Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Düpedüz Vahşiyiz Biz

Son dönemlerde çocuklarla alakalı gündeme gelen mide bulandırıcı haberler sizin de dikkatinizi çekmiştir diye düşünüyorum.

Tecavüze uğrayan, elli lira için boğazı kesilen, annesinin yasak aşkı için ölüme mahkûm edilen çocuklar.

İnsan olanın gözleri yaşarmadan takip edemeyeceği bu gelişmeler Ahmet Ümit’in bir sözünü aklıma getirdi.

 “Çocuklarını koruyamayan toplumlar ne Batılıların uygarlığına ne Doğuluların medeniyetine layıktır. Acı hakikat budur. Gerisi koca bir yalan.” der Ahmet Ümit.

Yani aslında içinde bulunmuş olduğumuz durumun vahametini pat diye gözler önüne serer.

Ne uygarlığı, ne medeniyeti düpedüz vahşisin sen demektedir çocuklarını koruyamayan toplumlara.

En yakınları tarafından, en acımasız muamelelere maruz bırakılan masum çocukların durumu bir anda hayvandan daha aşağı diyebileceğimiz mağara adamlarının seviyesine indirir onlara sahip çıkamayan toplumu.

Siyer kitaplarında Efendimiz ’in (sav) nübüvveti öncesi dönem anlatılırken özellikle kız çocuklarına reva görülen zulümler üzerinde durulur.

Diri diri kız çocuklarının toprağa gömüldüğü zamana ‘cahiliye dönemi’ denir o kitaplarda. Yani Ümit’in gayri medeni insanlar benzetmesiyle cahiliye dönemi nitelemesi birebir uyuşur.

Devlet büyüklerimiz 2023 hedeflerinden bahsediyorlar, kısa bir zaman sonra dünyanın önemli siyasi ve ekonomik güçlerinden bir tanesi olacağımızı söylüyorlar.

Bu sözler azıcık sosyoloji bilen insanlara çok komik geliyor. Ne gücü, ne liderliği, ne 2023’ü diyorlar .

En korunmasız varlıkların bu kadar büyük sıkıntılara maruz kaldığı bir toplumun ona, buna liderlik etmeden önce vahşetten kurtulmasını bekliyorlar.

Devamını Oku

Mart Ayı Hepimize Dert Ayı Oldu

 

Eskiler, kış ile ilkbahar arasında geçiş dönemi olma özelliği arz eden mart ayına dert ayı demişler. Çünkü insanlar, hava sıcaklıklarının değişken olduğu mart ayında hastalıklara karşı kendilerini koruyamaz, çok kolay yatağa düşerler. Bu sene de öyle oldu. Mart ayı hepimize dert ayı oldu. Ama sebep değişen hava sıcaklıkları değil, ülkemizde yaşanan olaylardı. Neler mi yaşandı? İsterseniz kısaca hatırlatalım.

2016 Mart’ı iki büyük patlamaya şahitlik etti. Küçük olanları saymıyorum. Kızılay ve Taksim. Her iki patlamada toplamda elliye yakın insan hayatını kaybetti. Yüzden fazla yaralı var.

Başta Cizre, Diyarbakır, Şırnak,Mardin olmak üzere Güneydoğu vilayetlerinde devam eden çatışmalarda rekor sayıda şehit verdik. Mart ayında neredeyse şehit vermediğimiz tek bir gün olmadı.  

Verilen şehit sayısındaki artış halk içerisinde galeyana sebep olunca devlet büyüklerimiz “Verilen şehit sayısının fazla olmasının nedeni istihbarat paylaşımı yapmayan paralel yapıya mensup asker ve polislerdir” açıklamasını yapmak zorunda kaldılar. Biz de bu vesileyle asker ve polislerimizin neden birer ikişer katledildiğini öğrenmiş olduk. Meğerse beraber teröriste karşı mücadele ettikleri silah arkadaşları ölümlerine sebep oluyorlarmış, aydınlanmış olduk. 

Zaman gazetesi ve Cihan Medya’ya atanan kayyımlar vasıtasıyla basın özgürlüğünün kırmızı çizgimiz olduğunu bir kez daha tüm dünyaya göstermiş olduk. Hatta bu ayda holding ve özel eğitim kurumlarına kayyım atamaya devam ederek kırmızı çizgimizin sadece basın özgürlüğüyle kısıtlı olmadığını artık teşebbüs hürriyetini de içine aldığını ispat etmiş olduk.

Terör örgütü IŞİD denetimindeki bölgeden atılan roketlerin Kilis'e düşmesiyle bir anne ve 5 yaşındaki oğlu hayatını kaybetti. Buna mukabilde, İstanbul  13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan İŞİD davasında, Türkiye Sorumlusu Halis Bayancuk da dahil olmak üzere tek tutuklu şahıs bırakmadık.

Sözde Paralel Yapı’yla mücadele kapsamında, Şifa Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Ateş tutuklandı. Bir hafta sonra ise Güneydoğu'da yürütülen operasyonlar ve sokağa çıkma yasakları ile ilgili olarak "Barış İçin Akademisyenler" ismi verilen oluşumunun hazırladığı bildiriye imza atan akademisyenlerden Esra Mungan, Muzaffer Kaya, Kıvanç Ersoy cezaevine konuldu.

