Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir Avcılar
  • Doğum tarihi 08 November
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Batı’da Aydınlanma Çağı ve Aydının Tarifi

Epeydir kafamda tasarladığım ama bir türlü oturup da yazamadığım bir konudur bu. Son birkaç yılda ülkemizde önüne gelen: “Aydınlar olarak” “ Ben bir aydın insan olarak” “Aydınlar mektup yazdılar” “ Aydınlar özür dilediler” ve sair söylemlerle bir “Aydın Havası” çalıyor.

Geliniz “Aydın” tarifi yapmadan önce bir “Batı’da Aydınlanma Çağına” kadar gidelim. Neler olmuş, kimler bu akıma katılmış ve ‘Aydınlanma Manifestosu’nu kimler kaleme almış, kimler nasıl savunmuşlar ve nereye ulaşmışlar ona bir bakalım.

AYDINLANMA ÇAĞI

Aydınlanma nedir: Eleştirel felsefenin babası kabul edilen Immanuel Kant (22 Nisan 1724 Königsberg – 12 Şubat 1804 Königsberg, bugünkü Kaliningrad) şu tarifi yapar “Aydınlanma, insanın kendi kusuru nedeniyle içinde bulunduğu erginlik öncesi durumdan çıkışı olarak tanımlanır. Ergin olmayış, insanın bir başkası tarafından yönetilmeksizin kendi aklını kullanma yeteneğinden yoksun olma durumudur. Bu durum, akıl yetersizliğinden değil de, insanın başkasının yönetmesine gerek kalmadan kendi kendini yönetecek kararlılık ve yüreklilik eksikliği sonucu ortaya çıkıyorsa, bütünüyle bizim hatamızdan kaynaklanıyor demektir. Sapare aude! (Kendi aklını kullanma yürekliliğini göster.) İşte Aydınlanmanın sloganı.” (1784)

XVIII. yy ENTELEKTÜEL HAREKETİ VE BU HAREKETİ BAŞLATAN AYDINLAR

XVIII.yy aydınları “İnsanın belirgin özelliği bilme ve öğrenme yetisidir; insanlar yetisini önyargılara ve kör inançlara karşı kullanmak zorundadır.” teziyle ilk kez ilâhî esine ve dini otoriteye karşı önceliği akla ve deneyime vermiş olan Galilei’nin , Descartes’ın ve Newton’un mirasçıları olarak ve o yüzyılın aydınları John Locke (29 Ağustos 1632 – 28 Ekim 1704) ve Pierre Bayle’İ (1647-1706) izleyerek ermişlerin yaşamı gibi sözde ilâhî gerekçeleri veya doğaüstüne dayalı açıklamaları çürütmek amacıyla, eleştirel bir yöntem belirler ve aynı süreçte ilâhî hukuka dayanan monarşiyi eleştirmeye başlarlar.

Montesquieu (1689 – 1755) Avrupa ve özellikle İngiltere’ye yaptığı bir seyahatten sonra, yeni bir tarih felsefesi formüle eder. “Her monarşi yönetiminde, gerek ahlaki, gerek maddi birtakım genel nedenler vardır. Bu nedenler o monarşiyi yükseltir, destekler veya yıkılıp gitmesine neden olur; meydana gelen olaylar bu nedenlerin etkisiyle gerçekleşir.” ( Considerations sur les Causes de la Grandeur des Romains et de Leur Décadence, 1734)
Montesquieu, 1748 yılında Kanunların Ruhu Üzerine (Del’ Esprit des Lois) adlı eserini yayımlar ve büyük bir başarı kazanır. Bir dönüm noktası olan bu eserinde, siyasi düzenleri analiz ederken bir ülkenin yasalarını, onun törelerine, iklimine ve ekonomisine bağlayan kaçınılmaz ilişkileri açıkça anlatır. Monarşik düzenin göreceliğini açık saçık ortaya koyar.
Bir yıl sonra Denis Diderot, (5 Ekim, 1713 - 31 Temmuz, 1784) Görenlerin Yararına Körler Hakkında Mektup ( Lettre sur les Avaugles à L’usage de Ceux Qui Voient, 1749) adlı eserini yayımlar. Geroges Buffon da (1707 – 1788) Genel ve Özel Doğa Tarihi ( Histoire Naturelle Générale et Particuliére, 1749) adlı eserinin birinci cildini yayımlar. 1751’de de gene Diderot ve Jean le Rond d’Alembert’in (1717 – 1783) hazırladığı Ansiklepodi’nin birinci cildiyle, Voltaire’in XIV. Louis Asrı (Le Siecle de Louis XIV) eserleri yayımlanır.

Böylece 1750 – 1775 yılları arasında Aydınlanma Çağı’nın temel düşünceleri netleşir ve yayılmaya başlar. İngiliz kurumlarının ve İngilizlerin sahip olduğu özgürlüklere hayran olan Voltaire, (1694 – 1778) XV. Louis’nin yönetimine şiddetli eleştiriler yöneltir. Voltaire, gerek Felsefe Mektupları (Lettres Philosophiques) gerekse İngiltere mektupları (Lettres Anglaisas 1734) ve de kitaplarında bilhassa da yazışmalarında entelektüel bakış açılarını ortaya koyar ve büyük bir etki sağlar. Toplumsal konularda ılımlılık göstermesine rağmen, adalet konusundaki haksızlıklara, fanatizme ve hoşgörüsüzlüğe şiddetle karşı çıkar. Ve onun döneminde Fransız Aydınlanması, Avrupa’nın kültürlü kesimini adeta fetheder. Voltaire, 1765’te şunları yazar : “ Akıllarda bir devrim gerçekleşti, Aydınlanmanın her köşeye yayıldığına şüphe yok.”

