Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Kemalizm-Tayyibizm veya Başkanlık Sistemi

Gündemimiz malum "Başkanlık Sistemi" ve yaklaşan seçimler. Ayrıca Euro ve Dolar'ın Türk Lirası karşısındaki hızlı ve istikrarlı yükselişi var ki "ekonominin" alanı olması hasebiyle şimdilik bir kenarda dursun.

Türkiye'de başkanlık sistemi tartışmaları hepimizin bildiği gibi yeni bir şey değil. Ayrıca 1923 ile 1938 arasındaki döneminin de bir nevi başkanlık olduğu iddia edilebilir. Zira Mustafa Kemal Atatürk'ün Çankaya'da "sembolik" bir rol oynadığını kimse iddia etmeyecektir. Eğer böyle bir iddia söz konusu ise bu durumda da cumhuriyeti kurdu, inkılapları gerçekleştirdi, başöğretmen oldu, kadın haklarını verdi, ve sair söylemler havada kalacaktır. Mustafa Kemal Atatürk'ün 15 yıllık cumhurbaşkanlığının akabinde İsmet İnönü'nün 12 yıllık cumhurbaşkanlığı da en azından "milli şef" olması açısından herhalde pek "sembolik" olmamıştır. Bu iki ismin "bağımsız" cumhurbaşkanı olmadığını da eklemek de yarar var. Zira son dönemde cumhurbaşkanının bağımsızlığı ve tarafsızlığı sıkça gündeme geldi ve malum Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) birer mensubuydular.

Başkanlık sistemine geçiş ile ilgili temel itirazlardan birisini "tek adam rejimine" dönüleceği kaygısı oluşturuyor. Elbette buradaki tek adam da Recep Tayyip Erdoğan. Dürüst olmak gerekirse benim de endişelerim yok değil. Zira Türkiye'de "tek adam" döneminde yaşananlara şöyle bir göz attığımızda endişelenmek için yeterli sebep bulmak çok kolay. Fakat böyle acı bir tecrübenin içerisinden geçmiş bir toplumun tekrar aynı hatayı yapacağını varsaymak da pek akla yatkın değil. Mutlaka kraldan çok kralcılar oldu, oluyor ve olacak. Ayrıca bu durum geçiş dönemleri için çok da anormal değil. Türkiye'nin ulus devlet paradigmasını silkeleyip attığı, yerine daha adem-i merkeziyetçi ve farklılıkları zenginlik olarak kavrayan bir anlayışa doğru evrildiği şu günlerde elbette endişelerimiz ve ümitlerimiz de her olağan zamandan daha farklı bir hadde seyrediyor. Başkanlık sistemi ne getirir ne götürür, esasen nedir, niçin gereklidir veya niçin gereksizdir gibi sorular etrafında tartışma yürütemiyor olmamız da esasen bu duyguların, yani endişe ve ümitlerin toptancılığı, olağanüstülüğü ile yakından ilgilidir.

Muhakkak tek adamcılığı istememeliyiz. Kemalizmin ikamesi elbette Tayyibizm olmamalı ve bunun için hep birlikte mücadele vermeliyiz ancak mevcut durumu da bir kabus haline getirmek önümüzdeki günler açısından hiç sağlıklı değil. Başka bir ifade ile gece uyurken gördüğümüz kabusu gün içerisinde yaşayacakmış gibi davranmak hiç birimiz için hayırlı bir durum değil. Türkiye'nin son 15 yılda hem İran, hem Malezya, hem Model Ülke, hem Ekseni Kayan Ülke olduğu gerçeği elimizde bir veri olarak duruyor. İçeriden ve dışarıdan bir takım çevrelerin gördükleri kabusları günün gerçekleri olarak addederek tavır alması kimseye yarar sağlamış değil. Aksine bu varsayımlar toplumu daha fazla geriyor ve kutuplaşmayı körüklüyor. Elbette burada politikacıların keskin dillerinin de büyük sorun olduğu not edilmeli. Birileri "Cumhuriyeti Yedirmiyor" diğerleri "Yeni Türkiye" kuruyor fakat esas olan cumhuriyetin sürekliliği içerisinde sistemin yenilendiği, kapsamlı bir reform sürecinin gerçekleştiğidir ki bu sanırım her birimiz için elzem olandır.

Başkanlık sistemi olur veya olmaz ancak bunu tartışamıyor olmamız büyük sorun. Daha da kötüsü Başkanlık sistemi ile kesinlikle anti-demokratik bir adım atılacağı, ülkenin mutlaka eyaletlere bölüneceği gibi hayal ürünü düşüncelerin rağbet görüyor olması. Birincisi başkanlık da gayet demokratik olabilir, ikincisi ise başkanlık sistemi demek mutlaka federalizm veya eyalet sistemi demek değildir. Sanıyorum dünya üzerinde kabul edilmiş ve amiyane tabirle şıkır şıkır işleyen bir sistemden bahsetmemiz mümkün değildir. Yarı-Başkanlık, Başkanlık veya Parlamenter sistemin kendilerine göre zayıf, eksik yanları olduğu gibi uygulandıkları mekana-zamana-topluma göre de gerek negatif gerekse pozitif farklılıkları mevcuttur. Amerika Birleşik Devletleri'nde iyi olan başkanlık sistemi bazı Latin Amerika ülkelerinde kötü sonuçlar vermiştir. İngiltere'deki parlamenter sistem ile Lübnan'daki parlamenter sistemin işlevleri ülkelerin kendi toplumsal dinamikleri açısından birbirinden tamamen farklıdır. Yarı-Başkanlık Fransa'da üniter yapı içerisinde kendi sorunlu yanlarını barındırırken diğer yanda Rusya'da federal yapı içerisinde bir yarı-başkanlık sistemi tesis edilmiştir. Uzun lafın kısası yönetim biçimlerinin adları aynı olmakla birlikte işlevleri değişkenlik gösterebilir. Farklı bir ifadeyle belirtmek gerekirse; suyun kaynama derecesi genellikle 100 olarak kabul edilir fakat gerçekte suyun kaynama derecesi hava basıncıyla bağlantılı olarak değişim gösterir. Başkanlık Sistemi de toplumsal koşullara, siyasi kültüre, sistemi oluşturan yasalara ve özellikle anayasal çerçeveye göre değişkenlik gösterecektir.

Türkiye'de mevcut durum bir "absürt komedidir". Maalesef geçtiğimiz yıllarda yapılan trajikomik müdahaleler bugün içinde yaşadığımız absürt sistemi oluşturmuştur. Anayasal olarak yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu'na verilmiştir ancak eylemde genellikle cumhurbaşkanları "sembolik" roller üstlenmiş, mevcut yetkilerini kullanmamıştır. Türkiye'nin parlamenter sistem olduğunu iddia edenler, kullanılmadığı için cumhurbaşkanına tanınan yetkileri yok saymaktadır fakat geldiğimiz aşamada halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı ile bunu sürdürmek olanaksızdır. Türkiye bugün adı parlamenter olan bir yarı-başkanlık sistemine sahiptir. 2007 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Abdullah Gül'ü seçtirtmemek için 367 anayasal çoğunluk saçmalığını ortaya atanlar bugün başkanlık sistemi tartışmasını da endişe ile karşılarken, geldiğimiz aşamanın mimarları olduklarını unutmuş görünüyorlar. Zira cumhurbaşkanını halkın seçmesine karar verilen referandum bizatihi Abdullah Gül'ün seçimi sürecinde yaşanan siyasi krizlerin sonucunda gerçekleşmiştir. Daha düne kadar parlamentoyu kilitleyip cumhurbaşkanı seçimini krize dönüştürenler bugün halkın seçtiği cumhurbaşkanını mevcut yetkilerini kullandığı için acımasızca eleştirmektedir. Halka rağmen halkçılık geçmişine sahip bu siyasi aklın bizzat halk tarafından seçilen cumhurbaşkanını meşru görmemesi, yetkilerini kullanmasını münasip bulmaması da eski hastalıklarının devam ettiğini göstermektedir.

Aynı siyasi akıl başkanlık tartışmasına dair hiçbir entelektüel katkı sunmazken, yıllardır sürdürdükleri "istemezük" tavrını devam ettirmekte ve temel argüman olarak anti-demokratik bir sistem kurulacağından bahsetmektedirler. Fakat gözden (bilerek) kaçırdıkları nokta epey mühimdir; Türkiye'de ilk kez halk cumhurbaşkanını seçerek parlamenter demokrasinin ilerisinde bir adım atmış, cumhurbaşkanı eskiye nazaran çok daha demokratik bir şekilde seçilmiştir. Şimdi talep edilen ise bu ileri adımın ortadan kaldırılması ve eskiye dönüştür. Türkiye'de değişim ve reform teorik değil pratik olarak gerçekleşmekte ve bu durum şuan içinde yaşadığımız "parlamenter sistemde halkın seçtiği cumhurbaşkanı" şeklindeki absürt durumu oluşturmaktadır.

Maalesef Türkiye'nin son 15 yılı eski sistemin daimi koruyucusu dar bir grup (merkez) -ve etkisi altındaki gruplar- ile yeni bir sistem oluşturmak isteyen geniş kitleler arasında çetin bir mücadeleye sahne olmuştur. Atatürkçülük ve Milliyetçilik gibi topluma öğretilmiş tabuları temel alan bu merkez grup medya üzerinden algı yönetimini sürdürürken, askeri ve yargı bürokrasisi üzerinden de değişime direnç göstermeye çalışmıştır. Diğer tarafta ise bu dar fakat güçlü merkeze karşı mücadele eden geniş ancak medyada bürokraside güçsüz çevre ilk 10 yılını güç temerküzü ile geçirmiş ve bunun için gönülsüz ve hatta zorunlu ittifaklar gerçekleştirmiş ancak günün sonunda ittifak ettikleri ile mücadele eder konuma düşmüştür. Gelinen bu aşamada dün güçsüz olan çevrenin uzun süren güç temerküzü ve devlet yönetme tecrübesi ile merkezi oluşturduğu ve yeni sistemi kurma hedefinde son aşamaya geldiği söylenebilir. Başkanlık sistemi ve bu minvalde yapılacak yeni anayasa uzun erimli ve sabır yüklü bir mücadelenin taçlandırılması olacağı gibi eski dar merkez grubun yıllardır sürdürdüğü değişime karşı olan direnci bitirecektir. Bundan sonra mühim olan kurulacak yeni merkezin geçmişin hatalarından ders çıkarmış olması ve vatandaşlık hukukuna dayalı adaletli bir sistem tesis etmesidir. Başka bir ifadeyle; kimin yönetimi veya merkezi elinde bulundurduğunun öneminin kalmadığı, devlet başkanının kim olduğunun mühim olmadığı, devletin yönetiminin şeffaf, adil, çoğulcu olduğu yeni bir sistemin tesis edilmesi uzun yıllara yaslanan bu mücadelenin başarısı olacak ve mücadelenin liderliğini Türkiye siyasi tarihine altın harflerle yazacaktır. Aksi bir durumda ise düşünmek bile istemediğimiz şekilde; canavarına benzemiş, öç alma duygusunun adalet duygusuna galip geldiği, Kemalizmin bir başka versiyonu olan Tayyibizm ile sonuçlanacaktır.

Dolayısıyla mühim olan başkanlık mı, yarı-başkanlık mı veya parlamenter sistem mi olacağı değil; kurulacak sistemin bize neler vaat ettiğidir. Toptan reddiyecilik ile külliyen kabullenme yerine akılcı-eleştirel bir tartışmaya ihtiyacımız var. 

Devamını Oku

Tarafsızlık ve Non-Partisan Duruş Meselesi

Son günlerin modası Türkiye'nin tarafsızlığını yitirdiği, itibarını kaybettiği ve bunda tüm sorumluluğun Erdoğan'a ait olduğu tezi… Bakın AK Parti değil, bütün sorumluluk Erdoğan'a ithaf ediliyor. Bununla birlikte bazı dostlarım ve arkadaşlarım da bana benzer bir şeyi söylüyor; "non-partisan değilmişsin!"

