Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir Avcılar
  • Doğum tarihi 08 November
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Hukuk ve Adalet!..

Evrensel hukuk dendiğinde, binlerce yılın imbiğinden süzülerek gelen hak ve hukukun toplamı aklımıza gelmelidir.

Tarihin silinmez sayfalarına madde madde nakşedilmiş hukuk kuralları, ebna-i beşerin bizzat yaşadıklarından çıkarılan derslerin temerküz hâlidir. Toplumlar içinde bizzat kendi temayüzünü sağlamış mıdır diye sorulacak olsa; orası biraz müphem gibi görünüyor. Zira birkaç satırla da anlatılabilir, onlarca ciltlerle de anlatılamaz. Mesele, yine ebna-i beşerin bakış açısına, algısına ve en önemlisi de onun çıkarına uyup uymamasına bağlıdır…

***

Binlerce yılın tecrübesinden süzülerek vücut bulan evrensel hukuk, yine binlerce yılı kapsayarak süregelen tek Allahlı dinlerle de çelişmez.

Ve tabiî ki, maşerî vicdanın temelini oluşturan toplumsal ahlâk ve bireysel mantık ile de çelişmez.

Hukuk, adalet, güzel ahlâk ve vicdanî davranış, bütün dinlerin temel yasalarıdır. Ki, semavî dinlerin dışında kalan Şamanizm, Budizm, Brahmanizm, Hinduizm ve diğer çok küçük çaptaki kabile dinleri bile, kendilerince hak, hukuk, adalet ve güzel ahlâk gibi ulvî değerleri ihtiva ederler. Temel felsefeleri hakka ve adalete dayalıdır…

***

Toplumların ve oluşturdukları devletlerin ayakta kalabilmesi de; hukukî değerlere verilen önemle orantılıdır.

Haktan, hukuktan ve adaletten sapan devlet yöneticileri, hem o devletin yıkılmasına hem de devleti oluşturan toplumların ahlâkî çöküntüye duçar olmalarına sebep olmuşlardır.

Hem tarih bu örneklerle doludur, hem de bizzat yaşayarak şahitlik ettiğimiz yakın çağda yaşananlar gözlerimizin önündedir…

***

Kanunlar, tek başına hukuk demek değildir. Kaldı ki, her kanun da hukukî değildir.
Yargı, elbette ki kanunlar ışığında adaleti dağıtmaya çalışıyorlardır ama unutulmamalı ki, bir de yargıçların vicdanî kararlar vermesi söz konusudur.

Evrensel hukuk, yargıcın vicdanına tabi olmayı peşinen kabul etmiştir. Yeter ki, yargıç, gerçekten vicdanî bir karar vermiş olsun ve adaleti tesis etsin…

***

Günümüzde birçok ülkede, yukarıda açıklamaya çalıştığım ulvî değerleri elinin tersiyle bir kenara iten ve hukuk dışı davranışlarla yargıyı emri altına alarak hem bağımsızlık, hem de tarafsızlık ilkesini ayaklar altında çiğneyerek kendi isteği doğrultusunda kararlar çıkaran devlet yöneticileri mevcuttur.

Ne yazık ki, bizim ülkemiz de bu yönde hayli mesafe kat etmiş durumdadır…

Yapılan yanlışları eleştiren ve devlet yöneticilerinin eksiğini su yüzüne çıkaran vatandaşlar, kimliğine bakılmaksızın, emirle derdest edilerek mahpus damlarına doldurulmaktadır…

Ne yazık ki, bazı yargı mensupları adaleti üstün kılmak yerine muktedirlerin emirlerini üstün kılarak haktan ve hukuktan uzaklaşmaktadırlar.

***

Haktan ve hukuktan uzaklaşan bir yargı, mensubiyetini taşıdıkları ülkede toplumun çürümesine sebep olur. Toplumda başlayan çürüme, kanser hücreleri gibi bütün kesimlere yayılır ve o ülkeyi yok eder.

***

Allah muhafaza, bugün uzaktan seyredip ne hâllere düştüklerini müşahede ederek üzüldüğümüz devletlerin durumuna düşeriz…

Yolsuzluğun, irtikâbın, rüşvetin, adam kayırmacılığın pik noktasına ulaştığı ülkeler var etrafımızda. Hâkimi ya emirle ya da rüşvetle karar veren ülkeler çok uzağımızda değiller…

Hile ile özel mülkiyete el konulan ülkelerle dostuz ama adaletsizliklere söyleyebilecek sözümüz yoktur…

***

Onlarca üniversitemizde belki de yüze yakın hukuk fakültemiz var. On binlerce öğrenci, gelecekte bu ülkenin yargısını teşkil edecek… Dört yıl boyunca göz nuru dökerek öğrendikleri hukuku, elbette ki evrensel olanını, uygulayamayacaklarsa ne diye o okullarda dirsek çürütüyorlar?!

Savcılar, hakimler kanunların teşkil ettiği hukuku uygulayamayacaklarsa, ne gerek var onca hukuk fakültesine, onca adliye binasına, yüz binleri bulan adlî teşkilata?!

Sadece boşanma, alacak-verecek, miras, komşu kavgası vs. davalara bakacaklarsa, vicdanî karar gerektiren davalara kim bakacak?!

Zalimin zulmünden, zorbanın baskısından bıkan insanlar kimin vicdanına sığınacak?!

***

Aman böyle şeyler bizim ülkemizde olmaz demeyin lütfen! Bir ülkede yargı çürürse; tuz kokar! Ülke baştan aşağı bataklığa saplanır. İsimleri lâzım değil; gözümüzün önünde bataklıkta debelenen kaç ülke var hâl-i hazırda…

Bu nedenledir ki, devleti yönetenler, ellerini yargının üstünden çeksinler…

Hukuk, bir gün herkese lâzım olur.  Bağımsız ve tarafsız yargı hepimizin güvencesidir.

Milletin güven kapısını yıkmayın… Zira bir gün o kapı size de lâzım olacaktır…

Değil mi ki, birkaç yıl önce suçsuz insanlara kan kusturan FETÖ’cüler bugün yargı karşısında hesap veriyorlar…

Devamını Oku

İyiler ve Kötüler

Ebnâ-i beşer, dünyada iki şeyden asla elini çekmez.

Birincisi menfaattir. Paraya, pula, servete tamah etmenin hiç sonu gelmez. Binde birlik bir istisna oranı da kaideyi bozmaz…

İkincisi ise hinliktir. Başkaları hakkında suizanla hareket etmek, dedikodusunu yapmak, hoşuna gitmeyen insanları karalamak, moda deyimle yargısız infaz etmek ve zaman zaman da işi büyütüp öldürmeye kadar dahi götürmektir. Burada işin esasını “hinoğlu hinlik” teşkil etmektedir…

Her türlü kötülüğün anası ise cehalettir. Bunda zerrece şüphe yoktur.

İşte bunu anlatmak istiyorum ve izninizle burada bir haşiye açmam gerekiyor.

Öncelikle, bendeniz bilmediğim konulara; amiyane tabirle burnumu sokmam. Anlamadığım konularda ahkâm kesmem. Meselâ Antik Yunan, Mitolojik Çağ, Tanrılar, Tanrıçalar konusunda kara cahil bir adamım. Öyle Zeus’tur, Hermes’tir, Artemis’tir falan bilmem ben. Çünkü ilgimi çekmezler.
Ancak devrin büyük filozofu Sokrates (M.Ö. 469- 399) ilgimi çeker. Öğretilerini hayranlıkla okurum.

Kötülüğün cehaletten kaynaklanıyor olması da onun meşhur savunmasındaki en önemli öğelerden birini oluşturur.

Kendisinin idamı için yargılayan 500 yargıçtan “ölümü” için “evet” oyu kullanan 280 yargıca karşı şunları diyor:

“Beni ölüme mahkûm edenlere kırgın değilim. Her kişi yaratılıştan iyidir. Kimse bile bile kötü değildir. Her kötülük bilgisizlikten gelir! Cahil insanlar kendilerine bile düşmandır, başkalarına karşı iyi olmaları nasıl beklenebilir?
Sadece iyi bir şey vardır: Bilgi! Sadece kötü bir şey vardır: Cehalet!
Onlar gerçekte bir hiç iken, bir şeymiş gibi davranıyorlar. Bana hiçbir kötülük yapmış değiller. Gerçi beni mahkûm etmekteki amaçları kötülük yapmaktır ama yine de onların bana iyilik yaptığını düşünüyorum. Benim için en iyisi şimdi ölmek ve sorunlardan kurtulmaktır.
Ayrılma saati geldi ve hepimiz kendi yollarımızda gidiyoruz. Ben ölmeye, siz yaşamaya devam… Hangisinin daha iyi olduğunu yalnızca Tanrı bilir!”

Karısı Sokrates’e “Haksız yere idam ediliyorsun” dediğinde de, Sokrates şu cevabı verir “Ne yani? Bir de haklı yere mi idam edilseydim?”