Karaman’da Ensar Vakfı ve KAİMDER’e ait yurtlarda ve evlerde 45 erkek çocuğuna tecavüz edildiği öğrenildi. Olayın akabinde TBMM ‘ne çocuklara cinsel istismarı önlemeye yönelik bir araştırma komisyonu kurulması yönünde araştırma önergesi verildi. Önerge CHP, MHP ve HDP’nin ‘kabul’ oyuna karşılık, AKP’nin ‘ret’ oyuyla reddedildi. Hadise başta sosyal medya olmak üzere Türkiye genelinde çok büyük tepkilere sebep olunca iktidar partisi milletvekilleri sonrasında kerhen de olsa komisyon kurulmasına rıza gösterdiler.

İranlı iş adamı Reza Zarrab ABD'de tutuklandı. İranlı iş adamı Reza Zarrab'ın ABD'nin Miami kentinde İran'a uygulanan yaptırımları by-pas etmek, bankacılık sahtekârlığı ve kara para aklamak suçlarından tutuklandığı öğrenildi. Zerrab’ın tutuklanması iktidara yakın medya organlarınca ABD’nin Türkiye’ye darbe yapması olarak nitelendirildi. Çeşitli cemaatlerin kendisine yaptığı darbeyi ancak üç yılda savuşturabilen hükümetimiz koca Amerika’nın darbesini kaç yılda savuşturacağı hepimizin merak konusu.

  Mart ayında neredeyse yüzümüzü güldüren tek bir hadise yaşanmadı. Başı da sonu da yüzlerimizi düşürdü. Her gününün yevmil beter olduğu bu aydan artık çıkıyoruz. Nisan baharın letafetiyle gelir mi, ülkemiz adına rahmet tecelli eder mi diye ümit etmekten kendimizi alamıyoruz. Bu kadar esef veren hadiseden sonra yüz güldürecek hadiseler gelir mi onu da bilmiyoruz. Ümit fakirin ekmeği.  Ne de olsa eskiler  “Mart kuruluk, nisan yağmurluk.” demişler.Belki onlar mart ayını bildikleri gibi nisanı da bilmişlerdir.

 

 Temennimiz o ki, kuruluktan sonra gelecek rahmet yağmurları huzura müştak ülkemize can olsun.

Devamını Oku

Strazburg Yolun Sonu

Son aylarda haber bültenlerinin değişmeyen birkaç sabit gündemi var. Ne mi onlar? Hemen sayalım:

Patlayan bombalar, verilen şehitler ve atanan kayyımlar.

Bu gündemlerin her biri özünde olağan üstü gelişmeler. Hiç bir ülkede insanlar sabah işe giderken televizyonlarından patlayan bombaların, öldürülen güvenlik memurlarının veya gazete, okul, yurtlara, yemek şirketlerine atanan kayyımların haberlerini dinlemez.

Bu haberlerden hangisi daha vahim diye sorarsanız, benim kanaatimce patlatılan bombalar, verilen şehitler ne kadar millet adına acı veren hadiselerse çeşitli müesseselere uyduruk sebeplerle kayyım atamalarda o kadar esef verici gelişmelerdir.

Şehirleri bombalayanlar, çatışmalarda güvenlik memurlarını katledenler nasıl can güvenliğine kast  ediyorsa, atanan kayyımlar da mal güvenliğini tehdit etmekteler.

İpek Medya’ya yapılanlar ortada. Üç ayda hem müessese sahiplerini hem çalışanları perişan ettiler. İpek Medya’nın kapısına kilit vurdular.

Hukukun üstünlüğünün olduğu ülkelerde mali anlaşmazlıkları çözemeyen müesseselerin kurtarıcısı olarak tayin edilen kayyımlar bizim ülkemizde tam manasıyla bir yok edici olarak görev yapıyorlar.

Bu satırları okuyanların bir kısmının mali meseleler yüzünden değil terör örgütüne mensubiyetten bu kurumlara kayyım tayin ediliyor dediğini duyar gibi oluyorum.

Evet, bir kısım atamalar bu mazeretle yapıldı. En son Zaman Gazetesi ve Cihan Haber Ajansı'na yapılan atamalar gibi.

Bu insanlarla alakalı devam eden davalardan, terör örgütü olduklarına dair kesinleşmiş bir yargı kararının çıkmadığını bu kesime hatırlatmak isterim.

Velev ki karar çıkmış ve Yargıtay çıkan kararı onaylamış olsaydı bile kayyımların bu şirketlerin mallarını müsadere edercesine akbabavari uygulamalar yapmasını anlaşılır hale getirmezdi.

Biz devlet ve millet düşmanı olduğunu düşündüğümüz insanların ocağına devletin bize sağladığı imkânlarla incir ağacı dikeriz mantığı hukukun olmadığı cahiliye toplumlarında bile geçerli değildir.

Zira bu çapulcu mantığıyla ülkede el koyamayacağınız mülk ve şirket olmaz. Bu tutum bütün işadamlarını diken üstünde tutar, yabancı sermaye gelmez, olan da yurt dışına kaçar. Böyle düşünüp, böyle davranarak kimseye değil sadece millete edersiniz.

Kayyım rezaletini sergileyen zihniyetinde çok iyi bildiği gibi bütün bu şarlatanlıklar AİHM’den dönecek.

