Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

TÜRKİYEDE YÜZÜ KIZARANLAR MUTLAKA VARDIR

Ülkemizin 1960’dan bu yana her on yılda bir darbelere alışkın olduğunu biliyoruz. Ancak 1995 yılında başlayan son 13 yılda da üç modern darbeyle yüzyüze kaldığımızı da görüyoruz. 2002 yılında AK Parti’nin iktidara geldiği günden itibaren, bu partiyi devirme programı belli çevrelerde "laiklik" planlarına göre başlatılmıştır. Hele son darbenin askerin ön plana çıkmadığı bir darbe olması ise, açıkçası önemli bir değişimin ifadesidir. Bu kez savcılar-yargıçlar askeriyeye gitmemiş, askerlerde yargı çevrelerinin kapısını açmamıştır. Ama yine de yapılmak istenen yapılmış, siyaset dışı yolla darbe planı devreye alınmıştır. Hele darbe planının yanında "ERGENEKON" adlı soruşturma da gündemde SUSURLUK’tan daha etkili bir şekilde yer almıştır.

 

Cumhuriyet mitinglerinden, ulusalcı-laikçilere 27 Nisan e-muhtırasının da desteğine rağmen 22 Temmuz 2007 seçimlerine kadar geçen, yüzde 35 oy olanların kendi ülkesinin diğer insanlarına (% 65) karşı, onlarında olan bayrakları sallayarak abartılı bir şekilde yaşanan sürecin sonuçlarından seçkinlerin (CHP’liler, askeri-adli-sivil bürokratlar, üniversiteliler) hiç ders almadığını biliyoruz.

 

AK Parti’ye karşı kapatma davasının açılmasının ardından bazı malum kişilerin, tıpkı cumhuriyet mitingleri döneminde olduğu gibi bir umuda kapıldıklarını, sevinç duyduklarını görüyoruz. Bu kez askerin değil yargının işe el atmasıyla,  malum insan kalabalığının bir kez daha AK Parti’den kurtulma umuduna kapıldıklarını da gazete köşelerinde, televizyonlarda, internet sitelerinde dinliyor, izliyor ve okuyoruz.

 

Siyaset dışındaki hiçbir yolun AK Parti’ye karşı çıkan cepheye yararı yoktur. Bunu anlamakta zorluk çekiyorlar. AK Parti’ye tepki gösterenler kendilerini o kadar çaresiz bir konumda görüyorlar ki, birileri (denenen askerler, yeni denemeye alınan savcılar-yargıçlar) bizim adımıza bir eylem yapsın, hepimiz ayak takımından kurtulalım diye bekliyorlar. Yani siyaset dışı bir güçten medet umuyor, her zaman olduğu gibi darbe peşinde koşuyorlar. İktidar gücünü hissettikleri tek dönemler, darbelerdeki ara dönemler olduğunun farkındalar. Sistemin içinde her kurumun yerini ve yetkisini anladığı bir dönem geldiğinde, yani askerin ve yargının siyasi sonuç doğuracak etkisi azalırsa, onlardan umut beklenmezse, malum kalabalık siyasetten başka yol olmadığını anlayacak ve ancak o zaman bütün gücünü siyasi seçenek oluşturmaya verecek ve programlar üreterek toparlanabilecektir.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, kendisini devletin, rejimin kurucusu ve sahibi olarak gören kurumlar, malum parti ve yandaşları, geniş bir toplum kesimini "köylü-çoban" diye dışladılar. Çok partili sisteme geçilince Demokrat Parti ve onun ardından gelen partiler de bu dışlanan kesimi siyaset sahnesine taşıdılar ve yapılan seçimlerin çoğunu da kazandılar.

 

1980 darbesinden sonra daha önce dışlanan kesimin çok büyük ve hızlı yükselişine tanık oluyoruz. Çiftçi, küçük esnaf, tüccar, küçük sanayici üretimden de gelen güçleriyle yeni bir  sınıf oluşturmaya ve hızla yükselmenin yarattığı olanaklardan da yararlanmaya başladılar ve ağırlıklarını göstermek istiyorlar. Kendi beklentilerini, yaşam şekillerini, asla bırakmadıkları inanç sistemini öne çıkarmak istiyorlar. Kendilerini cumhuriyetin, devletin, ülkenin sahipleri olarak görenler ise bundan rahatsız oluyor. Bu toplumsal değişimi sistemin tehdidi olarak görenler var. Bu değişimi görmemek, kendi dışındakileri çoban saymak mümkün değildir. Tehdidin iki yönü var. Birincisi sosyal yaşamlarında değişime uğratılacaklarına gözleri kapalı inanıyorlar, ikincisi ve önemlisi İstanbul’un büyük iş çevrelerinin devlet destekli düzeninin değiştirileceğini, yeni sınıfın büyük kentlere yerleşerek iş ve yaşam kuracaklarını biliyorlar.

