Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

ALLAH MÜSTAHAKINIZI VERSİN!

Bir hafta sonra o işçileri unutacağız milletçe.
Bir yıl sonra ise görkemli bir anma düzenleyeceğiz, güya unutmadığımızı kanıtlarcasına.
İki yıl sonra ise bir kaç mum yakılacak sade bir anma programı düzenlenecek.
Üç yıl sonra ise sadece aileler olacak o mezarların başında.
Yani ateşin düştüğü o yerde yaşayan o insanlar olacak sadece.
Acı ama gerçek.
Ateş düştüğü yeri yakar.
Kömür ne kadar karaysa, yüreklerimiz de o kadar kararmamış mı?
Hangimizin düşüncesi, yüreği veya kalbi o işçinin giydiği o çizme kadar temiz.
Acıyı sadece günlük yaşayan bizler, hangi o yetimin ufacık gözyaşına bakabiliyoruz.
Onlar, iki kuruş için gündüzünü geceye çevirirken, hangimiz o ‘şaşalı’ gecelerin o yalan ışığından kurtarabiliyoruz.
“Borcum var, yine de o madene girerim” diyen işçiye, her türlü dedikoduya alet ettiğimiz o kulaklarımızı neden bu söyleme tıkıyoruz.
Ne zaman işimize gelmeyen şeyleri, “duyma özrümüzü” bahane etmeden duymaya çalışacağız?
Ne zaman işimize gelmeyen o hakikatleri “görme özrümüzü” bahane etmeden göreceğiz? Sadece bir haftalık timsah gözyaşlarımızla mı bunu yapacağız?
Sadece birilerini suçlayarak mı bu vebalin altından kalkacağız?
Bu vebalin altından kalkılır yönü var mı?
Suçlu sadece 3-5 kişi mi?
Onca ‘çığlığa’ rağmen senelerce duyma özürlüsü, onca ‘çıplaklığa’ rağmen senelerce görme özürlüsü olduğumuz için biz suçluyuz.
Ve yine en bilindik alışkanlığımızı yapıyoruz.
Her şey oldu-bittiye gelince AH'lara, VAH'lara başlıyoruz.
Ya kömür karasının bile yanında berrak kaldığı o “yüz karası” yürekler?
“Onlar o partinin peşinden koştu, ölüm onlara müstahaktır” diyen o kapkara zihniyetler...
“Onlar şehit değil… Ne şehit ne gazi, … gitti Niyazi!” denen o kapkara yürekler…
“Yüzde 44’e oy verenlere Allah evlat acısı yaşatsın.” diyen o kararmış kalpler…
Bu söylemler ve bunu söyleyen insancıklar, böylesi bir ortamda neyle izah edilebilir?
Bu söylemleri daha da konuşturduğumuz, daha da önem kılmasına vesile olduğumuz için asıl bu laflar bize müstahaktır.
Bunda tamamen biz suçluyuz.
İfade özgürlüğü bahanesiyle, demokrasi bahanesiyle her türlü ahlaksızca lafları kendinde söylemeyi uygun gören bu zihniyetlere tahammül ettiğimiz için bu söylemleri bize müstahaktır.
Dünyanın hiçbir yerinde bu söylemlerde bulunan “sözde aydın” göremezsiniz…
Yine dünyanın hiçbir yerinde bu tür kapkara zihniyetlere rastlayamazsınız…

Ne diyelim, Allah müstahakkınızı versin!

twitter: twitter.com/ayagizer
facebook: facebook.com/ayagizer
e-mail: ayhanyagizer@hotmail.com

Devamını Oku

HOŞGELDİN JÜRİSTOKRASİ!

Türkiye, demokrasi yolunda çok sancı çekmiş bir ülke.
90 yıllık tarihinde demokrasiye geçişini bir türlü tamamlayamadı.
Gerek, ilk dönem Cumhuriyet (1923-1938),
Gerek, tek partili dönemin yaşandığı ‘Cumhuriyet’ (1938-1950),
Gerek, kara lekelerle dolu, “Söz milletindir’ düşüncesine rağmen idamlarla süslü o “Cumhuriyet (1950-1971)
Gerek, darbelerin kol gezdiği, askeri vesayetlerin iliklere kadar işlendiği, SAĞ’lı-SOL’lu çatışmaların olduğu Cunta’lı “Cumhuriyet” (1971-1982)
Gerekse; post modern darbelerin baskısı altında geçen, “etkisinin bin yıl süreceği” denilen, ‘tank’ların altında ezilmeye bırakılan bir “Cumhuriyet” (1998-2002).
Demokrasiye geçiş sürecinde yaşanabilecek ne kadar olumsuz gelişme varsa, hepsini yaşadı bu ülke.
Millete rağmen verilen kararlar,
Milletin seçtiği insanlara yapılanlar,
Milletin söylediği söylemleri küçümsemeler…
Bunu yapanlar, ne acıdır ki “Egemenlik kayıtsız-şartsız milletindir” söylemi gölgesinde yaptı.
Gelinen nokta da, eskiden darbe savunucularının bile “Artık Türkiye’de darbe olamaz” dediği bir dönemde, farklı bir algının etkisini daha görmeye başladık.
Nedir o; “Atanmışların, seçilmişleri kontrol etmesi…”
Nedir o; “Halkın seçtiği kişilerin, o kişilerin atadığı ‘kişilikler’ tarafından hadım edilmeye çalışılması…’’
Nedir o; “Demokrasinin bir yargıcın ağzından çıkacak iki cümleye mahkûm edilmesi…’’
Nedir o; “Demokrasinin, millet kararının yargı cübbesi altına süpürülmeye çalışılması…”
Yukarıda da saydım; demokrasi yolunda ne kadar olumsuzluk varsa Türkiye bunların hepsini yaşadı.
Tek partili dönemi yaşadı, tek adamlılık dönemini yaşadı, Başbakanı’nın idam edilmesini yaşadı, darbeyi yaşadı…
Ama en acısını yaşamamalı…
Atanmışlar’ın yönettiği-yöneteceği bir ülke olmamalı…
Seçilmişler’in, millet tarafından o koltuğa oturtanların yönettiği bir ülke olmalı…
Son birkaç günde Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararları düşünelim.
“AYM’nin verdiği kararlar tartışılamaz bile.”
“AYM’nin verdiği kararlar kesindir.”
“AYM’nin verdiği kararlar asla ve asla değiştirilemez.”
“AYM, hukukun ‘üst’ noktasıdır.”
Süper yetkiyle donatılmış bu yapının, verdiği kararların ‘değiştirilemez’, ‘sorgulanamaz’ konumu demokrasi için sakıncalarını varın siz düşünün.
Meclis’in (Millet tarafından seçilen yer orası), verdiği kararlar, bir kurum tarafından aykırı bulunuyorsa demokrasi açısından oluşan vahameti varın siz düşünün.
Demokrasi; Atanmışlar’ın, Seçilmişler’i yönettiği değil, Seçilmişler’in Atanmışlar’ı yönettiği bir yapı.
Gerçek demokrasi bilinciyle düşünün…
Halkın verdiği karara "diktatör" yaftası yapıştıranlar, 'denize düşen yılana sarılır' misali "Jüristokrasi"den medet umuyor.
Halk, verdiği kararlarını bir yargıcın oldu-bittiye getirip heba etmesine izin vermez.
Gerçek demokrasi yakındır. Türkiye Cumhuriyeti geçmişteki karanlık dönemi nasıl atlattıysa, bu buğulu dönemi de atlatacaktır. Bu da yine halkın kararı ve isteğiyle olacaktır.

