Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN'A AÇIK MEKTUP

Cumhurbaşkanım;

Hatırlar mısınız; 2013’ün 18 Kasım’ında Diyarbakır Bismil’de katıldığınız toplu açılış töreninde bir genç korumalarınızı aşmayı başarıp yanınıza gelmişti…

Gözleri ağlamaktan kızarmıştı.

Tıpkı yüreği barış, kardeşlik ve sevgi ile dolu binlerce genç gibi…

Yanınıza geldiğinde henüz göz kapaklarında biriken gözyaşları yanaklarına süzülmemişti usul usul. Gözlerinizin içine baktı, bir babaya bakar gibi. “Elimizden tut, bizi buralarda ölüme, yalnızlığa terk etme ne olur” dercesine.

Ve konuşmaya başladı.

Başbakanım, ne olur barış bitmesin. Askerde ya da dağda ölmek istemiyorum, huzur içerisinde yaşamak istiyorum” dedi.

Ben o fotoğrafı hiç unutmadım.

O gencin fotoğraflarını bir gün sonra gazete manşetlerinde ilk gördüğümde ağlamaktan benim de gözlerim kızarmıştı. “Yalnız değilsin kardeşim, barış gelecek ve gözyaşlarımız bitecek” demiştim kendi kendime…

Olmadı…

Barış umutlarımızın tam üzerine, hatta tam orta yerine hendekler kazdılar. “Başbakanım, ne olur barış bitmesin” diye haykıran gençlere, (eğer hayatta kalırlarsa) onların doğacak çocuklarına ve Ortadoğu’nun mazlum halklarına kan ve gözyaşının olmadığı bir geleceği armağan etmek, miras bırakmak için küresel baronların size saldıracağını bile bile, tüm siyasi ve sosyal riskleri, olumsuzlukları, tepkileri, bir paratoner gibi üzerinize alıp başlattınız Çözüm Süreci’ni.

Takvimler 29 Ekim 1999'i gösterdiğinde siz İstanbul Büyükşehir Belediye başkanıydınız. Tıpkı Ahmet Kaya'nın MGD’de söylediği bir söz nedeniyle linç edilmesi gibi, Siz de Siirt'te okuduğunuz bir şiir nedeniyle linç edilmiş, hakkınızda açılan dava sonuçlanmış ve 4 yıl hapis cezası almıştınız. Bir “Cumhuriyet Konseri” tertip etmiştiniz. İstanbullular size veda etmek için konsere akın etmişti. Ahmet Kaya da oradaydı. Konser vermek üzere sahneye çıkmış, size yapılan haksızlığa ve yasakçı zihniyete karşı gözlerinizin içine bakarak haykırmıştı:

"Cumhuriyetimizin 75. yıl dönümünde daha güzel günleri yaşamak, Cumhuriyeti daha özgür yaşamak, inanca saygının, düşünceye özgürlüğün olduğu Cumhuriyetleri yaşamak dileğiyle ve artık şarkı söyleyenlerin ve şiir okuyan insanların tutuklanmadığı, tutuklanmayacağı Cumhuriyetlerde bir daha görüşmek üzere diyorum" demişti. 1 yıl sonra “düşünceye özgürlüğün olduğu Cumhuriyetlerin özlemiyle” aramızdan ayrıldı.

Ahmet Kaya görmedi ama o konserden sonra Pınarhisar’ın yolunu tutan siz, bu ülkeye Başbakan, Cumhurbaşkanı oldunuz. Cumhuriyeti, Kaya’nın da istediği gibi inanca saygının, düşünceye özgürlüğün olduğu bir Cumhuriyet haline getirdiniz.

Ama tamamlamanız gereken bir şey daha var.

Çözüm Süreci…

Çünkü biliyoruz ki, siz çözemezseniz bu meseleyi, hiç kimse çözemeyecek.

Siz durdurmazsanız bu akan kan ve gözyaşlarını, sizden başka hiç kimse durduramayacak.

Evet biliyoruz. Sizin bütün iyi niyetinize rağmen süreci durdurdular, barışı bozdular.

O yüzden şimdi artık “PKK ile mücadele, Kürd halkıyla müzakere” edin diyoruz.

Kürt halkının size her zamankinden daha fazla ihtiyacı var.

Kadim medeniyetin, Suriçi’nin, Diyarbekir’in, İslam’ın 5. Harem-i Şerifi olan Ulu Cami’nin, Dört Ayaklı Minare’nin, Kurşunlu Cami’nin size ihtiyacı var.

Sayın Cumhurbaşkanım;

PKK ve HDP; On bin yıldır Açık Hava Müzesi olarak ayakta kalmayı başarmış, Ortadoğu’nun kalbi, kültür kenti Diyarbekir’in, Suriçi’nin on bin yıl sonra kendileri yüzünden düşmek üzere olduğunu, dört ayağı üzerinde 515 yıldır dimdik ayakta duran İslam’ın en güçlü mimarilerinden biri olan Dört Ayaklı Minare’nin yine kendi vurdumduymazlıkları ve sorumsuzlukları yüzünden düşmek üzere olduğunu görmüyorlar. Görmeyecekler. Buna dur demeyecekler.

Dört Ayaklı Minare’nin altından yüzyıllardır barış içinde geçen halkın, yüzyıllar sonra geçmekten korkar hale geldiğini görmeyecekler.

Medeniyetimiz; kültürüyle, kadim tarihiyle, insanıyla ve insanlığıyla yok ediliyor.

Onlar bütün bu olanları tribündeki localarından keyifle izleyen, etliye sütlüye karışmayan, fakat bir ölüm olduğunda koşar adım locasından çıkıp morg önünde boy gösteren, cenaze başında şov yapan, kahramanlık öyküleri yazan, intikam yeminleri etmeleri için gençleri gazlayan ve onları ölümün yüceliğini göstererek motive eden siyasi nebbaşlar. Bunu biliyoruz.

Onların anlayışı, Belediye’ye ait kepçeleri, dozerleri, kütüphanelerin, rehabilitasyon merkezlerinin ve gençlik yaşam merkezlerinin temelini atmaya değil, hendek kazan gençlere yardıma gönderen bir anlayış. Bunu biliyoruz.

Onlar, ne 515 yıldır dört ayaklı minarenin altından geçen Kürt halkının mirasına ne bu minarenin ayakta kalmasını sağlayan sosyolojiye, ne de hendeklere ve savaşa karşı çıkan Tahir Elçi’nin mirasına sahip çıkacaklar. Bunu biliyoruz.

Onların sahip çıktığı tek şey mezarlıklar ve soğuk musalla taşları, bunu da çok iyi biliyoruz.

Ama siz sahip çıkın. 

UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınan Diyarbakır Surları, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Makamı’nızın himayesinde. 

Surların içinde kalan ve Suriçi olarak adlandırılan kısım tam olarak bir Açık Hava Müzesi. Ama maalesef PKK’nın 30 yıllık şiddet kültürüyle yetiştirdiği, evlatların babalarından değil, babaların evlatlarından korktuğu, geleneksiz, kültürsüz, kendisini hiçbir yere ait hissetmeyen, sıfırdan türeyen, mekanik, yoz savaş nesli, Suriçi’ni “savaş platosuna” çevirdi. Araçların giremediği sokakların tamamını Vietnam siperleriyle donattı.

50bin’den fazla kişinin yaşadığı Suriçi’nde şuan 20-25bin kişi kaldı. Kalan aileler, aylık 200-300 TL ile geçinen aileler. Az imkânı olanlar göç etti, gitti. Gidecek yeri ve imkânı olmayanlar ise yerinden kımıldayamıyor. Bir kısmı da YDG-H’liler tarafından tehdit edilip rehin alındıkları için bulundukları yeri terk edemiyor.

Sayın Cumhurbaşkanım;

TOKİ veya bir başka kurum marifetiyle Diyarbakır’da yeni yerleşim yerlerinden birisine 5-6 bin konut yapılarak Suriçi boşaltılabilir. Burası, Açık Hava Müzesi haline dönüştürülebilir.

On bin yıllık tarihsel miras yok olmadan, Dört Ayaklı Minare yıkılmadan, Kurşunlu Cami devrilmeden, yüzyıllardır ayakta kalmış kiliseler diz üstü çökmeden devreye girin lütfen.

Hem Suriçi’ndeki insanlara, hem kadim medeniyete, hem de değerler manzumelerimize sahip çıkın lütfen.

Suriçi, bir an önce tahliye edilsin, Açık Hava Müzesi haline dönüştürülsün.

Lütfen…

Selam ve dua ile…

 

twitter: @bayramzilan

Devamını Oku

Defans yapmaktan atak yapmayı unutan Ak Parti…

Gezi Olayları’nın üzerinden 2 yıldan fazla bir süre geçti. Bu süre zarfında Ak Parti’nin psikolojik konumunda önemli bir değişiklik meydana geldi. Hatırlayın, Gezi Parkı Olayları, büyük bir kalkışmaydı ve hedefte doğrudan “Recep Tayyip Erdoğan” vardı. Başka bir ifadeyle hedef “Erdoğan’sız Türkiye”ydi.

Burayı açmak gerekiyor.

Çünkü “Erdoğan’sız Türkiye” denildiğinde bunu bilinçli bir biçimde salt Erdoğan ismi üzerinden kavramsallaştıran, bu kavramsallaştırmanın arka planını gizlemek için tartışmayı şahsa indirgeyerek yapan ve dolaysıyla bu tartışmayla beraber sadece Erdoğan’a saldırıları meşru hale getiren bir akıl var.