 

Türkiye’de büyük holdingler devletin korumacılık politikaları ile de kendi güçlerini arttırarak pastayı bürokrat ve siyasetçilerle paylaşmışlardır. Ancak şimdi AK Parti iktidarıyla ortaya çıkan durumda eski yapı değişiyor. Küresel ekonomi geliştikçe rekabet ortamı oluşuyor ve piyasaya yeni, küçük ama dinamik oyuncular giriyor. Bu yeni oyuncularda büyük ekonomik holdinglere rakip olmaya başlıyorlar. Ekonomik alanda da bir iktidar çekişmesi ortaya çıkıyor.  

 

Laikliği vurgulayan kesimlerde din hiçbir zaman ön planda değildir. Oysa yükselen sınıfta din yaşamlarının içindedir. Günde beş zaman namaza duran bu yeni sınıf, sosyal yaşamında dine önemli yer vermektedir. Bu durumda da, Musevi yada İseviler gibi haftanın bir günü eylemli ibadet olmadığına göre, Müslümanların yaşamında namazda olduğuna göre, bu yükselen sınıf kendileri gibi muhafazakar ve dini duyarlılığı olanları tek başına iktidara getirebilmektedir. Bu dönemde de AK Parti’yi bu sınıflar temsilcileri olarak görmektedir.

 

AK Parti’nin kapatılması girişimi malum çevrelerin aceleci eylemi olmuştur. Küresel daralmanın izlerinin ülkeye yansımasıyla düşmesi olası AK Parti oyları, kapatma nedeniyle en yakın zamandaki seçimde daha da artarak ses verecektir. AKP’den kurtulmak için bu davayı çare sananlar yanılmaktadır. AK Parti kapatılsa bile o partiye destek olan anlayış daha da güçlenmiş olarak varlığını sürdürecektir.

 

Devamını Oku

TÜRKİYENİN BÖLÜNMESİ GERÇEKLEŞMİŞTİR

Köşemizde siyaset üzerine görüş açıklamaktansa yaşadığımız, gördüğümüz olayları anlatmayı seçmemiz boşuna değildir. Hele bugün sizlerle paylaşacağım olay, cidden çok üzüntü vericidir.

 

Bizler Demirel-Ecevit çekişmesiyle, Özal-Demirel çekişmesini ve birbirlerine hitap şekillerini yakından görmüş insanlarız. O hoş olmayan davranış ve hitap biçimleri siyasette hala devam etmektedir. Ancak bu yakışıksız tavırlar, siyasetçilerimizle ilgili olarak insanlarımız arasında da giderek yaygınlaşmıştır.

 

Devlet dairelerinin bir kısmında, Atatürk dışında mevcut cumhurbaşkanının resimlerini de asma geleneği vardır.  Hatta bir değil birkaç tane Atatürk resmi asılır, mevcut cumhurbaşkanının resmi de daha küçük boyutta seçilerek asılır. 16 yaşındaki bir genç,  mevcut “Cumhurbaşkanı”na belki de küfür ve hakaret ederek resmini okulun duvarından indiriyorsa ne diyeceğiz?

 

Bu anlattığım olay, M.E.B.’nın bir ünitesinde, özel çocuk ve gençlerin, okul dışı zamanlarını değerlendirdikleri bir yerde geçmiştir. Bu ünitede duvarlara ülkemizin 11 cumhurbaşkanının resimleri asılmıştır. Söz konusu genç bu resimlerden şimdiki Cumhurbaşkanı’nın resmini indirmiştir. Yaşı nedeniyle, algıladığı son süreçte en tepkili Cumhurbaşkanı seçimine tanık olmuş ve ailesinin içinde, sosyal çevresinde oluşan tepkileri mevcut iktidara yönelttikleri içinde, o hırsla resmi indirmiştir görüşündeyiz.