Kim bilir tarihte idam sehpasına çıkarılan kaç mahkûm bu sözlere atıf yaparak haksız ölümlere bir lahzalığına da olsa başkaldırarak buna benzer sözler söylemiştir. Bu sözler, kim bilir kaç insana örnek teşkil etmiştir…

Ve bu bilge adam şunları da söyler: “Benim bildiğim tek şey, bir şey bilmediğimdir” der ve ilave eder: “Dünya, hiçbir şey bilmediği halde, bildiğini zannedenlerle doludur. Bütün kötülükler, haksızlıklar bilgisizlikten doğar. Haksızlık yapmak, haksızlığa uğramaktan daha acıdır.”

Büyük düşünürün bu sözleri sizi ikna etti mi bilemem ama bendenizi hem ikna, hem de meyus etti…

Meyus etti, çünkü dünya, 2400 yıl sonra da hâlâ Sokrates’in bıraktığı yerde debeleniyor… Cahillerin hüküm sürdüğü bir dünyada; bilgelerin maddî, manevî dâra çekildiği bir çağı yaşıyoruz…

Geliniz biz, bu konuya nokta koyup haşiyeyi de kapatalım…

***

Bir de, özellikle devrimizde sayıları az da olsa iyi insanlar var. Cehaletin belini kırmış, bilgi birikimi yüksek, kültür dağarcığı dolu, etrafına pozitif enerji yayan, güneş gibi pırıl pırıl parlayan, güzel ve bilge insanlar…

Tek amaçları; pozitif ilimlerle, sanatla, edebiyatla insanlığa hizmet etmektir.

Dünyanın en ünlü sanat adamlarının, edebiyatçılarının, yazar - çizerlerin büyük çoğunluğu yokluk, yoksulluk içinde yaşamışlar ve aç ölmüşlerdir. Hiç kimseye zarar vermeden, hiç kimsenin hakkını gasp etmeden…

Çok büyük çoğunluğunun siyaset diye bir marazları olmamıştır.

Siz hiçbir yazarın diktatörlük ettiğine, kan döktüğüne, hapishaneleri suçsuz insanlarla dolduğuna tanıklık ettiniz mi?

Ama bir yazarın, tam da yanı başında ayrılmak için farklı ulusların oluk oluk kan akıttığı bir dönemde, demokratik yoldan seçimle başa gelen bir yazarın; iki ulusun ayrılmasında bir damla kanın akıtılmasına dahi fırsat vermeden, barış içinde ayrılmalarını sağlayan bir şahsiyetin siyasetçiliğine bütün dünya şahit oldu…

Avrupa’nın göbeğinde komşu Yugoslavya kan ve ateş içinde dağılırken, barış ve huzur içinde ayrılan ülke ise Çekoslovakya idi.  Çek Cumhuriyeti (adı şimdi Çehya oldu) ve Slovakya’nın barış içinde ayrılmasının, yani barışın mimarı ise yazar ve dramaturg Vaclav Havel idi…

***

Türkçeye çevrilmiş birçok eseri var. Gençler alsın okusunlar. Cehaletin belini okumak kırıyor, unutmasınlar!..

Devamını Oku

Fikrin Haysiyeti!

“Mihrabı dostun yüzü olan kişiye yüz çeşit namaz vardır, yüz çeşit rükû, yüz çeşit secde” diyen ve Hicrî 604 (Miladi 1207) yılında Horasan diyarının Belh şehrinde dünyaya gözünü açan Mevlânâ Celâleddin, beş yaşındayken babası Sultan’ül ulema Muhammed Bahaeddin Veled ile birlikte doğduğu şehri terk eder.

Kaderinin kervanı, onu önce Nişabur’a atarken; aynı zamanda devrin ve İran’ın en ünlü şâirlerinden ve mutasavvıflarından biri olan, Feridüddin-i Attar’ı tanıma fırsatını bahşeder. Attar, kendisine ünlü Esrar-nâme’sini hediye eder.

Çok kısa geçiyorum…

Daha sonra sırasıyla Bağdat’a, Mekke’ye ve Medine’ye giderler ve bir müddet sonra da kuzeye doğru yola revan olduklarında Şam’a ulaşırlar.

Şam’da “Şeyh-ül Ekber” diye anılan Muhyiddin-i Arabî, kendisi için Subhanallah, bir umman (okyanus), bir denizin arkasından gidiyor” diyerek hayretini ifade eder…

O umman ki, dokuz asırdır milyonlarca gönüllerde taht kurarken; fikrin şeref ve haysiyeti, barışçıl dillerin de ezberi olmuştur…

***

“A cân, a cihân! Cân da kalmaz cihân da…”

Cân kalmadıktan sonra; cihân kalsa kime yarar… Ol cihânın tapu senedi yaratılmışların elinde değil ki, cihân da onlara kalmış olsun!

O vakit; bu kavga niye?

***

Şimdi tasavvur buyurunuz ey azizân:

Dokuz asırda kaç yüz tane “kendini ilâh sanan” tiran gelip geçmiştir yeryüzünden.

Kim ya da kimler hatırlıyor?!

Kim ya da kimler hatırlanıyor?!

Büyük çoğunluğunun adı tarihe bile geçmemişken; küçük bir kısmının şan ve şöhreti ise tarihin küflü sayfalarında çürümüş, bedenleri gibi adları da yok olup gitmiştir…

Kur’anî inancın ışığında; cehenneme vasıl olduklarından da şüphe yoktur…

***

Gelelim Günümüzdeki Fikir Adamlığının Haysiyetine!..

Bende-i hakir, yıllardır, hemen her platformda şunları yazdım ve söyledim:

“Fikir adamlığının bir haysiyeti, fikrin de bir namusu olmalıdır…

Siyasetçiler, mütefekkirlerin fikirleri üzerinde tepinebilirler ama…

Fikir adamları, kendi üzerlerinde tepinmelere müsaade etmemeliler…

Açıkça söylersek ‘fikir haysiyetlerini’ satmamalılar…

Zira fikrin bir namusu vardır!”

***

Şimdilerde ortalığa saçılan herzevekillere bir nazar kılınız lütfen!

(Namus ve haysiyet sahibi, gerçek fikir adamlarını tenzih ederim.)

Fikir adamlıkları müphem birtakım sözde yazar-çizer taifesi…

Fikrin kırıntısından dahi mahrum kalemlerini menfaatleri için satışa çıkaranlar…

Cehl-i mürekkepler…

Cehl-i nısıflar…

Cehl-i rubalar…

Cehl-i basitler…

O yüzdendir ki, fikir dağarcıkları boştur ve telafi için kimi mütefekkirlerin fikirleri üstünde tepinerek siyasetçilere bile parmak ısırtıyorlar…

Akıllarınca münekkittirler

Gerçekçi baktığınızda: Emir ve komuta zinciri içinde ve emirle, bağlı oldukları makamın tetikçiliğini yapmaktadırlar…

Tenkit etmiyor, kin ve nefret kusuyorlar…

***

Aslında teşhis etmede biz de yanılıyor muyuz?

Bir düşünürün şu tespiti, tam da bunlara uymuyor mu?

“En hayret verici görüşlerden biri, bir insanın, bağımlı insanlardan bağımsız fikirler beklenmesini hayal etmesidir…”

Ama şunda kesinlikle yanılmıyoruz: Günümüz Entelijansiyası için utanç vesilesidirler…

***

Namık Kemal merhuma atfen söylenir:

“Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar…”

Doğrudur…

Amma velâkin, müsademeye giren taraflardan birini zindanlara doldurur veya imkânlarının önüne kale hisarları çekerseniz…

Diğer taraftakiler, ancak Don Kişot gibi yel değirmenleriyle müsademeye girerler…

Tefekkürleri de ancak Sanço Panço mesabesinde kalır…

***

Eğer bir daha Mevlânâ’ya dönersek, Hazret, başından beri neyi savunduğumuzu, fikir denince neyi kastettiğimizi şöyle özetliyor:

“Fikir ona derler ki bir yol açsın, yol ona derler ki bir gerçeğe ulaşsın…”

***

Peyami Safa, daha çarpıcı bir tespitle aklımıza “fikrin namusunu ve değerini” çiviliyor:

“Artık anlamış olmalıyız ki dâvâ, hürriyette değil fikirdedir. Fikri hürriyet doğurmaz, hürriyeti fikir doğurur…”

***

Oysa Namık Kemal merhum, şu beyitle hürriyeti başımıza taç yapıyor:

“Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten…”

***

Fikir dediysek; nadanların, herzevekillerin dehân-ı kebirinden etrafa saçılan tükürük ifrazatı olsun demedik.

Hakikat süzgecinden süzülen dürr-ü yektalar ve bizzat hakikatin ta kendisi olsun.

