Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Gezi neydi, ne değildi

Geçen sene bugün başlayan Gezi Direnişi, “başlangıcı itibariyle” memleketin başına gelen en güzel şeydi herhalde.

Despotluğa hayır diyen insanlar, özellikle gençler el ele verdiler.

Toma’dan fışkıran suların üstünde tango yapanlar, müfrezeye karşı gitar çalanlar gördüm.

Abdurrahman Dilipak belki kızacak ama kırmızı elbiseleriyle gaza ve şiddete karşı dik duran kadınlar gördüm.

Aynı hedefin peşinden koştuğumuzu zannettiğim yazarların meğer bambaşka “gelecek planlamaları” içinde yer aldığını da gördüm.

Gezi’den onlarca harika fotoğraf çıktı.

Ahmet Altan’ın bir yazısı geliyor aklıma:

“Bazıları Epiktetos için bazıları da Ezop için anlatır bu hikâyeyi.

Biz Ezop diyelim.

Ezop köleyken insafsız bir efendisi varmış. Bir gün ya kızdığından ya da ‘efendi’ olmanın vahşi zevkini tatmak istediğinden Ezop’un kolunu tutup kıvırmaya başlamış.

Ezop, sakin bir sesle ‘kıracaksın’ demiş.

Efendisi aldırmadan kıvırmaya devam etmiş, Ezop bir kez daha ‘kıracaksın’ diye uyarmış.

Biraz daha zorlayınca kolu çat diye kırılmış, Ezop acısına rağmen sükunetini hiç bozmadan ’kırdın’ demiş.”

O kolun kırıldığı an, sevgili Sırrı Süreyya’nın kepçenin önüne geçtiği, danışmanını polislerin elinden aldığı, karşı koyduğu, “ben bu ağaçların da vekiliyim” derken “başka türlü bir Türkiye’nin” olabileceğini gösterdiği andı.

Kol kırıldı.

Onbinlerce, yüzbinlerce insan aktı Gezi’ye.

Başlarına her şeyin gelebileceğini bilerek gitti o insanlar.

Sürüleceğini bilen imam yalan söylemedi, “burada içki içilmedi” dedi.

Gezi’nin başı ancak bir masal sahnesinde görülebilecek kadar güzeldi.

Sonra, telekinezi icat edildi, o insanları oraya Frankfurt’taki havaalanından büyük bir havaalanı yapılmasını istemeyen Lufthansa’nın adamlarının yönlendirdiği gibi saçmalığın zirvesi bir hakikat muamelesi gördü.

Bir varoluş mücadelesinin tecessüm etmiş hali olan Gezi, devamında büyük sorunlara da yol açtı.

Her zamanki gibi “tadında bırakmayı” bilememek, olayların kontrolden çıkmasına neden oldu.

Evet, işte o yüzden “mesele Gezi Parkı falan değildi”, esas mesele otoriterleşmeye, keyfi yasaklamalara karşı çıkmak, sesini duyurmak ihtiyacıydı.

O yüzden soruyordu Memet Ali Alabora, “sen hâlâ anlamadın mı" diye.

Gezi, basit bir direnişin değil, karşı koymanın, bir varoluşun göstergesiydi.

Arkasında ne Almanya vardı, ne darbe isteyenler ne de radikal gruplar.

Ne zamanki çadırlar ateşe verildi, bütün “olay” kontrol edilemez bir noktaya ulaştı.

İşte o zaman, kalabalık orada toplandıktan sonra “kitleyi yönetmek” pek kolay olduğundan bazı “Gezi ruhuyla” alakası olmayan gruplar geldi.

Gezi’nin en büyük hatası, böyle olacağını görememesi oldu.

Tadında bırakılabilse herkesin gurur duyacağı bir karşı koyuş, “havaalanı istemiyoruz”, “köprü istemiyoruz”, “halk devrimi yapılsın iktidara halkın temsilcilerine verilsin” gibi acıklı bir komediye bıraktı yerini.

Hiç kimse oraya geldiğinde havaalanı yaptırmamayı düşünmüyordu, belki birçoğu daha önce Gezi Parkı’na bir kez bile gitmemişti ama işte herkesin bir sebebi vardı oraya gelmek için.

Hem, gelenler sadece Beyaz Türkler de değildi.

Yok yoktu orada.

Gezi’nin ilk günleri ne kadar güzelse devamında bir o kadar da kötülük yaşandı.

İstiklal’de de, Kadıköy’de de birçok vahşet, bile isteye çıkarılmış savaş, demokratik bir tepkiyle hiçbir alakası olmayan tavır gördüm.

Gezi’nin bunlarla hiçbir yakınlığı yoktu ama bırakmayı bilemediklerinden ve kendilerini aptalca bir heyecana kaptırdıklarından “halkın yarısı” Gezi’yle arasına net bir çizgi çekti.

Gezi, sevdiğim kadına nerede sarılacağıma, onunla nerede öpüşeceğime, saat kaçta içki içeceğime, ne giyeceğime karışma haykırışıydı.

Ama şundan eminim ki, Gezi’nin başlangıcı Türk tarihinin en etkili, en haysiyetli, en kişilikli tavır koyuşuydu.

Mesele Gezi Parkı değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı?

 

Twitter: @bilgehanucak

Devamını Oku

Hikmet Karaman'la futbol mucizeleri üstüne söyleşi (I)

Hikmet Hoca, söyleşiye başlamadan önce masadaki kültablasını kaldırttı. Hiç sevmezmiş sigarayı. Madem Hoca buna dikkat ediyor, ben de onun bu dikkatini kayda geçirerek başlayayım istedim. Bir takım, koca bir ilk yarı boyunca toplam 10 gol atmış olsa bile Hikmet Karaman’ın bir mucize yaratacağına emindim. Hatta dayıma dedim ki, “ya son hafta düşerler ya da ligde kalırlar ama asla pes etmeyeceklerdir.”

Ben giderken de aynı şeyleri düşünüyordum. Ekibimle tartışıyorum, herkes çok zor olduğu konusunda hemfikir. Hele ilk başlardaki kadro yapısıyla… Mümkün değil!

İlk maçta 4-0 mağlup olduktan sonra “futbolun temel bilgilerini öğreterek başlamamız gerekiyor” demiştiniz. Durum ortada!

12 puan ve 10 gol! Bir takım 17 maçta 10 gol atar mı? Düştün demektir o. Dışardan bak, acayip isimler var: Vleminckx, Azofeifa… Biz ülkede sezon sonunu, takımları ya da sporcuları değerlendirirken yanlış şeylere bakıyoruz. Mesela, adam 10 gol atmış ama bu 10 golün dördünü bir maçta atmış. Maçın içeriğine bakmak yerine sadece o anın üstünden değerlendirme yapılıyor. Böyle olunca oyuncular inanılmaz bir değer kazanıyorlar, kulüpler de onları transfer edebilmek için çok büyük paralar ödüyorlar. Halbuki, futbolun temeline insen başka şeyler göreceksin. Bazı oyuncuların Erciyes’te ben geldikten sonra minimum maç sayıları var. Ülke futbolun gelişmemesindeki, veya yavaş gelişmesinde diyelim, sebepler burada yatıyor. Büyük liglere baktığında şunu görüyorsun: Kulüpler, transferlerinin yüzde sekseninde başarı kaydediyorlar. Onların da başarısız oldukları var tabii ama…

Bizde tam tersi değil mi? Beş oyuncunun biri tutsa seviniyoruz!

Bak, biz Edinho’yu aldık. Ben de, Başkan da, oyuncu da göklere çıkarılıyoruz. Ama yapmamız gereken zaten bu değil mi? Takıma uygun, makul maliyetli, doğru transfer işte bu.

Hocam, transfer nasıl gerçekleşti?

Çalışmadığım dönemde de özellik Portekiz ve İsveç’te bir yandan üniversitelere gidip paneller veriyor, bir yandan da oyuncu listelerini inceliyorduk. Daha farklı oyuncular da vardı listemizde ama bazılarını alamadık, imza atacakken vazgeçenler oldu… Transferin son gününde Edinho, Papa, Murat, Cenk Ahmet, Yiğit gibi oyuncuları kadromuza kattık. Transfer yaparken oyuncuların birbirleriyle uyumu her şeyden önemli. Evet, siz Edinho’yu alabilirsiniz ama ona uygun oyuncuyu bulamazsanız Edinho da iş yapamaz. Edinho, bu performansı çizmişse arkasında oynayan Traore’yi, kanatlarda Yasin’le Murat’ı; sağbek Cenk Ahmet’i, Kadir’in Mandjeck’i unutmamak lazım. Atılan gollere dikkat edin, hücuma çıkışlarda ve o atakların olgunlaşmasındaki en önemli ayaklardan biri Yasin’dir. Edinho, son vuruşları yapmıştır belki ama orada bir takım bütünlüğü var. Son haftalarda, arada bir gol de atmasına rağmen, takım ve fiziksel performansında düşüş de başlamıştı. O zaman başka oyuncular sahneye çıktı.

Ama biri o açığı mutlaka kapattı.

Mesele de bu işte. Eğer biz o 6-0-4 uygulaması olmasaydı bazı oyuncularımızdan çok daha fazla verim alabilecektik. Özellikle yabancı oyuncuların performansı bir misli artardı. Kulübeye Vleminckx’le Ibricic’i oturttuğunu düşün, içerdeki oyuncu ona göre oynayacak. Ama işte o sınırlama nedeniyle onlar olmayınca bazı sıkıntılar yaşandı. Rekabet ortamı oluşmuyor çünkü. Edinho, çok da büyütülecek bir mesele değil aslında. Edinho’yu başarılı kılan o takım kurgusuydu. Başarı, o kurguyu oluşturabilmek, Edinho o kurgu içinde görevini layıkıyla yapan bir figürdü. Daha iyisini yapabilir miydik diye soruyorum kendime bazen. Evet, yapabilirdik!

Daha iyi ne olabilirdi? Hemen herkes ikinci yarıdaki bu sıçramanın mucizevi olduğu konusunda hemfikir…

Transferi zamanında bitirebilişeydik, Antalya maçı en azından kaybedilmezdi, Rize maçı da berabere bitmeyebilirdi. Rize’den sonra patlama yaptık. Rize maçı, 1-0 öndeydik, 1-1 bitti. Maçtan sonra, geceyarısı analiz yaparken Başkan geldi. “Gel Başkan sen de otur” dedim. O da analizi izlemeye başladı. O an, “bu takım küme düşmeyecek” dedim ona. Yeni gelen oyuncuların katkısını o maçta gördüm ben. Bu takım son ana kadar yarışın içinde kalır. Ah işte transfer zamanında bitmiş olsaydı…

Erciyes’in imkânıyla da alakalı bir şey değil mi?