twitter: twitter.com/ayagizer
facebook: facebook.com/ayagizer
e-mail: ayhanyagizer@hotmail.com

Devamını Oku

TÜRKİYE'NİN 'MUHALEFET' SORUNU

          CHP, 30 Mart seçimlerine "Türkiye'nin birleştirici gücü" sloganı ile girdi.
Türkiye’nin birleştirici gücü olma yönünde bunu hedef belirledi. 
Ancak ne var ki bu hedefe ne yeterince propaganda yaparak, ne de iktidarın vermiş olduğu demeçlere alternatifler üreterek gidebildi. 
Seçim sonuçları açıklandığında CHP’nin bu yönde hiçbir sonuç almadığı da ortaya çıktı. 
CHP, seçim sürecinde çok yanlış propaganda yürüttü.Seçim çalışmasını, özellikle halkın büyük kesiminin şüphe ile baktığı montaj kasetler üzerine kurdu.
Halkın itici baktığı sert kavramlar kullandı.
Karşısında yılların deneyimi olan bir Başbakan ve özellikle teşkilat bakımından çok tecrübeli bir partiyi hesap edemedi.
90 yıllık bir geçmişe sahip olan bir partinin bu kadar acemice hareket etmesi aslında parti içinde yaşanan sıkıntılardan kaynaklandı.
Yeni CHP iddiasıyla ortaya çıkan partide o kadar farklı ses ve farklı kişilikler var ki, partinin ilerleyişi bu yüzden çok ağır kaldı.
Burada parantez açmakta fayda var. 
Farklı seslerin ve görüşlerin bir partide uyuşabilmesi için, o partinin ana damarıyla uyumlu olması gerekiyor.
Farklı mekanizmaları bir bütünde buluşturup onu marka haline getirmeye çalışıyorsanız, bu ters teper. CHP’nin yaşadığı sıkıntı da buradan kaynaklanıyor. 
Kılıçdaroğlu’nun farklı uygulamalar peşinden koşarak, yeni CHP algısı yaratması halkta bu yüzden kabul görmüyor.
AK Parti de, her ne kadar geçmiş partilerden de gelen kişilerden oluşuyorsa da, partinin geçmiş bir omuriliği var. Ve omurilik üzerinde partiye hâkim bir lider var.
CHP’de bu durum, tam tersini gösteriyor.
Biraz geçmişe gitmekte fayda var. 
CHP Genel Başkanı, milletvekili olarak siyasete CHP’de başladı.
Kendisine, ne DYP, ne de DSP vekillik bile vermedi. 
Deniz Baykal’ın sayesinde vekillik koltuğuna oturdu ve oradan da çok hızlı bir şekilde Genel Başkanlık koltuğuna oturdu.
Genel Başkanlık sanırım bu kadar az tecrübeyle yürütülecek bir iş değil. 
Zira sancıları da ortada…
Tecrübesiz ve karşısında çok tecrübeli bir lider bulunan Kılıçdaroğlu’nun halk nezninde de zorlanması zaten sürpriz değil. Kaldı ki “Yeni CHP” dedikleri parti de, fonksiyonları arızalı bir yapı.
Dedim ya, tamamen zıt görüşlerin bir arada toplanılmaya çalışıldığı bir yer haline geldi.
Toplama bir araba düşünün. Motoru farklı bir arabadan, direksiyonu farklı bir arabadan, fren sistemi farklı bir arabadan alınıp tamamen farklı bir arabaya oturtulmaya çalışılıyor. Ve buna farklı bir giysi giydirilip trafiğe sokuluyor. Bu arabanın ne trafikte ne de yolda yürümesi mümkün değil. Çünkü ne modeli belli ne de markası… 
CHP, bu yapısıyla bu yüzden kabul görmüyor. Farklı ve tamamen zıt kişiler (her ne kadar bunu göstermemeye çalışsalar da) bu partide buluşmuş. Hemen hemen her seçimde aynı hüsranı yaşıyorlar.
30 Mart seçiminde de Türkiye’nin birleştirici gücü sloganıyla bu parti halktan oy istedi.
CHP’nin “oylarımızı yükselttik” lafı boş bir laftan ibaret.
Kısa bir analiz yapacak olursak; CHP 10 ilde %1’i, 20 ilde %5’i, 39 ilde de % 10 barajını aşamamış Türkiye haritasında belli bir bölgeye tıkanmış kalmış.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hiç yok. 
Zamanında “kalelerimiz” dedikleri yerleri, bütün ilçeleriyle birlikte AK Parti’ye kaptırmış.
Genel Başkanı, kendi ilinde başarısız olduğu bir parti.
Geriye aldığı oylarda da MHP’nin desteği ortada…
Seçim öncesi halk, kararlılık, farklılık ve beklenti uyandıracak vaatler bekler.
Kemal Kılıçdaroğlu, gittiği hiçbir yerde bunu anlatmadı. “Başçalan”, “Hırsız” ve “Mazot 1,5 TL” olacak gibi söylemlerle ucuz bir politika izledi. Yukarıda dediğim gibi, halkın çoğunun şüphe ile baktığı bir durum üzerinden siyaset yapıldı. Bunu Kılıçdaroğlu göremedi ve ısrarla bu söylemlerini sürdürdü. Sonuçta da hüsran kaçınılmaz oldu.
          Liderlik vasfı bir partinin vazgeçilmez unsuru…
Deniz Baykal % 20 oy aldığı zaman, % 40’lık etki yapardı.
Muhsin Yazıcıoğlu, % 2-3 oy aldığı zaman % 15’lik bir etki yapardı.
Alparslan Türkeş, Süleyman Demirel, Erdal İnönü v.s. bu liderler muhalefette bile kalsalar, etkileri her zaman aldıkları oyun iki-üç katı olurdu.
Uzlaşmaya da vardı bunlar, gerekirse en sert muhalefete de…
İşte Türkiye son yıllarda çektiği sıkıntıların en büyük sebebi de bu.
Güçlü iktidar olmasına rağmen, güçlü bir muhalefet hala yok…
Çözüm ise sağlam bir özeleştiriden geçiyor…