Şimdi mülküne çökülenlere gün gelecek milyonlarca belki milyarlarca dolar tazminat ödenecek. Nasıl kayyımların şimdiki icraatları milletin ekonomik mağduriyetine sebep oluyorsa günü geldiğinde bu tazminatların ödenmek zorunda kalınması  aynı mağduriyeti millete tekrar yaşatacak.

Keşke Ankara bu hakikati şimdi anlasa da iş Strazburg’a kalmasa.

Ne kadar sürer bilmiyorum ama bu hastalıklı zihniyet için Strazburg yolun sonu.

Devamını Oku

İmralı’Mı, Yoksa Silivri Mi?

 Patlayan bombaların ardı arkası kesilmiyor. Daha Kızılay için döktüğümüz gözyaşları dinmeden bugün de Taksim’e ağlamaya başladık.

 Yarın veya gelecek hafta neresi için ağlayacağız bilemiyorum ama yetkililerin olay sonrası açıklamalarına baktığımda Taksim’in son olmayacağını görebiliyorum.  

 Artık bir Ortadoğu ülkesi olduğumuza göre bundan sonra böyle şeyleri yadırgamanın da bir manası yok diye düşünüyorum.

  Malumunuz  teröre intibak dönemini idrak ediyoruz. Devlet büyüklerimiz artık bu tip vakalara alışmamız gerektiğini söylüyor.

  Alışın derken sanki patlayanlar bomba değil de havai fişekmiş, akabinde yükselen haykırışlar acı değil de sevinç çığlıklarıymış gibi konuşuyorlar.

 Kimse bombaların birer hafta arayla patlamasına alışamaz. Siyasilerin panik yok, normal hayatınıza devam edin demesine de itibar eden olmaz.

 Ölmekten, yaralanmaktan, sevdiklerini kaybetmekten herkes korkar.

 Bu yüzden AVM’ler, metrolar, parklar boş.

 Terör örgütleri hedeflerine ulaşıyorlar. Sinir uçlarımıza dokunarak halkı paniğe sevk etmeyi başarıyorlar.

 Birkaç bomba daha patlayacak olursa toplum sağlıklı düşünme becerisini hepten kaybedecek. Toplumsal travma derinleşecek.

            Acilen failler yakalanmaz ve yeni patlamaların önüne geçilmezse halkın emniyet kuvvetlerine ve siyasilere olan güvenleri tamamen yok olacak.

  Belki insanımız birbiriyle karşı karşıya gelmeye başlayacak.

        Terör örgütleri, tamamen tasfiye edilen istihbarat teşkilatının ve  trafik polisliğinden  terörle mücadeleye transfer olan ekiplerin kendisini yakalayamayacaklarından çok eminler.

          Bu yüzden alay eder gibi çaldıkları araçlarla ülkeyi baştan sona kat ettikten sonra kalbimiz ve beynimiz denilebilecek yerlerde pervasızca bomba patlatabiliyorlar.

          Amaçları Türkiye’yi İmralı'nın önünde diz çöktürmek. Biz ettik sen etme ne olur, bütün bu patlamalara bir son ver dedirtmek.

       Bakmayın siz siyasilerin olay sonrası ettikleri tumturaklı laflara. Terör uzmanları hapsedildiği günden beri katiller karşısında hiçbir varlık gösteremediler.

     Siyasilerin patlayan bombalara son vermek için sadece iki seçenekleri var.

Ya terör örgütlerinin istediği gibi İmralı seferlerini başlatacaklar.

        Ya da şahsi hasetleri adına bin bir iftiraya kurban ettikleri Silivri’deki aslanları çıkarıp bizi affedin, size çok çektirdik, ne olur gelin vatanı kurtarın diyecekler.

     Bence Silivri aslanlarına biz ettik siz etmeyin demek Apo’ya demekten daha izzetli bir davranış.

          İkisi de olmaz diyorsunuz değil mi? Eminim bizim bildiğimiz AKP hükümeti her iki seçeneğe de hayatta sıcak bakmaz diye düşünüyorsunuz.

       O zaman bizim için tek seçenek kalıyor. Zaten onu da Ankara saldırısından sonra iyiden iyiye seslendirmeye başladılar.

           Ne mi o? Terörle yaşamaya alışacağız kardeşim.

Nasıl mı olacak? Tabi ki patlayan bombaları havai fişek, acı ile bağıran insanların haykırışlarını sevinç çığlığı kabul ederek. 

Devamını Oku

Duydunuz mu? Facebook Güvenlik Panelini Devreye Sokmuş

Facebook, terör eylemi ve ölümlerin çok olduğu tabi afetlerin ardından hizmete sunduğu Facebook Güvenlik Durumu Kontrolü panelini dün gerçekleşen Ankara Kızılay'daki patlamadan yaklaşık 2 saat sonra devreye soktu.

     İlk kez Paris saldırılarından sonra uygulamaya konulan panel, bölgede yaşayan Facebook üyelerinin sevdiklerine hayatta olduklarını bildirmesine yarıyor.

          Böyle bir panel hangi ülkede devreye girerse girsin tek bir manaya geliyor: Acı. Ama bu panelin bizim ülkemizde devreye sokulmasının bence ekstra bir manası daha var: Utanç.

    Dün Kızılay’da gerçekleşen saldırı, son beş ayda Ankara’da gerçekleşen üçüncü bombalı eylem. Türkiye’nin diğer şehirlerinde gerçekleşen bombalı eylemler bu sayıya dâhil değil.