Kayseri’ye bak, kurumsal bir takım. Recep Mamur ve Süleyman Hurma çok eleştiri alsalar da orada kurumsallaşma adına ciddi hizmetler yaptılar. Belki bu sezon küme düştüler ama bir de o tesislere falan bakmak lazım. Müthiş bir tesis var ortada. Bazen iyi bir hamle yapmak için birkaç adım geri çekilirsin ya, bu düşüş öyle bir düşüş olabilir. Erciyes’te ise Başkan Ziya Eren kaynak yaratıyor, Melikgazi Belediye Başkanı Memduh Bey kulübe sahip çıkıyor… Biz Erciyes’i asansör takım olmaktan çıkarmaya çalıştık. Çıkıp düşmek değil artık, kalıcı olmak, ilk altıya oynamak lazım. Onun için de doğru ve radikal adımlar atmak şart. Kurumsallaşma çok önemli. Kocaeli’de Türkiye Kupası’nı kazandığımızda da söylemiştim. Sefa Başkan’ın desteğiyle kulüp ayakta kalıyor…

O gitti, takım bitti zaten.

İşte o zaman kulüp kendini amorti edebilecek düzeye gelmişti. O gün, bu yapılanma gerçekleştirilmediği için bugün Kocaeli amatör kümede. Dolayısıyla şunu söyleyeyim, bizim Erciyes hikâyemiz için inanılmaz bir çalışmanın ürünü.  Müthiş çalıştık.

İçinizde hiç “düşüyoruz galiba” diye bir düşünce oluştu mu?

Transferler olmadığı anda “kesin düşeriz” dedim. Transferler yokken tartışmasız düşecek tek takımdık.

Umut da yoktu değil mi?

Mücadele edersin, takım da gelişir ama sen bir yere gelen kadar lig biter.

Belki lig 50 hafta olsa gene kurtuluş mümkün.

Tabii ki! Hazırlık maçlarında bunları gördük. Şimdi Yasin diye bir oyuncun var ama onun yanında birlikte oynayabileceği kimse olmazsa ne oluyor? Elindeki oyuncuyu da kaybediyorsun. Ama biz orada bir bütün yarattık. Cem Can – Mandjeck, Papa – Kader ikilisi, kanatlarda Emre veya Ekrem, sağda Cenk Ahmet önünde Murat… Edindo, arkasında Traore. Tablo böyle böyle çıkıyor ortaya.

Hocam, biraz da Erciyes’te uzaklaşalım. Yabancı sınırlamasına gerek var mı?

Bence acil olarak, AB vatandaşlarına ülkemizde serbest oynama kriteri getirilmeli.

Yabancı olduktan sonra ha Fransız ha Brezilyalı ne farkı var… Bence tamamen serbest bırakılmalı.

Nasıl bizim Nihat, Rüştü, Emre o statüyle orada oynamışlarsa onların da burada oynayabilmesi gerekir. Dünya futbolunun önde gelen ülkeleri böyle bir kanun çıkarabiliyor. Renkleri tutup güçlü olanlar, kendi lehlerindeki maddelerden yana oy kullanıyorlar. Ülke futbolunun, takımların gelişmesi yönünde oy kullanmıyorlar. Benfica’ya bakalım… Her sene Avrupa’da final oynuyor bu takım. Portekiz ülkesinin takımı olmasına rağmen birkaç Portekizli oyuncu oynuyor; ki orada da yabancı sınırlaması var. Avrupa vatandaşları, Brezilyalılar yabancı sayılmıyorlar. Onlar yapabiliyor ama biz yapamıyoruz maalesef. Sebebi, büyük kulüpler birbirleriyle savaştıklarından ülke futbolu da tosbağanın yürüdüğü gibi gidiyor. Hep bir rüzgâr bekliyoruz. Bir rüzgâr geliyor, Dünya Kupası’nda üçüncü oluyoruz. Bir rüzgâr daha geliyor, iyi bir takım yakalayıp Avrupa’da biraz başarı geliyor ama o kadar. Nasıl Yunanistan her turnuvaya gidebiliyor da biz hiçbirine gidemiyoruz? Ekonomik kriz yaşayan, AB ülkelerine muhtaç kalan Yunanistan her turnuvada yer alıyor! Al işte Soma’da yaşananlar. Birkaç gün öncesinde bütün tehlike alarmları verilmiş. Ama insana değer yok ki! Ülke olarak hepimizin utanması lazım. İnsanlar orada o kovaların içinde elbiselerini yukarı çıkarıyorlarsa, buna muhtaç kalıyorlarsa ben utanıyorum. Soma’da onu yaşıyorsun, gel bunu futbola çevirelim…

Çevirelim Hocam...

Bir Süper Lig takımına gidiyorsun, oyuncunun yatacak yeri yok. Olur mu böyle şey? Sen bunları söylersen de farklı düşünüyorlar, seninle çalışmak istemiyorlar… Aslında bunları düzeltmek zor değil. Tesise gittik, baktık. Bu tesis bizim için yeterli değil.

Peki, bu, bir Anadolu şehrinin iki takım çıkartmasıyla alakalı bir şey mi?

Hayır, vizyon meselesi bu. Başkan bir gün tesise geldi, “buralar ne güzel olmuş, sizi tebrik ederim” dedi. Halbuki onun parasıyla yaptık! Kimseye hissettirmeden her şeyi değiştirdik. Gidip en iyi televizyonu aldık. Rakam da vereyim: 14 bin lira! Oyuncular müthiş maç seyretsin diye, yabancı dergiler aldırdım, odayı boyattım…

Bunun bir maliyeti yok ki kazandıklarınızın yanında.

 

Sıfır! Zor değil ki, koltuk sahibi insanlar bunları yapabilirler. Sorumluluk sahibi kimse, işini yapacak. Soma’daki o tesiste görevli olan müdür de bunun bilincinde olacak. Gerekirse çıkıp patrona “bu, böyle olmaz” diyecek. Kovsunlar onu. Hiç önemli değil. Ama doğru olan bu. Biz de yaşadık bunları. Gidip Başkan’a kaç kere hesap sordum. “Başkan, bunu böyle yapman lazım” dedim. Ardından gidip işimize son verdikleri oluyor. Ama eğer bir sorumluluğum varsa bunun hakkını vermek zorundayım.

Twitter: @bilgehanucak

Devamını Oku

Yaşar Hoca'nın Soma yazıları

Galiba geçen seneydi, Orhan Pamuk öğretmenlerle ilgili bir tartışma başlatmıştı.
Robert'te okurken öğretmenlerden bir şey öğrenmedim, diyordu mealen.
Bunun üstüne birçok isim kendi öğretmenleriyle yaşadıklarını anlatmışlardı.
Selim İleri, Vedat Günyol'la; Hilmi Yavuz, Behçet Necatigil'le ilgili birşeyler söylemişti.
Hoca, her anlamda çok önemli.
İnandığın, bilgisine güvendiğin, sana birşeyler katan, doğruyu göstermeye çalışan gerçek bir "hoca" mutlaka öğrencinin hayatında derin bir iz bırakır.
Düşünüyorum da, acaba o soruyu bana sorsalar ben kimin adını söylerdim...
Herhangi birini şak diye söyleyebilir miydim?
Sanıyorum, evet.
Kesinlikle, evet.
O hoca, benim üniversitede karşıma çıkan, "sol taassuptan" kurtulmamı sağlayan, öğrencisi olmaktan tarifi mümkün olmayan bir gurur duyduğum Yaşar Erdinç'tir.
Yaşar Hoca, bir ekonomist.
Bugün Gazetesi'nde birbirinden güzel ekonomi yazıları kaleme alıyor.
Sadece ekonomi yazmıyor köşesinde, aklıselimin ve vicdanın karşılıklı kamplarda unutulduğu bugünlerde hala bazı değerlerin savunulabileceğini de gösteriyor.
Soma faciasının ardından yazdığı ilk yazıda şöyle diyordu:
"Olayın olduğu önceki gün akşam saatlerinde ölü sayısı henüz 15 kişi olarak açıklanmıştı. O ailelerin ne durumda olduğunu, nasıl bir acı yaşadıklarını gözyaşları içinde ve elimden hiçbir şey gelememesi nedeniyle çaresizlik içinde, diğerlerinin hayatta kalabilmesi için sadece dua ederek izlemeye çalıştım. Hele ki sedyeyi kirletmeyeyim diye çizmelerini çıkarmayı teklif eden yaralı maden işçisinin o sözleri ve görüntüleri sadece benim değil, herhalde bunu izleyen herkesin boğazında düğümlerin atılmasına ver ardından gözyaşlarına boğulmasına neden olmuştur."
Devamında muhteşem bir analistin gözlemlerini okuduk:
"Olayı sorguladığınızda ölü sevici oluyorsunuz. Mutlaka ya o taraftansınız ya da bu taraftansınız. Ortası yok. Üzerinizde öyle bir baskı oluşturuluyor ki, asla bu konuda sorgulama hakkınız yok. Vatandaş olarak soru soramazsınız. Hükümeti veya bakanı sorgulayamazsınız. Eleştiri yapma hakkınız da yoktur. Her eleştiriniz Milli İrade'ye karşı yapılmış bir darbe girişimidir. AK Parti'yi eleştirmek vatana ihanet ile eş değerdir.
Öbür tarafta ise durum farklı değildir. Bu olay tamamen AKP'nin suçudur. Hükümet istifa etmelidir, bakan istifa etmelidir. Hatta bu olay üzerine gösteriler düzenlenmelidir. Çünkü diğer ülkelerde bir feribot batışında bile başbakan istifa etmiştir..."
Bunların çıkmaz yol olduğunu, bu kamplaşmanın hiçbir sorunun çözümüne yardımcı olamayacağını söyleyerek yazısını bitiriyor; ama üst üste birkaç gün Soma'ya eğilmeyi ihmal etmiyordu.
"Yanıyor!" başlıklı ikinci yazı şu paragrafla başlıyordu:
"İçimiz yanıyor, hem de için için yanıyor. Üç gündür karın bölgemde hissettiğim yanmayı herhalde bu satırları okuyan herkes aynı şekilde hissediyordur. Ölen işçinin cebinden çıkan 'Oğlum hakkını helal et' notunu görüp de ağlamayan, 'Çizmelerimi çıkarayım, sedye kirlenir' diyen işçinin görüntüsünü görüp de boğazı düğümlenmeyen varsa mutlaka insanlıktan çıkmış demektir.
Nasıl bir ülkede yaşıyoruz? Başta Başbakan olmak üzere, yönetenler nasıl bu kadar acımasız olabiliyor? Nasıl bir ruh halidir bu? Nasıl bir öfkedir? Başbakan müşaviri, halktan birini (kim olursa olsun) yerde nasıl tekmeler? Bunun bir cezası yok mudur? Yarın bir gün bu kişinin ödüllendirildiğini ve daha önemli bir mevkiye getirildiğini görürsem artık hiç şaşırmayacağım."
Fırsat bilip ortalığı ateşe vermeye çalışanlarla arasına kalın bir çizgi çekmeyi de ihmal etmiyordu yazısının devamında:
"Ama demokrat olmaya ve demokrat kalmaya devam edeceğim. Sorgulayacağım, tepkimi yazılarımla ortaya koyacağım fakat sokaklara çıkıp, döküp kırıp bu zihniyetin ekmeğine yağ sürmeyeceğim. 'Keşke sokaklara çıksalar vursalar kırsalar da, bu görüntüleri göstersek' demelerine sonra da 'işte bunlar darbeci' damgası vurulmasına izin vermeyeceğim. Sandığa gidip oyumu kullanacağım ve her daim olduğu gibi, halkın verdiği karara saygı duymaya devam edeceğim. Ama 'Sadece bana oy veren kesim milli iradedir' iddiasını asla kabul etmeyeceğim. Bu güzel ülkemin halkı kendisini cumhurbaşkanı seçerse halkın kararına yine saygı duyacağım."
"Büyük acının ardından" yazısında herkesin sorumluluktan kaçıyorken bu faciadan bir köşeyazarı olarak kendini de sorumlu buluyordu:
"Konuşan, yazan herkes suçsuz. Herkes akıl hocası oldu. Ben suçlu muyum diye kendi kendime sordum. Cevap 'evet.' Neden bu olaylar olmadan önce, bu işin maliyetlerinin bu kadar düşürüldüğünü gidip yerinde araştırmadım? Neden bir rapor ya da köşe yazısı yazmadım? Buna birçok mazeret uydurabilirim ama sadece kendimi kandırırım. Vahap Munyar'ın Soma Holding'in patronu Alp Gürkan ile yaptığı röportajı daha önce okumadım. Ama okumuş olsaydım acaba maliyetleri 130 dolardan 28.3 dolara nasıl düşürdüklerini araştırmaya gider miydim? Hiç evirip çevirmeden söyleyeyim ki; çok çok yüksek bir olasılıkla gidip araştırmazdım.
Bu nedenle benim de suçum var. İnanın bu durum vicdanımı çok rahatsız ediyor. Bizler orada yakınlarını kaybetmiş insanların acısını görüp üzülüyoruz. Herkes seferber oldu, Soma'ya gidip aileleri teselli etmeye ve yardım etmeye çalışıyor ama birkaç ay sonra yine hepimiz unutmuş olacağız. En azından bu sefer elimden geldiğince unutmamaya çalışacağım. O kareleri sürekli hatırlayıp, bu konuda atılacak yasal adımları da dikkatle izleyeceğim ve herkesin unuttuğunu, gündemden tamamen kalktığını düşündüğümde Soma'ya gitmeyi ve o ana kadar nelerin yapıldığını Allah'ın izniyle yerinde görmeye çalışacağım." 
Yaşar Hoca gibi bitireyim yazıyı:
"#Somayı unutmuyoruz, atılacak adımları izliyoruz."
Twitter: @bilgehanucak