 

Oysa bu genç, 1982 anayasasını milletimize armağan eden, o anayasayla da Cumhurbaşkanı olan bir darbenin liderinin resmine elini sürmemiştir. Bu da, o anayasayı sahiplenen partinin bakış açısının ne denli tutarlı olduğunu ortaya koymaktadır. Parti ve üyeleri, hatta yandaşları darbe anayasasına ve darbe liderine arka çıkabilmekte ve anayasanın ulusumuza yakışan çağdaş bir anayasanın yapılmaması için direnmektedir.

 

Bu konuyu konuştuğumuz oğlum ise (söz konusu gençle aynı yaştadır) indirilmesi gereken resmin ya da resimlerin demokrasiyi askıya alanların resimleri olduğunu ifade edebilmiştir. Bu ifade biçimini de, bizim aile çevremize ve iktidara sözde yakınlığımıza dayandıracak olanlar da çıkabilecektir.

 

Gerçek şu ki; Tek çocuğumuzu çağın gerçeklerine, insanın özgürlük anlayışının ölçülerine, demokrasinin gereklerine göre yetiştirme gayretinden başka gayretimiz yoktur. Anlaşılan çocuğumuz gibi belki birçok gençte siyasetle, ülkenin gerçekleriyle, ekonomik gidişle bizim gözlemleyemediğimiz bir şekilde ilgilenmektedirler. Bu bizleri sevindirmelidir. Kör ve zır cahil olmadıkları taktirde, dünyanın gelişmelerine açık olmaları güzeldir. Bu gelişmeleri ülkemizin sınırları içine taşıyarak, milletimizin gelişmelerine de katkı sağlamaları en büyük arzumuzdur.

 

Devamını Oku

LAİKLİK UĞRUNA EKONOMİYİ ŞEHİT VERECEĞİZ!

LAİK DEVLETİMİZ ELDEN GİDİYOR AHALİ! UYAN!” Kulağa hoş geliyor ama içi boş.

            Laikliğin gittiğini söyleyen, devletin çöktüğünü her yerde yüksek sesle bağıran arkadaşların tek derdi laiklik olsa gerek. Hayatlarını ekonomik sıkıntıdan uzak, lojmanlarda, devletin verdiği makam araçlarıyla, başkentin davetlerinde ve törenlerinde  yaşayan, çoluğu çocuğu arkalanan, hiçbir şekilde sırtı yere gelmeyecek ya da bu ortamı karıştıracak işlerden kazanç sağlamayacak bu elitler dışında kim ister ki ekonomiyi şehit vermek?

            Ekonomiyi şehit vereceğiz dış dalganın da büyüyen etkisiyle, doğrudur bu. Başka ne olabilir ki? Dünyada eşi benzerine rastlanmamış bir olaydır iktidardaki partiyi kapatmak. Özellikle bu parti %47 oy alarak tek başına iktidarı elinde tutan bir parti ise, gerçekten de insanı hayrete düşürecek bir olaydır. Savcı Bey bayağı bir düşünmüş olsa gerek, ben bu ülkeyi nasıl en komik şekilde batağa sürüklerim diye. Ama tebriklerim ona; gerçekten de iktidardaki bir partiyi kapatarak, koşulları ve borsayı geldiği yerinde aşağısına götürmek, aynı zamanda yabancı yatırımcıya “GİT BURADAN” demek için daha mükemmel bir yol bulunabileceğini zannetmiyorum.

            Laiklik diyerek dillerinde tüy bitirmeyen bu arkadaşları anlamak zor geliyor bana. Soruyorum kendi kendime: “Laikliği kimin için istiyorlar?” Cevap basit, halk için. Sonraki sorumda “Halkın bundan kazancı ne olacak?”.  

Ekonomik krizde halkın kazancı; serbest çalışanlar için batak, kredi almışlar için karalar, dar gelirliler ve güç iş bulanlar için berbat zamanlardan başka bir cevap gelmiyor aklıma.

Laikliğin gittiğine dair ellerde somut bir kanıt yokken, halk laiklik yerine ekmek parası derdindeyken, kendilerini üst sınıf, aydınlar olarak tabir eden dostlar: “Ne istiyorsunuz halktan? Ne hakkınız var onlara bir 2001 daha yaşatmaya?” diye sormak gerekiyor.

            Tok ne anlar açın halinden: devletin üst düzey çalışanları hepsi rahat, maaşlarını nasıl olsa düzenli alacaklar. Hatta iki bağırınca zam bile alırlar. Ama serbest çalışan dostlar değil iki beş bağırsalar da, bin bağırsalar da anca laikliğin tadını alırlar. Acımtırak bir tatla da anca bunu onlara tattıran aydın arkadaşlara küfrederler, lanet okurlar. Halk artık olayların bilincinde, Türkiye’de az da olsa bir bilinçlilik hâkim. Az da olsa çekeceklerinin hesabını kime sormak isteyeceklerini biliyorlar.