twitter: twitter.com/ayagizer
facebook: facebook.com/ayagizer
e-mail: ayhanyagizer@hotmail.com

Devamını Oku

SEÇİM SONUÇLARI VE 1 NİSAN

Sonuçlar sizi şaşırtabilir, YSK henüz açıklamadı, resmi değildir.
AK Parti ilk kez İzmir’i aldı.
Ama elindeki İstanbul ve Ankara’yı CHP’ye kaptırdı.
İSTANBUL
CHP: % 48
AK PARTİ: % 40
ANKARA
CHP: % 44.7
AK PARTİ: % 43.7
İZMİR
AK PARTİ: % 52
CHP: % 34
         Oranlar beklenin çok üstünde çıktı. İstanbul’da CHP’nin adayı Mustafa Sarıgül, başkanlığını ilan etti.
Ankara’da ise daha seçim sonuçları açıklanmadan, CHP’nin Ankara adayı Mansur Yavaş, art arda yaptığı 6 açıklama ile zaferini duyurdu.
AK Parti İzmir’de büyük üstünlük sağlamasına rağmen, zaferini ertesi gün vatandaşa açıkladı.
Doğu’da da büyük sürprizler yaşandı.
MHP, özellikle cemaatin de desteğiyle büyük çıkış yaptı.
Özellikle kalesi durumundaki Erzurum’da AK Parti’ye büyük fark attı.
%60 oy alan MHP Erzurum’u almış oldu.
BDP’nin kalesi Diyarbakır AK Parti’ye, AK Parti’nin kalesi Konya CHP’ye, MHP’nin kalesi Osmaniye’ye ise BDP’ye geçti.
         Seçim sonrası CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “İktidara koşuyoruz” dedi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin zaferini kutladı.
BDP Genel Başkanı Selahhatin Demirtaş ise Özerkliği ilan etti.
Başbakan Erdoğan ise balkon konuşmasında muhalefet partilerini başarısından dolayı tebrik etti.
Türkiye, 1 NİSAN sabahına işte bu tablo ile uyandı.
Her ne kadar yukarıda yazdıklarım 1 Nisan için yazılmış olsa bile Türkiye’nin geneli bu tablonun tam aksi yönde karar vermiş oldu.
Tabi ki yazdıklarım temenni değildi, 1 Nisan gününe aklımızın alabildiği başarı buydu.
Küçük bir analiz yapalım şimdi, 1 Nisan’dan kendimizi çıkartarak…
Seçimde her ne kadar partiler yarışıyor olsa bile liderler yine ön plana çıktı.
Başbakan Erdoğan, tek başına sırtladığı bu mücadeleden de zaferle ayrıldı.
Muhalefet partileri ise her ne kadar oyları yükselmiş olsa bile özeleştiri yapmaktan kaçındı.
Dedim ya yukarıda yazdığım cümlelerin hiç birini bile kullanmadılar.
Partilerinin ikincilik, üçüncülük veya dördüncülük gibi konumları onları sanırım fazla etkilemiyor.
Bildikleri bir şey var. “Her seçim çıtamızı yükseltiyoruz.”
Eee be kardeşim nereye kadar… “Ölme eşeğim ölme” demez mi bu seçmen…
Kılıçdaroğlu’nun hesaplarına göre, 4 seçim sonra ancak CHP, AK Partiyi yakalayabilir. O da 20 sene eder.
Yani her seçim sonrası “biraz daha oyumuzu yükselttik, bekleyin” demesi, nasıl izah edilebilir.
Bahçeli, her seçim sonrası MHP’nin üçüncülüğünü nasıl kabullenebiliyor.
Keza, Demirtaş da batıda tek bir belediye bile alamamanın başarısızlığını nasıl içine sindirilebiliyor.
Koltuk bu kadar değerli mi bilmiyorum ama bundan sonra seçmenlerin bu liderlere daha fazla tahammül edemeyeceği kesin.
Şapkalarını önüne koyup, en büyük özeleştiriyi yapmaları gerekiyor.
Eğer ikincilik ya da üçüncülüğü başarı sayıp yollarına devam ediyorlarsa, yolları açık olsun.
Ama bizim insanımız bunu kaldırmaz. Başarısız olan, ikinciliği ya da üçüncülüğü başarılı gören kişilerin arkasından da daha fazla yürümezler.
Siyaset her zaman başarı çıtasının en yüksek olduğu noktayı hedefler.
Bu yüzden hedef ne kadar küçükse hüsran da o kadar büyük olur, bu seçimde de görüldüğü gibi…
Son bir not…
Bizim bildiğimiz bir durum var. Kazanan her şeyden önce tebrik edilir. Ne olursa olsun, kendisine özeleştiri yapabilenler, kazananına da tebrik eder.
Maalesef şu ana kadar böyle bir açıklama görmedik. Hayırlısı artık…
Sonuçlar ülkemize hayırlı olsun…