Devamını Oku

Hikmet Karaman'ın takımı...

Bir antrenör düşünün, bugüne kadar gittiği bütün takımları şaha kaldırmış olsun, hatta kimilerinde "şampiyonluktan daha zor" işler başarmış olsun ama gene de bir türlü büyük bir takımdan teklif almasın.

Kulağa pek mantıklı gelmiyor olsa da bizim memlekette bunun örneği gözümüzün önünde yaşanıyor.

Ligde onyedi hafta oynanmış, bir takım hepi topu 12 puan toplayabilmiş, attığı gol sayısı ise içler acısı, sadece 10.

Maç başına bir gol ortalaması bile tutturamamışlar.

Taraflı tarafsız herkes bu takımın küme düşeceğinden emindi.

Ben de emindim.

Ta ki...

"Erciyes, Hikmet Karaman'la anlaştı" haberini okuyana kadar.

Bilen bilir, Hikmet Karaman benim yıllardır en beğendiğim antrenördür.

Haberi henüz okuyorken bu sezon Erciyesli olmaya karar vermiştim bile.

Tesadüf, bir on dakika içinde telefonum çaldı.

Dayım, "seninki Erciyes'le anlaşmış" dedi gülerek, "ama bu takım kurtulmaz."

"Seninki" dediği Hikmet Karaman.

Adana, Kocaeli, Gaziantep, Manisa, Ankaragücü, Bursa...

Şimdi de Erciyes.

Hepsinde büyük başarılar, büyük zaferler kazanmış bir adam, "yerin yedi kat altına" inmiş, ateşten bir gömlek üstünde, herkesin düştüğüne çoktan hemfikir olduğu bir takımı çalıştırmaya gidiyor.

"Bak" dedim dayıma, "bu ligden bir tek Erciyes düşmez, ola ki düşerse o da son haftada belli olur; şundan zerre şüphem yok ki, ikinci yarı bambaşka bir Erciyes izleyecek herkes."

Başladık dayımla takip etmeye.

Puan durumuna bakınca umutlu olacak bir durumda olmadığımız aşikar ama Hikmet Hoca'ya inancımız da sonsuz.

Ve sadece, "Erciyes'ten sonra hangi ikisi düşer?" diye konuşulurken hatırlanan bu takım arka arkaya maçlar kazandıkça, yenilmesi çok zor bir takım haline geldikçe bizim sohbetler de değişmeye başladı, "bizimki hakikaten tutacak galiba Erciyes'i, ben de en koyu Erciyesliyim bundan sonra!"ya dönüştü.

Hikmet Karaman, yoktan bir takım yarattı orada.

Karaman'ı takip edenler onun bu meziyetini bilirler gerçi, ilk yedi-sekiz hafta sıfır, "evet, sıfır!", puan alan Manisa'yı hangi noktaya taşıdığını, bıraktıktan sonra aynı Manisa'nın nereye düştüğünü de bilirler.

İstanbul takımlarını çalıştırmasına nedense bir türlü fırsat verilmeyen, hakkı birçok defa yenmiş, görmezden gelinmiş bir büyük teknik adam var oysa.

Çalıştırdığı takımlar arasında İstanbul'a en yakını Kocaeli'ydi, zaten o da Türkiye Kupası'nı Beşiktaş'ı 4-0 yenip kazandığında biraz daha batıya giderse neler başarabileceğini gösteriyordu.

"Bando takımından orkestra çıkarttık" diyor Hikmet Hoca, ben ona katılmıyorum, çalıştırdığı takımların birçoğu bando takımı falan değil sokak çalgıcılarıydı.

Hayat ilginç, sekizinci Eskişehir'in antrenörü Fenerbahçe'ye geliyorken dördüncü Bursa'nın antrenörüne teklif bile gitmeyebiliyor bazen.

Hikmet Karaman, Erciyes'i devraldıktan sonraki ilk maçı farklı kaybettiğinde şöyle demişti:

"Bu takıma önce çok temel şeyleri öğretmemiz lazım, nerede durulur, nerede durulmaz gibi. Ama bu ligde kalacağız, göreceksiniz."

Temel bilgileri öğretti, öğretmekle de kalmadı, o takımdaki her oyuncuya ayrı bir hırs, enerji ve özgüven aşıladı.

Sonuçta, bitime bir hafta kala takımı ligde tutmayı başardı.

Onaltı hafta yetti Erciyes'in "destan" yazmasına.

İkinci yarı baz alındığında en çok puan toplayan dördüncü takım olmayı başardılar.

"Hikmet Karaman'ın takımı" diye bir gerçek var bu ülkede.

Takımlar değişse de bazı şeyler hiç değişmedi.

Hikmet Hoca, o çizgisini hep korudu.

Evet, belki çok takım değiştirmek zorunda kaldı ama nereye giderse gitsin o takıma birşeyler kattı.

Bazen en yakınında olanı göremezsin.

Aslında en değerlisi odur da sen gidip o değeri uzaklarda, başka yerlerde ararsın.

İstanbul takımlarının yaşadığı da bu olsa gerek.

Başka bir izah bence mümkün değil.

Erciyes, bir daha o çaresiz noktaya düşmek istemiyorsa Hikmet Karaman'a sonsuz bir kredi açmalı.

Biraz sabrettiklerinde kendi takımlarının hangi noktaya geldiğini, ilk altıdan hiç düşmeyen, Avrupa Kupaları'nda çatır çatır mücadele eden bir Erciyes oluştuğunu görecekler çünkü.

Twitter: @bilgehanucak

Devamını Oku

Tılsımlı bir kahvaltı

Çıldırmışçasına ot basmış her yanı.

Bakımsızlık, cenneti yeşil bir viraneye çevirmiş adeta.

28 Haziran 2007’de buraya gelen Aycan, kırık olmayan pencerelerden birine adını ve tarihini yazmış sprey boyayla.

Öyle bir yerdeyim ki, aradan geçen yedi seneye rağmen ne silen biri olmuş ne de önemseyen.

İki girişi var buranın ama çıkan otlar yüzünden deniz tarafındaki kapıdan girmek imkânsız.

Ben de dar bir yolun sonunda görünen kapıdan yıllardır kapalı duran bu yetimhaneye giriyorum.

Girişte ilginç bir not karşılıyor beni.

“Dikkat! İçerde elektirik sayacı var.”

Ne manaya geldiğini anlayamadığım bu söze takılmadan eşikten içeri adımımı atıyorum.

Sonra fark ediyorum ki, her gelen ötekine o levhada yazan şeyin ne anlama geldiğini soruyor.

Burası, Camp Armen.

Yani, bir Ermeni yetimhanesi.

Beni buraya davet eden ise sevgili Garabet Orunöz.

Garabet Orunöz, “Kaybolmayın Çocuklar” adlı harika bir belgeselin senaristi aynı zamanda.

Birkaç yüz Türkiyeli Ermeni’yle beraberim.

Tuzla’daki yetimhanede kahvaltı yapmak için biraraya geldik.

Eskiden “Bey” diye hitap ettiğim Garabet Abi’yle birbirimize sarıldıktan sonra doğrudan bahçeye geldim.

“Bahçe” dediysem de yabana atmamak lazım, bakılırsa cennete dönebilecek bir yerden bahsediyorum.

Çatlak bir Atatürk büstü ortada, terk edilmiş halde iki katlı bir bina, bakımsızlığın saklayamadığı, silemediği çocukluk anıları her yanda.

Ermenilerin kaderi bu terk edilmişlik mi, diye düşündüm içeri girdiğimde.

Ama merak bu ya, bahçe yetmedi bana, binayı dolaşmaya karar verdim, dolaştıkça her odasında ayrı bir “yaşanmış acıyla” karşılaştım.

Bazen tek bir obje, bazen boyaları dökülmüş bir duvar, bazen hiçbir şey olmaması bu duyguyu uyandırıyor.

Boğulmuşluk duygusundan kurtulmak için dışarı çıktım.

Hava yağdı yağacak, gökyüzü gri bulutlarla kapalı.

Biraz sonra Nesin Vakfı’ndan çocuklar geldi.

Onlarca farklı ve acı hikâye etrafta koşuşturmaya başladı.

Birlikte olmanın getirdiği mutluluk, içten içe yaşanan, ne kadar bastırılmaya çalışılsa da üstesinden gelinemeyen bir burukluğa karışıyordu.

Börekler, kekler, ayranlar, meyvesuları açıldı arka arkaya, ama bu kahvaltı aslında bahaneydi, esas mesele “o an, orada olmanın güzelliğini farkına varan” insanlar arasında yerini alabilmekti.

Bazı çocuklar bisikletle Tuzla’nın boş sokaklarını dolaşırken başka bir grup da üst kattaki terasta futbol oynamayı tercih ediyordu.

Masalarda sohbet git gide koyulaşıyor, her yeni gelen sanki kırk yıldır bu camianın bir üyesiymiş gibi büyük bir âlây-ı vâlâ ile karşılanıyordu.

Serin, rüzgârlı ve hafif yağmurlu bir pazar sabahı, Tuzla’da birkaç yüz kişi kahvaltı yapmak için buluştuk.