İlk olarak tarafsızlıktan ne anladığımıza, non-partisan olmanın ne manaya geldiğine bakmamız gerekiyor çünkü en büyük sorunlarımızdan birisi kullandığımız terminoloji aynı olmakla birlikte farklı insanların zihinlerinde epey farklı izdüşümlere tekabül ediyor olmasıdır. Tarafsızlık en basit haliyle taraf tutmamak, belirli bir zaman ve mekanda oluşan tutum ve düşünceler arasında tercih yapmamaktır. Non-partisan olmak ise herhangi bir siyasi partiye ait olmamak,  siyasi particilik yapmamak,  taraftar olmamak anlamlarına gelir.

Türkiye’nin tarafsızlığını yitirdiğini iddia edenlerin en temel argümanları “Gazze-Suriye-Mısır” politikaları üzerinden oluşuyor. Bir faz ileri gidip “Ortadoğu Bataklığı” içine çekildiğimiz, hatta buna gönüllü olduğumuz ileri sürülüyor. Birinci argüman Netanyahu, Esad ve Sisi üçlüsünün iktidarlarıyla Türkiye’deki iktidarın kanlı-bıçaklı olmasından ileri geliyor. İkinci argümanın kökleri ise çok daha derin ve içinde Arap ve İslam fobisi barındırıyor. Tarafsızlık beklentisi içinde olanların arzu ettiği tablo İsrail ile Suriye, İsrail ile Lübnan ve hatta Filistin ile İsrail arasında arabuluculuk yapan Türkiye’yi yeniden görmek. Bu tabloyu görememelerinin temel sorumlusunu Erdoğan ve AK Parti iktidarı olarak işaret ediyorlar. Çok boyutlu dış politikayı anlamadıkları gibi ilişkilerinde birden fazla boyutu olduğunu kavrayamadıkları çok net çünkü sanıyorlar ki Erdoğan ve AK Parti değişti ama karşılarındaki muhataplar hep aynı ve barışa-çözüme-istikrara meyilli. Ben bir vatandaş olarak ülkemin Başbakanını Sisi, Esad ve Netanyahu ile iyi ilişkiler kurmadığı için takdir ediyorum. Mısır, Suriye ve İsrail ile ilişkilerde bahsi geçen rejimlerden çok bu ülkelerin insanlarını önceleyen, geniş kitleleri politik süreçlere dahil etmeye çabalayan yaklaşımları da doğru buluyor ve Türkiye’nin, halkına zulüm eden Esad, darbe ile iş başına gelen Sisi ve Gazze’ye bombalar yağdırıp sivilleri katleden Netanyahu’ya tarafsız kalma ihtimalini içime sindiremiyorum.

Tarafsızlık meselesini kült haline getirenlerin beklentisi herhalde Birleşmiş Milletler, AB ve ABD’nin Gazze meselesine, Suriye’de yaşanan iç savaşa, Mısır’da gerçekleşen askeri darbeye verdikleri tepki ile Türkiye’nin verdiği tepkinin çelişmemesi ve dolayısıyla Türkiye’nin de çok sevgili batılı dostları ile arasının bozulmaması. Fakat gözden kaçırılan şey “tarafsızlığın da bir taraf olduğu” gerçeği! Mısır’da darbe yapan askerlerin ABD’den her yıl 1,5 milyar dolar aldığı, İsrail ordusunun her yıl ABD’den 3 milyar dolar aldığı gerçeğini ıskaladığımız zaman modern dünyanın tarafsız olduğunu söylemek elbette mümkün!

Non-partisanlık ise çok daha kafa karıştırıcı bir kavram; yıllarca başımı en çok ağrıtan şeylerden birisi dahil olduğum kurumun non-partisan oluşu benim ise siyasi içerikli yorumlar yapmam yazılar yazmam oldu. Sanıyorum benden beklenen etliye-sütlüye bulaşmamam, klasik, duyulmak istenen şeyleri tekrar etmemdi ve bunu yapmadığım için de şahsım üzerinden kuruma uzanan “yandaşlık” suçlamaları ile karşılaştım. Evet ben “Yaşasın Cumhuriyet, En Büyük Atatürk, Üstün Millet Türk ve Dinimiz Amin” diyerek gönülleri okşayan değil, daha çok bu çerçevede eleştirilmesi gereken eksiklere, çarpıklıklara odaklanan yazılar yazıyordum ve haliyle zihinlerinde “tabular” olanlardan eleştiri almayı da göze alıyordum. Fakat işler benimle sınırlı kalmıyor, her renkten, siyasi arka plandan kişilerin dahil olduğu, bir masada 3 kişi oturduğunda 5 farklı siyasi partiye oy çıkma potansiyeli olan çeşitliliğe sahip kurumumuz da sırf ben taraf olduğum için taraf gösteriliyordu. İşin komik tarafı ise tüm bu non-partisan olmadığım iddiaları benim herhangi bir siyasi partiye üyeliğimin dahi olmamasına rağmen yaşanabiliyordu.

Sonuç olarak ben Türkiye’nin tarafsız olması gerektiğine ne inanıyorum ne de böyle bir acizlik içinde olmasını içime sindirebiliyorum. Türkiye Gazze’de taraftır, Somali’de taraftır, Karabağ’da taraftır, Bosna’da taraftır, Mısır’da taraftır ve Türkiye dünya üzerinde zalimin zulmüne karşı, mazlumun sesini duyan bir tarafta olmalıdır. Non-partisanlık ise eskiden liderliğini yürüttüğüm kurumun temel ilkesidir ve ben de kurumun rozetini taşıdığım, o vesileyle kürsüye çıktığım her zaman buna özen gösterdim ama birey olarak hiçbir zaman sorunların uzağında oturup konforlu bir şekilde “istemezük” diyenlerden olmamaya özen gösterdim. İlk kez 1999 yılında elimde siyasi parti afişleri vardı ve 18 yaşımı doldurduktan sonra ise kullanacağım 1 oy ile siyaset yapmaya devam ettim. Eğer insan politik bir havyansa, eve götürdüğümüz ekmeğin fiyatı üzerinde siyaset birincil etkiye sahipse ve en önemlisi o insan, içinde zerre olduğu dünyanın meselelerine tarafsa, taraf olmanın getirdiği sorumluluğu taşımak zorundadır ve bunlar beni siyasetle iç içe kılmaktadır.  

Devamını Oku

İleri Demokrasi Fetişizmi ve Muhalefet

Türkiye 3 Kasım 2002'den itibaren çok hızlı bir değişim ve dönüşüm süreci yaşıyor. Dün AK Parti'ye "takiye yapıyor" diyenlerin bugün çatı adayları üzerinden "acaba takiye mi yapıyorlar" şüphesi oluşturabileceği kadar hızlı bir değişim bu. Daha düne kadar "yetmez ama evetçileri" hainlik, samimiyetsizlik, yalancılık ile suçlayanların bugün çatı adayına "sen git diye nelere katlanıyoruz" diyerek sahip çıkmak zorunda kaldıkları ve adeta "beğenmiyoruz ama evet""bizden değil ama Tayyip gitsin diye evet" demek konumuna düştükleri bir dönüşüm hızından bahsediyoruz. Hal böyle olunca ağızlarına pelesenk olan sözler aslında kendilerinin sınıfta kaldığı ve kendi yalanlarına inandıkları bir ruh halinden ilham alıyor.

Her sabah güne "bugün Tayyip Erdoğan ve Ak Parti'ye nasıl çakarım, sular veya elektrikler kesilse keşke de AK Parti'yi eleştirsek" motivasyonu ile başlıyorlar. Müzmin mutsuzlar ve sanıyorum bu mutsuzlukları uzunca bir süre daha devam edecek. Şartlar değişse muhafazakarları bir kaşık suda boğacaklar ama her buldukları habere "işte size ileri demokrasi" sözlerini iliştiriyorlar. Kendileri doğuştan demokrat oldukları için her olumsuzlukta "ama duble yol yaptık" kelimeleri ile kendilerince hükümetle dalga geçiyorlar. Ama ne hikmetse milletin büyük kısmı onlara hiç kulak vermiyor, belki de en bozuldukları konu bu zaten. O çok bilmiş, kütüphanelerce kitaplar okumuş, Brüksel, Washington, Londra görmüş, ana dili gibi yabancı lisan konuşan insanlar nasıl olur da köylü ve cahiller tarafından dikkate alınmıyor diye çıldırıyorlar. Herhalde en çok"Atatürk milliyetçiliğine bağlı laik, sosyal, çağdaş bir hukuk devleti" ezberlerinin alıcı bulmaması canlarını sıkıyor. Oysa yıllarca bu tekerleme ile konforlu köşelerini korumuş, siyasete, ekonomiye, dış politikaya, kültüre, sanata ve her türlü meseleye yön vermişlerdi, ne oldu da birden bire bu kadar kenara itildiler, sözleri dinlenmez, fikirleri önemsiz hale geldi diye içten içe çıldırıyorlar. Eğer ortada ileri demokrasi yoksa duble yolların, hastahanelerin, okulların, ekonomik kalkınmanın, Gazze'nin, Bosna'nın, Somali'nin, Suriye ve diğerlerinin ne önemi var?! Mesele ileri demokrasiyi tesis etmek ki onunla da neyi kastettikleri meçhul.

Bu durumu anlamak da pek zor değil zira hayatları boyunca otobüsle seyahat etmemiş, Ankara'dan ötesine zaten pek gitmemiş, hastahane kuyruğunda beklememiş, çocuklarını devlet okullarında okutmamış ve hatta"ileri demokrasiden" başka dertleri olmamış insanlardan bahsediyoruz. Onlar seçilmiş kişiler, Türkiye'ye ileri demokrasiyi getirmek için 50 yıldan fazla bir süredir ekonomik her türlü yükten arındırılmış, eve ekmek götürmek, çocuk okutmak, faturaları ödemek gibi dertlerden muaf tutulmuş olmalarına rağmen bir türlü ileri demokrasiyi de ülkeye getiremeyecek kadar çapsız bir kitleden bahsediyoruz. Hal böyle olunca memleketin ileri demokrasiye kavuşturulması da yükün altına değil omzunu, bütün olarak bedenini koymuş insanlara kalıyor ve elbette bu insanlar ilk önce seyahat ettikleri yolları, kuyrukta bekledikleri hastahaneleri, 50-60 kişilik sınıflarda okudukları okulları, Washington, Londra, Brüksel'den ziyade kendilerine benzer çileler çekmiş Gazze, Mısır, Suriye, Bosna, Makedonya, Somali'de yaşayan insanların dertlerini öncelikli görüyorlar.

Hal böyleyken mızmızlık etmek ve bu hızlı dönüşüme ayak bağı olmak da yine ayrıcalıklı zümreye ve hatta ayrıcalıklı zümrenin lojistik, fikirsel desteği ile ülkenin hakikatten uçuruma sürüklendiğine inanmış, inandırılmış ve ülkenin kat ettiği mesafeden de bir haber davranan gruplara kalıyor. Ancak 44 yıl sonra Kenan Evren ve darbesi hak ettiği cezayı bulmuşken, tek umutları olan muhalefet Kürt'e Kürt, Dersim'e Katliam, Cemaat'e Paralel Yapı diyemeyip, Ermeni'ye taziye dileyemezken, 2005 yılında Kürt Sorunu vardır diyen, askeri vesayeti gerileten, Dersim için özür dileyen, Ermenilere taziye mesajı yayınlayan, başörtüsü sorunsalını ortadan kaldıran, Alevi çalıştayları düzenleyen, Roman çalıştayı organize eden, çözüm süreci yürüten Erdoğan ve AK Parti'yi "ileri demokrasi" fetişizmi yaparak eleştirmek sizce de biraz acımasızlık olmuyor mu?