        Düşünebiliyor musunuz burası Ankara. Yani Türkiye’nin kalbi. En mahrem bölgesi. Meclis’in, Anıtkabir’in, Genelkurmay’ın bulunduğu yer. Patlamalar bütün bu kurumlara birkaç km ötede gerçekleşiyor. Onlarca insanın öldüğü, yüzlerce insanın yaralandığı dev terör eylemlerinin yeni adresi artık Ankara.

Şimdi bırakın Türkiye çok büyük işler yapıyor, bunu hazmedemeyen şer güçler bize bedel ödetiyor masalını okumayı. Büyük işler yapmanın en büyük göstergesi kişinin önce evini korumasıdır. Evini değil yatak odasını koruyamayanların büyük işler yaptığına kim inanır?

Her geçen gün daha derinlere batıyoruz. Ama battığımız bataklıktan baktığımızda gördüğümüz ağaç, taş yerinde durduğu için battığımızın farkına varmıyoruz.

Sınırlarımız kevgire dönmüş, dünyanın bütün milletleriyle ve güçleriyle kavgalıyız, milli birlikten çok uzak politikalar güdüyoruz ve en önemlisi terörle mücadele ekiplerine ve istihbarat teşkilatına sahip değiliz.

Yıllarca ihtimamla yetiştirilen terörle mücadele ekiplerini meslekten men edip, ardından hapsetmişiz. Onların işini trafikten gelen memurlarla yaptırmaya çalışıyoruz. O memurun da eline gaz verip masum insanlara sıkmaya göndermişiz.

İstihbaratımız ise ülkesine yönelik tehditleri takip etmek yerine devlete sızdığını düşündüğü alnı secdeli insanların peşinde. Paralel yaftasıyla memuriyetten uzaklaştırılacak kişilerin listesini hazırlıyor.

Hiç kusura bakmayın arkadaş, terörü lanetlemek, teröristi kınamak, kimse gücümüzü test etmesin, bizi eleştirenler yalnızca hainlerdir demek problemi çözmüyor. İnsanlar ailesiyle beraber yolda yürürken korkunç bir şekilde ölüyor.

Millet sizden masum insanların inlerine girdik diye tuhaf açıklamalar yapmanız yerine kendi güvenliğini sağlamanızı bekliyor.

İşin kötüsü böyle giderse dünyaya rezil olacağız. Zira hükümetimiz sorumlulardan hesap sorup, kınamanın dışında adımlar atmazsa Facebook Güvenlik Panelini Türkiye’de sürekli açık tutacak gibi görünüyor. 

Devamını Oku

Yeni Türkiye’den Yükselen Çığlıklar

Yeni Türkiye tabirini özellikle Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasından itibaren sıklıkla duymaya başladık. Havuz yazarlarının köşelerinden ve trollerin sosyal paylaşımlarından eksik etmedikleri kullanımına baktığımızda AKP’lilerin bu tabiri Erdoğan’ın ismiyle eş değer gördüklerini de söyleyebiliriz.

    Peki, nedir bu Yeni Türkiye? Yeni olan şeyler genelde iyi çağırışımlar yapar. Bu tabirden de böyle manalar mı çıkarmamız gerekiyor? Yeni Türkiye ile Eski Türkiye arasında ne gibi farklar var? Niteleme sıkça tekrar edilince insan ister istemez bu soruların cevabını merak etmekten kendisini alamıyor.   

Tabirden ne anlamamız gerektiği bize en güzel izah edebilecek kişiler elbette kelimenin patentine sahip olanlar. Yani AKP’liler. Ama onların da kendilerini ifadede ciddi sıkıntıları var. Muğlak ifadelerle siyaset yapmayı tercih ediyorlar. Siyasetin göbeğine oturttukları kavramlar için bile fikir birlikteliği sağlayabilmiş değiller.

Mesela ağızlarından düşmeyen her sohbete ve münakaşaya meze ettikleri ’dava’ veya “üst akıl” tabirlerinin acaba tam alarak ne manaya geldiğini bilmiyorum biliyorlar mı? Zira kime sorsanız ayrı tariflerde bulunuyor. Yıllardır dillere pelesenk olan kavramları bile izah edemeyen insanlara ağırlıklı olarak iki yıldır kullandıkları Yeni Türkiye nitelemesinden anladığınız nedir diye sorsak ne derece tatminkâr cevaplar alırız bilemiyorum.

İş böyle olunca ben de kendim bu tabiri araştırıp, manasını bulmaya çalıştım. 9 Nisan 2015’te Erdoğan, Gölbaşı'ndaki Yeni Türkiye Stratejik Araştırma Merkezi'nin açılış törenine gelişinde çalınan, 'Yeni Türkiye Marşı'nı dinlemiş, akabinde yaptığı konuşmada  marşın sözlerine atıfta bulunarak, “Yeni Türkiye mücadelesi aynı zamanda bizim kızıl elmamızdır.“demiş.

Al işte bir muğlak ifade daha. Yeni Türkiye Kızıl Elma’ymış. Peki, Kızıl Elma ne? Bu da aynı ‘dava’ ve “üst akıl” gibi binlerce tarifi olabilecek farklı bir muğlak niteleme.