Garabet Abi’nin davetlisi olarak, kimbilir ne acılara tanıklık etmiş bir binanın bahçesinde, birbirinden iyi insanlarla konuşurken “iyi ki” diye geçiriyorsun içinden, “iyi ki ben de buradayım.”

“Kaybolmayın Çocuklar” harika belgesel.

Tıpkı Tuzla’da geçenlerde bir pazar günü ettiğim kahvaltı gibi, oraya gelerek kahvaltıyı büyük bir buluşmaya çeviren insanlar gibi.

Ve, tabii ki hepimizi organize eden sevgili Garabet Orunöz gibi.

Twitter:@bilgehanucak

 

Devamını Oku

Bekir Ünlüataer'le TSM'nin içinden bir söyleşi...

Şöyle bir düşünüyorum da en az ikiyüz farklı şarkıyı Bekir Ünlüataer’in sesinden dinlemişimdir. “Unutulmaz adınla”, “Bir kızıl gonca”, “Aşka merakım ezelden”, “Olmaz ilaç”, “Tekirdağ’ın üzümü”, “Rüzgar söylüyor”, “Gözlerinin yedi rengi”… Ve, şimdi bu şarkıları olağanüstü güzel sesiyle yorumlayan Bekir Ünlüataer'le söyleşi için karşı karşıyayız...

Evet, HaberX de benim her zaman çubuğumda olan sitelerden biri. Tabii Mehmet Abi (Barlas) tanıştırdı beni bu siteyle. Düzenli takip ederim.

Çok daha iyi olması lazım bence…

Her şey böyle değil mi? En büyük firma benimle albüm yapmak istiyor ama ne istediğini bilmiyor. Ben mi bileceğim? Başka aranjörler biliyor ama. Mesela Ozan Doğulu. Ama sen risk almak istemediğin için Ozan Doğulu’ya gitmiyorsun. Beni tutup falanca aranjöre veriyorsun. Kimse elini cebine sokmuyor maalesef… İyi bir aranjörle çalışmak, usta bir terziyle çalışmak gibidir ama birçok firma ne yazık ki yeni bir şey yaratmak istemiyor. Risk almaktansa isim sanatçıların benzeri işler yapmayı yeğliyorlar. Kısacası, kolaya kaçıyorlar.

“Neşe-i Muhabbet” devam edecek mi gelecek sezonda da? Zekai Tunca’dan Coşkun Sabah’a birçok ismin katıldığı, birbirinden güzel şarkıların çalınıp söylendiği bir programdı… Nasıl başladı?

Benim için çok sürpriz oldu…

Bu kadar solist içinden Bekir Ünlüataer’in seçilmesinin de bir kıymet-i harbiyesi olsa gerek.

Buradaki en önemli insan Mehmet Barlas’tır benim için. Neden Mehmet Barlas’la başladım biliyor musun, şöyle söyleyeyim, “Makam Farkı” sayesinde çok geniş bir izleyici kitlesine ulaştım ben. NTV, anaakım medyanın en güçlü haber kanallarından biri ve orada alaturka bir iş yapıyorsun. Mehmet Abi, çok ciddi bir başarı sağladı orada.

Mehmet Barlas'la tanışman nasıl oldu?

"Makam Farkı"ndan önce, 2000'li yılların başında, ablası Fatma Barlas'ın arayıp "TRT'yi aç da şu çocuğu takip et" demesiyle Mehmet Abi beni daha yakın takip etmeye başladı. Ankara Armoni Mızıkası'nda ben askerken çoğu zaman siyasete ara verir, benim söylediğim şarkıları, konserlerimi ve başarılarımı yazardı... Asker ocağındaki sevincimi var sen düşün!

Radyoda başlamışlardı…

Evet, radyodan ekrana geldiler. O program ve TRT Müzik’te iki sene yaptığım “Eşref Vakti” bana “Neşe-i Muhabbet” yolunu açtı.

Pop-alaturka diyebilir miyiz “Eşref Vakti” için?

O tabiri ilk kez radyocu Cem Arslan koymuştu! Pop-alaturka bir tarzınız var, demişti. O kadar farklı bir yüzyıldayız ki, yeni şeyler yapma arzusu da var içimde. Düşünsene, üç-dört asır öncesini yaşatmaya çalışıyorum. Türk Müziği, çok zengin ve derin bir musiki. İçinde herkese hitap edecek eserler var. Dede Efendi’nin Gülnihal’ine bugün hâlâ insanlar eşlik ediyor. Türk Müziği’ni şaha kaldırmak gerektiğine inanıyorum. Bu müzik hâlâ tam olarak hak ettiği yerde değil.

Bence bu senin için de geçerli…

Bu tamamen projeyle ilgili. Eşref Vakti, farklı armoniler, bir grup sempatisi, biraz güncel laflar derken çok iyi bir iş olarak ortaya çıktı. O çok şey kattı benim hayatıma.

“Makam Farkı”nın geçen bölümlerinde bir Bekir Ünlüataer bestesi de öğrendik. Yunus Emre’nin bir şiirini bestelemişsin…

Onyedi yaşındaydım, daha çok toydum.

Ama Mehmet Barlas öyle düşünmüyor olsa gerek ki, “Bekir Ünlüataer yakında besteleriyle de çok ses getirecek” yorumunda bulundu.

Teveccüh etmiş…

Birkaç besten daha var ama. “İstanbul’a veda ediyorum” ilk aklıma gelen.

“Sen sultansın” diye bir bestem var ayrıca. 90’larda çok ses getirmişti. Ama ben galiba çok farkında değilim besteciliğimin. Yani, nasıl desem, az ama öz yaptığımdan belki…

Besteleri nasıl yaparsın?

Bir anda geliyor, böyle içimde birikiyor birikiyor… Ondan sonra notaya dökülmeye başlıyor. Neoklasik tarzda, diyebilirim ki “Kapın her çalındıkça” gibi bir TSM bestesi yapmak istiyorum. “Lale Devri”, “Okyanus”, “Gülü susuz” gibi eserler çıkabiliyor. Her şeye rağmen TSM’nin önü kapalı değil. Çok ciddi bir alıcısı var.

Yeni şeyler var mı peki?

Bak bunun altını çiziyorum, çok önemli bir çalışmam var. 17. yüzyılda yaşamış Ali Ufki Bey var…

“Uyan ey gözlerim”in bestekârı Bobovski değil mi o!

O tabii… İnanılmaz derecede entelektüel, tam onyedi lisan konuşan adam. Ve, duyduğu her şeyi notaya almış. İşte şimdi, Derya Türkan’la birlikte Ali Ufki Bey’in bütün eserlerinin olduğu bir albüm üstüne çalışıyorum.

Ne zaman çıkacak?

Okumaları bile bitti artık. Çok yakın zamanda diyebiliriz. Çok popüler olmayacaktır ama arşivlik bir iş olacağına eminim. Bu iş benden sonraki nesle köprü olabilecek. Şimdiden Avrupa’da alınmış konserlerim var, Belçika, Almanya, Hollanda… Ne acı ki, yabancılar bizim Osmanlı müziğine daha ilgili. Burada çok fazla ilgi uyandırmayan Osmanlı müziği, yurtdışında insanların elini ayağını titretiyor.

Neden Ali Ufki Bey?

Derya’yla birlikte çok uzun zamandır bana bir proje düşünüyorduk. Dede Efendi’yi, Hacı Arif Bey’i okumanın pek bir esprisi kalmadı. Ali Ufki çok önemli bir bestekâr. Polonyalı olması, saraya gelmesi, devşirilmesi… Ayrıca, barok üslubunu eserlerine çok iyi yansıtmış. Derya, bana gelip “sana Ali Ufki albümü yapalım” dediğinde biraz şaşırdım. Kaç tane eseri var, nedir, tam da bilmiyordum o günlerde. Ama bir eserleri var olağanüstü! Sadece enstrümentaller var ki, başlı başına yeterli olur. Ali Ufki’yi seçme sebebim Derya’dır. Neden Ali Ufki dersen de şunu söyleyebilirim: Bizim sarayımızda, bizim coğrafyamızda yetişmiş bu büyük bestekârın çok daha fazla tanınması gerektiğini düşünüyorum. İnsanlara “bu, daha iyi” diyorsun ama olmuyor. Bana “nedir senin bu TSM misyonun, bak devlet memurusun işte, bırak bunu büyük kitlelere ulaşalım” diyenler de oldu ama ben onu tercih etmedim.

Farklı bir şeyler yapmak istiyorsun di mi? Klasik değil de, dinleyeni şaşırtacak vurup geçecek birşeyler?

Yeni albümümde Tarkan’dan bir şarkı almak isterim. Güzel şarkıları var!

Twitter: @bilgehanucak

Devamını Oku

Unutma bu adları!

Küçük büyük, genç yaşlı, kimi daha çocuk denecek yaşta…

Resmi açıklamalara göre 201’miş, sayı da bir artma da olabilirmiş.

Bahsettiğim “sayı”, insan hayatı.

Sevdikleri, aşkları, sevenleri, çocukları, umutları, geçim dertleri, hayal kırıklıkları olan insanların hayatı.

Dün, Soma’da feci bir kaza yaşandı, maden çöktü, yüzlerce işçi mahsur kaldı.

Umutlar bitti neredeyse, artık ceset haberleri gelmeye başladı.

Saatlerce sevdiklerine sarılıp onların kokusunu içine çekmeyi bekleyen yakınları, artık cesetleri nereye gömeceklerinin hesabını yapıyorlar.

Üç kuruş paraya, hiçbir güvenliği olmadan insan çalıştırmanın sonucu işte bu.

Bir de utanmadan açıklama yapmışlar, neymiş güvenlik önlemleri alınmış da, trafodan kaynaklanmış da, hemen çalışmaya başlanmış da…

Sen kendi çocuğunu sokar mısın o madene?

Çalıştırır mısın günlerce o şartlar altında?

Ama oradaki garibanların senle bir ilgisi yok nasıl olsa, görevleri senin sermayene yapacakları katkıyla sınırlı, sermayeni arttırdıkları sürece varlar…

Ya da yoklar.

Bin türlü masrafa girip her türlü önlemi alacağın yok ya, elim bir kaza olur da işçilerin hepsi ölüverirse yeni işçiler bulursun kendine.

Hiçbiri tanımıyorsun zaten, ha Ahmet yaşamış ha Mehmet…

Ne fark eder ki senin için?

Sonra Mehmet de ölür…

Komik bir basın açıklaması yapar, gene silbaştan alırsın…

Ahmet de öldü, bu kez Murat gelsin.

Bu kez Murat gelir.

Senin için hiçbir şey değişmez, sermayen katlandıkça katlanır, yeni ihaleler peşinde koşarken belki Murat’ın da gitme vakti çatar…

Türkiye’de madencilik böyle.

Hatırlıyorum, birkaç yıl önce, İshak Alaton “kapatın bu madenleri!” diye feryat etmişti.

Tabii asla akıllardan çıkmaması gereken iki isim var artık.

Soma Holding ve Alp Gürkan.

Zatı şahaneleri iki sene önce de Vahap Munyar’a konuşmuş, demiş ki, “bizim işçilerimiz uzaydan gelmedi, sadece işi iyi planladık ve çok kâr ettik.”

