Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

SUS GÖNLÜM

Her insan farklı bir dünyaya sahiptir.
Bir başkasının dünyasında neler olup bittiğini kimse bilemez.
Kalpleri, niyetleri bilen yalnızca Allah’tır.
Kalp…
İnsanın çekirdeği kalbidir.
O çekirdek doğru ve güzel beslenirse insan meyve verir; Okur, yazar, çizer, üretir…

Zaten okumak ibadettir.
İlk emir “Oku’ dur”

Okullarda çocuklara ezberciliği bıraktırıp okuma alışkanlığını nasıl kazandırabileceğimizi düşünmemiz gerekmektedir.
Okumayan toplumlar gelişemez hatta yıkılmaya mahkum olurlar.

Örnekleri de fazla uzakta değil; Ortadoğu ülkeleri…

 ***

Sadece Ortadoğu ülkelerinde değil, tüm dünyada yaşanan problemlerin çoğu bana göre insanların yeterince okumamalarından, ve dünyaya geliş nedenlerini, yani insan olduklarını unutmalarından kaynaklanıyor.
Evet, yeterince okumuyoruz.
Okuduğumuzu anlamıyoruz, anladıklarımız uygulamıyoruz.
Dinin yaşanmadığı yerlerde din kuralları da uygulanamaz.
İnanmak ayrı şeydir, inandığı gibi yaşamak apayrı…
Kanunlarla, yasalarla vicdanlar temizlenemez.

Ya da diğer bir deyişle, kararmış kalpleri, kirlenmiş vicdanları yasalarla yola getiremezsiniz.
Zira vicdan, verdiği hükümlerde yanılmaz ve aldanmaz.

 ***

15 Temmuz darbesinden sonra idam cezası tartışmaları yeniden gündeme gelmişti.
Bir kaç gün önce de, 17 Eylül, rahmetli Adnan Menderes’in idam edildiği o kara gündü…
Geçen hafta Dr. Hasan Aktaş’ın kitabında okuduğum, Osmanlı İmparatorluğu, Kanuni Sultan Süleyman zamanında idam edilen Şeyh İsmail Maşuki geldi aklıma birden.
Şeyhülislamın fetvasıyla on iki müridiyle birlikte Sultan Ahmet’te At meydanında idam edilerek başı ve vücudu ayrı ayrı İstanbul, Ahırkapı’dan denize atılan Maşuki’nin arkasından çok gözyaşı dökülür.
Anlatılanlara göre, bir gün müritlerinden birinin rüyasında şeyh görünür ve “Rumeli hisarında Kayalar kabristanın da cesedimi bekle; önce bedenim sonra başım gelecektir oraya defnedersin” der.
O mürit de hayretle rüyasının gereğini yapar.
Gerçekten de dalgalar önce şeyhin bedenini, ertesi günde başını sahile getirir.
Mürit, Şeyhinin na’şını bugünkü İstanbul, Bebek’teki Kayalar mescidinin yanına defneder.

 ***

Asırlardır değişen hiçbir şeyin olmadığını görüyoruz.
Kararmış kalpler, siyasette bin bir türlü entrikalar, zalimler ve onca mazlumlar, kurbanlar.
Tarihi tekerrür ettiren şey hep aynı hataların tekrar tekrar yapılmasıdır.
İnsanların iç dünyalarını, onların nelerle imtihan edildiklerini bilmeden, önyargılardan kaçınmak gerek diye düşünüyorum.
Bazı konularda bilgi, ilim sahibi olmak için bol bol okumak gerek.
Farklı fikirlere saygı duyan, vicdanlı, merhametli, adil ve çalışkan gençler yetiştirebilmemiz dileklerimle…

“Sus gönlüm! 

Bütün bu susmalarına karşılık her şeyin hayırlısının olacağına inanarak sus.”
Hz. Mevlana

 

Birgül KAPAKLIKAYA
19-09-2017

Devamını Oku

Avrupa’da Türk kadını olmak…

Zordur kadın olmak.

Hani adam gibi adamlar vardır da, kadın gibi kadınlar yoktur.
Yiğidi öldürürler ama hakkını yemezler, ama kadının hiçbir hakki yoktur zaten.

***

Zaten ağlarsa da hep analar ağlar, gerisi yalan ağlar.
Kadınlar bu dünyaya sanki ağlamak için gelmiştir.
Bu gün artık kadın beyni ile erkek beyninin ayni yapıya sahip olmadığını biliyoruz.
Günümüzde ilerleyen teknoloji ile bir çok şey aydınlanırken okumayan toplumların başlarına gelenlere de açıkça  şahit oluyoruz.
***

Toplum olarak okumayı pek sevmediğimiz istatistiklerden belli oluyor.
Hatta istatistik ve araştırmalar yapmalarda bile zorlanıyoruz.

Alfred Adler’in “İnsanı tanıma sanatı” başlıklı kitabında asırlardır erkeklerin kadınları ne kadar yetersiz gördüklerine değinmiş.
Adler’in de dediği gibi tarih ve edebiyat kitaplarında pek çok kez bu konulara rastlamaktayız. Adler günümüzde bile çalışan kadınlara daha az maaş verildiğine, kadınların da bunlara karşı çıkmayarak aşağı görülmekten rahatsız olmadıklarını söylemiş.