Onu da Mehmet Akif merhum şu beyitle özetliyor:

“Budur cihânda benim en beğendiğim meslek;
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek…”

***

Efendim, mevzu derindir. Biz, Ziya Paşa merhumdan şahsî tasvirimizi de derc eyleyerek çıkalım bu işin içinden…

“İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez…”

Devamını Oku

İstibdad-ı evvel ve istibdad-ı sanî…

Normal zamanda dahi çok okuyan bir insan olarak, şimdilerde tamamen eve de kapanınca; okuma zamanını iyice artırdık. Hâl böyle olunca da kitap üstüne kitap derken daldan dala atlıyoruz. Neler yok ki bunların içinde: Bir defa son yılların rutini hâline gelen bol bol felsefe (Batılı ve İslâm Filozofları), çokça Divan Şiiri, Azerbaycan Şiiri, Edebiyat Araştırmaları ve farklı dallarda edebî ve gündemi ihata eden farklı eserler…

Şu anda elimde okuduğum kitap “SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN’IN GAZZE VE FİLİSTİN İRADELERİ”…

Tamamen Osmanlı arşivlerinden belgelere dayanan bu kitap; Abdülhamid-i Sani’nin 33 yıllık istibdat döneminin tek yüz akı, ya da şöyle diyebiliriz; Osmanlı’nın son zamanlarındaki tek müspet tarafı: Padişahın Filistin ve Gazze iradeleridir.

Ondan ötesi hafiyelerle muhalefet avcılığıdır denilebilir. Şimdikiyle ne de çok benziyor. Zaten onun içindir ki Abdülhamid’i pohpohlayıp göğe çıkarmaya çalışıyorlar.

Amacım kimseye tarih dersi vermek değil. Kendi penceremden bakarak okumaya çalıştığım bir tarih kesitidir.

Ve o tarih, ya da tarihin gerçekleri, çoğunlukla hüzündür, acıdır, can yakıcıdır.

***

1876 yılında Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa, Süleyman Paşa ve diğerleri (ki bunlar İngilizlerin tuzağına düşenlerdi) el birliği ile Sultan Abdülaziz’i “hâl” ettiler ve tahttan indirdiler.

Avcı, okçu, güreşçi sıfatları ve güçlü kuvvetli bir bedene sahip olan Sultan Abdülaziz’i, Feriye Sarayında altı kişiyle üstüne çullanarak öldürdüler. Bileklerini keserek de“intihar” süsü verdiler…

Bazı tarihçiler, bunun tartışmalı bir konu olduğunu söyleseler de, dev gibi, yiğit bir adamın minicik bir makasla bileklerini kesmesini açıklayamadılar.

Hep düşünmüşümdür, Emevî zihniyeti taşıyan Osmanlı Hanedanı ve tabiî ki o döneme kadar gelen Osmanlı Halifeleri, Ehl-i Beyt dostu olduğunu gizlemeyen, hatta “Kerbelâ’ya Ağıt” şiirini yazan Sultan Abdüaziz’i de o günkü Emevî muhipleri mi “hâl” ettiler.

Hâl işinde en etkili şahsiyet olan Hüseyin Avni Paşa (ki, ölüm şeklinin tespiti için Padişahın cesedinin bugünkü otopsiye benzer bir tıbbî kontrolden geçirilmek istenmesini engelleyen kişi de kendisidir) da, tarih boyunca ve hatta günümüzde de “adı Hüseyin ama zihniyeti Yezid” olanlardan mıydı?

***

Cennetmekân Sultan Abdülaziz’in şiiri şöyledir:

Kerbela’ya Ağıt

Kudretil Ayini Resuli Şah-ı Servere
Katil kastiyle cem oldular bir yere
Nasıl da layık gördüler cismi paki hançere
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygamber’e
Hem ciğeri pareyi Fatıma, nur-i çeşm -i Haydar’e

Biat vacip iken iman etmedi ol lâin
Kurdular dini fesadı oldular dini hain
Hüseyn’e kast fitneyi hayâsız bi’din
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygamber’e
Hem ciğeri pareyi Fatıma, nur-i çeşm -i Haydar’e

İncittiler evlad-ı Resulu hakkında kulu
Vermediler Kerbela’da mazluma bir katre su
Ey hayâsız zalim, senin yüzüne tu
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygamber’e
Hem ciğeri pareyi Fatıma, nur-i çeşm -i Haydar’e

Hüseyn’in katlinin hiç kalır mı yanına
Şimr melun hançer çaldı ol şahın gerdanına
Ey münafık nasıl girdin şah Hüseyin kanına
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygamber’e
Hem ciğeri pareyi Fatıma, nur-i çeşm -i Haydar’e

Kur’an’ı din-i İslâm’ı meta gibi sattılar
Ehlibeyt’i üryan büryan Şam’a esir ettiler
İnsanlığa reva olmaz böyle bir iş tuttular
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygamber’e
Hem ciğeri pareyi Fatıma, nur-i çeşm -i Haydar’e

Ey Müslümanlar dinlediniz feryat figan ettiniz
Din-i İslam olmuşuz Resul’e iman ettiniz
Ya buna nasıl dayansın Sultan Halife Abdulaziz
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygamber’e
Hem ciğeri pareyi Fatıma, nur-i çeşm -i Haydar’e

***

Evet, ey azizân! Dağ gibi Padişahı “hâl” ettikten sonra, tarihçilere göre Mason Locası üyesi olan bir meczubu, yani Beşinci Murad’ı tahta oturttular. 93 gün sonra da “bu akıl hastasıdır” deyip tahttan indirdiler ve yerine Sultan II. Abdülhamid’i tahta çıkardılar.

1877-78 yıllarında Ruslar ile yapılan 93 Harbi (Hicrî Rumî takvime göre 1293) sonucunda Ruslar, doğuda Erzurum’a kadar, batıda ise Ayastefonos’a (bugünkü Yeşilköy) kadar geldiler.

Bugün iktidarda olanların meşhur anayasa profesörleri ve milletvekili olan bir zat, “93 Harbini İttihat ve Terakkiciler çıkardılalar” demişti. İttihat ve Terakkinin kuruluşu ise 1888.

Aynı Profesör, bir müddet sonra “Sultan Abdülhamid’i de Mithat Paşa öldürttü” demişti. Mithat Paşa’nın ölüm tarihi 1884. Taif’te sürgündeyken Sultan Abdülhamid’in emriyle boğularak öldürüldü.

İyi niyetle diyelim ki, bu meşhur profesörümüz, Sultan Abdülaziz ile Sultan Abdülhamid’in ölümlerini karıştırmıştır.

Ama unutmayalım ki, Mehmet Akif’i bile çileden çıkaran devr-i istibdat, günümüzde geldi bizim başımıza musallat oldu. O kafa, bugün aynı kafa…

Ancak yine yazının başına dönersek ve kitapta fotokopileri yer alan bütün belgelerden de anlaşılıyor ki, Filistin, özel olarak korunmuş ve kollanmıştır.

Ve…

Eğer bugün o topraklarda bir zulüm varsa, Osmanlı’dan kaynaklanan bir zulüm değil; bilakis Osmanlı’yı arkadan vuran Araplardan kaynaklanmaktadır…

Devamını Oku

Fay Kırıkları…

Cam kırıkları, can kırıklarımız olmuştu…
Hangimiz yaşamadık ki?!
Bazen sevilenin sevenden haberi olmadığı…
Bazen haberli,
Platonik aşklar…
Karşılıklı ama hayatın dalını budağını kesip doğradığı aşklar…
Yokluğun, yoksulluğun ellere kelepçe, ayaklara zincir vurduğu aşklar…
Amansız dağların kavuşmalara aman vermediği aşklar…
Sebepli  - sebepsiz yüreklerimize hüzün dolduran aşklar…
Cam kırıkları kadar keskin,
Cam kırıkları kadar yaralayıcı,
Cam kırıkları kadar yürek kanatan,
Can kırıklarımız…
***
Kaç yüz bin roman yazdık,
Kaç yüz bin şiir…
Kaç milyon mısra ile tasvir ettik,
Can kırıklarımızı…
***
Şimdilerde canımızı yakan,
Yüreklerimizi burkan,
Gözyaşlarımızı akıtan,
Buz gibi havalarda,
Buz gibi betonların altında,
Minicik pamuk eller,
Bir avuç toprağı sıkıca sıkan parmaklar,
Duyulan - duyulmayan feryatlar,
Üçer - beşer,
Beşer - onar,
Canlarımızı elimizden alan;
Fay kırıklarımız…
***
Yer küre;
Bir uçtan bir uca beşik gibi sallanıyor…
Maşrıktan mağribe,
Okyanuslar çalkalanıyor…
Dünyanın çatısı Himalayalar,
Tir tir titriyorlar…
Neredeyse saat başı,
Neredeyse adım başı sarsıntı,
Artçısı anasından şiddetli…
***
Neler oluyor Allah’ım?
Kıyamet alametleri mi bunlar?
***
Üçer beşer canlarımızı elimizden alıp giden;
Bir başka can kırıklarımız,
Yeni fay kırıklarımız…
Aman Allah’ım aman,
Allah’ım aman aman…

Devamını Oku

Gören Körler Yararına!