Oysa Erdoğan’sız Türkiye, Erdoğan’ı aşkın bir hedefi ima ediyor.

Öyleyse nedir bu “Erdoğan’ı aşan Erdoğan’sız Türkiye” hedefi?

Öncelikle Erdoğan’sız Türkiye’yi amaçlayanlar, aslında demokrasisiz bir Türkiye’yi hayal ediyor. Sivil siyaseti iğdiş edilmiş, cuntacıların, apoletli veya cübbelilerin iktidar olduğu bir Türkiye’yi hayal ediyorlar. Devletin rutin dışına, askerin kışla dışına, gayri-meşru organizasyonların meşrulaştığı bir Türkiye’yi amaçlıyorlar.

Dolaysıyla Erdoğan’sız bir Türkiye, demokrasisiz, olağanüstü hal Türkiye’sidir. Ekonomik gelişme gösteremeyen, anayasa kitapçıklarının havada kalış süresi kadar borsanın değer kaybettiği, yazar kasaların Başbakanlık ofislerinin önündeki caddelere fırlatıldığı, faili meçhullerin meşhurlaştığı, kukla, bağımlı ve mavi kanlı siyasetçilerin iktidar olduğu, milletin talepleri için değil, 780bin km2 dışında yaşayan “yabancı ve gayri millilerin” talepleri doğrultusunda icraat yapan kliklerin iş başında olduğu bir Türkiye’dir.

Erdoğan’sız Türkiye, kendi iç sorunlarına gömülmekten coğrafyasının ötesinde gelişen hiçbir olaya müdahale edemeyen, 3. Dünya ülkesi, cılız Türkiye’dir.

Bu hedefin arka planı Türkiye halkından gizlenmek istenmekte, Erdoğan’sız Türkiye hedefi, sadece Erdoğan’ın şahsında tecessüm eden bir idealmiş gibi halka yutturulmaktadır.

Öte yandan Erdoğan’sız Türkiye hedefini pratize edenlerin taktik değiştirdiğini bilmek gerekiyor. Zira artık Türkiye’de üniformalıların silahla darbe yapma veya cübbelilerin hukuk(suzluk)la darbe yapma dönemleri geride kaldı.

Bugün yapılmak istenen yeni sürüm darbe “algı darbesi”dir. Bunun temel dinamiği de “psikolojik harp”tir.

Tam bu noktada tarihsel olarak Türkiye, Gezi Olayları’ndan itibaren “psikolojik savaş ajanları” marifetiyle “psikolojik harbe” maruz kalmıştır.

Burada şüphesiz özne yine Recep Tayyip Erdoğan’dır ve onun şahsında Ak Parti hareketidir.

Mayıs 2013’ten bu yana, ulusal ve uluslararası koalisyonun hemen hemen her olayı, vakayı, eylemi, bombayı, patlamayı, hatta denilebilir ki, sel, deprem, yağmur gibi doğa olaylarını Erdoğan’a ciro etmesinin temel nedeni Erdoğan’ı yalnızlaştırmak, ardından Davutoğlu’nu ve Ak Parti’yi yıldırmaktır.

Bu kirli proje, “demokrasi sosuyla” meşru gösterilmektedir. Zira manipülasyon, spekülasyon, yalan ve iftira gibi pratikler, silahlı darbeden daha “soft”tur ve karşısında çok fazla kitlesel tepki veya reaksiyon gelişmez. Tank, top, tüfek, silahla yapılan veya e-muhtıra tarzı darbe girişimleri özü itibariyle hukuk-dışı, gayri-meşru kabul edildiğinden hem ulusal hem de uluslararası toplumda tepki çekiyorken, algı darbesi veya psikolojik harp girişimleri toplumda fazla reaksiyon meydana getirmez.

Ak Parti, tam 10 maçta sahadan galibiyetle ayrılmış bir partiydi. 11. maçta ise sahada bambaşka bir durumla karşılaştı. İlk kez aynı takımın formasını giymiş birden fazla takımla, çok uluslu bir rakiple maç yaptı.

Şüphesiz bu adaletsiz bir durum. Ancak Ak Parti, o günden bugüne sadece “defansa mahkûm edilmiş” bir parti haline geldi.

“Defans yapmaktan atak yapmayı unutan bir Ak Parti” var şuan karşımızda.

Ve aslında uzun zamandan beri durum böyle.

Ak Parti’nin yaptığı siyaset, kendisine yapılan atakları savuşturmaya çalışan, defans üzerine kurulu bir siyaset şuanda.

Bu ise sağlıklı bir siyaset tarzı değil. Zira sadece savunma ve savuşturma üzerine kurulu bir siyaset tarzı geliştirirseniz, topu alıp çalım atma, gole gitme gibi pozisyonları sergilemekten uzak kalır, maçın aktörü olan, atak yapan ve bünyesinde yıldızları barındıran bir takım olmanızdan keyif alan tribündeki Türkiye halkını bu keyiften ve üstünlükten mahrum bırakırsınız. Dahası bu psikoloji size hakikati, olağanı ve normal olanı ıskalatır. Topu alıp normal şekilde atak yapmak veya topu daha fazla ayağında tutup topla oynama yüzdesini, aktör ve özne olma yüzdesini arttırmak varken, topu taca veya avuta atmak zorunda kalırsınız. Çünkü o an üzerinizde baskı vardır, üst üste, iftira ve yalanla sizi baskı altında tutan saldırı atakları vardır. Dolaysıyla önünüze gelen topu taca atmak veya degaj yapmaktan başka çareniz kalmaz. Sıhhatsizleşir ve yorgun düşersiniz.

Ak Parti’nin çok acil bir şekilde sahadaki bu pozisyonunu yeniden gözden geçirmek ve kendisine kurulan bu tuzağı fark etmelidir. Oyun planını değiştirmeli, orkestranın şefliğine geri dönmeli ve yeniden gündem belirleyen özne haline gelmelidir. İzleyicilerini, rakip takımı izlemek zorunda bırakmamalı, bu yüzden topu ayağına geri almalıdır.

Olayların ve eylemlerin kriminal tarafına gömülüp, hakikati ve esası kaçırmamak için de olay ve eylemlerin kriminal tarafını “eğip/bükmeden” olduğu gibi belgeleyecek, fotoğraflayacak ve bunları anlık olarak kamuoyuna gece-gündüz, vakit ve hız kaybetmeden paylaşacak çok profesyonel bir ekip kurmalıdır.

Umarım tüm bu yazdıklarımız dikkate alınır da biz de en kısa sürede “defanstan çıkıp yeniden atak yapmaya başlayan Ak Parti…” başlıklı bir yazı yazarız…

 

Twitter: @bayramzilan

Devamını Oku

BU KİMİN SAVAŞI?

“Memleket isterim. Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun; kuşların çiçeklerin diyarı olsun. Memleket isterim. Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun; kardeş kavgasına bir nihayet olsun. Memleket isterim. Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; Kış günü herkesin evi barkı olsun. Memleket isterim. Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun…”

 

Yukarıdaki satırların yazarının memleketi olan Diyarbakır’dan ajanslar dün şöyle bir haber geçti:

 

“Diyarbakır Valiliği’nce, Sur ilçesinde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. İlçede, dün yasağın ilan edilmesinin ardından zırhlı polis aracına roketli saldırı yapılması ile başlayan çatışmalar, akşam saatlerine kadar aralıksız sürdü. Gece ise yer yer silah ve patlama sesleri duyuldu. İlçede geçici göç başladı.”

 

13 gün önce, yine Cahit Sıtkı Tarancı’nın memleketinden:

 

“Otomobiliyle Kulp yönünden Diyarbakır’a giden Doktor Abdullah Biroğlu, teröristlerin yolu kestiğini fark ederek kaçmaya çalıştı. Teröristlerin kaçan araca uzun namlulu silahlarla ateş açması sonucu Biroğul, olay yerinde hayatını kaybetti.”

 

Doktor Abdullah’ın ölümünden 2 gün önce, 30 Ağustos 2015:

 

“Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde terör örgütü PKK’nın yola döşediği bomba 13 yaşındaki Fırat Simpil’in geçişi sırasında patlatıldı. Simpil, olay yerinde feci şekilde can verdi. Alınan bilgiye göre Fırat Simpil’in o esnada eve ekmek almak için dışarı çıktığı belirlendi.”

 

6-7 Eylül 2015 Olayları, Diyarbakır:

 

“Diyarbakır’da kurban eti dağıtmaya çıkan Yasin Börü ve üç arkadaşı, PKK’lılarca defalarca bıçaklanıp, cansız bedenleri yerde sürüklenerek, kafatasları parçalanarak katledildi. Kobani Olayları’nda hayatını kaybedenlerin sayısı 50’yi aştı.”

 

Biraz ileri saralım: 2 Ağustos 2015:

 

“PKK’nın Ağrı’nın Doğubeyazıt İlçesi’nde 2 tonluk bomba yüklü traktörle düzenlediği intihar saldırısında şehit olan 21 yaşındaki Jandarma er Mansur Cengiz Memleketi Siirt’te Kürtçe ağıtlar eşliğinde son yolculuğuna uğurlandı.”