            İktidar partisinin başarısının bilincinde olan ve sırf “kıllık” olsun diye onların yaptığı her şeye muhalif olan sevgili siyasetçilerimiz, köşe yazarlarımız, aydınlarımız ve her kim varsa; laiklik sizin olsun, onunla siz yaşayın! Halkı bilemeyeceğim ama ben ekonomide istikrar istiyorum. Ailemin zor ayakta duran ekonomik düzeninin, dolayısıyla da sosyal düzeninin bozulmasını genç bir vatandaş olarak istemiyorum.

Devamını Oku

DEVLETTEN BEKLEYEN AVUCUNU YALAR

Askerlikle ilgili yaşadığım olayın içinde özetle evrakların SEKA’ya kağıt olmaya gittiği açıkça anlaşılmaktadır. SEKA’nın benim yaşamımda önemli bir yeri var, her olayda bunu anladım.

1985 yılında tarafıma hiç bir tebligat yapılmadan vergi dairemde haciz işlemi başlatılan 15 TL. için (dikkat buyurunuz eski TL) 2002 yılında değişen ev adresime tebligat geldi. Evrak saklama alışkanlığım olduğu için 15 TL yi ödediğimi gösteren belgeyi buldum ve vergi dairesinin yolunu tuttum.

Müdür yardımcısı ve memurlar şok geçirdiler. Belki sizde çok şaşabilirsiniz. 15 TL. ödemek yerine yol parası harcayıp Suadiye’den Sirkeci’ye kalkıp gidilirmi diye. Gidilir elbette. 15 TL. için benden 575.000.000 TL. istiyorlardı. Dikkat buyurun, Çölaşan deyimiyle Törkiş lira istiyorlardı benden. O zaman oturduğum evin aylık kirası 200.000.000 TL. idi.

Roman gibi, Yaşar Kemal biçiminde uzun uzun ve ballandıra ballandıra anlatmayayım. Vergi dairesinde 1,5 saat süreyle bölümler arası gidip geldikten sonra konuyu çözdüm. Şoktaki memurlar dairede saklanması gereken tahakkuk evraklarının SEKA’da parşömen kağıdı belki de gazete kağıdı olduğunu bana açıkladılar. İşte SEKA’nın yeri ve önemi...

Benim elimdeki belgeye dayanarak dairede kayıt bulunmadığı için işlem yapamayacaklarını, ısrarla ödememi söylediklerinde, defterdarlığa şikayet edeceğimi söyledim. O zaman müdür yardımcısıyla servis şefi kafa kafaya vererek sorunu çözme önerisini yaptılar. 50.000.000 TL. ödeyin bizde işlemi kapatalım. Dikkat, söylenen meblağı rüşvet olarak değil devlet kasasına ödeyeceğim. Bende hem onları hem kendimi sıkıntılara fazlasıyla boğmamak için kabul ettim ve ödedim.

Görünürde sorun çözülmüştü ama kafam hala bulanıktı. İyiki evrakları saklama huyum var. Aklımı seveyim. Seveyim de aklımada şaşayım. Devletin kayıtlarında 575.000.000 TL. olarak gözüken işlemi nasıl oluyor da 50.000.000 TL. ye kapatabiliyorlardı. Mutlaka bir hukuki formülleri vardı. Ama aklıma takıldı kaldı işte. Merakımı tatmin içinde olsa arkasını kovalamadım.

Devlet ne devlet ki; Memuru o kadar büyük yetkiyle donatmış ve ona bütçe gelirinde indirim yapma yetkisi vermiş. Sıradan memurların bu yaptığı ortadayken, devletin her hangi bir kurumunun en üstündekiler neler yapmaz. Varın anlayın artık. 

Devamını Oku

DEVLETTEN NE BEKLEYEBİLİRİM?

TÜRKİYE’den beklemek deyince bunu devletten beklemek anlamında alıyoruz. Çoğu insan devleti soymayı bekler. Bir yollada soyarlar. Çevre Vergisini ödemez, emlak vergisini gerçek değeriyle ödemez, trafik cezasını ödemez, köprü ve yol geçiş bedelini ödemez, hatta tahakkuk eden vergisini de ödemez insanlarımız. Dedik ya; Biz Türk’üz! Ya da kimilerinin sevdiği gibi, Biz Türkiyeli’yiz.

