Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Sultan Sencer’den Cumhurbaşkanı Erdoğan Dönemine KÜRT VE (کردستان) KÜRDİSTAN -3-

 

Cumhuriyet Dönemi Kürt ve Kürdistan Sorunu

Yazımızın ilk bölümünde Tarihsel Bağlamda Kürt kelimesi ve Kürtlerin kökeni konusunu yazmış, ikinci bölümde ise İslam Sonrası Dönemde Kürtler ve Kürdistan konusuna değinelim.

            Bu bölümde dilimizin döndüğünce Cumhuriyet Dönemi Kürt ve Kürdistan Sorunu meselesinden bahsedelim.

Sultan Sencer döneminden Cumhuriyet Türkiye’sine kadar coğrafi anlamda kullanılagelen Kürdistan terimi, son yüzyılın siyasi dalaşma malzemesi haline getirmiş,  birçok platformda sert tartışmalar ile karşılıklı restleşmelere sebebi olan ağır bir sorun haline gelmiştir.

Kürdistan ifadesinin hangi anlamda kabul gördüğü  / görülmesi gerektiği konusundaki tartışmalar birinin yekdiğerini dinlemeye tahammül etmediği tehlikeli bir mecraya doğru sürüklenmektedir.

Kürt kökeni konusunda birbirini 180 derece yalanlarcasına ortaya atılan iddialarda olduğu gibi Kürdistan söylemi için de bu türden abartı veya inkar içeren zıt iddialar ortaya atılmaya başlanmıştır.

Bu durum, bin yıllık İslami kardeşlik hukukuyla yaşayan Kürt ve Türk toplumu arasında yüzyıl önce batı marifetiyle oluşturulan fitne fay hatlarının derinleşmesi gibi tehlikeli bir sonuca doğru gitmeye başlamıştır.

İşin doğrusu, köken konusunda tarihin derinliklerinden gelen yeterli dayanak mevcut olmadığından bilimsellikten uzak bilgi karmaşasına bir nebze müsamaha edilir lakin Kürdistan kavramı ile ilgili tartışmalarda inkar politikasının elle tutulur bir yanı olmadığı da bir gerçektir.

Zira bu kavram, İslam döneminde kullanılmış yazılı kaynaklarda yerini almış ve inkar imkanı olmayan bir kavramdır.

Burada esas tartışılması gereken husus, bu kavramın hangi amaçla kullanıldığı ile ilgilidir.

Şu bir gerçek ki, bahse konu bu bölgeye siyasi bir anlam yüklenmediği ve ayrıştırıcı bir dil kullanılmadığı sürece eskiden olduğu gibi Kürdistan coğrafyası denmesinden bölgede yaşayan Müslüman etnik unsurlar rahatsız olmamaktadırlar.

Aynı şekilde, İslam coğrafyasının bölük pörçük edilmesinden mustarip olan ümmetçi anlayışa sahip Anadolu Müslüman Türkler de coğrafi anlamda kullanılan Kürdistan kavramına karşı değildir.

Lakin Müslüman Türklerinin geçmişten bu yana yaptığı coğrafi kabulün daha sonrasında batının ayak oyunları ile siyasi bir çizgiye evirilmesinden endişelenmesini de doğal karşılamak gerekir.

Her ne kadar bu endişe, İslam bayraktarlığını uzun yüzyıllar kavmiyetten uzak bir şekilde yürüten Müslüman Türkleri zaman zaman milliyetçilerle aynı çizgide buluşturuyorsa da, Kürt milliyetçiliğinden etkilenmemiş ve ittihadı İslam fikrine sahip Müslüman Kürtlerin göstereceği samimi çabalar onların milliyetçi çizgide çok fazla durmalarını engelleyecektir.

Bir Müslüman için nasıl ki, uzun yıllar İslam toprağı olarak kalmış günümüz İsrail, Lübnan, Ürdün ve Suriye topraklarını içine alan bölgeye Suriye veya Arz-ı Şam bölgesi deniyorsa, nasıl ki Mekke ile Medine dahil geniş toprakları ihtiva eden bölgeye Hicaz bölgesi adı verilmiş ise, aynı şekilde Kürt topluluklarının yoğun olarak yaşadığı bölgeye coğrafi anlamda Kürdistan denmesinde bir sakınca yoktur.

Yeter ki kavimleri birbirine sıkıca bağlayan İslam’ı ile namdar kalsın.

Bir gerçek daha var ki, bölgenin ümmetçi geleneğe sıkı sıkıya bağlı Müslüman Kürtleri ile bunların bölgede kader paydaşı konumundaki Müslüman Arap ve Zazaları, birleştiricilikte bir adım öne çıkarak Türkiye veya Irak Kürdistanı ayırımlarından ziyade coğrafi manada Kürdistan coğrafyasının İstanbul riyasetinde bir araya getirilmesi halinde Anadolu’dan Yemen’e kadar uzanacak İslam topraklarına anlamlı bir kapı olabileceğine inanmaktadırlar.

Hatta bölgenin sessiz ekseriyetini oluşturan bu kesimin bu bakış açısından kaynaklı Misak-ı milli ufkunun batıda yaşayan Müslüman Türk kardeşinin 100 yıl önce kabul ettiğinden daha geniş olduğunu söylemek bile mümkündür.

Bu inançta olanlar, Kürdistan ismiyle kabul gören bu coğrafi bölgenin batının oyuncağı olarak asla siyasileşmemesi ve eskisinde olduğu gibi İslam’ı ile anılmasını olmazsa olmaz şart diye görmektedirler.

Bediüzzaman Said Nursi’nin Kürt bir talebesinin  “ Kürtleri dört parçaya böldüler. Ne olacak bizim halimiz?' sorusuna verdiği "Merak etme, Kürtler ittihad-ı İslam'a sebep olacaklar' şeklinde verdiği cevap Müslüman Türkler için de Kürtçü yapılanmalar ve onlara son yıllarda kavmiyetçi değişim geçirip yancı gibi davranan bir kısım İslamcı kesimin aldatmacasına karşı temkini elden bırakılmaması ama ilgisiz de kalınmaması  gereken önemli bir mesaj mahiyetindedir.

Bizler biliyoruz ki,  bir yandan İslam coğrafyasını parça parça bölmeye çalışan küresel şeytani akıl, öte yandan kültür birliği maskesiyle Avrupa’daki sınırları ortadan kaldırmak suretiyle dini birleşmeyi sağlamakta ve birçok etnik unsuru geniş topraklarda Amerikancı bir ruh ile bir arada tutmaya çalışmaktadır.

İşte bu davranışının bilincinde ve kavmiyetçilikten uzak hiç bir Müslüman, bölük pörçük olmuş İslam dünyasına yeni parçacıklar katmak için küresel şeytani aklın sunduğu  yeni planları içine sindirmeyecektir

İyice bakıldığında, bölgede akrabaların arasına emperyalist güçler tarafından çekilen sınırları ortadan kaldırarak İslam dünyasının ittihadına bile sebep olacak geniş bir coğrafya temennisinde bulunan kesimin niyetine karşılık menfaatlerinin bozulacağı endişesi ile bu toprakların İslami bir maya ile birleşmesine karşı çıkan kavmiyetçilerin niyeti arasındaki fark daha iyi anlaşılacaktır.

Hulasa;

 “Kürtlerin varlığının kabulü ve yaşadığı coğrafyanın Kürdistan olduğu” şeklindeki sözler, bölgede Ekrad diye anılmayı İslami kimliğinden dolayı çok önemsemeyen farklı etnik topluluklara tepeden inmeci bir anlayışa dönüşmediği veya hem bölgedeki halklar arasında, hem doğu batı kardeşliği noktasında siyasi bir ayrışmaya gitmediği ve coğrafi bir tanımlama olduğu müddetçe bölgedeki etnik unsurlarca olumlu karşılık bulan sözlerdir.

Tarihte ilk olarak Selçuklu Müslüman Türk Hükümdarı Sultan Sencer tarafından coğrafi mana ile sınırlı olarak dillendirilen Kürdistan kavramı Osmanlı devleti tarafından zaman zaman aynı minvalde kullanılmış olup Cumhuriyet döneminde bir fobiye dönüşmüşse de bu tabuları yüzyıl sonra yıkarak coğrafi Kürdistan kavramını cesurca dillendiren son Müslüman Türk hükümdarı Türkiye Reis-i Cumhuru Recep Tayyip Erdoğan olmuştur.

Erdoğan’ın bu cesur tanımlamasının ardından “gerekirse bu uğurda baldıran zehri içerim” diyerek samimice başlattığı Cumhuriyet tarihinin en büyük kardeşlik projesi ve Kuzey Iraktaki Müslüman Kürt akraba toplulukla el ele söylemeye başladığı Yemen Türküsü, küresel şeytani aklın “bizim hakemliğimiz ve çizdiğimiz sınırlar dışında bir şey yapamazsınız”  şeklindeki karşı çıkışına ve ne yazık ki kavmiyetçilik tamah ve oyunbozanlığına takılmıştır.

Biz Müslümanlar olarak duamız şudur ki, bin yıl önce inşa edilen kardeşlik yeniden ve daha güçlü bir şekilde ilan edilsin ve bu ilan, Bediuzzaman’ın temenni ettiği Payitaht İstanbul’dan başlayarak Yemen ve Hindistan’a’ kadar uzanacak ittihad-ı İslam'ın büyük bir gönül kapısı olsun.