AYDINLANMA ÇAĞINDA ANA UNSURLARIN TARİFİ (ÖZETLE)

Aklın hakları: Lambert Markizi 1715’te “Felsefe yapmak, akla onurunu bütünüyle teslim etmek, ona haklarını kazandırma, geleneğin ve otoritenin boyunduruğunu sarsmaktır” diye yazar. Aydınlanma düşüncesinin ortak temeli, aşkınlığın gerçeklikten önce geldiğini savunan metafiziği dışlamaktır.

Doğa rasyoneldir: Gerçeklik, fiziki dünyada, pratik evrende aranır. Dogmalar ve esinlenmiş gerçeklikler bir kenara atılarak gözler insanların ve nesnelerin somut dünyasına çevrilir. Akıl, dinin her şeyi açıklama, her şeye nokta koyma iddiasına karşı çıkar.

Özgürlük: “İnsanın doğadan aldığı ve sahip olabileceği iyi şeylerin en değerlisi olarak kabul edilen durum, özgür olmaktır. Bu durum ne bir başka durumla değiştirilebilir, ne satılabilir, ne de yitirilebilir; çünkü bütün insanlar doğal olarak özgür doğar, yani bir efendinin boyunduruğu altında değillerdir; kimsenin bir insanı mülkü olarak görmeğe hakkı yoktur. Bu durum gereğince de insanlar, kendilerince iyi kabul ettikleri her şeyi yapma gücünü, doğanın kendisinden almışlardır. Eylemlerini kendi keyiflerine göre yapma, mülklerini istedikleri gibi tasarruf etme hakkına sahiptirler. Yeter ki tabii oldukları hükûmetin yasalarına aykırı bir şey yapmasınlar.” Louis de JAUCOURT (1704 – 1779)

AYDINLANMA’NIN MANİFESTOSU – Encyclopédie- Ansiklopedi

Filozof Denis Diderot ve matematikçi d’Alembert’in ortak hazırladıkları ve yayımcı Le Breton’un yayımladığı ve onlarca yazarın yer aldığı, 71.818 madde, 25 yıllık bir çalışmanın sonucu ortaya çıkan 17 cilt metin, 11 cilt tutan resimli oymabaskı planşlar. Kendi yüzyılının bir yayıncılık şaheseridir. Aydınlanma’nın en ateşli savunucusu Diderot ‘nun yanı sıra VoltaireMontesquieu, Rousseau, Buffon, Helvétius, d’Holbach, Quesnay, de Jaucourt, Grimm ve Turgot’nun katkılarıyla Aydınlanma Çağının başlamasını ve yayılmasını sağlayan ve de Aydınlanma’nın tüm ana fikirlerini ortaya koyan gerçek bir manifesto.

Ana başlıklar: Keyfiliğe karşı özgürlük için mücadele, Hoşgörüsüzlüğe karşı çıkma, Doğal eşitlik, Liberalizm ve yararcılık, Duyularla öğrenme, Aydın despotluğunun çelişkileri, Akılcılık.

Ayrıca radikal demokrat kavramları savunan Jean-Jacques Rousseau’nun,(1712 – 1778) Toplum Sözleşmesi ( Du Contrat Social, 1762) isimli eserini de bu kategoriye dâhil edelim.

AYDIN İNSANIN TARİFİ

Sözlük tarifi: Okumuş, kültürlü, ileri düşünceli, geniş bir bilgi birikimine sahip, ülkesinin ve insanlığın sorunlarıyla ilgilenen ve çeşitli biçimlerde (özellikle yazarak) kendini ifade eden kişi. Entelektüel. Münevver.

Bir başka tarif: 1960’larda Zeki SOFUOĞLU’nun bir konferansında söylediği ve Şevket Süreyya Aydemir tarafından 1970’li yıllarda yazdığı bir yazıda yer alan "aydın" ın nitelikleri:
- Aydın, evvela, bir fikir, amaç (ülkü) ve karakter sahibi olacaktır. Amaç, ya da ülkü bir inanıştır. Bu inanılışa ise ihanet edemez.
-Aydın, kandırmaz. Fakat inandırır. İnandırma yolunda ise, ancak bilime ve yüksek müspet bilgilere yer verir. Kafasında dokunulmaz "tabu"ların yeri yoktur.
-Aydın cesurdur. Medeni cesaret sahibidir. Medeni cesaret ise, aydın için kahramanlık değil, doğal vasıftır.
-Aydın hakikat bildiği, gerçek bildiği şeyi kendisine saklamaz. Onu yaymayı da vazife bilir.
-Aydın toplumun hayrını ve çıkarlarını, kendi hayrının ve çıkarlarının üstünde tutar. Topluma verir, ama toplumdan karşılığını beklemez.
-Aydın, bağlandığı ilkelere uygun bir yaşam sürdüren, dürüst ve feragatli bir insandır. Onun yaşamı ile prensipleri arasında çelişme yoktur.
Bize göre de: Sadece bir kör ideolojiye saplanıp her türlü hak ve özgürlüklere set çeken; bir fikri insanların gözüne gözüne sokup, dayatan kişi aydın değildir.
Aydın, sadece ve sadece vicdanıyla aydındır…

Devamını Oku

Pazar Hikâyeleri…

Efendim, burası Türkiye… Gazete veya İnternet sitelerinde köşe yazan, dünya çapında meşhur ve büyük muharrirler, gün oluyor ki, hayâl dünyalarını köşelerine yansıtarak; hükûmetler indirip hükûmetler kuruyorlar…
Hatta iki gün öncesine kadar; İran’da devlet yıkıp yerine iki devlet kuranlar da vardı. Gemi azıya alıp dünyayı yönetmeye kalkanlar bile var. İbadullah…
Bizim öyle bir maharetimiz yok. Mahallemizde yedi kişiden mütevellit bir halı saha takımı bile kuramıyoruz.
Onun içindir ki; geliniz biz, bütün bu mütekebbirlerden azâde; bir yudum pazar günü atmosferi soluyalım…
*** 

Üç ayrı yaşanmış hikâyemiz var bugün…
***

“BUUDA İNSAN VAA MI?”