Vatandaş olarak devletten uzak kalma çabamın gerçekte olmayacak bir durum olduğunu, devletin her yerden bizi kıstırmaya çalıştığını yaşadıklarım bana öğretti. Yaşadığım bir kaç anımı bu sayfada zamanla sizlerle paylaşacağım.

Bugün en ilginç olayla başlayayım. Fakülteden mezun olduktan sonra devlette memuriyete girmedim.(Keşke girseymişim, rahmetli babamın kemikleri sızlıyordur.) Yedeksubaylık sorununu çözeyim diye askerlik şubesine başvurdum. Haydarpaşa Askeri Hastanesi’ne yolladılar beni. Askeri Sağlık Kurulu hastalığım nedeniyle o zamanki TSK Beden Sağlığı Yönetmeliği’ne göre bana bir yıl erteleme raporu verdi.

Bir yıl sonra tekrar askerlik şubesi aracılığıyla aynı hastaneye gittim, askerliğe elverişli değildir raporu verildi. Sağlık Kurulu’nun bu raporunun fotokopisini kendimde saklayarak askerlik şubesine teslim ettim. Döndüm hayatıma...

Ne kadar yanılmışım? 1996 yılında polis beni aramaya başlamış. Yani raporu aldıktan ve şubeye verdikten 18 yıl sonra. Yeğenimin adı da Talha ve yaşı o tarihte 3. Polis gidiyor adrese onu şubeye teslim etmek için. Bakıyor çocuk arkasını bırakıyor. 2001 yılında tekrar arama başlıyor. Yeğenimin oturduğu adres değişmiş, bu kez yeni adreste kapılarına dayanıyor. Yaşı 8.

Dikkat buyurunuz; Ben bu süreçte normal evimde yaşantımı sürüyorum. Rahmetli kayınpederim emekli subay (Cavit Albay) olduğu için, damadıyım diye orduevlerine giriş kartı bile bana çıkarmış. Yani TSK bilgisi içindeyim. Bana ulaşmak son derece kolay. Ulaşamıyorlar. Yıl 2007 bu kez kendi evimde polis bana ulaşıyor. Gidiyorum askerlik şubesine, aynı yolu katediyorum. Raporlarım olduğu halde yani yaklaşık 30 yıl sonra tekrar rapor alıyorum. Bütün bu sürecin nedeni nedir diye merak edebilirsiniz. Neden şu: Benim rapor aldığım yıllarda bazı kişiler rüşvetle sahte rapor almış, o yüzden bende o şüpheyle sevk edilmişim. Film gibi.

Hastanaye ve askerlik şubesine bende fotokopi sureti gösteriyorum, kabul etmiyorlar. Belgenin aslını askeri hastane ve askerlik şubesinde arıyorum, SEKA’ya kağıt olmaya yollanmış. Pes!... Devletten ne bekleyeyim?

 

Devamını Oku

BURASI TÜRKİYE NE BEKLİYORSUNUZ?

Gelişen ve değişen Türkiye’de internet çağı yücelten bir uygulamadır. İletişim sistemlerinin gelişmesini sağlayan rahmetli Özal’a bir çok konuda kızsam da, bazı konularda ve özellikle iletişimle ilgili konuda asla kızamam. İktidara geldiğinde cumhuriyetin altmışıncı yılıydı. Bir anda ilerledik. Bazı konularda da maalesef boka sardık.

Şimdi yazılı basını izlemek için geçiyoruz ekran karşısına, istediğimiz yazarı ve haberi okuyoruz. Para vermeden tabii. Vakit ve Cumhuriyet gazetelerini okuyamamakta pek bir şey kaybettirmiyor.

Yazı yazdığımız bu sitede bile bir çok yazarımız farklı konuları işliyor ve farklı görüş açılarını beğensekte beğenmesekte ortaya koyuyorlar. Bizlerin kendi düşüncelerimizi yazdığımız ortadadır. Bu düşünceler münhasıran bize ait olsa da, etkilendiğimiz yazarların da izlerini taşıyabilir. Etkilenmenin ötesinde paralel görüşlerimizi farklı biçimde anlatıyor olabiliriz.

Yazdıklarımızı okuyanlar beğenmeyebilir. Ama bizim görüşlerimizdir. İnandığımızı, düşündüğümüzü yazar ve savunuruz. Paylaşmadığımız her görüşü okumak yada dinlemek zorunda değiliz.