 

Sağlıcakla Kalın

@akgulahmet

 

 

Devamını Oku

Sultan Sencer’den Cumhurbaşkanı Erdoğan Dönemine KÜRT VE (کردستان) KÜRDİSTAN -2-

 

İslam Sonrası Dönemde Kürtler ve Kürdistan

Yazımızın ilk bölümünde Tarihsel Bağlamda Kürt kelimesi ve Kürtlerin kökeni konusuna değinmiştik.

Bu bölümde ise İslam Sonrası Dönemde Kürtler ve Kürdistan konusuna değinelim.

Genel kabul gören görüşe göre İslam öncesi Kürtlerin büyük bir ekseriyeti Zerdüşt inancına sahiptiler.

633 yılından itibaren İran egemenliği altındaki bölgeleri fethetmeye başlayan İslam orduları ile Sasaniler arasındaki ilk büyük savaş 637 yılında Dicle kıyısında gerçekleşti.

Kadisiye adı verilen ve İslam ordularının zaferiyle neticelenen bu savaş Kürtlerin İslam'la tanışmasına vesile olmuştur.

Ünlü müfessir Alusi, Kürtlerin bir kısmının bu savaştan çok önceleri Hz. Peygamber (sav) döneminde Müslüman olduğunu söylemişse de İslam tarihi kaynaklarında Cabân el-Kurdî dışında Kürt kökenli başka bir sahabeden bahsedilmemektedir.

Son dönem bilgi karmaşası içerisinde sunulan “Kürtlerin İslam'ı kabul etmemekte direndikleri, İslam orduları ile kıyasıya savaştıkları ve sonrasına ciddi zulümler gördüklerine dair” bütün bilgiler, aslı olmayan, batı kaynaklı yanlı ve yönlendirici bilgilerden ibarettir.

Her şeyden önce, İslam orduları için savaşın ana gayesi Allah’ın hükmünü yer yüzünde hakim kılmak, fethedilen toprakları adalet ve barış içinde yönetmektir.

Elbette İslam orduları ile Sasaniler arasında gerçekleşen Kadisiye ve Nihavent savaşlarında Sasani ordusu içinde boyundurukları altındaki Kürtlerin de bulunması ve bu Kürtlerden bir kısmının bu savaşlarda öldürülmesi muhtemeldir.

Zira bu bir savaştır.

Lakin adaletiyle ün salmış Kudüs ve İran Fatihi Hz. Ömer dönemi için Kürtlere zülüm edildiği gibi bir iddiada bulunmak, olsa olsa İslam dışı unsurların veya İslam içi mezhepsel öfke unsurlarının son yüzyılda Kürtleri dinlerinden uzaklaştırmak amacıyla yapmaya çalıştığı algı çalışmalarından başka bir şey değildir.

 Ortada bir gerçek var ki, Kürtlerin İslam'ı kabulde hiç zorlanmadığı gerçeğidir.

Kürt toplulukları İslam fetihleri sırasında tanıştıkları İslam dinine yürekten iman edip çok kısa zamanda büyük topluluklar halinde Müslüman olmuşlardır.

İslam sonrası dönemlerinde dinlerine sıkı sıkıya bağlı kalan Kürtler, büyük İslam âlimleri yetiştirmiş, Haçlılarla mücadelede hep en ön saflarda yer almış, İslamiyet’in bu coğrafyada yayılmasına büyük emekleri geçmiş bir İslam topluluğu halini almıştır.

İlk olarak İran Cibal bölgesi Kürtlerinin İslama girmesi, Türkiye’nin Güneydoğusu dediğimiz bugünkü coğrafyanın İslamlaşmasını da hızlandırmıştır..

Bu hızlı İslamileşme sürecinde hem kadim devlet olan İran Sasanilerinin Hz. Ömer dönemi İslam orduları karşısında ağır mağlubiyetler yaşaması, hem bu bölgeye kadar uzanan Kürt topluluklarının etkisi inkar edilemez.

Lakin bu noktada doğru diye bilinen bir kadim bir yanlıştan bahsetmekte fayda var.

Daha önceki başlığımızda değindiğimiz üzere Kürt kavramı göçebe kavimler için kullanılan bir kavramdı. İslam sonrası dönemde yapılan Arz-ı Ekrad tanımlaması da bu neviden bir tanımlamaydı.

Bugün Türkiye’nin Güneydoğusu denilen bölgede Kürtlerden yüzyıllar önce Yemenden kabileler göçü ile gelmiş Arap kökenli kabileler bulunmaktaydı.

Bugün Bitlis, Muş, Hakkari, Diyarbekir, Mardin, Siirt, Batman, Şanlıurfa bölgesinin büyük bir kısmı Yemen’den göçebe Arapların oluşturduğu yerli kabilelerden müteşekkildi ve Osmanlılar dönemine kadar bu şekilde devam etmiştir.

Beni Rabia, Beni Bekr ve Beni Vail denilen bu Arap kabilelerin bu topraklara gelip yerleşmesi Hz. İsa dönemi öncesine dayanır. Hz. İsa sonrası bir kısmı Hristiyan olan bu Araplar, İslam’ın ilk dönemlerinde topluca İslamiyet’i benimsemişlerdir.

Bu yüzen olmalı ki, Hz. Ömer dönemindeki fetihlerde bu kesimin İslamlaşmakla birlikte Araplaştıkları yönünde Süryaniler tarafından Avrupa desteği ile uygulanan köken dezenformasyonu bugün bile devam etmektedir.

Özetle söylemek gerekirse, bu bölgede meskun kadim Süryani topluluğun dışında kalan ve Ekrad (göçebe) topluluğu ile birlikte anılan toplulukların çoğunluğu Arap’tı. İşte bu Arapların (dolayısıyla bugünkü Güneydoğu Anadolu’nun)  hızla İslamiyet’e geçişlerinde Hicaz yarımadası ile güneydoğudaki kadim Arapların arasındaki bölgede yaşayan İran Cibal Kürtlerinin Müslüman olmasının dolaylı da olsa şüphesiz büyük etkiis olmuştur.

Bir Müslüman için asıl olan şey kavmiyet kökeninden ziyade İslami kökendir diyerek bu meseleyi kapatalım ve Kürdistan kavramına değinelim.

Antik dönem ve İslam öncesi döneme ait kayıtlarda siyasi veya coğrafi manada Kürdistan ifadesine hiçbir şekilde rastlanmamaktadır.

İslam sonrası dönemde, Araplar tarafından daha önce Ekrad şeklinde tanımlanan Kürt topluluklarının yoğun olarak yaşadığı bölgeye coğrafi bir işaret nev’inde Arz-ı Ekrad (Kürt bölgesi) tanımlaması yapılmaya başlandı.

10. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan İbn Havkal "Suretül-Arz" adlı eserinde İslam devletince Arz-ı Ekrad diye tanımlanan bu bölgeden bahsederken, Hemedan'ın doğusu ile Urumiye'nin güneyi arasındaki bölgeden, yani bugünkü İran Kürdistanı'ndan Süleymaniye'ye kadar uzanan bölge olan İran'ın Cibal bölgesine işaret etmiştir.

İbn Havkal'den yüzyıl sonra Kaşgarlı Mahmud'un hazırladığı haritada da "Arz-ı Ekrad" ismi geçer ve burada da işaret edilen bölge yine İran Cibal bölgesidir.

Hamdullah Müstevfî, Tarihi kayıtlara giren ilk کردستان  Kürdistan ifadesinin Selçuklu Türk hükümdarı Sultan Sencer’e ait olduğunu iddia etmiştir.

Bu iddiaya göre 12. yüzyılda yaşayan Sultan Sencer, İbn Havkal’in Kürt toplulukların meskun olduğu coğrafya anlamında işaret ettiği coğrafyaya yakın bir bölge için Farsça kökene sahip Kürdistan tanımlaması yapmıştır.

Ne var ki, Sultan Sencer’den iki yüzyıl sonra yaşayan Hamdullah Müstevfî tarafından Kürdistan isminin ilk kez Selçuklu sultanı Sencer tarafından verildiği iddia edilmişse de, Sultan Sencer dönemi kayıtlarında bu tanımlamaya rastlanmamaktadır.

Müstevfi’nin 14. yüzyılda dile getirdiği Kürdistan ifadesi Osmanlı döneminde de coğrafi anlamda kullanılmaya devam edilmiştir.

Osmanlı’nın ilk dönemlerinde Kürt nüfus yoğunluğu eskiden olduğu gibi yine bugünkü İran Kürdistanı'ndan Süleymaniye'ye kadar uzanan bölge olan İran'ın Cibal bölgesindeydi. Günümüz Güneydoğu Anadolu bölgesinin ağırlığını Arap ve Süryaniler oluşturmakta, kalan kısmı Kürt ve farklı yerel topluluklardan oluşmaktaydı ki, bu bölge şimdi bahse konu Kürdistan coğrafyasının çok küçük bir kısmına tekabül etmekteydi.