Başlığı, filozof Denis Diderot’nun 1749 yılında yazdığı Görenlerin Yararına Körler Hakkında Mektup” (Lettre sur les Avaugles à L’usage de Ceux Qui Voient) adlı eserinden esinlenerek yazdım.
Çünkü bugün size, biri kör, diğeri şaşı iki filozofu kısaca anlatmaya çalışacağım…
***
Biri Şark’tan, biri Garp’tan…
Biri inançlı bir Müslüman, diğeri Ateist…
Biri bizden olma şanssızlığını yaşamış… Tıpkı binlercesi gibi ne kendi içimizde, ne de dış dünyaya pazarlayamadığımız bir fikir adamı, karanlık kuytulara adeta hapsettiğimiz aydınlık yüzümüz…
Diğeri, Batılı olmanın da avantajıyla, dünya yıldızı olmuş bir fikir adamı, bir filozof…
***
Cemil Meriç
1916’da Reyhaniye ’de doğdu. Balkan Savaşında Dimetoka’dan göçmüş eğitimli bir ailenin çocuğuydu. Reyhanlı Rüştiyesinden sonra Antakya’da Fransızca eğitim veren Antakya Sultanisinde okumaya başladı. Bu arada 6 derece miyop olduğu teşhis edildi. On ikinci sınıftayken, milliyetçi tutumu ve yayımlanan bir yazısı ve de bu yazıda bazı hocalarını eleştirmesi yüzünden lise diplomasını alamadan okulu terk etmek zorunda kaldı. Sonra İstanbul Pertev Niyal Lisesinde tahsiline devam etti. Burada Nazım Hikmet ve diğer bazı solcu aydınlarla tanıştı…
Geçim sıkıntısı yüzünden ilkokul öğretmenliği, kâtiplik, sekreterlik falan derken, 1939 Nisan ayında Hatay hükûmetini devirmek iddiasıyla tutuklandı. Antakya’da idam talebiyle yargılandı ama iki ay sonra beraat etti…
1940’ta İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu’nda burslu olarak iki yıl öğrenim gördü. Bu arada çeşitli dergilerde yazıları yayımlanıyordu.
1942’de Elazığ Lisesinde Fransızca öğretmenliğine başladı. Evlendi. Her iki gözündeki yüksek dereceli miyoptan dolayı askerlikten muaf tutuldu…
***
Sonrası, Elazığ’dan dönüş ve İstanbul Üniversitesinde okutmanlık dönemi başlıyor. Yazılar, Fransızcadan çeviriler derken, kendi kişiliğini bularak fikirlerini “Gören Körlere” ulaştırma ve onları aydınlatmaya çalıştığı dönemler…
1954 yılında görme yetisinin tamamen kaybetti. Fransa’daki tedaviler ve ameliyattan bir sonuç alınamadı. Kısa bir müddet bunalıma girdiyse de, etrafındakilerin de gayretiyle hayata tutunmayı başardı. Bir yandan üniversitede okutmanlığa devam ederken, diğer yandan da yazıyordu. Tabiî ki dikte ederek yazdırıyordu…
Şark medeniyetine olan önyargıları yıkmak için, önce İran sonra da Hint edebiyatına yöneldi. Dört yıllık çalışma sonrası “Bir Dünyanın Eşiğinde” adlı eseri iki kere basıldı. Batı medeniyete üzerine yazılar yazmaya başladı. Sosyalizmin ve sosyolojinin temelini atan Saint Simon hakkında bir eser yazdı. Yayıncılar bu eseri basmaktan imtina ettiler. Ancak 1967’de Can Yayınları kitabı bastı.
***
Gözlerini kaybettikten sonra çok üretken bir yazar portresi çizdi. Bu Ülke, Işık Doğudan Gelir, Kültürden İrfana, Kırk Ambar, Umrandan Uygarlığa ve diğer eserleri ile içinde yaşadığı toplumu düşünmeye sevk etmeye çalıştı…
Aydınları susturulan bir toplumu şarlatanlara teslim etmeye hiç niyeti yoktu.
Leyli – Nehar fikir üretti. Başkalarının sesli okudukları metinleri dinleyerek tercüme edecek kadar zeki ve akıllı bir şahsiyetti.
Gözleri onu karanlığa hapsetmişti ama o, fikirleriyle, fikirlerinin kıvılcımlarıyla etrafını ve dünyayı aydınlatıyordu…
Efsus Türkiye’de doğmuş, Türkiye’de yaşamış ve Türkiye’de yazma bedbahtlığına maruz kalmıştı. Lübnan’dan çıkan, aforizmaları New York’tan bütün dünyaya yayılan Hıristiyan asıllı Halil Cibran kadar şanslı değildi. Bu Ülke adlı eserindeki aforizmaları maşrıktan mağribe yankılanması gerekirken, maalesef “bu ülke” coğrafyasında dar bir çevreye hapsedilmişti…
Beyin kanaması sonucunda felç geçirip yatağa mahkûm oluncaya kadar yazdı. Beş kıytırık cümle kurarak papağan gibi aynı şeyleri sürekli şakıyanların revaçta olduğu ülkemizde, kıymeti ne yazık ki ölümünden sonra bilindi. Ancak 2015 yılında T.C. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görüldü…
Tam bir münevverdi, gerçek bir entelektüeldi, karanlıkları yırtmış büyük bir Türk aydınıydı…
Mağaradakiler” isimli eserinde entelektüeli kendisi şöyle analiz ediyor:
“Her ülkenin, her çağın, her sınıfın, her ideolojinin entelektüel anlayışı başka(dır). Dünyaca kabul edilmiş bir entelektüel kıstası yok dense yanlış olmaz.
Sağın temsilcileri için entelektüel, ya karışıklık çıkarmaktan hoşlanan, huysuz, hırçın, ukalâ bir “deklase”; vekâletnamesi olmayan bir avukat. Şarkı söyleyeceğine bildiriler imzalayan bir ağustos böceği yahut da heyecansız, suya sabuna dokunmayan bir bilgi uzmanıdır. Sol, aydına bazen dost, bazen düşman. Daha doğrusu entelektüel, kendilerinden olmak şartıyla alkışlanmaya lâyıktır. Sağ entelektüel, çoban köpeğidir. Esasen entelektüelin sağı olmaz. Entelektüel, yükselen bir sınıfın şuurudur, yani bir devrimcidir. Ayırıcı vasfı: Tenkit(tir). Şöyle bir taslak çizmek kabil:
1) Entelektüel, zamanının irfanına sahip olacaktır. Ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilecek, dünyadaki belli başlı düşünce akımlarına yabancı olmayacaktır.
2) Peşin hükümlere iltifat etmeyecek, olayları kendi kafasıyla inceleyip değerlendirecektir.
Başlıca vasıfları dürüst, uyanık ve cesur olmaktır. Yani bir bilgi hamalı değildir entelektüel. Hakikat uğrunda her savaşı göze alan bağımsız bir mücahittir.”