Romalı bir yazarın bu konudaki bir sözüne değinmiş, pek çok ruhani meclisinde kadınların ruhları olup olmadıklarını tartıştıklarını, insan sayılıp sayılmadıklarının pek çok yazar tarafından konu edildiği örneğini vermiştir.
Ayni şekilde Tevrat’ta da Hz. Ademin Hz. Havva yüzünden kandırıldığına değinilmiştir.
Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü cahiliye devrinden sonra İslamiyet’in gelişiyle kadın değer kazanmıştır.

Zaten yetenek testleri sonucunda mantık, matematik gibi derslerde erkeklerin, edebiyat, dil gibi konularda da kadınların daha yetenekli oldukları kanıtlanmıştır.
Yani kadınların sağ beyinlerinin erkeklerin ise sol beyinlerinin daha iyi çalıştığı bilinmektedir.
İşte kadınlar zaten bu sebepten dolayı duygusallardır.
Kadın ve erkek birbirine tamamlayan iki yaratıktır.
Kimsenin kimseden üstünlüğü ya da aşağılığı söz konusu olamaz.
Üstünlüğü ya da aşağılığı insanların nefisleri, egoları belirler.
İnsanın egosu ne kadar düşerse o kadar mütevazi olur ve yüreği güzelleşir.
Merhameti, adaleti, vicdanı kadar insandır insan.

***

 
Avrupa’da yaşamak güzel olmasına güzel de, ya Türk kadını olmak?
Elinin hamuruyla erkek işine karışmaması gereken kadınların yaşam şartları gereği çalışmak zorunda olması, çocuklarıyla ilgilenmesi, alışveriş, temizlik yapması, bir de herkesi memnun etmek zorunda olması?
Peki bu kadın kendisine nasıl zaman ayırsın?
Ruhu yorulmuş olan kadının bedenine ayıracak vakti olur mu?
Oysa her insan kendisine zaman ayırmalıdır.
Beden ve ruh bir bütündür, sevgi ister, ilgi ister, bakım ister, yenilik ister…
Hayat müşterektir ve rollerin karıştığı günümüzde her işi kadına yüklemek vicdansızlık olur.

Çocuklarımıza, insanımıza aile kavramının önemini öğretmemiz gerekiyor.
Ailedeki rol dağılımının  önemini, hamile kadınlara değer verilmesi gerektiğini, çünkü eğitimin ta anne karnında başladığını…
Okumanın önemini!

***

Avrupa’da, özellikle de iç içe yaşayan gettolaşmış toplumlarda kadın olmanın bedeli büyüktür.
Özellikle de aktif kadın olmak yürek ister.
Hele bir de o kadın Türkiye’den gelmişse, yani, ilk kuşakların tabiriyle, ithalse…
Gerçi bu pek çok ithal damat için de geçerli.
Oysa yüreğin kadını, erkeği olmaz.
Nerede ve kimlerle olursa olsun, insan olarak kalmayı becerebilenler kazanır.
Merhamet öyle herkese kuru kuru acımak değil, hiç bir canlıyı acıtmamaktır.
Yüreklerimizden merhamet eksik olmasın…

 

Birgül Kapaklıkaya

08-07-2017
Brüksel

Devamını Oku

KENDİNİ BİLMEK

KENDİNİ BİLMEK

 

Düşündükçe beynini zorlayan sorular vardır bazen insanın kafasında.
Biz nerede hata yaptık ya da yapıyoruz?
Neden bunca insan bu kadar acı çekiyor? Gibi...

Zannediyorum aslında en büyük hatamız dinle ahlakı, eğitimle öğretimi, insanlıkla insan gibi görünenleri birbirine karıştırmamız.

Taraflı okumamız, taraflı düşünmemiz, hep taraf tutmamız...
En büyük sorunumuz cehaletimiz...

 

***

Ahlakın olmadığı bir yerde dinin varlığından bahsedilebilir mi?

Ya da iyi eğittiğimizi sandığımız çocuklarımıza neler öğretiyoruz? 
Kendi yarattığımız tanrılara; paraya, makama ya da şöhrete tapmayı bırakıp bir an önce insan olmanın ne demek olduğunu öğrensek?

 

Medeniyet denilen şey hiç hakkı olmayan yerlerde savaş çıkarıp gelişmemiş cahil toplumlar üzerinde kimyasal bombalar kullanmak mıdır?
Eğer insanlık buysa ben insan falan olmak istemiyorum.


Gelişmiş ülkelerdeki olup biten hiç bir şeyden haberimiz yokken kendi aramızda bir araya gelemememiz hatta birbirimize girmemiz zaten bizim eğitim seviyemizi gösteriyor.

Zannediyorum sosyal medyayı icat edenler hepimiz hakkında bilgi toplamakla meşgul.
İnşallah bu bilgilerin psikoloji bilimine de önemli derecede katkıları olur...
Tabiri caizse, hepimiz aklımızın dibini zaten sosyal medyada gösteriyoruz. Yediğimiz yemeklerden tutun, alışveriş ettiğimiz, gezdiğimiz yerler her şeyimiz ortada.