 

5 Ağustos 2015:

 

“PKK’nın Şırnak’ın Silopi ilçesinde düzenlediği saldırıda şehit düşen Tank Er Abdulhalit Aras, memleketi Van’da Kürtçe ağıtlarla toprağa verildi. Bakan Eker’in de omuz verdiği tabutun taşınması sırasında şehidin yakınları sinir krizleri geçirdi. Gruptaki bir kişinin “artık yeter, edi bese, hepimiz kardeşiz” sözleri dikkat çekti. Akköprü Mezarlığı’na getirilen şehit Aras’ın cenazesi’nde yakılan Kürtçe ağıtlar yüreleri dağladı.”

 

24 Ağustos 2015:

 

“Şehit polisin annesinden Kürtçe ağıt… Şehit olan polis memuru Yakup Mete’nin Mardin’de düzenlenen cenaze töreninde, Türkçe bilmediği için tören boyunca Kürtçe ağıtlar yakan annesi Sivi Mete, törene katılan polisleri göstererek şunları söyledi: hepinize kurban olayım, sizin yerinize ben öleyim, ne istiyorlar sizden? Ne hakkınız vardı oğlumu öldürdünüz? Sizden ne farkı vardı? Daha kendisini evlendirecektim. Çocuk sahibi olacaktı. Söyleyin bana oğlumun ne suçu vardı? Allah hakkımı bırakmasın size. Şehidin annesi, cenaze boyunca Kürtçe ağıtlar yakarak törendeki herkesi gözyaşına boğdu.”

 

Ve daha bu satırlara sığdıramadığımız, size Google kadar yakın olan onlarca örnek.. 

 

Şimdi başa dönüp soralım:

 

Bu Kürt çocuklar neden ölüyor? Kürtlerin hakları için mi? Yoksa PKK’nın ateşkesi bozma gerekçesi olarak gösterdiği kültürel varlıklar, tarihi eserler sular altında kalıyor diye mi ölüyor bu Kürtler?

 

Masum Türk gençler neden ölüyor peki? Onların suçu, günahı ne?

 

Bu savaş kimin savaşı?

 

Yıllar önce, bu yazının başındaki Cahit Sıtkı Tarancı’nın memleket şiirini Diyarbakır’ın ortasında okuyan, “Kürt sorunu benim sorunumdur” diyen sonra Cumhuriyet tarihi boyunca yapılmayan icraatları yapan, her türlü riski göze alarak, gençler ölmesin diye çözüm sürecini başlatan Tayyip Erdoğan’ın savaşı mı bu Allah aşkına?

 

Elbette değil…

 

Bu savaş Türkün de savaşı değil, Kürdün de savaşı değil.

 

TSK’nın da savaşı değil.

 

Evet, bu savaş, Kürt meselesi çözülüyor, terör bitiyor diye imtiyazlarını, ayrıcalıklarını kaybedenlerin savaşı.

 

Bu savaş, bugüne kadar bu coğrafyada terör, Kürt meselesi, demokrasi sorunu var diye kendisine “yaşama alanı” bulan, bu kaos ortamı nedeniyle “rutin dışı”na çıkan, kan ve gözyaşı üzerine kendi statükosunu kuran, annelerin acıları üzerine kendi varlıklarını tahkim eden ve sermayesini büyütenlerin savaşıdır.

 

Bu savaş “yerli” bir savaş değil.!

 

Bu savaş, Ahmet’in, Mehmet’in, Ayşe’nin, Baran’ın, Şeymus’un, Abdullah’ın Yasin’in savaşı değil.!

 

Aksine bu savaş, bu coğrafyanın kültürünü iğdiş eden, petrolünü sömüren, kaynaklarını tüketen oryantalist Batı’nın, sömürgeci zihniyetin, Hans’ın, George’un ve Elizabeth’in savaşıdır.

 

Öyleyse, biz neden bir birimize düşüyoruz. Bir birimizi neden hedef yapıyoruz?

 

Neden birlik olup, bu medeniyete diz çöktürmek isteyenlere karşı ortak bir tavır geliştirmiyoruz? Geçmişte hayatını kaybeden 40 bin insandan da mı ders almıyoruz. Sabah solcuların, akşam sağcıların aynı silahla tarandığı karanlık günlerden de mi ibret alamıyoruz?

 

 Nedir bizim bu halimiz?

 

Bu akıl tutulması?

 

Edi Bese.! Yeter Artık.!

 

 

Twitter: @bayramzilan 

Devamını Oku

KÜRTLER, EDİ BESE (YETER ARTIK) DEMELİ

Yaklaşık üç yıl süren çatışmasızlık ve normalleşme süreci maalesef PKK’nın “barajlar ve kültürel varlıklar su altında kalıyor” bahanesiyle sona erdi. Bugün dönüp geriye baktığımızda silahların konuşmadığı üç yılı, silahları, militanları ve dağdaki bütün enstrümanları şehirlere indirmekle geçirmiş, kentlerde kendi yargısını, mahkemesini kurmuş, mevzilenmiş, dağı ovaya taşımış bir örgüt var karışımızda.

Bunun yanı sıra, HEP’ten bu yana tarihindeki en büyük siyasal alana sahip olan, 80 Milletvekili, 3’ü Büyükşehir Belediyesi olmak üzere toplam 102 Belediye’yi yönetme gücü elde eden, ama bütün bu siyasal mevzilere rağmen PKK’yı siyasi alana çekemeyen, ölümlere dur diyemeyen, siyaseti silahın önüne koyamayan, aksine “silahı kutsayan” bir siyasi parti var karşımızda.

Öte yandan, bugüne kadar Kürt nefreti üzerinden varlık ve mevzi kazanmış Türk/Kemalistlerin, sosyalistlerin, TürkSolu’nun, Roboski’de Kürtlere “katır” diyenlerin PKK’lılardan daha çok PKK’lı olduğu şizofrenik bir durumla da karşı karşıyayız.

Türkiye, duyguların aklı kuşattığı, hislerin düşünceyi bastırdığı zor bir imtihandan geçi(ri)yor. Muhalefet partileri, gençlerin ölümlerine, annelerin gözyaşlarına aldırış etmeden, sadece “oy devşirme” üzerine pozisyon geliştiriyor. PKK’ya tek laf etmeden, salt politik bir rant elde etmek için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef gösteriyor.

Terörle mücadele hususu, sanki sadece Ak Parti’yi, Başbakan Davutoğlu’nu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ilgilendiren bir meseleymiş gibi, bütün muhalefet partileri sırça köşklerinden talimat veriyor, etliye sütlüye karışmadan “ne haliniz varsa görün” diyor.

Plazalarında, 5 yıldızlı localarında, rezidanslarında ve boğazda keyif turları yapan teknelerinde kadeh tokuşturarak, şampanya patlatarak Kürtlere “haydi, ancak siz Başkan yaptırmazsınız” diye ahlaksızca gaz verenlerin, Kürtlerin ve Türklerin acıları üzerine yeniden “imtiyazlı gelecek” hayali kuranların ne bu coğrafyaya ne de bu kadim medeniyete bir saygısı var. Onlar Türkiye’nin yabancısı. Kürt ve Türk gençleri onlar için sadece bir “istatistikten” ibaret. Ölümlere zerre kadar üzülmediler, bundan sonra da üzülmeyecekler.

Oysa İspanya ETA sorununu, İngiltere IRA sorununu bu şekilde çözmedi. Hem İspanya hem de İngiltere’de iktidarı ve muhalefet partileri, STK’ları ve medya kuruluşları ile hep birlikte el ele vererek terör sorunlarını çözdüler. Ama maalesef Türkiye’deki tablo içler acısı. Muhalefet partileri, bazı STK’lar ve merkez medya, terörü, ölümleri ve insanların acılarını, iktidarı devirmek için bir silah gibi kullanıyor. Bu, tam anlamıyla “ahlaksız” bir yöntemdir. Terörü bir silah gibi kullanıp iktidarı devirme amacı güdenler, Seyyid Kutub’un da dediği gibi, aşağılık bir yöntem kullanarak şerefli bir hedefe ulaşamayacaklar elbette.

Hepimizin şunu çok iyi bilmesi gerekiyor. Türkiye’deki bu ölümleri ve dökülen kanı, Hans, George ve Elizabeth gelip durdurmayacak. Aksine onlar bu coğrafyada yanan ateşe ellerindeki benzini dökecekler. Zaten ateşi de yakan onlar.

Medeniyetimizi, coğrafyamızı, değerlerimizi, kültürümüzü, kardeşliğimizi, kadim geçmişimizi ve insanlarımızı cayır cayır yakan bu ateşi ancak Ahmet, Mehmet, Ayşe, Baran, Şivan ve Rojda el ele vererek söndürebilir.

Bu minvalde, bugün itibariyle en büyük görev Kürtlere düşüyor.

3 yıldır gençleri hayatta tutabilen, mayınların olduğu dağlarda papatya toplamaya başlamış, normalleşmenin tadına yıllar sonra varabilmiş, kepenklerin kapatılmadığı, “rutin dışı”ların olmadığı ve bugüne kadar konuşulması yasak her şeyin açıkça ifade edilebildiği bir süreçte kimin gelip Kürtlerin bu kazanımlarını heba ettiğini ve bu hayırlı süreci bozduğunu görmek gerekiyor. Bunu görmeye en çok da Kürtlerin ihtiyacı var.

O yüzden Kürtlerin artık “edi bese” demesi gerekiyor.

PKK’ya “benim için öldürme” demesi gerekiyor. “silahı bırak, ülkeyi terk et” demesi gerekiyor.