***
Altın yaldızlı tenekeden başına taç konulan sahte kralların cirit attığı edebiyat ve felsefe dünyamızda; Cemil Meriç’i anlatmak o kadar kolay değil ve aslında ciltlere de sığmaz. Geliniz biz, bu kadarıyla iktifa edelim.
Ve Yüce Rabb’imden kendisine rahmet ve mağfiret dileyelim…
***
Jean-Paul Sartre
Varoluşçuluk felsefesini adeta yeniden hayata geçiren, Albert Camus’yü bile gölgede bırakmayı başaran bir büyük fikir ve inandığı yoldan dönmeyen bir dâvâ adamıdır Jean-Paul Sartre…
“Sartre, varoluşçu felsefenin hem felsefî hem de siyasal alandaki taşıyıcısı, uygulayıcısı olmakla bir entelektüel ve filozof olarak ayrı bir yer edinmiştir. “
Amacımız, “varoluşçuluk” felsefesini tartışmaya açmak değil. Biz, bir portreyi okura sunmak istiyoruz.
***
Sartre, doğuştan şaşıdır. Bir gözü Garp’a bakarken, diğer gözü Şark’ı selamlıyor. Kim bilir, belki de Garp’ın Şark’ı ezmesine başkaldırısı bu yüzdendir… (Bu işin şaka tarafı…)
Özel hayatında da aykırı bir adamdır Sartre. Simone de Beauvoir ile “yüzyılın en özgür aşkı”nı yaşadığı hakkında kitaplar yazıldı.
Toplumun genel normlarına uygun olmayan bir cinsel hayatları vardı. İkisinin de hayatlarına başkaları da girdi. Birbirlerine karşı hoşgörülü davranıyorlardı. Hatta yataklarına üçüncü bir kişiyi de aldıkları yazıldı, çizildi…
Bir nevi cinsî sapıklıktı diyebiliriz…
Eğer namus anlayışını sorgulamaya kalksak:
Toplamda yirmi iki karısından seksen çocuk sahibi olan Suud Kralı Abdülaziz bin Suud hangi cinsî sapıklığı temsil ediyordu?..
Hareminde kırk cariye ile halvet eden ve aynı zamanda İslâm Halifesi olan Osmanlı Padişahlarını nasıl tarif edeceğiz?..
Ama biz biliyoruz ki, Sartre’ın namusu, aydın namusuydu…
***
Aziz Nesin’in “Ah Biz Ödlek Aydınlar” tanımına uymayan, aksine çok cesur bir aydındı. Çağdaşları, onun için “çağının tanığı ve vicdanı” deyimini kullandılar.
Solcuydu. Fransız Komünist partisini hem eleştiriyor hem de destekliyordu. Sovyetler Birliği 1956 yılında Macaristan’a girdiğinde; Fransız Komünist Partisine verdiği desteği çekti…
Fransa’nın Cezayir’i işgaline ve yaptığı katliamlara şiddetle karşı çıktı. Çıkardığı bir dergiyle çok etkili oldu…
***
Geliniz burada bir haşiye açalım.
Kürt kökenli olan Yaşar Kemal, birkaç defa Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterildi. Romanları birçok farklı dile çevrilen Yaşar Kemal, Batılıların söylemesini istedikleri şeyleri reddettiği için ona ödül vermediler.
İnancını bilmem ama onun da aydın namusu vardı.
Ancak Avrupa’da bir yerde “Bir buçuk milyon Ermeni’yi kestik, kırk bin Kürt’ü öldürdük” diyerek, Yaşar Kemal’in onda biri bile olamayacak çaptaki birine Nobel Edebiyat Ödülü verildi! Haşiyeyi kapatmadan soralım: Aynı ödülü alan Mısırlı yazar Necip Mahfuz’un hem kendi ülkesinde hem de dünya çapında bir ağırlığı var. Peki ya bizimkinin ülkemizde ya da dünyada hangi ağırlığı var? Edebiyat çevresindeki bir avuç insandan başka adını bile doğru dürüst bilen yok!
Haşiyeyi kapatıp maksada dönelim.
***
Jean-Paul Sartre, yani şaşı filozof, 1964 yılında kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddetti… Ödül demek, bir milyon Amerikan doları demektir. Ve kendisi varlıklı bir insan değildi. Onun varlığı, üstüne titrediği “varoluşçuluk” felsefesi ve dik durabilen “aydın namusu” idi…
***
Charles de Gaulle, İkinci Dünya Savaşında Almanlara karşı, önce İngiltere’den, bilahare de Cezayir’den dağılmış Fransız ordusunu toparlayan ve Almanlara karşı başarılı olan bir asker ve devlet adamıydı. 1958 yılında Fransa Cumhurbaşkanı ve bilahare de “Beşinci Cumhuriyet”in de mimarı oldu.
Kendisine, ülkedeki en şiddetli muhalefeti Jean-Paul Sartre yapıyordu.
Her yerde ve her devirde olduğu gibi, Fransa devlet katında da yalakalar vardı. Bir gün toplanıp Charles de Gaulle’ün huzuruna çıktılar. “Haşmetmeap, bu Sartre denilen adam çok oluyor, şunun ipini çekin artık” dediler…
İki dünya savaşı yaşamış, feleğin çemberinden geçmiş bir asker ve devlet adamı olan General De Gaulle, onlara, iki kelimelik bir cümleyle cevap verdi: “Jean-Paul Sartre Fransa’dır!”
***
“1974 yılında Sartre’ın gözleri büyük oranda görmez oldu. Bu nedenle politik etkinlikleri yavaşladı, ancak her zaman yine de Batı’nın Doğu üzerindeki baskılarına karşı etkinliklerde bulundu ve insan hakları konusunda her zaman duyarlı oldu. Bu tutumuyla, Aydınların yeri ve rolü konusunda hem teorik hem de pratik bir örnek oluşturdu.”
***
Savaş kışkırtıcılığının trend olduğu bugünlerde; ben oturup bunları niye yazıyorum?!
Gençler telefonları ile oynayacaklarına bunları okusunlar, öğrensinler, fikir üretsinler. Gizli ajandası olanların artık açıkça ülkemizi sürüklemeye çalıştıkları cehlin karanlık dehlizine sokmalarına izin vermesinler. Ömrümün son kertesinde; aydınlık yüzlerin ışıltıları altında, hakkın, adaletin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü, yeni nesillerin refah içinde yaşadığı bir ülkemiz olsun istiyorum…
***
DİP NOT: Bu satırların yazarının nazarında, kendi yazarımız ve fikir adamımız Kemal Tahir, on tane Jean-Paul Sartre eder.  Biz ne yaptık? 63 yıllık ömrünün 12 yılını, hiç uğruna hapislerde geçirttik. Küflü hapishane koğuşlarında, mum ışığında sabit kalemle samanlı sarı kâğıtlara romanlar, denemeler yazdı. Devlet Ana, Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Kurt Kanunu, Yorgun Savaşçı, Rahmet Yolları Kesti ve daha niceleri… Gençler okusunlar diyeceğim ama İnternetteki fiyatlara baktım, el yakıyor…
Bu ülkenin Kültür Bakanlığı neden ucuz kitaplar bastırıp sattırmaz, anlamıyorum.

Devamını Oku

Hukuk ve Çürümüşlük!..

Bugün geldiğimiz noktada; devletin meşru temelleri birer ikişer söküldü ve sökülmeye devam ediyor…
Ama nedense hiç kimse mazrufa bakmıyor; ülke adına söz sahibi olabilecek siyasetçiler ve yazan-çizen herkes, zarfın üstüne yazılanlarla yetiniyor.
Anayasa ve devletin gücünü temsil eden kanunlar çerçevesinde; ne yazık ki nadiren de olsa her meşru çıkış satıhta kalıyor. Kimsenin arzın merkezine inmeye ceht etmesine gerek yok, zaten mümkün de değil. Ama yaşanılan bütün olumsuzluklara derinlemesine inilmeli ancak inmeye kimse cesaret edemiyor. Yaratılan korku iklimi, her gün biraz daha bizi cehlin zifiri karanlığına sürüklüyor. Bugünümüz dünden, dünümüz bir önceki günden beter…
***
Aşağıda okuyacağınız yazıyı, 03 Ekim 2012 tarihinde yazmışım. Yani 7 yıl önce…
O tarihte henüz AKP ile Fethullah Gülen Cemaati kapışmamış, baştan aşağı battıkları çamur deryasının kapısı daha halka açılmamıştı. Onlar, hâllerinden çok memnundular ve el ele - gönül gönüle hukuk sistemimizin ırzına geçmeye çalışıyorlardı…
Ve bizim, o gün bu yazıda olasılık olarak analiz ettiğimiz hususların yedi yıl içinde nasıl birer ikişer gerçekleştiğinin şahidiyiz bugün…
***
Buyurun bakalım neler yazmışız…