Psikolojik savaşın en iyi silahlarından biri sosyal medyadır.

Sosyal medya ile insan görünümlü bazı yaratıklar hem kişileri, hem aileleri hem de ülkeleri farkına bile vardırmadan ele geçirmeye çalışırlar, yuvaları yıkarlar, insanları islerinden, aşlarından, vatanlarından ederler.
Bunun en güzel örneğini gecen yıl ülkemizde yaşadık zaten.
Kurunun yanında yaş da yanabilir...

 

***

Bilinç ve bilinçaltı...
İnsan ruhu üzerinde yapılan çalışmalar bilinçaltımızın bilincimizi önemli düzeyde etkilediğini gösteriyor.

İnsanın yaşadığı en ufak bir travma bilinçaltında derin izler bırakabiliyor.

Bu izler zamanla derin yaralar oluşturuyor ve insanın yasam kalitesini olumsuz yönde etkiliyor.  

Hipnoz dersleri sırasında beynin bazı durumlarda gerçekle hayali ayırt edemediğini öğrendim.

Ve hipnozla beynimize nasıl girerek hükmettiklerini...
İyi niyetli uzmanlar zaten o yüzden bizlere devamlı güzel hayaller kurmamızı tavsiye ediyorlar.
Saçma sapan dizilerle yuvaları yıkmaya çalışan zihniyet, yine saçma yarışmalarla insanlara rekabeti ve kıskançlığı aşılayan akil hangi insanlığın ürünüdür? 

 

***

O halde bir an önce kendimize gelerek birbirimizle değil, önce cehaletle savaşmayı öğrensek hiç de fena olmaz...
Bilmediğimiz onca şeyi araştırmak dururken çok iyi bildiğimizi sandığımız şeyler üzerinde, örneğin siyaset konusunda boşuna tartışarak zaman harcamasak?
Hem herkesin birbirinden öğreneceği yeni şeyler mutlaka vardır.

Siz, bir yılanın üç yıl boyunca uyuyabildiğini, sabahları bir elmanın kahveden daha çok uykumuzu açtığını biliyor muydunuz?

Ben bilmiyordum...

“İlim ilim ilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen Ya nice okumaktır...” Yunus Emre
Her şeyden önce kendini bilenlerden olmak dileklerimle...

 

 

Birgül KAPAKLIKAYA

09-05-2017

Brüksel

 

Devamını Oku

POZİTİF ENERJİNİN ÖNEMİ

İnsanoğlu dokuz ay boyunca anne karnında rahat bir yaşamdan sonra dünyaya gelirken ilk travmasını yaşıyor ve ağlıyor. 
Bu insan için yaşanması gereken bir travma aslında.
Normal doğumla dünyaya gelen bebeklerin sezaryenle doğan bebeklere göre strese karşı baş edebilme yeteneklerinin daha fazla olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış durumda.

Nietzsche’nin de dediği gibi, “Seni öldürmeyen şey, seni güçlü kılar.”
Türkiye’de yaşanan onca terör olayından sonra halk günlük yaşamına devam ederken, Belçika’da sadece bir kaç olaydan sonra bir müddet hayat adeta felç oldu.
Havalimanının bir bölümü aylarca kapalı tutuldu.
Travma sonrası stres bozukluğuna karşı Avrupalılardan daha dayanıklı bir millet olduğumuz kesin.
Geçenlerde Fransa’ya gittiğimde tıpkı Belçika’daki gibi her yerde askerlerin güvenlik önlemleri aldığını gördüm.
Belçika’da, Brüksel’de büyük alışveriş merkezlerine girerken çantalar, poşetler halen kontrol ediliyor.
Terör örgütlerinin amacı toplumun moralini bozarak, toplumda korku, şiddet ve öfke duygularını uyandırmaktır.
Mutsuz ve doyumsuz insanlar başkalarını da mutsuz etmekten zevk duyarlar.
Mutsuzluk da bulaşıcıdır, mutluluk da...
Pozitif enerjili, iyi niyetli insanlar genelde etraflarına pozitif enerji saçarak mutluluk verirler.
Son yıllarda ülkemizin üzerinde dolaşan kara bulutları def etmenin en önemli yolu pozitif enerjili, güzel insanlarla birlikte güzel çalışmalar yaparak gençlerimizi bilinçlendirmekten geçiyor gibi görünüyor.
Gençlerimizi sosyal medyanın tuzaklarından kurtararak onları okumaya teşvik etmek...
Bilim için, ilim için,  ruh sağlığı yönünden sağlıklı bir toplum için insanları bilinçlendirmek.
Dünya siyasetini belirleyenlerin niyetleri pek iyi görünmese de, iyiliğin her zaman eninde sonunda kazanacağı düşüncesindeyim.
Niyetlerimiz güzel oldukça sonumuz da güzel olacaktır.
Ancak bazı şeyleri başarmak için sadece iyi niyet yetmiyor.
Çok çalışıp, çok okuyup, bilgilenip, bilgilendirip, birlik olup bir şeyler yapmak gerekiyor.
15 Temmuz’da ülkemiz üzerinde oynanan oyunların bittiğini hiç sanmıyorum.
Hatta ayni oyunların devamı Belçika, Almanya, Fransa gibi devletlerde de var.  
Devletin içine girip halkı istediği gibi kandıran grupların arkasındaki güçler bu ülkelerde de boş durmuyor.
2018 de Belçika’da belediye seçimleri var.
Bakalım kaç gereksiz adayı neler için kullanacaklar?
Birlik ve beraberlik duygusu yerine rekabet ve kin duygusuyla insanlarımızı birbirine düşürecekler.
Sonra da oylarımızı alıp kullanabildikleri adayları yine bize karşı kullanacaklar.
Bizdeki en büyük sorun ise siyaset, sosyoloji, psikoloji gibi önemli sosyal bilimlerle onlar kadar ilgilenmememiz.
Psikolojik savaşlarla bizi bize düşürmelerine izin vermemiz.
Bir türlü bir araya gelmememiz.
İnsana insan olarak, canlıya canlı olarak bakmadıkça bu acılar biter mi?
Oysa siyasi, dini görüşü ne olursa olsun bize dürüst, adil ve çalışkan insanlar lazım.
Vicdan, merhamet, adalet gibi erdemlere sahip olan adam gibi adamlar lazım.
Narsist duygularını köreltmiş, egosunu yenmiş, hiçliğinin farkına varmış ama yürekleri dağlar kadar olan gönül insanları lazım...
Osmanlı’yı bitiren güçlerin koskoca bir imparatorluğu bitirirken nasıl taktikler uyguladıklarını iyi incelersek kazanmak için geç kalmış sayılmayız. 
Ha yine su söz aklıma geldi;  