Eksik olmasın Sayın Davutoğlu olmasa merakımızı gideremeyeceğiz. AKP aslen bilim adamı olan Davutoğlu’na çok şey borçlu. Sayın Davutoğlu,15 Nisan 2015’te  Ankara Arena Kapalı Spor Salonu'nda partisinin Seçim Beyannamesi ve Aday Tanıtım Toplantısı'na katılmış. Şimdi sıkı durun bu programda 100 maddelik 'Yeni Türkiye Sözleşmesi'ni açıkladı. Yani dolaylı olarak Yeni Türkiye nedir sorusunun cevabını meraklısına vermiş.

Tarife bakınca şaşırmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Gerçekten de hedeflenenler hayata geçirilecek olursa Türkiye baştan ayağa yenilenmiş olacak. Tarifte insan onurundan tutun, devlet millet kaynaşmasına, oradan hukukun üstünlüğüne kadar şu an için bize çölde serap hükmünde olan pek çok hususa atıfta bulunulmuş.  Şeyh Edebali'nin 'insanı yaşat ki devlet yaşasın' ilkesi hatırlatılmış.

Atatürk samimiyeti, dili yoktur, o gözlerden anlaşılır diye tarif eder. Dale Carnegie ise “Samimi insan taşlardan mavi çimen çıkardığını iddia etse, kendisine inanacak kimseler bulur.”  der. Ama benim samimiyeti daha doğrusu samimiyetsizliği ifade adına tercih ettiğim söz:  Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusudur.

    Davutoğlu’nun Yeni Türkiye tarifi bin bir gece masallarının yeni bir versiyonunu andırıyor. Yani samimi değiller. Eğer samimi olsalardı bu hedefleri hayata geçirecek adımlar atarlardı. Aradan geçen bir seneye baktığımızda bu hedeflere ulaşma adına herhangi bir adım atmadıkları gibi ülkeyi o anki demokratik seviyeden daha da uzaklaştırmış olduklarını görüyoruz.

       Ben demokratik uygulamalardan bu kadar sapan ve ülkeyi şiddet sarmalı haline getiren bir hükümetin çalışmalarına baktığımda geleceğin Türkiye’sini bir Irak, Suriye veya Libya olarak görüyorum. Yani insanların birbirini düşman bilip yok etmek için çığlıklar attığı bir Ortadoğu ülkesi.

Ama Yeni Türkiye tabirini bulan insanların da hakkını vermek istiyorum Zira Avrupa Birliği’ne girmeye aday olan bir ülkeyi devralıp Ortadoğu’nun sorunlu ülkelerinden bir tanesi haline getirdiğinizde ortaya çıkan tabloyu en iyi anlatmaya yarayan tabir Yeni Türkiye oluyor.

Devamını Oku

Aman Ha Gardaşım, Şakası Bile Fücceten Götürür

Kendilerini seversiniz sevmezsiniz bilemem. Ama Gülen Camiası ile mücadele artık çığırından çıktı. Sakın, sözlerimden başta hukuki temeller üzerine yürütülüyordu sonra rayından çıkarıldı gibi bir mana çıkmasın. Baştan beri mücadele gayri hukuki temellerle yürütülüyordu. Şimdi ise tam manasıyla bir cinnete dönüştü.

Dizi film senaryosundan terör örgütü çıkarmaya çalışmak, köşe yazılarından dolayı yazarları mahkûm etmek işin gayri hukuki kısmıydı. Ama bir gizli tanık ifadesiyle -anayasaya aykırı olarak- 600 bin satan gazeteye el koymak, anayasal hakkını kullanarak bu el koymayı protesto etmek isteyenlere İsrail polisinin Filistinli ’ye çektiği muameleyi çekmek ise işin cinnet kısmı.

Hizmet Hareketi’ni düşman bellemiş AKP sempatizanı arkadaşların yukarıdaki satırları okuduktan sonra  “İyi olmuş, az bile. Anayasa’yı hukuku bir tarafa bırakıp bu insanlara verilebilecek en büyük zararı vereceksin gardaş.” dediğini duyar gibi oluyorum. O yüzden bu satırdan sonrasını özellikle onlar için yazıyorum.

 Yok, sizin düşündüğünüz gibi kesinleşmiş bir yargı kararı yok, dolayısıyla bir hukuk devletinde kanunun izin vermediği uygulamalar yapılamaz falan demeyeceğim. Ben farklı bir yerden meseleye bakacağım. AKP’li arkadaşların göremediğini onlara göstermeye çalışacağım.

Arkadaşım iyi oldu diyorsun ama sonunda bu cinnetin kurbanlarından bir tanesi de sen olacaksın. Hatta belki en büyük kurbanı sen olacaksın. Bunu biliyor musun? Madem bilmiyorsun o zaman beni dikkatlice dinle: Seri katiller ve hırsızlar iki kısma ayrılır. Birincisi bunu bir sebebe binaen gerçekleştirenler, ikincisi suçu işlemenin verdiği hazzı yaşamak için yapanlar. Ama ilginçtir ikinci grup daima birinci grubun içinden çıkar.

Mesela bir seri katil ilk cinayetini kendince bir gereklilik üzere işler. Belirgin bir şahsın kendisine zararı olduğunu düşünmektedir ve ondan kurtulmak ister. Ama onu öldürürken duyduğu heyecan, tadı damağında kalan bir hazza dönüşür. Sonraki cinayetlerini bu hazzı yaşamak düşüncesiyle işleyemeye başlar. Artık öldüreceği insanlar ortadan kaldırılması gerekli insanlar değillerdir. Ama ilk öldürdüğü insana mümkün mertebe benzeyen kişilerdir. 