Şurası gerçek ki; Yaşımız itibariyle, yaşadığımız ortam itibariyle bazı yazarları kendimize yakın hissediyoruz. Hatta aynı görüşlerdeyiz. Farkımız onlar yıllardan beri yazıp para kazanıyorlar. Biz ise kendimizi önemsediğimiz için para bile düşünmeden köşemizde yazıyoruz. Yazdığımız her yazıyı bir kaç arkadaşımızla paylaşıyor, onlardan da tanıdıklarıyla paylaşmalarını istiyoruz. Bunlar olup bitincede, birde üstüne üstlük kasılıyoruz tabii. Hele Google’da adımızı yazıp araştırma yapanları duyunca da değmeyin keyfimize. Kendi halimizde mutluyuz değil mi?

Geçen yazımın başlığı kodese tıkılmak istemediğimi belirtiyordu. Bir çok köşe yazarı yada sanal dünya yazarıyla hemen hemen aynı şeyleri düşünüyoruz. Kimimiz Engin Ardıç gibi sert ve ironik biçimde, kimimizde Hasan Cemal gibi diplomatik biçimde yazıyoruz. Oysa içimden söve söve yazmak geliyor. Dört darbe görmüş biri olarak emekli yada faal askerin ve yargı mensuplarının sisteme müdahalesinden usandım. Son 2001 krizindeki zararlarımı kapatmış biri olarak huzura eriyorum derken, dünya konjonktüründeki olumsuzluklara ek olarak o garip bir davada hayatımın acılarına eklenince, nasıl sövüp saymayayım.

Bütün bu durumlar bana zarar yazıyor. Bu durumda talep ediyorum: SPK mevzuatı gereği yasak ama, davanın açıldığı gün menkul kıymet şirketlerinden yoğun miktarda kimlerin satış yaptıklarının araştırılması, özellikle OYAK’a ait menkul şirket işlemlerinin mutlaka kontrol edilmesi görüşündeyim.  

Devamını Oku

KODESE TIKILMAK İSTEMİYORUM.

Son gelişme karşısında bunu açıkça yazıyorum: Hukuk ve demokrasi bu ülkede hiç bir zaman olmadı ve asla olmayacaktır.

Bu sayfayı boş bırakıyorum. Çünkü içimden ve aklımdan geçenleri anlatım biçimim başımı derde sokacaktır. Sabredecek ve herkesi sadece Allah’a emanet edeceğim, hukuka değil.

 

ÜLKEYİ YÖNETMEYE TALEP NEDİR?

Devleti soyup soğana çevirme işleri yeni değildir. Osmanlıdan bu yana devam eder. Ülkemizin son 58 yılına bakarak her türlü iğrençliği bu dönemin siyaset yapanlarına yüklemeyelim. Siyaset yapanlar "oligarşik bürokrasi" olmadan da hiç bir şey yapamazlar. Ortakları bürokrasidir. Bürokrasi onların soygun düşüncelerini kitabına uydurur.

Çok genel bir yaklaşımla görüşümüzü açıklasak da mutlaka temiz ve sağlam kalmış siyaset ya da bürokrat erbabı vardır. Ama insanımızın genel kanısı hepsinin soyguncu olabileceği noktasındadır. Benim de düşüncem açıkçası budur.

Son on yılın gazetelerinde de bazı köşe yazarları, özellikle bazıları bunlara iş çevrelerini de ortak eder. Yani üçlü bir ayak devleti soyar. Devlet dediğinde bizler, vergi verenler. Orta düzeyde yer alan esnaf ve sanatkarlarımızın verdikleri vergiler devede kulak olmakla beraber, büyük iş çevreleri vergi olarak hazineye aktardıkları paraları mutlaka bir yolla geri alırlar. Hatta fazlasını geri alırlar. Geri alırken de siyaset ve bürokrat kesimine mecburen pay verirler. Bu çark böyle sürer gider.

Nereye kadar gider? Devlet ya da siyaset ve de vakıfları eliyle şirketler yöneten TSK ticaretten, sanayiden, bankacılıktan, çiftçilikten, taşımacılıktan kısacası iş yaşamındaki fiili uygalayıcılıktan çekilene dek gider.  İşin gerçeği budur.

Ne zaman çekilme gerçekleşir. Siyasete ondan sonra "hizmet aşkıyla" yananlar atılmaya başlar. Artık para pul işleri yoktur. Bu durumda siyaset erbabının tek silahları ve üstünlük güçleri merkezi sınav sistemine rağmen atamalar yapmak olacaktır. Bu da bir ihtiras sevdası belki de çıkar kapısı olabilecektir. Ama hazineyi soyma günleri açıkçası geride kalacaktır. 