Urfa Akçakale’de askeriz… 1970’li yıllar…
Uçsuz bucaksız Harran ovasının Suriye sınırını kaçakçılardan korumakla görevliyiz…
Henüz PKK terör belası ülkenin başına musallat olmamıştı. Atlı-katırlı kervanlarla kaçak mal taşındığı ve sürüler hâlinde koyun kaçakçılığının yapıldığı yıllardı…

Hemen her hafta en az bir kere olduğu gibi, o gün yine bir ihbar gelmişti… Çok büyük bir koyun sürüsü karşıya geçirilecekti…
Tabur komutanımız emir verdi: Taburda hiç kimse kalmayacak! Her üç hatta da neredeyse adım başı asker konuşlandırılacak!
Üç hat; birinci hat, tam sınırın “pasavan veya iz tarlası” denilen, traktörle sürülmüş, üstünden kuş izinin dahi belli olduğu sınır boyunca uzanan şerit tarlanın hemen yanıydı. İki adım ötesi mayın tarlası…
İkinci hat, aynı zamanda orta hat. Kaçakçılarla ilk teması kuracak ve müsademeyi başlatacak olan hat…
Üçüncü ise, sınıra paralel giden stabilize veya şose yolların hemen paralelindeki hat. Görevi, uyarı ateşiyle diğer iki hattı haberdar etmek…

Tabur olarak asker karavanasını kendi levazım birimimiz hazırlıyordu. Et ihtiyacı için de taburun kendisi koyun besliyordu. Asker içinden bir de çoban seçmiştik, koyunları yaymak, otlatmak onun göreviydi…

O gece taburdan çıkan son araca (Unimog-S) ben komuta ediyordum. Emir gereğince o güne kadar eline silah verilmemiş, hiçbir hatta gece sabaha kadar nöbet tutmamış çobanı da almıştım… Depoda G-3 tüfeği kalmadığı için, çobana, eski piyade tüfeği dediğimiz 5 patlar bir tüfek verdim… Tüfek, çobandan daha uzundu…

Hâsılı kelâm, diğer askerleri mevzilerine attıktan sonra, çobanı üçüncü hatta bir mevziye götürdüm. Daha az tehlikeli olduğu için, çobana daha uygun olur diye düşündüm.
Mevziye geldik, indim arka kapıyı açtım ve çobana “Haydi, in bakalım” dedim…

Yavaş yavaş indi, etrafa bakmaya çalıştı ama nafile… Zifiri karanlıkta hiçbir şey gözükmüyordu… Tüfeğin dipçiğini hafif yerden yukarıda taşıyarak bana yaklaştı… Çok korktuğu belliydi. Denizli’de, yani memleketinde de yalnızca çobanlık yapmıştı. Bütün dünyası koyun otlatmak olan bu gariban asker, birazdan yüzlerce izli merminin havada uçuştuğu bir müsademenin tam ortasında kalacaktı…

Gözlerini ve mimiklerini göremiyordum ama sesi tir tir titrediğini gösteriyordu.
Korku dolu o ses tonuyla sadece şunu sordu:
“Buuda insan vaa mı?
O ses, bir ok gibi içime saplandı.
Kendimi toparladım ve hiç tereddüt etmeden:
“Evet, var” dedim… 
“Ben varım! Bin arabaya, beraber devriye gezeceğiz!”

İhbar asılsız çıktı… O gece müsademe olmadı. Garip çobanımız yine koyunlarını gütmeye devam etti…
(14.10.2017)

***

“GERİ GIR GUZU”

Bu sabah aklıma geldi, bunu yazmalıyım dedim…
Payız (sonbahar) aylarıydı…
Sosgert’den rahmetli Mikayil Aküzüm, çok koyun beslerdi… 
Çoban yok, oğlu Tuncay, o zamanlar 10-12 yaşlarında falandı. Babasıyla beraber koyunları Gölveren ile Gülümağa bulağının arasında yaymışlar…
Akşam güneşinin ışınları yamaçlara vurmuş, hafiften serin bir hava var…
Cennet mekân Mikayil emi, ellerini arkasında birleştirmiş, başı önünde düşünerek sürünün gidişine eşlik ediyor…
Tuncay da arkasında…
Sürü, otlaya otlaya ilerlerken, Mikayil emi aniden oğluna sesleniyor:
“Geri gır guzuuuuuu”
Tuncay, elindeki değneğini havada sallayarak koşuyor ve sürüyü geri çeviriyor…
Bu defa aksi yöne gidiş başlıyor…
Mikayil eminin elleri yine arkasında, başı yine önüne eğik, yine derin düşünceli…
Bir müddet sonra yine aynı komut sesi duyuluyor:
“Geri gır guzuuuuu”
Tuncay, yine sürünün önüne fırlıyor. Yine çevik hareketlerle sürüyü gerisin geri çeviriyor…
Yine bir müddet sonra aynı emir tekrar ediliyor ama her seferinde emir kipinin yanında da bir şefkat, bir sevgi belirtisi var:
“Geri gır” bir emirdir ama “guzu” can pâreye, candan sesleniştir…
Ve eminim ki, o “geri gır guzu” seslenişleri, bin bir derdin allak bullak ettiği zihinlerde yarattığı sıkıntının sonucunda “gayri ihtiyari” söylenmiş sözlerdir…
Tıpkı bu sabah, bin bir düşüncenin beynimi esir aldığı anlarda, farkında olmadan evdeki kedime birkaç defa “guzu balam, guzu balam” diye seslendiğim gibi…

(22 Ağustos 2017 / Facebook sayfamdan)

***

MUZ VE DESPOTİZM!