Ama bunu Kürtlerden beklerken, İdris Naim Şahin’in “hadi bir takla at da beni sevdiğini anlayayım” pozisyonuna düşmekten de özenle kaçınmak gerekiyor. Kürtlere “PKK’yı kınayın da PKK’lı olmadığınızı anlayalım” tonunda seslenmemek gerekiyor.

Kürtlere “eski Türkiye diliyle” seslenmek yerine, “yeni Türkiye’nin dili” olan kucaklayıcı, kuşatıcı, bağra basan, bütünleştirici bir dille, onlara onlardan olduğunu hissettirecek bir dille seslenmek gerekiyor.

Kürtlerin de yoğun olarak PKK’ya tepki göstermek istediğini, ancak PKK’nın tehdit ve şantajlarından vebölgedeki hegemonik ve kriminal gücünden dolayı bu sesi çıkartamadıklarını bilmek, bu konuda ön açıcı ve destekleyici olmak gerekiyor.

Haydi.!

Ey Kürtler ve ey Türkler.

Biz peygamberlerin ayak bastığı bu değerli ve anlamlı coğrafyada 1000 yıldır birlikte yaşıyoruz. Bundan sonra da birlikte yaşayacağız.

Bunun için hep birlikte EDİ BESE, YETER ARTIK deme zamanı.

NOT: Yıldıray Oğur’un yazısındaki bir eksikliği tamamlama gereği duydum. Oğur, yazısında Kürtler için “Ama büyük bir çoğunluk için Oramar Marşı çalınan bir düğünde halay çekmek problem değil”demiş. Oysa Kürtlerin çoğu Oramar Marşı ile halay çekmez. Çekenler ise kentlerdeki “militan/Marksist Kürtler”dir. Geleneksel Kürtler bu türküyle halay çekmez. Müstesnalar da vardır şüphesiz. Ancak onlar da ezgideki ritim dolaysıyla halay çekmiştir. İçeriğinde “politik dili” bile bile çekmemiştir. Bu hususu ve gerçeği merak edenler, araştırma yaparak doğru sonuca ulaşabilir muhakkak. Bu hassas dönemde Türkiye için ortak değer olan “halay” üzerine yazılan yazıların etkisi de büyük olur. Kullandığımız dil, kırılmalara da neden olabilir. Dikkatli olmak gerekir. Oğur’un yazısındaki diğer bütün tespitlere katıldığımı da bu nota iliştirmek isterim…

twitter: @bayramzilan

Devamını Oku

AK PARTİ, TOPLUMSAL ALGIYI YÖNETEBİLİRYOR MU?

Ak Parti’nin kuruluşundan bu yana uyguladığı politikaların geniş toplum kesimleri tarafından tartışılması, konuşulması, Ak Parti’nin en büyük özelliği olan “algıyı yönetebilme kabiliyeti”yle ilgiliydi. 2001’den itibaren toplumsal algıyı yöneten hep Ak Parti’ydi. Toplum ve siyaset kurumu, siyasi partiler, bilhassa muhalefet partileri Ak Parti’nin belirlediği gündeme göre pozisyon alır, Ak Parti’nin ortaya attığı hususlarla ilgili söylem geliştirirdi. Türkiye medyasının rotasını da Ak Parti belirliyordu. Türkiye siyasetinin arkaik ve kof duruşu, Ak Parti’nin yeni ve radikal hamleleri ile sarsılıyor, medya da Ak Parti’nin bu sarsıcı ve radikal duruş ve söylemlerine göre şekilleniyordu.

Ne var ki, Gezi Olayları’ndan bu yana, hatta denilebilir ki MİT Başkanı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrıldığı zamandan bu yana Ak Parti, toplumsal algıyı yönetmekte güçlük çekiyor.

Şunu açıkça ifade etmek gerekiyor. Türkiye statükosu, apoletliler marifetiyle iktidarı ele geçirmek veya cübbeliler aracığıyla iktidarı istedikleri gibi şekillendirmek gibi “kabiliyetlerden” yoksun artık. Ancak bununla birlikte Türkiye statükosunun “sandık dışı illegal yöntemlerle” iktidarı değiştirme ve statükoya boyun eğen siyasetçileri işbaşına getirme amacı, düşüncesi ve iştahı ilk günkü gibi taptaze duruyor.

Tam da bu noktada, Ak Parti’ye son yıllarda yapılan operasyonun ve darbenin kabuğu değişmiş, ulusal ve uluslararası statükonun yeni darbe konsepti “algı darbesi” olmuştur.

Evet, Ak Parti’ye son iki yıldır “sivil darbe”, “siyasi darbe” yapılmak isteniyor. Bu darbenin en büyük enstrümanıise “psikolojik savaş ajanları” ile toplumsal algıyı değiştirmektir.

İşte bugün Ak Parti’nin en zorlandığı nokta da burasıdır.

Bakınız, tarihinde ilk defa Ak Parti, 7 Haziran seçimlerinde ilk kez muhalefetin vaatlerinin olmayacağına dair bir söylem geliştirmek zorunda kalmıştır. Oysa Ak Parti, daima ortaya yapacağı “yeni” projeleri atar, muhalefet ve medya Ak Parti’nin bu söylemleri üzerinden gündem oluştururdu. Toplum, Ak Parti’nin vaatlerini konuşur, tartışırdı. Ak Parti, bu büyü ve tılsımını maalesef kaybetti. İlk kez bir seçimde Ak Parti “özne” olamadı! Dahası Ak Parti, Kürtler, Kürt bölgeleri, Kobani, Kürt meselesi ile ilgili hususlarda yaptığı harika işleri bile anlatamadı. Kürtlerin algısını yönetemedi. Hiçbir şey yapmadan, sadece yalan üzerinden söylem geliştiren ve en kötüsü “sorunlar üzerinden varlık sürdüren yapılar” karşısında, söylem bazında yaptıklarının gerisinde kaldı.

Söylem üreten Ak Parti, icraat yapan Ak Parti’nin gerisinde kaldı

Ak Parti’nin bir tarafta yaptığı icraat ve diğer tarafta söylediği sözün olduğu tahterevallide büyük bir dengesizlik var. Yaptıkları ile anlattıkları arasında ölçüsüzlük var. Kefeler dengede değil.

Bu tablo, Ak Parti’nin yanlış bir yöntem geliştirdiğini ve bu yanlışlığın bir an önce giderilmesi gerektiğini çok açık bir biçimde gösteriyor.

Dünyada artık sosyal medya araçlarını kullanmak, neredeyse toplumsal algının %70’ini yönetmek anlamına geliyor. Ne var ki şuanda “Trend Topic”leri ve sosyal medya gündemini paralel yapı belirliyor. Paralel Yapı, bütün bu alanı kaplamış durumda. Açtığı binlerce fake hesap aracığıyla kara propaganda yaparak Türkiye toplumunun algısıyla oynuyor ve adeta göz göre göre sivil bir darbe yapıyor. Başarılı bir şekilde insanların zihnini bulandırıyor. Onlar için bu darbeyi yapmak hem çok az maliyetli hem de oldukça “demokratik ve meşru” görünümlü. Bu nedenle bu “post-darbe yöntemi” hem dikkat çekmiyor, hem de tepki toplamıyor.

Bakınız, HDP’nin barajı aşması, Batı’da bu kadar fazla oy alması Paralel Yapı ve ulusal/uluslararası gladyonun şefliğini yaptığı “algı yönetimi” ile sağlandı. Seçim öncesinde günlerce HDP’nin TT olması, tamamen fake hesaplarla yapıldı. HDP lehine büyük bir rüzgâr oluşturuldu. Bunun yanı sıra, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kobani, Kürt meselesi, Kürtçe Kur’an-ı Kerim gibi hususlarda söylediği sözler bağlamından koparılarak Kürtlere servis edildi ve Kürtlerin Ak Parti’den kopması sağlandı.

Bugün sahaya indiğinizde toplumda hatırı sayılır bir kitlenin “Tayyip Erdoğan’ın tek başına iktidar olmak için savaş başlattığı” gibi son derece absürd ve mesnetsiz bir yalana inandığını görebilirsiniz. Başbakan Davutoğlu’nun partisini tek başına iktidar yapmak için Saray’ın direktifleri doğrultusunda operasyon talimatları verdiğine inanan yüzbinlerin varlığına şahit olabilirsiniz.

Buna karşın Ak Parti, bu algı darbelerine karşı çok zayıf araçları sahaya sürmüş durumda. Sosyal medyada yöntem olarak sadece saldırı ve iftiralara cevap veren, cevap verirken de “uygunsuz ve argo bir üslup kullanan” ve bundan dolayı haklılığına gölge düşüren Ak Partili bir ekiple bu iş yürütülüyor. Ak Parti’ye yakın medyanın kullandığı dil maalesef defans dili ve hiçbir etkinliği yok. Televziyona çıkan bazı Ak Parti Milletvekillerinin “katı ve klişe bir dil” kullanması, “silahım var” gibi ifadelerle davayı sahiplenmeye çalışması maalesef ters tepiyor

Ak Parti, nasıl ki 27 Nisan e-muhtırasına karşı, hiç vakit kaybetmeden cevap verip “darbeye giden yolu” kestiyse ve algıyı yönettiyse, şimdi yine aynı hız, kararlılık ve etki ile bugün kendisine yapılan “algı darbesine” cevap vermeli, ağırlık koymalı ve toplumsal psikolojiyi yönetmelidir.

