Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir Avcılar
  • Doğum tarihi 08 November
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Tarihten Portreler ve Kıssadan Hisseler…

İttihat ve Terakki’nin kurucularından olan Talat Paşa, vatanperver bir şahsiyetti. Toplumun en alt katmanından gelmiş, tırnaklarıyla kazıyarak İttihat ve Terakki’nin en önemli üç figüründen biri olmuştu…
Enver Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa üçlüsü, Osmanlı’yı Birinci Dünya Harbine sürüklemiş, koskoca imparatorluğun batmasına sebep olmuşlardı. Elbette ki kesin hükümle imparatorluğu onlar batırdı demek doğru değildir. Çünkü yargılanmadılar, mahkeme tarafından “suçludur” kararı alınmadı…

Ama biliyoruz ki, Talat Paşa Almanya’dan, Sadrazam İzzet Paşa’ya bir mektup yazarak; “mesuliyeti kabul ettiğini, uygun bir zamanda gelip hâkim huzuruna çıkarak hesap verebileceğini” belirtmiştir.
Arzu edenler biyografisi hakkında geniş bilgileri bulup okuyabilirler. Benim buraya almamın sebebi, kısa ama çarpıcı bir kesittir.

Talat Paşa, sadrazam iken emrindeki bürokratlara bir emir verir: “Falanca konuyu derhâl faaliyete geçirin!”
Bürokratlar hemen harekete geçiyorlar ama görüyorlar ki filanca kanun gereğince bu emri yerine getirmek mümkün değil.
Huzura çıkarak durumu arz ediyorlar:
-Paşam, bu emrinizi filanca kanun gereği yerine getiremiyoruz.
-Ulan ne kanunu? O kanunu ben yaptım, ben bozuyorum. Gidin derhâl emri uygulayın…

Bir asır sonra, günümüz için hiç de yabancı sayılacak bir örnek gibi görünmüyor, değil mi?

***

Lavrenti Beria, aynı Stalin gibi bir Gürcü çocuğuydu. Gençlik yıllarında birçok pis işe bulaştı.
Uzun hikâye…
Ben size çok kısa olarak anlatacağım. 1939 yılından itibaren aktif olarak Rus gizli servisi KGB’nin (NKVD, Rusça: НКВД, Народный комиссариат внутренних дел)  başına geçti. Stalin’in en yakınındaki en güvendiği adamdı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet Halklarının belâlısı oldu. Stalin’in emriyle, başta Kırım ve Ahıska halkı olmak üzere; Türk asıllı halkları Orta Asya ve Sibirya’ya sürdürdü. Kış günlerinde eksi 20-30 derece soğuk vagonlarda on binlerce hasta, yaşlı, kadın ve çocuk daha menzillerine ulaşamadan öldüler…
Aynı Stalin gibi, o da TIME dergisine kapak oldu. (Demek ki TIME dergisine kapak olmak aslında çok da matah bir şey değil.)
Savaştan sekiz yıl kadar sonra, yani Mart 1953’te Stalin’nin ölümünden sonra, başbakan yardımcılığı göreviyle kısa bir süre işe devam etti ve Stalin’nin koltuğuna oturmak için gizli oyunlar çevirdi...
Olmadı, başaramadı… Bir müddet sonra Komünist Partisi yönetimini ele geçiren Nikita Khruschev (Xruşçov) ile savaş kahramanı Mareşal Jukov tarafından hapsedildi.
15 yıl bir köpek sadakatiyle hizmet ettiği Stalin’i zehirleyerek öldürdüğü iddiasıyla, Aralık 1953’te, yani Stalin’in ölümünden tam dokuz ay sonra mahkeme kararıyla kurşuna dizilerek idam edildi…
Yani… On binleri sorgusuz sualsiz kurşuna dizdiren adam, kendisi de aynı yöntemle öldürülerek cehenneme postalandı.
Tıpkı Fransız Devrimi’nden sonra giyotini icat edip yüzlerce insanın giyotinle kafasını kestiren devrimci Robespierre’in kendi giyotiniyle infaz edildiği gibi…

Sözün özü: İlâhî adalet er ya da geç tecelli ediyor. Bizim için geç olabilir ama zaman ve mekân mefhumu olmayan Yüce Yaratan için geç değildir elbette…

***

Başından sonuna kadar macera dolu bir hayat yaşayan; Gazeteci, Yazar, Çevirmen ve Siyasetçi Hüseyin Cahit Yalçın, Devr-i İstibdat’ta geçen gençliğinden sonra İttihat ve Terakki’ye katıldı. Meclis-i Mebusan’a milletvekili olarak girdi. 1912 yılında kısa süreli hapis yattı. Mütareke yıllarında diğer devlet adamlarıyla beraber Malta’ya sürüldü. Yurda döndükten sonra Tanin gazetesini çıkardı. Bir müddet sonra Cumhuriyet Hükûmetini eleştirdi diye gazetesi kapatıldı. İki defa İstiklâl Mahkemesinde yargılandı. İlkinde beraat etti. İkincisinde bir buçuk yıllığına Çorum’a sürüldü. Bilahare 1939’da İstanbul, 1950’de Kars milletvekili seçildi.

1950’li yıllarda Demokrat Parti hükûmetince de mahkeme karşısına çıkarıldı. 26 ay ceza verildi. Yaşından dolayı hapse atılmadı.

Ben, şimdi bunları niye yazdım?

Gelelim ona.

Yukarıda dedim ya hani iki kere İstiklâl Mahkemesinde yargılandı…
İstiklâl Mahkemesi, nam-ı diğer Üç Aliler Divanı… Kel Ali, Necip Ali ve Kılıç Ali (Galatasaray futbol kulübünde yıllarca antrenörlük yapan Baba Gündüz ve Gazeteci- Yazar Altemur Kılıç’ın babası)… Mahkeme başkanı Kel Ali, yani Ali Çetinkaya, millet meclisinde Ardahan Milletvekili Deli Halit Paşa’yı (Kâzım Karabekir Paşa’nın yardımcısı ve Kars ve Ardahan’ın kurtarıcısı) vurarak öldüren ve hiçbir şekilde yargılanmayan kişidir.
Hülâsa edersek; bu Üç Aliler Divanının astığı astık, kestiği kestiktir. Verilen kararların temyizi yoktur. Bu mahkeme, Şark Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’yı bile yargılamıştır.
İşte böyle bir mahkemede yargılanan Hüseyin Cahit Yalçın, mahkeme heyetine:

“Sizin oturduğunuz koltuklarda oturup insanları yargılamaktansa, sanık sandalyesinde oturup yargılanmak benim için büyük şereftir…” demiştir…

Mahkemeden çıktıktan sonra, etrafındakiler: “Yahu üstad, bunlar istediklerini asıyorlar. Sen bunu söylerken korkmadın mı hiç?”
“Tabiî ki korktum” diyor. “Ama bunu birinin söylemesi lâzımdı.”

Aynı mahkemenin idam ettirdiği, Osmanlı’nın son Maliye Nazırı Cavit Bey’in yetim kalan küçük oğlunu da (Şiar Yalçın) evlat edinerek, büyütüp okutmuştur.

Rahmetli pederim, bana Cahit adını Hüseyin Cahit Yalçın’dan mülhem vermiştir.