Yer, İran-Azerbaycan sınır kapısı…

Dün, İran’dan Azerbaycan’a geçişlerde çok dehşetli bir hadiseye şahit oldum. Gümrük geçişinde yapılan kontrolde bir kadının çantasından beş adet muz çıktı…
Kadına dediler ki, “Muz getirmek yasaktır.”
Kadın, ağlamaklı bir ses tonuyla:
“Doktordan geliyorum. Torunum kapının önünde beni bekliyor. Elimde olan bütün paramı doktora, iğneye, ilaca verdim. Son kalan birkaç kuruşumla torunuma bir kilogram muz aldım. Torunumun yanına eli boş gitmek istemedim ama elimde kalan son param ancak bu muzlara yetti. İzin verin götüreyim.”

Kadıncağızın bu sözleri de dikkate alınmadı. Kalbi taş kesilmiş yırtıcılara bu sözler tesir etmedi…
Kadın bir süre daha yalvardı ama karşı tarafın direncini kıramadı ve onlara kalmasın diye beş adet muzu onların gözleri önünde bir çırpıda yedi bitirdi…
Çok cesur olduğunu gözlemlediğim kadın, gümrük memurları karşısında pes etmedi ve onlara:

“Dert değil, siz kudurmuşluğunuza devam edin. Ben, torunuma muz yerine gözyaşlarımı götürürüm. Ama bilin ki bu gözyaşları, o kadar çoğalacak ve sel olacak ki; sizler olmasanız da çocuklarınız bu sele gark olup boğulacaklar…”

Azerbaycan’daki mevcut durumun çok kısa özetidir bu…
***

(Cavid Alişov’a teşekkürler…)
(16 Ekim 2013’te Haberx’teki köşemde yayımlamışım.)

Devamını Oku

Kim Deli, Kim Veli…

Akıl hastanesi civarından geçen bir vatandaş, tel çitin iç tarafından dış dünyayı seyreden bir deliye:
-Hey! Siz içeride kaç kişisiniz? diye sorar.
Deli, hiç tereddüt etmeden soruya soruyla cevap verir:
-Peki, ya siz dışarıda kaç kişisiniz?

İşin inceliğini anlayanlara da biz soralım:
-Sizce içerideki mi daha akıllı yoksa dışarıdaki mi?

***

ABD Başkanı Donalt Trump için çok yakıştırmalar yapıldı.

-Deli
-Patavatsız
-Kafadan çatlak
-Kaçık
-Bunak
Ve sair, ve sair…

Ancak…

Kendisine soru soran yandaş troliçenin teşhisini iki dakika içinde koyacak kadar da akıllıdır.
Var mı itirazı olan?!

***

Bu ülkede gazetecilik de, köşe yazarlığı da ayağa düştü.
Kelime dağarcığında toplam yüz kelime olmayan insanlar köşe yazıyor…
Kınamamak lâzım.
Zira…
Günlük konuşma dili ile yazı dilinin farklı olduğundan haberi yoktur. Mutfakta aile bireyleri ile yaptığı konuşmaya benzer bir dille yazı yazıyor. Üslûp müslup hak getire!
Bizim Kars deyimiyle: Ağ ottan* balta sapı. Biri kırılsa birini daha saplarsın!

***

Hele hele söz sanatlarından zerrece haberi yoktur. Bırakın okuyup öğrenmeyi; duymamıştır bile!
Meselâ:
Teşbih (Teşbih-i Beliğ – Temsili Teşbih)
İstiare (Açık İstiare – Kapalı İstiare – Temsili İstiare)
Mecaz-ı Mürsel
Kinaye
Teşhis ve İntak
Tariz
Tenasüp
Tevriye
Tecahül-i Arif
Hüsn-i Talil
Tezatlık
Leff-ü Neşr
Telmih
Mübalağa
Tekrir
Nida (Ünlem işaretiyle karıştırmayınız. Seslenme biçimlerini içerir. Nazım ve nesire coşku katmak için kullanılır.
İstifham
Rücu (Dönekler için vazgeçilmez bir söz sanatı biçimidir.)
Terdid
Kat’ı (Kesme)
Sehl-i Mümteni
Akis (yansıtma)
Cinas
Aliterasyon
Seci
İrsal-i Mesel
Alegori
İroni
Hiciv (Taşlama)
Bunlardan hiç haberi olmayan nice nevcivan ortalıkta arz-ı endam ederek sözde makale döktürüyor. Ayrı veya bitişik yazılacak “de, da ile ki“yi de bilmiyor.
Sonra da kalkıp bende-i hakirin bol bol teşhis, teşbih, ironi ve alegori içeren yazılarımı aklınca beğenmiyor…
Canı sağolsun. Bu ülke cehl-i mürekkep kaynayan bir ülkedir. Elbette ki kimseden şekvâmız olmayacaktır…

***

Bir tarihte; yandaş mevkutelerden birinde köşe yazarlığı yapan biriyle kapışmış ve onu “Kelime dağarcığı yüz kelimeyle sınırlı bir cehl-i nısıf” diye tavsif etmiştim. Her gün mutlaka birini gûşe-i mundarında ameliyat masasına yatırıp aklınca kesip biçen bir meczup…

Sonra aradan bir hayli zaman geçti. Ceride-i Fecr-i Cedid’den kovulan bir köşe yazarı için, mezkûr ceridenin ser muharririne itiyadınca yaylım atışları yaptı. Ser muharrir cevap vermeye tenezzül etmeyince, ceride içinden bir başka köşe yazarı cevap vererek, bunun için “Seksen kelimeyle yazan cahil” diye bahsedince; bende-i hakir, çok daha önceden yirmi kelime daha fazla diyerek cömert davranmışım diye üzüldüm.