Devamını Oku

Erdoğan Neden Cumhurbaşkanı Adayı Olmalı?

Cumhurbaşkanlığı seçim sathı mahalline gireli epey oldu ve hatta uzun zamandır merakla beklediğimiz "çatı aday"dahi ilan edildi ancak AK Parti'nin adayı henüz resmen açıklanmış değil. Büyük beklenti Başbakan Erdoğan'ın aday olacağı yönünde ancak bazı dostların Erdoğan'ın başbakan kalmasını istedikleri de sır değil.

Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adayı olmasını istemeyenlerin temel argümanlarından birisi Başbakan olarak daha aktif bir rol üstlenebileceği ve ondan sonra partinin akıbetinden emin olamamaları. Türkiye siyasi tarihinde yaşanan Özal-Akbulut, Demirel-Çiller örnekleri elbette AK Parti'nin geleceği, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olduktan sonra kimin başbakan ve parti başkanı olacağı hakkında soru işaretleri oluşturuyor. Fakat bu örneklerin verilmesinden ve böyle bir kıyaslamadan en çok Başbakan Erdoğan'ın rahatsız olduğunu da bilmemiz gerekiyor zira Erdoğan'ın AK Parti'nin geleceğine verdiği önem sadece düşünsel değil fiili bağlamda da kendisini açık ve net gösterdi.

Meşhur 3 dönem kuralının değişmesi iki dudağı arasında olmasına rağmen kuralın kalmasında ısrar etmesi, siyaseti gençleştirme çabaları ve gençlik kolları konusundaki hassasiyeti hepimizin malumu. Beğenip beğenmemek bir kenarda dursun Erdoğan'ın gençliğe verdiği önemi gösteren "dindar nesil yetiştirme"ifadesi, "Asım'ın Nesli" söylemleri, üniversite öğrencilerine verilen burslarda ve oluşturulan imkanlardaki önemli artış ve bunun bizzat Erdoğan tarafından sıkla dile getirilmesi gibi sayısız örnek verebiliriz. 

Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı köşküne bakış açısını da salt siyasi kariyer hesabı üzerinden okumamız pek mümkün değil. Süleyman Demirel'in tabiriyle "hiç bir faninin reddedemeyeceği bir makamı" 2007 yılında kardeşi Abdullah Gül'e münasip gören ve kendisi aday olmayan Erdoğan için "cumhurbaşkanlığı ile siyasi kariyerini taçlandırmak istiyor" dememiz de pek mümkün değil.

Erdoğan'ın Çankaya Köşkü'ne veya cumhurbaşkanlığı makamına bakış açısı da diğer bir çok konuda olduğu gibi her siyasetçiye benzemeyen, bir planı, vizyonu içinde barındıran bir yaklaşımı içeriyor. Erdoğan köşkün sembolik anlamını peşinen reddediyor ve "koşan ve terleyen" bir cumhurbaşkanından bahsediyor. Türkiye'yi yarı-başkanlık veya başkanlık sistemine doğru evirecek bir kapıyı aralayan bu yaklaşımla Erdoğan ülkenin rejimini değiştirmeyi hedefliyor. Aday olması durumunda karşısına çatı aday olarak çıkarılmış olan Ekmeleddin İhsanoğlu ile şahsen değil vizyon bağlamında bir yarış yaşayacağı muhakkak çünkü CHP ile MHP'nin çatı adayı aslında Erdoğan'ı engellemekten çok Türkiye'de yaşanacak rejim değişikliğine set vurmak için belirlenmiş görünüyor. Aslında bu ilk çatı aday da değil zira Ahmet Necdet Sezer de zamanında DSP-MHP-ANAP üçlüsünün üzerinde uzlaştığı siyaset dışı bir çatı adaydı. Ekmeleddin İhsanoğlu isminde birleşen muhalefetin hedefi Çankaya'yı var olan sembolik haliyle korumak, yani statükoyu sürdürmek.

Eski koşullar altında statükonun sürdürülmesi anlaşılabilir ve makuldü çünkü cumhurbaşkanı TBMM tarafından seçiliyordu ancak bugün halkın seçeceği bir cumhurbaşkanının anayasal-yasal yetkileri ne olursa olsun eskilerden farklı olacağı muhakkak. Zaten dananın kuyruğu da burada kopuyor; Kılıçdaroğlu ve Bahçeli zamanı 2007'ye sarıp cumhurbaşkanını halkın seçmesini sağlayan değişikliği geri çeviremedikleri için bugün Ekmeleddin İhsanoğlu'nu köşke oturtup statükoyu sürdürmeyi hedefliyor. Aslında bu durum bize CHP'nin farkında olmadan 2007 yılında kendi kalesine gol attığını ve Abdullah Gül'ü seçtirmeyeceğim diye uğraşıp her türlü yola başvururken bugün Erdoğan'ın seçilmesi bir yana Çankaya statükosunun da değişmesine yol açtığını gösteriyor. Kısacası Bülent Arınç'ın deyimi ile "hamdolsun kurban olduğum Allah AK Parti'ye verdikçe veriyor".

Peki statükoyu sürdürmek ve parlamenter demokrasiden yana olmak mı gerekiyor yoksa yarı-başkanlık veya başkanlık rejimine doğru bir yol almak mı? İsimlerden bağımsız bir şekilde hangisi Türkiye için daha uygun ve başarı getiren bir sistem olur onu ayrıca tartışmalıyız ancak Erdoğan ve partisinin rejimi değiştirmek ve yarı-başkanlık veya başkanlık sistemine evirmek istemesinin meşruiyetini teslim etmemiz gerekiyor. Aslında Erdoğan'ın Türkiye siyasetinde en az konuşulan yanı olan "dönüştürücülüğü" burada bir kere daha ve en güçlü haliyle ortaya çıkıyor diyebiliriz. "Yeni Türkiye"nin yeni bir anayasası olması gerektiği gibi yeni bir yönetim sistemine ihtiyacı olduğunu düşünen Erdoğan bugüne kadar Kürt Sorunu, Askeri-Bürokratik vesayetin geriletilmesi, siyasetin gençleştirilmesi ve daha başka bir çok konuda olduğu gibi şahsi karizması ve dönüştürücü özelliği ile Türkiye'yi çoğunluğun da desteğini arkasına alarak dönüştürüyor, değiştiriyor.

1923 yılında cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal önderliğinde dar bir kadronun Osmanlı mirasını değişip dönüştürdüğünden daha meşru bir zeminde Erdoğan bugün Türkiye Cumhuriyetini dönüştürüyor. Daha meşru bir zemin diyorum zira Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecinde halkın fikrine pek danışılmadığı ve hatta halkın yaşam tarzına, kültürel özelliklerine ters düşen bir sürü adımın tepeden inme gerçekleştirildiği de hepimizin malumudur. Bugün Erdoğan'ın liderliğinde gerçekleşen dönüşümden de herkes memnun değildir ve hatta son 2-3 yılda belirginleşen iki ayrı cephe oluşmuştur ancak bu durum bile Erdoğan ve partisinin gerçekleştirdiği dönüşümün meşruiyetini arttırmaktadır çünkü bu dönüşüm kimsenin yangından mal kaçırmadığı ve tartışmalara, kopuşlara, sokak eylemlerine varıncaya kadar demokratik zeminin korunmaya çalışıldığı bir atmosferde gerçekleşmektedir. Burada Gezi olayları ile başlayan ve her fırsatta sokağa yansıyan eylemlere dönük iktidar politikalarına yöneltilecek eleştiriler olmadığını iddia etmek mümkün değil ancak doğası gereği yaşanan dönüşümün oluşturduğu bir maliyet de söz konusudur, önemli olan bu maliyetin insan kayıpları, yaralanmaları yaşanmadan atlatılmasıdır ki hükümetin polis şiddetini öven ve marjinal örgütlerin sokakta yaşanacak kayıpları bir güç olarak kullanan yaklaşımları maalesef bugüne kadar ölümlü vakalara sebep olmuştur.

Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olmalıdır çünkü zaman ve koşullar değişimin önceliğini teoriden ziyade pratiğe yüklemiştir. 2009 yılından itibaren gündemde olan yeni bir anayasa maalesef mümkün olmamış, demokrasi adeta demokrasiye boyun eğdirilerek işleyememiştir. Yeni Anayasa için kurulan komisyonda herhangi bir tarafın çekilmesi durumunda komisyonun işlevini yitirmesi kuralı bu komisyonun ölü doğmasına sebep olduğu gibi AK Parti'nin tek başına anayasa yazması hem psikolojik olarak engellenmiş hem de teknik olarak yeter sayısı olmadığı için mümkün olmamıştır. Dolayısıyla yeni bir anayasa yazılamadığı için kısmi değişiklikler ile fiili atmosferin değişmesi ve bu vesileyle pratik değişime uygun teorinin yazılması şıkkı denenebilir ki Erdoğan'ın cumhurbaşkanı seçilmesi ile birlikte makamın yetkilerini sonuna kadar kullanacağı ve sınırları zorlayacağı beklenmelidir. 2015 yılında yapılacak genel seçimlerden sonra ise Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı performansı üzerinden yarı-başkanlık veya başkanlık sistemine geçişin anayasal zemini oluşturulmaya çalışılacaktır.

Türkiye'nin Kürt meselesine bakışını değiştiren, askeri vesayetin geriletilmesi ve Genelkurmay Başkanlarının adeta ikinci bir başbakan gibi hareket etmesi düsturunu ortadan kaldıran, hali hazırdaki darbe anayasasının oluşturduğu sorunlar nedeniyle daha ileri adımları atmakta zorlanan Erdoğan ve AK Parti'nin "Yeni Türkiye"söylemini kurumsal bir hale taşıması için Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkması ve AK Parti'nin 2015 genel seçimlerini en azından yeni anayasayı  halk oyuna sunacak bir çoğunlukla kazanması gerekmektedir. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adayı olmaması durumunda Çankaya Köşkü'nün "Eski Türkiye" statükosunu sürdüreceği, sembolik dahi olsa dönüşümün önünü tıkayacağı düşünülmelidir. 2007'de makam için hareket etmeyen Erdoğan 2014'te de makam için değil "dönüşümün gerekliliği" ve "Yeni Türkiye" için hareket ederek halkın seçeceği ilk cumhurbaşkanı olmaya hali hazırda en büyük namzet iken resmi olarak da adaylığını ilan etmelidir.

Erdoğan'ın adaylığı durumunda başarılı olması için %51 oy alması yeterlidir ve Ekmeleddin İhsanoğlu gibi kariyer olarak çok başarılı ancak siyaseten varlığı bulunmayan bir aday karşısında seçimin ilk turunda başarıya ulaşması zor olmayacaktır. Eski Türkiye'nin kodlarına takılı kalıp cumhurbaşkanlığı makamı için konsensüs aramak, "%60 ve üzeri oy alırsa başarılıdır aksi takdirde halkın yarısı onu istemiyor demektir" gibi eski söylemlere tutunmak eğer iyi niyet dahilinde değilse şark kurnazlığından farklı olmayacaktır. Cumhurbaşkanını bu kez halk seçecektir ve seçilebilmesi için %51 oy alması yeterlidir. İlk turda TBMM üye sayısının üçte ikisinin oyunu almak ve 367 yeter sayısı gibi konular Eski Türkiye'de kalmıştır.  

Devamını Oku

Eleştirerek Sahip Çıkma Zamanı

Yasımız devam ediyor ama ateşin düştüğü yerin dışında hepimiz üç-beş bilemediniz 15 gün sonra normalleşeceğiz. Aklımızda "Soma" olacak fakat hiç birimiz kayıpları olan aileler gibi bir ömür ve aralıksız, yaşamımızın her yerine sirayet edercesine yaşamayacağız bu acıyı. Yapılacak tek bir şey var; devletin tüm imkanları ile dul ve yetim kalanlara destek olması, onların en azından maddi ihtiyaçlar açısından kayıplarını hissetmelerini engellemesi.