twitter: twitter.com/ayagizer
facebook: facebook.com/ayagizer
e-mail: ayhanyagizer@hotmail.com

Devamını Oku

İDDİALAR VE SORULAR…

Seçimlere iki hafta kaldı. Bu seçimlerin diğer seçimlerden farkına geçen yazımda değinmiştim. İki cümle ile özet yapacak olursam; iktidar 30 Mart seçimlerini “İstiklal”, muhalefet de “kurtuluş” olarak görüyor. Bu seçimlerin, daha doğrusu seçimler öncesi görünümün diğerlerinden çok farklı olduğu ortada. Aşağıya yazacaklarıma da bakacak olursak, bu seçim öncesi ortaya atılan iddialar ve sorular, geçmişte yapılmış hiçbir seçim öncesi ortaya atılmadı.
İddialar…
Seçimler öncesi ortaya atılan iddialar çok vahim. Gerek AK Parti gerekse CHP, adeta karşılıklı ‘iddia düellosu’na girmiş durumda. Kısaca değineceğim. Çünkü ortaya atılan iddiaların % 1’i bile çıkarsa, gerçekten sancılı dönemden geçebiliriz.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı ve AK Parti’nin bu dönemde de aday göstermiş olduğu isim Melih Gökçek, yaklaşık bir aydır üzerine basa basa şu iddialara yer veriyor.
-Özellikle AK Parti'nin oy oranının yüksek olduğu yerlerde, ceplerinde getirdikleri sahte pusulaları sandıklara atacaklar. Kullanılan oy sayısı ile zarf sayısı birbirini tutmadığı için sandık başında arbede çıkaracaklar.
-Seçmene para verip, sahte oy kullandığını söyleyen seçmenler ayarlanacak.
-Elektrik kesintileri uygulanacak. İktidar elektrikleri keserek, iktidarın kesinti yaptığını iddia edecekler.
-AK Parti'nin yüksek oya sahip olduğu yerlerde, sandıkları kaçırmayı deneyecekler.
-Bir kalem var, yazıyorsunuz ondan sonra da kaybolup gider. Şöyle bir hileyi kesinlikle düşünüyorlar. Altta toplanan parti oylarını toplayacaklar. Üstteki rakamları dediğim gibi bu kalemle yazılacak. Yolda bunları değiştirecekler. Tekrarlıyorum, net bilgi, kesin, yüzde yüz bilgi.
” diyor Melih Gökçek…
Dediğim gibi bu iddiaların bir tanesinin bile gerçekleşmesi halinde ortaya çıkacak durumu varın siz düşünün.
CHP’nin iddiaları ise şöyle…
-Sahte seçmenler üretilecek, bir kişi birden fazla oy kullanacak. Yani örneğin; Hakkâri’de kütüğü olan bir kişi İstanbul’da oturuyorsa, hem onun Hakkâri’de oyu kullanılacak (başkaları tarafından) hem de kendisi İstanbul’da oy kullanacak.
-Özellikle Suriyeliler, vatandaşlığa geçirilip AK Parti lehine oy kullanacaklar.
-CHP’nin çok az önde olduğu yerlerde elektrikler kesilecek, oylar değiştirilecek.
” diyor CHP’liler…
Bu saydıklarım, iddiaların sadece bir kısmı. AK Parti kurulduğu günden bu yana yapılan geçmiş seçimlere baktığımız zaman ilk kez böyle iddialar ortaya atılıyor.
İki taraf ilk kez seçim öncesi birbirini bu şekilde suçluyor.
Kaldı ki karşılıklı suçlamalar o derece arttı ki, inanılması güç sözler de duyuyoruz.
CHP'nin Çankaya eski Belediye Başkanı Doğan Taşdelen, yerel seçim öncesi yaptığı toplantıda 30 Mart yerel seçimler için aynen şu ifadeyi kullanıyor. “Bu seçim İslam cumhuriyeti ile laik Atatürk Mustafa Kemal'in seçimidir"
Görmüşsünüzdür; Twitter’da “Oyunuzu kullandıktan sonra arkasına Esma” yazın, “Oyunuzu kullandıktan sonra arkasına Atatürk” yazın gibi “tag”ler de günlerce dolaşıp durdu. Amaç, seçmenin oy’unun geçersiz olmasına neden olmak. Tabi, oy pusulasında mühürden başka en ufak bir çizik olması halinde o oy geçersiz sayılıyor.
Dedim ya ilk kez böyle bir propaganda ile karşı karşıyayız. Yerel seçimlerin ardından hükümet değişmeyecek, yeni Başbakan da tayin edilmeyecek. Sadece Cumhurbaşkanlığı seçimi ve gelecek sene yapılacak Yerel seçimler için bir güç gösterisi olacak. Başbakan Erdoğan, seçimlere şunun için önem veriyor. 17 Aralık’ta kendisine yapılan darbe girişiminin halk tarafından testini görmek istiyor. O yüzden sürekli “millet bu oyunu bozacak” diyor.
CHP için bence bu seçim daha da önemli.
Mustafa Sarıgül kaybederse, partideki akıbeti ne olacak?
Kemal Kılıçdaroğlu, beklediği oyu alamazsa partideki koltuğu sallanır mı?
Ergenekon’dan tahliye edilen kişilerin CHP ile olası bir teması sonrası partideki dengeler değişir mi?
Mustafa Sarıgül’ün aday gösterdiği iddia edilen belediye başkan adayları, seçim sonrası partideki hamleleri nasıl olacak?