***

Efendim, kabul buyurunuz ki kısa bir hasbihâl etmiş olduk. Sürç-i lisan ettiysek affola…

 

*: Ağ ot, meralarda, çayırlarda biten, acı olduğu için hayvanlar tarafından yenmeyen, yenmediği için de seyrek aralıklarla tek başına kalarak uzayan ve hiçbir şeye yaramayan bir bitkidir

Devamını Oku

Hasta Şark!

Azerbaycanlı şair, merhum Baba Pünhan,

“Mağrur görünse de o can üstedir
Bakü’nün derdi var; Bakü hastadır!”

Dediğinde, zannetmeyiniz ki sadece Bakü’yü kastediyor.  Hasta olan, bütün azametiyle mağrur görünen Şark’tır…

Müzmindir hastalığı; ihtirasın pençesindedir…

Çetindir Garp ile mukayesesi; tahayyülünüzü zorlar…

Akif merhum, Garp için “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”derken, “Şark’ın bütün keskin dişleri yerli yerindedir, önce etrafındakileri tike tike doğrar” mı demek istedi acep!(Ne menem bir garibedir ki, 100 yıldır Garp, Şark’ı birbirine kırdırıyor? Kafa kestirip, tike tike doğrattırıyor?..)

Garp, insanı eğitirken; Şark, eğitilmiş insanı öğüten değirmen değil midir?!

Garp, aydınlarını baştacı etti; onların düşünceleriyle aydınlandı…

Şark, münevveriyle tenevvür etmek yerine, misal olarak: Nesimî’sinin derisini yüzdü, Mansur’unu dârâ çekti…

Fuzûlî’sini aç yaşattı, aç öldürdü. (Padişahın tahsis ettiği üç akçeyi bile çaldılar!)

Koskoca Mevlana’dan çıkarılan “Şama pervane” gibi dönmek! Öyle mi?

Başka?

Garp’ın Emile Zola’sı, Teğmen Dreyfus’u taş zindanlardan aydınlığa çıkarırken…

Şark’ta “Suçluyorum!” diye yazmaya cesaret edecek bir babayiğit çıksa, önce onu asarlar!

Garp’ın en tepedeki adamı, en sert muhalifi için “Sartre Fransa’dır”diyebiliyorken…

Şark’ın Bahtiyar Vahapzade’si, iki ay boyunca her gün telefon etmesine rağmen iç işleri bakanı İskender Hamidov’a ulaşamıyor…

Hazindir… İçler acısıdır… Utanç vericidir…

(Şairin bu konudaki mektubu, tarih için bir ibret vesikasıdır… Merak edenler buyursun buradan okusunlar: Tıklayınız… 
 
Garp, “Aydınlanma Çağı”nı beş asır önce başlatmış ve başarıya ulaşmıştır. Dini silah olarak kullanan “sözde din adamları”nı izole etmiş, bireyle Allah arasındaki ilâhî bağı, bireyin iradesine bırakmayı başarmış ve din sömürücülüğünün önünü kesmiştir!

Şark, zifiri karanlıkta nadas içinde iğne aramaya devam ediyor. Ara sıra fener tutmaya çalışanları da öz elleriyle boğuyor… Sorun bakalım Ali Şeriati’yi kaç kişi tanıyor?!

Garp, bıçağı neşter edip insan hayatı kurtarmak için organ naklinde dahi kullanırken…

Şark, din adına çıkardığı El Kaide, IŞİD, En Nusra, Boko Haram gibi terör örgütleri vasıtasıyla o bıçakla kafa kesiyor…

Garp, tarihten ders çıkarıyor. Geleceğini, geçmişin tecrübeleri ışığı altında sağlam temeller üstüne inşa ediyor…

Meselâ, Garp’ın papazı, otuz yıl savaşlarından ders çıkarmış, kilisesini siyasete bulaştırmıyor. Devleti kim yönetirse yönetsin, o, kendi bildiği yolda (doğru ya da yanlış olması bizim konumuz dışındadır) özgürce hareket ediyor. Maişetini de hiç kimseye müdanası olmadan elde ediyor.

Şark, tarihi tekerrür ettirsin diye adeta misyon edinmiş bir görünüm sergiliyor. Bugünü dünden, dünü bir önceki günden beter!

Farz-ı muhal, Şark’ın mollası, mahsusen de bizim ülkemizde; kürsüde Kur’an’ı açmış, avama haktan, hukuktan, adaletten, hür iradeden, zalime karşı mübarezeden ve bilumum ulvî değerlerden dem vurup; minbere çıkınca da diktatörün dikte ettirdiği hutbeyi okuyor. Ne yaman çelişki değil mi annem?!

Çok az da olsa okumayanlar da var. Onların tefekkürü de minberle kürsü arasındadır. İş zalime karşı çıkmaya gelince; bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışıdır.