Yaşadıklarımız her birimiz için birer imtihan mahiyetinde. Oturup üzerine defalarca düşünmek zorundayız. En azından işaret parmağımızla sorumlu gösterirken aynaya bakmayı da ihmal etmemek gerekiyor. Dürüst olmak zorundayız. İçimizde kaç kişi memleketin sorunlarını düşünürken "madencilerimiz, madenlerimiz" diye aklından geçirmişti? Hangimiz bir maden ocağında check-in yapmıştı? Bireysel olarak veya kurumsal olarak, her türlü öz eleştiriyi yapmakla mükellefiz. İşçi sağlık ve güvenliği konusunda kaç tane sempozyum düzenlendi, kaç kere bu konu üzerine anket yapıldı? Ankara'nın parlak zeminli, geniş koridorlu binalarını gezmeye, görmeye ve şık takım elbiseli koltuk sahipleri ile tanışmaya giderken; Dışişleri Bakanlığı, Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü, TBMM, Çankaya Köşkü, siyasi parti merkezleri dolaşılırken bir işçi sendikasını ziyaret etmemiş olmamız elbette bugün yaşadığımız facianın sorumluları arasına koyuyor bizleri.

Yerel yönetimleri konuşmayı, ülkeler arası ilişkileri tahlil etmeyi, yaz-kış kampları organize etmeyi, Ankara Eğitim Gezileri tertiplemeyi bilen, beceren insanların memlekete katkı sunacağız, kendimizi yetiştiriyoruz derken işçilere, işe, emeğe, madene, iş kazalarına, standartlara adeta lüzumsuz bir konu gibi yaklaşması gerçeği değişmediği sürece, yani topyekün bir zihniyet değişimi yaşanmadıkça bu faciaları farklı sektörlerde, farklı şekillerde yaşamamak mümkün değil.

Aslında burada öz'ümüzden uzaklaşmamak gerçeğiyle karşılaştığımızı görmek gerekiyor. Kendi baba ve annelerimizin çalışma koşulları üzerinden, yahut bir nesil geriye gidip dede ve ninelerimizin yaşam tecrübeleri ve ortak paydasından düşünmek gerekiyor sanırım. Hızlı kalkınmanın ve zenginleşmenin getireceği farklı ve iyi olmayan sonuçlar olabileceği ihtimaline kafa yormak lazım biraz. Evet zaman zaman bizlerden akıllı olan telefonlarımızdan tutun 21. yüzyılın bilmem kaç türlü harikalığından, güzelliğinden istifade ederken sağa ve sola bakamayacak kadar körleşmeyi sorgulamamız gerekiyor herhalde.

Öz'den uzaklaşmamanın, Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın harikulade deyimiyle "76 milyon yaralı değilmiş bir kişiyi çıkarın" sözlerinde tecessüm eden ve bir madencimizin "çizmelerinin kirinden ambülansın sedyesine zarar gelmemesi" söyleminde hayat bulduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız.  Aynı madencinin verdiği mülakatta "temizlik imandan gelir" hadisini dillendirmesi; aslında hepimizin zihinlerini yıkaması gerektiğini görmesi ve "siyaset simsarlığı" bir kenara bırakılıp öz'e dönülmesi gerçeğinin en açık ifadesidir. Öz'ümüz eğer insan olmaksa, insanın başına gelip gelebilecek en ağır facialardan birinde öz'e dönmekten daha anlamlı başka ne olabilir ki? Öz'ümüze sahip çıkmak zorundayız; insanlığımızı, bize verilen vicdan ve aklı birlikte kullanmak ve öz'e eleştiri yapıp ve son kertede ona sahip çıkmak zorundayız.

Bu öz'ün bireysel, kurumsal, siyasal boyutlarını ele almak zorundayız. Fert fert eleştirimizi, hesabımızı verdikten sonra kurumlar olarak siyaset olarak da bu faciadan öz'ümüze bir takım hesaplar, eleştiriler, sorumluluklar ve yarına yönelik yeni politikalar çıkarmak zorunluluğumuz var.

Acı evinde, cenaze makamında diklenmenin değil, feryat edeni, figan eyleyeni teselli etmenin salık verildiği medeniyetteki öz'ümüzü, garip gurebanın ve fakir fukaranın, kimsesizlerin kimsesi olma iddiamızı hatırlamaktan başka herşey, her fırsatta karşımıza dikilen nefreti körüklemektedir ve bu nefret büyüdükçe herkesi içine çeken bir girdaba dönüşmektedir. Sorumlu olmamız için kusurlu olmamız gerekmez ve hiçbir kusur birinci derecede ilgili olanların ilgisizliğini kabul ettiremez.

İlk kez 10 yıllık 20 yıllık 50 yıllık düşünüyoruz, önümüze bu minvalde hedefler koyuyoruz derken bir-iki asır gerilere giden örnekler vermek; günü kurtarma telaşı değilse nedir? Diklenmeden dik durmaktan bahsederken her ne sebeple olursa olsun tekmeler savurur hale düşmek; kontrol edilemez nefrete aynı derecede kontrol edilemez bir refleksten başka ne ile açıklanabilir? Öz'ümüze dönmekten kastımız kalpler nefretle taşlaşmış olsa bile tekmelerle cevap vermek olmasa gerek.

"İyilikle kötülük bir değildir. O halde kötülüğü en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, candan bir dost gibi olur. Bu olgunluğa ancak sabredenler kavuşturulur... (Fussilet; 34-36)"

Sonuç olarak yaşadığımız musibetten bireysel, kurumsal, siyasal olarak çıkarmamız gereken derslerle birlikte yaşanan bu facianın "kader" ve "olağan" karşılanmasına müsaade etmek mümkün değil. Elbette her inanan için bu bir kaderdir ancak tevekkül kısmını da unutmamak gerekir. Soma'da önce özel sektör sonra siyaset sorumludur ve ilgili kişiler cezalarını çekmek zorundadır. Maden çok iyi denetlenmesine rağmen bu elim olay yaşandığına göre iyi denetlenmemiş yahut denetçiler kandırılmış demektir. 500 kişiyi kurtaracak yaşam odalarının yokluğu önce özel sektöre sonra siyasete ödenecek yüklü bir fatura çıkarmalıdır.

Atılan tekmeleri sahiplenenler, yapılan basın açıklamasını kucaklayanlar, krizin yönetilemediğini kabul etmeyip, her yanlış ve hataya mücadelenin doğası ve egemenlik savaşının olmazsa olmazı olarak bakanların verdiği zararı bir Yılmaz Özdil veremez. Yaşananlar hep birlikte bir komplonun ürünü dahi olsa öz'ümüz yaptığı hataları kabul etmek zorundadır. Elbette ortada bir mücadele var, mutlaka bir iktidar krizi oluşturmak, Soma'da yanan yürekler üzerinden cenazelerle birlikte iktidarı da gömmek isteyenler mevcut ancak buna verilecek tepki diklenmek, tekmeleri sahiplenmek ve sorumluluktan kaçmak değildir. Eğer böyle yapılırsa çizmelerimi çıkarayım mı diyen madencinin ve nicesinin hayalleri de inançları da yıkılacaktır çünkü onlar sizleri onlardan olduğunuz, öz olduğunuz için sevdi ve destekledi, öz'ü eleştirip öz kaldığınız sürece de desteklemeye ve sahip çıkmaya devam edecektir. 

NOT: Soma'da yüreğimiz dağlanmışken Bosna-Hersek'te sel felaketi yaşadık. Ölenlere Allah'tan rahmet, kalanların da yaralarını bir an önce sarmalarını temenni ediyorum. 

Devamını Oku

Feyzioğlu olmasa da siz "Metin" olun

Ülkemin gündemi, tartışmaları o kadar hızlı ki bir hafta sonu kahve keyfi yapmak bile mümkün olmayabiliyor. Kafe'de oturmuş, kahvemi yudumlarken Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu'nun Danıştay'ın kuruluş töreninde yaptığı konuşma ve Başbakan Erdoğan'ın bu konuşmaya verdiği tepki ile koşar adım eve gelip bilgisayar başına oturdum. Malumunuz algı yönetimi çok önemli bir mesele ve beni kahvemi yarım bırakıp eve getiren de bu oldu. Başbakan Erdoğan'ın Metin Feyzioğlu'na verdiği tepki üzerine sosyal medyada "tahammülsüzlük, sorun ruh hali, sinir, stres" kelimeleri üzerinden Başbakan'a yakıştırmalar yapıldığını görünce ben de tahammül edemedim. :)

Başbakan işte bu kadar tahammülsüz, eleştirilmeye gelemiyor ile başlayan sözler, hele bir cumhurbaşkanı olsun da o zaman görün siz gibi daha hesaplı bir algı yönetimine işaret etmeye başladı. Eğer Erdoğan Danıştay törenine gitmese, ayrımcı, saygısız ve sair yorumlarla eleştirilecekti, gidip bir baro başkanından alanıyla zerre ilgisi olmayan cümleler duyup kendi deyimiyle "haksızlık karşısında hep susacak mıyız" dürtüsüyle itirazlarını dile getirince de tahammülsüz, sinirli, eleştiri kaldırmayan biri olarak lanse edilmeye başlandı. Şunu bir kere hepimizin bilmesi gerekiyor ki karşımızda 20 seneden daha fazla bir zamandır savaşan, hakkını diklenmeyip dik durarak arayan bir karakter var. Uzatmaya gerek yok; Erdoğan'ın Beyoğlu belediye seçimlerinden yakın zamanda yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar hangi ayak oyunlarına, kampanyalara maruz kaldığı yakın tarihimizin gizlenemez bir gerçeği.  1989 Beyoğlu seçiminden tutun 1991'de tercihli oy sebebiyle milletvekilliğinin iptal olması, 1994'te İstanbul Belediye Başkanı seçildiğinde başta Aziz Nesin olmak üzere hakkında "şeriatçı" kampanyaları başlatılması, okuduğu şiir yüzünden hapse girmesi, partisi seçim kazandığında başbakan olamaması, ergenekon-balyoz ve bilimum darbe planları, google üzerinden oluşturulan kapatma davası ve daha çok kısa bir zaman önce Anayasa Mahkemesi Haşim Kılıç tarafından yapılan hadsizlik. Erdoğan'ın tüm bu yaşadıklarına rağmen yeterince tahammüllü olduğunu düşünüyorum zira bir benzeri herhangi birimizin başına gelse çoktan ülkeyi terk etmiştik. (Bkz: Fazıl Say)

Şimdi gelelim günümüzün konusuna; Erdoğan Feyzioğlu'na neden "edepsizlik yapıyorsun" dedi? Danıştay başkanının 25 dakika konuştuğu törende yaklaşık bir saat konuşan Feyzioğlu'nun konuşmasını izlemenizi tavsiye ederim. Şu kısacık an bile takındığı tavrı göstermesi açısından yeterli olacaktır. (Feyzioğlu "bitirdim" diyor. ) Kendisi Türkiye Barolar Birliği sıfatıyla çıktığı kürsünden Van Belediye Başkanı yahut Van milletvekili veya Vanlı bir vatandaş gibi "Van'da konteynırda yaşayan insanlardan" bahsediyor. Yer Danıştay, konuşmacı Barolar Birliği Başkanı ve konu Van depreminden zarar gören vatandaşlar. Sonra Erdoğan kalkıyor ve edepsizlik yapıyorsun diyor. Feyzioğlu yine tribünlere oynuyor, demagoji yapıyor, edepsiz kelimesini yakıştıramadığından bahsediyor. Ortam bir sirk sahnesi olsa, Feyzioğlu iyi bir illüzyonist olabilirdi belki ancak devletin saygın kurumlarından birinin kuruluş töreninde yapılan bu demagoji ve alan dışı, siyaseti sıkıştırma odaklı söylemler en hafif tabiriyle "edepsizlik" olur. Feyzioğlu sadece Van'dan bahsetmiyor, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair fikir de beyan ediyor. Kimsenin Feyzioğlu'nun fikirlerini ifade etmesine karıştığı, onu susturmaya çalıştığı yok ancak Barolar Birliği Başkanı sıfatıyla Danıştay töreninde hem de Danıştay başkanından daha uzun bir konuşmanın içeriği herhalde hiç bir demokraside bu değildir.