Nasıl ama?

Dünkü facianın şifrelerini ne de güzel anlatmış di mi Alp Bey?

O zaman anlaşılamamış, bugün ise bütün berraklığıyla ortada her şey.

Bakalım, bunun hesabı sorulacak mı?

Yoksa bu facia da önce Ankara’ya taşınacak, sonra da karanlık dehlizlerde unutulmaya mı bırakılacak?

Allah hepinizin belasını versin.

Andre Malraux’nun ünlü sözü geliyor aklıma.

“Bir hayat hiçbir şeydir ama hiçbir şey bir hayat değildir.”

Bir umut olsa, “sayı” sadece bir bile düşse…

Yazı böyle bitmemeli.

Sema Holding ve Alp Gürkan adlarını unutma!

 

Twitter: @bilgehanucak

Devamını Oku

Ben, Sabri Ugan: Gençliğimi Sakız'da bıraktım!

Sakız'daydım.

Çeşme'ye gidenler bilir. Hani kolunu uzatsan dokunacakmış gibi duran Yunan adası Sakız'da.

Yıl 1930...

Daha birkaç yıl öncesine kadar Osmanlı'nın kontrolündeki Sakız, Yunanistan'a bırakılmış.

Hangi Yunanistan'a? 9 Eylül 1922'de İzmir'de denize dökülen Yunanistan'a.

Böyle ifadeler kullanmayı sevmiyorum ama durumu bu kadar net anlatan başka bir cümle yok.

İşte o Yunanistan'ın Lailapas takımıyla, o İzmir'in Karşıyaka'sı bir dostluk maçı yapmaya karar veriyorlar...

O günkü yöneticilerin ruhu şad olsun. Öyle bir ortamda dost elini uzatıp, Sakız'da bir futbol maçı organize etmek gerçekten zor ötesi zor.

(Aslında Ege'ye bugünler için şişe içinde bir mesaj bırakmışlar. Keşke Çanakkale Boğazı'nı geçip, bugünlerde İstanbul'a ulaşabilse. Boğaz'ın ortasında dursa. Biri açsa. Ne çok ihtiyacımız var. Var da, galiba bizde işlerin yoluna girmesi için o şişeden 'Cin' çıkmalı.)

Neyse...

Lailapas atlıyor bir gemiye Sakız'a, Karşıyakalılar için zaten neredeyse yüzme mesafesi.

Gel gör ki, bütün diplomatik engelleri aşan bu dostluk adımı griden karaya dönüşen bulutların indirdiği bardaktan boşalırcasına yağan yağmura takılıyor.

Daha üçüncü dakikada anlaşılıyor ki, yağmur izin vermeyecek.

İşte aradan geçen 84 yıl sonra oynanan bu tarihi maça tanıklık ettim Sakız'da…

* *

Benim için maç değil dostlarla bir arada olmak önemliydi. Ve elbette tarihe tanıklık etmek.

Yoksa maç denilince Sakaryaspor'un 80'li yıllarda Konyaspor'la şampiyonluk için çekiştiği 2-2'lik Konya deplasmanıyla, Türkiye Kupası'nı alıp döndüğü Samsun  deplasmanı futbol hikâyem için üç kitap yazdırır.

Dedim ya, dostlarla olmanın keyfi çok büyük.

O nedenle Gökşin, Çoban Murat, Haldun, Göker ve eşi Işıl'la Sakız Uzo'su eşliğinde sohbetlerimiz futbolun ötesindeydi.

Karşıyaka taraftarının doldurduğu 8-10 restoranda yer bulmak gerçekten meseleydi.

O yüzden belki balıkların tadına bakamadık ama, ahtapotlar, kalamarlar, karidesler sohbetlerimizin tadı damağımızda kalan mezeleriydi.

***

Maçın sonu, daha doğrusu sonsuzluğu belliydi zaten.

Biliyorduk ki; berabere devam ederken iki takım taraftarları sahaya girecek ve maç yine tamamlanmayacaktı. Mizansen hazırdı. 

Randevu İzmir'e taşınacaktı.

Öyle oldu… Ama…

Bu ismi yazın bir yana.

Ali Kemal Özkan…

Bu sene başında Uşak'tan gelmiş ama takıma girememiş.

Benim son zamanlarda gördüğüm en potansiyelli oyunculardan.

Bileklerine çok hakim, hem seri, hem hızlı. Aynı zamanda teknik…

Karşıyaka Teknik Direktörü Yusuf Şimşek kendisine çok benzeyen bu genç ismi parlatabilir. Türk futboluna armağan edebilir.

Ama umarım Ali Kemal Özkan da sadece yeteneğin yeterli olmadığını biliyordur. Çok çalışmadan, çok istemeden, acılar çekmeden yıldız olunmuyor.

***

En büyük sürpriz ise Yusuf Şimşek'i yeniden futbolcu olarak izlemekti

Benim için futbolun 'az' izlediğimiz 'çok' isimlerinin başında gelir Yusuf Şimşek.

Oyunda 15 fakika kaldı ya da kalmadı…

Futbolun resitalini sundu…

Büyüledi. 

O ne top hakimiyetidir öyle.

Sanki futbolun postacısı...

O ne adrese top göndermeler öyle.

O ne akıl öyle.

Futbolun diploması olsa, profesör olurdu yeminle.

Bir taraftar şöyle diyordu.

"Çıksa, şimdi bile oynar."

İşte o anda sıyrıldım dostluk maçından.

Kendi kendime dedim ki, "Olmazdı. Oynayamazdı."

Bu yüzden 'az' kaldı, 'çok' olamadı ya zaten.

Eskiden tamam, 10 numaralar idare edilirdi ama, şimdi olmaz.

Koşmadan olllmaaazzz…

***

Kısa güne sığan bu seyahat yordu doğal olarak. Eh artık o kadar genç değilim, kabul ediyorum. Yine de saat 02.00'ye kadar direndim.

Yastığımın hayaliyle cıvıl cıvıl seslerin yükseldiği barların önünden geçerken yaşlandığımı anladım…

İçimdeki içeri girme isteğini bir yumrukta nakavt eden uykum gösterdi bunu bana...

Uyumalıydım.

Ertesi sabah saat 07.00'de feribota doğru ilerlerken az daha küçük dilimi yutacaktım.

Onca ülke gördüm ama bununla ilk kez karşılaşıyordum.

Eğlence aynı tempoda devam ediyordu. Öyle üç beş kişiyle de değil. Tıklım tıklım…

"İçeri gir" diyordu hem bedenim hem yüreğim…

Uykumu almıştım ya, gençtim. Enerjiktim.

Evet evet, girip müziğe eşlik edebilirdim...

Ne yazık ki bu kez iş güç, yetişmem gereken programlarım ve yaklaşık yarım saat sonra kalkacak feribot beni bekliyordu.

Sakız'dan dönerken şöyle bir bakıp " Bekle" dedim... "Yarıda kalan bu maçı tamamlamak için geri döneceğim."

Twitter: @bilgehanucak

 

Yazını sahibi Sabri Ugan için… Twitter: @sabriugan

Devamını Oku

Cansın Erol'la şarkıların ve anıların içinden bir söyleşi (Alaturka Sohbetler III)

Olağanüstü dokunaklı şekilde yazdığınız şiirlere bakınca sanki entelektüel bir çevre içinde büyüdüğünüz intibaı uyandı bende. Nasıl bir ortamda geçti ilkgençlik günleriz?

Öğretmen bir ailenin kızıyım. Çok küçük yaşlarımda evimize gelen babamın askerlik arkadaşı Orhan Veli, Nihal Atsız gibi şairler, yazarlar ve onların sohbetleri alt yapımı oluşturdu galiba. Orhan Veli'nin kucağına oturup okuduğumuz ve “Ağaca bir taş attım” şiiriyle çok güldüğümüzü hatırlıyorum. Sonra Okul… Şiir yarışmalarında aldığım dereceler… 1962’de evlendiğim eşimin de büyük katkısı oldu. Kendisi Mülkiye mezunuydu ama çok da güzel keman çalan, musiki bilgisi derin bir insandı. Çok genç yaşta çok değerli bestekârlar, müzik ve edebiyat sanatçılarıyla beraber olma şansım oldu hep.

Burada araya girmek istiyorum, Nihal Atsız ve Orhan Veli miydi en sevdiğiniz şairler? Ya da, kendinize örnek aldığınız bir başka şair mi vardı?

Şair Nedim, Yunus Emre, Aşık Veysel… Adını sayamayacağım kadar çok şair okudum ki zaman zaman hepsinin izi kaldı gönlümde. Hepsinden birşeyler alırsınız ve sonunda kendi gönül renginiz çıkar bu birikimlerden. Her şeyin aslı güzeldir çünkü. Taklit etmek değil; okumak, öğrenmek ve kendiniz olmak… Çünkü sanata güzellik veren, her ruhun gönül renginin farklarıdır.

Ailenizde şiir yazan var mıydı?

Evet babam. Çok iyi bir şairdi. Hatta Güneşin Battığı Yerde isimli ilk kitabımı onun şiirleriyle de süslemiştim. Çok güzel bir hatıra oldu.

Çetin Altan, "ya yazar olursunuz ya mutlu" der ya, sizin de ona benzer bir yazarlık yaşamınız oldu galiba. . O elim kazadan önce de şiirler yazar mıydınız?

Bizim neslin gençleri romantik, pembe gözlükler takan, sorunları olsa da küçük şeylerle mutlu olan Atatürk aşığı bir nesildi. Onun için şiirin hayatımızda çok büyük etkisi vardı. Evet, o yaşlarda da çok şiir yazdım. Eşim çok modern bir insan olmasına rağmen evlendikten sonra şiir yazdığımı herkes bilsin pek istemedi. O tarihlerde bir hanımın şiir yazması mı ters geldi yoksa sevginin getirdiği bir kıskançlık mıydı bilmiyorum. Ben de saygı gösterdim. Ama gizli gizli de yazdım. Dillere destan müzik toplantılarımız ve bütün günün bestekârları sanatçılarıyla olmamıza rağmen şiir yazdığımı o tarihlerde kimse bilmiyordu.

Rahmetli eşiniz, şiirlerinizi herkesle paylaşmanıza destek verseydi daha farklı bir Cansın Erol mu çıkardı karşımıza sizce? Gizli yazılan şiirler daha romanesk, daha duygulu olmuştur herhalde…

Eşim bir gönül insanı ve müzik ustasıydı. İzin verseydi de ben şairim diye ortaya çıkamazdım. O günün şartlarında ben de utanırdım herhalde. Eşime âşıktım ve bulunduğumuz müzik ve sanat ortamı beni zaten tatmin ediyordu. Çok şeyler aldım o güzel zamanlarda. Şansınız varsa su yolunu her zaman bulur.

Selahattin İçli'nin ilk şiirinizi besteleme öyküsü nasıldı?