“Sular yükselince, balıklar karıncaları yer.

Sular çekilince de karıncalar balıkları yer…

Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir.
Çünkü kimin kimi yiyeceğine “suyun akışı” karar verir…”
Suyun akışına da Yaratan karar verir...

Birgül KAPAKLIKAYA
24-02-2017
Brüksel







 

Devamını Oku

Müslüman olmak!

Bir varmış, bir yokmuş…
Bir zamanlar şu koskoca dünyada insanoğlu denilen canlılar yaşarmış.
İnsan olduğundan şüphe eder mi bir insan?
Zaman zaman ediyor işte.
Etrafında yaşanan onca adaletsizlikten, onca zulümden, onca acıdan sonra kendi insanlığından bile şüphe ediyor insan.
Oturup düşünüyor, biz nerede hata yapıyoruz diye...

***

Ocak ayında İstanbul’da, Sultan Ahmet’te yüz metre ilerimizde patlayan bomba, sonra yine birkaç saat farkla kurtulmuş olduğumuz Brüksel havalimanı patlamaları...
Üçüncü dünya savaşını resmen yaşıyoruz.
Savaş var olmasına var ama kimin kiminle ne için savaştığı pek açıkça görülmüyor.
Bir yanda din savaşları, diğer yanda ise ekonomik, siyasi çıkar kavgaları...
Din savaşlarında ise kimin hangi dini savunduğu da belli değil.
Ne Yahudi tam Yahudi, ne Hristiyan tam Hristiyan, ne de Müslüman tam Müslüman.
Ayrıca insanlar kendi kendilerine de savaş halindeler.

İnsan öldürmek hangi dinde var ki?
Gruplaşmalar, ötekileştirmeler, ayrımcılıklar,...
Radikalizm mi? Bana göre aslında asıl sorun bu da değil.
Terör var, ihanet var, zulüm var, kan var!

Yani asıl sorun ne siyasi, ne de dinî.
Asıl sorun, yüreklerin kapkara kararmış olması.
İnsanlığın tükeniyor olması.
Nefislerin iyice azmış ve kudurmuş olması.
Terör mu?
Terörü uzaklarda aramaya da hiç gerek yok!
Terör içimize yerleşmiş.
Açlıktan ekmek çalarken yakalanan Suriyeli çocuğun yediği dayaktır terör.
Suçu ne olursa olsun, insan olan bir insan bir çocuğa nasıl kıyabilir ki?
Aç bir çocuğa, bir sokak hayvanına, yaşlı bir insana, kısacası bir canlıya...
Yarına sağ ya da sağlıklı çıkmaya kimin garantisi olabilir ki?

***

İnsan olduğundan utanır mi bir insan?
Utanıyor işte...
Evdeki kedilerin masumiyetini ve samimiyetini görünce onlardan da utanıyor...
Hz. Mevlana’nın Mesnevi adlı eserindeki su satırları görünce durumu daha iyi anlıyor insan :
“İnsanların bir kısmı da vardır ki; içlerinde daimi olarak savaş vardır, nefisleri ile akılları çarpışır durur. Bu insanlar, bir bedende yarı insan, yarı hayvan olarak ömür sürerler.”
Oysa insan olunmadan hiç bir şey olunmaz!
İnsanların en hayırlıları da başka insanlara faydalı olanlardır.
Dini, dili, ırkı, rengi, cinsiyeti ne olursa olsun önce insan olmalı insan!
Unutmayalım; Müslüman olmak için de önce insan olmak gerekiyor!