Erdoğan kalkıyor, yalan söylüyorsun diyor ve giderken ekliyor, "haksızlık karşısında hep susacak mıyız". Erdoğan ile birlikte Cumhurbaşkanı Gül ve Genelkurmay Başkanı Özel de ortamı terk ediyor. Aslında Gül ile özel "haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" söylemine uygun hareket ediyor ve şeytan olmaktan kaçınıyor. Ahmet Necdet Sezer'i hatırlarsınız, hani şu anayasa kitapçığını fırlatan. Belki de hatırlamazsınız. Çünkü kendisi Çankaya'da kaldığı süre zarfında pek hatırlanacak bir cumhurbaşkanlığı süreci geçiremedi. Aklımızda kalan kısmı anayasa fırlatarak çıkardığı kriz ve o krizin ülkemize maliyeti. Şimdi bunun konuyla ne alakası var demeyin. İşte bugün Erdoğan'ın TBB Başkanı Feyzioğlu'na yaptığı "one minute" Türkiye'deki eski alışkanlıkların sessiz kalındığı müddetçe sürdürülmesine koyulan bir tepkidir. Haşim Kılıç ile başlayan ve Feyzioğlu ile devam eden yargı mensuplarının siyasetçiye ayar verme telaşı sanıyorum bu vesileyle son bulacaktır. Dolayısıyla bu demokrasi dışı görülen tablo Türkiye'nin demokratikleşmesine büyük hizmet edecektir. Yapacak bir şey yok; Erdoğan'ın kabadayı, sert, uyumsuz bulduğunuz tavırları olmasa karşıdaki görece kibar(!), entelektüel(!), 3-5 dil konuşan ve Roma hukuku üzerinden millete ayar verme telaşında olanların alışkanlıkları sürmeye devam ediyor. Dolayısıyla şükürler olsun ki Türkiye'ye demokrasi asarak, keserek, işkence ederek, yasaklayarak değil, böyle seviyesi yüksek tartışmalar, itiş-kakışlar ve ayar verme seanslarının heba olması ile geliyor.

Şimdi bu kadar verdik veriştirdik ancak bir başka konuyu da ıskalamamak gerekiyor. Erdoğan her ne kadar haklı ise de onun haklılığını ortadan kaldırma eğiliminde olan çok irrasyonel tepkiler de yok değil. Hukuk ve yargı kurumlarını seçilmiş iktidarın hizmetkarı gören, seçilmişlerin seçildikleri için ne isterse yapabileceğini çağrıştıran yorumlar ve düşünceler mevcut maalesef. Şunu söylemek de yarar var. Hukuk hepimize lazım ve yeri geldiğinde hepimizi siyasetçiden de koruması gerekebilir. Dolayısıyla siyaseti mutlak doğru, hukuku da onun hizmetkarı görmek çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Burada nüans, hangi hukuk hangi anayasa ve yasa sorusunda gizlidir? Milletin evrensel değerleri de gözeterek yaptığı bir anayasa ve onu tamamlayan yasalar işte bu yüzden çok önemli ve acilen yapılması gerekenler listesindedir. Kısacası hukuk milletin çıkarlarını siyasetçilere karşı koruyabilecek, insan hakları ve demokrasiyi tesis edecek bir hukuk olana kadar Erdoğan haklıdır ama Erdoğan hukuktan da, yargıdan da üstün değildir.

Devamını Oku

Reis-i Cumhur Kim Olacak?

Kırıldık, döküldük seçim de bitti derken Ağustos başında yeni ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilke sahne olacak seçime gidiyoruz;Cumhurbaşkanlığı!

Mevcut Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül'ün de dediği gibi artık bunu konuşmanın zamanı geldi. Cumhurbaşkanlığı seçimini konuşacağız fakat muhalefet açısından ortada yine ve bir kez daha iç açıcı bir tablo yok. Dikkat ettiyseniz bahisler Erdoğan ile Gül arasında gidip geliyor ki bu bize daha önce çok kez gösterdiği gibi alternatifsizliğin, rekabetsizliğin dip yaptığını gösteriyor. Bugün muhalif olanların dahi konuştuğu şey şu; Abdullah Gül ile Recep Tayyip Erdoğan aralarında anlaşacak mı, yoksa ellerimizi ovuşturarak beklediğimiz kavga meydana gelecek mi?

Yukarıda bahsettiğim, muhaliflerin yakın zamana kadar sıkça konuştukları argümandı. Bu aralar yanılıyorsam düzeltin ama dile getirilmeye başlayan şey "Cumhurbaşkanı Kadın Olsun" ve mümkünse "uzlaşmacı" birisi olsun temennisi. Aslında bu temenninin ardında yatan şey de yine ve maalesef Erdoğan olmasın da kim olursa olsun mantığıdır. 2007'de "sözde değil özde laik" derken "eşi başörtülü olmasın" demek isteyenler bugün de "yahu kadın olsun, uzlaşmacı olsun" diyerek Cumhurbaşkanı olması anasının ak sütü gibi helal olan Erdoğan'ı hedef alıyorlar. Anasının ak sütü gibi helaldir diyorum zira 2002'den bugüne her seçimden zaferle çıkmış bir siyasi liderden bahsediyoruz. Erdoğan'ın bu başarılı liderliğini Çankaya'da taçlandırmak istemesi kadar meşru bir şey yok sanırım.

Sanıyorum hiç kimse ne Kılıçdaroğlu'nun ne de Bahçeli'nin aday olmasını beklemiyor. Kulislerde İlker Başbuğ'un adı geçse de açıklanan Ergenekon kararı ile adaylığı pek mümkün görünmüyor. Ayrıca toplumun da sivil bir Cumhurbaşkanı arzu edeceğini düşünmek gerekiyor. Yerel seçimlerde resmi olmasa da gayri resmi olarak işbirliğine giden CHP, MHP (kısmen), Gülen Cemaati ve diğer yol arkadaşlarının ortak bir aday üzerinde buluşup eğer aday olursa Erdoğan'a bu kez mağlubiyet tattırmak istemeleri de düşük bir ihtimal değil. Onun dışında ille kadın olsun diyenlerin Meral Akşener, Şafak Pavey, Güldal Mumcu gibi isimleri ön plana ittiğini görüyoruz.

Benim öncelikle temennim ve yüksek ihtimal verdiğim şey Başbakan Erdoğan'ın AK Parti'nin adayı olması. Karşısına ise MHP'den Tuğrul Türkeş, CHP'den Mehmet Haberal çıkabilir diye düşünüyorum. Bu üç ismin yarışında Erdoğan'ın daha birinci turdan ipi göğüslemesi yüksek olasılık. Kürt siyasetinin bir aday çıkaracağını düşünmüyorum; çıkarırsa da Leyla Zana isminin sembolik olarak çok şey ifade edeceğine inanıyorum. Aday çıkarmadıkları takdirde Kürt siyasetinin Erdoğan'dan başka destekleyebileceği bir isim de göremiyorum.

Yazının başında ifade ettiğim gibi bu kez bir ilk gerçekleşecek. Cumhurbaşkanını milletvekilleri değil halk seçecek. Birinci turda %50'yi geçen olmazsa ikinci tur yapılacak. Durumun böyle olması seçimi daha kritik bir hale getiriyor. Erdoğan ağzıyla kuş tutsa niye tuttu diye sormaktan ve eleştirmekten geri durmayacak kitlenin sosyo-ekonomik ve politik arka planı az çok belli ve bu kitle için Erdoğan'ın halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olarak köşke çıkması dünyanın sonu anlamına geliyor. Düşünebiliyor musunuz 2007 yılında başörtülü pardon onların tabiriyle türbanlı eşi olan Abdullah Gül'den sonra bir de halkın seçtiği ve yine eşi türbanlı olan Erdoğan Çankaya'ya çıkıyor. Aslında sırf bunun için çıkması bile Türkiye'nin yararına olacağı için desteklemeyi hak ediyor. Cumhur'un Reis'inin eşi türbanlı diye dün maraz çıkaranların şu atlattığımız yerel seçimlerde de Cumhur'a bakış açılarını ve dahiyane analizlerini görünce insan ister istemez büyük kırılma, değişim, dönüşüm için bunları söylüyor.

Senaryo gerçekleşir ve Erdoğan halkın seçtiği ilk Reis-i Cumhur olursa Türkiye'nin önünde karar vermesi gereken bir süreç oluşuyor. Parlamenter sistem mi, başkanlık sistemimi yoksa yarı-başkanlık sistemimi? Hali hazırda Anayasa 8. maddesi ile Cumhurbaşkanına yürütmede yetki tanıyor: Yürütme yetkisi ve görevi,Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir. Madde çok açık bir şekilde Cumhurbaşkanını "yürütme" konusunda yetkili ve görevli kılıyor. Mesela "gerekli" ibaresi eklenmiş olsa da Cumhurbaşkanı Bakanlar Kuruluna başkanlık edebiliyor. Sanıyorum hepimiz Başbakan Erdoğan'ın dinamik, aktif bir rolü bırakıp çokça pasif kalacağı bir makama geçmeyeceğini biliyoruz. Başka bir ifadeyle Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olması halinde Anayasada verilmiş tüm yetkileri kullanacağını söylememiz mümkün.

Ortada henüz fol da yok yumurta da, yani açıklanmış resmi bir adaylık söz konusu değil. Ayrıca aday olacakların seçim kampanyalarını nasıl yürütecekleri de merak konusu. Adaylar millete ne vaat edecek diye soruluyor. Bence somut şeyler vaat etmelerine gerek yok. Cumhurbaşkanlığı makamını doldurabilecek, ülkemizi temsil edebilecek bir geçmişe, birikime, tecrübeye sahip olmaları kafi. Yani aman canım bu ne saçmalık, şimdi ne vaat edecekler ki halk seçiyor argümanı çok da matah değil. Çok zaman kalmadı, muhtemelen ay sonuna kadar ilk sinyalleri alırız. Zaman hızlı akıyor, izleyip göreceğiz. Göreceğiz Mevla neyler, neylerse elbette güzel eyler...

Twitter: @burakyalim

Devamını Oku

AK Parti Kazandı Çünkü...

30 Mart yerel seçimleri sona erdi. Seçimden önce söylediğimiz gibi "küstüm oynamıyorum" faslı başladı. Seçim sonuçlarına hakkıyla sevinmek isteyenlerin hevesleri boğazına dizildi; "ayıp değil mi kardeşim, neden dalga geçiyorsunuz" nidaları ortalığı inletti, inletiyor. Son 10 yıldır yapılan Aziz Nesin'in ruhunu çağırma seansları tekrarlandı, "beddua" cephesi bumerang etkisiyle kendilerine çarpan millet duasıyla darmadağın hale geldi. Türkiye siyasetinin müzmin siyasi liderleri kılı kırk yarma konusundaki mahirliklerini "olur mu canım bak şu açıdan biz başarılıyız" diyerek bir kere daha gösterdi.