Yalanı anlatmak için binlerce hesap açan, bütün gücünü sosyal medyada sahaya süren bir şer ittifakı var.

Sözgelimi daha dün, Dağlıca için Türkiye toplumu PKK’ya karşı bir bütün olarak tam tepki göstereceği bir zamanda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ortaya atarak PKK’yı unutturdular, terörizmi korumaya aldılar. Herkesin PKK’yı konuşacağı ve lanetleyeceği bir zamanda Tayyip Erdoğan’ın hedefe konularak konuşulmasını ve tartışılmasını sağlamak tam olarak “psikolojik Savaş Ajanlığı”dır.

Sorulması ve cevap aranması gereken en önemli soru şudur:

Ak Parti, toplumsal algıyı yönetebiliyor mu?

Psikolojik Savaş Ajanları’yla etkin bir mücadele için strateji üretebiliyor mu?

Korkarım ki, apoletlilerle, cübbelilerle, üniformalılarla yapamadıkları darbeyi, sivil görünümlü Psikolojik Savaş ajanları ile yapacaklar.

Umarım bu uyarımız iş işten geçmeden dikkate alınır…

Twitter: @bayramzilan

Devamını Oku

TEK GECELİK KÜRT DOSTLARI

Sanki İstanbul Menkul Kıymetler Borsası gitmiş, yerine “İdeoloji Menkul Kıymetler Borsası” açılmış gibi...

Arkaik sosyalistlerden, tuzlu su Kemalistlerine, emekliliği çoktan geçmiş liberaller kıraathanesi T24’ün müdavimlerinden, alıcısı olmadığı için fikri çürümüş aydınına, Taksim Meydanı’nı Küba Devrim Meydanı zannedip yıllardır Fidel Castro gelecek diye bekleyen ütopik komünistinden, Nişantaşı’ndaki villasından mikrop kaparım diye insan içine çıkmaya korkan ultra hijyenik laik’ine, duran adam’ından, zebra pijamalı medya patronuna kadar herkes ideolojisini PKK’ya yatırmış, “bataktan” çıkmayı bekliyor.  

Öyle bir batak ki bunlarınki; kurtulma pahasına borsada “gong” sesini duyar duymaz başlıyorlar “ideoloji al-sat” işine…

40 yıldır “Türkiye Türklerindir” mottosu ile çıkan Türk ırkçılığının amiral gazetesi, bir anda “hadi canım bu cinayeti PKK yapmamıştır” noktasına geliyor, “vay şerefsiz” manşetinden utanmadan.

Roboski’de katledilen Kürtlere “katır” diyecek kadar kalbi taşlaşmış ırkçıları bünyesinde barındırmaktan hiçbir beis görmemişlerin televizyonu ise günün sonunda “HDP’ye oy ver kurtul” noktasına gelerek psikiyatri dünyasına yeni bir alan açıyor.

80 yıl boyunca Kürtleri inkâr etmiş, dil ve kimliklerini yasaklamış, türlü türlü işkencelerden geçirmiş laik-kemalistler, bugün borsanın önünde ellerini açmış PKK’nın değer kazanması için toplu dua seansları düzenliyor.

Yıllarca “barış” için dağ/bayır demeden koşturan Cumhuriyet aristokratları, “barış geldiği gün” savaşçı oldu.

Neden Öcalan’la görüşmüyorsunuz, onunla görüşerek akan kanı durdurabilirsiniz” diye feryatlar edip Ak Parti’ye demediğini bırakmayanlar, devletin Öcalan’la görüştüğünü öğrendikleri andan itibaren İmralı’ya giden heyetlerin cebine “ey Öcalan, barış yapma, AKP seni kandırıyor” temalı mektuplar sıkıştırmaya başladı.

Çözüm süreci başladığı günden beri “AKP ile barış olmaz” diye yaygara koparan kır saçlı liberaller, çözüm süreci (zorunlu olarak) dondurulduğu gün “AKP barış yapmalı, çözüm sürecini yeniden başlatmalı” diye gözyaşı dökmeye başladı.

Dershanelerin kapanacağını duydukları gün maraton koşucusu gibi soluğu Milli Eğitim Bakanlığı’nda alarak “sakın dershaneleri kapatmayın, eğer kapatırsanız Doğu’daki gençler PKK’ya katılır” diyenler, dershaneler kapandığı gün soluğu HDP’li belediyelerin arka kapısında aldı.

Dün HDP’li belediye başkanlarının ve seçilmiş yerel yöneticilerin ellerine KCK’lı diye kelepçe takanlar, onları tek sıraya geçirip fotoğraf çekenler ve bu kelepçeli fotoğrafları Kürtler rencide olsun diye billboardlara asanlar, bugün “en fanatik HDP’li” oldu.

 

3-5 ağaç için ortalığı ayağı kaldıran çiçek çocuklar, akranlarının kanı dökülürken, genç fidanlar hayatını kaybederken cafelerde Playstation oynamakla, Burger King’lerde hamburger yemekle meşgul. Dünün “çevreye duyarlıları”, bugünün “insana duyarsızları” oldu.

Geçen yıla kadar Diyarbakır’lı gençlerin ter kokusundan tiksinen kerameti kendinden menkul Cihangirli sanatçılar, bugün “biji Amed’li gençler” diyor. Muhtemelen karşılarına çıkacak ilk Kürt gencinin terinden parfüm yapıp üzerlerine sıkacaklar.

Eskiden Kandil’e bomba atıldığında “inlerine girdik, taş üstünde taş bırakmadık” manşetiyle sevinç çığlıkları atanlar, şimdi Kandil bombalandığında “3 gün yas” ilan ediyor, gazetelerinin köşelerine “siyah kurdele” takıyor.

Sizdeki nasıl bir mide ki, sabah Türkçü, öğlen Kürtçü, akşam da cemaatçi olmayı hazmedebiliyorsunuz?

Hatta bazen aynı anda hem Kemalist, hem Gülenist hem de Apoist olmayı nasıl kaldırabiliyorsunuz?

Nedir sizin bu haliniz? Bu kininiz, bu öfkeniz?

Tayyip Erdoğan nefreti” diye tanımladığınız, ama aslında imtiyazlarınız yok olduğu için ortaya çıkan bu nefret sizi ne hale sokmuş, görmüyor musunuz?

Kendinize bakacak bir aynanız da mı yok?

Yıllarca uğrunda ölerek, bedel ödeyerek edindiğiniz ideolojilerinizi Kandil’in yönettiği bir borsada tek seansta inkâr etmeyi nasıl içinize sindiriyorsunuz?

Yoksa ateşe odun taşıyarak bataktan çıkacağınızı ve kazanacağınızı mı sanıyorsunuz?

Ya siz, ey Kürtler.!

Bu “tek gecelik Kürt dostları”na nasıl inanıyorsunuz?

 

Dedelerinizi katleden cellatlarınız, sizi bugün kara kaşınız, kara gözünüz için mi seviyor zannediyorsunuz?

 

Twitter: @bayramzilan

Devamını Oku

COĞRAFYA KADERDİR

Churchill, 1922 yılında, bir pazar günü hayli yüklü bir öğle yemeği ve bolca şarap tüketiminin ardından “sınırları çizmek üzere” masa başına oturur. Eline cetvel alır ve Ortadoğu’nun sınırlarını çizmeye başlar. Rivayet odur ki Churchill, o gün şarabı fazla kaçırmıştır. Cetvelle sınır çizme budalalığında sıra Türkiye’nin Irak ve İran’la olan sınırlarına gelir. Churchill, tam Hakkâri sınırını çizerken eli kayar ve saçma sapan, alakasız, coğrafik düzlemlerle hiçbir ilgisi olmayan bir sınır çizer.

 

Maalesef Ortadoğu’nun hikâyesi böylesine acı ve kahredicidir.

 

Birinci Dünya Savaşı sonrası Kürtleri Irak, İran, Suriye ve Türkiye’de olmak üzere cetvelle dört parçaya böldüler, Türklerle Kürtlerin 1000 yıllık “bir arada yaşamları” arasına sınır çizdiler, akrabalar arasına duvarördüler,duyguların ve düşüncelerin arasına dikenli tel çektiler. Barış ve kardeşliğin arasına mayın döşediler.

 

Kürtlerin makûs talihi olsa gerek, bağlı oldukları bu dört devlet de anti-demokratikti ve Kürtler bu ülkelerde yıllarca “kimlik ve var olma” mücadelesi verdi. Suriye Kürtleri Şam''dan nüfus cüzdanı dahi alamadı, Saddam’ın Irak'ı en sert müdahale ve katliamları Kürtlere yaptı, İran, bugün hâlâ Kürtleri idam ediyor. Türkiye'de geçmiş yıllarda yaşanan acıları anlatmaya gerek yok.

Ancak 2005’ten sonra Kürtlerin Ortadoğu’daki makûs talihi kısmen değişmeye başladı. Barzani, Irak’ın en istikrarlı ve en güçlü bölgesini yönetmeye başladı. Yüzünü Bağdat’a değil, Ankara’ya çevirdi. Öyle ki, Irak dış politikasını 'özerklik olamaz, federasyon kabul edilemez' çerçevesinde yürüten Türkiye, bugün Irak Kürdistan'ı ile 20 miyar dolarlık bir ticaret hacmine ulaştı.