Devamını Oku

EYAD DOSYASI

EYAD DOSYASI

Kısa adı EYAD olan Emirdağ Yardımlaşma Derneği Başkanı Metin Edeer, özürlü arabası çalışmaları üzerine bir süredir yapılan iddiaları cevapladı.

Bir süredir yapılan gereksiz dedikodulardan bıktığını dile getiren Başkan Edeer, iddiaların ve dedikoduların asılsız olduğunu ifade ederken, Allah’tan başka kimseye veremeyeceği hesabının olmadığını söyledi.

Dedikodulardan bıktığı için, dernek olarak bu yardım çalışmalarını gerçekleştirmeyeceklerini açıklayan Başkan Edeer, buna sebep olanları büyük bir vebalin beklediğini sözlerine ekledi.

İşte röportaj:

KISACA METİN EDEER’İ TANIYALIM

M.E.: “Afyonkarahisar’ın Emirdağ ilçesindenim. 1978 yılından bu yana Belçika’dayım. 1985 yılından bu yana kendi işyerim olan Metin Pide’yi çalıştırıyorum. 1997 yılından kurulan EYAD’ın uzun yıllardır başkanlığını yürütüyorum.”

EYAD’IN FAALİYETLERİ NELERDİR?

M.E.: “EYAD, Emirdağ Yöresi Yardımlaşma Derneği anlamına geliyor. Dernek, Emirdağlıların bir araya gelerek, yörelerine yardım etmek üzere kurulan yöresel bir dernektir. Dernek zamanla büyüdü ve şimdi daha farklı bir boyuta yükseldi. Şu anda dernek, Belçikalı makamlarınca tahsis edilen maaşlı altı tane elemana sahip. Dernekte çok farklı faaliyetler yürütülüyor. Fransızca kursu, seramik kursu, çeşitli okullarda kurslar veriyoruz, sergiler açıyoruz, vs… Bir kanadımız ise Türkiye’de hayır ve hasanet işlerine bakıyor. Yıllardır özürlüler için araba götürüp dağıtıyoruz. Ancak bu seneden itibaren götürmeme kararı aldık. Çünkü çok çeşitli dedikodulara ve iddialara sebep oluyor.”

NE TÜR İDDİALAR YAPILIYOR?

M.E.: “Bu arabalar nasıl alınıyor? Nasıl gidiyor? Finansörlüğünü kim yapıyor? Gibi bir takım sorular soruluyor. Bu arabaların finansörlüğünü buradaki veya Türkiye’deki bazı zengin hayırsever iş adamları yapıyor. Ama bu insanların isimlerini açıklarsak, yapılan hayırların bir anlamı kalmaz. İşte biz buradan ucuza alıyormuşuz. Haliyle her mal gibi özürlü arabasının da yüz lira’ya olanı da var beş yüz lira’ya olanı da var. Biz bunun bir orta kalitesini alıyoruz ve Türkiye’ye gönderiyoruz. Sonra bu arabaları tanıdıklarımıza verildiği söyleniyor. Biz, sadece raporu olan, bu arabaya ihtiyacı olan herkese veriyoruz. Ancak maddi durumu iyi olan ve Avrupa akrabası olanlara vermiyoruz. Çünkü maddi durumu iyi olan bu aracı Türkiye’den kendisi de alabilir. Avrupa’da akrabası olanlar da akrabalarından yardım istesin. Veyahut şöyle bir sistem var. Derneğe gelip, bir akrabası olup, özürlü arabası isteyenler oluyor. 2 özürlü arabası parası karşılığında, o kişinin akrabasına özürlü arabası veriliyor. Emirdağ’dan da da bir takım iddialar öne atıldı. Arabaların özürlülere satıldığı söylentileri yapıldı. Madem öyle, bir kişiyi çıkartıp, benim ona bu arabayı para karşılığında sattığımı ispat etsinler. Bu tür iddialar bizi gerçekten üzüyor.”

ÖZÜRLÜ ARAÇLARINI GÖNDERMEK KOLAY MI?

M.E.: “Çok zor bir iş. Zorlu bir süreç. Özürlü arabalarını göndermek üzere yaptığımız çalışmalar yaklaşık bir buçuk ayımızı alıyor. Bu arabaların burada bakımları yapılıyor, aküleri yenileniyor, kömürleri yenileniyor, TIR masrafı, vs. Mesela bir TIR’ın Emirdağ’a veya Eskişehir’e gitmesi tam dört bin euro’ya mal oluyor. Ancak bütün bunlar her zaman iddialara ve dedikodulara sebebiyet verdiği için artık ben usandım ve artık bu yardımları yapmayı düşünmüyorum. Şimdi en son giden özürlü arabaları, Afyon belediyesi vasıtasıyla Gaziler tarafından gönderilen paralarla alındı ve oradaki ihtiyaç sahiplerine verilecek. Gazeteciliğe soyunan veya palazlanan bazı arkadaşlar kendilerine bir yer edinmek için bazı dedikoduları yazıp çiziyorlar ama Metin Edeer’in böyle gelirlere ihtiyacı yok. Metin Edeer’in otuz yıldır burada şükür iyi giden işleri var. Özürlü arabalarına veya derneğin parasına falan tenezzül edecek bir insan değilim.”