Bu kadar benzerliğin arasında elbette farklılıklar da vardı. Seçim sürecindeki tavrından ötürü "Cemaat Halk Partisi" olarak andığım CHP'nin seçmenleri ile MHP'nin seçmenleri el ele verdi ve sandık peşine düştü. MHP'yi bir kenara bırakarak CHP seçmeninin oylarının peşine düşmesine gözlerim yaşararak baktığımı itiraf etmeliyim. Herhalde yıllar sonra ilk kez sandığa bu kadar önem verdiler. Yoksa sandıktan ne çıkarsa çıksın bir şekilde yönetimin parçası olmak CHP için zor değildi. Ama yargı ama asker yoluyla sistemi idare etmek onlar için epey kolaydı. İktidar olmak, ülke idare etmek için sandıktan çıkmaya gerek yoktu, zaten görünürdeki iktidar olmak davulu boyna asmak demekti, davulu başkasının boynuna asıp tokmağı kendi ellerine almak kadar konforlu bir şey yoktu. Bu kez de proje ürettiklerini söylemek mümkün değil ama halihazırda TBMM çatısı altında dinletebilecekleri tape'ler vardı . Bir de Başbakan kalkıp twitter ve youtube kapanacak deyip, TİB bu ikisini kapatınca "bu kez sandıkla iktidarı devireceğiz" diye epey havaya girdiler. Fakat evdeki hesap da Çarşı'daki hesap da milletin pazarında itibar görmedi. Sonuçlarla birlikte ortama inkar, öfke, depresyon hakim oluverdi.

Bu seçimlerde yaşanan bir başka farklılık ise sonuçlarla birlikte ortaya çıktı. Türkiye Komünist Partisi ve Liberal Demokrat Parti ilk kez birer belediye kazandı. Tunceli Ovacık'ta TKP, Muş Malazgirt ilçesinin Konakkuran beldesinde de LDP kazandı. Seçim sonuçlarında hepimizin önemsemesi gereken iki ilginç durum daha yaşandı; Şırnak'ın Cizre ilçesinde 27 yaşındaki Leyla İmret BDP'den belediye başkanı seçildi. Konya'nın Meram ilçesinde ise AK Parti adayı olan Fatma Toru Türkiye'nin ilk başörtülü belediye başkanı oldu. Kadınlara seçme ve seçilme hakkının 80 yıl önce verildiği düşünüldüğünde ilk defa bir başörtülü belediye başkanının ancak bugün seçilebilmesi manidardır.

Seçimlerden önce AK Parti'nin büyük bir hezimet yaşayacağı beklentisine sahip olanlar temennilerini tahmin hanesine yazmanın hazin sonucunu yaşıyorlar. Her gün sosyal medya üzerinden kitlelere ulaştırılan tapeler ve Başbakan Erdoğan'ın twitter ve youtube ile ilgili söylemlerinden sonra bu sosyal medya araçlarının kapanması AK Parti'nin dönülmez bir sona geldiği hissi oluşturmuştu. Fakat beklenen son gerçekleşmedi ve hatta AK Parti bir önceki yerel seçim sonuçlarına göre başarısını arttırdı.

AK Parti kazandı çünkü; twitter'ın kapatılmasıyla gündelik yaşamında herhangi bir değişiklik hissetmeyen kitle, senelerdir gündelik yaşamına engel olan başörtüsü sorununu kimin çözdüğünü unutmadı. Ülkenin %90'dan fazlası Müslüman ancak TBMM'ye henüz çok yakın zamanda başörtülü bir vekil girebildi ve ilk kez bu seçimlerle bir başörtülü belediye başkanı seçildi. Sizce durum böyleyken kim twitter'ın kapanmasını mesele edinecekti? Elbette her türlü özgürlüğün yanında twitter özgürlüğünün de keyfini sürebilen kitleler. Peki bu kitle Türkiye seçmeninin ne kadarına tekabül ediyor? CHP'nin aldığı oy üzerinden bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bu durum bize meselenin cehalet, okuma-yazma değil öncelik meselesi olduğunu gösteriyor. Geniş kitleler yıllardır yasak olan başörtüsü özgürlüğüne ancak kavuşmuşken daha dar bir çevre her türlü özgürlüğün tadını çıkarırken twitter'dan mahrum oluyordu ve haliyle geniş kitlenin tercihi onları özgürleştiren AK Parti'den yana oldu.

AK Parti kazandı çünkü; yolsuzluk-hırsızlık iddiaları ile 10 yılda yapılan hizmetler ve yükselen yaşam standardı tezat oluşturuyordu. Seçimden bir gün önce konuştuğum Kıbrıs Gazisi AK Parti'den önce 300 TL ama bugün 800 TL destek aldığını söylüyordu. Öğrenci burslarının 45-60 TL bandından 300 TL'ye gelmesi belki öğrenciler üzerinde bir etki oluşturmadı ama sanıyorum ebeveynleri bu değişimi dikkatle okudu. Halen daha koalisyon dönemlerinin ekonomik sıkıntılarını unutmayanlar AK Parti ile birlikte gelen istikrara rağbet etti. Hakkari'den İstanbul'a otobüs ile 24 saatten uzun sürede gelen vatandaş aşağı yukarı aynı parayı ödeyip uçak ile 1,5 saatte gelmenin keyfini ve konforunu ne zaman ve nasıl kazandığını unutmadı. Dünya ekonomik kriz yaşarken Türkiye teğet geçti ve düne kadar belirli ülkelere belirli kalemlerde yapılan ihracatın hem ülke çeşitliliği hem de ürün çeşitliliği arttı. Hal böyle olunca küçük ve orta boylu işletmeler bile ihracat yapmaya başladı. Durum böyle olunca kimse istikrarı ve büyümeyi riske etmek istemedi. Yani mesele bulgur-makarna-kömür değil alın teri ile kazanılanı yeni bir koalisyon veya kriz ortamında riske sokmamaktı. Bu veriler değişik örneklerle çoğaltılabilir fakat özetle millet AK Parti'nin sosyal politikalarına da ekonomik istikrarına da desteğini verirken "bu ortamda kim ne çaldı ki" diye sormaktan kendini alamadı.

AK Parti kazandı çünkü millet cemaatleri, tarikatları, İslama hizmet edenleri sevmekle birlikte onların siyasete, hele ki Erdoğan gibi ümmetin sesi olmuş bir lidere karşı aldığı pozisyondan hoşlanmadı.Hele hele Gülen grubunun AK Parti'ye karşı her türlü ittifakı, CHP ile kol kola girmeyi göze alması milletten büyük bir tepki aldı.

AK Parti bir kere daha başarı sağladı çünkü Başbakan Erdoğan gibi bir lideri vardı. İl il gezip milletle buluşan, milletin diliyle konuşan, sesi kısılmasına rağmen mitinglerini sürdüren Erdoğan'ın rehavete kapılmadığını, çalıştığını ve milleti ikna etme gücünü hep birlikte görmüş olduk. Erdoğan'ın yerel yönetimlerden gelmesi, önceki yıllarda oluşturduğu güven milletin bir kere daha teveccühünü kazandı.

AK Parti kazandı çünkü millet sulhtan memnundu. Erdoğan'ın siyasi kariyerini adeta riske edip çözmeye çalıştığı Kürt sorununda gelinen aşamayı millet görüyordu. En azından Kürtler görüyordu. Yılların tecrübesi Kürtleri barıştan yana olan AK Parti ve Erdoğan'a yöneltti. O yüzden Diyarbakır'da da AK Parti ikinci parti oldu ve %35 oy aldı. 

AK Parti kazandı çünkü yurt dışında yaşayan Türkiye vatandaşları ve hatta Bosna, Kosova, Makedonya, Filistin, Lübnan ve Mısır halkları da onu destekledi. Çünkü Erdoğan'ın liderliğindeki Türkiye'nin bölgesine, yurt dışındaki vatandaşlarına, soydaş ve akraba topluluklara önem ve özen gösterdiklerini tecrübe etmişlerdi.

CHP kaybetti, MHP kaybetti, Cemaat kaybetti, Uluslararası medya kaybetti çünkü henüz Türkiye halkının, milletin, tecrübesini, sağduyusunu ve beklentilerini okuyamadılar. Onlar kaybetti çünkü Erdoğan ve AK Parti vardı.

Bütün eksiklerine ve hatalarına rağmen AK Parti kazandı. Peki bu bir rehavet oluşturmalı mı? Elbette hayır! Bu durum AK Parti'nin mükemmel olduğunu gösterir mi? Elbette hayır! AK Parti'nin varlık-yokluk meselesi şimdi başlıyor. Eğer Kürt, Alevi sorunlarına dönük adımlar atılmazsa. Yolsuzluk iddiaları konusunda kamuoyu tatmin edilmezse. Hukuk düzeni tesis edilmezse. Seçim sürecinde yaşanan ötekileştirici üslup kenara bırakılmazsa ve paralel yapı ile mücadele edilmezse işte o zaman AK Parti ve Erdoğan önü alınmaz bir yok oluşa doğru ilerleyecektir.

@burakyalim

Devamını Oku

30 Mart'ta Nasıl ve Kime Oy Vermeli?

Türbülanstan geçtiğimiz şu günlerde olgular değil algılar belirleyici maalesef ve bir kaç ses kaydı ile adeta pireye kızıp yorganı yakma eğilimindeyiz.

Peşinen söyleyeyim, bu yazı birilerine fena dokunacak. Yine başlayacaklar "yahu sen eğitimli adamsın sen bari yapma" diye söylenmeye. Son zamanlarda en çok bunu duyuyorum, eğitimli olduğum için AK Parti'ye oy vermemem gerektiği salık veriliyor. Oysa ben çoktan uçak biletimi aldım ve bir aksilik olmazsa 30 Mart seçimleri için oy kullanmaya geliyorum. Oyumu da adaya değil partiye vereceğim. Ne kadar garip değil mi? Yerel seçimlerde oylar adaya verilir, akıllı adam öyle yapar ama ben çoktan delirdim ve oyumu adaya bakmaksızın siyasi partiye vermeye geliyorum. Beni deliliğimden ötürü suçlayabilirsiniz ama delirten nedenleri hiç sorgulamazsınız biliyorum. Çünkü en akıllı, en aydın, en özgür, en iyiyi bilen, en iyi gezen, en iyi yiyen, içen, giyinen hasılı herşeyin en iyisini bilen sizsiniz.

Yaşım 27 henüz. Genç dedikleri evredeyim. Eğer takdiri ilahi erken değilse önümde uzun yıllar var ve ben bu uzun yılların hayalini kurarken birileri gündelik hesapların peşinde. Hırsız, katil diyerek siyasi iradeyi yerle yeksan etmeye çalışıyorlar. Yarın sandıktan birinci parti çıksa bile söylemleri hazır; ya halkımıza koyun diyecekler ya da hile yapıldığını iddia edecekler. Bunlara göre 2003 yılında da ülkemize şeriat geliyordu, memleket bölünüyordu ve bugün de bir diktatörün yönetimi altında yaşamaktayız.

Türkiye'nin 2002'den önce ne yaşadığı hakkında hatıralarım sınırlı. Hatta 3 Kasım 2002'de yapılan seçimlerde AK Parti'den nefret edecek kadar da kurulmuştum. Kurulmuştum diyorum zira herkesin geçtiği torna tesfiyeden ben de geçtim. Ülkemin büyüklüğünü bir kenara itip 4 tarafta düşmanlar olduğuna, çağdaşlığın tek yolunun batıya entegrasyon olduğuna ve en iyiyi en doğruyu askerlerin, bürokatların, akademisyenlerin bildiğine inandırılmıştım. Sonra çok şükür okuduk, gezdik, klasik deyim ile hem okuyanın hem gezenin bildiği bir kıvama nispeten geldik de birazcık anladık neyin ne olduğunu.

Recep Tayyip Erdoğan'ın eleştirilecek bir sürü yanı var ama mesele eleştirmek değil alaşağı etmek. Kasımpaşa'dan çıkan, sessizlerin sesi olan, küresel politikaları eleştirip milli politikalar geliştirme derdine düşen bir insandan bahsediyoruz. Bugünlerde birilerinin deyimiyle başçalan ve katil. Acaba bunu söyleyenler Erdoğan'ın kişisel ve siyasi hayatına dair hiç okuma yaptılar mı? Yapmış olsalar bugün neden başarılı olduğunu, neden milleti arkasına aldığını anlarlardı ama şahsi tecrübelerimden biliyorum ki sesini duymaya bile tahammül edemeyip kanal değiştiriyorlar, televizyonun sesini kısıyorlar. Bunu yapanların en büyük derdi "demokrasi". Türkiye'nin demokratik bir ülke olmasını istedikleri için Erdoğan'ın gitmesi gerektiğini söylüyorlar.