Tabi bu soruları çoğaltmak mümkün. O yüzden CHP için bu seçim, gelecek günler açısından çok ama çok önemli. AK Parti’de seçim sonrası büyük bir değişim beklenmiyor fakat olası bir kayıpta CHP’nin işi çok zor olacak. Çünkü parti içinde hem eski, hem de yeni çok farklı görüşte dinamikler var.
Son olarak bunları alt alta topladığımızda, yine önceki yazımda da belirttiğim gibi 30 Mart gecesi olası bir provokasyondan uzak durulmalı. Sonuç ne olursa olsun, sokaklara inerek bir şeyleri değiştirmenin peşinden koşmamak lazım. Unutmayalım, önümüzde çok acı ve taze ölümler oldu. Olan yine garibana oluyor, olan yine Türkiye’ye oluyor. Herkes sağduyulu olmalı ve sözünü söyleyebildiği, tercihini yapabildiği sandığa sonuna kadar güvenmeli…

twitter: twitter.com/ayagizer
facebook: facebook.com/ayagizer
e-mail: ayhanyagizer@hotmail.com

Devamını Oku

BU İKİ GÜNE DİKKAT!

Türkiye, Mart ayında 2 kritik gün yaşayacak.
Bir taraftan Çözüm Süreci’nin başlangıcı sayılan 21 Mart 2013 Nevruzu'nun yıl dönümü (İmralı mesajının okunması) olacak.
Diğer taraftan AK Parti tarafından “İstiklal”, muhalefet tarafından ise
“Kurtuluş” olarak ilan edilen 30 Mart seçimleri yapılacak.
Son 2 ayda yaşananlara baktığımızda, bu iki günün çok önemli olduğunu görebiliriz.
Neden mi?
‘2013 Nevruzu’na değinelim öncelikle…
Diyarbakır’da Öcalan’ın mesajı okundu. Üstelik 14 yıl aradan sonra ilk kez
kamuoyuna açık bir şekilde. Bunu birçok televizyon kanalı canlı yayınladı.
Alanda bir milyondan fazla kişi toplandı. O mesajın ardından örgüt silahlarını
susturdu, silahlı üyelerini ise sınır dışına çıkarmaya başladı. Bu durum bir yıl
boyunca süregelen bir ‘çatışmasızlık’ ortamının doğmasını sağladı. O gün yaşanan
şuydu aslında. Tüm bölge halkı başta olmak üzere Türkiye, kanın bir daha akmayacağına ilişkin yeni bir umuda sahip oldu.
Şimdi gelelim 2014 Nevruzu’nun neden bu kadar önemli olduğuna…
17-25 Aralık süreci sonrası gelişmeler, çözüm sürecini de etkileyecek bazı
atakları da beraberinde getirdi. Hatta bazı örnekler bize şunu bile gösterdi.
Aslında çözüm süreci tamamen hedef alınıyordu. Örneğin, Öcalan’a ait bir sorgu
görüntüsünün yayınlanması… Bir çok gazetenin sonraki gün manşetlere taşıyacağı ve çarpıtılarak verilen “BDP seçimden sonra özerklik ilan edilecek”  haberi… Bu
operasyonlara birlikte çözüm süreci nasıl hedef alınıyor, basit bir şekilde bize
gösterildi. Halen yaşanan gerginlikler, çözüm sürecini sekteye uğratabilecek
birçok dinamiğe de sahip.

21 Mart’a dikkat…
21 Mart Nevruz’u hedef alınabilir…
Dikkate değer nokta şu: O gün binlerce kişinin katılacağı kutlamalarda olası bir
olay sonrası neler yaşanabilir? Komplo teorileri üretmeye gerek yok. Ama
geçmişteki örnekler, bu tür olayların yeniden sahnelenebileceğinin ihtimalini de
destekliyor.  1992 ile 1993 yıllarındaki Nevruzları hatırlamayalım.
Özellikle 1992’de Şırnak ve ilçelerindeki kutlamalarda çok sayıda kişi hayatını
kaybetmişti. Fitilin bu günde ateşlenmesi daha sonra beraberinde Eşref Bitlis,
Bahtiyar Aydın ve Rıdvan Özden gibi önemli kişilerin ölümlerini de beraberinde
getirecekti. Konu uzun olduğu için dağıtmayacağım. Ancak şunu söylemekte fayda
var. Türkiye ne zaman kendi iç sorunlarıyla yüzleşecek olsa buna benzer olaylar
hep çıktı. Az önce bahsettiğim isimlerin şüpheli ölümleri ve özellikle 1992-93
yıllarındaki Nevruz olayları bunlara sadece bir örnek. Türkiye, yine kritik bir
dönemeçte. Bana göre Türkiye, bu Nevruz’u da olaysız ve bir provokasyona mahal
verilmeyecek şekilde atlatırsa, Çözüm Süreci yara almayacak ve daha hızlı bir
şekilde ilerleyecektir. O yüzden bu güne dikkatimizi vermek durumundayız.