Osmanlı ile İran arasında sınır bölgesi olan Arz- Ekrad veya Kürdistan topraklarında yaşayan Müslüman Kürt topluluklarının büyük bir ekseriyeti Osmanlı-Farisi çekişmesinde Osmanlıların yanında durmaktaydı. Osmanlı için sürekli bir tehdit unsuru olan İran tehlikesine karşı bir set vazifesi gören Müslüman Kürtler, zaman zaman İran’ın acımasız baskılarına da maruz kalmaktaydılar.

Osmanlı devleti, İran tarafından yapılan baskıların şiddetlendiği veya bazı Kürt topluluklarının Osmanlı namına üstün bir vazife ifa ettiği dönemlerde, İran’dan ve diğer bölgelerden göç eden Müslüman Sünni Kürt aşiretlerine Anadolu’da toprak vermeye başlamış ve bunun neticesinde bölgedeki baskın unsur olarak Kürt toplulukları ön plana çıkmıştır.

An itibarı ile Türkiye’nin şark vilayetlerinin bir kısmı, Irak’ın kuzeyi, Suriye’nın kuzeydoğusu ile İran’ın Kürdistan, Batı Azerbaycan, Kirmanşah ve Luristan eyaletlerini, kapsayan ve Osmanlı sonrasında ağırlıklı olarak Kürtlerin yerleştiği bu coğrafyada halen Araplar ve Türkmenler başta olmak üzere, Süryani ve Ermeniler dâhil birçok farklı dil ve etnik gruplara rastlamak mümkündür.

Anadolu içlerine doğru yaşanan bu demografik değişimi, İslami kimlikten dolayı önemsemeyip coğrafi manada Kürdistan tanımlamasında bir sıkıntı görmeyen Osmanlı devletinin son dönemlerinde tahtta olan Sultan II. Abdülhamit’in Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki topraklarını gösteren 1893 tarihli haritasında da Anadolu’nun bir kısmını da içeren bahse konu bölge için de Kürdistan tanımı yapılmıştır.

Yazının gelecek sayısında Cumhuriyet Dönemi Kürt ve Kürdistan Sorunu konusuna yer verelim

Sağlıcakla Kalın

@akgulahmet

Devamını Oku

Sultan Sencer’den Cumhurbaşkanı Erdoğan Dönemine KÜRT VE (کردستان) KÜRDİSTAN -1-

 

 

Tarihsel Bağlamda Kürt kelimesi ve Kürtlerin kökeni

Kürt kelimesi ve Kürtlerin kökenine dair çalışmalar oldukça çeşitlilik arz etmektedir.

Bu çalışmaların bir kısmı bilimsel zeminde ilerlerken, büyük bir ekseriyeti son yüzyılda alelacele ortaya atılmış bilimsellikten uzak iddialardan müteşekkildir.

Özellikle Kürtlere köken bulma çabası ile Kürtlerin köken bulabileceklerine dair telaş birbirine karışmış ve birbirine zıt istikamette seyreden çalışmalar ortaya çıkmıştır.

Son yüzyılda ortaya atılan iddialardan müteşekkil bu çalışmaların çoğu, geleceğe yönelik yönlendirme ve toplum mühendisliği amaçlı hazırlanmıştır.

Nitekim bu gaye günümüz itibarı ile hasıl olmuştur. Günümüz araştırmacılarının bir çoğu, bilimsel temelden uzak bu çalışmalara atıfta bulunmakta ve değerli birer kaynak gibi kullanmaktadır. Bundan mütevellit düşünceleri doğrulanmış bilimsel bir bilgiymişçesine piyasaya yeni çalışmalar sürülmesi karmaşayı daha da beslemiştir.

Öyle ki, bu karmaşada, Kürtlerin kökeni, Asurlulardan Gürcülere, Türklerden Araplara kadar birbiriyle ilgisiz sayılabilecek birçok farklı topluluk ve medeniyete nispet edilmiş ve bu ilişkilendirmeden Medler, Urartular ve Neo-Babiller dahi nasibini almıştır.

Kürt kelimesi ve Kürtlerin kökenini farklı topluluk ve medeniyetlere nispet etme işini sadece yukarıda bahsettiğimiz bir telaşın ürünü olan bilimsel zeminden uzak çalışmaların sonucu olarak yorumlamak elbette doğru değildir.

Nitekim ünlü Kürdolog Vladimir Minorsky dahil birçok bilim adamının “Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın homojen bir yapıya sahip olmadığı ve etnik bütünlükten ziyade çeşitlilik barındırdığına dair” görüşlerinden şunu anlıyoruz ki, bu nispet etme işi, sadece yakın zamana ait toplum mühendislerinin köken bulma telaşıyla sınırlandırılacak bir iş değildir.

Zira etnik benzerlik taşısa dahi, meskun oldukları coğrafyadaki bazı toplulukların dini, siyasi ve diğer bir takım sebeplerle kendilerini kadim sayılan farklı kavimlere yasladıkları da bir gerçektir.

Bu coğrafyada yaşayan Kürt topluluklarının ekseriyeti için genel kabul gören köken Farisi olsa da, kökenlerinin Anadolu’da Arap veya Türk, Irak topraklarında da Farisi olduğunu savunan günümüz değişken Kürt toplulukları mevcuttur..

Kürt topluluklarının kökeni dışında değinilmesi gereken önemli bir diğer husus var ki, o da, Kürt kelimesinin kökeni ile ilgili husustur.

Tarihsel derinliğe indiğimizde, Pers ve Arapların, Kürt kelimesini herhangi bir etnik vurgu veyahut anlam yüklemesi yapmaksızın sürekli olarak göçebe anlamında kullanageldiğine rastlamaktayız. Bu bilgiden hareketle ortaya atılan bir iddiaya göre Kürt ismi, kendilerini daha çok aşiret veya mekana nispet ederek tanımlayan Kürt topluluklarının kendileri için yaptığı bir isimlendirme olmayıp Fars ve Araplardan kalma bir isimlendirmedir.

İslam öncesi dönemde, bu toplulukların oluşturduğu coğrafya, Farisi etkisinde şekillenmiş veya yerli kavimlerin Farisi topluluklarla karışması ile oluşmuş oldukça heterojen bir coğrafyaydı.

Bu karmaşık yapı yüzünden, Kürt diye isimlendirilen topluluklarının kökeni ve ilk dönemlerine ait kesin bir bilgi veya tarihten söz etmek mümkün değildir.

Bu husus, daha çok İslam sonrası dönemde, nesep konusunda uzman olan İslam bilginlerinin ilgi alanına girmiştir.

 Bir kısım İslam âlimi, gerek ortak coğrafyadan, gerek Demirci Kawa ve benzeri ortak efsanelerinden, gerekse Med dili ile antik Pers dili arasındaki ilişkisinin bir benzerinin Kürtçe ile Farsça arasındaki ilişkiyle olan benzerliğinden yola çıkarak Kürtlerin kökenini Perslere dayandırırken, farklı Kürt topluluklarının yerleşim bölgesine göre çetelesini çıkartan Mesûdî ve İstahrî gibi İslam alimleri bu topluluklardan bir kısmının Farisilerle birlikte İslam ordularına karşı savaştığından ve diğer bir kısmının da Müslüman olarak İslam ordusuyla birlikte Farisilere karşı savaşan çeşitli kavimlerden müteşekkil olduğundan bahsederler.

 Hulasa, bu coğrafyada göçebe anlamında kullanılan ve oldukça çeşitli bir yapıya sahip Kürt topluluklarının İslam öncesi Farisi etkisiyle birbirine karıştığını, İslam sonrasında da (kendilerini dağlarda muhafaza altına alan Yezidi ve benzeri küçük topluluklar hariç) İslami maya ile iyice birbirine kaynadığını söylemek mümkündür.

Günümüz penceresinden baktığımızda, birbirini anlamaktan uzak lehçelere rağmen Kuzeybatı İran’dan Türkiye’nin doğusuna kadar geniş bir coğrafyada farklı etnik gruplarla birlikte meskun ve ekseriyeti Müslüman Kürt ismiyle müsemma bir toplum mevcuttur.

Yazının gelecek sayısında İslam Sonrası Dönemde Kürtler ve Kürdistan konusuna yer verelim

Sağlıcakla Kalın

@akgulahmet

 

 

 

Devamını Oku

Savaş Ahlakının Tarumar Edilişinin Miladı: HİROŞİMA VE NAGAZAKİ – 3 (Günümüz Zebanilerinin akıttığı İlk Cehennem Kusmuğu)

72 Yıl Önceden Bugüne: Değişmeyen Batı Zihniyeti

Yazının bir önceki serisinde Tarihin İlk Cehennem Kusmuğu için Neden Hiroşima ve Nagazaki şehirlerinin tercih edildiğinden Amerika’nın vicdan azabı yerine memnuniyet duyduğundan bahsetmiştik.

Aradan geçen 72 yıla rağmen batı zihniyeti ve Amerika’da değişen hiçbir şey olmamıştır. Bugün Irak, Libya ve Suriye başta olmak üzere İslam coğrafyasının her köşesini özgürlük ve barış getireceğim vaatleriyle işgal eden ve gerektiğinde el altından terör örgütleri ve kukla hükümetlere kimyasal silah kullandırtan batının 72 yıl önceki söylemi ile bugünkü söylemi arasında bir fark bulunmamaktadır.