EYAD BUGÜNE KADAR TOPLAM KAÇ TANE ÖZÜRLÜ ARABASI GÖNDERDİ?

M.E.: “Bugüne kadar akülü olarak 2 bin 450 civarında özürlü arabası gitti. Biz bu arabaları sadece Emirdağ bölgesine dağıtmıyoruz. Silopi’den, Diyarbakır’dan, Adana’dan, Elazığ’dan, Malatya’dan, Sivas’tan, Iğdır’dan bize ulaşan mektupları gösterebilirim. Biz o yerlere birçok araba gönderdik. Bazıları bizi bölgecilik yapmakla suçluyor. Tamam, biz bu arabaları Emirdağ’a gönderiyoruz ama oradan da dağıtımını yapıyoruz çünkü dağıtımını oradan yapmak bizim açımızdan daha kolay.”

ARTIK ÖZÜRLÜ ARABASI GİTMEYECEĞİNE GÖRE, İHTİYAÇ SAHİPLERİ ZOR DURUMDA KALMAZ MI?

M.E.: “Bu konuda dedikodu yapanlar, bu arabaları ihtiyaç sahiplerine alsınlar. Üstelik dedikodu yapanları tanıyorum. Onlar Emirdağ’da “Adamım” diye geziniyorlar. Artık bu arkadaşlar alsınlar bu arabaları. Böyle durumlar beni gerçekten üzüyor. Burada herkes beni tanır. Allah’a şükür veremeyeceğim hiçbir hesabım yok. Varsa ancak Allah’a verecek hesabım vardır. Bu meraklı arkadaşlar buraya gelsinler, her şeyi detaylı bir şekilde kanıtlarım. Eleştiri alacaksın ama yapıcı eleştiriler olmalı. Ayrıca bu çalışmayı sadece EYAD yapmıyor. Bunu birkaç tane dernek daha yapıyor. Belçika’dan da var Hollanda’dan da var. Bu eleştiriyi yapanlar madem o kadar çok biliyorlar, onlar yapsın. Yapsınlar ki, onları alkışlayalım. Mesela burada bir dernek var. Yılda bir TIR yapabiliyor. Üstelik bunu yapan üç tane bayan. Ben bunları en samimi duygularımla alkışlıyorum. Aslında biz bu işe başlarken, bu bayanlardan feyz aldık. Bu çalışmayı yapan Sivaslılar var, Kayserililer var ama ben hepsine helal olsun diyorum. Bir özürlünün altına o arabayı verip, o özürlünün mutluluğunu görmedikten sonra bu işin tadına varılmaz. Burada klavye başında eleştiri yapmak kolay iştir.”

Röportaj/Fotoğraflar: Cafer Yıldırımer

EYAD Genel Sekreteri olarak bu konuda bir iki cümle de ben ekleyerek Gazeteci Cafer Yıldırımer ve Başkanımız Metin Edeer’in röportajını sizlerle paylaşmak istedim.

Başkanımız Sayın Metin Edeer’e yıllardır canla başla, büyük özveriyle çalışmalarından dolayı teşekkür ediyor, her zaman yanında olacağımızı bildirmek isterim..

“Ya birlikte kardeş gibi yaşamayı öğreneceğiz ya da aptallar gibi hep beraber yok olacağız.” Martin Luther King

Saygılarla,

Birgul KAPAKLIKAYA

 

 

 

 

Devamını Oku

Günümüzde psikolojik Savaş

Günümüzde psikolojik Savaş

“Tehlike ne kadar yaklaşmışsa, kurtuluş o kadar yakındır.” 

Hölderlin


Bu sözü Prof. Dr. Nevzat hocamın kitabında okudum ve çok hoşuma gitti.

Toplumda söz sahibi  ve hizmet ehli olan gönül insanlarının, hocamın “Psikolojik Savaş” kitabını mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum.
Çünkü güzel insanların sevenleri kadar sevmeyenleri de vardır.

Psikolojik savaşın silahı malum sosyal medya...

Çağımızın en önemli savaş tekniklerinden birisi olan psikolojik harekat şüphesiz günümüzde en etkili güçlerden birisi.

Silahsız operasyon diye de nitelendirebileceğimiz bu teknik özellikle de belli bir gruba çalışan gizli servisler tarafından kullanılmaktadır.

Psikolojik savaşta amaç bellidir.

Sosyal medyada yalan haberlerle insanların akılları karıştırılır.

Düşman olarak görülen kişinin ya da kişilerin morali bozulur, toplumda bu insanlar değersizleştirilmeye çalışılır.  

Bir takım kültürel değerler silah olarak kullanılır.
Ancak küreselleşmeyle birlikte kültürel değerler de değişime uğramaktadır.


Toplum olarak bizde en önemli sorunlardan birisi olan eğitim konusu yine burada da  karşımıza çıkmaktadır. 