Çalma hastalığı da (kleptomani) aynen öyledir. Kleptomanlar, ilk hırsızlığını ihtiyaçtan yapıp sonrasında alışkanlık haline getirmiş problemli kişiliklerdir. Çalınan malzeme veya hırsızlık yapılan mekân ne kadar ilk hırsızlığa benzer ise o kadar çalarken haz duyarlar.

Gülen Hareketi’yle mücadele ediyorum diyerek hukuku askıya alanlar, insanların bin bir emekle büyüttükleri şirketlere bir imza ile el koyabilmekteler. Kendi varlığımız için onları yok etmemiz lazım diyerek cahiliye mantığıyla hareket eden bu insanlar zaman içerisinde aynı dönüşümü yaşayacaklar. Yani cemaat malı helal deyip amiyane tabirle çöktükleri mülkler tükenince durmaları mümkün olmayacak.

İsterseniz lafı uzatmadan kısaca olacak olanı söyleyeyim: Hizmet Hareketi’ni bitirdiklerini düşündükleri gün hangi cemaati ona yakın görüyorlarsa onu sıraya koyacaklar. Sonrasında ise bir diğerini. Ama diğer cemaatlerde dişe tırnağa dokunur çok bir şey bulamayacakları için ister istemez daha zengin yapılara odaklanacaklar.

 Kendi yapılarından daha varlıklı bir yapı bulamayacakları için AKP tabanı da bu zulümden hissesine düşeni alacak. Sen de paralelcisin, paralele selam vermişsin, çocuğunu okullarında okutmuşsun diyecekler. Sanki bu saydıklarımı yapmayan cumhurbaşkanından başbakanına kadar tek bir AKP’li varmış gibi. Acıkan ayının yavrusunu yemeye kalkması misal kendi tabanlarına saldıracaklar.

Yok, canım ne alaka demeyin. Zaaflar büyük ölçüde hukuk denilen setle zapturapt altına alınır. O seti bir kere yıkarsanız olacak olan budur. Selin karşısında durmak nasıl mümkün değilse zaaf haline gelen alışkanlıkların karşısında durmak da mümkün olmaz.

Hayır, işin kötüsü AKP tabanı, Hizmet Hareketi mensupları gibi gerekirse pazarda limon satarız, ayakkabı boyarız işimize bakarız diyecek tipler de değiller.

Allah göstermesin şakasında bile fücceten gider arkadaşlar.

 

 

Devamını Oku

Memleket Değil Sanki Korku Filmi Seti.

.

Cuma gününden beri yaşadığımız hadiseler korkunç, daha korkunç ve en korkunç olmak üzere üç kısma ayrılıyor. İster istemez bu kadar sıkıntılı hadiseye şahitlik ediyor olmak, bulunduğum yerin memleket mi yoksa korku filmi seti mi olduğu hususunda şüphe etmeme sebep oluyor.

İsterseniz önce anlatmaya korkunç olandan başlayayım. Size birden yüklenip kalp ritminizi bozmayayım. İstanbul 6. Sulh Ceza Hakimliği'nce Zaman gazetesini de bünyesinde bulunduran Feza Gazetecilik AŞ'ye cuma günü kayyım atandı.Artık muhalif medya organlarının kayyım atanarak üç ayda bitirilmesine alışık olduğumuz için bu olayı sadece korkunç olarak nitelendirmeyi uygun gördüm.

Daha korkunç olan hadise ise: İsmi bile açıklanmayan bir tanığın tahşiye ve şike soruşturmalarının başlamasına Zaman Gazetesi binasında karar verildiğini, gazeteye yardım amacıyla zorla para toplandığını, gazetede terör örgütü PKK’yı destekleyen yayınlar yapıldığını iddia etmesiyle bu kararın alınmış olması. Düşünebiliyor musunuz Türkiye’nin en çok satan gazetesine bir gizli tanığın şahitliğiyle el konulmuş.

En korkunç olanı ise en sona bıraktım. Zira onu anlatmakta, dinlemekte yürek istiyor. Anayasa’yı çiğneyerek bir medya organını müsadere etmek isteyen kayyımlara karşı, anayasal hakkını kullanarak gazete önünde protestoda bulunan gazete okurlarına uygulanan orantısız şiddetten bahsedeceğim.

Gözlerinde merhametin zerresi olmayan güvenlik kuvvetleri içlerinde kadın ve çocukların da bulunduğu kalabalığa en sert şekilde müdahale etmekten çekinmediler. Gaz, tazyikli su, plastik mermi ellerinde ne varsa acımasızca kalabalığın üzerine boca ettiler. Televizyonda gerçekleşen vahşeti seyrederken bir an kendimi Kudüs’te hissettim. Silahlı İsrail askerleri tarafından darp edilen Filistinlilerle kafası gözü kanayan, yerlerde sürüklenen insanlar arasında hiç bir fark göremedim.

14 000 kişiye istihdam sağlayan Boydak Holding ortaklarından Hacı ve Memduh Boydak’ın geçmişteki hayır işlerinden dolayı tutuklanmaları da hafta sonuna damgasını vuran ayrı bir en korkunç olaydı.