Tarih, sadece zalimleri değil; böyle şerefli adamları da yazmalıdır…

***

Yaklaşık 45 yıl önce okuduğum bir hikâyedir. Yazarını ve hikâyenin tamamını şimdi hatırlamıyorum. Büyük ihtimalle Ömer Seyfettin’in hikâyelerinden biriydi. Aklımda kalan kısmının özetini kendi üslûbumla yazıyorum.
İstanbul’da, çok zengin bir ailenin malikânesinde toplanan gençler, ikinci kattaki büyük sofada tarih, edebiyat, sanat ve siyaset üzerine koyu sohbete dalmışlardı. Gençlerin hemen hepsi, Avrupa’da yüksek tahsil yapmış ve birden fazla dil biliyorlardı.
Bir de evin küçük çocuğu Can, o sofadaki masanın başına oturmuş, bir gazetenin verdiği resimli bulmacayı çözmeye çalışıyordu. Gençler, çocuğa daha sevimli gelir diye Cano diyorlardı. Cano, bulmacadaki soruların çoğunu bilmiyordu. Gençlerin sohbetini bölerek, elindeki bulmacanın resimlerini göstererek kim olduklarını onlara sormaya başladı. Gençler, Avrupa tahsilli olarak hemen her sorunun cevabını vermeye başladılar.
-Bu kim?
-Rejisör Cecil B. DeMill.
-Bu kim?
-Jean-Jacques Rousseau
-Ya bu kim?
-Victor Hugo
-Peki, bu?
-Honoré de Balzac
Daha başkalarını da derhâl tanımış ve doğru cevaplandırmışlardı. Sıra en sondaki resimli soruya geldi. Gençlerin hiçbirisi onu tanımıyordu. Cano ise ısrarla o soruyu bilmek ve bulmacayı bitirmek istiyordu.
Zengin evin yaşlı hizmetkârı da gençlere kahve ikram ederken konuşmalara şahit olmuştu. Usulca Cano’nun yanına yaklaştı, cebinden yuvarlak çerçeveli gözlüğünü çıkarıp taktı ve resimli bulmacaya eğilerek dikkatlice baktı:
“Namık Kemal derler bir adamcağızdı…” dedi ve sessizce sofayı terk etti…

Namık Kemal, 48 yıllık ömrüne çok şey sığdırdı. Vatan Yahut Silistre adlı oyunu yıllar yılı Türk tiyatrosunda sahnelendi. Yıllarca sürgün hayatı yaşadı, bir sürgün yerinden başka bir sürgüne gönderildi ama asla kimseye baş eğmedi. Azerbaycanlı ünlü şair Mirze Elekber Sabir: “Namık Kemal, Türk Dünyasının William Shakespeare’dir” dedi.
Gençliğe vatan sevgisi ve hürriyet aşkını aşıladı. Bana göre Hürriyet Kasidesi onun başyapıtıdır. Yüzyıllar boyu akıllardan ve tarihten silinmeyecek...

Devamını Oku

ÜLKEMİN OKUMA-YAZMA PANORAMASI!

Yurt dışında bulunduğum zamanlarda gözlem yapma şansım zayıf olsa da, son elli yılını bizzat yaşayarak gözlemlediğim ülkemin genel okuma –yazma panoramasını, kendimce satırlara dökmeye çalışacağım…

Önce, biraz daha geriye bir göz atalım…

Sovyetler Birliğinin, Komünist – Sosyalist akımı dünyaya yayma politikası, 1953’te Stalin’in ölümünden sonra göreve gelen Nikita Khrushcev döneminde bir miktar savsaklasa da, 1964’te Komünist Partisi Genel Sekreteri olan Leonid Brejnev tarafından yeniden hızlandırıldı. 1960’lı yıllarda, Komünist – Sosyalist akım, bütün dünyaya yayılmaya ve bazen de içinde şiddet barındırarak sağ iktidarları sallamaya başladı. Özellikle Latin kökenli fakir halklar, Küba Devrimi’nin ve devrim liderleri Fidel Castro ile Ernesto Che Guevara’nın da etkisinde kalarak, sağcı iktidarlara başkaldırmaya başladılar.

Komünist – Sosyalist akım, bir taraftan hızla yayılırken; diğer taraftan da yeni fikir adamlarının, etkili yazarların doğmasına sebep oldu. Bu fikir adamları, yazarçizerler, fakir halklar üzerinde öylesine etkili oldular ki, kemikleşmiş Batılı AYDINLANMA dönemi filozofları adeta çöpe atılarak, yeni akımın arkasına takıldılar. Yeni akıma sadece sol düşünce hâkimdi, Sapare aude!” (Kendi aklını kullanmaya cesaret et!) adeta yeniden tanımlanmıştı…

***

İşte bu iklim, Batı Avrupa ile birlikte Türkiye’yi de etkisi altına almıştı. Özellikle 1968’de meydana gelen Paris öğrenci hareketleri, Türkiye’deki sola meyilli gençleri çok etkilemişti. Akabinde birtakım şiddet hareketlerinin de olması, Türkiye’yi 12 Mart 1971 Muhtırasına kadar getirmiş, seçilmiş hükûmet istifa etmek zorunda kalmış, koalisyon hükûmetleri ve sıkıyönetim ülkenin demokratikleşmesini ve hukuku sekteye uğratmış, bazı solcu gençlerin asılmak suretiyle idam edilmesine sebep olmuştur…

***

Bundan sonrası ise bizzat kendi gözlemlerim.

12 Mart döneminin balyoz misali tepesine inmesi, sol kesimi bir müddet sindirdi. CHP’nin “Ortanın Solu” doktrini tutmamıştı. Kurtuluş Savaşı’nın en önemli komutanlarından biri olan, eski Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, hâlâ CHP’nin genel başkanıydı. Koalisyon hükûmetinin başbakanı, CHP senatörü Nihat Erim’di. Solcu gençler, Nihat Erim döneminde asılmıştı. Bu da gösteriyor ki, CHP henüz sol kisvesini giyememişti.

04 Mayıs 1972’de CHP Genel Başkanı seçilen Bülent Ecevit’in “sol söylemleri” onun 14 Ekim 1973 tarihinde yapılan seçimi birinci parti olarak kazanmasına sebep olmuştur. 1974’te CHP tüzüğüne “demokratik sol” kaydı düşülmüştür.

Milli Selamet Partisi ile koalisyon hükûmeti kuran CHP, 1974’teki Kıbrıs Barış Hareketi ile milliyetçi duygulara kapılmış ve sol kimliğini sekteye uğratmıştır…  

Daha sonrası, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesine kadar sürecek olan anarşi dönemidir…

***

İşte bu dönemde, yani benim yaşımın yettiğince müşahede edebildiğim 1968 – 1980 arası dönemde; Türkiye’de en çok okuyup yazan kesim, sol kesimdi…

Öğrencisinden öğretim üyesine kadar, hepsinin elinde kitap görmek mümkündü…

Basın yayın kuruluşlarının büyük çoğunluğu (gazeteler – dergiler) onların elindeydi…

Matbaalar onların kitaplarını basıyor, yayınevleri onların kitaplarını yayıyor ve satıyorlardı.

Çok aydın yetiştirdiler o dönemde…

Aynı dönemde, benim de mensubu olduğum milliyetçi sağ ise, çok okuyup yazmak yerine vatanperver insanlar yetiştirmeye öncelik veriyordu. Bir avuç aydınımızın çırpınışı ise fayda vermiyordu. Çünkü okuyan insan sayısı azdı ve işin doğrusu felsefeden falan da anlamazdık…

Bugün iktidarı elinde tutan dinci kesim ise, en az okuyan kesimdi… Muhafazakâr bazı aydınların gölgesinde siniyor, kurnazca arkaya dolanıp iki puan kapmanın peşindeydiler…

***

12 Eylül 1980 askeri darbesi, solun da, sağın da okur-yazar takımını adeta tırpanla biçti.

Radyo – Televizyon askerlerin kontrolünde iyice güdük kaldı…

Dönemin en etkili gazeteleri kontrol altında tutuldu. Birçok etkili dergi kapatıldı. Birçok kitap toplatıldı.

Üniversite gençliği tek tip asker gibi zapt u rapt altına alındı.

1983 sonlarına doğru yapılan seçimlerde iktidar olan Turgut Özal, dört eğilimi birleştirdim diyerek etkili olunca, kavramlar da birbirine karıştı. Özal dönemi, aynı zamanda dönekliğin de pik noktası oldu.

Askeri davalar sürdüğü müddetçe de, aydın kesimin sesi soluğu pek çıkmadı.