30 Mart ve Gecesi…
30 Mart’ın hem iktidar, hem de muhalefet için ne anlam ifade ettiğini iki
kelimeyle yukarıda ifade ettim.
AK Parti’nin bunu bir “İstiklal” mücadelesine bağlaması gayet anlamlı… Çünkü
Başbakan ve kurmayları, 17 Aralık ile birlikte yaşanan operasyonların
kendilerini direkt hedef aldığını açıkça söylüyor. Yaşanan gelişmeler, internete
düşen ses kayıtları, savcıların tutumu, sınır dışından gelen açıklamalar da
aslında Başbakan’ın bu söylemini doğruluyor. Bu yüzden Başbakan, seçim stratejisini tamamen bunun üstüne kurdu. “Tayyip Erdoğan, AK Parti veya hükümet hedef alınmadı, direkt Türkiye hedef alındı” diyor. Seçmenin karşısına da böyle çıkıyor.
Muhalefet ise “Yolsuzluk” kılıfıyla AK Parti’yi hedef alıyor, bunu da seçmenine
bu şekilde aktarıyor. Hatta dinletilmesi bile yasak olan illegal ses kayıtları,
meydanlarda dinletiliyor veya okunuyor.
Şimdi dikkatinizi çekmek istediğim nokta şu. CHP, özellikle 30 Mart gecesine
sürekli atıfta bulunuyor. Başta Taksim olmak üzere birçok yeri işaret ederek
“Seçim akşamı orada olacağız.” gibi tabirler kullanıyorlar. Sarıgül, son
açıklamasında da böyle bir çağrıda bulundu. “Seçim akşamı Taksim’de olacağız.”
dedi. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ise önemli bir iddiada
bulundu. Seçim gecesi AK Parti kazansa bile; bazı çevreler insanları “oylar
çalındı” diye sokağa dökeceğini ima etti. Hatta sandıklar için ekipler
kurulduğunu, sandıkların kaçırılacağını söyledi.
30 Mart gecesine dikkat çekmek istediğim nokta burası… 30 Mart gecesi, kim
kazanırsa kazansın, seçimden umduğunu bulamayan vatandaşı tahrik etmek çok kolay olur. Hele ki “oylar çalındı hadi hakkımızı savunmaya gidelim.” gibi söylemler
ortaya vahim sonuçlar çıkartabilir. Kaldı ki hükümetin bu kadar suçlandığı bir
dönemde, bir de seçimi kazanırlarsa, bu tür provokatör söylemler ne yazık ki
amacına da ulaşabilir. O yüzden dikkatli olmakta fayda var. Seçimlerde kim
kazanırsa kazansın, kaybeden de kazananda ülkenin menfaatini gözetmeli. Hiç
kimse, ‘seçime şaibe düştü’ deyip insanları sokağa dökmek gibi vahim bir
davranış içine girmemeli. Sonuçta sandık; insanların, özellikle son günlerdeki
olayları da en iyi şekilde değerlendirip kararını ona göre vereceği yer
olacaktır. Milletin kararına, 30 Mart akşamı herkes saygı gösterecektir,
göstermelidir de…

twitter: twitter.com/ayagizer
facebook: facebook.com/ayagizer
e-mail: ayhanyagizer@hotmail.com

