dramatik boyutta sus-pus olduklarını gözlemledik. Meğer yıllar sonra öğreniyoruz ki çoğu “Bayrak harekâtı” piyonuymuş. Düşünüyorum da o mahallerde genç çocukları sağcı-solcu diye öldürten fraksiyon liderleri piyon ise, alması gereken tedbirleri aldırmayarak binlerce gencin ölümüne çanak tutan güya ülkenin başbakanı bu planın neresinde?

Yıllar geçiyor, üniversiteye gitmeye başlıyorum çok sevdiğim bazı insanların Süleyman Demirel sevgisiyle karşılaşıyorum. Bunlar Nur Cemaatinin Yeni Asya koluna mensup kişiler. Her şeylerini takdir ediyorum ama Süleyman Demirel sevgileri yok mu? İşte o kısmı gırtlağıma saplanan( biliyorum öldürmeyecek ama) ölümden beter bir kılçık gibi beni rahatsız ediyor.

Bir mit oluşturmuşlar: “Bediüzzaman, Isparta’nın İslamköy’ünden biri çıkacak, eğer Kur’an a sahip çıkarsa Türkiye’nin başına geçecek demiş. İşte o kişi Süleyman Demirel’dir” Bediüzzaman yanlış söylemez ama vallahi böyle birinden bahsetmişse kesinlikle o kişi Süleyman Demirel değil diye haykırıyorum yüzlerine ama içimden… Yıllar beni haklı çıkardı, keşke yanılan ben olsaydım.

Bu grubun karşıtları da şöyle bir şey anlatıp istihfaf babında eğlenirlerdi: Bir seçim sonrası bu cemaatin büyükleri Süleyman Demirel’i tebrik için ziyaretine giderler. Bir ricaları vardır. Bakanlıklardan birine kendi cemaat mensuplarından birisinin atanmasın... Süleyman Demirel’in performansı zirvededir: Bizden bir bakan atanısın diyorsunuz ya başbakan sizden, başbakan sizden! der. Talepkârları eli boş ama ağızları kulaklarında mutlu bir şekilde huzurdan gönderir.

Yıllar geçer. Önce 91 yılındaki seçimlerde siyasi yeteneklerini kullanarak kadim rakibi CHP’nin o zamanki görünümü olan Erdal İnönü’nün liderliğini yaptığı sol partiyi kendi arzularına hadim ettirmeyi başarır. Başbakandı. Cumhurbaşkanı olması için Turgut Özal’ın ağabeyine koltuğu devretmesini istemişti. Talep geri çevrilmişti. Öyle ise bu vefasız kardeş bertaraf edilmeliydi. Nitekim Özal’ın öleceğini önceden bilip arkadaşlarına naklettiği şehir efsanesi gibi kabul gördü.

Dedektifliğin birinci altın kuralı: Özal’ın ölümü kimin işine yaradı ise ve bu organize bir cinayet ise bu cinayetin en önemli paydaşlarından biri de Süleyman Demirel olmalıydı. Cinayet olduğu ispatlanmadı ama cinayet olduğu ortaya çıkmasın diye her türlü gayretin gösterildiği süreç bir ironiye dönüştü.

Süleyman Demirel tipolojisinde Level 3’e gelindi: 28 Şubat ve sürecin zirve noktası: Erbakan’a yaptığı onlarca kumpas bir yana yıllardır dindarlığını sömürdüğü kitlenin başörtüsüyle okumak isteyen kız çocukları için “okumak istiyorlarsa Arabistan’a gitsinler” ifadesi tarihin hınzır hafızasına kaydedildi.

Söylemeden edemeyeceğim. Yıllarca kitlesini kullanıp sömürdüğü Bediüzzaman’ın şü sözü bana hep Süleyman Demirel’i hatırlatır: “Avrupa’nın kafirleri, Asya’nın Münafıkları” Süleyman Demirel sanırım Asya’nın ve ahir zamanın en büyük münafığı. Kendisi ölmeden kendisi hakkında böyle düşündüğümü bilmeli. Belki beni tashih eder,  ben de özür diler, helallik dilerim. Aksi takdirde kendisinin iradesinde yıllarca azgelişmiş ülkenin vatandaşlarından biri olarak Ruz-u mahşerde benim konforumdan çalıp, çaldırdıkları için kendisinden davacıyım.

Devamını Oku