Kısaca, 1980 ile1990 arası dönem, okur - yazar sayısının en az olduğu, aydın yetiştirme bakımından en akim olan bir dönemdir.

***

1990’ların ilk yarısından itibaren belediye seçimlerinin kazanılmasıyla biti kanlanan dinci kesim, 2003’e kadar ülkenin en çok okuyan kesimi oldu…

Üniversite kapılarında gösteri yapan tesettürlü kızlar, kovuldukça okumaya sarıldılar…

Sadece İslâmî yayınları değil, Batılı filozofları da okuyorlardı.

Hegel’i, Kant’ı, Nietzsche’yi, Sartr’ı okuyan nice tesettürlü kızlar gördüm ben…

Rus edebiyatıyla tanıştılar. Tolstoy, Dostoyevski, Lermontov vs. okudular.

2003’ten sonra bir müddet daha okudularsa da, cepleri dolmaya başlayınca Çamlıca ve Fatih Atpazarı’ndaki kafelerde (ve elbette ki başka yerlerde) nargile fokurtdatmaya ve sosyal medyada trolluk yapmaya başladılar…

Şimdiki gençlerinin dört bir yanlarından cehalet fışkırıyor…

***

Günümüz için son tespit de şudur:

Milliyetçi sağ parçalandı. Büyük çoğunluğu okur – yazarlıktan uzak durumdadır. Onların da bir kısmı çirkin siyasetin gölgesinde sosyal medyada trolluk yapıyor.

Bir avuç aydın, dipten köşeden çığlık atarak seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Ne hazindir ki duyan yok…

Keza, bir avuç solcu da aynı durumdadır. Onlar da zor şartlar altında var olmaya ve seslerini duyurmaya çalışıyorlar…

Yetmişli yıllara göre bakarsak, iki ayrı uçta olan sağcı ve solcular; bugün göğüslerini siper ederek, ülkemizde çiğnenen hak ve adaleti savunuyorlar…

Bir avuç namuslu, insan gibi insanlar…

Devamını Oku

Mutlu muyuz?!

Diyelim ki, “yağ satanın da, bal alanın da” diyerek, siyaset denilen herc-ü mercin pençesinden kurtardık kendimizi…

El çekip dünyadan, oturduk hane-i viranemizde…

Çok şükür aç değiliz, açıkta değiliz…

Yaslandık koltuğa, uzattık ayaklarımızı…

Trakyalı kızanın “te para pençemde” dediği gibi; orta şekerli kahvemiz de pençemizde…

Şükürler olsun, ocağın üstünde bir tas çorba da kaynıyor…

O zaman asıl soru şudur:

-Mutlu muyuz?!

***

Diyelim ki biz, özgürlüğü vird, ülkenin ve milletin meselelerini de dert edinen bedbahtlar ve iflâh olmaz bedbinleriz…

Eyvallah…

Lâkin gerçek odur ki:

Yüzlerin, binlerin değil; yüz binlerin, milyonların derdini yüklemişiz yüreğimize…

Ağır yük…

Cennetmekân Şenlik Baba’nın dediği gibi:

“Ne gergedan taşır, ne de fil çeker!”

***

Fuzûlî merhum “Yükü arttıkça ecri de artar hammalın” dediğinde, en azından bazı gönüllerde adalet ve merhamet mefhumu henüz yerini koruyormuş, demek ki…

***

Geliniz bugünü bir fasılâ olarak kabul edelim…

Şeyh-ül İslâm Yahya Efendi’nin “Mescidde riyâ-pişeler itsünler ko riyâyı” düsturuyla; mürâîleri kendi riyâlarıyla baş başa bırakalım…

Ömrü boyunca bir takvim yaprağının arka sayfasını dahi okumamış cahil lümpen, bırakınız istediği kadar kudursun!

Dehan-ı kebirinden salyalar akıtsın, cehlin dehlizinde istediği kadar bağırsın…

Beytülmaldan beslenen cahil tetikçi, gûşe-i mundarında her gün yine birilerini hedef tahtasına oturtsun…

Hem müddei olsun, hem müstantik, hem de kadı…

Hem suçlasın, hem yargılasın, hem ceza versin, hem de cezayı infaz etsin…

Yeni bir şey değil ha! Tarihte on binlerce, günümüzde yüzlerce örneği var…

Eğer olmazsa, bu kan emici sülükler neyle yaşarlar?!

***

Fakat biz aldırmayalım, görmezden gelelim…

Ve asıl soruyu yine kendimize soralım:

-Mutlu muyuz?!

***

El cevap kendi adıma:

-Elbette ki değiliz…

Kör olası vicdan!

Şenlik Baba’nın sözleriyle:

Cellat gibi tutup giribânımdan
Ne alır canımı, ne de el çeker!

 

Devamını Oku

25 Yıl Sonra Kars Ziyareti…

Aniden bir Kars’a gitme isteği sardı benliğimi…

Kesemize uygun uçak bileti de bulunca, hanımla birlikte beş günlük bir ziyaret için sabah saatlerinde Sabiha Gökçen’den kalkan uçağımızla, özgür bir kuş misali Kars’a doğru süzüldük…

Her ne kadar dört ay evvel, cennetmekân dayımın vefatı için iki günlüğüne Kars’a gitmiş olsam da, kar kıyamet içinde sadece cenazemizi defnetmiştik ve hiç kimseyi ziyaret etme imkânım olmamıştı…

O nedenledir ki, bu gidiş, 25 yıl sonra gerçek bir Kars ziyareti olacaktı ve oldu da…

***

Kars’a indikten sonra aracıyla bizi karşılayan, teyzem oğlu sevgili Tarık, tarihi Taşköprü üzerinden geçerek Dereiçi yolunu takiben kaleye çıkan yol üstünden bizi Kars’ımız eşi menendi bulunmaz kalesine çıkardı…

Bizim hanımın ilk Kars seferiydi bu. İlk memnuniyeti de kaleyi ziyaretimiz oldu…

***

Kale bıraktığımız kale de, Karadağ’a doğru olan uç kısmına bir kafeterya kondurulmuş…

Ahşaptan yapılmış ve verandası bulunan bu kafe, hiç de iğreti durmuyor. Şark usulü döşenmiş ve hafif yiyeceklerle birlikte çay ve kahve servisi yapılıyor. Çayı, ya demlikte veriyorlar ya da semaverde… Kalabalık gruplar için semaver daha uygun kanaatimce… Fiyatları da ehven…

Gazeteci olduğumu söyleyerek; sahibi ya da işletmecisi olan kişiyle biraz bilgi almak için görüşmek istedim ama adam her nedense görüşmekten imtina etti…

***

İlk iki günü, köylerdeki yakınlarımı ziyaret, taziye ve gönül almakla geçirdik…

9fe152d626aeaf3bd9613f029ed20931.jpg

Ne yazık ki kendi köyüme gittiğimde, tam da mezarlıkta büyüklerimize Kur’an okumaya başlamıştık ki, şiddetli bir fırtınayla karışık sağanak yağmura tutulduk…

0a69d30b3cb11bcb18956e01b181b6c3.jpg

Sağ olsunlar, komşularımız bize şemsiye yetiştirdiler, eşime ve bana çizme getirdiler. Ancak o şekilde dönüp arabamıza binebildik…

***

Akyaka ilçemize geldiğimizde, ata baba dostumuzun torunu ve aynı zamanda halamın kızıyla evli olan Engin Bey’in konuğu olduk…

Akyaka İYİ Parti ilçe başkanı (Yine ata baba dostumuzun torunu) Mutlu Taşdemir’i ziyaret ettik… Güler yüzlü, konuk sever Mutlu Bey ve kardeşiyle bir süre sohbet ettik ve ayrıldık…

c3e5fd93c5de8d0c8716c25c60537505.jpg

***

İlk iki gün süresince en büyük handikabımız ise, internet ve mobil telefonların bir türlü çalışmaması oldu…