Özdemir Asaf’ın teşhisiyle:

Suya sabuna dokunmazmış! Pise bak!

Bir de şu var: Şark’ın din anlayışı, 1400 yıl önce İslâm hakikatine pranga vuran Emevî zihniyetinin pençesinden kurtulamamıştır.

İsyan bayrağı açarak İslâm Devrimi yapıp da Şer’î yönetim kuranların da yolsuzluklar, haksızlıklar içinde debelendiğini çok iyi biliyoruz. Riyâ almış başını gidiyor.

Aslında Şeyhülislâm Yahya Efendi, kendi devrinde gördükleriyle kimin mümin, kimin zındık olduğunun, din kisvesi altında kimlerin ne dolaplar çevirdiğinin teşhisini bir beyitle koymuştur. Ciltlere bedeldir:

Mescidde riyâ-pîşeler itsün ko riyâyı
Meyhâneye gel kim ne riyâ var ne mürâyi

Garp, yaşadığı ve yüz milyona yakın ölümle sonuçlanan iki dünya savaşından ders çıkararak hukukun üstünlüğünü ilke edinmiş: Hiç kimse kanunlardan muaf tutulamaz. En alttaki bireyle en üstteki devlet yöneticisi aynı haklara sahiptir. Makam, mevki sahiplerinin hiçbir imtiyazı yoktur!

Şark: Al gözüm son on yıllık Türkiye’yi seyreyle… Arife tarif ne gerek?!

Garp, çalışıyor, didiniyor, üretiyor, satıyor… Böyle olunca da insanları huzur ve refah içinde yaşatıyor. Ölüsünün de kıymeti var, dirisinin de…

Şark: Yatıyor, kalkınca çalıyor, çalınca niye çaldın diyeni ya bir bahaneyle asıyor, ya da içeri dolduruyor…

Sonra da…
Ben de dâhil…
Oturup kalkıp bağırıyoruz:
Emperyalist Batı…
Sömürücü Batı…
Kahpe Batı…
Kalleş Batı…
Eli kanlı Batı…
Silah tüccarı Batı…

Her kör satıcının bir kör alıcısı olurmuş… Biraz da ona bakalım…

Benimki durum tespitidir. Yoksa Batı hayranı değilim…

Her ne kadar Doğu’da zelil edilmiş olsam da…

Devamını Oku

Tarihten Portreler ve Kıssadan Hisseler…

İttihat ve Terakki’nin kurucularından olan Talat Paşa, vatanperver bir şahsiyetti. Toplumun en alt katmanından gelmiş, tırnaklarıyla kazıyarak İttihat ve Terakki’nin en önemli üç figüründen biri olmuştu…
Enver Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa üçlüsü, Osmanlı’yı Birinci Dünya Harbine sürüklemiş, koskoca imparatorluğun batmasına sebep olmuşlardı. Elbette ki kesin hükümle imparatorluğu onlar batırdı demek doğru değildir. Çünkü yargılanmadılar, mahkeme tarafından “suçludur” kararı alınmadı…

Ama biliyoruz ki, Talat Paşa Almanya’dan, Sadrazam İzzet Paşa’ya bir mektup yazarak; “mesuliyeti kabul ettiğini, uygun bir zamanda gelip hâkim huzuruna çıkarak hesap verebileceğini” belirtmiştir.
Arzu edenler biyografisi hakkında geniş bilgileri bulup okuyabilirler. Benim buraya almamın sebebi, kısa ama çarpıcı bir kesittir.

Talat Paşa, sadrazam iken emrindeki bürokratlara bir emir verir: “Falanca konuyu derhâl faaliyete geçirin!”
Bürokratlar hemen harekete geçiyorlar ama görüyorlar ki filanca kanun gereğince bu emri yerine getirmek mümkün değil.
Huzura çıkarak durumu arz ediyorlar:
-Paşam, bu emrinizi filanca kanun gereği yerine getiremiyoruz.
-Ulan ne kanunu? O kanunu ben yaptım, ben bozuyorum. Gidin derhâl emri uygulayın…

Bir asır sonra, günümüz için hiç de yabancı sayılacak bir örnek gibi görünmüyor, değil mi?

***

Lavrenti Beria, aynı Stalin gibi bir Gürcü çocuğuydu. Gençlik yıllarında birçok pis işe bulaştı.
Uzun hikâye…
Ben size çok kısa olarak anlatacağım. 1939 yılından itibaren aktif olarak Rus gizli servisi KGB’nin (NKVD, Rusça: НКВД, Народный комиссариат внутренних дел)  başına geçti. Stalin’in en yakınındaki en güvendiği adamdı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet Halklarının belâlısı oldu. Stalin’in emriyle, başta Kırım ve Ahıska halkı olmak üzere; Türk asıllı halkları Orta Asya ve Sibirya’ya sürdürdü. Kış günlerinde eksi 20-30 derece soğuk vagonlarda on binlerce hasta, yaşlı, kadın ve çocuk daha menzillerine ulaşamadan öldüler…
Aynı Stalin gibi, o da TIME dergisine kapak oldu. (Demek ki TIME dergisine kapak olmak aslında çok da matah bir şey değil.)
Savaştan sekiz yıl kadar sonra, yani Mart 1953’te Stalin’nin ölümünden sonra, başbakan yardımcılığı göreviyle kısa bir süre işe devam etti ve Stalin’nin koltuğuna oturmak için gizli oyunlar çevirdi...
Olmadı, başaramadı… Bir müddet sonra Komünist Partisi yönetimini ele geçiren Nikita Khruschev (Xruşçov) ile savaş kahramanı Mareşal Jukov tarafından hapsedildi.
15 yıl bir köpek sadakatiyle hizmet ettiği Stalin’i zehirleyerek öldürdüğü iddiasıyla, Aralık 1953’te, yani Stalin’in ölümünden tam dokuz ay sonra mahkeme kararıyla kurşuna dizilerek idam edildi…
Yani… On binleri sorgusuz sualsiz kurşuna dizdiren adam, kendisi de aynı yöntemle öldürülerek cehenneme postalandı.
Tıpkı Fransız Devrimi’nden sonra giyotini icat edip yüzlerce insanın giyotinle kafasını kestiren devrimci Robespierre’in kendi giyotiniyle infaz edildiği gibi…