Suriye’deki Kürtler, Esed’in “apartheid rejim”ine isyan etti. Özellikle Suriye’deki iç savaşla beraber kuzey bölgelerde siyasi dengeler değişmeye başladı. Ancak PYD’nin tektipçi/post-kemalist tavırları nedeniyle kuzeyde Kürtlerin lehine bir değişimin olduğunu söylemek mümkün değil. İran Kürtleri için iyi şeyler söyleyebilmek için ise henüz çok erken. Ruhani’nin Oportünizm Dağı’nın zirvesine çıkarak “biji Kürdistan” diye bağırmasını saymazsak İran’da koşullar hâlâ aynı.

Türkiye Cumhuriyeti, iki hâkim kod olan “Türklük” ve “Laiklik” üzerine inşa edilince Türkiye dış politikası da maalesef Cumhuriyetin kadim korkuları olan “şeriat” ve “bölünme” üzerine temellendirildi. Ve bu gelenek dışişleri bürokrasisi marifetiyle Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı dönemine kadar sürdürüldü. Şimdi bile dışişleri aklında az da olsa “monşerlerin” etkisini görmek mümkün.

Bugün geldiğimiz noktada ise tarih ve coğrafya bize “monşerlerin” göremeyeceği kadar “yeni fırsatlar” sunuyor.

Şurası bir gerçek, eninde sonunda Irak ve Suriye bölünecek. Her iki ülkede de belirleyici ayıraç “mezhep” ve “etnisite” olacak. Bir başka gerçeklik ise Kandil ile barışın ve çözüm sürecinin yürütülemeyeceği gerçeğidir. Öte yandan Ortadoğu’da güç dengeleri de değişiyor. Kartlar yeniden karılıyor. Obama, yeniden şekillenen Ortadoğu’da “Kraliçe’ye rağmen” İran ve Rusya blokuna karşı Türkiye ve Erdoğan ile hareket etmek istiyor.

Bütün bu veriler Türkiye’ye 100 yıl önceki coğrafyaya dönme fırsatı sunuyor.

Bunun için öncelikle ''kırmızı çizgiler'', ''izin verilemez'', ''kabul edilemez'' gibi ''zamanın ruhunu yakalayamayan'' hamasi ve kof dış politik yaklaşımları tarihin çöp sepetine atmak gerekiyor.

Kandil’i marjinalleştirip yalnızlaştırmak, PKK tabanını da Öcalan’a kanalize etmek gerekiyor. Öte yandan Barzani ile çok güçlü bir ittifak kurulmalı. Ardından Erbil’den Lazkiye’ye kadar uzanan koridorun Barzani yönetimine geçmesi için ulusal ve uluslararası alanda diplomatik görüşmeler yapılmalı, “Irak ve Suriye İngilizlerin lehine parçalanmadan” uygun zemin hazırlanmalı.

Türkiye bu yeni denklemde post-kemalist bir yönetim kurmak isteyen Kandil ile bir daha asla masaya oturmamalı. Bunu yaparken, PKK/HDP çizgisi dışında kalan bütün “Öteki Kürtleri” yanına almalıdır.

Bütün bunların yanı sıra Türkiye eğer demokrasisini tam geliştirir, özgürlükleri genişletir, “Anayasal Vatandaşlık” temalı yepyeni sivil bir anayasa yapar ve Kürtlerle “anayasal eşitlik” temelinde “sahici ve esaslı bir kardeşlik” tesis ederse, bugünkü coğrafya değişir. Barzani’nin kontrolüne verilecek olan Erbil-Lazkiye hattı Türkiye ile birleşir. Türkiye büyür. “Sykes Picotçu zihniyet” iflas eder. Ortadoğu’daki İngiliz hegemonyası biter. Fetret dönemi sona erer, mavi kanlılıların açtığı 100 yıllık parantez kapanır.

Her şeyden öte, medeniyetin beşiği olan Ortadoğu coğrafyası, oryantalist Batı’nın yüzyıllardır ameliyat ettiği “vazgeçilmez hasta” olmaktan ebediyen kurtulmuş olur.

Geldiğimiz nokta itibariyle bütün bunları hayata geçirebilecek tek ülke Türkiye, tek lider ise Doğu’nun yedinci oğlu Tayyip Erdoğan’dır.

Türkiye ve Tayyip Erdoğan, Ortadoğu’nun son şansıdır.

Biliniz ki, eğer bu “din, dil ve insan sömürgecileri”nden şimdi kurtulamazsak bir 100 yıl daha bizi ameliyat edecek, yaramızı kanatacak ve bizi sömürecekler.

Unutmayın, coğrafya kaderdir.!

100 yıl önce sarhoş kafayla coğrafyamıza müdahale ederek kaderimizle oynadılar.

Şimdi, 100 yıl önceki coğrafyamıza dönme zamanıdır.

Aslımıza rücu etme zamanıdır.

Saflarınızı sıkılaştırın…

 

Twitter: @bayramzilan

Devamını Oku

Seçimler “parmak izi” ile yapılsın

7 Haziran seçimlerinde bazı sandıklarda çıkan sonuçlar “seçim güvenliğini” bir kez daha tartışılır hale getirdi. Ayrıca Doğu ve Güneydoğu’daki “seçmenlerin güvenliği” de üzerinde düşünülmesi ve çözülmesi gereken sorunların başında yer alıyor. Hatırlayın, 7 Haziran öncesi özellikle muhalefet partileri, merkez medya ve paralel yapı günlerce “Ak Parti’nin seçimlere hile karıştıracağını” ve “seçimlerin şaibeli olacağını” iddia etti. Bu yönde haberler yapıldı, manşetler atıldı, algı operasyonları yapıldı. Fakat bu iddiaların tamamı 7 Haziran akşamı bir gecede bıçak gibi kesildi. Çünkü o geceki sonuçlara göre HDP %13 oy almış, Ak Parti’nin tek başına iktidar olma şansı kalmamıştı. Dolaysıyla artık “hile yapıldı” iddialarını sürdürmenin anlamı da kalmamıştı. Tabi eğer Ak Parti tek başına iktidar olsaydı veya HDP barajı aşmamış olsaydı, büyük ihtimalle bugün biz “hileleri” konuşuyor olacaktık. Fakat bugün hiç kimse Ak Parti’nin yapacağı iddia edilen “sözde elektrik kesintilerinden”, “hilelerden”, “şaibelerden” bahsetmiyor. HDP’nin “kusursuzca” elde ettiği “absürd” sonuçları tartışmıyor.

Ne var ki, sandık sonuçları detaylı incelendiğinde, bilhassa bazı tutanaklara bakıldığında insanı hayrete düşüren sonuçların çıktığı görülmektedir. Doğrusu bazı sandıklarda HDP’ye çıkan “tulum” oylar “insanüstü” bir gücü ima ediyor. Açıkça belirtmek gerekir ki, sandık ve seçmen güvenliği ne Ak Parti ne de başka bir partiyi tek başına ilgilendiren bir meseledir. Bu mesele, bütün siyasi partilerin birleşip çözüm üretmek zorunda olduğu, doğrudan demokrasi, adalet ve eşitlik ilkelerini ilgilendiren bir mesele olarak karşımızda durmaktadır.

Bakınız, Doğu ve Güneydoğu’da 200’ün üzerinde sandıkta “sıfır geçersiz oy” çıkıyor. Bu sandıklarda oy kullanan seçmenlerin tamamı hiç fire vermeden ve hiçbir hata yapmadan “insanüstü bir güçle” oylarını HDP’ye veriyor. Kullanılan 18,381 oyun tamamı “sıfır hata ve sıfır fire” ile kullanıyor. Bu sandıkların tamamında HDP dışında herhangi bir partiye tek bir oy çıkmıyor ve kullanılan bütün oylar geçerli sayılıyor. Dahası, sandıklarda kayıtlı seçmen sayısından daha fazla oy çıkıyor. Yani sandık görevlilerin tamamı da HDP’ye oy veriyor. Oysa sandıkta diğer siyasi partilerin görevlilerinin de olması gerekiyor!

Bu tablo “insan doğası”na aykırı bir tablodur. Sorun, bütün oyların HDP’ye çıkması değildir. Aynı şekilde, Ak Parti, MHP ve CHP’ye de “0 geçersiz oy, sıfır hata ile tulum oy” çıksaydı yine sonuç “sorunlu” olurdu.

Artık şunu kabul etmemiz gerekiyor. Geleneksel yöntemler kullanılarak yapılan seçimler, uzun hazırlık süreçlerini gerektiriyor. Mevcut seçim yöntemleri, hatalı ve sahte oy kullanımı, oy sayımı yanlışlıkları, uzun sayım süreçleri ve yüksek maliyetler gibi olumsuzluklar içeriyor. Türkiye’nin ekonomi ve politikasını doğrudan etkileyen bu olumsuz durumları ortadan kaldırmak için mevcut sistemi “elektronik” ortama taşımak artık bir zorunluluk haline gelmiştir.

Bu minvalde önümüzdeki seçimlerde “parmak izi” uygulamasına geçmeyi öneriyorum. Şüphesiz bu uygulama için veri tabanı ve zaman gerekiyor. Ancak bütün bu alt yapıyı aşamalı olarak gerçekleştirmek de mümkün.