***

Üçüncü gün, biraz da nostalji olsun diye, Akyaka – Kars trenine binerek Kars merkeze geldik…

1071ec6b220e21033e23dfbaf7631ac7.jpg

Daha önce seferleri durdurulan Kars – Akyaka trenin yeniden işler hâle getirilmesi ve sabah akşam olmak üzere günde iki defa karşılıklı sefer yapması ve de modern pulman vagonlarla hizmet vermesi takdire şayandır. İster Karslı Ulaştırma Bakanı Sn. Ahmet Arslan olsun, isterse ondan öncekiler olsunlar. Memleketim Kars adına onlara şükranlarımı sunarım…

***

Efendim…

Kars Öğretmenevi’ne yerleştikten ve bir müddet dinlendikten sonra, kırk yıl önce ayrıldığım şehrimin sokak ve caddelerini adımlamaya başladık…

Faikbey caddesinden girdik, aslan heykelinin olduğu yerden Kâzımpaşa caddesinden yürüyerek Halitpaşa caddesine ulaştık…

Sona saklamadan peşinen söyleyeyim: Kars’ta içimi acıtan en çok Kâzımpaşa caddesi oldu. Bir defa kaldırımlar o iri boyutlu beton kalıplarla (veya teknik olarak her ne diyorlarsa) döşenmiş ve tamamına yakına eğilip bükülmüş. Yani bozulmuş. Nerede o eski kiremit rengi karo döşeme taşları?!

İkincisi, şehrin tamamında olduğu gibi bu caddenin de tarihi dokusu bozulmuş. Ara ara yeni betonarme ve çirkin binalar kondurulmuş. Ya da eski Rus yapısı Baltık mimarisi tarihi binaların birçoğu bakımsızlıktan yıkılmış…

Üçüncüsü, tek yön trafiğin işlediği caddenin neredeyse yarısı, Faikbey yönünden girişte cadde boyunca sağ tarafa park eden araçların istilâsına uğramış…

***

Uzaktan gelip sırf lâf olsun diye ahkâm kesenlerden değilim. Ama açık yüreklikle söylüyorum: Kâzımpaşa caddesine yazık olmuş. Bir zamanlar Kars’ın ticaret merkezi olan o cadde, (Değerli başkanım Murteza Karaçanta beni bağışlasınlar) şimdilerde adeta çöplük görüntüsü veriyor…

***

Halitpaşa’dan Atatürk caddesine (Çocukluğumun ve gençliğimin İstiklâl-î Millî caddesi. Adını değiştirenlere, bir hemşehri olarak hakkımı helâl etmiyorum. Yüce Atatürk’ün adını verecek cadde kıtlığı mı vardı?!) girdik…

Tarihi doku bozulmuş ama cadde temiz. Ara sokaktaki Hüryurt Gazetsinin ofisini ziyaret ettik.

Genç, bilgili, dinamik, istidatlı, başarılı ve saygılı kardeşimiz Erbil Hüryurt’un konukseverliğine mazhar olduk…

Benimle yaşıt Hüryurt Gazetesinin varlığını sürdürmesi, öteden beri beni hep mutlu etmiştir…

92f9cdc05f9b8b1ab15bac6a502eb860.jpg

***

O gün, merkezi teşkil eden caddelerin tamamını yürüyerek dolaştık. Yürüme özürlü olan beni anlatmak için, bizim hanım kızıma şu mesajı attı: “Baban, bugün Arap atı gibi sonradan açıldı. Emin ol yetişemiyorum!”

Genel olarak şu tespiti yapabilirim: Evet, şehrin tarihe dayalı fiziki yapısı kesinlikle bozulmuş, ihmalin ve rantın kurbanı olmuş… Öyle anlaşılıyor ki, başta Kültür Bakanlığı olmak üzere; diğer kurum ve kuruluşlar, görevlerini yeterince yapamamışlar. Şimdilerde bol turist çeken Kars’ın, kaleden başka turiste gösterecek pek fazla yeri kalmamış…

İkinci olarak: Üniversite, şehrin demografik yapısını değiştirmiş. Caddelerde cıvıl cıvıl üniversite gençliği dolaşıyor. Şehrin hemen her caddesi, gençliğe hitap eden kafelerle dolmuş taşmış…

Her ne kadar o kafelerde 3-4 TL’ye çay satılıyor olsa da, üniversiteli gençler, şehrin çehresine müspet bir görüntü katıyorlar…

***

İkinci günümüzde, Ani’yi ziyaret ettik. Restorasyon çalışmaları yapılıyor. Olumlu bir gelişme olarak değerlendirdim ve memnuniyet duydum…

***

Hz. Ali Çarşı Camii’ni ziyaret ettim. Başka hiçbir camide görmediğim çifte Türk Bayraklı mihrabının fotoğrafını çektim.

eabcec8df57fe6353ccea8884b9b9775.jpg

Bir kenarda Kerbelâ toprağından kalıplara mühür döken, Tuzlucalı bir Hacı kardeşimizle kısa bir sohbetimiz oldu. Eksik olmasın, bana da bir mühür hediye etti. Ölünceye dek saklayacağım.

Ani dönüşünde Işıklı Camii’ni ziyarete gittim. Cami avlusu cemaatle doluydu zira cenaze varmış.

Cami imamı Sayın Seyyid Ahmet Erdem ile çok kısa bir selamlaşma ve sohbetimiz oldu. Hacı Ahund Malik gibi yeri doldurulamaz büyük bir din âliminin varisi olarak görev yaptığına vurgu yaparak kendisine başarılar diledim ve ayrıldık…

***

Ayrılmadan birkaç saat önce, Belediye Başkanı Sayın Mürteza Karaçanta’yı ziyaret ettik. Sayın Başkan, lütfetti, bizi kabul etti…

7ff78506cfefde6a545dbd09a8048645.jpg

Fevkalade alçak gönüllü, cana yakın, güler yüzlü, hoş sohbet, memleket ve millet perver bir insan.

Daha önce sosyal medyadan tanışıyorduk. Yüze yüze tanışmaktan büyük memnuniyet duydum…

Gazeteci refleksiyle, konuştuğum kimselerden Sn. Karaçanta hakkında ne düşündüklerini sordum.

Hemen hepsi çok iyi bir insan olduğunda hemfikirdiler. Bazıları da “fazla iyi insan, o nedenle birtakım güçler, önünü kesmek ve hizmetlerini engellemek istiyorlar” dediler…

***

TEŞEKKÜR…

En başta sevgili teyzem, Hacı Fethiye Hanıma, teyzem oğlu sevgili Tarık Beye…

Dilan’daki bütün akrabalarıma…

Bacıoğlu’ndaki komşularımız Muhsin Ülker, Nevruz Ülker, Nubar Hanım ve genç delikanlılara…

Taksi şoförü Yıldıray’a…

İYİ Parti ilçe başkanı, baba dostunun torunu ve kardeşim sevgili Mutlu Taşdemir’e…

Akyaka’da bizi sıcacık evlerinde konuk eden sevgili Belgin ve Engin Yıldırım çiftine…

Eski Şehir Kulübünde elit bir mekân işleten, baba dostu, merhum Medet Alibeyoğlu’nun sevgili kızı ve yine baba dostu Asker Aras’ın torunu hanımefendilere…

Belediye Başkanı, can gibi can başkanım Sn. Mürteza Karaçanta’ya ve güler yüzlü belediye personeline…

Bizi, bir yakınlarıymış gibi ağırlayan, güler yüzlü, samimi ve candan insanlardan oluşan Kars Öğretmenevi personeline…

Beş gün boyunca ilgilerine ve sevgilerine mazhar olduğumuz ve onların varlığıyla gurur duyduğum bütün Karslı hemşehrilerime…

CAN-I GÖNÜLDEN TEŞEKKÜR EDİYORUM… İYİ Kİ VARSINIZ…

Cahit Kılıç

25.05.2018

Devamını Oku

Absürdistan’da Memokrasi!