Sevgili Selahattin İçli Hocam ve eşi Pınar müzik toplantılarında beraber olduğumuz dostlarımızdandı. Eşimi 1978 yılında maalesef bir trafik kazasında kaybettim. Üç küçük evladım ve ben… Bütün dünyam yıkıldı. Ama çocuklarınız var ve hayat devam edecek. Çok zor. İçiniz dolu ama konuşamıyor, anlatamıyorsunuz. Sonra “Güneşin battığı yerde” ve hüzün şiirleri dökülmeye başladı gönülden. Gece, ben ve şiir… Küçük mavi kaplı bir defterim var. Şiirlerimi oraya yazıyorum. Bir akşam Selahattin Hocamın eşi Pınar masanın üstünde defteri gördü. Şiir yazdığımı bilmiyor. İlk sayfada “Güneşin battığı yerde” şiiri vardı. Okur okumaz ağlamaya başladı. “Bunu kim yazdı” diye sordu, “ben” dedim. Selahattin Bey’i yanına çağırdı. O da okudu, arkada “Hüzün” ve birkaç şiir daha var. “Cansın Hanım bu defteri alabilir miyim?” dedi. Ben şaşırdım, tabii ne demek, dedim. Eşimi ve beni çok iyi tanıyor ya, çok üzüldü, şiirleri okumak istiyor dedim. Besteleneceği aklıma hiç gelmedi. İki ay sonra şiir bestelenmişti ve ben o anki duygularımı anlatamam inanın. Sonra “Hüzün” ve diğer şiirler… Ve Selahattin Bey’in evladı gibi sevdiği sevgili Ahmet Özhan okudu. Ben, acılı dünyamı, sanatın ve sevginin güzelliğiyle buluşturan güzel insanlarımı hep minnetle andım.

Birçok büyük sanatçı, belki de hepsi, sizin eserlerinizi okuyor. Ne hissediyorsunuz?

Benim en büyük şansım Selahattin İçli gibi büyük bir bestekârın ve Ahmet Özhan gibi bir büyük sesin bütünlüğüdür. Daha sonra tanımaktan onur duyduğum çok kıymetli bestekârlarım da besteleriyle taçlandırdı beni. Sonra çok değerli sevgili sanatçılarımız gönülleriyle güzel yorumlarıyla otuzbeş yıldır yaşattılar şarkılarımızı. Çok güzel dostluklarım, onurlarım oldu kendileriyle. Bu yolda bana emeği geçen bütün güzel yorumcu bestekâr dostlarıma teşekkürüm sonsuzdur. Sanat ve sevgi, kalpten kalbe giden en kısa yoldur. Bu sloganım beni hiç yanıltmadı ve bundan çok mutluyum.

Gene şiirlerinize dönelim… Nedir sizin için şiir yazmak, nasıl başladınız?

Başlamadım, hep vardı herhalde. Şiir hayatın ta kendisidir. Kaçıp gidecek, yaşanmış duyguların, o an çekilmiş unutulmayacak ruh fotoğrafları, resimleridir. İçinizin sevinçleri, isyanları, çığlıkları, dertleşmeleridir. Aşktır, vatandır, sevgidir, doğadır. İkinci defa yaşanılmasına imkân olmayan bir ânı, bir duyguyu, hissedişi, sonsuzlaştırmak; daha güzel bir dünyaya sığınmak, güzellikleri daha da güzelleştirmek, duyulan yüklerden kurtulmak için gerçek içinde hayal âlemi yaratan bir ruh eseridir. Her kişinin kendinden bir şeyler bulmasını sağlayan ve bu yolla insanları kendine bağlayan sanattır. Paylaşmadır.

"Hoşgeldin gönül bahçeme"nin sizin hüzünlü şiirlerinizden bambaşka bir havası var. Bir kaza olarak mı ortaya çıktı bu mutlu şiir? Bir hatırlatabilir misiniz şarkıyı hatırlayamayan okuyucularımız için?

“Hoşgeldin gönül bahçeme / Bahar yüzlüm hoş geldin / Bak nasıl değişti renkler / Her taraf gonca doldu hoşgeldin / Geceler boyu beklediğim / Yağmurla gelen / Seninle doldu en kuytu köşeler / Her yer gülüyor sanki / Çok mutluyum inan ki / Yeniden hayat verdin hoşgeldin / Bir yıldızdı istediğim / Karanlık geceme / Sazlım, sözlüm binlerce güneş verdin / Can verdin gönül verdin hoşgeldin.

Şiirle, müzikle, hüzünle dolu bir akşam yemeğinde, sevgili Selahattin Bey, Pınar ve dostlar çok sitem ettiler bana. Hep hüzünlü şiirler yazıyorsun artık yetti, biraz da keyifli şeyler yaz diye. Sonra gece herkes evine gitti. Masa öylece duruyor… Çocuklarım odalarında mışıl mışıl uyuyor. Dışarda, usulca yağan yağmurun sesi dışında hiç ses yok. Dostlar, gönül verdiğim sanat ve hiç ölmeyecek sevgilerim. Birden içime şükür ışıkları doldu. Şiir, masadan aldığım bir peçetenin üstüne dökülüverdi. “Hoşgeldin gönül bahçeme bahar yüzlüm hoşgeldin”. Noktayı koydum, Selahattin Beylerin telefon numarasını çevirdim. Kapıdan yeni girmişler. Nefes nefese. Pınar açtı telefonu. Bak, neşeli şiir yazdım, dinle dedim. Sen delisin, dedi ama şiiri de çok beğendi. “Selahattin, kâğıt kalem al da gel; sen bunu mutlaka bestelersin” dedi. O yıl sevgili Ahmet Özhan’ın yorumuyla “Hoşgeldin” bir dolu ödül aldı. Değerli bestekâr Avni Anıl’ın bestesindeki şiir gibi, “Rüya gibi uçan yıllar / Biraz durun durun biraz”. Yıllar durmadan rüya gibi uçup gidecek ama anı hazineleri, onlar hiç bitmeden nesilden nesle güzellikleriyle kalacak. Yeter ki biz insanlar sevgisizlik ve dünya geçiciliğiyle onları yok etmeyelim.

TSM’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Yeni bir “Cansın Erol” gelecek mi?

Yetmişler-seksenler TRT’nin tek kanal olduğu ve Türk Sanat Müziği’nin en popüler olduğu zamanlardı. Sonra kanalların çoğalması, reyting kaygıları, gerçek gazino kültürünün bitmesi, etkisini azaltıyor görünse de TSM her zaman var olacaktır. Yine çok güzel besteler yapılıyor ama TRT de dahil gereken değer verilmiyor maalesef. İltifatınıza çok teşekkür ederim ama Cansın Erol sanatta sadece bir zerre. Çok iyi yazan değerli şairlerimiz ve müzik insanlarımız var ama gereken platformu bulamama sorunu olduğunu düşünüyorum. Maalesef yalnızca maddiyatın ve ekonomik sorunların olduğu, sanatın geri plana itildiği bir toplumun sorunudur bugün gelinen nokta.

Sizin şarkılarınıza sık sık yer verilen iki program var: NTV’de Mehmet Barlas ile Oğuz Haksever’in sunduğu “Makam Farkı” ve TRT’de –şarkılarınızı ayrı bir yorumla okuyan– Bekir Ünlüataer’in “Neşe-i Muhabbet”i. Bu programlar da olmasa alaturka nasıl ulaşacak yeni nesillere?

Günümüzde konservatuarlarda yetişen, Türk müziğine gönül vermiş çok değerli sanatçılarımız, şairlerimiz ve bestekârlarımız var. Ama yukarıda ifade etmeye çalıştığım sorunlar da var. Medyanın, bütün kanalların rolü çok büyük. Yalnızca yaşama kaygısıyla yapılan ve reyting furyası olmadan kendi öz müziğimize gereken değer verilebilseydi zaten bugünlere gelinmezdi. Evet az da olsa çok güzel programlar yapılıyor ve çok değerli genç sanatçılarımız, korolar yaşatıyor gerçek sanatı. Kitlelere ulaşan en büyük güç medya ve eğitimli ve sanata değer veren bir toplum olabilmek çok önemli aslında. Belki ütopya ama bence bütün okullarda birinci sınıftan sanat ve sevginin değeri öğretilmeli çocuklarımıza.

 

Twitter: @bilgehanucak

Devamını Oku

Ahmet Altan: Gazetecilik nedir?

Gazetecilik nedir?

Bana sorarsanız yüzde doksan dokuzu alçaklık ve korkaklık, yüzde biri ise dürüstlük ve cesaret olan bir meslektir. Ve o yüzde birlik kısmıyla dünyayı da hayatı da değiştirmekte büyük rol oynar.

“Niye alçaktır” sorusunun cevabını vermeden önce, bu korkunç alçaklıklara birkaç tane sizin de çok iyi bildiğiniz tarihi örnek vermek istiyorum.

Sacco ile Vanzetti 1927’de cinayetten mahkum olarak idam edilen iki İtalyan anarşistiydi bildiğiniz gibi.

Suçları hiçbir zaman kesin bir şekilde kanıtlanamadı ama bu belirsizlik onları ölümden kurtarmaya yetmedi.

Niye?

Ünlü bir tarih profesörü olan Arthur Schlesinger, bu korkunç olayla ilgili çocukluk anısını anlatırken bu “niye”nin de cevabını veriyor aslında.

“O yaz New Hampshire’daki bir kamptaydım ve gazeteleri beyzbol sonuçlarını öğrenmek için okurdum. 1927 yazında dokuz yaşındaydım. Maç sonuçlarına bakmak için bir Boston gazetesi aldım ve anlatamayacağım bir şokla ‘Sacco ve Vanzetti idam edildi’ başlığını okudum. Kamp yöneticilerinden birinin diğerine o sırada ‘Allaha şükür bu piçleri hallettiler sonunda’ dediğini duydum.”

O kamp yöneticisini böyle insafsızca, vicdansızca, rezilce konuşturan işte o sözünü ettiğim basının alçaklığıdır.

Sıradan bir öğretmen olan o Amerikalı adam, davanın detaylarını bilmiyordu, bugün bile belirsizliğini koruyan bu davayla ilgili açık noktalar hakkında bir bilgisi yoktu ama o iki anarşist İtalyanın idam edilmesi gerektiğine inanıyordu.

Bu inanca nasıl ulaşmıştı, belki de dürüst bir adam olan o kamp yöneticisini, haksız bir idamın vicdani sorumluları arasına kim sokmuştu?

Tek bir cevabı var bunun.

Gazeteler ve gazeteciler.

Sacco ile Vanzetti davası sırasında “göçmen işçiler” hakkında korkunç yazılar çıkıyordu Amerikan basınında.

Sacco ile Vanzetti yakalandıktan bir yıl sonra 1922’de Saturday Evening Post’ta Kenneth Roberts, “açlık sınırında yaşayan çok sayıda insan Amerika’ya gelip düşük ücretlerle çalışıyor. Para biriktirmek kararlılığıyla pislik ve karanlık içinde yaşıyorlar. Amerikan işçilerinin düzgün bir hayat sürmelerini sağlayacak paraların bir parçasını alıyorlar. Bu, Amerika’da hayat standardını düşürüyor” diye yazmıştı.

Ve, bu inanç Amerikan kamuoyu tarafından benimseniyordu.

Eğer böylesine bir kamuoyu oluşmasa o iki İtalyanı elektrikli sandalyeye o kadar kolay oturtamazlardı.

Peki, bir bilinen örnek de Almanya’dan verelim.

Şu ünlü Reichtag yangını.

Hitler faşizminin önünü açan bu büyük kırılma noktasında, Meclis’i komünistlerin yaktığına Alman halkını kim inandırdı?