Söz gelimi, önümüzdeki olası erken seçimde öncelikli olarak eski sistemde olduğu gibi sandıklar kurulur, seçmen listeleri muhtarlıklarca askıya asılır. Seçim günü kurulacak 175.000 sandığın tamamına “Parmak İzi Okuyucu” cihazları gönderilir. Oy kullanmaya gelen seçmenlerin parmak izleri alınır. Daha sonra eski sistemde olduğu gibi seçmenler perde arkasına geçip oyunu kullanır, zarfı sadığa atıp gider. Böylelikle ilk seçimde 55 milyon seçmenin en az 50 milyondan parmak izi kaydı alınmış olur. Seçimden sonra parmak izi alınamamış seçmenlere ve 18 yaşını doldurarak oy kullanma hakkı elde edecek her seçmene “çağrı gönderilerek” parmak izi kaydının alınması için YSK, Muhtarlık veya Emniyet’e gelmesi istenir. Bu işlem, bir sonraki seçimde kullanılmak üzere Türkiye’de “seçmen parmak izi veri tabanı” oluşturulmasını sağlar. Dolaysıyla bir sonraki seçimlere başlamadan önce Türkiye’de artık bütün seçmenler “parmak izi karşılaştırmasıyla” oy kullanır hale gelir. Ve bir sonraki seçimde sandıklar yerine “elektronik akıllı ekranlar” konulur. Oy kullanmaya gelen seçmenler parmak izi tanıma aşamasından geçtikten sonra akıllı ekrana dokunarak çok pratik bir şekilde istediği partiye oyunu vermiş olur. Bu yöntemle seçmenler oy pusulasına mühür basma, mühür basarken hata yapma gibi uğraştırıcı ve zaman alıcı durumlarla karşılaşmaz. Oy sayma, oy taşıma, güvenlik vs gibi maliyetli, tartışma yaratan, zaman alıcı, zahmetli süreçler ortadan kalkar. Sonuçlar çok kısa bir süre sonra ilan edilir. Maliyetler düşer, zaman ve iş gücü tasarrufu sağlanır. Her şeyden öte, sonuçlarla ilgili kimsenin şüphesi ve kaysısı olmaz. Türkiye gündemini meşgul eden “hile” “oy çalma” gibi iddiaların ve tartışmaların tamamı biter. Seçim ve seçmen güvenliği sağlanmış olur.

Ancak bu sistem, dediğimiz gibi, aşamalı olarak gerçekleşebilir. Önümüzdeki ilk seçimde parmak izi veri tabanı oluşturulur, ikinci seçimde tam olarak “elektronik sisteme” geçilir. Önümüzdeki ilk seçimde (erken seçime de yetiştirilebilir) bütün sandıklarda seçmenlerin parmak izlerinin alınması bile bir başkası yerine oy kullanma gibi “hileleri” ortadan kaldırır. İkinci seçimlerde ise Türkiye’de seçimler artık tamamen “elektronik ortamda” yapılır hale gelir.

Bakalım bu önerimize “trafoya kedi girdi” “Ak Parti hile yapıyor” “oylar çalınacak” vaveylası koparanlar “hangi demokratik bahaneyi” öne sürerek karşı çıkacak?

Bekleyip görelim…

 

Twitter: @bayramzilan

Devamını Oku

ALİYA’DAN PKK’YA…

3 yıla yakındır süren çatışmasızlık ve ateşkes ortamı maalesef bozuldu. Silahlar tekrar konuşmaya başladı. Uzunca bir süredir soğuk musalla taşlarına konulmayan cenazeler, tekrar bu taşların üzerine konulmaya başladı. Ateş, sadece düştüğü yeri değil, hepimizi yakıyor. Politik angajmanlarına mahkûm olmamış, kendisini faşizmin kanlı kollarına bırakmamış ve insanlığını kaybetmemiş her yurttaşın, cenazeler başında ağlayan annelerin acı feryadı karşısında yüreği dağlanıyor.

Peki, bu aşamaya nasıl gelindi? Ateşkes nasıl bozuldu?

Kronolojk olarak gidelim…

11 Temmuz 2015: KCK, “Tüm barajların yapımını durdurma ve bunun için gerilla güçleri dâhil her türlü imkânı seferber etme kararı alınmıştır. Barajlar ve baraj yapımında kullanılan araçlar gerilla güçlerinin hedefinde olacaktır” açıklamasıyla ateşkesi bitirdiğini açıkladı.

15 Temmuz 2015: KCK yöneticilerinden Bese Hozat, Özgür Gündem gazetesinde yazdığı yazıda, yeni durumu “yeni süreç, devrimci halk savaşı sürecidir” şeklinde açıkladı.

20 Temmuz 2015: Rohani Tv’ye konuşan Cemil Bayık, “halkımız meşru savunma örgütlenmesi ve bilincini geliştirmelidir. Bu sadece askeri güçlerin büyütülmesi temelinde değil, halk olarak meşru savunmasını geliştirmelidir. Tüm halkımız silah almalı, bu temelde kendini eğitmeli ve örgütlemelidir” diyerek, halkı silahlanmaya çağırdı.

22 Temmuz 2015: Kalem-Der üyesi Ethem Türkben, Adana’da, sakallı olduğu için IŞİD üyesidir varsayımı ile hamile eşi ve 3 çocuğunun gözleri önünde kar maskeli iki kişi tarafından öldürüldü.

22 Temmuz 2015: Şanlıurfa Ceylanpınar’da 2 polis gece evlerinde uyurken enselerine kurşun sıkılarak infaz edildi.

23 Temmuz 2015: Diyarbakır’da trafik kazası ihbarıyla çağrılan polislere kurulan pusuda 1 polis hayatını kaybetti.

24 Temmuz 2015: Erzurum’da hasta var diye çağrılan ambulansın şoförü ve 2 sağlık çalışanı kaçırıldı.

Şimdi başa dönelim ve soralım:

Ortada henüz TSK’nın hiçbir operasyonu yokken, 80 Milletvekili ile parlamentoda temsil kabiliyeti elde eden bir siyasi parti varken, “barajların yapını bahane ederek” ateşkesi bozmak neyle izah edilebilir?

Baraj yapımı ile kültürel varlıkların sular altında kalacağı iddiası, siyasetin mi, silahlı bir örgütün mü konusu mudur? Bu mesele kimin ilgi alanıdır?

Eğer, kültür, çevre, ekoloji gibi “siyasi işlerle” PKK uğraşacaksa, HDP neden var?

Kültürel miraslar velev ki su altında kalacak, bunun için “ben insan öldürürüm” demek hangi rasyonalite, hangi vicdan, hangi demokratik değer, hangi evrensel norm ile açıklanabilir?

Gelinen noktada PKK’nın silah bırakmak istemediği açıktır. Özellikle Suriye’de elde ettikleri “geçici” kazanımlarla, Türkiye’yi Ortadoğu üzerinden okumak ve buna göre pozisyon güncellemekle ve çözüm masasında oportünist yaklaşımlarla PKK silah bırakmaktan vazgeçti.

Öte yandan Batı’nın İslamofobiyi halklı gerekçelere dayandırmak, Avrupa ve Amerika’daki Afrika ve Ortadoğu kökenli Müslüman gençleri ülkelerinden uzaklaştırmak, İslam’ın içini boşaltmak ve değersizleştirmek, Ortadoğu’daki siyasi ve ekonomik dengeleri yönetmek için laboratuvarda özel tasarım olarak ürettiği IŞİD’in varlığı, PKK’nın işine yaradı. IŞİD’i üretenler, PKK’ya IŞİD’le çarpışarak kendisini aklama, legalleştirme ve meşrulaştırma fırsatını altın tepsiyle sundu. PKK, IŞİD'le çarpışıyor(muş) gibi yaparak hem Batı kamuoyunda hem de Türkiye’nin sol kanadında meşru bir örgüt haline geldi. PKK’nın bu farkındalığı, Çözüm Süreci masasından kalkması için en son sebep oldu.

PKK, “IŞİD simülasyonunu” Hüda-Par benzeri yapılar ile mücadele ederek Türkiye’ye taşıdı. Bölgedeki Müslümanlara ve kendisi gibi düşünmeyen bütün “öteki Kürtlere” öteden beri yaptığı baskı ve şantajları “meşrulaştırarak” daha da arttırdı. Öyle ki, yaptığı bu baskı, tehdit ve şantajlar, Merkez Medya, Paralel Yapı, Solcular ve Ulusalcılar tarafından hiçbir zaman eleştiri konusu yapılmadı, aksine destek gördü.

Bütün bunların neticesinde bugünlere geldik.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu, bu tezgâhı fark etti ve yeni döneme geçildi. Eş zamanlı olarak IŞİD ve PKK’ya yönelik operasyonlara başlandı. Özellikle bu operasyonların ABD ile yapılan mutabakat çerçevesinde yapılması, PKK’nın bütün hesaplarını bozdu. Ayrıca hükümet, IŞİD operasyonu ile uzunca bir zamandır ulusal ve uluslararası mecrada yapılan “Türkiye, IŞİD’e destek veriyor” şeklindeki algı operasyonlarını da boşa çıkardı.

Günaşırı İmralı’ya giden heyetlerin cebine mektuplar sıkıştırarak Öcalan’ı barıştan vazgeçirmeye çalışan Hasan Cemal, “Kürtler ne aldı da silah bırakıyor’un Türkiye Şefi” Cengiz Çandar ve “AKP ile barış olmaz’ın Tamtamcı Başı” Mehmet Altan’ın etekleri tutuştu.

“AKP ile Barışa Hayır” lobisi, operasyonlardan sonra bir gecede “Savaşa Hayır” lobisine dönüştü.