Ne diyelim? Liberal bir düzeni umarım 15 yıl sonra doğması muhtemel torunum görür inşaallah.

 

Devamını Oku

BAKLA GERÇEĞİ

BAKLA GERÇEĞİ!

            Son günlerde Türkiye’nin gündeminde yine başörtüsü meselesi var…

            Aslında başörtüsü gündemdeki sıcak yerini her zaman korumuştur. Ancak saman alevi misali tıpkı bu günlerde olduğu gibi nereden estiği belli olmayan bir rüzgar ile –ki aslında bellidir- harlanan bu mesele bazen de şekil değiştirerek dolaylılık arz eden bir formatta zaman zaman temcit pilavı misali ısıtılıp ısıtılıp ortaya sürülmeye devam etmektedir.

            İnsanların bir buçuk metre karelik bez parçasından ne istediklerini, bu talihsiz bez parçasının, tam olarak anlayıp anlamadığı konusunda ciddi şüphelerim olduğunu hemen belirtmeliyim. Zira ben dahi bu hususta pek fazla bir şey anlamış değilim!

            Bir kısım insanlar topluluğunun bu konuda net bir açıklama yapamamaları belki de bu sonucu doğurmuştur kim bilir?

             Bu örtünün desenine mi yoksa rengine mi karşısınız lütfen söyleyin! Yüzlerce hatta binlerce desende pek çok ayrı boy veya ebatta milyonlarca başörtüsü var hepsine mi karşısınız? O halde desensiz ve yine farklı renklerde imal edilmiş olanlardan beğenme şansınız olabilir belki ne dersiniz? Olmadı 800 yıldan beri Müslüman Türk kadınının başındaki vazgeçilemez giysi türü olan bu örtünün bunca asırdan beri ortaya çıkarılmış çeşitleri var…

             Haminnelerin ninnilerle büyüttükleri, kem gözlerden ve dahi kötü nazarlardan sakındıkları biricik ve nazlı torunlarının çeyizleri için kenarlarını el emeği göz nuruyla gergef işledikleri iğne oyalı yazmalarını beğeninize sunsak! Sizce hiçbirinin sanat değeri dahi taşıma şansı olamaz mı?  

            …Ege Yöresi… Akdeniz Yöresi… Orta Anadolu Yöresi… Karadeniz Yöresi… Doğu Anadolu Yöresi… Güneydoğu Anadolu Yöresi… Trakya Yöresi… Kısacası Cennet vatanın her bir köşesinde asırlardır süre gelen farklı kültür, iklim ve yaşam biçimlerinden doğan yüzlerce çeşit ve usulde başörtülerimiz var biriciğini dahi olsa beğenmez misiniz?

            Zübeyde Hanım, Nene Hatun, Latife Hanım, Elif Ana, Halide Edip Adıvar gibi tarihe mal olmuş büyük hanım kahramanlarımızın örtü örnekleri olur mu?

            Kültür ve Medeniyet alanında bizden geri saydığınız Suudi  Arabistan, Irak, İran, Filistin, Ürdün, Suriye, Pakistan, Hindistan, Malezya, Endonezya, Nijerya, Tunus, Fas, Cezayir, Lübnan, Çad, Etiyopya,Filipinler, Sincan Uygur Özerk Cumhuriyeti, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Nahcıvan, Bosna Hersek, Arnavutluk, Kosava… v.s. gibi daha nice isimlerini burada zikretmeyi faydasız gördüğüm İslam veya Türk-İslam diyarlarının Binlerce yıllık ortak inanç, gelenek ve kültür ögelerinden doğmuş baş örtüsü çeşitlerini zaten beğenmezsiniz! Fakat  Belki de Medeniyet yarışında rakip olarak görmemize rağmen kültür ve yaşam tarzlarını kendimize örnek bellediğimiz, çağdaş ve medeni Avrupa veya Kuzey Amerika uluslarının hanımlar taifesinin giydikleri ve son yıllarda hayli artış gösteren sayı ve çeşitte başörtülerini beğenme ihtimaliniz olacak kim bilebilir ki?