Küçükken annemden, vizyona yeni giren bir korku filmini izlemek için sinema izni istemiştim. Hiç unutmam bana “Evladım akıllı ol, kendi paranla kendini korkutacaksın. Korku filmleri seyredilmesi doğru olmayan filmlerdir.” demişti. O günden beri onun sözünü tuttum. Prensip edindim, oldum olası korku filmlerini seyretmedim.

Ama bana bu günlerde bu değerli prensibimden uzaklaşacakmışım gibi görünüyor.

Zira kendi adıma değil ama milletim adına haberleri seyrederken artık çok korkar oldum.

Devamını Oku

Keçinin Başı Olacağına, Koyunun Kuyruğu Ol.

 

 

 1991 ‘de Sovyetlerin dağılması dünyanın yeni bir döneme girdiğinin işaret fişeğiydi. Çok az insanın hesap ettiği bu gelişme soğuk savaşı sonlandırmış, bizlere de dost ve kardeş pek çok cumhuriyetle kültürel ve ekonomik alanda işbirliği sağlama imkânı sunmuştu.

  Beş Türki cumhuriyetin ve Tacikistan’ın bağımsız bir devlet haline gelmesi bütün İslam âlemini heyecanlandıracak kadar büyük bir gelişmeydi. Başta Türkiye olmak üzere İslam dünyasının aydınları bu cumhuriyetlerin liderlerini yakından tanımaya ve gelecekte Asya’nın parlayan yıldızının hangisi olacağını tahmin etmeye çalışıyorlardı.

 Aslında hangi devletin diğerlerinin önüne geçeceğini öngörmek zor bir iş değildi. Zira bağımsızlığın hemen sonrasında Azerbaycan ve Tacikistan karışmış, iç savaş tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardı.

 Geriye kalan alternatiflerden Kırgızistan, kaynakları kısıtlı küçük bir ülkeydi. Türkmenistan ise tercih ettiği kendi nevi şahıslarına münhasır bir yönetim yapısıyla baştan yarışa hiç girmemeyi tercih etmişti.

Asya’nın yıldızı olma yarışı Kazakistan ve Özbekistan arasında gerçekleşecekti. Bu yarışta Özbekistan’ın avantajları daha çoktu. Zira tarihinde ilk defa bağımsız olmuyordu. Devlet tecrübesi vardı. Öncesinde coğrafyasında köklü medeniyetler kurulmuştu.

Rusya ve Çin gibi iki dünya devine sınırı yoktu. Ülke nüfusu kalabalıktı ama toprakları küçüktü. Nüfusun çokluğu ve ülkenin küçüklüğü üretim adına iyiye işaretti. Halkının arasında Ruslar neredeyse yok denecek kadar azdı. Özbekler çok çalışkan ve üretken insanlardı. Üstelik      Sovyetler Birliği döneminde yaşanan asimilasyondan fazla etkilenmemişlerdi. Dini ve milli değerlere olan saygıları üst seviyedeydi. Dolayısıyla milli bir devlet yapısı oluşturmak zor olmayacaktı. Bu sayılan meziyetlerin neredeyse hiç biri Kazakistan’da yoktu. 

Ülkenin ekonomik imkânları kendi kendilerine yetebilecek durumdaydı. Özbekistan  pamukaltınuranyum ve doğal gaz zenginiydi. Böyle bir ülkenin, halkına demokratça muamele edecek bir devlet başkanın liderliğinde kısa bir sürede Orta Asya’nın merkezine oturması kaçınılmaz gibi görünüyordu.

1999’a kadar ülkesini güzel yöneten Kerimov’un Özbekistan’ında büyüme emareleri kendisini göstermeye başlamıştı. Yabancı sermayenin Orta Asya’daki yönü tartışmasız Özbekistan’dı. Ama ne olduysa 1999’dan sonra oldu. O Kerimov gitti yerine zorba Kerimov geldi. Ülkesini hızla faşizme götürdü.

İki binli yıllara geldiğimizde artık Kerimov’un uygulamaları Sovyetler dönemini aratmıyordu. Zamanla ismi, hayranı olduğu Stalin’le birlikte anılmaya başlandı. Ülke de milliyetçi ve muhafazakâr zümre hedef tahtasına oturtuldu. Kendi halkına kan kusturdu. Sovyetlerden sonra Özbek halkı bizzat kendi insanından zulüm görür olmuştu.           

Yabancı sermaye derhal ülkeyi terk etti. Bir kısmına da usulsüzce el konuldu. Ülke her geçen gün fakirleşti Bugün Özbek halkı maalesef civar cumhuriyetlerde ve Rusya’da ucuz insan gücü kaynağından başka bir mana ifade etmiyor.

 Ülkede eğitim ve sağlık hizmetleri bağımsızlık öncesi dönemlerden bile geride. Bugün Özbeklerden okuyayım bir makama geleyim düşüncesinde olan bir insan bulmak güç. Ülkedeki erkek nüfus ekmek parasını kazanabilmek için evini terk edip Rusya ve Kazakistan’da  çalışıyor.

Yarışı ülkesini demokratça yönetmeye çalışan Nazarbayev’in Kazakistan’ı kazandı. Bugün Kazakistan eski Sovyet cumhuriyetleri arasında Rusya’dan sonraki en büyük güç. Kerimov’un ise adı  ülkesinde ve dünyada zorbalıkla anılıyor. Antidemokratik uygulamaları yüzünden kızı bile kendisinden nefret ediyor. Kızı bugün kapatıldığı evinden bütün dünyaya babasının zulmünü haykırıyor.