Kim bu yangını bahane ederek Hitler’in faşist diktatörlüğünün yolunu açtı?

Cevabını benden daha iyi bildiğinize eminim.

Alman basını.

Bir de Fransa’ya bakalım.

Şu zavallı Yüzbaşı Dreyfus.

Yahudi Yüzbaşı Dreyfus.

Alman casusu olmakla suçlanmıştı ama casuslukla alakası yoktu.

Bile bile mahkum ettiler sırf o sırada Fransa’daki Yahudi düşmanlığından yararlanarak.

Yahudi düşmanlığı nasıl topluma yayılmıştı peki, kim yaymıştı bu düşmanlığı?

Cevabı biliyorsunuz.

Peki, hep bildiğiniz şeylerden söz etmeyeyim, biraz da bilmediklerinize değineyim.

Daha az dramatik bir iki örnek vereyim.

Kendi ülkemde olanlardan, kendi başıma gelenlerden, bizzat yaşadıklarımdan.

Benim babam çok ünlü bir solcu yazar, ayrıca İstanbul’un ilk sosyalist milletvekillerinden.

Babamın sosyalist kavganın tam göbeğinde olduğu, benim çocukluktan gençliğe geçtiğim yıllarda bir gün eve gelen gazetelerin birinin manşetinde kocaman bir yazı gördüm.

Babaannemin genelevde çalışmış olduğunu ve “vesikası” bulunduğunu yazıyordu.

Babaannem, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı olan İsmet Paşa’nın topçu okulundaki komutanı olan bir generalin kızıydı.

Zavallı kadına gazeteyi o sabah gitiği bankada göstermişler, o da düşüp bayılmıştı. O sıralarda altmışlı yaşlarında olan babaannem ayıldığında ilk sözü küçük bir kız çocuğu gibi “ya babam bunu görseydi” olmuştu.

Büyüdüğümde ben de bu gazeteciliğe ve kavgalara karıştım.

On, on iki yıl kadar önce Almanya’da bir romanım yayınlandığında oraya gitmiştim, bir de Türk dinleyicilerin geldiği bir toplantıda konuşmuştum.

Türkiye’ye döndüm.

Sabahleyin, kapının önüne bırakılan gazeteleri aldım, gazete tomarının en üstündeki gazetenin dokuz sütuna manşetinde kocaman puntolarla yazılmış iki kelime vardı:

“Fransız Ahmet.”

Önce anlamadım. Sonra haberi okudum. Benim hakkımdaydı. Almanya’daki konuşmamda hiç söylemediğim sözleri söylediğimi, Türkleri aşağıladığımı iddia ediyordu.

“Ben öyle sözler söylemedim” diye açıklama yaptım, ertesi gün gazetenin yöneticisi, “bunlar böyle hem söyler hem inkar ederler” diye yazdı.

Gazetenin iki sayfasını benim öyle söylediğimi iddia eden insanların “tanıklıklarına” ayırdı.

Kimse beni savunmadı. Büyük televizyonlara beni çıkarmıyorlardı, ben de küçük televizyonları teker teker dolaşıp gazetenin yalan yazdığını anlatıyordum ama pek inandıramıyordum insanları.

Sonra bir gün Almanya’dan bir Türk meslektaş telefon etti, “ben o gün sizin konuşmanızı izledim ve Köln Radyosu adına kaydettim, isterseniz size bandı göndereyim” dedi.

O bant sayesinde ancak kanıtlayabildim gazetenin yalan yazdığını, özür dilediler.

Bir küçük örnek daha anlatıp sonra neden gazetelerin böyle alçaklıklar yaptığını becerebildiğim kadarıyla daha genel bir çerçevede değerlendirmeye çalışacağım.

Gene o sıralarda Aldatmak diye bir roman yazmıştım. Bir sabah gene büyük gazetelerden birinin sürmanşetinde “romanı çaldığım” iddiası yayınlandı.

İddiayı ileri süren gazeteci, “benim kitabımı okumadığını ama konuyu karısının kendisine anlattığını ve bunun Arthur Hailey’nin kitabından yürütme olduğunu” söylüyordu.

Bir basın toplantısı yapıp “bu iddianın tümüyle yalan olduğunu” söyledim.

Ertesi gün “benim kitabı çaldığımı” iddia eden gazete söylediklerimi çarpıtan bir başlık attı.

Gazetenin yayın müdürüyle bir gün karşılaştım ve ona “neden söylediklerimi çarpıttığını” sordum, bana cevabı hiç unutulmaz bir cevaptı.

“O kadar da gazetecilik yapacağız” demişti.

Gazetecilik buydu ona göre. Sadece ona göre değil birçok gazeteciye göre öyleydi. Gerçekleri çarpıtmak.

Benim kitabımı okumadığını ama benim o kitabı çaldığımı “anladığını” söyleyen gazetecinin ise geçtiğimiz günlerde bir ses kaydı yayınlandı, başbakanın adamına “kamuoyu yoklamalarındaki rakamları hükümetin işine gelecek biçimde çarpıtmayı” öneriyordu.

Sanırım hem dünyadan hem de Türkiye’den yeterince örnek verdim.

Şimdi gelelim temel sorumuza, neden gazeteciler böyle alçaklıklar yapıyor?

Gazeteciliğin üç büyük düşmanı vardır.

Devlet, gazete patronları ve gazete okurları.

Devletler, gazeteleri kendi propaganda araçları olarak kullanmaya çalışırlar ve çoğunlukla da kullanırlar.

“Sırlarının” gazetelerde yayınlanmasına engel olmaya uğraşırlar ve genellikle de başarırlar.

Biliyorsunuz en ünlü örneklerinden biri, “Domuzlar Körfezi” çıkartmasını haber alan Amerikan gazetesinin bunu “devletin isteği” üzerine yayınlamamasıdır.

Daha sonra Başkan Kennedy, “keşke yayınlasalardı, bu felaketi yaşamamızı önlerlerdi” demişti.

Bugün gelişmiş ülkelerdeki gazeteler bir ölçüde bu devlet baskısından kurtulmayı başardılar ama hiçbir zaman yüzde yüz kurtulamazlar. Bunun bir nedeni devletle “iyi geçinmek” arzusu ise, diğer ve belki de daha önemli nedeni gazetecilerin birçoğunun “devlet çıkarlarını” gazetecilik mesleğinin ilkelerinden daha önemli görmesidir.

Bir gazeteci için “devlet çıkarı” diye bir kavram yoktur, olamaz. “Devlet çıkarını” korumak “devlette çalışanların” işidir. Gazetecilerin işi de gerçekleri açıklamaktır.

Toplumsal bir işbölümüdür bu. Toplumlar, gazeteciliği bunun için keşfetmiştir, gizli olanları, saklananları bulup çıkarsınlar, halka anlatsınlar diye. Eğer gazeteciler de devlet görevlileri gibi düşünmeye başlarsa bu toplumsal işbölümü aksar.

Neyin “devletin çıkarına” olduğuna devleti yönetenler sadece kendileri karar vermek ister. Peki ya devleti yönetenler yanlış karar veriyorsa, ya “devlet çıkarına” sandıkları şey aslında devletin ve toplumun çıkarına aykırıysa? Gazeteciler olmadan, gerçekler açıklanmadan bu nasıl anlaşılacak?

Gazetecilerin, devlet konusunda kendi mesleklerinden uzaklaşıp “devlet görevlisi” kılığına girmesi toplum için en büyük tehlikelerden biridir ve bu büyük tehlike dünyanın her yerinde, her toplum için vardır.

Dediğim gibi gelişmiş ülkelerde gazeteler yavaş yavaş bu büyük yanılgıdan kurtuluyor ama Türkiye gibi yeterince gelişmemiş ülkelerde bu büyük mesleki ahlaksızlık hâlâ devam ediyor.

Bizim ülke, “devletin çıkarı” için gerçekleri saklamayı gazetecilik sanan gazetecilerle dolu, bir de hiç utamadan bunu övünerek söylediklerini işitiyoruz.

“Ben bu haberi basmazdım” diyen gazetecilerle dolu etraf.

“Basmazmış, çünkü bu devletin lehine olmazmış.”

O gazetecilere sormak isterim:

“Sana ne devletten?”

Sen devletten sorumlu değilsin, sen sadece toplumuna ve mesleğine karşı sorumlusun ve o sorumluluk da gerçekliğine emin olduğun her haberi basmanı emrediyor.

Basmadığın, gerçekleri sakladığın zaman toplumun sana olan güvenini kötüye kullanıyorsun demektir, ki bu da seni alçak bir sahtekar yapar.

Gazeteciliğin başındaki ikinci bela, gazete patronlarıdır.

Gazete patronları hem devletle hem de ilan verenlerle iyi geçinmek ister.

Keskin muhalefetten, ilan verecekleri kızdıracak haberlerden hoşlanmazlar, sürekli olarak yanlarında çalışan gazetecileri frenlemeye çalışırlar.

Gazete yönetenler de gazete patronlarının bu arzularından haberdar olarak, bu istekle çok fazla çatışmamaya uğraşarak işlerini yaparlar.

Zordur gazete patronlarıyla uğraşmak, insanı işten atarlar çünkü.

Bunun yakınen biliyorum, çünkü çok işten atıldım.

Ben ilk genel yayın yönetmenliğim sadece on gün sürmüştü, sanırım en kısa genel müdürlük konusundaki rekor hala bendedir.

Bir keresinde de “Atakürt” diye bir yazı yazdım diye atılmıştım işten. Gazete beni sadece işten atmakla kalmamış, bir de ertesi gün birinci sayfaya, tepeden aşağıya inen iki sütunluk bir yazı yerleştirip, beni “okuyucu tepkisinden dolayı kovduklarını” yazmıştı.

Dünyanın her yerinde gazeteciler için gazete patronlarıyla uğraşmak zor bir dengedir. İşini kaybetmeden ama ahlaksızlık da etmeden yerinde kalmak özellikle de gazete yönetenler için çok zordur.

Hem gazete yönetip hem ahlakını korumak yeryüzünün en zor işlerinden biridir ve “ben bunu aynen böyle yaptım” diyebilecek çok az gazete yöneticisi bulunur dünyada.

Gazetelerde ne tür ahlaksızlıklar yapıldığını anlamak için sadece “yayınlanan” haberlere bakmak yetmez, asıl hangi haberleri yayınlamadıklarına bakmak gerekir… Ki o haberlerin hangileri olduğunu, dürüst gazeteciler o haberleri yayınlamadıkça okuyucular asla bilemez.

Gazeteciliğin en büyük alçaklığı ve sahtekarlığı belki de yayınladıklarından çok “yayınlamadıkları” haberlerde saklıdır.

Ben daima “en iyi gazetenin” diğer gazetelerin yayınlamadıkları haberleri yayınlayarak yapılacağına inandım, hâlâ da öyle inanıyorum.

Diğer gazetelerin yayınlamadığı haberleri yayınlayan “küçük” bir gazete, “büyük” gazetelerden daha etkili olur.

Biz Taraf diye bir gazete çıkarmıştık, sanırım o gazete benim bu inancımı kanıtladı.