            Bir kısım insan toplulukları da başörtüsünün evde, sokakta, düğün salonlarında, hizmet mahallerin-in hizmetçileri içeren bölümlerin-de, özel tiyatro ve sinemalarda, belediye otobüslerinde, Şehit cenazelerinde, Asker uğurlamalarında, vergi ve fatura kuyruklarında, üniversite ve SBS sınavları için getirdikleri çocuklarını bekledikleri okul önlerinde giyilmesine karşı olmadıklarını ifade ediyorlar. Üstelik de renk ve desen farkı gözetmeksizin! Ancak karşı oldukları giyinme alanları, henüz bir türlü sınırlarını halka  anlatamadıkları kamusal alan!  Bu alanda hanımların giydikleri başörtülerin, renk, desen ve ebatları ne olursa olsun hiçbir şansları yok. Onlara göre, bu zavallı örtü bu alandan içeri girdiğinde O’nun bünyesinde var olan “antilaisizm” virüsünün kamusal alanda ortaya çıkaracağı kalp krizine bağlı semptomların ani komplikasyonlara neden olma ve Maazallah seküler bünyeyi zayıf düşürme ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Üstelik “Rota” virüsü gibi kalıcı bir tedavi ve endikasyon sağlayan anti virüslere karşı bünyede ciddi bağışıklık sağlanmış olması ilgili vatandaşların duyarlılığını artırmaktadır!

            Bazı insan toplulukları ise başörtüsüne değil Peçeye, çarşafa, Türban’a karşı olduklarını ve bu konuda renk, ırk, Mozaik, desen, ayrımı yapmalarının mümkün olmadığını açıkça deklare etmektedirler! Ancak, kamusal alanda başörtüsünün hanımlar tarafından giyilip giyilmeyeceğine dair bir soru ile muhatap olduklarında da kadının özgür bir varlık olması, çağın gereklerinin Türk kadınından esirgenmemesi gerektiğine inanmalıyız. Kamusal alanda devletin koyduğu kanunların uygulanmasına dair konu bütünlüğünün dışına çıkmaya neden olan ve taç atışlarının sayısını artıran beyan kalitesini düşüren çeşitli açıklamalara tevessül ettikleri görülmektedir.

            Bütün bu beğenmezlikler, karşı duruşlar, topu taca atışlar! Bu toplulukların ağızlarında bakla olma ihtimalinden başka bir şeyi akla getirmiyor. Ancak bunca zorluklara göğüs germelerine; halkın tercihlerine karşı bu kadar göğüs parçalayan mücadele etmelerine; halka rağmen halkın özgürlükleri! İçin bunca emek vermelerine yüzde 70’lerin 80’lerin talepleri karşısında yılmadan, usanmadan bu kadar büyük dirençler gösterebilmelerine karşın baklayı ağızdan çıkarma konusunda bu kadar zorlanmaları sizce de anlaşılmaz görünmüyor mu?

 

 

Devamını Oku

ALLAHIN EMİRLERİ TARTIŞILMAZ

Müslümanların mukaddes kitabında örtünmeyle ilgili toplam altı tane ayet var. Bu ayetlerden ilkini, Nur Suresi 31 inci ayeti buraya aktaralım. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çevirisinden aktaralım.

"...Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut, kocalarının babalarından yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!..."

Bu çevirinin içinde kırmızı olarak eklenen, açıkça anlaşılabilsin amacı taşıyan bu ekleri kaldırarak ayeti tekrar aktaralım.

"...Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Görünen kısımlar müstesna, zînetlerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut Müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!..."

 

Anlamında bir değişiklik olmuş olabilir mi?  

 

Bu hükmü Bardakoğlu, Ateş, Atay veya Öztürk çok farklı biçimlerde yorumlayabilirler mi? Yorumlayabilirler. Hatta Baykal bile yorumlayabilir. Ancak hükmü ortadan kaldıramazlar. Bu hükme açıkça uymak isteyenleri de engelleyemezler. Bu engelleme girişimleri bilim yuvası oldukları iddia edilen üniversitelerden başlatılırsa, halkın iradesini gösterdiğini ifade eden parti tarafından desteklenirse, peygamber ocağı denilen "en üst kurum" tarafından da üniversiteye ve malum partiye destek verilirse, toplumun kamplaşması bunu yapmaktan kaçınmayanlar tarafından gerçekleştirilmiş olur.

 

Bunu dikkate almadan, iktidarıyla muhalefetiyle hatta siyasetle ilgisi olmayan kurumlar eliyle ülke kamplaştırılırsa, rahmetli Mustafa Kemal Paşa’nın iki eli ahirette de yakalarında olacaktır. Herkese duyurulur.

Devamını Oku
}