Devamını Oku

CHP’NİN 'TÜRKİYELİLEŞME' SIKINTISI

“Türkiye’nin en köklü partisiyiz”
CHP, her fırsatta bununla övünür. En eski parti olmalarına rağmen, bir siyasi partinin yaşayabileceği en büyük sorunu yaşıyorlar.
Yukardaki başlık ya da “Türkiyelileşme” tabiri hatırlayacağınız üzere sadece BDP için kullanılırdı.
Çünkü sadece Doğu’da ve Güneydoğu’da belli illerde etkili olurdu bu parti.
Hemen hemen her seçimde ‘CHP bu kez ne yapacak’ sorusu sorulur.
Hatta son iki seçimde köklü parti tabiri, “Sahil Partisi” şekline büründü.
Seçim sonuçlarıyla ilgili Türkiye haritasını incelediğimizde aslında “Sahil Partisi” tabiri çok da haksız değil.
CHP, her gün ülkenin Doğu’sundan, Güneydoğusu’ndan biraz daha uzaklaşıyor.
Bunu, Doğu ya da Güneydoğu’da birkaç ili gezen hemen hemen herkes gözlemleyebilir.
İktidara talip ve ülkenin ana muhalefet partisinin bu denli yanlış politikasının bir sonuç vermeyeceği malum.
Şimdi sizlere en güncel haliyle bir örnek vereceğim.
Birkaç gün önce, Kılıçdaroğlu bir televizyon kanalında yerel seçimlere ilişkin soruları yanıtladı.
Aklında ve programında Doğu ve Güneydoğu ile ilgili tek bir düşünce olmadığı açıkça ortaya çıktı.
Seçimlere bir ay kala partinin miting programıyla ilgili sorulara bile cevap vermekte zorlandı.
Hatta “Diyarbakır’a gidecek misiniz? sorusuna, “Diyarbakır programımızda yok sanırım” diye cevap verdi. Cümlenin sonundaki ‘sanırım’ tabiri çok ilginç.
Genel Başkan, miting ya da partinin seçimlerle ilgili programını son gün öğreniyor galiba.
Şayet Kılıçdaroğlu, seçimlere ‘kendisini ters merdivenlere bindiren danışmanları’ gibi danışmanlarla çalışıyorsa seçimlerde de işler çok ters gidebilir.
AK Parti’nin iktidar olmasındaki ve seçimlerde başarılı olmasındaki en büyük etken bu saydığım bölgelerde de başarılı olmasıdır.
Geçmişe baktığımız zaman, başarılı olan partilerin tümü bu bölgeleri gözardı etmemiştir.
Ancak görülen o ki, CHP sadece var olduğu yerleri kaptırmamak için seçimlerde çalışacak.
Bunu hem miting programlarına, hem Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarına hem de mitinglerde hiçbir projeye yer vermeyişlerine bakarak da anlayabilirsiniz.
İktidar olabilmek için ülkenin bütününe hitap etmek, sadece seçimde bile olsa oralara gitmek gerekiyor.
Türkiyelileşme, Türkiye’nin her kesimine hitap edebilecek bir siyasetle olur.
Bu sadece CHP için de geçerli değil.
MHP de BDP de toplumun tamamına hitap edebilecek siyaset geliştirmeli.
Türkiyelileşme sıkıntısı yaşayan BDP en azından batıda HDP’yi öne çıkarıp o şekil oy toplamaya çalışacak.
Peki; CHP’nin ya da MHP’nin Doğu ve Güneydoğu’daki planı ne olacak?
“Ne oraya giderim, ne kimseyle görüşürüm” der, sonra da oy bekler oralardan.
CHP ile MHP acilen tüm Türkiye’de siyaset yapabilecek düzeye getirmeli kendi tabanını da kendi kadrolarını da. Yoksa onlar için ‘’Batı’dan doğan güneş, Doğu’dan batacak’’…
İnsanımız için şu söz de çok önemlidir. “Değer verdiğin kadar benim için değerlisin”

twitter: twitter.com/ayagizer
facebook: facebook.com/ayagizer
e-mail: ayhanyagizer@hotmail.com

Devamını Oku

‘ARA REJİM’ SEVDALILARI

“Benim oyum ile dağdaki çobanın oyu bir mi olacak?”
“Demokrasi sandıktan ibaret değil”
“Ara rejim…”
Son 11 yılda siyasette, demokrasiye karşı yapılan hamlelerin tamamını unuttun.
Algı yaratmaya çalışan insanların sadece 3 sözünü yukarı çektim.
En sonundaki cümle, bu günlerin popüler lafı …
11 senedir milletin oyu ile iktidara gelen hatta bu desteği artıran hükümete bu lafı yakıştırmaları aslında anlamlı…
2011 yılında Ertuğrul Özkök, AK Parti iktidarını anlatmaya çalışırken, bu döneme isim biçmeye çalıştı ve adını Ara rejim koydu!
Ve bunu daha yazının ilk iki cümlesinde çok net ifade etti.
“Bazı şeylerin adını koyma zamanı geldi. Yaşadığımız dönem bir  Ara rejim’dir.” dedi.
Aslında sadece son bir yıl içindeki olayları üst üste koyduğumuz zaman bu lafın ne kadar anlamlı olduğunu rahatlıkla kavrayabiliriz.
Düşünün ki, her seçim sonrası “demokrasi sandıktan ibaret değildir” gibi lafları söyleyenler, kendi acizliklerinden ziyade başarısızlıklarını bir yerlere dayandırma çabası içinde oldular.
Milletin sözünü ve tercihini yapabildiği tek yer sandık. Ve o sandık milletin yegâne tercihini yansıtan tek merci. Demokrasi, milletin kararıyla olgunlaşan bir yapı.
Sandık dışındaki alternatif ne, sanırım bunu millet bilmiyor.
Ara rejim sevdalıları için aslında ‘demokrasi’ye giden her yol mübâh. Tırnak içinde demokrasi dedim, çünkü onların demokrasi anlayışı farklı. Darbe ile gelsin, başka yolla gelsin fark etmez. Yeter ki ülkeyi yöneteyim diyor. İktidar olduğum zaman nasılsa
bunu bir şekilde demokrasi kılıfına uydururum der. Bunun örnekleri de yok değil.
Son günlerde AK Parti iktidarını ‘Ara Rejim” gibi görenlerin böyle bir “demokrasi” özlemi çektiği malum.
Kasetlerle, sermaye çevreleriyle, dış güçle hatta darbe ile demokrasi inşa etme çabasındalar.
Milletin ne söylediği pek önemli değil aslında. Seçimden seçime iki meydan dolaşıp, 3 esnafın elini sıkarlar o kadar.
Arkasında da “koyun sürüsü” der gider.
Başbakan’ın son grup toplantısında söylediği söz çok anlamlıydı. “Sandıktan çıkamıyorlar, darbe de yapamıyorlar artık” dedi. Evet, son yıllarda sandık o kadar güçlendi ki darbenin önü de kapanmış oldu. Tek dayanakları kaldı şimdi.
Ara rejim olarak gördükleri iktidarı, Türkiye’nin imajını, ekonomisini hatta insanını bile hiç düşünmeden indirmek.
Ara rejimi görmek isteyen 12 Eylül’ü, 2 gün sonra yıl dönümüne gireceğimiz 28 Şubat’ı hatta dışardan bakabilecek varsa, Mısır’da yapılanlara bakabilir, hatırlayabilir.
Türkiye’de Ara rejim dönemi, darbe dönemlerinin kapanmasıyla birlikte bitti.
Demokrasiye, Ara rejim yaftası yapıştırmayı deneyenler ise tarih affetmeyecek.
Geçmişteki kirlilikleri her ne kadar yaşımız gereği göremesek bile, o dönemlerin sancılarını en çok yaşayan kuşağız.
Yeni bir Ara Rejim sancısını ne çocuklarımıza ne de torunlarımıza çektirecek de değiliz.
Çünkü bu kez ipler hakiki milletin elinde…


twitter: twitter.com/ayagizer
facebook: facebook.com/ayagizer
e-mail: ayhanyagizer@hotmail.com