 

 

Kendi kendini eskiten bir dost…

Ya da eskiden dost olduğunu sandığım bir zat-ı muhterem, bugünkü köşesinde şöyle yazmış:

“Gelişmiş Batı demokrasilerinde ‘birey’ siyasi partiden daha değerlidir.
  Doğu demokrasilerinde ise önce parti gelir, sonra birey”

Ha?

***

Şu Doğu denilen coğrafyada demokrasiyle yönetilen kaç ülke var ki?

Doğu, yani Şark sözcüğü telaffuz edildiğinde akla “Müslüman ülkeler” gelir.

Şöyle bir düşündüğümüzde görüyoruz ki, demokrasiyle yönetilen tek Müslüman ülke Türkiye idi…

O demokrasiye de bendeniz “topal demokrasi” diyordum…

Topal da olsa demokrasimiz, kendilerine Müslüman diyenler tarafından “iğdiş” edildi…

***

“Birey” bir hukuk terimidir.

Bir ülkede demokrasi varsa, hukuk da var demektir…

Hukuk varsa, birey de, bireyin hakkı da vardır…

Eğer demokrasiyi iğdiş etmişseniz; adaleti temin eden hukuku (yargıyı) da mesaneyle birlikte kökünden söküp çöpe atmışsınız demektir…

Böyle durumlarda, hukuk beklenen musluklardan kan ve irin akar!

***

Parti, partili, birey, vatandaş…

Meslek odaları…

Sivil toplum kuruluşları…

Hekimler, avukatlar, serbest meslek sahipleri…

Sendikalar…

İşçiler, memurlar…

Köylü, çiftçi…

Esnaf, tüccar, sanayici…

Sosyolojik bölünmüşlükler…

Din ve mezhep mensupları…

Bunlar, demokrasilerde ya da göstermelik demokrasilerde size ne ifade ediyorlar?

***

Biz, göstermelik demokrasinin penceresinden bakalım…

Seçime az bir süre kala:

“Sizler, başımızın tacısınız. Biz bu ülkeyi, kendimiz için değil sizler için uçurttuk!”

Seçim bittikten sonra:

“Sen kimsin yaa?!”

***

Uçurttukları yer uçurum…

Hele yiğitlik yapmaya kalk, azıcık aykırı duruş sergile; seçilmiş olsan dahi, bizzat birinci ağızdan “Bedelini ağır ödeyecek” tehdidine maruz kalırsın…

Sözünün eridir; ağır da ödetiyor gerçekten…

***

Sonra sen kalk “Şark Demokrasisi” diye ahkâm kes…

Olmaz mir-i azizim, olmaz…

Çünkü mücerrettir

Demokrasi - memokrasi yerine, gel şuna “absürdistan” diyelim…

Zira…

Şarkın değişmez gerçeği: İki dudağın arasından süzülen emirnamelerdir…

***

Çünkü…

Şarkta esas olan Hz. Hünkârdır…

Netice itibariyle müşahhastır da…

Pek bir münevveri de, kara cahili de, eli kanlı katili de görülmüştür…

Artık senin şansına hangisi düşmüşse…

Öp koy başının üstüne! 

Devamını Oku

Türk Entelijansiyası…

 

 

Çok afili bir tanımdır başlıktaki “Türk Entelijansiyası” tanımı…

Ülkemizde kendisini böyle bir tanımın içine dâhil etmek için çok çırpınan, “entelektüel” görüntüsü vermeye can atan çok adam gördüm…

Hatta hazırlayıp sunduğum bir TV programımda “Ben, bir aydın olarak” söze başlayan bir konuğum bile oldu…

Bir konuda uzman olmanın veya birçok şeyi bilmenin “aydın” sıfatını kazanmak için yeterli kriter olduğunu sanan çok insan var bu ülkede…

***

Aslında “Jön Türkler” kadar bilinir ve kullanılır bir tanım değil… Ve hattı zatında “Jön Türkler” seviyesine çıkmış, onların mücadelesine eş değerde bir mücadele vermiş herhangi bir Türk Entelijansiyası da bugüne kadar varlık göstermiş değil…

***

Millet olarak, on dokuzuncu yüzyılın ortasından itibaren başlayan ve yirminci yüzyılın başlarına kadar devam eden bir süreçte; yetiştirdiğimiz aydınlar (Jön Türkler de dâhil) kadar bir aydın topluluğunu bir daha yetiştiremedik…

Özellikle 1925’ten sonra sertleşen Cumhuriyet devri de, 1950’ye kadar geçen süreçte varlık gösteren aydınlarımızın çabalarının bireysel çabalar olmaktan öteye geçmesine izin vermemiştir…

150’liliklerin affı, kısa bir süre için soluk almaya imkân vermiş olsa da, İkinci Dünya Savaşı’nın şartları, yeni baştan aydınların nefeslerini kesmeye devam etmiştir…

***

1950’den sonra ise, daha önceki kötü tecrübelerin tesiri ile olsa gerek; asla bir “Türk Entelijansiyası” diyebileceğimiz aydınlar topluluğu kurulamamış, bireysel çabalar, toplu mücadele verebilecek bir ortamın yaratılması için yeterli olmamıştır.

1950’lilerin başlarında alınan kısa bir soluk da, kısa bir süre sonra boğulmaya mahkûm can kafeslerine dönüşmüştür…

1965-1970 arasında yine bir soluk alma olarak nitelenebilecek kısa süreç ise, 68’liler hareketiyle “aydınlar topluluğu” yaratma yerine “gençlik hareketine” dönüşmüş ve gençliğin heyecanı ve tecrübesizliği ile anarşik ortama alan açmıştır…

***

1980’den günümüze kadar olan sürece bakarsak, hiçbir aydınlanma hareketine şahit olmadığımız görülmektedir…

Son 70 yıldaki başlıca eksikliğin, belki biraz da kamplaşmanın etkisiyle, aydın çabalarının hep bireysel olmaktan öteye gitmediğine şahit oluşumuzdur…

Ve en acı tarafı ise…

Tanzimat öncesi ve sonrası, zıt kutuplarda olan aydınlarımızın bile, iş aydınlanmaya veya hak ve hukuk talebine geldiğinde; fikir birliği oluşturmaktan asla kaçınmadıkları gibi ortak mücadeleye de direkt olarak katkı sağladıkları gerçeğini, son 40 yıldaki aydınlarımız ne gördüler, ne idrak ettiler, ne de denediler…

***

İnandığı yolda ve dâvâda; Cenevre’de tek başına kalsa dahi, taş baskıyla Hürriyet gazetesini çıkaran Ziya Paşa’dan kaç tane var günümüzde?!

Paris – Londra – Cenevre üçgeninde hürriyet mücadelesi veren Ziya Paşa, Namık Kemal ve diğerlerinin o günkü şartlar altındaki azimlerini, gayretlerini ve ortaya koydukları canlarını dikkate aldığımızda:  İletişim çağının zirvesini yaşadığımız günümüzde; çok daha fazla maddi ve manevi imkânlara sahip aydınlarımızın, hangi çabalarını onlarla kıyaslayabiliriz?!

Jön Türklerin, 1888-1908 yıllarında “insan hakları” adına verdikleri mücadeleyi, bugün hangi aydınlar veriyorlar Allah aşkınıza…

Kastımız, bireysel aydın mücadelesi değil; “Aydınlar Topluluğu” yani bir “Türk Entelijansiyası” diyebileceğimiz bir hareketin var olmamasıdır…

Eğer biz, bugün gerçek bir istibdat devri yaşıyorsak; ki yaşıyoruz. Bunun belki de en büyük sebebi, son kırk yıldaki aydınlarımızın eksikliklerinden ve gerçek aydın kimliklerini sergilemek yerine yüzlerine çeşitli maskeler takmalarındandır…

***

Her müstebit çok iyi biliyor ki, ülkeyi ele geçirmek arzularında başarılı olabilmelerinin yolu, herkesten önce toplumun aydınlarını ve o aydınların sesi olan hür basını susturmalarından geçer…

Aydını susturulmuş ülkenin yolu, karanlıklar dehlizine gider…

Cemil Meriç merhumun tespit ettiği gibi: Aydınların susturulduğu toplumlar, şarlatanların elinde yok olmaya mahkûm olurlar…

***

Ve aydın olmak, bir ya da birkaç diplomaya sahip olmak, akademik kariyer yapmak, makam ve mevkie malik olmak değildir…

Aydın olmanın birinci şartı, bilgi birikiminin, dünyaya ve insanlığa vakıf olmanın da ötesinde, vicdan sahibi olmaktır…

 

Devamını Oku

Kuzey Irak Siyasetimiz Doğru Şekillenirken!