Kusura bakmayın ama Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük demokrasi adımlarını Erdoğan liderliğinde AK Parti ile gerçekleştirdi. Sene 2007, Demokratik Toplum Partisi'ni TBMM'de ziyaret ettik. Üniversiteye döndüğümüzde bazı askerler tarafından yemeğe çağrıldım. Yemeğin konusu gerçekleştirdiğimiz DTP ziyaretiydi ve söylenen şuydu; "Burak sen iyi bir çocuksun, böyle hareketler yapma, devlet de üzerine çarpı atılır." Çok değil 6-7 sene önce Türkiye bu kıvamdaydı ve hatırlarsanız gencecik çocuklar tabutlarla geliyordu evlerine. Bugün halen "demokratik açılım" girişimini sindiremeyenler olabilir ama sağduyulu Kürtler bunu çok net görüyorlar ki son 1 yıldır çok şükür ne çatışma ne şehit var.

Ne diyorduk, itiraz edenlerin dertleri demokrasiydi. Bunlara "The Cemaat" dahil. Hani şu 28 Şubat'ta Erbakan alaşağı edilirken neredeyse alkış tutan cemaat. Başörtüsü için "gerekirse çıkarmak lazım" türünden fetvalar veren nam-ı değer Hocaefendi! Geç oldu ama çok şükür oldu, üniversiteden tutun asker-polis-yargı hariç her alanda başörtüsü sorunu da çözüldü, kim çözdü peki? O hiç sevmediğiniz, alaşağı etmek istediğiniz Recep Tayyip Erdoğan ve hükümeti. Bir arkadaşım, dün de bugün de azılı Erdoğan düşmanı olanlardan, "bir gün baktım bizim siteye gelmişler, her yerdeler" diyordu başörtülüler için... Sonra rahatsız olmaya başladıklarını iddia ediyordu. Bir başkası; Koç Üniversitesinde okuduğu ilk yıllarda başörtülüleri nasıl tehdit olarak gördüklerini anlatıyordu. Elbette o da bugün Erdoğan gitsin cephesinde ve bana "eğitimli adamsın sen yapma abi" diyenlerden. Düşünün işte yine 6-7 sene öncesine kadar başörtüsü bile bizim en büyük demokrasi sorunumuzdu. Şimdi kalkmış, bunlardan rahatsız olanların yine başı çektiği kitleler demokrasi diyor.

Gezi Parkı olayları yaşandığı dönemdi. Bizzat o gün Taksim'e çıkanlardanım. Yahu Başbakana ne oluyor, neden bu kadar ayırıcı, itici, buyurgan konuşuyor diyordum. Hiç unutmayacağım; Taksim'e çıkarken etrafımda CHP bayraklı bir kitle vardı. O an düşündüm, acaba bu insanlar benim haklarım, kaygılarım için benimle meydana yürür müydü? Ama ne fark ederdi, mevzu bahis kişilerin hakları ve kaygılarıysa, kim olduğuna bakmaksızın destek olmak bizim şiarımızda vardı ve halen var. Sonradan tabi oturdu sahne kafamda, terk-i diyar eyledim Gezi'yi ve bugün Gezi'nin de başında sonunda masumiyet olmadığını düşünmeye başladım. İnsanlar masumdu ama insanları oraya getirmek için her yol denenmişti. Bunu da söylemezsem olmaz; o zaman AK Parti'li bir çevre beni "vatan haini" ilan etmişti. Aldırmadım çünkü daha önce en yakın akrabalarımca yobaz ve PKK sempatizanı da ilan edilmiştim, gelir geçerdi elbette.

Demokrasiydi esas talep değil mi? Erdoğan otoriterleşiyor ve hatta çoktan diktatör olmuştu. Öyle bir diktatör ki onun partisi ve hükümeti zamanında azınlık malları iade edilebildi, Alevi açılımı yapılmaya çalışıldı ve yine söylüyorum ilk kez "Kürt Sorunu" olduğu dile getirildi. Hatta askerin siyasete müdahalesine karşı ilk kez siyasi iktidar duruş sergileyebildi. 367 rezaletini, 27 Nisan E-muhtırasını unuttuk mu sanıyorsunuz? Hoşunuza gidecekti AK Parti google üzerinden derlenen delillerle kapatılsaydı. Çünkü AK Parti'den önce ülkenin normali buydu, irtica ve bölünme tehlikesine karşı asker ve zinde güçler teyakkuza geçerdi.

Şimdi diyorlar ki bunlar geldi geçti babam, sen başka şeyler anlat bize. Erdoğan ve AK Parti bunları çözdü de ne oldu, kendileri sivil vesayet kurdu diyorlar. Evet, öyle bir vesayet kurmuşlar ki hepsinin telefonları dinlenmiş ve dinlemek yetmemiş sonra da montajlanmış. Durun hemen köpürmeyin, yolsuzluk yok demiyorum. Ben mahkeme değilim ki karar vereyim buna! Gerçi mahkeme de mahkeme değil, zaten hiç olmamıştı ki! Bugün hukuk alaşağı edildi diye bağırıyorlar, yargı bağımsızlığını yitirdi diyorlar. Hadi oradan diyesim geliyor. Bu ülkede 1921'den sonra hukuk mu vardı? Olmadığını bizzat kendiniz biliyorsunuz; yaşı büyültülerek asılan gençlerden, yakılan insanlarımızın hesabının sorulamamasından, Uğur Mumcu'nun, Hrant Dink'in ve bir sürü faili meçhulun olmasından bunu idrak edemiyor musunuz? Ama derdiniz hukuk mu yoksa Erdoğan'ın alaşağı edilmesi mi?"Erdoğan gitsin de biz 2007 yılında eşi başörtülü diye karşısına dikildiğimiz Abdullah Gül'e bile razıyız" diyorsunuz utanmadan!

Allah'a şükür toplum hafızası var. Ülkemizin yakın siyasi tarihinde nelerin nasıl olduğunu az-çok aklında tutuyor. Menderes idam edilirken gülüp oynamıyordu millet, darbeler yapıldığında memnun değildi ama el mahkum silahlı adamlara karşı duramıyordu. Zaten meselenin özü de bu; politik-ekonomi! Birilerinin elindeki imkanların bir başkalarının eline geçmesi kabul edilemiyor veya sanılıyor ki herkes o imkanlara doğuştan sahip. Kusura bakmayın beyler-hanımlar; ben liseye başladığımda hazırlık sınıfı için kitaplarımı ikinci el aldım ve fiyatı babamın maaşının yarısı kadardı. Ben ilk kez yurt dışına çıkacağım için uçağa bindim ve sene 2008'di. Biz şanslıyız, doğal gaz evimize 7-8 sene önce geldi. Şanssız olanları siz düşünün!

Neymiş efendim, onu öldürür bunu öldürür şu kadar para çalarmış ama X ile Y şehrinin arası 2 saate indiği için Erdoğan'a oy verecekmişiz. Kimse kusura bakmasın ama Hrant Dink'ten beri toplumsal olaylar dışında faili meçhul yok bu ülkede. Roboski'yi unuttum sanmayın, ha siz onu da bilmezsiniz size göre Uludere! Zaman bize Hrant'ın, Muhsin Başkan'ın ve Roboski'nin katillerini de verecek inşallah ve o zaman göreceğiz kimmiş katil! Ergenekon'un palavra olduğuna inanan yığınların olduğu, doğudaki faili meçhulleri görmeyen, KCK tutukluları içeride tutulup, paşalar salınırken sevinenlerin cirit attığı memleketimde katilleri bulmak da zor oluyor haliyle. Gezi olayları olmasa medyanın ne kadar iki yüzlü olduğunu bilmeyen bir kitleden bahsediyoruz, sırf bu yüzden doğudaki ikinci uyduları başka meselelere yorduklarını da unutmadık.

Askeri vesayet, eski Türkiye, CHP ve Kemalist hikayeleri anlatma bize diyebilirsiniz ama unutmayın ki bunlar 10-20 yıl önce yaşanan hadiseler değil. Ergenekon keşke 3-5 darbe meraklısı askeri içeri almakla çözülecek olsaydı ama bahsettiğimiz bir zihniyet mücadelesi ve Einstein'ın dediği gibi ön yargıları kırmak maalesef atomu parçalamaktan zor! İşte bu yüzden tutturdunuz Erdoğan gitsin diye. Peki soruyorum kimi istiyorsunuz? Sonra ne olacak? Biliyorum hiç bir fikriniz yok ve yine biliyorum ki tek adama tutunmak çare değil. O yüzden Erdoğan ve hükümetlerinin eleştirilecek yığınla yanı olduğunu söyledim ilk başta.

2010 yılında yetmez ama evet demişken bugün "yetmez" dediklerimize dair adım atılmamış olmasını rehavete bağladığım kadar şu 17-25 Aralık vakalarıyla gün yüzüne çıkan art niyetlilerin sebep olduğunu da düşünüyorum. Halen daha 1982 Anayasası ile yönetilen bir ülke olmaktan ben de bıktım usandım ve utanıyorum. Demokrasi diyorsunuz ama anayasa yapımına 3 madde değişmez diyerek engel olan siz değil misiniz? Çağdaşlık, batı normları diyorsunuz ama Atatürk ilke ve inkılaplarından taviz vermeyiz lafını da peşine ekliyorsunuz. İşin en komik yanı ise bugün cemaat denilen yapının başını çektiği Erdoğan'ı bitirme kampanyasında cemaat ile el ele veriyorsunuz. Kusura bakmayın dostlar ama o cemaat AK Parti'yi bu hale getirmişse sizi ne yapar bir düşünün? Koç, Aydın Doğan, Cemaat, CHP, aşırı sol yahut ulusol el ele tutuşmuş Erdoğan'ı yemeye çalışıyorsunuz ama ertesi güne dair tek bir öneriniz, düşünceniz yok.

Yazmayı bile zül addediyorum ama madem bu kadar kutuplaştık ben de üzerime düşeni yapayım. Geçenlerde Ateist bir dostum durup dururken mesaj atıyor; "Burak bu zalimliği eleştirmen için bizim ölmemiz mi gerekiyor, seni tanıdığım günden utanıyorum, adam değilmişsin, seninle ilişiğimi kesiyorum" diyor. Ben kendimce inançlı bir insanım ama bu arkadaşın Ateist olmasını hiç dert etmedim. Her olduğum ortamda olmasından ne rahatsızlık duydum, ne de dışlanmasına izin verdim fakat hata etmişim anlaşılan. Demokrasi ve özgürlük talebi olan bu dostum ben AK Parti'ye destek oluyor yahut ağır eleştiri getirmiyorum diye beni hayatından çıkarıyor. Şimdi merak ediyorum; ben eğer AK Parti'ye destek vermezsem başıma neler gelecek acaba? Hani meşhur deyiminizle "başıma bir şey gelmeyecekse şunu söylüyorum; 30 Mart'ta Türkiye'ye geliyorum ve oyumu AK Parti'ye vereceğim." 

Çözüm süreci akim kalmasın, yeniden kan akmasın,
Anadolu insanı hakir görülmesin, talep ve isteklerine kulak verilsin,
Türkiye ucu bucağı belli olmayan cemaat vesayetine teslim olmasın,
Türkiye dünyada yaşanan gelişmelerde taşeron değil aktör olsun,
Bugüne kadar gerçekleştirilen demokratikleşme sürsün, 
İlk kez sivil bir anayasa yazılabilsin,
Askerden sonra, yargı odaklı yahut herhangi bir vesayet oluşmasın, temennileriyle oyumu AK Parti'ye vereceğim.