Sözün özü: İlâhî adalet er ya da geç tecelli ediyor. Bizim için geç olabilir ama zaman ve mekân mefhumu olmayan Yüce Yaratan için geç değildir elbette…

***

Başından sonuna kadar macera dolu bir hayat yaşayan; Gazeteci, Yazar, Çevirmen ve Siyasetçi Hüseyin Cahit Yalçın, Devr-i İstibdat’ta geçen gençliğinden sonra İttihat ve Terakki’ye katıldı. Meclis-i Mebusan’a milletvekili olarak girdi. 1912 yılında kısa süreli hapis yattı. Mütareke yıllarında diğer devlet adamlarıyla beraber Malta’ya sürüldü. Yurda döndükten sonra Tanin gazetesini çıkardı. Bir müddet sonra Cumhuriyet Hükûmetini eleştirdi diye gazetesi kapatıldı. İki defa İstiklâl Mahkemesinde yargılandı. İlkinde beraat etti. İkincisinde bir buçuk yıllığına Çorum’a sürüldü. Bilahare 1939’da İstanbul, 1950’de Kars milletvekili seçildi.

1950’li yıllarda Demokrat Parti hükûmetince de mahkeme karşısına çıkarıldı. 26 ay ceza verildi. Yaşından dolayı hapse atılmadı.

Ben, şimdi bunları niye yazdım?

Gelelim ona.

Yukarıda dedim ya hani iki kere İstiklâl Mahkemesinde yargılandı…
İstiklâl Mahkemesi, nam-ı diğer Üç Aliler Divanı… Kel Ali, Necip Ali ve Kılıç Ali (Galatasaray futbol kulübünde yıllarca antrenörlük yapan Baba Gündüz ve Gazeteci- Yazar Altemur Kılıç’ın babası)… Mahkeme başkanı Kel Ali, yani Ali Çetinkaya, millet meclisinde Ardahan Milletvekili Deli Halit Paşa’yı (Kâzım Karabekir Paşa’nın yardımcısı ve Kars ve Ardahan’ın kurtarıcısı) vurarak öldüren ve hiçbir şekilde yargılanmayan kişidir.
Hülâsa edersek; bu Üç Aliler Divanının astığı astık, kestiği kestiktir. Verilen kararların temyizi yoktur. Bu mahkeme, Şark Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’yı bile yargılamıştır.
İşte böyle bir mahkemede yargılanan Hüseyin Cahit Yalçın, mahkeme heyetine:

“Sizin oturduğunuz koltuklarda oturup insanları yargılamaktansa, sanık sandalyesinde oturup yargılanmak benim için büyük şereftir…” demiştir…

Mahkemeden çıktıktan sonra, etrafındakiler: “Yahu üstad, bunlar istediklerini asıyorlar. Sen bunu söylerken korkmadın mı hiç?”
“Tabiî ki korktum” diyor. “Ama bunu birinin söylemesi lâzımdı.”

Aynı mahkemenin idam ettirdiği, Osmanlı’nın son Maliye Nazırı Cavit Bey’in yetim kalan küçük oğlunu da (Şiar Yalçın) evlat edinerek, büyütüp okutmuştur.

Rahmetli pederim, bana Cahit adını Hüseyin Cahit Yalçın’dan mülhem vermiştir.

Tarih, sadece zalimleri değil; böyle şerefli adamları da yazmalıdır…

***

Yaklaşık 45 yıl önce okuduğum bir hikâyedir. Yazarını ve hikâyenin tamamını şimdi hatırlamıyorum. Büyük ihtimalle Ömer Seyfettin’in hikâyelerinden biriydi. Aklımda kalan kısmının özetini kendi üslûbumla yazıyorum.
İstanbul’da, çok zengin bir ailenin malikânesinde toplanan gençler, ikinci kattaki büyük sofada tarih, edebiyat, sanat ve siyaset üzerine koyu sohbete dalmışlardı. Gençlerin hemen hepsi, Avrupa’da yüksek tahsil yapmış ve birden fazla dil biliyorlardı.
Bir de evin küçük çocuğu Can, o sofadaki masanın başına oturmuş, bir gazetenin verdiği resimli bulmacayı çözmeye çalışıyordu. Gençler, çocuğa daha sevimli gelir diye Cano diyorlardı. Cano, bulmacadaki soruların çoğunu bilmiyordu. Gençlerin sohbetini bölerek, elindeki bulmacanın resimlerini göstererek kim olduklarını onlara sormaya başladı. Gençler, Avrupa tahsilli olarak hemen her sorunun cevabını vermeye başladılar.
-Bu kim?
-Rejisör Cecil B. DeMill.
-Bu kim?
-Jean-Jacques Rousseau
-Ya bu kim?
-Victor Hugo
-Peki, bu?
-Honoré de Balzac
Daha başkalarını da derhâl tanımış ve doğru cevaplandırmışlardı. Sıra en sondaki resimli soruya geldi. Gençlerin hiçbirisi onu tanımıyordu. Cano ise ısrarla o soruyu bilmek ve bulmacayı bitirmek istiyordu.
Zengin evin yaşlı hizmetkârı da gençlere kahve ikram ederken konuşmalara şahit olmuştu. Usulca Cano’nun yanına yaklaştı, cebinden yuvarlak çerçeveli gözlüğünü çıkarıp taktı ve resimli bulmacaya eğilerek dikkatlice baktı:
“Namık Kemal derler bir adamcağızdı…” dedi ve sessizce sofayı terk etti…