 

Sadece hisleriyle dış politika belirleyen bir devlet otoritesinin olduğu bir ülkede, dış politika üzerine analizler yapan siyaset yorumcusunun çok büyük zorluğu vardır…

Burada, gerçek manada dış politikaya kafa yoran, tarihi bilgilerinin yanı sıra bahse konu coğrafyanın etnik ve dinî şartlarını iyi bilen ve hadiselere bilinçli bir şekilde yaklaşan siyaset yorumcusunu nazarda tutuyoruz. Tetikçilik yapmak için konuşlandırılan cahil kalemşoru değil…

Bu zorluğun birincisi: Olayları yakından takip ediyor ve gerçekleri görüyor olsanız dahi, emrinde kalem salladığınız otoritenin hilâfına doğruları dile getiremiyor olmanızdır. Kör olası ekmek parası; viran olası hanede evlâd-ü ayal var…

İkincisi: Emre amade medya platformlarının birinde konuşlanmış olmanızdır. Doğruları dile getirdiğinizde ya sansürleniyorsunuz ya da işinize son veriliyor. Üstelik önünüz de kesildiğinden, kendinizi ifade edebileceğiniz ve büyük halk kesimlerine ulaşabileceğiniz bir mecra bulamıyor olmanızdır…

***

Diğer yandan…

Her şart altında; olaylara objektif olarak bakan, en azından bakmasını bilen ve değerlendirmelerini kendi penceresinden gördüğü gibi aktaran siyaset yorumcuları var…

İşte bunlardan biri de bende-i hakirdir.

Suriye hadiseleri başladıktan ve bir müddet sonra teröristik harekete dönüştüğü günden itibaren nerede konumlandıysam, beş yıl boyunca o konumda gerçekleri yazdım ve televizyon ekranlarından haykırdım…

***

Yeri gelmişken:

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin Başbakanı Binali Yıldırım, bozulan ilişkileri düzeltmek için Irak’a gitmişti. Sanıyorum bu yılın başları veya geçen yılın son ayıydı…

Bizim Başbakanımız, Bağdat havaalanında Irak Başbakanı tarafından karşılanmış, T.C. Devletinin şanına yakışır şekilde ağırlanmıştı…

Ertesi gün Bağdat’tan Erbil’e geçmiş, Erbil havaalanında sözde Kuzey Irak başbakanı Neçirvan Barzani tarafından karşılanmış, havaalanından hareketle Erbil’deki çapulcubaşı Barzani’nin sarayına geçmiş, ancak çapulcubaşı tarafından sarayda karşılanmış, bir devlet başkanı edasıyla güya “kabul etmişti”…

Siyaset yorumculuğu yaptığım televizyon kanalında, sabah saatlerinde bu görüntüleri canlı yayında gördüğümde, adeta başımdan kaynar sular dökülmüştü…

“Bu, Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve onun Başbakanına çok büyük bir hakarettir. Nasıl olur da bir geda, bizim devletimizi bu şekilde aşağılar” mealindeki sözlerle isyan etmiştim.

Kanal yönetimi, programın akşam saatlerindeki tekrarında o bölümü çıkarmak durumunda kalmıştı… Çünkü bu ülkede doğruları söylemek suç kabul ediliyor, yanlış politikaları alkışlayanlar ise taltif ediliyordu…

***

Beş yıl boyunca:

“Komşularımızla iyi geçinmek zorundayız. Çünkü ateş çemberinden oluşan bir coğrafyada yaşıyoruz. Suriye’de rejim ya da devlet başkanı değiştirmek, sadece Suriye halkının yetkisindedir. Biz, ne diye orada Emevî artıklarından bir devlet kurma peşindeyiz?

Rusya, İran, Irak ve Suriye, hatta bütün komşu ülkelerle iyi geçinmeli ve ticaret hacmimizi sürekli yükseltmenin yollarını aramalıyız. Kolay değil, 80 milyon gırtlağı doyurmak zorunda olan bir ülkeyiz…

Kendi içimizde farklı ırklardan, dinlerden ve mezheplerden vatandaşlarımız varken, neden mezhepçilik yapıp komşularımızla düşman oluyoruz?

Barzani gibi bir aşiret reisini tercih ederek koskoca Irak devletini ve halkını neden karşımıza alıyoruz?

Kerkük Türkmenlerinin yukarıda Allah, aşağıda bizden başka kimseleri yoktur. Onları neden bir aşiret reisine râm ediyoruz?

İki savaş sonrasında tarumar edilen Irak’ın yeniden imarında en çok Türk müteahhitleri yer alacakken, neden devasa bir pazarı elimizin tersiyle itiyoruz?

İran, her bakımdan yakın olmamız gereken bir büyük komşu devlet. Mezhepçilik mülahazaları ile bu çapta bir komşumuzdan neden uzaklaşıyoruz?

Rusya ile bozulan ilişkilerimizi derhâl düzeltmenin yollarını aramalıyız. Evet, biz Rusya’ya mahkûm değiliz, doğrudur. Ama unutmayalım ki Rusya da bize mahkûm değil. Rusya ile tek başına dış ticaret hacmimiz neredeyse Avrupa devletlerinin tamamına yakın bir hacimdir. Soğuk savaş döneminde Sovyetler ile düşman olmamız bize ne kazandırdı? Amerika’nın emir kulu durumuna düştük. Bize köhne silahlarını verdikleri yetmediği gibi, Kıbrıs hadisesinde bizi ambargo altında inlettiler.

İşte Rusya, bugün bir alternatif olarak karşımızdadır. Amerika’nın kulluğuna itiraz etme gücümüz artacaktır. Derhâl yeni baştan iyi ilişkilerimizi tesis etmeliyiz”

Bunları ve bunlara benzer şeyleri hep yazdım veya televizyon ekranlarından söyledim. Bugün de aynı noktadayım…

***

Şimdi gündemdeki S400 antlaşmaları hangi politikanın eseridir?

Sen hangi noktadasın ey sahtekâr analist?!

***

Pekiyi, yandaş medyada her gün Irak ve İran düşmanlığı pompalayan sözde siyaset yorumcularının bugünkü konumu nedir acaba?

Her Allah’ın günü Şia ve İran aleyhdarı yazılar serdeden, hayâli komplo teorileri üreterek İran ve Şia’yı fitneci, istilâcı hatta İslâm düşmanı gösteren, kıt aklıyla Osmanlıcılık oynayan Ceride-i Fecr-i Cedid’in sermuharriri, bugün hangi pencereden olaylara bakıyor?

Zerrece utanması, arlanması, sıkılması varsa çıksın özür dilesin…

***

Türk Silahlı Kuvvetleri, dün Irak askerleriyle birlikte tatbikat resimleri verdiler medyaya…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İran ile birlikte hareket ettiğimizi söyledi. 4 Ekim’de İran’a gidiyor.

Sermuharrir de Cumhurbaşkanın uçağında olacak mı? İranlı meslekdaşlarının yüzüne nasıl bakacak?