Toplumdaki çürümüşlük hukuka da sirayet ederse (ki mukadderdir, eder) toplum tamamen çamur deryası içinde debelenir ve kendi kendini yönetmekten aciz duruma düşer...
Çıkış için ancak çok büyük bir devrim gerekir.
Hukuk, mevcut otoritenin emrine girerse (ki mukadder değildir, basiretsiz ve kişiliksiz kimselerin menfaatlerine kurban gider çoğunlukla) topyekûn millet de otoriteye teslim edilmiş olur...
***
Çağdaş demokrasilerde hukuk, yargıçların vicdanına teslim edilmekten çok toplumun genel anlamda çürümüşlüklere teslim edilmemesi için ve toplumu her türlü belâdan koruyacak kanunlarla sağlanır. O kanunlar ki, toplum vicdanıyla yargıçların vicdanî kararlarını asgarî müşterekte eşitlemeyi hedefler.
Ki, her kanun hukukî değildir.
İdeolojik doktrinlerin hüküm sürdüğü ülkelerin yönetimlerinde çıkarılan kanunlar, çoğunlukla ideolojiyi ve o ideolojinin devlet yönetimine oturttuğu kimseleri koruma altına alır. Onların çıkarlarını, toplumun çıkarının üstünde tutar ve dolayısıyla yargı eliyle bir baskı rejimi kurar...
Baskılardan bunalan toplum, hukukun da teslimiyetiyle hak arayışından mahrum olur ve hakkını çoğunlukla gizli yollardan veya gayri hukukî anlayışlarla koruma yoluna sapmak zorunda kalır. Bu durumda otoritenin memuru işi rüşvete döker ve toplumsal çürümüşlüğün esası da bu yolla başlar...
***
Demokratik yollarla iktidarı ele geçiren kimi art niyetli kişiler veya gizli ajandası olan kesimler ise, topluma tamamen egemen olabilmek için önce hukuku teslim almanın, yargıçları vicdanî kararlardan çok ya ideolojiye hizmete ya da gizli emellerine hizmet etmeye mecbur duruma düşürmenin yollarını seçerler...
Hedefe ulaşabilmek için de, öncelikle toplumdaki aydın çevrelerin hak gaspıyla veya hukukun teslimiyetinden doğan şartlardan yararlanmak suretiyle susturulması, yaratılan korku dalgalarıyla sindirilmesi ön plana çekilir.
Aydını susturulmuş bir toplumun ana damarları kesilmiş olduğuna göre; artık sıra avamı kayıtsız şartsız teslim almaya gelmiş demektir. Onun başlıca yöntemleri de etkin ve yoğun bir propaganda sistemini devreye sokmak, hitabet sanatının zirvesine çıkmak, bazen millî duyguları coşturmak, gösterişli işlerle göz boyamak ve arada başkaldırmaya kalkanların anında başını ezmek suretiyle korku dağları yaratmaktır...
***
Başarıya ulaşıldığında sistem artık işlemeye başlamıştır ve kendi yalakalarını yaratmıştır demektir. Bundan sonra, baştakinden çok etrafına kümelenmiş yalaka ve tetikçiler vazife başındadırlar çoğunlukla.
Aralarda ayağa kalkan vicdanî sesler, önce onlar tarafından kesilir olmuştur artık...
Nutuklar, sonu bir türlü gelmeyen hamaset haykırışları bazı kesimleri alenen kandırıyor olsa da, ezilen toplum kesimlerinin de ellerinden bir şey gelemez durumdadır...
Gidiş, toplumun felâkete sürüklendiği gidiştir ama bir eli yağda bir eli balda olanların da çarkları tıkır tıkır dönmektedir.
***
Bu çark ne zamana kadar dönerin cevabını tarih veriyor aslında. Ama gelin görün ki tarih, tekerrür etmekten de bir türlü bıkmıyor!
Mâşerî vicdanın tarumar ettiği dikta rejimleriyle doludur tarih sayfaları. Tarihin süzgeci, binlerce yılın tecrübesiyle mâşerî vicdanı evrensel hukuk kurallarının içine yerleştirmiştir. Yani günümüzde evrensel hukuk demek, mâşerî vicdanın sesi demektir. Hukukî düzen, kanunlardan çok toplumun vicdan sesiyle sağlanır. Yeter ki yargıçlar, diktatörleri himâye eden kanunlardan çok vicdanlarıyla karar versinler...
***
İçten fethedilmiş bir yargı silsilesi, hukuktan ve mâşerî vicdandan uzaklaşmış, açık veya gizli emellere teslimiyet bayrağı çekmiş ve toplumun geneli yerine onlara hizmet ediyor demektir.
***
Tarihin gözümüzün önüne serdiği tecrübelerden asla ders almıyoruz.
Yetmiş yıl bir ideolojinin esiri olmuş Sovyet toplumları, adı konulmamış bir devrim ve çağdaş dünyaya açılmak gibi bir evrim yaşamış olsalar da; yirmi yıldır (şimdi 27 oldu) ne hukukî ne de toplumsal çürümüşlükten kendilerini kurtarabilmiş değiller!..

Devamını Oku

Batı’da Aydınlanma Çağı ve Aydının Tarifi

Epeydir kafamda tasarladığım ama bir türlü oturup da yazamadığım bir konudur bu. Son birkaç yılda ülkemizde önüne gelen: “Aydınlar olarak” “ Ben bir aydın insan olarak” “Aydınlar mektup yazdılar” “ Aydınlar özür dilediler” ve sair söylemlerle bir “Aydın Havası” çalıyor.

Geliniz “Aydın” tarifi yapmadan önce bir “Batı’da Aydınlanma Çağına” kadar gidelim. Neler olmuş, kimler bu akıma katılmış ve ‘Aydınlanma Manifestosu’nu kimler kaleme almış, kimler nasıl savunmuşlar ve nereye ulaşmışlar ona bir bakalım.

AYDINLANMA ÇAĞI

Aydınlanma nedir: Eleştirel felsefenin babası kabul edilen Immanuel Kant (22 Nisan 1724 Königsberg – 12 Şubat 1804 Königsberg, bugünkü Kaliningrad) şu tarifi yapar “Aydınlanma, insanın kendi kusuru nedeniyle içinde bulunduğu erginlik öncesi durumdan çıkışı olarak tanımlanır. Ergin olmayış, insanın bir başkası tarafından yönetilmeksizin kendi aklını kullanma yeteneğinden yoksun olma durumudur. Bu durum, akıl yetersizliğinden değil de, insanın başkasının yönetmesine gerek kalmadan kendi kendini yönetecek kararlılık ve yüreklilik eksikliği sonucu ortaya çıkıyorsa, bütünüyle bizim hatamızdan kaynaklanıyor demektir. Sapare aude! (Kendi aklını kullanma yürekliliğini göster.) İşte Aydınlanmanın sloganı.” (1784)

XVIII. yy ENTELEKTÜEL HAREKETİ VE BU HAREKETİ BAŞLATAN AYDINLAR

XVIII.yy aydınları “İnsanın belirgin özelliği bilme ve öğrenme yetisidir; insanlar yetisini önyargılara ve kör inançlara karşı kullanmak zorundadır.” teziyle ilk kez ilâhî esine ve dini otoriteye karşı önceliği akla ve deneyime vermiş olan Galilei’nin , Descartes’ın ve Newton’un mirasçıları olarak ve o yüzyılın aydınları John Locke (29 Ağustos 1632 – 28 Ekim 1704) ve Pierre Bayle’İ (1647-1706) izleyerek ermişlerin yaşamı gibi sözde ilâhî gerekçeleri veya doğaüstüne dayalı açıklamaları çürütmek amacıyla, eleştirel bir yöntem belirler ve aynı süreçte ilâhî hukuka dayanan monarşiyi eleştirmeye başlarlar.

Montesquieu (1689 – 1755) Avrupa ve özellikle İngiltere’ye yaptığı bir seyahatten sonra, yeni bir tarih felsefesi formüle eder. “Her monarşi yönetiminde, gerek ahlaki, gerek maddi birtakım genel nedenler vardır. Bu nedenler o monarşiyi yükseltir, destekler veya yıkılıp gitmesine neden olur; meydana gelen olaylar bu nedenlerin etkisiyle gerçekleşir.” ( Considerations sur les Causes de la Grandeur des Romains et de Leur Décadence, 1734)
Montesquieu, 1748 yılında Kanunların Ruhu Üzerine (Del’ Esprit des Lois) adlı eserini yayımlar ve büyük bir başarı kazanır. Bir dönüm noktası olan bu eserinde, siyasi düzenleri analiz ederken bir ülkenin yasalarını, onun törelerine, iklimine ve ekonomisine bağlayan kaçınılmaz ilişkileri açıkça anlatır. Monarşik düzenin göreceliğini açık saçık ortaya koyar.
Bir yıl sonra Denis Diderot, (5 Ekim, 1713 - 31 Temmuz, 1784) Görenlerin Yararına Körler Hakkında Mektup ( Lettre sur les Avaugles à L’usage de Ceux Qui Voient, 1749) adlı eserini yayımlar. Geroges Buffon da (1707 – 1788) Genel ve Özel Doğa Tarihi ( Histoire Naturelle Générale et Particuliére, 1749) adlı eserinin birinci cildini yayımlar. 1751’de de gene Diderot ve Jean le Rond d’Alembert’in (1717 – 1783) hazırladığı Ansiklepodi’nin birinci cildiyle, Voltaire’in XIV. Louis Asrı (Le Siecle de Louis XIV) eserleri yayımlanır.

Böylece 1750 – 1775 yılları arasında Aydınlanma Çağı’nın temel düşünceleri netleşir ve yayılmaya başlar. İngiliz kurumlarının ve İngilizlerin sahip olduğu özgürlüklere hayran olan Voltaire, (1694 – 1778) XV. Louis’nin yönetimine şiddetli eleştiriler yöneltir. Voltaire, gerek Felsefe Mektupları (Lettres Philosophiques) gerekse İngiltere mektupları (Lettres Anglaisas 1734) ve de kitaplarında bilhassa da yazışmalarında entelektüel bakış açılarını ortaya koyar ve büyük bir etki sağlar. Toplumsal konularda ılımlılık göstermesine rağmen, adalet konusundaki haksızlıklara, fanatizme ve hoşgörüsüzlüğe şiddetle karşı çıkar. Ve onun döneminde Fransız Aydınlanması, Avrupa’nın kültürlü kesimini adeta fetheder. Voltaire, 1765’te şunları yazar : “ Akıllarda bir devrim gerçekleşti, Aydınlanmanın her köşeye yayıldığına şüphe yok.”