Nitekim katliam denemesinin başarıyla gerçekleştiğine sevinen Churchill’in anılarında “Biz birdenbire Doğudaki katliamı durdurabilecek bir güce erişmiş gibiydik. Aynı fikirlerin şu anda Amerikalı dostlarımın kafasından da geçtiğinden hiç kuşkum yoktu. Her halükarda, atom bombasının kullanılması gerekliliği konusunda hiçbir tereddüt yoktu. İnsanlığı ne kadar süreceği belli olmayan büyük bir katliamdan kurtarmak, savaşı sona erdirerek dünyaya barışı getirmek, işkence, zulüm ve inanılmaz ıstırap ve acı içerisinde kıvranan insanlara, iyileştirici bir el uzatmak için atom bombasını kullanmak bir mucizevi kurtuluş gibi gözüküyordu.” Şeklinde ikiyüzlü politikalarının o günden başladığını gösteriyordu.

Ruslar da Bu Katliama Ortak mıdır?

Yazıya son vermeden evvel, Rusların bu katliamın dolaylı sebebi olduğuna dair iddialara değinmekte fayda var.

Her ne kadar tarihi kayıtlara “devam eden savaşı Japonlar bitirmek istemediği için atom bombası kullanıldı” şeklinde not düşüldü ise de, işin arka planında bu savaşın bitmesini asıl istemeyen devletin Rusya olduğu ve Amerika’nın bu bombayı Rusların Kuzeyden güneye doğru ilerlemeye son vermesi amacıyla gözdağı olarak kullandığı da konuşulmaktadır.

Özellikle Stalin’in ısrarla Japonya’dan kendileri için de pay istemesinin Amerika’nın işine gelmediği ve bu durumun Japonya’ya atom bombası atılmasının nedenlerinden biri olduğu belirtilmektedir.

Hatta tarihçi Ward Wilson 2013 yılında Foreign Policy (FP)de yayınlanan “Japonya’yı Bomba Değil Stalin Yendi” başlıklı araştırma yazısında  “Ağustos 1945’de, ABD’nin 4 yılda başaramadığını Kızıl Ordu 4 gün içinde başarmak üzereydi” şeklinde bir takım iddialarda bulunmuştur.

Kronolojik bir göz geçirme yapacak olursak,

6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atılan ilk bombanın hemen ardından 8-9 Ağustos tarihinde Sovyet Kızıl Ordu’nun Doğu seferi başlamıştır.

9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye atılan ikinci bombanın ardından Japonya, 15 Ağustos’ta Müttefiklere kayıtsız şartsız teslim olduğunu açıklamış, Sovyet Kızıl ordusu 2 Eylül’de bunun üzerine doğu operasyonunu sonlandırmıştır.

Sovyet Kızıl Ordu’nun kuzeyden durdurulamaz ilerleyişi, bombanın hızlıca denenmesinde etkili olmuş ve iki kutuplu dünyadaki nükleer güç gösterisi ve gözdağının ilk kurbanı Japon halkı olmuştur.

Truman ve Churchill’in SSCB’nin gücüne set çekme ve zaten yenileceği kesin olan Japonya’nın topraklarını onlarla paylaşmak istememesine dair hırsı yüzünden bu iki şehirde 130 binden fazla sivil halk parçalanarak, yanarak ve külleri havaya savrularak can vermiştir.

Sağlıcakla kalın

@akgulahmet

Devamını Oku

Savaş Ahlakının Tarumar Edilişinin Miladı: HİROŞİMA VE NAGAZAKİ – 2 (Günümüz Zebanilerinin akıttığı İlk Cehennem Kusmuğu)

Neden Hiroşima ve Nagazaki ?

Yazının bir önceki serisinde Alternatif Güç Olma Yolunda Japon İmparatorluğu istemeyen İngiltere ve Amerika’nın acımasız müdahalesinden bahsetmiştik.

Her şeyden önce şunu belirtmekte fayda var.

Amerika’nın yıllar sonra kendini aklamak için döktüğü timsah gözyaşları gerçekçi değildir. Zira binlerce bilim adamı, politikacı ve asker, milyar dolarlara mal olmuş bu nükleer deneyin bir an önce yapılmasını canı gönülden arzuluyor ve hatta baskı dahi kuruyorlardı.

Kaldı ki Atom bombasının atılacağı şehirler bile etkisinin net ölçülebilmesi için özenle seçilmiş şehirlerdi.

Amerikalılar, kullanılacak atom bombasının şehirlerdeki yapılara ve insanlara hangi boyutta zarar vereceğini görmek amacıyla daha önceden bombalanmış şehirleri nükleer saldırı kapsamı dışında tutmuşlardı.

Özellikle kalabalık nüfusa, etkin sanayiye, önemli askeri üslere sahip stratejik şehirler bu korkunç deney için seçilmişti.

Atom bombasının atılacağı kentlerin seçimi için dört önemli kriter getirilmişti:

a-Atom bombasının atılacağı kentin en az 4.8 km. çapa sahip ve çevresinde yerleşim birimlerinin bulunduğu bir kent olması

b-Daha önce yapılan hava saldırıları ile bombalanan kentlerden biri olmaması

c-Konum olarak Tokyo ile Nagazaki kentleri arasında bir konumda olması

d-Atom bombasının oluşturacağı şiddetli rüzgârın etkisinin kolaylıkla gözlenebileceği coğrafi bir yapıya sahip kent olması

Dikkat edildiğinde temel hedefin sanayi ve askeri bölgeler olmadığı gayet aşikardır.

Kent merkezinin büyük olması şartı ile daha önce bombalanmamış ve coğrafi şartları gözlem yapmaya uygun şehir gibi şartlar, daha fazla sivil ölümünü ölçmeye yönelik acımasız bir deneyden ibaretti.

Öyle ki, Japon sivil halkın açık havada en fazla bulunduğu saatleri, sivil nüfusun en yoğun hareketliliğinin bulunduğu mekanları dahi inceden inceye araştırmışlardı.

Bu bir deneydi ve ne yazık ki Japon halkına nasip olan bu deneyin tüm sonuçları dikkatle izlenmeliydi.

Hiroşima, Kokura ve Nagazaki kentleri bu ölçütlere uyan Japon kentleri olarak hedef kentler olarak seçilmişti.

Atom bombası deneyinin uygulanacağı bu şehirlerin bombalanmayacağına dair haberler Japon halkına sızdırılmış ve diğer şehirlerden bu şehirlere yoğun göç oluşması dahi beklenmişti.

Nitekim sızdırılan bu haber sayesinde Hiroşima, Kokura ve Nagazaki kentlerine hem yoğun göç sağlanmış, hem de bu kentlerde hayat hızlıca normale dönmüş, okullar açılmış, fabrikalar işlemeye başlamıştı.

Tarihin İlk Cehennem Kusmuğu

Tarihler 6 Ağustosu gösterdiğinde, daha önceden belirlendiği gibi, halkın en aktif olduğu ve insanların çoğunlukla dışarıda olduğu sabah saatlerinde harekete geçen atom bombası yüklü uçak, güneşli bir güne uyanan Hiroşima’ya gazabını kustu.

Shima Hastanesi’nin 570 metre yukarısında infilak eden 4000 derece sıcaklığındaki bir alev topu, saniyede 440 metre hızla kentin her tarafına dağılmaya başladı. İlk 45 saniyede şehrin sınırlarını da aşan patlamaya yakın mesafede olanlar, 3000 derece sıcaklıkla kül haline gelerek ortalığa savruldu. Orta uzaklıktakilerin vücutları yandı, derileri dökülmeye başladı ve kör oldular. Öyle ki vahşi deneyin sahiplerinin belirlediği 4.5 km çapın dışında kalanlarda dahi yanıklar oluştu.

Pilot Paul Tibbets’ın kullandığı Enola Gay adlı uçakla 6 Ağustos 1945’te saat 08:15’te attığı Little Boy (Küçük Çocuk) adlı ilk atom bombasıyla Hiroşima kenti tamamen yıkılmış, kentte yaşayanların dörtte biri olan yaklaşık 80.000 insan bombanın düştüğü ilk saniyelerde hayatını kaybetmişti.

Tarihin gördüğü en acımasız katliamdan yaralı kurtulanlara müdahale edecek ne bir sağlık görevlisi ne de hastane kalmadığından, yaralı ve radyasyon zehirlenmesine maruz kalmış binlerce kişi bir haftalık süre zarfından hayatını kaybetmişti.

Amerika ve İngiltere’nin Bu Durumdan Memnuniyeti

Hiroşima’ya atom bombasının atıldığına dair ilk resmi açıklama Amerikan devlet başkanı Truman’ın basın sekreteri tarafından yapıldı. Japon ordusunun önemli bir üssü olan Hiroşima’ya atom bombası atıldığını belirten açıklama “Bu bomba 20 bin TNT gücündedir.  Japonlar savaşı Pearl Harbor’da havadan başlatmışlardı. Bunu misliyle ödediler.  Bu bir atom bombası. Bu, evrenin en temel kuvvetinin işe koşulmasıdır.”şeklinde Amerika’nın insanlık tarihinin ilk nükleer denemesini insanlıktan uzak kör bir intikam duygusuyla hareket ederek yaptığını gururla ilan ediyordu.

Haberi sevinçle karşılayan Amerikan başkanı Truman ise “Bu, tarihin gördüğü en büyük olaydır!” şeklinde bağırarak kutlamıştı.