***

Son olarak…

Başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere, Türk yetkililerin Kuzey Irak ile ilgili tutumları, son iki haftada toplumun ağır baskısı altında şekillenmiştir. Neresinden bakarsanız bakın, bu iyi bir gelişmedir. Yanlıştan dönülmüş, toplum baskısıyla doğru bir politika sergilenmiştir…

Devamını Oku

Ahmet Taşgetiren gitti, saat baki…

 

 

İktidara yakın gazete…

İktidara yakın televizyon kanalı…

Dergi, radyo, şu bu…

Gazeteci, radyocu, televizyoncu…

Ezcümle: Medya…

***

Birisi kalkıp da “iktidara yakın” medya dediğinde; gülmekten karnıma ağrılar girer benim…

Keza…

Ana akım medya dendiğinde de…

Yaşlılık nedeniyle ayaklarıma hücum eden ve kütük gibi şişiren kan, ters tazyik ile beynime doğru hücuma geçer…

Sizin anlayacağınız; “beyin kanaması” denilen illet yakındır…

***

İnsaf dinin yarısıdır derler…

Bizzat Şehinşah hazretleri tarafından beytülmal ile beslenen bu kuruluşlar, iktidara yakın değil, bizzat iktidarın emrindeki beslemelerdir…

Bu mevkutelerde kalem sallayan cehl-i mürekkeplerin velinimetleri, tetikçiliğini yaptıkları Şehinşah hazretleridir…

Kimisi bir tas çorbaya talim eder…

Kimisi de put put, batman batman götürür…

Çünkü despotik düzenlerin değişmez kaidesidir bu…

***

Sovyetler Birliği dönemindeki “Pravda” gazetesini gençler bilmezler…

Komünist rejimin resmi organıydı…

Pravda, Rusça “doğru” demektir…

70, 80, 90 yaşındaki Ruslarla konuştuğumda sorardım:

“Bu gazete, ne menem bir şey idi?”

“Adına rağmen, yayın hayatı boyunca tek kelime doğru yazmayan bir melânet idi” derdiler…

***

Hikmetinden sual olunmaz…

Her nedense bizde yüzlerce “Pravda” türetildi…

Ve onlardan ziftlenen binlerce cahil tetikçi

On binlerce kara cahil troll…

Gizli servislere parmak ısırtacak yüzlerce “stalker”…

***

Bunlar, önceleri önlerine konulan nişan tahtasına ateş ediyorlardı…

Yani…

Şehinşah hazretlerinin muarızlarına…

“Bey menim arkam, men kimden korkam” diyerek, öyle çakaralmaz tabancalarla değil, muharebe silahı mitralyözlerle ateş ediyorlardı…

Haktan yana, haklıdan yana olmak gibi bir kaygıları yoktu… Hiç olmadı, olmayacak da…

Güya referansları İslâm diniydi…

İcraatları: Hak ve hakikate saldırmak…

Amaçları: Korkutmak, sindirmek, susturmak…

Enstrümanları: Bu uğurda kullanacakları Allah’ın verdiği her şey… Zira bunları hedefe götürecek her yol mubahtı…

İnsafın kökü kurumuştu; vicdan, Nuh-u Nebi’den beri izindeydi zaten…

***

Biraz zaman aldı ama olması mukadderdi…

Önce “ana akım medya” dedikleri kesimi sıradan çıkardılar ve teslim aldılar…

Teslim olmak istemeyenlerin defterini, bizzat patronları eliyle dürdürdüler…

Her şey zamanın ruhuna uygun hareket ediyordu…

Direnmek isteyen solo, cehl-i mürekkeplerden mürekkep koronun çıkardığı Kıptî haykırışların arasında duyulmuyordu bile…

***

Gayet modern silahlarla mücehhez Şehinşah ordusu, kılıç kalkan ile er meydanına çıkan az sayıdaki yiğitlerle göğüs göğse meydan muharebesi yapacak değildiler ya…

Şer ve iftira füzeleri, yağmur gibi yağıyordu hakikat mevzilerine…

***

Gelinen noktada, ortalıkta muarız falan kalmadı bittabi…

Cehlin ilme galip geldiği ilk savaş olmadığı gibi son savaş da değildi bu…

***

Başladılar kendi kendilerini yemeye…

“Ben, yüzde yüz sadık kulum. Sen kripto kulsun, sahtekârsın…”

Yetmedi…

Sıra, kendi mevzilerine sıkışmış bir iki köhne vicdan sesine geldi…

***

Onların da bir kısmını sıradan çıkardılar…

Meselâ, merhum Akif Emre, öldü kurtuldu…

(Erzurumlu merhum Âşık Reyhani’nin şu sözleri kalmış aklımda: Bir Abdullah vardı, öldü dediler / Ne eyi oldu gardaş, öldün gurtuldun.)

Sıradan çıkarılan son kişi ise, bir iki cılız vicdan sesi çıkarmaya çalışan Ahmet Taşgetiren oldu…

Bahse konu saat ise yerinde baki…

 

Devamını Oku

Gündeme Kısa Not!..

 

 

Doğrusu şaşkınlık yaşıyorum.

Ne oldu, kapalı kapılar ardında neler yaşandı ki, ansızın fikirler değişti?

Dolayısıyla açıklamalar da peş peşe yağmur gibi gelmeye başladı…

***

Bin yıllık Türk devletini çocuk oyuncağı yerine koymak arzusunda olan, istediği gibi oynayacağını ve oynatacağını sanan aşiret reisi, birdenbire ummadığı tepkilerle baş başa kaldı…

Ne olduğunu, kapalı kapılar ardında neler konuşulduğunu bilmiyorum ama…

Görünen o ki, “Yareli şir-i jeyan” hab-ı gafletten uyandı ansızın…

***

Önce dışişleri bakanlığı sert çıktı…

Peşinden başbakan Binali Yıldırım, yumuşak bir üslupla ama kararlı bir çıkış sergiledi…

Başbakan Binali yıldırım ve Irak başbakanı Haydar Abadi bir görüşme gerçekleştirdiler ve “referandumun engellenmesi hususunda mutabık kaldılar” açıklaması yapıldı…

Ve nihayet Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan uyarılar geldi…

“Asıl tepkimizi 22 Eylül’de toplanacak Milli Güvenlik Kurulu sonrasında açıklayacağız” dedi…

Üslubundan, 22 Eylül günü bir “Sen kimsin ya?” manifestosu çıkacağa benziyor…

Peşinden de “Ayağını denk al” ültimatomu…

***

Elbette ki, bu referandum meselesinde kilit ülke Türkiye’dir…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk günlerde “Dostum Barzani’ye bunun yanlış olacağını söyledim” mealindeki yumuşak demeci…

Uzun bir süre Cumhuriyet Hükûmetinin suskunluğu…

Ve yandaş medyanın hadisenin vahametini kavramaması ve sefil bigâneliği…

Aşiret reisine ve “bir Kürt devleti kurulsun” diye yanıp tutuşan İsrail’e büyük cesaret vermişti…

***

Şimdi onlar da büyük bir şaşkınlık içindeler…

Beyaz Saray, Türkiye, İran ve Rusya karşısında; Suriye örneğinde olduğu gibi Irak’ta da bir hezimet yaşamak istemediği için, bir açıklamayla “referandumun iptal edilmesini” istiyor…

***

Bütün umudunu Türkiye’ye bağlayan ve bu umudun verdiği cesaretle etrafa meydan okuma cür’eti gösteren aşiret reisi de ne yapacağını şaşırdı…

Son gelen sinyallere göre; amiyane tabirle kıvırmak ve zevahiri kurtarmak için esaslı bir bahane bulmak için çırpınıyor…

***

Görünen o ki, Kerkük – Erbil arasında bir Türkmen beldesi olan Altınköprü civarında bir askerî üs kurma hayâlleri kuran İsrail’in hevesi de kursağında kalacak…

Ağababası ABD’nin bile eli kolu bağlanmış durumda…

***

Bundan sonra ne oluru bilmek için müneccim olmak gerekir…

Bendeniz, bu kısa yazıda, gözlemlediğim şu üç hususu anlatmaya çalıştım:

1- Devleti yönetenlerin, toplumun doğru teşhisi ve topluca baskısı sonucunda daha sağlıklı kararlar alabildikleri, bir defa daha anlaşılmıştır…

2- Birtakım kişisel menfaatlerin cazibesine kapılarak yanlış siyaset gütmenin, hem o siyasetçinin hem de yönettiği devletini itibarına zarar verdiği gerçeği bir kez daha görülmüş oldu…

3- Doğru zamanda alınan ve gerçekçi temellere dayalı kararların, hem ülke ve milletin hayrına olduğu, hem de siyasetçinin kendi halkı nezdinde de itibar kazanmasına sebep olduğu bir kez daha ispatlanmıştır…

***

Konuyu yakından takip etmeye devam edeceğiz…

 

Devamını Oku

Kerkük Barzani’ye Niye Kurban Veriliyor?

 

25 Eylül 2017 tarihinde, Kuzey Irak’ta bir referandum oyunuyla, bir Kürt devletinin kurulması ve uluslararası alanda meşrulaştırılması oldubittiye getirilmek üzeredir…

***

ABD’nin yaşadığı 11 Eylül travmasının intikam hırsı, öldürdükleri milyonlarca bigünah Müslümana rağmen bir türlü bitmedi…

Peşinden bir de kendi çıkarlarına ve İsrail’in emellerine hizmet edecek, yeni bir Ortadoğu dizayn etmek istediler…

O dizayn planının içinde önce Irak, peşinden Suriye vardı… Bu iki ülke teslim alınıp parçalara bölündükten sonra sıra Türkiye’yi bölmek, tamamen etkisizleştirmek ve emre amade bir/birkaç peyk devlet kurmaktı.

***

Irak’ı zaten tarumar etmişlerdi. Arap Baharı denilen ve başlarda “özgürlük rüzgârı” diye telakki edilen başkaldırıları, derhal kendi emellerine hizmet edecek teröristik hareketlere dönüştürdüler ve Suriye’yi yıkmak için ellerinden gelen her türlü melâneti jet hızıyla yapmaya başladılar…

***

Özetin özetiyle geçelim: On binlerce sapık katil ve ellerindeki en modern silahlar Suriye ve Irak topraklarına gökten zembille inmedi ya!

Her şeyi bunlar organize ettiler ve silahlarıyla birlikte o on binlerce teröristin iaşe ve ibatelerini de bunlar temin ettiler…

***

Kötü emellerin hedefindeki bir başka devlet de, hab-ı gafletten uyanmak ve gardını almak yerine; bunların emellerine hizmet ettiği yetmediği gibi, kaçınılmaz bir başka gerçeği fehmedemediği için de, terörizm denilen bumerangın da hedefi oldu…

***

Kaç insanımızı terörizme kurban verdik, hesabını bilen var mı?

Devletin bütün varlıklarını da satarak, kişi başına düşen gayri safi milli hasılâmızı on bin doların üstüne çıkarmıştık…

Şimdi beş bin doların da altında…

Hangisine yanalım…

***  

Döndük geldik bugüne…

İsrail, Irak’ı bölmek ve kendisinin uydusu olacak bir Kürt devletini kurmak için on yıllardır sarf ettiği emeğin semeresini almak üzeredir…

Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri de, Suriye’de Rusya ve İran karşısında yaşadığı hezimetin rövanşını almak üzeredir.

Ve elbette aynı zamanda Siyonizm’e hizmet etmek için tarihî bir fırsat yakalamış olmanın önemini de çok iyi bilmekte ve gerçekleştirmek için, el altından her türlü oyunu oynamaktadır…

“Referandumu erteleyin” veya “ABD Kuzey Irak’taki referandumu desteklememektedir” gibi bir iki cılız açıklamayla dünyayı kandırma siyasetine devam etmektedir…

Oysa alttan alta oynadığı oyun, bir an önce bir Kürt devletinin kurulması ve Irak’ın parçalanmasıdır.

Saddam döneminde vatanına ihanet ederek ABD saflarında Irak ordusuyla savaşan Barzani hainini, bir devlet olarak ödüllendirecek ve o devletin bütün nimetlerinden (Kerkük petrolleri) de sonuna kadar faydalanacaktır…

Yukarıda da bahsettiğim gibi, Rusya, İran ve son zamanlarda Rusya ve İran ile aynı çizgide hareket eden Türkiye’ye karşı da çok önemli bir mevzi ve tıpkı Suudi kralı gibi sadık bir uşak kazanmış olacaktır…

***

Pekiyi…

Hâl ve vaziyet böyle iken biz ne yapıyoruz?

Gaflet uykusu devam mı ediyor yoksa başka ince hesaplar peşinde miyiz?

Bütün dünya görüyor ki, Türkiye’nin “Referanduma karşıyız” çıkışı, cılızın da cılızıdır…

***

Kuzey Irak’ta kurulacak bağımsız bir Kürt devletinin, Türkiye’yi bölmek isteyenlerin ekmeğine yağ süreceğini görmemek için kör olmak lâzım…

Güneyimizdeki PYD/YPG oluşumuna binlerce TIR silah ve mühimmat yığan ABD, bu işi babasının hayrına mı yapıyor sanıyorsunuz?

Irak’ta kurduracağı ve Birleşmiş Milletlere üye yaptırarak meşrulaştıracağı bir Kürt devleti ile Suriye ve Irak’ın akıbetini yaşatmak istediği Türkiye emeline bir adım daha yaklaşmış olacağına göre; biz, bu referandum ve sonucunda doğacak olan Kürt devletine neden şiddetle karşı çıkmıyoruz?

Bile bile ABD ve İsrail’in amacına hizmet ederek kendimize kefen mi biçiyoruz?

***

Irak merkezî hükûmetiyle hareket ettiler diye çok kızdığımız ve kin beslediğimiz Kerkük Türkmenlerini bir aşiret reisine teslim mi ediyoruz?

PKK’nın hamiliğini yapan, Kürtlerin bir kedisini bile Türkiye’ye vermem diyen Barzani’ye bu muhabbetin sebebi nedir?

***

Diyelim ki, Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kuruldu ve Kerkük petrollerinin yegâne sahibi oldu…

Bu petrolleri, dış dünyaya nasıl ve hangi yoldan pazarlayacak?

Suriye üzerinden pazarlaması mümkün görünmüyor. Türkiye’nin Irak’tan Akdeniz’e kadar olan sınırı boyunca kurulması hayâl edilen bir başka Kürt devleti, hayâl olmaktan öteye geçmeyecektir. Eğer kurulursa, Maazallah o zaman Türkiye bölünmüş demektir. Veya bölünmeye mahkûm olmuş demektir…

Bölünme sonrasında Güney Irak ile düşman olacağına göre, hatta büyük ihtimalle bir savaş hâli yaşayacağına göre, Basra üzerinden ve Fars körfezinden de dış dünyaya ulaşma ihtimali sıfırdır…

İran, hiçbir şekilde bir seçenek değil…

Geriye kim kaldı?

Türkiye…

Zaten mevcut bir boru hattı var. Mevcut BOTAŞ depolama ve denizden tankerlere yükleme tesisi var…

Irak merkezî hükûmetinin itirazı üzerine, bölgesel Kürt otoritesi bu hattan dış dünyaya petrol ihraç edemiyordu…

***

Ancak…

Meşru bir devlet olduğunda, şarıl şarıl petrol akıtacak bu hattan…

Yumurtalık tesislerinden vızır vızır petrol tankerleri hareket ederek bütün dünyaya aşiret reisinin petrolünü taşıyacaklar…

Eee?

Bizim elimiz armut mu topluyor?

Elbette ki aslan payını biz alacağız…

Ve o pay, bizim Kars deyimiyle “iki unluğa bir denliğe” pay edilecek!

***

Şimdi anlaşıldı mı ülkemizi niye tehlikeye atıyoruz?

Şimdi fehmettik mi Kerkük Türkmenlerini neye kurban veriyoruz? 

Devamını Oku