 Aslında bugün ülkemizde yaşananlarla bundan on, on beş sene kadar önce Özbekistan’da yaşananlar birbirine çok benziyor. Stalin’in kötü bir kopyası olan Kerimov’un yaptıkları ile AKP’nin uygulamaları çok benzeşiyor. Biz de AKP’nin önderliğinde her geçen gün yönetim olarak faşizme yaklaşıyoruz.  

Kerimov’un komünist ahlaktan gelen insanlar içerisinden hukuksuzluğuna destek verecek yardımcılar bulması mümkün. Ama enteresandır AKP’nin devlet geleneği ve hukuku olan Türkiye’de bunca hukuksuzluğu icra edecek bürokratları bulabiliyor olması oldukça düşündürücü.

Kerimov’un zulmünü kızı bile haykırmaktan çekinmezken, ülkemde yaşanan her türlü hukuksuzluğa ses çıkarmayan bürokratlara ve aydınlarda ayrı bir ironi. Onlara ders olur düşüncesiyle kötü bir olayda ön sıralarda yer almaktansa, iyi bir olayda arka sıralarda yer almak daha iyidir manasına gelen bir Özbek atasözünü son söz olarak yazmak istiyorum.

   Keçinin başı olmaktansa, koyunun kuyruğu olmak daha iyidir.

 

   İnanın daha iyidir.

Devamını Oku

Turizmin Lastiği Yarıldı. Stepne de Yok

Bundan birkaç gün önce haber sitelerinde şöyle bir haber yayınlandı: Geçen yıl Şubat ayında Antalya'ya Rusya'dan gelen 8 bin 307 turiste karşılık bu yıl aynı ayda gelen Rus turist sayısı 55’e düştü.

    Bu haber, Rusları tanıyanları ve azıcık bu sektörü bilenlerin aklını kaybetmesine sebep olabilecek cinsten.

      Zira Ruslar adına Antalya kelimenin tam manasıyla cennetin ta kendisi. Rusların Antalya’yı gündemlerinden çıkarması Rusya’da kıyamet alameti olarak kabul edilebilecek türden bir olay.

      Kardeşim ne bekliyorsun adamların uçağını düşürdük, şubatta on bin kişi gönderecek halleri yok ya, onlar da yaptırım uyguluyor haliyle diye içinizden geçirmiş olabilirsiniz.

       Keşke düşüş sadece Rus turist de olsa. Geçen yıl şubat ayında 128 bin 810 turistin geldiği Antalya’ya bu yıl aynı dönemde 78 bin 100 turist geldi.

     Yani başta Ruslar ve Almanlar olmak üzere bütün milletler de azalma var. Bilmiyorum yıl sonunda geçen sene gelen turist toplamının yarısına ulaşabilir miyiz?

    Söz Almanlardan açılmışken, iki ay önce Almanya’daki bir turizm fuarına katılan arkadaşım anlatıyor: Her sene bu fuara katılırım. Yüzlerce stant kurulur. Her stantta başta Antalya olmak üzere yüzlerce tatil turu satılırdı.

       Bu sene tek bir stantta, tek bir Türkiye turu dışında satılan tur görmedim. Gördüğüm tur da yol parası dâhil olmak üzere bir haftalık tatili 199 Euro’dan pazarlamaya çalışıyordu. Yani günlüğü 14 Euro.

      Alman dostlarıma neler oluyor diye sorduğumda, Türkiye’de öldürülen vatandaşlarının kimyalarını çok bozduğunu ve Türkiye’ye kimseyi göndermek istemediklerini söylediler.

        Almanlar, Türkiye’yi turistik turlar içerisinde 3. sıralamadan 4. sıralamaya indirmişler.3. sıralama Yunanistan ve Hırvatistan gibi devletlerin bulunduğu sıralamaymış.4. sıralama da ise Tunus ve Fas gibi ülkeler yer alıyormuş.

     Mart ve Nisan ayında Avrupalıların tatilleri var. Bu iki ay turizmin en ucuz olduğu aylar ülkemizde.

       Önceki yıllar gelip misafirperverliğimizden memnun kalmış eski müşterilerimiz mart ve nisanda gelecekler olacak ama sonraki aylar turizm sektörü sinek avlayacak gibi görünüyor.

     İşin farkında olan zincir otel sahipleri otellerinin bir kısmını açmama kararı aldılar. Geçen sene yapımı biten ama bu sene açılmayacak oteller var.

  İstediği sayıdaki müşteriyi çalıştığı organizasyonlarla bağlayamayan oteller şu an işçi çıkarıyorlar. Ege ve Akdeniz sahillerinde toplam 1.300 otel satılığa çıkarıldı.

     Gelmeyecek olan Rus ve Alman turistin yerine farklı milletlerden turist çekme çalışmaları da netice vermemiş.

Emsal ülkelere göre zaten çok az kar oranlarıyla çalışan sektör, tarihinin en kötü dönemlerinden birini geçiriyor.

Böyle giderse aldıkları kredileri ödeyemeyen pek çok otel hazirana kalmadan bankalara teslim olacak gibi duruyor.

Bu yaz her senekinden daha çok sıcak olacak sanki.

Baksanıza daha martta bile bunaltmaya başladı. 

Devamını Oku
}