AYDINLANMA ÇAĞINDA ANA UNSURLARIN TARİFİ (ÖZETLE)

Aklın hakları: Lambert Markizi 1715’te “Felsefe yapmak, akla onurunu bütünüyle teslim etmek, ona haklarını kazandırma, geleneğin ve otoritenin boyunduruğunu sarsmaktır” diye yazar. Aydınlanma düşüncesinin ortak temeli, aşkınlığın gerçeklikten önce geldiğini savunan metafiziği dışlamaktır.

Doğa rasyoneldir: Gerçeklik, fiziki dünyada, pratik evrende aranır. Dogmalar ve esinlenmiş gerçeklikler bir kenara atılarak gözler insanların ve nesnelerin somut dünyasına çevrilir. Akıl, dinin her şeyi açıklama, her şeye nokta koyma iddiasına karşı çıkar.

Özgürlük: “İnsanın doğadan aldığı ve sahip olabileceği iyi şeylerin en değerlisi olarak kabul edilen durum, özgür olmaktır. Bu durum ne bir başka durumla değiştirilebilir, ne satılabilir, ne de yitirilebilir; çünkü bütün insanlar doğal olarak özgür doğar, yani bir efendinin boyunduruğu altında değillerdir; kimsenin bir insanı mülkü olarak görmeğe hakkı yoktur. Bu durum gereğince de insanlar, kendilerince iyi kabul ettikleri her şeyi yapma gücünü, doğanın kendisinden almışlardır. Eylemlerini kendi keyiflerine göre yapma, mülklerini istedikleri gibi tasarruf etme hakkına sahiptirler. Yeter ki tabii oldukları hükûmetin yasalarına aykırı bir şey yapmasınlar.” Louis de JAUCOURT (1704 – 1779)

AYDINLANMA’NIN MANİFESTOSU – Encyclopédie- Ansiklopedi

Filozof Denis Diderot ve matematikçi d’Alembert’in ortak hazırladıkları ve yayımcı Le Breton’un yayımladığı ve onlarca yazarın yer aldığı, 71.818 madde, 25 yıllık bir çalışmanın sonucu ortaya çıkan 17 cilt metin, 11 cilt tutan resimli oymabaskı planşlar. Kendi yüzyılının bir yayıncılık şaheseridir. Aydınlanma’nın en ateşli savunucusu Diderot ‘nun yanı sıra VoltaireMontesquieu, Rousseau, Buffon, Helvétius, d’Holbach, Quesnay, de Jaucourt, Grimm ve Turgot’nun katkılarıyla Aydınlanma Çağının başlamasını ve yayılmasını sağlayan ve de Aydınlanma’nın tüm ana fikirlerini ortaya koyan gerçek bir manifesto.

Ana başlıklar: Keyfiliğe karşı özgürlük için mücadele, Hoşgörüsüzlüğe karşı çıkma, Doğal eşitlik, Liberalizm ve yararcılık, Duyularla öğrenme, Aydın despotluğunun çelişkileri, Akılcılık.

Ayrıca radikal demokrat kavramları savunan Jean-Jacques Rousseau’nun,(1712 – 1778) Toplum Sözleşmesi ( Du Contrat Social, 1762) isimli eserini de bu kategoriye dâhil edelim.

AYDIN İNSANIN TARİFİ

Sözlük tarifi: Okumuş, kültürlü, ileri düşünceli, geniş bir bilgi birikimine sahip, ülkesinin ve insanlığın sorunlarıyla ilgilenen ve çeşitli biçimlerde (özellikle yazarak) kendini ifade eden kişi. Entelektüel. Münevver.

Bir başka tarif: 1960’larda Zeki SOFUOĞLU’nun bir konferansında söylediği ve Şevket Süreyya Aydemir tarafından 1970’li yıllarda yazdığı bir yazıda yer alan "aydın" ın nitelikleri:
- Aydın, evvela, bir fikir, amaç (ülkü) ve karakter sahibi olacaktır. Amaç, ya da ülkü bir inanıştır. Bu inanılışa ise ihanet edemez.
-Aydın, kandırmaz. Fakat inandırır. İnandırma yolunda ise, ancak bilime ve yüksek müspet bilgilere yer verir. Kafasında dokunulmaz "tabu"ların yeri yoktur.
-Aydın cesurdur. Medeni cesaret sahibidir. Medeni cesaret ise, aydın için kahramanlık değil, doğal vasıftır.
-Aydın hakikat bildiği, gerçek bildiği şeyi kendisine saklamaz. Onu yaymayı da vazife bilir.
-Aydın toplumun hayrını ve çıkarlarını, kendi hayrının ve çıkarlarının üstünde tutar. Topluma verir, ama toplumdan karşılığını beklemez.
-Aydın, bağlandığı ilkelere uygun bir yaşam sürdüren, dürüst ve feragatli bir insandır. Onun yaşamı ile prensipleri arasında çelişme yoktur.
Bize göre de: Sadece bir kör ideolojiye saplanıp her türlü hak ve özgürlüklere set çeken; bir fikri insanların gözüne gözüne sokup, dayatan kişi aydın değildir.
Aydın, sadece ve sadece vicdanıyla aydındır…

Devamını Oku

Pazar Hikâyeleri…

Efendim, burası Türkiye… Gazete veya İnternet sitelerinde köşe yazan, dünya çapında meşhur ve büyük muharrirler, gün oluyor ki, hayâl dünyalarını köşelerine yansıtarak; hükûmetler indirip hükûmetler kuruyorlar…
Hatta iki gün öncesine kadar; İran’da devlet yıkıp yerine iki devlet kuranlar da vardı. Gemi azıya alıp dünyayı yönetmeye kalkanlar bile var. İbadullah…
Bizim öyle bir maharetimiz yok. Mahallemizde yedi kişiden mütevellit bir halı saha takımı bile kuramıyoruz.
Onun içindir ki; geliniz biz, bütün bu mütekebbirlerden azâde; bir yudum pazar günü atmosferi soluyalım…
*** 

Üç ayrı yaşanmış hikâyemiz var bugün…
***

“BUUDA İNSAN VAA MI?”

Urfa Akçakale’de askeriz… 1970’li yıllar…
Uçsuz bucaksız Harran ovasının Suriye sınırını kaçakçılardan korumakla görevliyiz…
Henüz PKK terör belası ülkenin başına musallat olmamıştı. Atlı-katırlı kervanlarla kaçak mal taşındığı ve sürüler hâlinde koyun kaçakçılığının yapıldığı yıllardı…

Hemen her hafta en az bir kere olduğu gibi, o gün yine bir ihbar gelmişti… Çok büyük bir koyun sürüsü karşıya geçirilecekti…
Tabur komutanımız emir verdi: Taburda hiç kimse kalmayacak! Her üç hatta da neredeyse adım başı asker konuşlandırılacak!
Üç hat; birinci hat, tam sınırın “pasavan veya iz tarlası” denilen, traktörle sürülmüş, üstünden kuş izinin dahi belli olduğu sınır boyunca uzanan şerit tarlanın hemen yanıydı. İki adım ötesi mayın tarlası…
İkinci hat, aynı zamanda orta hat. Kaçakçılarla ilk teması kuracak ve müsademeyi başlatacak olan hat…
Üçüncü ise, sınıra paralel giden stabilize veya şose yolların hemen paralelindeki hat. Görevi, uyarı ateşiyle diğer iki hattı haberdar etmek…

Tabur olarak asker karavanasını kendi levazım birimimiz hazırlıyordu. Et ihtiyacı için de taburun kendisi koyun besliyordu. Asker içinden bir de çoban seçmiştik, koyunları yaymak, otlatmak onun göreviydi…

O gece taburdan çıkan son araca (Unimog-S) ben komuta ediyordum. Emir gereğince o güne kadar eline silah verilmemiş, hiçbir hatta gece sabaha kadar nöbet tutmamış çobanı da almıştım… Depoda G-3 tüfeği kalmadığı için, çobana, eski piyade tüfeği dediğimiz 5 patlar bir tüfek verdim… Tüfek, çobandan daha uzundu…

Hâsılı kelâm, diğer askerleri mevzilerine attıktan sonra, çobanı üçüncü hatta bir mevziye götürdüm. Daha az tehlikeli olduğu için, çobana daha uygun olur diye düşündüm.
Mevziye geldik, indim arka kapıyı açtım ve çobana “Haydi, in bakalım” dedim…

Yavaş yavaş indi, etrafa bakmaya çalıştı ama nafile… Zifiri karanlıkta hiçbir şey gözükmüyordu… Tüfeğin dipçiğini hafif yerden yukarıda taşıyarak bana yaklaştı… Çok korktuğu belliydi. Denizli’de, yani memleketinde de yalnızca çobanlık yapmıştı. Bütün dünyası koyun otlatmak olan bu gariban asker, birazdan yüzlerce izli merminin havada uçuştuğu bir müsademenin tam ortasında kalacaktı…

Gözlerini ve mimiklerini göremiyordum ama sesi tir tir titrediğini gösteriyordu.
Korku dolu o ses tonuyla sadece şunu sordu:
“Buuda insan vaa mı?
O ses, bir ok gibi içime saplandı.
Kendimi toparladım ve hiç tereddüt etmeden:
“Evet, var” dedim… 
“Ben varım! Bin arabaya, beraber devriye gezeceğiz!”