Gazetenin patronuna, gazete çıkmadan önce “biz otuz bin satarsak Türkiye’yi sarsarız” demişim, böyle dediğimi unutmuştum, daha sonra gazetenin patronu anlattı bana o konuşmayı, ben öyle söylediğimde içinden “benim uydurduğumu” düşünmüş.

Biz daha otuz bin satışa ulaşmadan sarstık Türkiye’yi.

Bunu da bir gerçeği açıklamak için değil, övünmek için söylüyorum. Gazetecilerin övünmekten, “ilk biz yaptık” demekten hoşlanmak gibi bir zaafı vardır ama o başka bir konuşmanın konusu.

Gelelim gazetecilerin başındaki belaların en zorlusuna, gazete okuyucusuna.

Toplumlar, bütün canlı organizmalar gibi değişmekten hoşlanmazlar ve bütün canlı organizmalar gibi yaşayabilmek için değişmeye muhtaçtırlar.

Garip bir duygusal ikilem yaratır bu.

Gazetelerin, alçaklıklara hizmet eden yüzde doksan dokuzluk bölümü toplumun “değişmek” istemeyen tarafına hitap eder, yüzde birlik dürüst yanı da değişmek zorunda olan tarafına.

Sıradan bir gazete okuru yeryüzünün her yanında milletiyle, vatanıyla, diniyle, diliyle ilgili övgüler okumaktan hoşlanır. Bütün siyasetçiler de bunu bilir, sürekli olarak halkı överler.

“Dünyanın en şanlı geçmişine” sahip olmayan bir ülke yoktur, bütün ülkeler “dünyanın en şanlı geçmişine” sahip olduklarına inanırlar.

Burada, “nasıl oluyor da aynı anda bütün ülkeler dünyanın en şanlı geçmişine sahip oluyorlar” diye sormayan bir ahmaklıktan söz ediyoruz.

Bu, insanlığın ortak ahmaklığı ve gazeteciliğin en büyük belası.

Eğer söylemek zorunda olduğunuz gerçek, “dünyanın en şanlı geçmişine sahip olduğuna inanan” okurlarınızın inançlarıyla ters düşecekse ne yapacaksınız?

Size hemen fevkalade güncel bir örnek vereyim.

Ermeni soykırımı.

Biliyorsunuz 1915’in yüzüncü yılına yaklaşırken Türkiye’de bu konu da gündeme girdi. Başbakan “soykırım” demeden, ortadan bir ifadeyle Ermenilere taziye diledi.

Eğer bugün bir gazete Ermeni soykırımından “soykırım” diye sözeder de yaşanan gerçekleri anlatırsa, ilk tepkiyi devletten önce okuyucusundan görecektir.

Bu okuyucu baskısına direnebilecek çok az gazete vardır.

Okuyucu, inançlarına, ezberlenmiş düşüncelerine, yerleşik bilgilerine aykırı haberler ve yorumlar istemez.

Türk devletiyle Kürt örgütü PKK arasında yakın zamana kadar savaş vardı. Bu savaşla ilgili gerçekleri ne Türk okuyucular okumak isterdi ne Kürt okuyucular. İkisi de kendi savaşçılarının kahramanlığını ve haklılığını duymak isterdi.

Büyük gazetelerin hepsi Türk gazeteleri olduğu için hep Türk askerlerinin haklılığı ve kahramanlığı yazıldı. Kürtlerin uğradığı haksızlığı yazan neredeyse bir tek Türk gazetesi yoktu.

Bu sadece devletin, patronun baskısından değildi, bu asıl okuyucu baskısındandı.

Bu baskıya boyun eğdikleri için, sürekli Kürtleri haksız gösterdikleri için, devlet barışmaya karar verdiğinde gazeteler okuyucularına barışın yararını anlatmakta çok zorlandılar.

Devlet propagandasının, devlet denetimindeki eğitim sisteminin, resmî tarihin yarattığı şartlanmış bir okuyucuyla karşı karşıya dünyanın bütün gazeteleri. Gelişmiş dünyada bu bir parça değişmekle birlikte tümden de değişmiş değil.

Üstesinden gelinmesi en zor mesele de budur.

Size gene kendi yaşadığımız bir örneği anlatayım.

Üç dört yıl kadar önce Kürdistan’ın küçük bir mezrasından bir muhtar bizim gazeteyi aradı. Bir askerî birlikten atılan bir havan topuyla küçük bir kız çocuğunun parçalandığını anlattı.

Olay yerine bir muhabir gönderdik.

Korkunç bir gerçek vardı.

Ceylan ismindeki minicik bir kız çocuğu annesine “bana makarna yap” dedikten sonra evlerinin önünde oynamaya çıkmış, mezranın karşısındaki tepeye yerleşmiş askerî birlikten atılan bir havan topuyla paramparça olmuştu.

Haberi manşetten yayınladık.

Ertesi gün Türk basınında tek bir satır haber çıkmadı bu olayla ilgili.

İkinci günü haberi manşetten yeni ayrıntılarla sürdürdük.

Türk basınında gene tek satır çıkmadı.

Üçüncü gün haberi gene manşetten devam ettirmek istediğimizde, yazıişlerindeki arkadaşlarımızdan biri, “boşuna zorlamayın Ahmet Bey” dedi bana, “hiç bir tepki yaratmıyor bu haber.”

Biz gene de üçüncü gün küçük kızın annesinin konuşmasını manşetten yayınladık. Annesi, “kızımın parçalarını eteklerime doldurdum” diyordu.

Ancak üçüncü haberden sonra Taraf’ı kaynak göstererek diğer gazeteler bu habere yer verdi ve o küçük kız haksızlığın sembolü haline geldi.

Bu haberi yaynlamakta zorlanan gazeteler sadece devletten, ordudan, patrondan değil kendi okuyucularının tepkisinden de korkuyorlardı.

Tabii bir başka gerçek daha var burada söylenmesi gereken.

Gazetecilerin çoğunluğu, o şartlanmış halkın tepkilerine sahipler, aynı şartlanmışlığın, aynı eğitimin, aynı resmî ideolojinin kurbanları onlar da… Onun için halkın tepkisinin ne olacağını çok iyi biliyor, okuyucu o tepkiyi göstermeden önce kendileri o tepkiyi gösteriyorlar.

Bu şartlanmışlıkları onların gazeteciliğini önlüyor.

Nasıl bazen “devletle bütünleşip” devlet gibi düşünüyorlarsa, bazen de okuyucularıyla bütünleşip okuyucuları gibi düşünüyorlar. Böyle yaptıklarının farkına bile varmıyorlar.

Ve böyle yaparak okuyucularına karşı sorumluluklarına ve mesleklerine ihanet ediyorlar.

Gazetecinin sadece devletten değil, okuyucunun şartlanmışlığından kendisini arındırması, kendisini bundan kurtarması gerekir.

Okuyucunun “değişmek istemeyen” yanı gerçeklerden rahatsız oluyor ama aynı okuyucunun farkına bile varmadığı “değişim” ihtiyacı da gerçeklerin onun ilgisini çekmesini sağlıyor.

Cesaretle ve dürüstçe davranan gazeteci o tepkiyle birlikte o ilgiyi de çekiyor ve gazetecilik varlığını bu ikili gerginlik sayesinde sürdürüyor.

Biliyorsunuz, Seymour Hersh, My-Lai katliamının iç yüzünü yazdı ve bu haberiyle Pulitzer kazandı.

Size basit bir soru sorayım:

Hersh, bu katliamı bilen tek gazeteci miydi yoksa bunu yayınlayan tek gazeteci miydi?

Kesin cevabı bilmiyorum ama benim tahminim ilk bilen değil ilk yayınlayan gazeteci olduğudur.

Böyle zorlu vakalarda bilgi genellikle tek gazetecide olmaz ama cesaret çoğunlukla böyle tek bir gazetecide, gazeteciliğin “yüzde birinde” görülür.

İşte o yüzde bir de hayatı ve dünyayı değiştirir.

Hersh’ün o haberi, Amerikan halkının Vietnam savaşıyla ilgili algısının değişiminde büyük bir pay sahibidir.

Hersh, devlet gibi düşünseydi, patron gibi düşünseydi, okuyucu gibi düşünseydi o haberi yayınlayamazdı, gazeteci gibi düşündü, gazeteci gibi davrandı ve bugün adı İstanbul’un bir köşesinde bu cesareti sayesinde anılıyor.

Gazeteciliğin yüzde doksan dokuzu unutulur, yüzde biri hatırlanır.

O yüzden, devletle, patronla, en önemlisi okuyucuyla çatışmayı göze alır gerçek gazeteci.

Yüzde doksan dokuzunun gerçekleri sakladığı bir mesleğin yüzde biri olmak, karanlık bir odada çakılan bir kibrit gibi olmaktır, herkes seni görür.

Karanlıkta yanan bir kibrit, aydınlıkta yanan bir projektörden daha parlaktır.

Onun için kimsenin yazmaya cesaret edemediği gerçekleri yazan gazeteciler hemen fark edilir. Öfke toplar, tepki çeker ama unutulmaz olur.

Bunu çok iyi biliyoruz, çünkü bugün bu konuşmayı karanlık bir odaya dönen bir toplumda yapmaktayız, gelişmiş ülkelerin yavaş yavaş geride bıraktığı o karanlığın ne olduğunu biz burada hâlâ en koyu biçimde yaşıyoruz.

Gazeteciliğin en ağır baskılar altında olduğu bir dönemden geçiyor Türkiye.

Tek bir eleştiri bile istemeyen bir hükümet var. Basının büyük bölümüne bizzat sahip. Sahip olmadıklarını ise çeşitli biçimlerde tehdit ediyor.

Hoşuna gitmeyen gerçekleri yazanları vatan hainliğiyle suçluyor.

Kendi çıkarıyla vatanın çıkarının aynı olduğunu söyleyen bir yönetim bu.

Sadece yaptıklarından hoşnut olmadıkları gazetecileri değil, karılarının ya da kocalarının yaptıklarından hoşnut kalmadıkları gazetecileri bile işlerinden çıkartıyorlar.

İşsiz gazetecilerin sayısı her gün artıyor.

Yandaşlarını zengin edip, muhaliflerini açlığa mahkum etmeye uğraşıyorlar.

Çok ağır baskılar altında bugün Türk basını.

Bizim basın, sihirbazların kazlarına benzer, ne kadar bastırırsanız bastırın o baskının altında ezilerek ve itiraz etmeden varlığını sürdürür, bugün de sürdürüyor.

Yüzde doksan dokuzu alçakça davranıyor. Gerçekleri saklıyor, çarpıtıyor, gerçeği söyleyenlere saldırıyor.

Ama burada da yüzde bir var.

Karanlıkta bir kibrit gibi, etraflarını aydınlatıp gerçekleri söyleyebilmek için kendilerini tüketerek yanıyorlar.

Onların ışığını görüyor, onların ışığıyla umutlanıyor, onların cesaretine ve dürüstlüğüne güveniyoruz.

Epeyce uzayan bu konuşmayı bitirirken, dünyanın her yanındaki o yüzde biri, o koyu karanlıktaki alevleri, bir ışık yakmak için kendilerini de yakanları saygıyla ve minnetle selamlayıp, buraya gelip beni dinlemek nezaketini gösterdiğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.


Devamını Oku