30 Mart'tan sonra AK Parti'nin içinde kokuşmuş, yolsuzluğa bulaşmış kim varsa gerçek bir hukuk önünde hesap vermeli. 17 Aralık'tan bugüne kadar ne kadar anti-demokratik adım atıldıysa geri alınarak demokratikleşme hızlandırılmalı. Devlet hiyerarşisi içerisinde hocadan, ağadan, paşadan emir alan kim varsa azledilmeli, devlet içerisinde yasama-yargı-yürütme dengesi oturtulmalı. Yeni anayasa yapımı çalışmaları gerçek bir eyleme bürünmeli, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı esas alınarak herkes yasalar önünde eşit hale getirilmeli. Alevi vatandaşların Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması sağlanmalı, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinden yararlanmalarının önü açılmalı. Ergenekon, Balyoz, Oda TV, KCK gibi davalar öncelenerek sonlandırılmalı ve hüküm giyenlerin nihai kararları açıklanarak suçlular cezaevine gönderilmeli. Ermeni, Musevi, Süryani ve bilimum azınlıklara TBMM seçimlerinde kota verilmeli ve her azınlık grubunun nüfusu oranında vekil çıkarabilmesi sağlanmalı. Hrant Dink, Muhsin Yazıcıoğlu ve Roboski gibi toplum vicdanını zedeleyen cinayet ve ölümlere ilişkin yargılama işlemleri hızlandırılmalı ve deliller ışığında suçlular cezalandırılmalı.

Yukarıda gereklilik kipiyle kurduğum cümleler benim nazarımda AK Parti'nin kredisini, geleceğini belirleyecektir. Bugün için bir dostumun da söylediği gibi 17-25 Aralık hadisesi üzerinden parantez içine aldığım eleştirileri 30 Mart gününden sonra şiddetle dile getireceğim ki iktidar sarhoş olmasın eroin etkisi gerçekleşip uyuşmasın.Şahsi olarak 17-25 Aralık olaylarını yargı kullanılmak suretiyle siyasi iktidara darbe olarak görüyorum ve bu olağanüstü halde iktidarın yanında durmayı ahlaki buluyorum.

Devamını Oku

2014'te Hak Yerini Bulsun...

2013'ü geride bırakıp yeni bir yıla başlarken siyaset arenasında yeni bir sayfa açmamız pek mümkün görünmüyor. Sanırım 2013'ün en uzun dönemi Gezi olaylarından sonra Aralık ayı oldu ve 2014 yılı ise bir bütün olarak çok uzun geçecek gibi görünüyor. Yolsuzluk-rüşvet iddiaları ile açılan dava ve bu dava ile sağır sultanların da duyduğu iktidar-cemaat kavgası ve bu kavga etrafında yaşanan kamplaşmalar devam edecek gibi görünüyor. Şu dakikadan sonra iktidar partisinin de, cemaatin de bir adım geri atıp sağlıklı düşünmesini beklemek çok zor. 

Genel olarak her zaman söylediğim şu olmuştur; elbette ABD, İsrail, Avrupa Birliği vs. gol atmak isteyecektir, mühim olan sizin kalecinizin, savunma hattınızın ne kadar sağlam olduğu veya oyunu karşı yarı sahaya yıkıp önde basarak topa hakim olup olmadığınızdır. Sedat Laçiner hocanın İlkeler-Kurumlar başlıklı Star gazetesindeki yazısında eleştirdiği "devlet geleneği" konusu çok önemli. Eğer devlet geleneğiniz varsa ve yasama-yürütme-yargı erkleri vatandaşın gözünde saygı ve güvene sahipse korkacağınız cemaat, cemiyet, örgüt, dış mihrak, faiz lobisi falan olmaz. Sedat Hoca yazısında Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti'ne geçiş sürecinde devletin devlet olmaktan çıkarıldığına ve millete karşı bir örgütlenme haline getirildiğine dikkat çekmiş. Kadir Cangızbay'ın kitabına verdiği isim olan "Hiç Kimsenin Cumhuriyeti" ifadesi bu meseleyi özetliyor aslında. Tek tek saymanın manası yok; bu ülkede acısı, dışlanmışlığı, hakir görülmüşlüğü ve egemenlik kayıtsız şartsız milletindir denilerek bütün egemenliği elinden alınmışlığı olmayan bir kimlik var mı?

Küreselleşmenin hayatımızın her alanını kapsadığı şu zaman diliminde etrafınızdaki herkesi düşman ilan etmek bir bakıma kendi kendinize düşman olmaktır. Geçtiğimiz gün yine Star'dan İbrahim Kiras yazısında gelinen noktayı özetleyen şu ifadeleri kullandı: "Darbe sözünü vaktiyle bazı sokak olaylarını tanımlamakta kullanmışsanız, şimdi dört başı mamur bir darbeye bile darbe dedirtmek zor olur". Kiras'a katılmamak mümkün değil. Gezi Parkı olayları maalesef  parti tabanını konsolide etmek ve oyları arttırmak için bir araç haline getirildi ve bağlamından çıkarıldı. Olaylarda aranılan faiz lobisi, dış mihraklar belki de tam olarak bunu istiyorlardı. Meşru iktidarın meşru söylemlerini tüketmek ve yıpranmasına zemin hazırlamak için Gezi parkı organize edildi deseler inanırım ama bu durumu olaylar karşısında aldığı tavır ile bizzat iktidarın yaptığını alenen gördük ve yaşadık. 

Kişi ne yaparsa kendine yapar deriz ve kişinin kendine yapacağı kötülüğü başka hiç kimse yapamaz. Herhalde son genel seçimlerde AK Parti'nin aldığı %50 oy kadar ona zarar veren bir şey olmamıştır. Seçimler gerçekleştiğinde Ahmet Tezcan, AK Parti'nin şimdi daha çok duaya ihtiyacı var mealinde bir yorum yapmıştı. Seçimlerden sonraki süreç bize bunu çok net bir şekilde gösterdi. Gücün yozlaştırdığı ve mutlak gücün mutlaka yozlaştırdığı söylemi de düşünülürse AK Parti'nin büyüdükçe ve desteğini arttırdıkça ihtiyatsız bir hale geldiği açık. Aslında bunun tam aksine içeride ve dışarıda rakiplerinin daha çok dikkatini çekeceğini ve onlara rahatsızlık vereceğini düşünerek çok daha dikkatle ve özenle politikalar gerçekleştirmesi gerekirdi ve gerekiyor. 

Eğer bir değişiklik olmazsa 2014 yılında iki seçim gerçekleştireceğiz. AK Parti'nin bu seçimlerde başarılı olmaması için hiçbir neden yok. Yerel seçimlerde ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve hatta 2015'te gerçekleşecek genel seçimlerde AK Parti tekrar birinci parti olabilir ve yüksek ihtimalle olacaktır. Fakat Gezi Parkı olaylarından beri ısrarla vurgulamaya çalıştığım başka bir şey var. Oyların çoğunluğunu almak, birinci parti olmak ve milletin sevgilisi bir lider olmak ülkeyi yönetmeyi kolaylaştıracak mı yoksa daha mı zor bir hale getirecek? Aslında işin özü çoğunlukçu mu yoksa çoğulcu bir zihniyetle mi ülkeyi yöneteceğiz? Erdoğan liderliğinde ve AK Parti'nin zaferden zafere koştuğu ancak sürekli krizlerle, kamplaşmalarla enerjimizi tükettiğimiz bir ülkemiz mi olacak yoksa yine Erdoğan liderliğinde, AK Parti'nin seçim zaferlerini sürdürdüğü ve kronik nefreti olanlar hariç toplumun çok daha büyük bir kesiminin kendini değerli hissettiği bir ülke mi olacağız. Bence Başbakan Erdoğan'ın ve AK Parti'nin önündeki en önemli sorun budur ve bu aşılmadığı sürece kazanılacak zaferlerin hepsi buruk ve enerjimizi tüketen sonuçlar doğuracaktır. 

Şahsi görüşüm bunu aşmanın çok zor olmadığı yönünde zira Avrupa Birliği ile müzakere sürecini başlatan, 2002'den günümüze Türkiye'yi olumlu manada bambaşka bir çehreye kavuşturan bir isim ve partiden bahsediyoruz. 2010 referandumu ve 2011 genel seçimlerinden sonra duraklayıp, Gezi Parkı ile gerilemeye başlayan demokratikleşme eğiliminin tekrar ivme kazanması bütün sorunlarımızı çözebilir. Hepimiz zaman zaman durağanlıklar, tembellikler, gel-git süreçleri yaşarız ve bundan çıkmanın yolu yine kendimize dönüp, öz eleştiri yapmakla mümkün olur. Evet dışarıda da, içeride de AK Parti düşmanları, Erdoğan'dan nefret edenler olabilir ve vardır, peki ya AK Parti'nin içerisinde veya Erdoğan'ın kendisinde hiç hata yok mudur? Tüm negatif göstergelere rağmen ben şahsen Başbakan Erdoğan'ın bu öz eleştiriyi yapabileceğine inanıyorum veya buna inanmak istiyorum.

2013 yılında olması gerekenden uzun aylar, haftalar, günler, saatler ve dakikalar yaşadık. Yazının başında da söylediğim gibi Gezi Parkı olayları ve en son Yolsuzluk-Rüşvet iddiaları hakkındaki gelişmeleri takip ederken zaman zaman "reklam arası" bekler hale geldik, tuvalete çıkamadık. İktidar da muhalefet de ve hatta dünya da bu süreçlerde epey yoruldu. Türkiye eskisi gibi yaşadığı krizleri kendine matuf bir ülke değil. Bu süreçlerde farklı ülkelerden bir çok arkadaş sorularını ve düşüncelerini içeren bir çok mesaj gönderdi mesela. 

Krizlerle yorgun düştük, birbirimize diş biledik ve bazen tamiri mümkün olmayan olaylar oldu. Gezi Parkı olayları sürecinde hayatını kaybedenleri ve onarımı mümkün olmayan yaralanmalar yaşayanları unutmayacağız. Fakat hepimizin umutlu olmasında fayda var. Dünyada insan haklarının, demokrasinin gelişmesi sürecinde büyük badireler atlatıldı, büyük kayıplar yaşandı. Daha geçtiğimiz günlerde Nelson Mandela'ya "huzur içinde uyu" derken "apartheid rejimi" ile ilgili zihnimizi tazeledik. ABD'de çok değil daha 50-60 yıl öncesinde siyahlar büyük bir ayrımcılığa maruz kalıyordu. 

Türkiye'nin demokratikleşme karnesine bakarsak ancak henüz başörtülü vekillerimiz olduğunu, Kürt kimliğini tanımaya başladığımızı, askerliği memleketin en önemli meselesi olmaktan yeni yeni çıkardığımızı, kendine güvenen, ifade yeteneği olan, dünya ile bağ kurmuş nesillerimizin ancak yetiştiğini görmemiz gerekiyor. Eksikler çok, o yüzden kavgalarımız, krizlerimiz var. 2013'te yaşadığımız her krizin olumlu geri dönüşü olacak elbet, yolsuzluk-rüşvet konularından muhafazakarların muaf olmadığını, daha çok demokrasiye ihtiyacımız olduğunu, yerelleşmenin önemini, kent hayatını, mimariyi, kızlı-erkekli meseleleri ve daha bir çok şeyi aşmamız ancak tartışmakla mümkündü. 

Tartıştık, kavga ettik, yorulduk. İnşallah 2014'te hasat olsun. Daha çok kavgamız, tartışmamız olacak elbette, onlarla ilgili de temennimiz seviyeli olsun ve hak yerini bulsun. Hep birlikte daha yaşanılabilir bir ülkeyi inşa etmeye devam etmek, herkesin politika yapım süreçlerine farklı vesilelerle katılması dileğiyle... Yeni yılınız sağlık, başarı ve mutluluk getirsin. #2014tehakyerinibulsun 

Herkes evine dönsün, türkü dinlesin, çay demlesin, muhabbet eylesin. Sretna Nova Godina! =)

Devamını Oku