Çünkü yürekler eğitilmemiştir, ilgisiz, sevgisiz ve yalnız kalmıştır.
Sevgiyle beslenemeyen yüreklerin içini, hırs, kıskançlık ve kin gibi olumsuz duygular kaplamıştır.


Artık psikolojik silahta kullanılan iftiralar, yalanlar ve aşağılayıcı sözlerin gerçek amaçları insanlar tarafından algılanabilmektedir.

Örneğin sosyal medyada, facebookta sahte hesap açarak başkaları hakkında kulağa hoş gelmeyen sözler söylemek hiç de akıllıca değildir.

Çünkü insanlar artık bu tür yöntemleri kullananların ahlak anlayışlarını daha çok sorgulamaktadır. 
Özgüveni yüksek,  üretken ve dürüst insanlar sahte hesaplarla vakit geçirmezler. 

“Psikolojik Savaş” kitabinin sonunda Nevzat Tarhan hocam öyle güzel bir açıklama yapmış ki;

Düşmanını tanımayan, savaşta yenilir. Hem kendisini hem düşmanını tanımayan, savaşta yenildiği gibi savaştan sonra da toparlanamaz.

Düşmanını tanımayıp kendisini tanıyan, savaştan sonra başarıya ulaşabilir. Hem kendisini hem düşmanını tanıyan gücün ise yenik düşme ihtimali yok gibidir!

 

 

Birgül KAPAKLIKAYA
20 ocak 2016, Brüksel




Devamını Oku

ATEŞ DÜŞTÜGÜ YERİ YAKIYOR!

ATEŞ  DÜŞTÜGÜ YERİ YAKIYOR!

Adaletin olmadığı yerlerde insanların mutluluğundan bahsetmek mümkün değildir…

Adaletten bahsetmek için de her şeyden önce fikir özgürlüğü gerekir.

Ancak fikir özgürlüğü ile küfür ve hakareti karıştırmamak gerekir.

Her şeyden önce basın tarafsız olmalıdır.

Her görüşün ya da siyasetçinin kendine ait basın mensuplarının olması basının tarafsızlığını engeller.

Demokrasi kavramı da anlaşılması oldukça zor olan kelimelerden bir tanesidir.
Herkes kendisine demokratiktir genelde...

Tıpkı Charles Bukowski’nin de dediği gibi...
“İnsanlar adaletsizliği sadece kendi başlarına gelince düşünüyorlar.”

 

Bu hafta terör tehditleri ile önlemler alıp okulları ve toplu taşıma merkezlerini kapatan Belçika alışılmışın dışında günler geçiriyor. 
Siyasetçiler şaşkın ve durmadan toplanıyorlar...

Belçika’yı hiç böyle görmemiştim...

Fransa’daki patlama insanları oldukça korkuttu.

Yıllardır Ortadoğu ülkelerinde olan patlamalar kimseyi bu denli rahatsız etmiyordu oysa.

 

Demek ki, ateş düştüğü yeri yakıyormuş...

Davulun sesi uzaktan hoş geliyormuş...
El elin eşeğini türkü çağırarak arıyormuş...

Bana dokunmayan yılan bin yaşasınmış...
İğneyi kendine çuvaldızı ele batıracakmışsın...

 

“Empati” kavramı belki de hiç bu kadar önem kazanmamıştı.

Yüzyıllarca kanlı savaşın ardından bir daha savaş istemeyen Avrupa toplumu Avrupa Birliğini kurarak hem ekonomik hem de siyasi anlamda el ele vermeye karar vermişti.

Artık savaş ve gözyaşı istemiyorlardı...
Peki Avrupa dışında yasayanlar?
Peki Ortadoğu?

 

Aslında dünyayı bu hale çevirenler sadece ulusal anlamda empati kuramayanlar değil, kendi çıkarlarını üç kuruşa satan cahil yöneticilerdi...
Onca Arap ülkesi neden hiç bir zaman hiç bir şekilde bir araya gelemedi?
Ya yıllar boyunca neden savaştıklarını bile bilmeyen Irak ve İran’a ne dersiniz?

 

Pek çok yazımda değindiğim o sihirli kelime, SEVGİ, insanların yüreklerine iyice yerleşmedikçe ne terör biter ne de savaşlar...

 

Devletlerin başına vicdanlı, merhametli, yürekleri sevgi dolu ve adaletli yöneticiler geçmedikçe korkarım insanlık acı çekmeye devam edecek.

İnsanlar, yani insanlık değişmedikçe dünya değişmez.

Ve artık kabul edelim, acımasız olan hayat değil, insanların ta kendisi!...

 

 

Birgul KAPAKLIAKAYA
25-11-2015
Brüksel

Devamını Oku

BÜYÜK BALIKLAR

 

Ankara’daki kanlı saldırı millet olarak hepimizi derinden üzdü..
Hemen hemen bütün köşe yazarları bu konuya değindi.
En çok satanlar arasında olan bir İngiliz gazetesi de bu konuya değinmiş.
“Türkiye yönetilmez bir ülkeye dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya” diye bir cümle kurmuş.