Amerikalıların bu insanlık dışı deneyden asla pişman olmadıklarını ve bunu tarihin en büyük bilimsel başarısı olarak gördüklerini Hiroşima’da atom bombasının etkisi açıkça görülmesine rağmen, 3 gün sonra da Nagazaki’ye atom bombası atmalarından ve Japon halkını başka şehirlere atacakları atom bombalarıyla tehdit eden duyurularından anlamak mümkündür

Sivil halkı uyarmak bir yana, tehditlerine devam eden Amerikalıların havadan dağıttıkları bildiride “Bu silahı anayurdunuza karşı henüz kullanmaya başladık. Eğer hâlâ herhangi bir kuşku duyuyorsanız, yalnızca bir atom bombası düştüğünde Hiroşima’ya ne olduğunu bir öğrenin. Sizden savaşı bitirmek için İmparatora başvurmanızı istiyoruz. Başkanımız onurlu bir teslimiyetin 13 şartını sizin için belirledi: Sizi bu şartları kabul etmeye ve yeni, daha iyi ve barışsever bir Japonya kurma işine başlamaya çağırıyoruz. Hemen harekete geçin! Ya da bu bombayı ve diğer üstün silahlarımızı savaşı derhal ve zorla bitirmek için kararlılıkla kullanacağız. Kentlerinizi boşaltın!” şeklinde açık açık atom bombası tehdidinde bulunuyorlardı.

3 Gün sonra Nagazaki’de Patlayan Zebani Kusmuğu

Hiroşima’nın ardından 9 Ağustos 1945’te listedeki Nagazaki’ye Plütonyum tipi Fat Man (Şişman Adam) bombası atıldı.

Saat 11:02’de Nagazaki üzerine bırakılan bombanın etkisiyle ilk dakikalarda 70.000 insan hayatını kaybetti.

Nagazaki Hapishanesi, Mitsubishi Hastanesi, Nagazaki Sağlık Koleji, Chinzei Lisesi, Shiroyama Okulu, Urakami Katedrali, Körler ve Sağırlar Okulu, Yamazato Okulu, Nagazaki Üniversite Hastanesi, Mitsubishi Erkek Okulu, Nagazaki Verem Kliniği, Keiho Erkek Lisesi gibi okul ve hastanelerin yoğun olduğu yerleşim bölgesine yapılan nokta atışta binlerce derece sıcaklığa maruz kalarak kül haline gelenlerin çoğunluğu çocuklardan oluşmaktaydı.

Yazının gelecek serisinde 72 Yıl Önceden Bugüne Değişmeyen Batı Zihniyeti ve bu katliamda Rusya’nın payı konusunda değinelim

Sağlıcakla kalın

@akgulahmet

Devamını Oku

Savaş Ahlakının Tarumar Edilişinin Miladı: HİROŞİMA VE NAGAZAKİ - 1 (Günümüz Zebanilerinin akıttığı İlk Cehennem Kusmuğu)

Alternatif Güç Olma Yolunda Japon İmparatorluğu

I.Dünya Savaşında müttefikler namına Pasifik Cephesi’nde etkin rol üstlenen Japonya İmparatorluğu’nun asıl hedefi, kendi bölgesinde mutlak güç haline gelmekti.

Bunun için öncelikle, o tarihlerde büyük bir kısmı Alman sömürgesi olan Çin topraklarına hâkim olması gerekiyordu.

İngilizlerin desteğini alarak Almanya’ya savaş açan ve kısa sürede Çin’in bir kısmı ile Pasifik denizindeki bazı adaları topraklarına katan Japonya, bununla yetinmeyerek Hindistan üzerinde kısmi hâkimiyet kurmayı başardı.

1930’lara gelindiğinde, askerî alanda büyük bir güce sahip olan Japonya’nın bölgedeki önemli toprakları ve doğal kaynakları ele geçirmeye devam etmesi, savaşın baronları olan Amerika ve Rusya’yı ciddi manada rahatsız etmiş, Çin’in Almanlardan temizlenmesi için başlarda destek veren İngilizleri dahi tedirgin etmeye başlamıştı

Birinci Dünya Savaşı sonrası ekonomisi çöken Avrupa’ya karşılık önlenemez bir yükselişe geçen Japon ekonomisi de buna eklenince, küresel jandarmalığa soyunmuş Amerika’nın rahatsızlığı iyiden iyiye arttı ve Japonya için bir hal çaresi kollamaya başladı.

Bu yöndeki ilk uyarı müttefiklerden geldi. Japonları Pasifik için iyi bir partner olarak tanımlayan ve bu yüzden yaptığı bir takım istila girişimlerine çıkarları gereği ses çıkartmayan müttefik ülkeler, yayılmacı politikayı durdurması yönündeki Japonları uyardı.

İkinci uyarı Japonlarında dahil olduğu Milletler Cemiyeti’nden geldi. Küresel Şeytani Akıl tarafından yüzyılın jandarma gücü olarak tasarlanan Amerika’nın bu gücünü meşrulaştırmak amacıyla kurulan Milletler Cemiyeti, Amerika’ya alternatif bir güç olarak yükselen Japonya’yı 1937’de daha dikkatli olması yönünde uyarılarda bulundu.

Süper güç olma yolundaki hırslı gidişatını kesmeyen Japonya,  art arda yapılan bu uyarıları dikkate almak yerine Milletler Cemiyeti’nden ayrıldığını açıkladı.

Japonya bununla da yetinmeyerek, dünya savaşı sonrası güçlü bir konum elde etmek isteyen Hitler Almanya’sı ve Mussolini İtalya’sı ile “Mihver Devletler” adı altında işbirliği anlaşması imzaladı.

Alternatif Güç İstemeyen İngiltere ve Amerika’nın Müdahelesi

“Mihver Devletler” adı altında yapılan bu anlaşma Amerika ve İngiltere’nin sert tepki koymasına neden oldu.  Panama Kanalı’nı Japon gemilerine kapatan ve petrol ambargosu başlatan Amerika, ambargonun kalkmasının öncelikli şartının Japonya’nın Çin ile olan savaşına son vermesi olduğunu ilan etti.

Amerika bir yandan ambargo uygularken, öte yandan Japonların bu şartları yerine getirmemesi ihtimaline karşı denizden saldırı hazırlığı yapmaya başladı.

Japonlar, ambargonun kalkması için öne sürülen şartları uygulamak yerine, olası Amerikan saldırısını önlemek amacıyla tarihe Pearl Harbor saldırısı diye geçen ve Pasifikte konuşlanan Amerikan donanmasına büyük darbe vuran bir saldırı gerçekleştirdi.

7 Aralık 1941’de gerçekleşen ve 90 dakika süren bu saldırıda, tam 12 adet Amerikan savaş gemisi ciddi şekilde hasar görmüş veya batırılmıştı. Savaş gemilerinin yanı sıra 188 savaş uçağı imha edilmiş, 2500 civarında Amerikan askeri öldürülmüştü.

Pearl Harbor saldırısı, Japonya ile savaşa girmek için bahane arayan Amerika için bir fırsata dönüştürüldü ve 3 yıllık zaman diliminde Japonya’nın birçok kenti yüzlerce uçağın bombardımanıyla harabeye çevrildi.

Biz bu yazımızda II. Dünya savaşının ayrıntılarına girmek yerine, savaşın son bulmasını sağlayan Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları ve sonuçlarından bahsedelim.

Pearl Harbor saldırısı, Amerika üzerinde acı bir etki bırakmıştı. Bu etki ile Japonlara savaş ilan etti.

Ne var ki, 3 yıl süren savaşta bir çok kenti harabeye dönemsine rağmen Japonya’nın savaştan çekilmek gibi bir niyeti yoktu. Japonların gösterdiği inanılma direncin süresi  uzadıkça müttefiklere ağır maliyet bindirmeye başlamıştı.

Öyle ki, sadece 3 ay süren Okinawa muharebeleri sırasında onlarca kamikaze saldırısında bulunan Japonya, müttefiklere ait 34 gemiyi batırmış, 368 geminin büyük hasar vermiş ve en az 12.500 müttefik askeri öldürmüştü.

Uzayan savaşın faturasının kendilerine ağır olacağını hesaplayan Amerika, insanlık tarihinin göreceği en acımasız saldırı planını yapmaya başladı ve Japonların direncini bir an önce kırmak üzerine insani ve vicdani tüm sınırları tarumar edecek ve dünyadaki sakinlerine cehennemi yaşatacak ilk nükleer deneyin yapılması kararını verdi.

Gelecek yazıda Tarihin İlk Cehennem Kusmuğu için Neden Hiroşima ve Nagazaki şehirlerinin tercih edildiğine değineceğiz

Sağlıcakla kalın

@akgulahmet

Devamını Oku

15 Temmuz Tahribatını Milletin Öz Değerleriyle Onarmak

15 Temmuz Tahribatını Milletin Öz Değerleriyle Onarmak

Cumhuriyet tarihinin en kirli ve bir o kadar karmaşık darbe girişiminin üzerinden tam bir yıl geçti.

15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan bu hain girişimi, darbeden ziyade ucu dışarıda bir işgal girişimi olarak nitelendirmek mümkündür.

Darbe sonrası görevlendirme listelerinden tutunuz da, ele geçirilecek kurumlara kadar her şeyin en ince ayrıntısıyla planlandığı bu girişime baktığımızda, halkın seçtiği iradeye el koymaktan ziyade bizzat devletin kendisini ele geçirmeye ve askeri dikta yoluyla örtülü bir şekilde yönetmeye yönelik uzun vadeli bir planlamanın yapıldığını görmekteyiz

Cumhurbaşkanlığı, TBMM, Başbakanlık, MİT gibi bir ülke için onur ve bağımsızlık sembolü sayılan yerlerin bombalanmış olması, her hangi bir öfke grubunun devleti içerden ele geçirmek istemesinin ötesinde bir durumdur.

Bu, olsa olsa, ülkeyi yıkıma götürecek küresel şeytani aklın piyonları aracılığıyla kalkıştığı apaçık bir işgal harekâtı olarak tanımlanabilir.

Hatta denilebilir ki bu girişim, batının 100 yıl önce Osmanlı mirası Anadolu toprakları üzerinde yarım bırakmak zorunda kaldığı siyasi, sosyal, kültürel ve dini hesabını ölümcül bir darbeyle kapatmak istediği bir girişimdir.

Hainlikten öte, düşmanca yapılmış 15 Temmuz darbe girişiminin Amerikan CIA destekli Haşhaşi yapılanmaya ait olduğunu, bu darbe girişiminin hedefinde milletin sevdası ve ümmetin umudu haline gelmiş Erdoğan’ın olduğunu uzun uzadıya anlatacak değiliz.

Dünya cemaati olma hırsıyla hareket ederken Anadolu insanının dini duygularını yabancı istihbaratların kontrolüne teslim eden bir grup, Erdoğan kin ve nefreti ile ve onu yok etmek gibi intikam amaçlı bir sonuç üzerine kurulu gözü kara bir harakiri yapmış veyahut yaptırılmıştır.

Lakin Erdoğan’a yapılacak herhangi bir darbe, klasik söylemle sadece “demokrasiye yapılmış bir darbe” değil, genelde bu ülkeye, özelde Müslümanların bütün kazanımlarına yapılmış olacaktı ki, bu durum sadece Anadolu ile sınırlı kalmayacak, İslam coğrafyasının her köşesinde domino etkisi gösterecekti.

Yeri gelmişken, bu darbe girişiminin bir oyundan ibaret olduğunu dillendirmeye devam edenlere bir cevabımız olacak.

Evet, bizlerde bunun bir oyun olduğunun farkındayız. Lakin bunu Erdoğan’ın oynadığı bir oyun olarak sunan hayasızların, bu oyunun bizzat planlayıcısı veya figüranı olduğunun farkındayız.

Bizler, tarih boyunca bu ülkeye müstemleke gözüyle bakan küresel şeytani aklın evlatları İngiliz-Masoniklerle Amerikan-CIA arasında Hacivat-Karagöz ortak oyunu gibi oyunların sürekli oynandığının ve bunlardan hangisi kazanırsa kazansın, sonucun küresel şeytani akla hizmet ettiğinin de farkındayız.

Nitekim Allah’ın inayeti ve milletin dirayetiyle başarısızlığa uğrayan Amerikan CIA Haşhaşi darbe girişiminin ardından tam gaz devam eden ekonomik ve siyasi hücumatlardan şunu anlıyoruz ki, bu mesele, ruhunu dışarıya kiralamış mistik/dini bir yapılanma olan FETÖ yapılanmasını çoktan aşmış, hak ile batıl mücadelesine dönmüştür.

Şükürler olsun ki, vatan ve millet şuuruna sahip olan Anadolu insanı, senaryosu küresel şeytani akıl eliyle çizilmiş 15 Temmuz hain darbe girişiminin ilk dakikalarından itibaren tanklara karşı bedenini siper ederek batıl bir niyete karşı en net tavrı ortaya koymuş, söz konusu vatan ise gerisi teferruattır diyerek, kendisine gelecek nesle anlatacak şerefli bir hatıra bırakmıştır.

15 Temmuz’da, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali yıldırım, Yıldırım, TBMM Başkanı İsmail Kahraman, MHP Lideri Devlet Bahçeli ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun hain darbe girişimine karşı dik duruşları ve halka cesaret veren tavırları devlet tarihine altın harflerle yazılacak bir tavır olmuştur.

15 Temmuz 2016’da yaşadığımız bu hadisenin üzerinden tam 1 yıl geçti.

Geçen bir yıl içerisinde konu ile ilgili binlerce makale, onlarca kitap yazıldı. Lakin yazılanların çoğu, yaşanmışı anlatmaktan veya ben söylemiştim demekten öteye geçmedi. Hatta bazıları geçmişte her nedense bir türlü anlatmadıkları meseleleri TV ve gazetelerde öyle anlattı ki, hıyanet şebekesini farkına varmadan efsaneye dönüştürme hatasına dahi düştü.

Vatana ve millete kast eden bir girişim bastırıldı bastırılmasına ama 28 Şubat meselesi gibi kötü bir mirasla devam etmemelidir.

Hatırlarsanız, 28 şubat 1000 yıl sürecek hesabı yapılmaktaydı. Millet, kendisine rağmen yapılan bu hesabın siyasi temsilcilerini üzerinden 10 yıl geçmeden sandığa gömdü.

Siyaseten kısa sürede elde edilen bu kazanımın İslami kesimi nasıl bir havaya soktuğunu, 1000 yıl sürmesi öngörülen post modern bir darbenin defterini dürdükten sonra nasıl da gevşeyip yayıldığını anlatmaya gerek yok.

Lakin, planlayıcıların 100 yıldan kastı siyaset miydi tartışılır.!

Oysaki dini değerlerdeki alaşağı tahribat tam hızla devam etti.

İslami kesimin 20 yıl öncesine kadar bir takım ezgilerle büyüttüğü hayalleri veya her sohbetin baş konusu olan cihat ve şehadet anlayışı bir şekilde gömüldü gitti.

Oysaki bu şuur, ikide bir darbe ve müdahalelerle resetlenen devlet aklına rağmen toplumsal hafızada saklı bir nüshasıyla 20 yıl öncesine kadar ulaşmayı başarmış bir şuurdu.

Ne var ki, 80 yıl öncesinden taşınan şuur, 20 yıl ötesine, yani bugüne taşınamamıştı.

Ne yazık ki, dini yaşantı, tesettür anlayışı, aile değerleri, komşuluk ve arkadaşlık ilişkileri gibi değerler, 28 Şubat’ın kalıcı mirası arasında mum gibi eridi ve erimeye devam ediyor.

28 Şubat siyaseten 10 yıl geçmeden bitti ama dini ve kültürel etki bakımından 1000 yıllık hedefine adım adım ilerlemeye devam ediyor.

Şimdi, 15 Temmuz sonrası gelecek nesil için daha net şeyler konuşmak ve daha net tavırlar göstermek zamanıdır.

15 Temmuz gibi bir musibetten hayır çıkartma zamanıdır.

15 Temmuz’da FETÖ belası deşifre oldu da 28 Şubat sonrası alternatifsiz dini model diye sunulan ılıman ve ardından uyuyan İslam hedefleyen yapının Türkiye ayağı kısmen çökertildi.

Lakin Batının Osmanlı mirası Anadolu toprakları üzerinde devam eden sosyal, kültürel ve dini mühendisliğini 40 yıldan bu yana FETÖ üzerinden yürüttüğünü, 28 Şubatla bunun zirve yaptığını, dolayısıyla bu etkinin halen devam ettiğini unutmamak gerektir.

Evet, 40 yıllık CIA projesinin beli, milletin iman dolu yüreği karşısında 15 Temmuz 2016 itibarıyla siyaseten bir daha doğrulmamak üzere kırılmıştır kırılmasına ama geride İslami camianın uzun süre birbirine hesap soracağı ve uzun vadede nifaka sebep olacak pis bir miras bırakmıştır.

Siyasi veya ekonomik çıkarlarını bu necis patent üzerinden yürütmeye kalkan İslami cemaat veya tarikatların acınası halini bırakmıştır.

Din ve dini söylemlerden hızlıca uzaklaşan insanların sayısındaki artışı miras bırakmıştır.

Toplum olarak birbirine güvenmemeyi, şüphe üzerine kurulu ilişkileri miras bırakmıştır.

Hulasa;

Madem 15 Temmuz, içerideki piyonların kullanıldığı bir işgal girişimi olup, bu girişim boşa çıkınca küfür ehli tazyikin şiddetini arttırmıştır.

Madem küfür ehlinin bu tazyiklerine şimdilerde dahi içerdeki bir çok kripto ecnebinin açık destek tavırları eklenmiş ve saflar belirginleşmiştir.

Madem etrafımız en sinsi düşmanlarla çevrilmiş ve plan üzerine plan yapmaktadırlar.

O halde gün, Müslümanların arasındaki bir takım tefrikaları ortadan kaldırmak ve asgari müştereklerde dahi olsa bir çatı altında toplanma günüdür.

Gün, İslami grupları birbirine düşürerek tabanı zayıflatanlara karşı toplumsal çözüm ve birlik günüdür

Gün, birbirini itham veya birbirinden imkân kaçırmakla harcanacak enerjiyi birbiriyle ittihat etmeye ayırma günüdür.