İhbar asılsız çıktı… O gece müsademe olmadı. Garip çobanımız yine koyunlarını gütmeye devam etti…
(14.10.2017)

***

“GERİ GIR GUZU”

Bu sabah aklıma geldi, bunu yazmalıyım dedim…
Payız (sonbahar) aylarıydı…
Sosgert’den rahmetli Mikayil Aküzüm, çok koyun beslerdi… 
Çoban yok, oğlu Tuncay, o zamanlar 10-12 yaşlarında falandı. Babasıyla beraber koyunları Gölveren ile Gülümağa bulağının arasında yaymışlar…
Akşam güneşinin ışınları yamaçlara vurmuş, hafiften serin bir hava var…
Cennet mekân Mikayil emi, ellerini arkasında birleştirmiş, başı önünde düşünerek sürünün gidişine eşlik ediyor…
Tuncay da arkasında…
Sürü, otlaya otlaya ilerlerken, Mikayil emi aniden oğluna sesleniyor:
“Geri gır guzuuuuuu”
Tuncay, elindeki değneğini havada sallayarak koşuyor ve sürüyü geri çeviriyor…
Bu defa aksi yöne gidiş başlıyor…
Mikayil eminin elleri yine arkasında, başı yine önüne eğik, yine derin düşünceli…
Bir müddet sonra yine aynı komut sesi duyuluyor:
“Geri gır guzuuuuu”
Tuncay, yine sürünün önüne fırlıyor. Yine çevik hareketlerle sürüyü gerisin geri çeviriyor…
Yine bir müddet sonra aynı emir tekrar ediliyor ama her seferinde emir kipinin yanında da bir şefkat, bir sevgi belirtisi var:
“Geri gır” bir emirdir ama “guzu” can pâreye, candan sesleniştir…
Ve eminim ki, o “geri gır guzu” seslenişleri, bin bir derdin allak bullak ettiği zihinlerde yarattığı sıkıntının sonucunda “gayri ihtiyari” söylenmiş sözlerdir…
Tıpkı bu sabah, bin bir düşüncenin beynimi esir aldığı anlarda, farkında olmadan evdeki kedime birkaç defa “guzu balam, guzu balam” diye seslendiğim gibi…

(22 Ağustos 2017 / Facebook sayfamdan)

***

MUZ VE DESPOTİZM!

Yer, İran-Azerbaycan sınır kapısı…

Dün, İran’dan Azerbaycan’a geçişlerde çok dehşetli bir hadiseye şahit oldum. Gümrük geçişinde yapılan kontrolde bir kadının çantasından beş adet muz çıktı…
Kadına dediler ki, “Muz getirmek yasaktır.”
Kadın, ağlamaklı bir ses tonuyla:
“Doktordan geliyorum. Torunum kapının önünde beni bekliyor. Elimde olan bütün paramı doktora, iğneye, ilaca verdim. Son kalan birkaç kuruşumla torunuma bir kilogram muz aldım. Torunumun yanına eli boş gitmek istemedim ama elimde kalan son param ancak bu muzlara yetti. İzin verin götüreyim.”

Kadıncağızın bu sözleri de dikkate alınmadı. Kalbi taş kesilmiş yırtıcılara bu sözler tesir etmedi…
Kadın bir süre daha yalvardı ama karşı tarafın direncini kıramadı ve onlara kalmasın diye beş adet muzu onların gözleri önünde bir çırpıda yedi bitirdi…
Çok cesur olduğunu gözlemlediğim kadın, gümrük memurları karşısında pes etmedi ve onlara:

“Dert değil, siz kudurmuşluğunuza devam edin. Ben, torunuma muz yerine gözyaşlarımı götürürüm. Ama bilin ki bu gözyaşları, o kadar çoğalacak ve sel olacak ki; sizler olmasanız da çocuklarınız bu sele gark olup boğulacaklar…”

Azerbaycan’daki mevcut durumun çok kısa özetidir bu…
***

(Cavid Alişov’a teşekkürler…)
(16 Ekim 2013’te Haberx’teki köşemde yayımlamışım.)

Devamını Oku

Kim Deli, Kim Veli…

Akıl hastanesi civarından geçen bir vatandaş, tel çitin iç tarafından dış dünyayı seyreden bir deliye:
-Hey! Siz içeride kaç kişisiniz? diye sorar.
Deli, hiç tereddüt etmeden soruya soruyla cevap verir:
-Peki, ya siz dışarıda kaç kişisiniz?

İşin inceliğini anlayanlara da biz soralım:
-Sizce içerideki mi daha akıllı yoksa dışarıdaki mi?

***

ABD Başkanı Donalt Trump için çok yakıştırmalar yapıldı.

-Deli
-Patavatsız
-Kafadan çatlak
-Kaçık
-Bunak
Ve sair, ve sair…

Ancak…

Kendisine soru soran yandaş troliçenin teşhisini iki dakika içinde koyacak kadar da akıllıdır.
Var mı itirazı olan?!

***

Bu ülkede gazetecilik de, köşe yazarlığı da ayağa düştü.
Kelime dağarcığında toplam yüz kelime olmayan insanlar köşe yazıyor…
Kınamamak lâzım.
Zira…
Günlük konuşma dili ile yazı dilinin farklı olduğundan haberi yoktur. Mutfakta aile bireyleri ile yaptığı konuşmaya benzer bir dille yazı yazıyor. Üslûp müslup hak getire!
Bizim Kars deyimiyle: Ağ ottan* balta sapı. Biri kırılsa birini daha saplarsın!

***

Hele hele söz sanatlarından zerrece haberi yoktur. Bırakın okuyup öğrenmeyi; duymamıştır bile!
Meselâ:
Teşbih (Teşbih-i Beliğ – Temsili Teşbih)
İstiare (Açık İstiare – Kapalı İstiare – Temsili İstiare)
Mecaz-ı Mürsel
Kinaye
Teşhis ve İntak
Tariz
Tenasüp
Tevriye
Tecahül-i Arif
Hüsn-i Talil
Tezatlık
Leff-ü Neşr
Telmih
Mübalağa
Tekrir
Nida (Ünlem işaretiyle karıştırmayınız. Seslenme biçimlerini içerir. Nazım ve nesire coşku katmak için kullanılır.
İstifham
Rücu (Dönekler için vazgeçilmez bir söz sanatı biçimidir.)
Terdid
Kat’ı (Kesme)
Sehl-i Mümteni
Akis (yansıtma)
Cinas
Aliterasyon
Seci
İrsal-i Mesel
Alegori
İroni
Hiciv (Taşlama)
Bunlardan hiç haberi olmayan nice nevcivan ortalıkta arz-ı endam ederek sözde makale döktürüyor. Ayrı veya bitişik yazılacak “de, da ile ki“yi de bilmiyor.
Sonra da kalkıp bende-i hakirin bol bol teşhis, teşbih, ironi ve alegori içeren yazılarımı aklınca beğenmiyor…
Canı sağolsun. Bu ülke cehl-i mürekkep kaynayan bir ülkedir. Elbette ki kimseden şekvâmız olmayacaktır…

***

Bir tarihte; yandaş mevkutelerden birinde köşe yazarlığı yapan biriyle kapışmış ve onu “Kelime dağarcığı yüz kelimeyle sınırlı bir cehl-i nısıf” diye tavsif etmiştim. Her gün mutlaka birini gûşe-i mundarında ameliyat masasına yatırıp aklınca kesip biçen bir meczup…

Sonra aradan bir hayli zaman geçti. Ceride-i Fecr-i Cedid’den kovulan bir köşe yazarı için, mezkûr ceridenin ser muharririne itiyadınca yaylım atışları yaptı. Ser muharrir cevap vermeye tenezzül etmeyince, ceride içinden bir başka köşe yazarı cevap vererek, bunun için “Seksen kelimeyle yazan cahil” diye bahsedince; bende-i hakir, çok daha önceden yirmi kelime daha fazla diyerek cömert davranmışım diye üzüldüm.

***

Efendim, kabul buyurunuz ki kısa bir hasbihâl etmiş olduk. Sürç-i lisan ettiysek affola…

 

*: Ağ ot, meralarda, çayırlarda biten, acı olduğu için hayvanlar tarafından yenmeyen, yenmediği için de seyrek aralıklarla tek başına kalarak uzayan ve hiçbir şeye yaramayan bir bitkidir

Devamını Oku