Devamını Oku

SÜREÇ VE TARAFLARIN KARARLILIĞI

Geriye dönüp baktığımızda son 10 yılın en önemli atılımı bana göre Çözüm süreci.
Konuya muhatap olan kesimler bu sürece zaman biçmese de en kötü ihtimal, orta vadede bu görüşmelerin en az 5 yıl süreceği yönündeydi.
Tabi, ülkede gelişen olaylar ve özellikle süreci direkt hedef alan girişimler oldu. Ancak, tarafların kararlı duruşu sürecin bitmesinin önüne geçti.
Hafızamızı tazeleyecek olursak;
Sürecin henüz kamuoyu önünde olmadığı zamanlardaki girişimler, özellikle Oslo süreci duyulur duyulmaz, çelme atılmaya çalışıldı.

Zira bunu 7 Şubat 2012’deki MİT krizinden rahatlıkla görebiliriz. Sürece karşı olan kesimler, ilk adımları böylece atmış daha sonra sırasıyla Paris Suikasti, Gezi olayları, 17 Aralık süreci gibi planları devreye soktu.
Komplo teorisi diyenler için birkaç kısa örnek…
MİT Krizinin hedefi şuydu:
“Devlete bağlı kişiler, terör örgütü veya siyasi uzantısı ile müzakere edemez.”
Aksi takdirde önce MİT elemanları daha sonra da hükümet üyeleri ve Başbakan vatana ihanetten yargılanacak, tutuklanacaktı.
Bunun bertaraf edilmenin ardından bir sonraki plan ortalığı daha da karıştıracak nitelikteydi.
Paris’te üst düzey 3 PKK yönetici öldürülecek, halk arasında infiale yol açılacak, süreç ve görüşmeler durmuş olacaktı. Hükümet bunu da iyi yönetti, hatta öldürülen 3 kadının cenazesi Türkiye’ye getirilerek büyük kitleler eşliğinde törenler yapılmasına izin verdi.
Bu bile halkın gözünde, “hükümet sürece sahip çıkıyor, derin güçler süreci bozmaya çalışıyor” algısı yaratmaya yetti. Gezi olaylarında ise özellikle Kürt tarafı, olayların içine çekilmeye çalışıldı. Hatta Atatürk-Öcalan posterleri bile yan yana getirildi, Kürtler bir şekilde Taksim’e, hükümete yönelik isyan girişimine davet edildi. Yıllarca hain görülen, terörist görülen kişiler, özellikle Taksim’deki gruplar tarafından devrimci-özgürlükçü kılıfına sokulmaya çalışıldı.
BDP, belki de süreç boyunca verdiği en kritik kararlardan birini burada ortaya koydu.
Kitlesini Taksim’e yönlendirmeyen BDP, olası bir provokasyonun da önüne geçmiş oldu.
Bu da Gezi olaylarının, süreci etkilemesini engelledi. ‘17 Aralık Operasyonu direkt çözüm sürecini hedefledi’ dedi Başbakan Erdoğan. Aslında 17 Aralık operasyonu sonrası yazılı ve görsel medyada çıkan birçok haber, Başbakan’ı doğrular nitelikteydi. Özellikle BDP
yöneticilerin sözlerinin cımbızlanarak verilmesi, Selahattin Demiştaş’ın “Özerklik ilan edeceğiz” gibi açıklamalarının manşetlere taşınması bunun en somut örneğiydi. Hatta ‘seçimlerde farklı, dil ve lehçelerde propaganda’ yasal hale getirilmesine rağmen
süreçten rahatsız olan bir kısım medya, Kürtçe yazılmış birçok afiş ve broşürü, “Ülke elden gidiyor” naralarıyla sütunlarına taşıdı.
Kısacası, Türkiye’nin son 2 yıl içinde yaşadığı olaylar, ekonominin büyümesinden rahatsız olanlardan ziyade çözüm sürecinden rahatsız olanların yarattığı olaylardır. Ekonomi, bir sonuçtur. Bu sonuca ulaşabilmek için içeride ve dışarıda bir refah ortamının
olması lazım. Hükümet bunu bildiği için Türkiye’nin önündeki en önemli engeli ortadan kaldırmaya çalıştı. Çözüm sürecini başlattı.
Bu sürecin ekonomiye yansıması kısa sürede gerçekleşince, süreç karşıtların hamleleri de ardı ardına geldi.
Türkiye’nin en önemli sorunu halloluyor. Sadece 2 sene içinde hükümete yönelik gerçekleşen 3-4 olaydan bahsettim. Bu olayların sadece bir hedefi vardı. Farklı yollarla bu hedefe ulaşılmaya çalışıldı ancak başarılamadı. Türkiye, eskiye nazaran çok önemli bir
algıya da bürünmüş. Eskiden olsa sokaklar yangın yeri olurdu. Ama şimdi hem devlet büyükleri hem de sokaktaki vatandaş sağduyu ile hareket ediyor. Bana göre ilk önemli başarı da budur.
Olumlu sonuçlar geldi, gelmeye de devam edecek.

twitter: twitter.com/ayagizer
facebook: facebook.com/ayagizer
e-mail: ayhanyagizer@hotmail.com

Devamını Oku