1990’lı yıllarda “derin devlet” bütün barış çabalarını heba etti. 2000’li yıllarda “devlet aklı” değişti. Güvenlikçi paradigma ve konsept değişti. Ama maalesef bu defa barış çabalarını ve bu tarihi fırsatı “PKK” heba etti.

Bundan sonra Çözüm Süreci’nde silah bırakma müzakereleri sadece Öcalan ile yapılmalı. Temel hak ve özgürlükler, anayasal düzenlemeler ve demokratikleşme süreci PKK ve HDP dışında, bütün “öteki Kürtlerle” yapılmalı.

Aliya İzzetbegoviç, “eğer Dayton Anlaşması için gecikseydim, bugün toprak üstünde olan Boşnaklar, toprak altında olacaktı” diyor.

Siz, gençleri toprak üstünde tutacak barışı bozdunuz.

Bu saatten sonra toprak altına gidecek her gencin annesinin bir damla gözyaşının vebali sizin boynunuzdadır.

Ve ilelebet de öyle kalacak.!

Zira bugün artık Kürt sorununun sebebi PKK’dır…

 

Twitter: @bayramzilan

Devamını Oku

ERKEN SEÇİM Mİ? AK PARTİ CHP KOALİSYONU MU?

7 Haziran seçimlerinde seçmen hiçbir partiye “tek başına iktidar” imkânı tanımadı. Bu tablo aynı zamanda seçmenlerin TBMM çatısı altında bulunan siyasi partilere “uzlaşma” çağrısının en net ifadesidir. İkincisi, seçmenlerin siyasi partilere verdiği “performans karnesi”dir. Bu karnede notu düşük olan siyasi partiler, zayıf oldukları dersleri “tekrar gözden geçirme” veya o derslere “daha iyi çalışma” imkânı bulurlar. Aksi de söz konusudur. Seçmenlerin karnesini hiç dikkate almadan ve kendisini yenilemeden yola devam etmek isteyen siyasi partiler de olabilir. Nitekim Türkiye Siyasi Tarihi, seçmenin verdiği “performans karnesi”ni hiç dikkate almayan, bu nedenle baraj altında kalan ve tarihin çöp sepetine atılan “zamanın büyük partileri” ile dolu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, hükümeti kurma yetkisini Başbakan Davutoğlu’na vermesiyle Ankara kulisleri hareketlendi. İlk görüşme CHP ile gerçekleşti. Davutoğlu ve Kılıçdaroğlu başkanlığında bir araya gelen heyetler, iki saate yakın bir görüşme yaptı. Çok sıcak bir ortamda gerçekleşen bu görüşmede, her iki parti de karşılıklı jestler yaptı, hassas konulara girilmedi. Görüşmedeki sıcaklık ve sonrasında yapılan açıklamalar, iki siyasi partinin de koalisyona istekli olduğunu gösteriyor.

Davutoğlu’nun ikinci durağı MHP’ydi. MHP ile yapılan görüşme de iki saate yakın sürdü. Ancak bu görüşme, sıcak bir ortamda geçmesine rağmen Bahçeli’nin “koalisyon içinde yer almak istemiyoruz” tavrı nedeniyle boşa düştü.

İbrenin Ak Parti-CHP koalisyonuna döndüğünü söylemek mümkün.

Öte yandan Ak Parti’nin HDP ile de görüşeceği, ancak koalisyon kurmak istemediği açık.

Günün sonunda, iki kuvvetli seçenek ön plana çıkıyor.

1-Ak Parti-CHP Koalisyonu

2-Tekrar Seçim

Ak Parti-CHP koalisyonunun avantajları, dezavantajları:

Ak Parti’nin 13 yıllık iktidarı boyunca CHP’nin çok partili döneme kadar olan sürede “80 yıllık travmalara” yol açan uygulamalarına yönelik çok sert itirazları ve eleştirileri oldu. Bu eleştiri ve itirazlar, Yeni Türkiye ile Eski Türkiye ayıracının mütemmim cüzüydü. Ak Parti, Yeni Türkiye’yi inşa ederken, Türkiye’ye, özellikle kendi tabanına Eski Türkiye’nin kötülüklerini anlattı. Bu çok doğru bir yöntemdi. Zira eğer “yeni” bir iddianız varsa bu iddianızın “eski” olan ile arasında belirgin farklar olması gerekir. Diğer bir deyişle, yeni; eskinin “eskiliğini” “işe yaramazlığını” gösterdikçe “yeni” olur. Yani yeniyi yeni yapan eskidir. Ak Parti de doğal olarak gerçekleştirdiği değişimi, reformları, açılımları, ezcümle bütün yenilikleri “eskiyle” mukayese ederek kamuoyuna anlattı. Bu anlatım, CHP tabanında, bir “öfkeye” neden oldu. Bugüne kadar gerek fiziken, gerekse zihnen iktidarda olan ve kendisini laik cumhuriyetin sarsılmaz bekçisi olarak ilelebet iktidarda kalacak gören bu kesim, 2002’den sonra iktidardan uzaklaştı. Bu “iktidarsızlık” hali, toplumsal ayrışma, kutuplaşma ve öfke yarattı. Gezi benzeri yerlerde sokağa taşan ve kendisini argo ve şiddete dönüştürerek gösteren bu öfke zamanla büyüdü. Muhafazakâr kesim, Ak Parti hareketi ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan, hedef tahtasına konuldu.

Buradan hareketle Ak Parti-CHP koalisyonu, bu öfkeli kesimde bir rahatlama ve gevşeme yaratabilir. Kendisini (haklı veya haksız) “dışlanmış hisseden” ve bu dışlanmışlığı gayri-meşru yöntemlere başvurarak bastırmak isteyen kitlenin yeniden demokrasi sınırları içerisine girmesine ve Türkiye’nin ana damarı olan Muhafazakârları içselleştirmesine neden olabilir. Öte yandan Ak Parti-CHP koalisyonu, sert Kemalizm ve katı laikliğin yumuşamasına ve/ya Ak Parti’nin Muhafazakâr-Demokrat kimliği potasında erimesine de vesile olabilir.

Tabi, bütün bunlar aynı zamanda bazı riskleri de içinde barındırmaktadır. Eğer Ak Parti, bu süreci iyi yönetemezse, bir sonraki seçimde “oy kaybı ve parti içi ayrışma” gibi sonuçlarla karşılaşabilir. Diğer dezavantaj ise, CHP’nin Paralel Yapı ile olan ilişkisi ve CHP içerisinde birden fazla aklın varlığıdır.

Tekrar Seçimin avantajları ve dezavantajları:

Ak Parti, 13 yıl sonra ilk kez kendi seçmeninden sarı kart yedi. 2001’den bu yana kendisini destekleyen Kürtlerin, (bilhassa Dindar Kürtlerin) 3’te 2’sini kaybetti. Bu kayıp, şüphesiz “kalıcı bir kaybı” ima etmiyor. Seçmenler, Ak Parti’ye “hatalarını telafi edersen sana geri dönerim” mesajı verdi. Dolaysıyla Ak Parti, eğer hatalarıyla esaslı bir yüzleşme gerçekleştirir, neden oy kaybettiğine dair kapsamlı ve realist bir muhasebe yapar, dil ve üslup değişikliğine gider ve kendisini yenilerse, Tekrar Seçim’de yeniden tek başına iktidar olur. 7 Haziran’dan sonra yapılan kamuoyu araştırmaları, siyasi istikrarsızlığın seçmeni memnun etmediğini, Ak Parti’ye ders vermek isteyen kitlenin bir bölümünün de pişmanlık duyduğunu gösteriyor.

Öte yandan Ak Parti, olası bir Tekrar Seçim’de, “kampanya hatasına” tekrar düşmemeli. Örneğin, İşçi, Memur, Asgari Ücretli gibi görece dar gelirli kesimlere kesenin ağzını açmalı. Diğer partilerin vaatlerinin neden olmayacağını esas alan bir propaganda hatasına düşmeden, kendi programını, yapacaklarını ve vaatlerini anlatacağı bir propaganda ve kampanya süreci yürütmeli. Seçimin öznesi Ak Parti olmalı. Kürtler üzerine de çok esaslı bir çalışma yapılmalı. Bölgede HDP dışında kalan bütün siyasi ve sivil oluşumlara kucak açılmalı, ciddi temaslar kurulmalı. Dindar Kürtler, medrese çevreleri, Azadi Hareketi, Öze Dönüş, Mazlum-Der, Hüda-Par, Türkiye KDP’si gibi bütün sivil ve siyasi oluşumlarla temas kurmalı. Doğu ve Güneydoğu’da gösterdiği adayları büyük oranda değiştirmeli. Kürtlerin yoğun yaşadığı Batı illerinde Kürt adaylar göstermeli. Kürtlerin kültürel, kimliksel ve tarihsel hassasiyetlerini esas alan bir söylem ve dil geliştirmeli.

Bu yenilikleri yapan bir Ak Parti’nin erken seçimde tek başına iktidar olması kaçınılmaz bir sonuçtur.

Dezavantaj ise, Ak Parti’nin seçmenin verdiği mesajları dikkate almadan, esaslı bir yüzleşme yapmadan ve yeni aday, yeni dil, yeni söylem ve yeni seçim kampanyası belirlemeden Tekrar Seçim’e girmesidir. Bu değişiklikleri yapmadan Tekrar Seçim’e girecek bir Ak Parti, 7 Haziran’da elde ettiği oy oranının altında kalır.

 

Twitter: @bayramzilan 

Devamını Oku