***

Saldırının Türkiye’deki en kanlı saldırı olduğunu ve polisin patlamadan sonra gösterilere göz yaşartıcı gaz sıkarak “katliamı” daha da kötüleştirdiğini iddia etmiş.
Bu olay bana biraz gezi olaylarını hatırlattı.
Saldırıların kutuplaşmalar sonucu olduğunu ve bu kutuplaşmalara bir an önce son verilmesi gerektiğini, verilmezse NATO’nun müttefiki olan Türkiye’nin yönetilmez hale geleceğini söylemiş.
Ülkede bir kutuplaşmaya doğru gidildiği bir gerçek olsa da İngilizlerin Türkiye’yi tehdit edici bu sözleri oldukça düşündürücü...
Gerçek niyet ne acaba?
Bu durumda terörü lanetlemeleri ve masum halka yapılan saldırıları kınamaları gerekmiyor mu?
Terör üzerinden siyaset yapmak basit insanların ya da basit ülkelerin işidir.

***

Biz kendi aramızda birbirimizi yemeye devam edelim...
Daha uç dört siyasi partinin bile bir araya gelemediği ülkemizin hali düşündürücü.

Bu gün Suriye’nin başına gelenler yarın Türkiye’nin de başına gelebilir.
Suriyeliler yine yerleşecek bir yerler buldu.
Bazı planları tahmin etmek için illaki de kâhin olmak gerekmiyor. 
Dünya siyasetine incelediğimizde büyük balıkların küçük balıkları yemeye çalıştıklarını görüyoruz.
Merkel’in önümüzdeki pazar günü  Türkiye’ye geleceği açıklanmış.
Herhalde Türkiye’ye başsağlığı dilemeye gelmiyor.

***

Kimseye yem olmamak için ne mi yapmalıyız?
Birlik olmalı!,
Hangi görüşten olursak olalım birbirimize saygı duymayı öğrenmeli!
Hangi dil, din, irka sahip olursak olalim hep birliklte barış içinde yaşamayı da...
Koltuk kapmaca yarışlarını bırakıp yetenekli insanlarımızı harcamak yerine onlara sahip çıkmalıyız.
İnsana, hayvana ve doğaya sahip çıkmalı, üstünlerin hukuku kurallarını uygulamayı bırakıp hukukun üstünlüğünü uygulamalıyız...
Artık kendimize gelmenin zamanı geldi de, geçiyor bile...

 

Birgül KAPAKLIKAYA

Bruksel,

13-10-2015

Devamını Oku

EUROPALIA’DA BİZ

EUROPALIA’DA BİZ
Dün Belçika Güzel Sanatlar Müzesi’nde, Europalia Kültür Festivalinin Resmi açılışı vardı.  

Programa bu yıl Türkiye’nin davet edilmesi onur vericiydi.
Öyle güzel gösteriler vardı ki.

Hani “tüylerim diken diken oldu” deyimi vardır ya.
İşte programı izlerken milliyetçilik duygusundan tüylerim diken diken oldu.

Salonda Sayın Cumhurbaşkanımız ve eşi, Belçika kralı ve kraliçesi, Eurpalia ve Türkiye Büyükelçiliğinin davetlileri vardı. 

 

Uzun zamandır canlı olarak bir Türk Sanat Musikisi dinlemiyordum.
Folklor ekibi, dervişler, ebru sanatı, kısacası her şey müthişti.

 

Programa başlarken Europalia Başkanı Kont Georges Jacobs de Hagen’in şu sözleri dikkatimi çekti;
“Europalia’nın 25. Festivali için Türkiye’yi davet etmesinin ardında yatan ilham kaynağı, ülkenin hem çok zengin tarihi mirası hem de canlı çağdaş sanat dünyasının sunduğu muazzam kültürüdür.
Europalia’nın 46 yıllık tarihi boyunca farklı kültürlerini tanıttığı iki kıtayı birbirine bağlayan Türkiye’nin konumu itibariyle sahip olduğu simgesel kıymeti ve Belçika’da önemli boyuttaki Türk topluluğu, bu secimin yapılmasındaki diğer önemli nedenler olmuştur.”

 

Başkanın konuşmalarındaki özellikle Belçika’daki Türk toplumunun önemine değinmesi de dikkatimi çekti...

Kültürümüzle hep gurur duymuşumdur.
Ya bir türlü gurur duyamadığım, hiç hoşuma gitmeyen yanlarımız?

Biz millet olarak kendi kendimizi ne kadar tanıyoruz ve ne kendi milletimize ne kadar değer veriyoruz?

Bırakın değer vermeyi, özellikle de birbirimize verdiğimiz zararların vebalini nasıl ödeyeceğiz?
Siyasi kavgalarımıza ve ego savaşlarına ne zaman son vereceğiz?

Dünkü toplantıya girerken biraz gözlem yapma imkânı buldum.
Ah su yapmacıklı tavırlarımız..
Havalara girmelerimiz...

Ego savaşları...

Aklıma hemen Hz. Mevlana’nın su sözleri geldi;

Ey gönlüm, düşüncelere karsı uykuya dal! Düşünceleri gönlünden at gitsin.
Çünkü düşünce gönüle tuzaktır.

Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna her şeyden ayrılmadan, her şeyden kurtulmadan gitme!
Bu sana yakışmaz!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku