Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir Avcılar
  • Doğum tarihi 08 November
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Fay Kırıkları…

Cam kırıkları, can kırıklarımız olmuştu…
Hangimiz yaşamadık ki?!
Bazen sevilenin sevenden haberi olmadığı…
Bazen haberli,
Platonik aşklar…
Karşılıklı ama hayatın dalını budağını kesip doğradığı aşklar…
Yokluğun, yoksulluğun ellere kelepçe, ayaklara zincir vurduğu aşklar…
Amansız dağların kavuşmalara aman vermediği aşklar…
Sebepli  - sebepsiz yüreklerimize hüzün dolduran aşklar…
Cam kırıkları kadar keskin,
Cam kırıkları kadar yaralayıcı,
Cam kırıkları kadar yürek kanatan,
Can kırıklarımız…
***
Kaç yüz bin roman yazdık,
Kaç yüz bin şiir…
Kaç milyon mısra ile tasvir ettik,
Can kırıklarımızı…
***
Şimdilerde canımızı yakan,
Yüreklerimizi burkan,
Gözyaşlarımızı akıtan,
Buz gibi havalarda,
Buz gibi betonların altında,
Minicik pamuk eller,
Bir avuç toprağı sıkıca sıkan parmaklar,
Duyulan - duyulmayan feryatlar,
Üçer - beşer,
Beşer - onar,
Canlarımızı elimizden alan;
Fay kırıklarımız…
***
Yer küre;
Bir uçtan bir uca beşik gibi sallanıyor…
Maşrıktan mağribe,
Okyanuslar çalkalanıyor…
Dünyanın çatısı Himalayalar,
Tir tir titriyorlar…
Neredeyse saat başı,
Neredeyse adım başı sarsıntı,
Artçısı anasından şiddetli…
***
Neler oluyor Allah’ım?
Kıyamet alametleri mi bunlar?
***
Üçer beşer canlarımızı elimizden alıp giden;
Bir başka can kırıklarımız,
Yeni fay kırıklarımız…
Aman Allah’ım aman,
Allah’ım aman aman…

Devamını Oku

Gören Körler Yararına!

Başlığı, filozof Denis Diderot’nun 1749 yılında yazdığı Görenlerin Yararına Körler Hakkında Mektup” (Lettre sur les Avaugles à L’usage de Ceux Qui Voient) adlı eserinden esinlenerek yazdım.
Çünkü bugün size, biri kör, diğeri şaşı iki filozofu kısaca anlatmaya çalışacağım…
***
Biri Şark’tan, biri Garp’tan…
Biri inançlı bir Müslüman, diğeri Ateist…
Biri bizden olma şanssızlığını yaşamış… Tıpkı binlercesi gibi ne kendi içimizde, ne de dış dünyaya pazarlayamadığımız bir fikir adamı, karanlık kuytulara adeta hapsettiğimiz aydınlık yüzümüz…
Diğeri, Batılı olmanın da avantajıyla, dünya yıldızı olmuş bir fikir adamı, bir filozof…
***
Cemil Meriç
1916’da Reyhaniye ’de doğdu. Balkan Savaşında Dimetoka’dan göçmüş eğitimli bir ailenin çocuğuydu. Reyhanlı Rüştiyesinden sonra Antakya’da Fransızca eğitim veren Antakya Sultanisinde okumaya başladı. Bu arada 6 derece miyop olduğu teşhis edildi. On ikinci sınıftayken, milliyetçi tutumu ve yayımlanan bir yazısı ve de bu yazıda bazı hocalarını eleştirmesi yüzünden lise diplomasını alamadan okulu terk etmek zorunda kaldı. Sonra İstanbul Pertev Niyal Lisesinde tahsiline devam etti. Burada Nazım Hikmet ve diğer bazı solcu aydınlarla tanıştı…
Geçim sıkıntısı yüzünden ilkokul öğretmenliği, kâtiplik, sekreterlik falan derken, 1939 Nisan ayında Hatay hükûmetini devirmek iddiasıyla tutuklandı. Antakya’da idam talebiyle yargılandı ama iki ay sonra beraat etti…
1940’ta İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu’nda burslu olarak iki yıl öğrenim gördü. Bu arada çeşitli dergilerde yazıları yayımlanıyordu.
1942’de Elazığ Lisesinde Fransızca öğretmenliğine başladı. Evlendi. Her iki gözündeki yüksek dereceli miyoptan dolayı askerlikten muaf tutuldu…
***
Sonrası, Elazığ’dan dönüş ve İstanbul Üniversitesinde okutmanlık dönemi başlıyor. Yazılar, Fransızcadan çeviriler derken, kendi kişiliğini bularak fikirlerini “Gören Körlere” ulaştırma ve onları aydınlatmaya çalıştığı dönemler…
1954 yılında görme yetisinin tamamen kaybetti. Fransa’daki tedaviler ve ameliyattan bir sonuç alınamadı. Kısa bir müddet bunalıma girdiyse de, etrafındakilerin de gayretiyle hayata tutunmayı başardı. Bir yandan üniversitede okutmanlığa devam ederken, diğer yandan da yazıyordu. Tabiî ki dikte ederek yazdırıyordu…
Şark medeniyetine olan önyargıları yıkmak için, önce İran sonra da Hint edebiyatına yöneldi. Dört yıllık çalışma sonrası “Bir Dünyanın Eşiğinde” adlı eseri iki kere basıldı. Batı medeniyete üzerine yazılar yazmaya başladı. Sosyalizmin ve sosyolojinin temelini atan Saint Simon hakkında bir eser yazdı. Yayıncılar bu eseri basmaktan imtina ettiler. Ancak 1967’de Can Yayınları kitabı bastı.
***
Gözlerini kaybettikten sonra çok üretken bir yazar portresi çizdi. Bu Ülke, Işık Doğudan Gelir, Kültürden İrfana, Kırk Ambar, Umrandan Uygarlığa ve diğer eserleri ile içinde yaşadığı toplumu düşünmeye sevk etmeye çalıştı…
Aydınları susturulan bir toplumu şarlatanlara teslim etmeye hiç niyeti yoktu.
Leyli – Nehar fikir üretti. Başkalarının sesli okudukları metinleri dinleyerek tercüme edecek kadar zeki ve akıllı bir şahsiyetti.
Gözleri onu karanlığa hapsetmişti ama o, fikirleriyle, fikirlerinin kıvılcımlarıyla etrafını ve dünyayı aydınlatıyordu…
Efsus Türkiye’de doğmuş, Türkiye’de yaşamış ve Türkiye’de yazma bedbahtlığına maruz kalmıştı. Lübnan’dan çıkan, aforizmaları New York’tan bütün dünyaya yayılan Hıristiyan asıllı Halil Cibran kadar şanslı değildi. Bu Ülke adlı eserindeki aforizmaları maşrıktan mağribe yankılanması gerekirken, maalesef “bu ülke” coğrafyasında dar bir çevreye hapsedilmişti…
Beyin kanaması sonucunda felç geçirip yatağa mahkûm oluncaya kadar yazdı. Beş kıytırık cümle kurarak papağan gibi aynı şeyleri sürekli şakıyanların revaçta olduğu ülkemizde, kıymeti ne yazık ki ölümünden sonra bilindi. Ancak 2015 yılında T.C. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görüldü…
Tam bir münevverdi, gerçek bir entelektüeldi, karanlıkları yırtmış büyük bir Türk aydınıydı…
Mağaradakiler” isimli eserinde entelektüeli kendisi şöyle analiz ediyor:
“Her ülkenin, her çağın, her sınıfın, her ideolojinin entelektüel anlayışı başka(dır). Dünyaca kabul edilmiş bir entelektüel kıstası yok dense yanlış olmaz.
Sağın temsilcileri için entelektüel, ya karışıklık çıkarmaktan hoşlanan, huysuz, hırçın, ukalâ bir “deklase”; vekâletnamesi olmayan bir avukat. Şarkı söyleyeceğine bildiriler imzalayan bir ağustos böceği yahut da heyecansız, suya sabuna dokunmayan bir bilgi uzmanıdır. Sol, aydına bazen dost, bazen düşman. Daha doğrusu entelektüel, kendilerinden olmak şartıyla alkışlanmaya lâyıktır. Sağ entelektüel, çoban köpeğidir. Esasen entelektüelin sağı olmaz. Entelektüel, yükselen bir sınıfın şuurudur, yani bir devrimcidir. Ayırıcı vasfı: Tenkit(tir). Şöyle bir taslak çizmek kabil:
1) Entelektüel, zamanının irfanına sahip olacaktır. Ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilecek, dünyadaki belli başlı düşünce akımlarına yabancı olmayacaktır.
2) Peşin hükümlere iltifat etmeyecek, olayları kendi kafasıyla inceleyip değerlendirecektir.
Başlıca vasıfları dürüst, uyanık ve cesur olmaktır. Yani bir bilgi hamalı değildir entelektüel. Hakikat uğrunda her savaşı göze alan bağımsız bir mücahittir.”

***
Altın yaldızlı tenekeden başına taç konulan sahte kralların cirit attığı edebiyat ve felsefe dünyamızda; Cemil Meriç’i anlatmak o kadar kolay değil ve aslında ciltlere de sığmaz. Geliniz biz, bu kadarıyla iktifa edelim.
Ve Yüce Rabb’imden kendisine rahmet ve mağfiret dileyelim…
***
Jean-Paul Sartre
Varoluşçuluk felsefesini adeta yeniden hayata geçiren, Albert Camus’yü bile gölgede bırakmayı başaran bir büyük fikir ve inandığı yoldan dönmeyen bir dâvâ adamıdır Jean-Paul Sartre…
“Sartre, varoluşçu felsefenin hem felsefî hem de siyasal alandaki taşıyıcısı, uygulayıcısı olmakla bir entelektüel ve filozof olarak ayrı bir yer edinmiştir. “
Amacımız, “varoluşçuluk” felsefesini tartışmaya açmak değil. Biz, bir portreyi okura sunmak istiyoruz.
***
Sartre, doğuştan şaşıdır. Bir gözü Garp’a bakarken, diğer gözü Şark’ı selamlıyor. Kim bilir, belki de Garp’ın Şark’ı ezmesine başkaldırısı bu yüzdendir… (Bu işin şaka tarafı…)
Özel hayatında da aykırı bir adamdır Sartre. Simone de Beauvoir ile “yüzyılın en özgür aşkı”nı yaşadığı hakkında kitaplar yazıldı.
Toplumun genel normlarına uygun olmayan bir cinsel hayatları vardı. İkisinin de hayatlarına başkaları da girdi. Birbirlerine karşı hoşgörülü davranıyorlardı. Hatta yataklarına üçüncü bir kişiyi de aldıkları yazıldı, çizildi…
Bir nevi cinsî sapıklıktı diyebiliriz…
Eğer namus anlayışını sorgulamaya kalksak:
Toplamda yirmi iki karısından seksen çocuk sahibi olan Suud Kralı Abdülaziz bin Suud hangi cinsî sapıklığı temsil ediyordu?..
Hareminde kırk cariye ile halvet eden ve aynı zamanda İslâm Halifesi olan Osmanlı Padişahlarını nasıl tarif edeceğiz?..
Ama biz biliyoruz ki, Sartre’ın namusu, aydın namusuydu…
***
Aziz Nesin’in “Ah Biz Ödlek Aydınlar” tanımına uymayan, aksine çok cesur bir aydındı. Çağdaşları, onun için “çağının tanığı ve vicdanı” deyimini kullandılar.
Solcuydu. Fransız Komünist partisini hem eleştiriyor hem de destekliyordu. Sovyetler Birliği 1956 yılında Macaristan’a girdiğinde; Fransız Komünist Partisine verdiği desteği çekti…
Fransa’nın Cezayir’i işgaline ve yaptığı katliamlara şiddetle karşı çıktı. Çıkardığı bir dergiyle çok etkili oldu…
***
Geliniz burada bir haşiye açalım.
Kürt kökenli olan Yaşar Kemal, birkaç defa Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterildi. Romanları birçok farklı dile çevrilen Yaşar Kemal, Batılıların söylemesini istedikleri şeyleri reddettiği için ona ödül vermediler.
İnancını bilmem ama onun da aydın namusu vardı.
Ancak Avrupa’da bir yerde “Bir buçuk milyon Ermeni’yi kestik, kırk bin Kürt’ü öldürdük” diyerek, Yaşar Kemal’in onda biri bile olamayacak çaptaki birine Nobel Edebiyat Ödülü verildi! Haşiyeyi kapatmadan soralım: Aynı ödülü alan Mısırlı yazar Necip Mahfuz’un hem kendi ülkesinde hem de dünya çapında bir ağırlığı var. Peki ya bizimkinin ülkemizde ya da dünyada hangi ağırlığı var? Edebiyat çevresindeki bir avuç insandan başka adını bile doğru dürüst bilen yok!
Haşiyeyi kapatıp maksada dönelim.
***
Jean-Paul Sartre, yani şaşı filozof, 1964 yılında kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddetti… Ödül demek, bir milyon Amerikan doları demektir. Ve kendisi varlıklı bir insan değildi. Onun varlığı, üstüne titrediği “varoluşçuluk” felsefesi ve dik durabilen “aydın namusu” idi…
***
Charles de Gaulle, İkinci Dünya Savaşında Almanlara karşı, önce İngiltere’den, bilahare de Cezayir’den dağılmış Fransız ordusunu toparlayan ve Almanlara karşı başarılı olan bir asker ve devlet adamıydı. 1958 yılında Fransa Cumhurbaşkanı ve bilahare de “Beşinci Cumhuriyet”in de mimarı oldu.
Kendisine, ülkedeki en şiddetli muhalefeti Jean-Paul Sartre yapıyordu.
Her yerde ve her devirde olduğu gibi, Fransa devlet katında da yalakalar vardı. Bir gün toplanıp Charles de Gaulle’ün huzuruna çıktılar. “Haşmetmeap, bu Sartre denilen adam çok oluyor, şunun ipini çekin artık” dediler…
İki dünya savaşı yaşamış, feleğin çemberinden geçmiş bir asker ve devlet adamı olan General De Gaulle, onlara, iki kelimelik bir cümleyle cevap verdi: “Jean-Paul Sartre Fransa’dır!”
***
“1974 yılında Sartre’ın gözleri büyük oranda görmez oldu. Bu nedenle politik etkinlikleri yavaşladı, ancak her zaman yine de Batı’nın Doğu üzerindeki baskılarına karşı etkinliklerde bulundu ve insan hakları konusunda her zaman duyarlı oldu. Bu tutumuyla, Aydınların yeri ve rolü konusunda hem teorik hem de pratik bir örnek oluşturdu.”
***
Savaş kışkırtıcılığının trend olduğu bugünlerde; ben oturup bunları niye yazıyorum?!
Gençler telefonları ile oynayacaklarına bunları okusunlar, öğrensinler, fikir üretsinler. Gizli ajandası olanların artık açıkça ülkemizi sürüklemeye çalıştıkları cehlin karanlık dehlizine sokmalarına izin vermesinler. Ömrümün son kertesinde; aydınlık yüzlerin ışıltıları altında, hakkın, adaletin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü, yeni nesillerin refah içinde yaşadığı bir ülkemiz olsun istiyorum…
***
DİP NOT: Bu satırların yazarının nazarında, kendi yazarımız ve fikir adamımız Kemal Tahir, on tane Jean-Paul Sartre eder.  Biz ne yaptık? 63 yıllık ömrünün 12 yılını, hiç uğruna hapislerde geçirttik. Küflü hapishane koğuşlarında, mum ışığında sabit kalemle samanlı sarı kâğıtlara romanlar, denemeler yazdı. Devlet Ana, Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Kurt Kanunu, Yorgun Savaşçı, Rahmet Yolları Kesti ve daha niceleri… Gençler okusunlar diyeceğim ama İnternetteki fiyatlara baktım, el yakıyor…
Bu ülkenin Kültür Bakanlığı neden ucuz kitaplar bastırıp sattırmaz, anlamıyorum.

Devamını Oku

Hukuk ve Çürümüşlük!..

Bugün geldiğimiz noktada; devletin meşru temelleri birer ikişer söküldü ve sökülmeye devam ediyor…
Ama nedense hiç kimse mazrufa bakmıyor; ülke adına söz sahibi olabilecek siyasetçiler ve yazan-çizen herkes, zarfın üstüne yazılanlarla yetiniyor.
Anayasa ve devletin gücünü temsil eden kanunlar çerçevesinde; ne yazık ki nadiren de olsa her meşru çıkış satıhta kalıyor. Kimsenin arzın merkezine inmeye ceht etmesine gerek yok, zaten mümkün de değil. Ama yaşanılan bütün olumsuzluklara derinlemesine inilmeli ancak inmeye kimse cesaret edemiyor. Yaratılan korku iklimi, her gün biraz daha bizi cehlin zifiri karanlığına sürüklüyor. Bugünümüz dünden, dünümüz bir önceki günden beter…
***
Aşağıda okuyacağınız yazıyı, 03 Ekim 2012 tarihinde yazmışım. Yani 7 yıl önce…
O tarihte henüz AKP ile Fethullah Gülen Cemaati kapışmamış, baştan aşağı battıkları çamur deryasının kapısı daha halka açılmamıştı. Onlar, hâllerinden çok memnundular ve el ele - gönül gönüle hukuk sistemimizin ırzına geçmeye çalışıyorlardı…
Ve bizim, o gün bu yazıda olasılık olarak analiz ettiğimiz hususların yedi yıl içinde nasıl birer ikişer gerçekleştiğinin şahidiyiz bugün…
***
Buyurun bakalım neler yazmışız…

Toplumdaki çürümüşlük hukuka da sirayet ederse (ki mukadderdir, eder) toplum tamamen çamur deryası içinde debelenir ve kendi kendini yönetmekten aciz duruma düşer...
Çıkış için ancak çok büyük bir devrim gerekir.
Hukuk, mevcut otoritenin emrine girerse (ki mukadder değildir, basiretsiz ve kişiliksiz kimselerin menfaatlerine kurban gider çoğunlukla) topyekûn millet de otoriteye teslim edilmiş olur...
***
Çağdaş demokrasilerde hukuk, yargıçların vicdanına teslim edilmekten çok toplumun genel anlamda çürümüşlüklere teslim edilmemesi için ve toplumu her türlü belâdan koruyacak kanunlarla sağlanır. O kanunlar ki, toplum vicdanıyla yargıçların vicdanî kararlarını asgarî müşterekte eşitlemeyi hedefler.
Ki, her kanun hukukî değildir.
İdeolojik doktrinlerin hüküm sürdüğü ülkelerin yönetimlerinde çıkarılan kanunlar, çoğunlukla ideolojiyi ve o ideolojinin devlet yönetimine oturttuğu kimseleri koruma altına alır. Onların çıkarlarını, toplumun çıkarının üstünde tutar ve dolayısıyla yargı eliyle bir baskı rejimi kurar...
Baskılardan bunalan toplum, hukukun da teslimiyetiyle hak arayışından mahrum olur ve hakkını çoğunlukla gizli yollardan veya gayri hukukî anlayışlarla koruma yoluna sapmak zorunda kalır. Bu durumda otoritenin memuru işi rüşvete döker ve toplumsal çürümüşlüğün esası da bu yolla başlar...
***
Demokratik yollarla iktidarı ele geçiren kimi art niyetli kişiler veya gizli ajandası olan kesimler ise, topluma tamamen egemen olabilmek için önce hukuku teslim almanın, yargıçları vicdanî kararlardan çok ya ideolojiye hizmete ya da gizli emellerine hizmet etmeye mecbur duruma düşürmenin yollarını seçerler...
Hedefe ulaşabilmek için de, öncelikle toplumdaki aydın çevrelerin hak gaspıyla veya hukukun teslimiyetinden doğan şartlardan yararlanmak suretiyle susturulması, yaratılan korku dalgalarıyla sindirilmesi ön plana çekilir.
Aydını susturulmuş bir toplumun ana damarları kesilmiş olduğuna göre; artık sıra avamı kayıtsız şartsız teslim almaya gelmiş demektir. Onun başlıca yöntemleri de etkin ve yoğun bir propaganda sistemini devreye sokmak, hitabet sanatının zirvesine çıkmak, bazen millî duyguları coşturmak, gösterişli işlerle göz boyamak ve arada başkaldırmaya kalkanların anında başını ezmek suretiyle korku dağları yaratmaktır...
***
Başarıya ulaşıldığında sistem artık işlemeye başlamıştır ve kendi yalakalarını yaratmıştır demektir. Bundan sonra, baştakinden çok etrafına kümelenmiş yalaka ve tetikçiler vazife başındadırlar çoğunlukla.
Aralarda ayağa kalkan vicdanî sesler, önce onlar tarafından kesilir olmuştur artık...
Nutuklar, sonu bir türlü gelmeyen hamaset haykırışları bazı kesimleri alenen kandırıyor olsa da, ezilen toplum kesimlerinin de ellerinden bir şey gelemez durumdadır...
Gidiş, toplumun felâkete sürüklendiği gidiştir ama bir eli yağda bir eli balda olanların da çarkları tıkır tıkır dönmektedir.
***
Bu çark ne zamana kadar dönerin cevabını tarih veriyor aslında. Ama gelin görün ki tarih, tekerrür etmekten de bir türlü bıkmıyor!
Mâşerî vicdanın tarumar ettiği dikta rejimleriyle doludur tarih sayfaları. Tarihin süzgeci, binlerce yılın tecrübesiyle mâşerî vicdanı evrensel hukuk kurallarının içine yerleştirmiştir. Yani günümüzde evrensel hukuk demek, mâşerî vicdanın sesi demektir. Hukukî düzen, kanunlardan çok toplumun vicdan sesiyle sağlanır. Yeter ki yargıçlar, diktatörleri himâye eden kanunlardan çok vicdanlarıyla karar versinler...
***
İçten fethedilmiş bir yargı silsilesi, hukuktan ve mâşerî vicdandan uzaklaşmış, açık veya gizli emellere teslimiyet bayrağı çekmiş ve toplumun geneli yerine onlara hizmet ediyor demektir.
***
Tarihin gözümüzün önüne serdiği tecrübelerden asla ders almıyoruz.
Yetmiş yıl bir ideolojinin esiri olmuş Sovyet toplumları, adı konulmamış bir devrim ve çağdaş dünyaya açılmak gibi bir evrim yaşamış olsalar da; yirmi yıldır (şimdi 27 oldu) ne hukukî ne de toplumsal çürümüşlükten kendilerini kurtarabilmiş değiller!..

Devamını Oku

Batı’da Aydınlanma Çağı ve Aydının Tarifi

Epeydir kafamda tasarladığım ama bir türlü oturup da yazamadığım bir konudur bu. Son birkaç yılda ülkemizde önüne gelen: “Aydınlar olarak” “ Ben bir aydın insan olarak” “Aydınlar mektup yazdılar” “ Aydınlar özür dilediler” ve sair söylemlerle bir “Aydın Havası” çalıyor.

Geliniz “Aydın” tarifi yapmadan önce bir “Batı’da Aydınlanma Çağına” kadar gidelim. Neler olmuş, kimler bu akıma katılmış ve ‘Aydınlanma Manifestosu’nu kimler kaleme almış, kimler nasıl savunmuşlar ve nereye ulaşmışlar ona bir bakalım.

AYDINLANMA ÇAĞI

Aydınlanma nedir: Eleştirel felsefenin babası kabul edilen Immanuel Kant (22 Nisan 1724 Königsberg – 12 Şubat 1804 Königsberg, bugünkü Kaliningrad) şu tarifi yapar “Aydınlanma, insanın kendi kusuru nedeniyle içinde bulunduğu erginlik öncesi durumdan çıkışı olarak tanımlanır. Ergin olmayış, insanın bir başkası tarafından yönetilmeksizin kendi aklını kullanma yeteneğinden yoksun olma durumudur. Bu durum, akıl yetersizliğinden değil de, insanın başkasının yönetmesine gerek kalmadan kendi kendini yönetecek kararlılık ve yüreklilik eksikliği sonucu ortaya çıkıyorsa, bütünüyle bizim hatamızdan kaynaklanıyor demektir. Sapare aude! (Kendi aklını kullanma yürekliliğini göster.) İşte Aydınlanmanın sloganı.” (1784)

XVIII. yy ENTELEKTÜEL HAREKETİ VE BU HAREKETİ BAŞLATAN AYDINLAR

XVIII.yy aydınları “İnsanın belirgin özelliği bilme ve öğrenme yetisidir; insanlar yetisini önyargılara ve kör inançlara karşı kullanmak zorundadır.” teziyle ilk kez ilâhî esine ve dini otoriteye karşı önceliği akla ve deneyime vermiş olan Galilei’nin , Descartes’ın ve Newton’un mirasçıları olarak ve o yüzyılın aydınları John Locke (29 Ağustos 1632 – 28 Ekim 1704) ve Pierre Bayle’İ (1647-1706) izleyerek ermişlerin yaşamı gibi sözde ilâhî gerekçeleri veya doğaüstüne dayalı açıklamaları çürütmek amacıyla, eleştirel bir yöntem belirler ve aynı süreçte ilâhî hukuka dayanan monarşiyi eleştirmeye başlarlar.

Montesquieu (1689 – 1755) Avrupa ve özellikle İngiltere’ye yaptığı bir seyahatten sonra, yeni bir tarih felsefesi formüle eder. “Her monarşi yönetiminde, gerek ahlaki, gerek maddi birtakım genel nedenler vardır. Bu nedenler o monarşiyi yükseltir, destekler veya yıkılıp gitmesine neden olur; meydana gelen olaylar bu nedenlerin etkisiyle gerçekleşir.” ( Considerations sur les Causes de la Grandeur des Romains et de Leur Décadence, 1734)
Montesquieu, 1748 yılında Kanunların Ruhu Üzerine (Del’ Esprit des Lois) adlı eserini yayımlar ve büyük bir başarı kazanır. Bir dönüm noktası olan bu eserinde, siyasi düzenleri analiz ederken bir ülkenin yasalarını, onun törelerine, iklimine ve ekonomisine bağlayan kaçınılmaz ilişkileri açıkça anlatır. Monarşik düzenin göreceliğini açık saçık ortaya koyar.
Bir yıl sonra Denis Diderot, (5 Ekim, 1713 - 31 Temmuz, 1784) Görenlerin Yararına Körler Hakkında Mektup ( Lettre sur les Avaugles à L’usage de Ceux Qui Voient, 1749) adlı eserini yayımlar. Geroges Buffon da (1707 – 1788) Genel ve Özel Doğa Tarihi ( Histoire Naturelle Générale et Particuliére, 1749) adlı eserinin birinci cildini yayımlar. 1751’de de gene Diderot ve Jean le Rond d’Alembert’in (1717 – 1783) hazırladığı Ansiklepodi’nin birinci cildiyle, Voltaire’in XIV. Louis Asrı (Le Siecle de Louis XIV) eserleri yayımlanır.

Böylece 1750 – 1775 yılları arasında Aydınlanma Çağı’nın temel düşünceleri netleşir ve yayılmaya başlar. İngiliz kurumlarının ve İngilizlerin sahip olduğu özgürlüklere hayran olan Voltaire, (1694 – 1778) XV. Louis’nin yönetimine şiddetli eleştiriler yöneltir. Voltaire, gerek Felsefe Mektupları (Lettres Philosophiques) gerekse İngiltere mektupları (Lettres Anglaisas 1734) ve de kitaplarında bilhassa da yazışmalarında entelektüel bakış açılarını ortaya koyar ve büyük bir etki sağlar. Toplumsal konularda ılımlılık göstermesine rağmen, adalet konusundaki haksızlıklara, fanatizme ve hoşgörüsüzlüğe şiddetle karşı çıkar. Ve onun döneminde Fransız Aydınlanması, Avrupa’nın kültürlü kesimini adeta fetheder. Voltaire, 1765’te şunları yazar : “ Akıllarda bir devrim gerçekleşti, Aydınlanmanın her köşeye yayıldığına şüphe yok.”

AYDINLANMA ÇAĞINDA ANA UNSURLARIN TARİFİ (ÖZETLE)

Aklın hakları: Lambert Markizi 1715’te “Felsefe yapmak, akla onurunu bütünüyle teslim etmek, ona haklarını kazandırma, geleneğin ve otoritenin boyunduruğunu sarsmaktır” diye yazar. Aydınlanma düşüncesinin ortak temeli, aşkınlığın gerçeklikten önce geldiğini savunan metafiziği dışlamaktır.

Doğa rasyoneldir: Gerçeklik, fiziki dünyada, pratik evrende aranır. Dogmalar ve esinlenmiş gerçeklikler bir kenara atılarak gözler insanların ve nesnelerin somut dünyasına çevrilir. Akıl, dinin her şeyi açıklama, her şeye nokta koyma iddiasına karşı çıkar.

Özgürlük: “İnsanın doğadan aldığı ve sahip olabileceği iyi şeylerin en değerlisi olarak kabul edilen durum, özgür olmaktır. Bu durum ne bir başka durumla değiştirilebilir, ne satılabilir, ne de yitirilebilir; çünkü bütün insanlar doğal olarak özgür doğar, yani bir efendinin boyunduruğu altında değillerdir; kimsenin bir insanı mülkü olarak görmeğe hakkı yoktur. Bu durum gereğince de insanlar, kendilerince iyi kabul ettikleri her şeyi yapma gücünü, doğanın kendisinden almışlardır. Eylemlerini kendi keyiflerine göre yapma, mülklerini istedikleri gibi tasarruf etme hakkına sahiptirler. Yeter ki tabii oldukları hükûmetin yasalarına aykırı bir şey yapmasınlar.” Louis de JAUCOURT (1704 – 1779)

AYDINLANMA’NIN MANİFESTOSU – Encyclopédie- Ansiklopedi

Filozof Denis Diderot ve matematikçi d’Alembert’in ortak hazırladıkları ve yayımcı Le Breton’un yayımladığı ve onlarca yazarın yer aldığı, 71.818 madde, 25 yıllık bir çalışmanın sonucu ortaya çıkan 17 cilt metin, 11 cilt tutan resimli oymabaskı planşlar. Kendi yüzyılının bir yayıncılık şaheseridir. Aydınlanma’nın en ateşli savunucusu Diderot ‘nun yanı sıra VoltaireMontesquieu, Rousseau, Buffon, Helvétius, d’Holbach, Quesnay, de Jaucourt, Grimm ve Turgot’nun katkılarıyla Aydınlanma Çağının başlamasını ve yayılmasını sağlayan ve de Aydınlanma’nın tüm ana fikirlerini ortaya koyan gerçek bir manifesto.

Ana başlıklar: Keyfiliğe karşı özgürlük için mücadele, Hoşgörüsüzlüğe karşı çıkma, Doğal eşitlik, Liberalizm ve yararcılık, Duyularla öğrenme, Aydın despotluğunun çelişkileri, Akılcılık.

Ayrıca radikal demokrat kavramları savunan Jean-Jacques Rousseau’nun,(1712 – 1778) Toplum Sözleşmesi ( Du Contrat Social, 1762) isimli eserini de bu kategoriye dâhil edelim.

AYDIN İNSANIN TARİFİ

Sözlük tarifi: Okumuş, kültürlü, ileri düşünceli, geniş bir bilgi birikimine sahip, ülkesinin ve insanlığın sorunlarıyla ilgilenen ve çeşitli biçimlerde (özellikle yazarak) kendini ifade eden kişi. Entelektüel. Münevver.

Bir başka tarif: 1960’larda Zeki SOFUOĞLU’nun bir konferansında söylediği ve Şevket Süreyya Aydemir tarafından 1970’li yıllarda yazdığı bir yazıda yer alan "aydın" ın nitelikleri:
- Aydın, evvela, bir fikir, amaç (ülkü) ve karakter sahibi olacaktır. Amaç, ya da ülkü bir inanıştır. Bu inanılışa ise ihanet edemez.
-Aydın, kandırmaz. Fakat inandırır. İnandırma yolunda ise, ancak bilime ve yüksek müspet bilgilere yer verir. Kafasında dokunulmaz "tabu"ların yeri yoktur.
-Aydın cesurdur. Medeni cesaret sahibidir. Medeni cesaret ise, aydın için kahramanlık değil, doğal vasıftır.
-Aydın hakikat bildiği, gerçek bildiği şeyi kendisine saklamaz. Onu yaymayı da vazife bilir.
-Aydın toplumun hayrını ve çıkarlarını, kendi hayrının ve çıkarlarının üstünde tutar. Topluma verir, ama toplumdan karşılığını beklemez.
-Aydın, bağlandığı ilkelere uygun bir yaşam sürdüren, dürüst ve feragatli bir insandır. Onun yaşamı ile prensipleri arasında çelişme yoktur.
Bize göre de: Sadece bir kör ideolojiye saplanıp her türlü hak ve özgürlüklere set çeken; bir fikri insanların gözüne gözüne sokup, dayatan kişi aydın değildir.
Aydın, sadece ve sadece vicdanıyla aydındır…

Devamını Oku

Pazar Hikâyeleri…

Efendim, burası Türkiye… Gazete veya İnternet sitelerinde köşe yazan, dünya çapında meşhur ve büyük muharrirler, gün oluyor ki, hayâl dünyalarını köşelerine yansıtarak; hükûmetler indirip hükûmetler kuruyorlar…
Hatta iki gün öncesine kadar; İran’da devlet yıkıp yerine iki devlet kuranlar da vardı. Gemi azıya alıp dünyayı yönetmeye kalkanlar bile var. İbadullah…
Bizim öyle bir maharetimiz yok. Mahallemizde yedi kişiden mütevellit bir halı saha takımı bile kuramıyoruz.
Onun içindir ki; geliniz biz, bütün bu mütekebbirlerden azâde; bir yudum pazar günü atmosferi soluyalım…
*** 

Üç ayrı yaşanmış hikâyemiz var bugün…
***

“BUUDA İNSAN VAA MI?”

Urfa Akçakale’de askeriz… 1970’li yıllar…
Uçsuz bucaksız Harran ovasının Suriye sınırını kaçakçılardan korumakla görevliyiz…
Henüz PKK terör belası ülkenin başına musallat olmamıştı. Atlı-katırlı kervanlarla kaçak mal taşındığı ve sürüler hâlinde koyun kaçakçılığının yapıldığı yıllardı…

Hemen her hafta en az bir kere olduğu gibi, o gün yine bir ihbar gelmişti… Çok büyük bir koyun sürüsü karşıya geçirilecekti…
Tabur komutanımız emir verdi: Taburda hiç kimse kalmayacak! Her üç hatta da neredeyse adım başı asker konuşlandırılacak!
Üç hat; birinci hat, tam sınırın “pasavan veya iz tarlası” denilen, traktörle sürülmüş, üstünden kuş izinin dahi belli olduğu sınır boyunca uzanan şerit tarlanın hemen yanıydı. İki adım ötesi mayın tarlası…
İkinci hat, aynı zamanda orta hat. Kaçakçılarla ilk teması kuracak ve müsademeyi başlatacak olan hat…
Üçüncü ise, sınıra paralel giden stabilize veya şose yolların hemen paralelindeki hat. Görevi, uyarı ateşiyle diğer iki hattı haberdar etmek…

Tabur olarak asker karavanasını kendi levazım birimimiz hazırlıyordu. Et ihtiyacı için de taburun kendisi koyun besliyordu. Asker içinden bir de çoban seçmiştik, koyunları yaymak, otlatmak onun göreviydi…

O gece taburdan çıkan son araca (Unimog-S) ben komuta ediyordum. Emir gereğince o güne kadar eline silah verilmemiş, hiçbir hatta gece sabaha kadar nöbet tutmamış çobanı da almıştım… Depoda G-3 tüfeği kalmadığı için, çobana, eski piyade tüfeği dediğimiz 5 patlar bir tüfek verdim… Tüfek, çobandan daha uzundu…

Hâsılı kelâm, diğer askerleri mevzilerine attıktan sonra, çobanı üçüncü hatta bir mevziye götürdüm. Daha az tehlikeli olduğu için, çobana daha uygun olur diye düşündüm.
Mevziye geldik, indim arka kapıyı açtım ve çobana “Haydi, in bakalım” dedim…

Yavaş yavaş indi, etrafa bakmaya çalıştı ama nafile… Zifiri karanlıkta hiçbir şey gözükmüyordu… Tüfeğin dipçiğini hafif yerden yukarıda taşıyarak bana yaklaştı… Çok korktuğu belliydi. Denizli’de, yani memleketinde de yalnızca çobanlık yapmıştı. Bütün dünyası koyun otlatmak olan bu gariban asker, birazdan yüzlerce izli merminin havada uçuştuğu bir müsademenin tam ortasında kalacaktı…

Gözlerini ve mimiklerini göremiyordum ama sesi tir tir titrediğini gösteriyordu.
Korku dolu o ses tonuyla sadece şunu sordu:
“Buuda insan vaa mı?
O ses, bir ok gibi içime saplandı.
Kendimi toparladım ve hiç tereddüt etmeden:
“Evet, var” dedim… 
“Ben varım! Bin arabaya, beraber devriye gezeceğiz!”

İhbar asılsız çıktı… O gece müsademe olmadı. Garip çobanımız yine koyunlarını gütmeye devam etti…
(14.10.2017)

***

“GERİ GIR GUZU”

Bu sabah aklıma geldi, bunu yazmalıyım dedim…
Payız (sonbahar) aylarıydı…
Sosgert’den rahmetli Mikayil Aküzüm, çok koyun beslerdi… 
Çoban yok, oğlu Tuncay, o zamanlar 10-12 yaşlarında falandı. Babasıyla beraber koyunları Gölveren ile Gülümağa bulağının arasında yaymışlar…
Akşam güneşinin ışınları yamaçlara vurmuş, hafiften serin bir hava var…
Cennet mekân Mikayil emi, ellerini arkasında birleştirmiş, başı önünde düşünerek sürünün gidişine eşlik ediyor…
Tuncay da arkasında…
Sürü, otlaya otlaya ilerlerken, Mikayil emi aniden oğluna sesleniyor:
“Geri gır guzuuuuuu”
Tuncay, elindeki değneğini havada sallayarak koşuyor ve sürüyü geri çeviriyor…
Bu defa aksi yöne gidiş başlıyor…
Mikayil eminin elleri yine arkasında, başı yine önüne eğik, yine derin düşünceli…
Bir müddet sonra yine aynı komut sesi duyuluyor:
“Geri gır guzuuuuu”
Tuncay, yine sürünün önüne fırlıyor. Yine çevik hareketlerle sürüyü gerisin geri çeviriyor…
Yine bir müddet sonra aynı emir tekrar ediliyor ama her seferinde emir kipinin yanında da bir şefkat, bir sevgi belirtisi var:
“Geri gır” bir emirdir ama “guzu” can pâreye, candan sesleniştir…
Ve eminim ki, o “geri gır guzu” seslenişleri, bin bir derdin allak bullak ettiği zihinlerde yarattığı sıkıntının sonucunda “gayri ihtiyari” söylenmiş sözlerdir…
Tıpkı bu sabah, bin bir düşüncenin beynimi esir aldığı anlarda, farkında olmadan evdeki kedime birkaç defa “guzu balam, guzu balam” diye seslendiğim gibi…

(22 Ağustos 2017 / Facebook sayfamdan)

***

MUZ VE DESPOTİZM!

Yer, İran-Azerbaycan sınır kapısı…

Dün, İran’dan Azerbaycan’a geçişlerde çok dehşetli bir hadiseye şahit oldum. Gümrük geçişinde yapılan kontrolde bir kadının çantasından beş adet muz çıktı…
Kadına dediler ki, “Muz getirmek yasaktır.”
Kadın, ağlamaklı bir ses tonuyla:
“Doktordan geliyorum. Torunum kapının önünde beni bekliyor. Elimde olan bütün paramı doktora, iğneye, ilaca verdim. Son kalan birkaç kuruşumla torunuma bir kilogram muz aldım. Torunumun yanına eli boş gitmek istemedim ama elimde kalan son param ancak bu muzlara yetti. İzin verin götüreyim.”

Kadıncağızın bu sözleri de dikkate alınmadı. Kalbi taş kesilmiş yırtıcılara bu sözler tesir etmedi…
Kadın bir süre daha yalvardı ama karşı tarafın direncini kıramadı ve onlara kalmasın diye beş adet muzu onların gözleri önünde bir çırpıda yedi bitirdi…
Çok cesur olduğunu gözlemlediğim kadın, gümrük memurları karşısında pes etmedi ve onlara:

“Dert değil, siz kudurmuşluğunuza devam edin. Ben, torunuma muz yerine gözyaşlarımı götürürüm. Ama bilin ki bu gözyaşları, o kadar çoğalacak ve sel olacak ki; sizler olmasanız da çocuklarınız bu sele gark olup boğulacaklar…”

Azerbaycan’daki mevcut durumun çok kısa özetidir bu…
***

(Cavid Alişov’a teşekkürler…)
(16 Ekim 2013’te Haberx’teki köşemde yayımlamışım.)

Devamını Oku

Kim Deli, Kim Veli…

Akıl hastanesi civarından geçen bir vatandaş, tel çitin iç tarafından dış dünyayı seyreden bir deliye:
-Hey! Siz içeride kaç kişisiniz? diye sorar.
Deli, hiç tereddüt etmeden soruya soruyla cevap verir:
-Peki, ya siz dışarıda kaç kişisiniz?

İşin inceliğini anlayanlara da biz soralım:
-Sizce içerideki mi daha akıllı yoksa dışarıdaki mi?

***

ABD Başkanı Donalt Trump için çok yakıştırmalar yapıldı.

-Deli
-Patavatsız
-Kafadan çatlak
-Kaçık
-Bunak
Ve sair, ve sair…

Ancak…

Kendisine soru soran yandaş troliçenin teşhisini iki dakika içinde koyacak kadar da akıllıdır.
Var mı itirazı olan?!

***

Bu ülkede gazetecilik de, köşe yazarlığı da ayağa düştü.
Kelime dağarcığında toplam yüz kelime olmayan insanlar köşe yazıyor…
Kınamamak lâzım.
Zira…
Günlük konuşma dili ile yazı dilinin farklı olduğundan haberi yoktur. Mutfakta aile bireyleri ile yaptığı konuşmaya benzer bir dille yazı yazıyor. Üslûp müslup hak getire!
Bizim Kars deyimiyle: Ağ ottan* balta sapı. Biri kırılsa birini daha saplarsın!

***

Hele hele söz sanatlarından zerrece haberi yoktur. Bırakın okuyup öğrenmeyi; duymamıştır bile!
Meselâ:
Teşbih (Teşbih-i Beliğ – Temsili Teşbih)
İstiare (Açık İstiare – Kapalı İstiare – Temsili İstiare)
Mecaz-ı Mürsel
Kinaye
Teşhis ve İntak
Tariz
Tenasüp
Tevriye
Tecahül-i Arif
Hüsn-i Talil
Tezatlık
Leff-ü Neşr
Telmih
Mübalağa
Tekrir
Nida (Ünlem işaretiyle karıştırmayınız. Seslenme biçimlerini içerir. Nazım ve nesire coşku katmak için kullanılır.
İstifham
Rücu (Dönekler için vazgeçilmez bir söz sanatı biçimidir.)
Terdid
Kat’ı (Kesme)
Sehl-i Mümteni
Akis (yansıtma)
Cinas
Aliterasyon
Seci
İrsal-i Mesel
Alegori
İroni
Hiciv (Taşlama)
Bunlardan hiç haberi olmayan nice nevcivan ortalıkta arz-ı endam ederek sözde makale döktürüyor. Ayrı veya bitişik yazılacak “de, da ile ki“yi de bilmiyor.
Sonra da kalkıp bende-i hakirin bol bol teşhis, teşbih, ironi ve alegori içeren yazılarımı aklınca beğenmiyor…
Canı sağolsun. Bu ülke cehl-i mürekkep kaynayan bir ülkedir. Elbette ki kimseden şekvâmız olmayacaktır…

***

Bir tarihte; yandaş mevkutelerden birinde köşe yazarlığı yapan biriyle kapışmış ve onu “Kelime dağarcığı yüz kelimeyle sınırlı bir cehl-i nısıf” diye tavsif etmiştim. Her gün mutlaka birini gûşe-i mundarında ameliyat masasına yatırıp aklınca kesip biçen bir meczup…

Sonra aradan bir hayli zaman geçti. Ceride-i Fecr-i Cedid’den kovulan bir köşe yazarı için, mezkûr ceridenin ser muharririne itiyadınca yaylım atışları yaptı. Ser muharrir cevap vermeye tenezzül etmeyince, ceride içinden bir başka köşe yazarı cevap vererek, bunun için “Seksen kelimeyle yazan cahil” diye bahsedince; bende-i hakir, çok daha önceden yirmi kelime daha fazla diyerek cömert davranmışım diye üzüldüm.

***

Efendim, kabul buyurunuz ki kısa bir hasbihâl etmiş olduk. Sürç-i lisan ettiysek affola…

 

*: Ağ ot, meralarda, çayırlarda biten, acı olduğu için hayvanlar tarafından yenmeyen, yenmediği için de seyrek aralıklarla tek başına kalarak uzayan ve hiçbir şeye yaramayan bir bitkidir

Devamını Oku

Hasta Şark!

Azerbaycanlı şair, merhum Baba Pünhan,

“Mağrur görünse de o can üstedir
Bakü’nün derdi var; Bakü hastadır!”

Dediğinde, zannetmeyiniz ki sadece Bakü’yü kastediyor.  Hasta olan, bütün azametiyle mağrur görünen Şark’tır…

Müzmindir hastalığı; ihtirasın pençesindedir…

Çetindir Garp ile mukayesesi; tahayyülünüzü zorlar…

Akif merhum, Garp için “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”derken, “Şark’ın bütün keskin dişleri yerli yerindedir, önce etrafındakileri tike tike doğrar” mı demek istedi acep!(Ne menem bir garibedir ki, 100 yıldır Garp, Şark’ı birbirine kırdırıyor? Kafa kestirip, tike tike doğrattırıyor?..)

Garp, insanı eğitirken; Şark, eğitilmiş insanı öğüten değirmen değil midir?!

Garp, aydınlarını baştacı etti; onların düşünceleriyle aydınlandı…

Şark, münevveriyle tenevvür etmek yerine, misal olarak: Nesimî’sinin derisini yüzdü, Mansur’unu dârâ çekti…

Fuzûlî’sini aç yaşattı, aç öldürdü. (Padişahın tahsis ettiği üç akçeyi bile çaldılar!)

Koskoca Mevlana’dan çıkarılan “Şama pervane” gibi dönmek! Öyle mi?

Başka?

Garp’ın Emile Zola’sı, Teğmen Dreyfus’u taş zindanlardan aydınlığa çıkarırken…

Şark’ta “Suçluyorum!” diye yazmaya cesaret edecek bir babayiğit çıksa, önce onu asarlar!

Garp’ın en tepedeki adamı, en sert muhalifi için “Sartre Fransa’dır”diyebiliyorken…

Şark’ın Bahtiyar Vahapzade’si, iki ay boyunca her gün telefon etmesine rağmen iç işleri bakanı İskender Hamidov’a ulaşamıyor…

Hazindir… İçler acısıdır… Utanç vericidir…

(Şairin bu konudaki mektubu, tarih için bir ibret vesikasıdır… Merak edenler buyursun buradan okusunlar: Tıklayınız… 
 
Garp, “Aydınlanma Çağı”nı beş asır önce başlatmış ve başarıya ulaşmıştır. Dini silah olarak kullanan “sözde din adamları”nı izole etmiş, bireyle Allah arasındaki ilâhî bağı, bireyin iradesine bırakmayı başarmış ve din sömürücülüğünün önünü kesmiştir!

Şark, zifiri karanlıkta nadas içinde iğne aramaya devam ediyor. Ara sıra fener tutmaya çalışanları da öz elleriyle boğuyor… Sorun bakalım Ali Şeriati’yi kaç kişi tanıyor?!

Garp, bıçağı neşter edip insan hayatı kurtarmak için organ naklinde dahi kullanırken…

Şark, din adına çıkardığı El Kaide, IŞİD, En Nusra, Boko Haram gibi terör örgütleri vasıtasıyla o bıçakla kafa kesiyor…

Garp, tarihten ders çıkarıyor. Geleceğini, geçmişin tecrübeleri ışığı altında sağlam temeller üstüne inşa ediyor…

Meselâ, Garp’ın papazı, otuz yıl savaşlarından ders çıkarmış, kilisesini siyasete bulaştırmıyor. Devleti kim yönetirse yönetsin, o, kendi bildiği yolda (doğru ya da yanlış olması bizim konumuz dışındadır) özgürce hareket ediyor. Maişetini de hiç kimseye müdanası olmadan elde ediyor.

Şark, tarihi tekerrür ettirsin diye adeta misyon edinmiş bir görünüm sergiliyor. Bugünü dünden, dünü bir önceki günden beter!

Farz-ı muhal, Şark’ın mollası, mahsusen de bizim ülkemizde; kürsüde Kur’an’ı açmış, avama haktan, hukuktan, adaletten, hür iradeden, zalime karşı mübarezeden ve bilumum ulvî değerlerden dem vurup; minbere çıkınca da diktatörün dikte ettirdiği hutbeyi okuyor. Ne yaman çelişki değil mi annem?!

Çok az da olsa okumayanlar da var. Onların tefekkürü de minberle kürsü arasındadır. İş zalime karşı çıkmaya gelince; bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışıdır.

Özdemir Asaf’ın teşhisiyle:

Suya sabuna dokunmazmış! Pise bak!

Bir de şu var: Şark’ın din anlayışı, 1400 yıl önce İslâm hakikatine pranga vuran Emevî zihniyetinin pençesinden kurtulamamıştır.

İsyan bayrağı açarak İslâm Devrimi yapıp da Şer’î yönetim kuranların da yolsuzluklar, haksızlıklar içinde debelendiğini çok iyi biliyoruz. Riyâ almış başını gidiyor.

Aslında Şeyhülislâm Yahya Efendi, kendi devrinde gördükleriyle kimin mümin, kimin zındık olduğunun, din kisvesi altında kimlerin ne dolaplar çevirdiğinin teşhisini bir beyitle koymuştur. Ciltlere bedeldir:

Mescidde riyâ-pîşeler itsün ko riyâyı
Meyhâneye gel kim ne riyâ var ne mürâyi

Garp, yaşadığı ve yüz milyona yakın ölümle sonuçlanan iki dünya savaşından ders çıkararak hukukun üstünlüğünü ilke edinmiş: Hiç kimse kanunlardan muaf tutulamaz. En alttaki bireyle en üstteki devlet yöneticisi aynı haklara sahiptir. Makam, mevki sahiplerinin hiçbir imtiyazı yoktur!

Şark: Al gözüm son on yıllık Türkiye’yi seyreyle… Arife tarif ne gerek?!

Garp, çalışıyor, didiniyor, üretiyor, satıyor… Böyle olunca da insanları huzur ve refah içinde yaşatıyor. Ölüsünün de kıymeti var, dirisinin de…

Şark: Yatıyor, kalkınca çalıyor, çalınca niye çaldın diyeni ya bir bahaneyle asıyor, ya da içeri dolduruyor…

Sonra da…
Ben de dâhil…
Oturup kalkıp bağırıyoruz:
Emperyalist Batı…
Sömürücü Batı…
Kahpe Batı…
Kalleş Batı…
Eli kanlı Batı…
Silah tüccarı Batı…

Her kör satıcının bir kör alıcısı olurmuş… Biraz da ona bakalım…

Benimki durum tespitidir. Yoksa Batı hayranı değilim…

Her ne kadar Doğu’da zelil edilmiş olsam da…

Devamını Oku

Tarihten Portreler ve Kıssadan Hisseler…

İttihat ve Terakki’nin kurucularından olan Talat Paşa, vatanperver bir şahsiyetti. Toplumun en alt katmanından gelmiş, tırnaklarıyla kazıyarak İttihat ve Terakki’nin en önemli üç figüründen biri olmuştu…
Enver Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa üçlüsü, Osmanlı’yı Birinci Dünya Harbine sürüklemiş, koskoca imparatorluğun batmasına sebep olmuşlardı. Elbette ki kesin hükümle imparatorluğu onlar batırdı demek doğru değildir. Çünkü yargılanmadılar, mahkeme tarafından “suçludur” kararı alınmadı…

Ama biliyoruz ki, Talat Paşa Almanya’dan, Sadrazam İzzet Paşa’ya bir mektup yazarak; “mesuliyeti kabul ettiğini, uygun bir zamanda gelip hâkim huzuruna çıkarak hesap verebileceğini” belirtmiştir.
Arzu edenler biyografisi hakkında geniş bilgileri bulup okuyabilirler. Benim buraya almamın sebebi, kısa ama çarpıcı bir kesittir.

Talat Paşa, sadrazam iken emrindeki bürokratlara bir emir verir: “Falanca konuyu derhâl faaliyete geçirin!”
Bürokratlar hemen harekete geçiyorlar ama görüyorlar ki filanca kanun gereğince bu emri yerine getirmek mümkün değil.
Huzura çıkarak durumu arz ediyorlar:
-Paşam, bu emrinizi filanca kanun gereği yerine getiremiyoruz.
-Ulan ne kanunu? O kanunu ben yaptım, ben bozuyorum. Gidin derhâl emri uygulayın…

Bir asır sonra, günümüz için hiç de yabancı sayılacak bir örnek gibi görünmüyor, değil mi?

***

Lavrenti Beria, aynı Stalin gibi bir Gürcü çocuğuydu. Gençlik yıllarında birçok pis işe bulaştı.
Uzun hikâye…
Ben size çok kısa olarak anlatacağım. 1939 yılından itibaren aktif olarak Rus gizli servisi KGB’nin (NKVD, Rusça: НКВД, Народный комиссариат внутренних дел)  başına geçti. Stalin’in en yakınındaki en güvendiği adamdı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet Halklarının belâlısı oldu. Stalin’in emriyle, başta Kırım ve Ahıska halkı olmak üzere; Türk asıllı halkları Orta Asya ve Sibirya’ya sürdürdü. Kış günlerinde eksi 20-30 derece soğuk vagonlarda on binlerce hasta, yaşlı, kadın ve çocuk daha menzillerine ulaşamadan öldüler…
Aynı Stalin gibi, o da TIME dergisine kapak oldu. (Demek ki TIME dergisine kapak olmak aslında çok da matah bir şey değil.)
Savaştan sekiz yıl kadar sonra, yani Mart 1953’te Stalin’nin ölümünden sonra, başbakan yardımcılığı göreviyle kısa bir süre işe devam etti ve Stalin’nin koltuğuna oturmak için gizli oyunlar çevirdi...
Olmadı, başaramadı… Bir müddet sonra Komünist Partisi yönetimini ele geçiren Nikita Khruschev (Xruşçov) ile savaş kahramanı Mareşal Jukov tarafından hapsedildi.
15 yıl bir köpek sadakatiyle hizmet ettiği Stalin’i zehirleyerek öldürdüğü iddiasıyla, Aralık 1953’te, yani Stalin’in ölümünden tam dokuz ay sonra mahkeme kararıyla kurşuna dizilerek idam edildi…
Yani… On binleri sorgusuz sualsiz kurşuna dizdiren adam, kendisi de aynı yöntemle öldürülerek cehenneme postalandı.
Tıpkı Fransız Devrimi’nden sonra giyotini icat edip yüzlerce insanın giyotinle kafasını kestiren devrimci Robespierre’in kendi giyotiniyle infaz edildiği gibi…

Sözün özü: İlâhî adalet er ya da geç tecelli ediyor. Bizim için geç olabilir ama zaman ve mekân mefhumu olmayan Yüce Yaratan için geç değildir elbette…

***

Başından sonuna kadar macera dolu bir hayat yaşayan; Gazeteci, Yazar, Çevirmen ve Siyasetçi Hüseyin Cahit Yalçın, Devr-i İstibdat’ta geçen gençliğinden sonra İttihat ve Terakki’ye katıldı. Meclis-i Mebusan’a milletvekili olarak girdi. 1912 yılında kısa süreli hapis yattı. Mütareke yıllarında diğer devlet adamlarıyla beraber Malta’ya sürüldü. Yurda döndükten sonra Tanin gazetesini çıkardı. Bir müddet sonra Cumhuriyet Hükûmetini eleştirdi diye gazetesi kapatıldı. İki defa İstiklâl Mahkemesinde yargılandı. İlkinde beraat etti. İkincisinde bir buçuk yıllığına Çorum’a sürüldü. Bilahare 1939’da İstanbul, 1950’de Kars milletvekili seçildi.

1950’li yıllarda Demokrat Parti hükûmetince de mahkeme karşısına çıkarıldı. 26 ay ceza verildi. Yaşından dolayı hapse atılmadı.

Ben, şimdi bunları niye yazdım?

Gelelim ona.

Yukarıda dedim ya hani iki kere İstiklâl Mahkemesinde yargılandı…
İstiklâl Mahkemesi, nam-ı diğer Üç Aliler Divanı… Kel Ali, Necip Ali ve Kılıç Ali (Galatasaray futbol kulübünde yıllarca antrenörlük yapan Baba Gündüz ve Gazeteci- Yazar Altemur Kılıç’ın babası)… Mahkeme başkanı Kel Ali, yani Ali Çetinkaya, millet meclisinde Ardahan Milletvekili Deli Halit Paşa’yı (Kâzım Karabekir Paşa’nın yardımcısı ve Kars ve Ardahan’ın kurtarıcısı) vurarak öldüren ve hiçbir şekilde yargılanmayan kişidir.
Hülâsa edersek; bu Üç Aliler Divanının astığı astık, kestiği kestiktir. Verilen kararların temyizi yoktur. Bu mahkeme, Şark Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’yı bile yargılamıştır.
İşte böyle bir mahkemede yargılanan Hüseyin Cahit Yalçın, mahkeme heyetine:

“Sizin oturduğunuz koltuklarda oturup insanları yargılamaktansa, sanık sandalyesinde oturup yargılanmak benim için büyük şereftir…” demiştir…

Mahkemeden çıktıktan sonra, etrafındakiler: “Yahu üstad, bunlar istediklerini asıyorlar. Sen bunu söylerken korkmadın mı hiç?”
“Tabiî ki korktum” diyor. “Ama bunu birinin söylemesi lâzımdı.”

Aynı mahkemenin idam ettirdiği, Osmanlı’nın son Maliye Nazırı Cavit Bey’in yetim kalan küçük oğlunu da (Şiar Yalçın) evlat edinerek, büyütüp okutmuştur.

Rahmetli pederim, bana Cahit adını Hüseyin Cahit Yalçın’dan mülhem vermiştir.

Tarih, sadece zalimleri değil; böyle şerefli adamları da yazmalıdır…

***

Yaklaşık 45 yıl önce okuduğum bir hikâyedir. Yazarını ve hikâyenin tamamını şimdi hatırlamıyorum. Büyük ihtimalle Ömer Seyfettin’in hikâyelerinden biriydi. Aklımda kalan kısmının özetini kendi üslûbumla yazıyorum.
İstanbul’da, çok zengin bir ailenin malikânesinde toplanan gençler, ikinci kattaki büyük sofada tarih, edebiyat, sanat ve siyaset üzerine koyu sohbete dalmışlardı. Gençlerin hemen hepsi, Avrupa’da yüksek tahsil yapmış ve birden fazla dil biliyorlardı.
Bir de evin küçük çocuğu Can, o sofadaki masanın başına oturmuş, bir gazetenin verdiği resimli bulmacayı çözmeye çalışıyordu. Gençler, çocuğa daha sevimli gelir diye Cano diyorlardı. Cano, bulmacadaki soruların çoğunu bilmiyordu. Gençlerin sohbetini bölerek, elindeki bulmacanın resimlerini göstererek kim olduklarını onlara sormaya başladı. Gençler, Avrupa tahsilli olarak hemen her sorunun cevabını vermeye başladılar.
-Bu kim?
-Rejisör Cecil B. DeMill.
-Bu kim?
-Jean-Jacques Rousseau
-Ya bu kim?
-Victor Hugo
-Peki, bu?
-Honoré de Balzac
Daha başkalarını da derhâl tanımış ve doğru cevaplandırmışlardı. Sıra en sondaki resimli soruya geldi. Gençlerin hiçbirisi onu tanımıyordu. Cano ise ısrarla o soruyu bilmek ve bulmacayı bitirmek istiyordu.
Zengin evin yaşlı hizmetkârı da gençlere kahve ikram ederken konuşmalara şahit olmuştu. Usulca Cano’nun yanına yaklaştı, cebinden yuvarlak çerçeveli gözlüğünü çıkarıp taktı ve resimli bulmacaya eğilerek dikkatlice baktı:
“Namık Kemal derler bir adamcağızdı…” dedi ve sessizce sofayı terk etti…

Namık Kemal, 48 yıllık ömrüne çok şey sığdırdı. Vatan Yahut Silistre adlı oyunu yıllar yılı Türk tiyatrosunda sahnelendi. Yıllarca sürgün hayatı yaşadı, bir sürgün yerinden başka bir sürgüne gönderildi ama asla kimseye baş eğmedi. Azerbaycanlı ünlü şair Mirze Elekber Sabir: “Namık Kemal, Türk Dünyasının William Shakespeare’dir” dedi.
Gençliğe vatan sevgisi ve hürriyet aşkını aşıladı. Bana göre Hürriyet Kasidesi onun başyapıtıdır. Yüzyıllar boyu akıllardan ve tarihten silinmeyecek...

Devamını Oku

ÜLKEMİN OKUMA-YAZMA PANORAMASI!

Yurt dışında bulunduğum zamanlarda gözlem yapma şansım zayıf olsa da, son elli yılını bizzat yaşayarak gözlemlediğim ülkemin genel okuma –yazma panoramasını, kendimce satırlara dökmeye çalışacağım…

Önce, biraz daha geriye bir göz atalım…

Sovyetler Birliğinin, Komünist – Sosyalist akımı dünyaya yayma politikası, 1953’te Stalin’in ölümünden sonra göreve gelen Nikita Khrushcev döneminde bir miktar savsaklasa da, 1964’te Komünist Partisi Genel Sekreteri olan Leonid Brejnev tarafından yeniden hızlandırıldı. 1960’lı yıllarda, Komünist – Sosyalist akım, bütün dünyaya yayılmaya ve bazen de içinde şiddet barındırarak sağ iktidarları sallamaya başladı. Özellikle Latin kökenli fakir halklar, Küba Devrimi’nin ve devrim liderleri Fidel Castro ile Ernesto Che Guevara’nın da etkisinde kalarak, sağcı iktidarlara başkaldırmaya başladılar.

Komünist – Sosyalist akım, bir taraftan hızla yayılırken; diğer taraftan da yeni fikir adamlarının, etkili yazarların doğmasına sebep oldu. Bu fikir adamları, yazarçizerler, fakir halklar üzerinde öylesine etkili oldular ki, kemikleşmiş Batılı AYDINLANMA dönemi filozofları adeta çöpe atılarak, yeni akımın arkasına takıldılar. Yeni akıma sadece sol düşünce hâkimdi, Sapare aude!” (Kendi aklını kullanmaya cesaret et!) adeta yeniden tanımlanmıştı…

***

İşte bu iklim, Batı Avrupa ile birlikte Türkiye’yi de etkisi altına almıştı. Özellikle 1968’de meydana gelen Paris öğrenci hareketleri, Türkiye’deki sola meyilli gençleri çok etkilemişti. Akabinde birtakım şiddet hareketlerinin de olması, Türkiye’yi 12 Mart 1971 Muhtırasına kadar getirmiş, seçilmiş hükûmet istifa etmek zorunda kalmış, koalisyon hükûmetleri ve sıkıyönetim ülkenin demokratikleşmesini ve hukuku sekteye uğratmış, bazı solcu gençlerin asılmak suretiyle idam edilmesine sebep olmuştur…

***

Bundan sonrası ise bizzat kendi gözlemlerim.

12 Mart döneminin balyoz misali tepesine inmesi, sol kesimi bir müddet sindirdi. CHP’nin “Ortanın Solu” doktrini tutmamıştı. Kurtuluş Savaşı’nın en önemli komutanlarından biri olan, eski Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, hâlâ CHP’nin genel başkanıydı. Koalisyon hükûmetinin başbakanı, CHP senatörü Nihat Erim’di. Solcu gençler, Nihat Erim döneminde asılmıştı. Bu da gösteriyor ki, CHP henüz sol kisvesini giyememişti.

04 Mayıs 1972’de CHP Genel Başkanı seçilen Bülent Ecevit’in “sol söylemleri” onun 14 Ekim 1973 tarihinde yapılan seçimi birinci parti olarak kazanmasına sebep olmuştur. 1974’te CHP tüzüğüne “demokratik sol” kaydı düşülmüştür.

Milli Selamet Partisi ile koalisyon hükûmeti kuran CHP, 1974’teki Kıbrıs Barış Hareketi ile milliyetçi duygulara kapılmış ve sol kimliğini sekteye uğratmıştır…  

Daha sonrası, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesine kadar sürecek olan anarşi dönemidir…

***

İşte bu dönemde, yani benim yaşımın yettiğince müşahede edebildiğim 1968 – 1980 arası dönemde; Türkiye’de en çok okuyup yazan kesim, sol kesimdi…

Öğrencisinden öğretim üyesine kadar, hepsinin elinde kitap görmek mümkündü…

Basın yayın kuruluşlarının büyük çoğunluğu (gazeteler – dergiler) onların elindeydi…

Matbaalar onların kitaplarını basıyor, yayınevleri onların kitaplarını yayıyor ve satıyorlardı.

Çok aydın yetiştirdiler o dönemde…

Aynı dönemde, benim de mensubu olduğum milliyetçi sağ ise, çok okuyup yazmak yerine vatanperver insanlar yetiştirmeye öncelik veriyordu. Bir avuç aydınımızın çırpınışı ise fayda vermiyordu. Çünkü okuyan insan sayısı azdı ve işin doğrusu felsefeden falan da anlamazdık…

Bugün iktidarı elinde tutan dinci kesim ise, en az okuyan kesimdi… Muhafazakâr bazı aydınların gölgesinde siniyor, kurnazca arkaya dolanıp iki puan kapmanın peşindeydiler…

***

12 Eylül 1980 askeri darbesi, solun da, sağın da okur-yazar takımını adeta tırpanla biçti.

Radyo – Televizyon askerlerin kontrolünde iyice güdük kaldı…

Dönemin en etkili gazeteleri kontrol altında tutuldu. Birçok etkili dergi kapatıldı. Birçok kitap toplatıldı.

Üniversite gençliği tek tip asker gibi zapt u rapt altına alındı.

1983 sonlarına doğru yapılan seçimlerde iktidar olan Turgut Özal, dört eğilimi birleştirdim diyerek etkili olunca, kavramlar da birbirine karıştı. Özal dönemi, aynı zamanda dönekliğin de pik noktası oldu.

Askeri davalar sürdüğü müddetçe de, aydın kesimin sesi soluğu pek çıkmadı.

Kısaca, 1980 ile1990 arası dönem, okur - yazar sayısının en az olduğu, aydın yetiştirme bakımından en akim olan bir dönemdir.

***

1990’ların ilk yarısından itibaren belediye seçimlerinin kazanılmasıyla biti kanlanan dinci kesim, 2003’e kadar ülkenin en çok okuyan kesimi oldu…

Üniversite kapılarında gösteri yapan tesettürlü kızlar, kovuldukça okumaya sarıldılar…

Sadece İslâmî yayınları değil, Batılı filozofları da okuyorlardı.

Hegel’i, Kant’ı, Nietzsche’yi, Sartr’ı okuyan nice tesettürlü kızlar gördüm ben…

Rus edebiyatıyla tanıştılar. Tolstoy, Dostoyevski, Lermontov vs. okudular.

2003’ten sonra bir müddet daha okudularsa da, cepleri dolmaya başlayınca Çamlıca ve Fatih Atpazarı’ndaki kafelerde (ve elbette ki başka yerlerde) nargile fokurtdatmaya ve sosyal medyada trolluk yapmaya başladılar…

Şimdiki gençlerinin dört bir yanlarından cehalet fışkırıyor…

***

Günümüz için son tespit de şudur:

Milliyetçi sağ parçalandı. Büyük çoğunluğu okur – yazarlıktan uzak durumdadır. Onların da bir kısmı çirkin siyasetin gölgesinde sosyal medyada trolluk yapıyor.

Bir avuç aydın, dipten köşeden çığlık atarak seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Ne hazindir ki duyan yok…

Keza, bir avuç solcu da aynı durumdadır. Onlar da zor şartlar altında var olmaya ve seslerini duyurmaya çalışıyorlar…

Yetmişli yıllara göre bakarsak, iki ayrı uçta olan sağcı ve solcular; bugün göğüslerini siper ederek, ülkemizde çiğnenen hak ve adaleti savunuyorlar…

Bir avuç namuslu, insan gibi insanlar…

Devamını Oku

Mutlu muyuz?!

Diyelim ki, “yağ satanın da, bal alanın da” diyerek, siyaset denilen herc-ü mercin pençesinden kurtardık kendimizi…

El çekip dünyadan, oturduk hane-i viranemizde…

Çok şükür aç değiliz, açıkta değiliz…

Yaslandık koltuğa, uzattık ayaklarımızı…

Trakyalı kızanın “te para pençemde” dediği gibi; orta şekerli kahvemiz de pençemizde…

Şükürler olsun, ocağın üstünde bir tas çorba da kaynıyor…

O zaman asıl soru şudur:

-Mutlu muyuz?!

***

Diyelim ki biz, özgürlüğü vird, ülkenin ve milletin meselelerini de dert edinen bedbahtlar ve iflâh olmaz bedbinleriz…

Eyvallah…

Lâkin gerçek odur ki:

Yüzlerin, binlerin değil; yüz binlerin, milyonların derdini yüklemişiz yüreğimize…

Ağır yük…

Cennetmekân Şenlik Baba’nın dediği gibi:

“Ne gergedan taşır, ne de fil çeker!”

***

Fuzûlî merhum “Yükü arttıkça ecri de artar hammalın” dediğinde, en azından bazı gönüllerde adalet ve merhamet mefhumu henüz yerini koruyormuş, demek ki…

***

Geliniz bugünü bir fasılâ olarak kabul edelim…

Şeyh-ül İslâm Yahya Efendi’nin “Mescidde riyâ-pişeler itsünler ko riyâyı” düsturuyla; mürâîleri kendi riyâlarıyla baş başa bırakalım…

Ömrü boyunca bir takvim yaprağının arka sayfasını dahi okumamış cahil lümpen, bırakınız istediği kadar kudursun!

Dehan-ı kebirinden salyalar akıtsın, cehlin dehlizinde istediği kadar bağırsın…

Beytülmaldan beslenen cahil tetikçi, gûşe-i mundarında her gün yine birilerini hedef tahtasına oturtsun…

Hem müddei olsun, hem müstantik, hem de kadı…

Hem suçlasın, hem yargılasın, hem ceza versin, hem de cezayı infaz etsin…

Yeni bir şey değil ha! Tarihte on binlerce, günümüzde yüzlerce örneği var…

Eğer olmazsa, bu kan emici sülükler neyle yaşarlar?!

***

Fakat biz aldırmayalım, görmezden gelelim…

Ve asıl soruyu yine kendimize soralım:

-Mutlu muyuz?!

***

El cevap kendi adıma:

-Elbette ki değiliz…

Kör olası vicdan!

Şenlik Baba’nın sözleriyle:

Cellat gibi tutup giribânımdan
Ne alır canımı, ne de el çeker!

 

Devamını Oku