Gün, tarafını yabancı ülkelerle belli etmiş kınayıcıların kınamasından korkmadan, 28 Şubat’ın sosyal, kültürel ve dini tahribatlarına karşı bir takım kararları açık yüreklilikle alarak öze dönme, 40 yıllık sosyal ve dini tahribatı rehabilite etme günüdür

Gün,  İslam coğrafyasının yeniden umudu haline gelen bu ülkenin Anadolu ruhunu alabildiğince yansıtma ve umudu eyleme çevirme günüdür.

Selametle kalın

Sebilürreşad Temmuz-2017

@akgulahmet

Devamını Oku

Tırtılın İçinde Sinsice Büyütülen Larva: Marshall Planı -4

Marshall Planının Anadolu İnsanı Üzerinde Bıraktığı Etki

Bir önceki yazımızda  Marshall Planının Türkiye üzerindeki sömürü etkisi ile Truman Doktrini ve Rockefeller’e değinmeye çalışmıştık.

Marshall yardımlarının ekonomik kıskacın ötesinde gelecek yeni nesil üzerindeki sosyal, kültürel, ahlaki, dini, sağlık ve nüfus üzerindeki etkisi ise tam bir trajedidir.

Örneğin Amerikan halkının hediyesi olarak hibe adı altında gönderilen ve zamanında ilkokul öğrencilerine öğretmenleri aracılığıyla içirilen bu zehrin hemen ardından çocuk felcinde patlama yaşanmış, bu sefer de çocuk felci aşıları için Amerika’ya ciddi miktarda paralar ödenmiştir.

Verilen ihtiyaç kredileri ile sağlıklı tavuk yetiştiriciliğine darbe vurulmuş ve ABD’den hormonlu tavuklar ithal edilmeye başlanmıştır.

Yine devasa mısır stoklarını eritmek isteyen ABD, yanlışına hala inanmaya devam edilen “ısıtılan zeytinyağının kanser yapacağına dair” dezenformasyon sonucu zeytinyağı ağaçları kurumaya terkedilmiş, onun yerine ABD malı mısır özü ve margarin satın alınmaya başlanmıştır.

Marshall Planı vasıtasıyla genetiği değiştirilmiş bedava buğday, süt tozu, peynir, mısır ile birlikte çocuk felci başta olmak üzere birçok yeni hastalık ve etkisi uzun yıllar sürecek ilaç sömürü düzenini yerleştirilmiştir.

Şartlı verilen uzun vadeli faizli krediler siyasetçilerin lüks makam araçlarıyla tanışmalarına, enjekte edilen Amerikan hayranlığı ile halkın yün ve pamuktan yapılan sağlıklı giysileri terk edip günden güne yeni hastalıklara sebep olan jean ve naylon ürünler kullanmalarını sağlamıştır.

Marshall Planı eğitim politikamızı bile etkilemiştir. Şöyle ki; plan çerçevesinde dönemin milli eğitim politikalarını yönlendirmek için dört kişilik ortak uzmanlar heyeti kurulması ve karar aşamasında eşitlik çıkması halinde Amerikalı uzmanlardan birinin oyunun iki oy olarak hesap edilmesi gibi hakaret içeren bir teklif yapılmasına rağmen ekonomik bağımlılığın etkisi ile bu teklif dahi kabul edilmiştir.

Faiziyle geri ödenme koşuluyla verilen bu yardımların Türk halkına basın yayın araçları vasıtasıyla Amerika Hibesi olarak tanıtılması şartı ise kısa sürede Amerikan hayranlığı oluşturulması başarılmıştır.

Marshall planıyla ayrıca, ülkedeki stratejik gıda stokları tüketilmesinden üretimin durmasına, işsizlik patlaması yaşanmasından köyden kente hızlı göç ve gecekondu kültürünün oluşmasına kadar her alanda etkisini göstermiştir. Market ve lokantalardaki yerli ve sağlıklı gıdaların yerini meşrubat, hamburger, bisküvi, sosis, hazır piliç, gofret, çikolata ve şekerleme gibi ürünlere bırakmasını sağlamıştır. Suni gübrelerle topraklar çoraklaşmış, daha önce nadir görülen kap ve şeker hastalıklarında inanılmaz artışlar olmuş, doğal mera yerine suni yemlerle beslenen hayvancılıkla insan sağlığında büyük hasarlar oluşmaya başlamıştır.

Sonuç İtibariyle;

Bir ekonomik sömürü mekanizması olan Marshall Planı, ülkemizde gelecek yeni nesil üzerindeki sosyal, kültürel, ahlaki, dini, sağlık ve üreme dahil bir çok alanda hedefine ulaşmıştır.

Bütün bunlara rağmen Anadolu’daki yerli ve milli şuur sahibi insanlar tarafından muhafaza edilen toplumsal hafızanın sönmemesi ise umut vericidir.

Son dönemde Türkiye’nin uluslararası arenada ABD dahil bir çok güçlü ülke ile soğuk çatışma süreci yaşaması ve kendini IMF başta olmak üzere her türlü sömürü tasallutundan kurtarma çabalarının ana sebeplerinden birisi, bu yazıda ifade edilen vahim durumların haricinde ne tür tavizlerin verildiğine tam olarak vakıf olamadığımız ve 1948’lerde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü zamanında Marshall planı adı altında imzalanan ekonomik işbirliği antlaşmasıdır.

Kim bilir? Belki de herkesin bir an önce kapatılsın dediği ama bir türlü kapatılamayan İncirlik Amerikan askeri üssünün dahi 1948’lerde imzalanan sömürge anlaşmasında bilemediğimiz bir takım maddelerle ilişkisi ve hatta 2048’e kadar miadı vardır.

Sağlıcakla kalın

Sebilürreşad Haziran-2017

@akgulahmet

Devamını Oku

Tırtılın İçinde Sinsice Büyütülen Larva: Marshall Planı -3

Marshall Planının Türkiye Üzerindeki Sömürü Etkisi

Bir önceki yazımızda Marshall planına Türkiye’nin yaklaşımı ve bu planla ilgili Türkiye’de yaşanan tartışmalardan bahsetmiştik.

ABD, Marshall Planı ile Hristiyan Avrupa’yı küresel sermayenin kontrollü sanayi devrimi ile yüceltirken, Müslüman Türkiye’yi bir takım ön şartlarla yapılan yardımlarla zaman zaman nefes aldırmış, ama kendi kendisine yetecek bir ülke olmasının yolunu her daim tıkamıştır.

Marshall yardımları, bir yandan, makine teçhizat ve özellikle tohum konusunda tehlikesi bu gün daha iyi hissedilen tarımda dışa bağımlılığı getirmişken, diğer yandan Türkiye’yi savunma ve teknolojik yatırımlarda tamamen dışa bağımlı, kendi kendine yetmeyen bir ülke haline sokmuştur.

Ne zaman ki, bu yardımları yerli ve milli hassasiyetle üretime yönlendirerek ülkenin kendi ayakları üzerinde durması için çabalayan bir hükümet olmuşsa ki, hemen darbe gündeme gelmiştir.

Bir bakıma, yapılan bu yardımlarla savunma ve ekonomide dışa bağımlı hale getirilen bu ülkenin askeri darbeler tarihinde dahi Marshall Planının izi olduğunu söylemek mümkündür.

Marshall Planının Türkiye üzerinde bıraktığı acı izler sadece askeri darbelerle sınırlı değildir. Ülkenin ekonomik, siyasi, dini ve sosyolojik şekillenmesinde de bu yardımların etkisi azımsanamayacak derecededir.

Türkiye, özellikle 1948 sonrası ABD başta olmak üzere Avrupa’da yaşanan sanayi devrimi sonrası yine Marshall yardımları ve 1947’de üye olduğu IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların verdiği şartlı borçlanmayla iyi bir pazar durumuna sokulmuştur.

Avam tabiriyle parayı veren, aynı zamanda ne alması gerektiğini, ne ekmesi gerektiğini, hangi alanlarda yatırım yapıp hangi alanlara el atmaması gerektiğini de söylemiş ve dışa bağımlılığı iyice artan bu ülkeyi batağa doğru sürüklemiştir.

Öyle ki, yeni bir ülke kurulduğu gerekçesi ile Osmanlıdan tüm gönül bağları koparılan ama Osmanlıya ait tüm dış borçları kendisine ödetilen Türkiye, bu ödemeleri henüz bitirmemişken gereksiz yere devalüasyonlar yaşamaya ve Osmanlı borç ödemelerinden bu yana ilk defa dış borçlanmalar yaşamaya başlamış, II. Dünya savaşına girmemesine rağmen Marshall yardımını aldıktan sonra savaş ekonomisini andıran bir ekonomik uygulama yapmak zorunda kalmıştır.

Teknik yardım adı altında sunulan yardımlar ise başka bir garabetti. Buna göre ABD’den getirtilecek teknik uzmanlar ve Türkiye’den staj, tetkik gezisi vb. sebeplerle dışarıya gönderilen teknik elemanların tüm masraflarını Türkiye karşılayacak şekilde astarı yüzünden pahalı bir yardım şekli belirlenişti.

Miadı dolmuş savaş uçakları hibe edip yedek parça satmaktan petrol arama faaliyetlerinin durdurulmasına, tarımda dışa bağımlılıktan incirlik askeri üssü vasıtasıyla dolaylı işgale kadar her şey Marshall Planı sonrası başlamıştır.

Askeri alanda yapılan yardımlarda öne sürülen şartlar, Amerika’nın Türkiye’ye sömürge gözüyle baktığının en önemli göstergesiydi.

Hem miadı dolmuş askeri araçları veriyor, hem bunların 4-5 katı pahalıya mal olan bakım ve yedek parça giderlerinin Türkiye bütçesinden karşılanmasını talep ediyor, hem de bu silah ve malzemenin mülkiyetini kendisinde bırakarak, onay vermediği sürece Türkiye tarafından kullanılmasına izin vermiyordu.

Geçtiğimiz günlerde gömülü uçak haberine konu olan Kayseri’de döneminin Türkiye için en değerli askeri yatırımlarından birisi olan uçak fabrikası ve kurulum aşamasındaki askeri malzeme üretim fabrikalarının kapatılmasında da Marshall Planının büyük etkisi vardır.

Teknik yardım adı altında sunulan yardımlar ise başka bir garabetti. Buna göre ABD’den getirtilecek teknik uzmanlar ve Türkiye’den staj, tetkik gezisi vb. sebeplerle dışarıya gönderilen teknik elemanların tüm masraflarını Türkiye karşılayacak şekilde astarı yüzünden pahalı bir yardım şekli belirlenmişti.

Marshall Planı ile denetim ve istihbarat konusunda dayatılan bir şart daha vardır ki, izahı ancak sömürge ülke ile yapılabilecek bir şarttır. Buna göre yardımları denetlemek için denetçi ve siyasi gözlemcilerin yanı sıra,  gizli istihbarat elemanlarının hiçbir izin almadan her yere girip çıkabileceklerini kabul ettirmiştir.

Truman Doktrini ve Rockefeller

Esasında, Marshall Planı açıklanmazdan evvel, CIA’nin kurucusu ABD Başkanı Truman, 12 Mart 1947’de, Sovyet tehdidine karşı hazırlanmış ve daha sonra kendi adıyla anılacak Truman Doktrini’ni açıklamıştı.  ABD’nin komünizm tehdidi altındaki devletlere askeri ve mali yardım yapacağını ifade den Truman’ın açıkladığı bu doktrinin ardından Türkiye ile Batı Bloğu arasındaki ilişkiler artmış ve bu doktrin kendisinden sonra gelecek olan Marshall Planı’na da öncülük etmişti.

Marshall Yardımının iyi niyetli bir yardım olmadığını anlatmak için fazla çabalamak yerine, küresel sermayenin beyni olan Rockefeller’in dönemin ABD Başkanı Eisenhower’e 1956 yılında yazdığı mektubuna bakmak yeterli sayılır. Nelson A. Rockefeller mektubunda özetle: “Söz konusu ülkelere yapılacak iktisadi yardımlarda, ABD’nin karşılık beklemeden yardım ettiği ve işbirliği yapmak isteğinde samimi olduğu intibaı oluşturulmalıdır. Elimizdeki bütün propaganda imkânlarıyla durmaksızın, az gelişmiş ülkelere yapılan Amerikan yardımının karşılıksız bir yardım olduğunu, art niyet taşımadığını bütün kafalara sokmak noktasında hiçbir masraftan çekinmemeliyiz. Bu arada ideolojik savaşa ara vermemeliyiz. Bu ülkelere yatırım yapan kapitalistlerimiz ve uzmanlarımız az gelişmiş ülkelerin milli ekonomilerinin bütün dallarına girmeli, onları bizim çıkarlarımıza göre geliştirmelidir. Bu ülkelerdeki politik bakımdan güvenilir yerli işadamlarının ulusal çabaları da teşvik edilmelidir.”

Gelecek yazımızda Marshall Planının Anadolu insanı üzerinde bıraktığı etkiden bahsederek bu konuyu sonlandıralım

Sağlıcakla kalın

Sebilürreşad Haziran-2017

@akgulahmet

 

Devamını Oku

Tırtılın İçinde Sinsice Büyütülen Larva: Marshall Planı -2

Marshall Planına Türkiye’nin yaklaşımı

Bir önceki yazımızda Marshall Planının tarihi özetini yapmıştık

Her ne kadar Türkiye, 16’lar konferansında bulunup Marshall Planına dâhil edilmişse de, başlangıçta ABD tarafından yapılması düşünülen bu yardımların dışında tutulmuştu. Yani planın tam ortasında olmasına rağmen toplantıyı düzenleyen 16 ülkeye yapılacak 6 milyar dolarlık yardımdan nasiplenecekler arasında değildi.

Daha sonra yapılan sıkı görüşmelerin ardından Türkiye’nin Avrupa Kalkınmasındaki rolü ve yapılacak yardımın şekli belirlendi.

Toplantıya katılan Türkiye, 615 Milyon dolar yardım talep etmesine rağmen Marshall Planının savaştan harabeye dönmüş Avrupa’nın kalkınması için hazırlandığı gerekçesiyle Türkiye’nin yardım talebi geri çevrildi ve tarım ile madencilik sektörü aletleri, elektrik malzemeleri, nakliye kamyonları, petrol ürünleri ve kereste yardımı içeren 59 Milyon dolarlık bir yardım yapılması kararlaştırıldı.

Marshall Planında ayrıca, ABD tarafından konunun muhatabı ülkelere yapılacak yardımlar doğrudan, dolaylı ve teknik yardımlar şeklinde üçe ayrılmıştı.

Yardım yapılacak ülkeler için hazırlanan kapsamlı raporların ardından, yardımın şekli belirlenmekteydi.

Türkiye hakkında yapılan araştırma neticesinde, ulaşım, savunma, tarımdan sanayiye kademeli geçiş, hayvancılık, sulama, özel sektör, emek hareketleri, gündelik yaşam gibi alanlarda yardım yapılması öngörüldü.

Bu yardımlarda dikkat çeken bir unsur; Avrupa için üretim ve sanayi devrimi öngörürken, Türkiye için tüketim ve dışa bağımlılığı sağlayan kalemler ön plana alınmıştı.

Marshall Yardımları çerçevesinde 1948-1951 yılları arasında ABD’den Türkiye’ye 62 milyon dolar hibe, 72 milyon dolar kredi almıştır. Kredi anlaşmaya göre borç ödemesi 1952 de başlamak şartıyla 1952-56 yılları arasında sadece faiz tutarları ödenecek ve o tarihten sonra da 35 sene süre ile %2.5 faiz hesabı üzerinden ana para ve faiz bir arada ve eşit taksitlerle ödenerek borç kapatılacaktı.

Marshall Planıyla İlgili Türkiye’deki Tartışmalar

Şüphesiz bu ülkenin kaderine yön veren kritik birçok kararda olduğu gibi Marshall Planına dâhil olma kararı da hararetli tartışmalara sebep olmuştu.

Bu tartışmalara girmeden önce, yazı başlığımızda ifade ettiğimiz üzere, Türkiye’deki ABD hâkimiyetinin miladı sanılanın aksine Menderes dönemi ile değil, İnönü dönemi ile başlamıştır.

Zira ABD’nin Türkiye’yi Marshall Planı’na dâhil etme kararının hemen ardından 4 Temmuz 1948 tarihinde söz konusu yardımdan yararlanabilmek için başvuran Türkiye’de Başbakanlık görevini ise Hasan Saka, Cumhurbaşkanlığı görevini İsmet İnönü yürütmekteydi.

Her ne kadar Menderes döneminde daha ileri düzeyde adımlar atılmışsa da, Tırtılın içinde sinsice büyüyen Amerikan kapitalizmin larvası sol kesimin iktidarında konulmuştu.

İnönü döneminde kabul edilen Marshall Planının getirdiği olumsuz etkiler ise 1960’lara doğru görülmeye başlamış ve neden sonuç ilişkisi içinde İMF ile hesabın kapatıldığı günümüze kadar etkileri devam etmiştir.

Marshall Planına dâhil olmama yönünde irade belirten ve buna muhalif duran gruplar çeşitlilik arz etse de daha çok, Sovyet Rusya komünizminin etkisi altında hareket eden gruplar ile tamamen yerli ve milli düşünceyle hareket eden insanlar ön plana çıkıyordu.

Türkiye’nin konumu itibariyle doğu bloku ülkelerini karşısına almasının anlamsız olduğunu savunanlar olduğu gibi, İki kutba doğru sürüklenen bir dünyada taraf olmanın gereksizliği yönünde görüş belirtenler vardı.

Özellikle yerli ve milli düşünceyle hareket eden gruplar, üretime dayanmayan bu yardımların gelecekteki ideolojik tesirleri bir yana, ülkeyi ekonomik açıdan kısa sürede dışa bağımlı yapacak bir sömürge sistemine dâhil edeceğini ileri sürdüler ki, bu gün gelişmekte olan ülkelerin hem üretime dayalı hammaddede dışarıya mutlak bağımlı hale gelmesi, hem de bağımsız üretim yapamaması, bu görüşü zamanında hararetle savunanların ne kadar ileri görüşlü ve tutarlı düşündüklerini ortaya koymaktadır.

Gelecek yazımızda Marshall Planının Türkiye üzerindeki sömürü etkisi ile Truman Doktrini ve Rockefeller’e değinmeye çalışalım

Sağlıcakla kalın

@akgulahmet

Devamını Oku
}