Namık Kemal, 48 yıllık ömrüne çok şey sığdırdı. Vatan Yahut Silistre adlı oyunu yıllar yılı Türk tiyatrosunda sahnelendi. Yıllarca sürgün hayatı yaşadı, bir sürgün yerinden başka bir sürgüne gönderildi ama asla kimseye baş eğmedi. Azerbaycanlı ünlü şair Mirze Elekber Sabir: “Namık Kemal, Türk Dünyasının William Shakespeare’dir” dedi.
Gençliğe vatan sevgisi ve hürriyet aşkını aşıladı. Bana göre Hürriyet Kasidesi onun başyapıtıdır. Yüzyıllar boyu akıllardan ve tarihten silinmeyecek...

Devamını Oku

ÜLKEMİN OKUMA-YAZMA PANORAMASI!

Yurt dışında bulunduğum zamanlarda gözlem yapma şansım zayıf olsa da, son elli yılını bizzat yaşayarak gözlemlediğim ülkemin genel okuma –yazma panoramasını, kendimce satırlara dökmeye çalışacağım…

Önce, biraz daha geriye bir göz atalım…

Sovyetler Birliğinin, Komünist – Sosyalist akımı dünyaya yayma politikası, 1953’te Stalin’in ölümünden sonra göreve gelen Nikita Khrushcev döneminde bir miktar savsaklasa da, 1964’te Komünist Partisi Genel Sekreteri olan Leonid Brejnev tarafından yeniden hızlandırıldı. 1960’lı yıllarda, Komünist – Sosyalist akım, bütün dünyaya yayılmaya ve bazen de içinde şiddet barındırarak sağ iktidarları sallamaya başladı. Özellikle Latin kökenli fakir halklar, Küba Devrimi’nin ve devrim liderleri Fidel Castro ile Ernesto Che Guevara’nın da etkisinde kalarak, sağcı iktidarlara başkaldırmaya başladılar.

Komünist – Sosyalist akım, bir taraftan hızla yayılırken; diğer taraftan da yeni fikir adamlarının, etkili yazarların doğmasına sebep oldu. Bu fikir adamları, yazarçizerler, fakir halklar üzerinde öylesine etkili oldular ki, kemikleşmiş Batılı AYDINLANMA dönemi filozofları adeta çöpe atılarak, yeni akımın arkasına takıldılar. Yeni akıma sadece sol düşünce hâkimdi, Sapare aude!” (Kendi aklını kullanmaya cesaret et!) adeta yeniden tanımlanmıştı…

***

İşte bu iklim, Batı Avrupa ile birlikte Türkiye’yi de etkisi altına almıştı. Özellikle 1968’de meydana gelen Paris öğrenci hareketleri, Türkiye’deki sola meyilli gençleri çok etkilemişti. Akabinde birtakım şiddet hareketlerinin de olması, Türkiye’yi 12 Mart 1971 Muhtırasına kadar getirmiş, seçilmiş hükûmet istifa etmek zorunda kalmış, koalisyon hükûmetleri ve sıkıyönetim ülkenin demokratikleşmesini ve hukuku sekteye uğratmış, bazı solcu gençlerin asılmak suretiyle idam edilmesine sebep olmuştur…

***

Bundan sonrası ise bizzat kendi gözlemlerim.

12 Mart döneminin balyoz misali tepesine inmesi, sol kesimi bir müddet sindirdi. CHP’nin “Ortanın Solu” doktrini tutmamıştı. Kurtuluş Savaşı’nın en önemli komutanlarından biri olan, eski Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, hâlâ CHP’nin genel başkanıydı. Koalisyon hükûmetinin başbakanı, CHP senatörü Nihat Erim’di. Solcu gençler, Nihat Erim döneminde asılmıştı. Bu da gösteriyor ki, CHP henüz sol kisvesini giyememişti.

04 Mayıs 1972’de CHP Genel Başkanı seçilen Bülent Ecevit’in “sol söylemleri” onun 14 Ekim 1973 tarihinde yapılan seçimi birinci parti olarak kazanmasına sebep olmuştur. 1974’te CHP tüzüğüne “demokratik sol” kaydı düşülmüştür.

Milli Selamet Partisi ile koalisyon hükûmeti kuran CHP, 1974’teki Kıbrıs Barış Hareketi ile milliyetçi duygulara kapılmış ve sol kimliğini sekteye uğratmıştır…  

Daha sonrası, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesine kadar sürecek olan anarşi dönemidir…

***

İşte bu dönemde, yani benim yaşımın yettiğince müşahede edebildiğim 1968 – 1980 arası dönemde; Türkiye’de en çok okuyup yazan kesim, sol kesimdi…

Öğrencisinden öğretim üyesine kadar, hepsinin elinde kitap görmek mümkündü…

Basın yayın kuruluşlarının büyük çoğunluğu (gazeteler – dergiler) onların elindeydi…

Matbaalar onların kitaplarını basıyor, yayınevleri onların kitaplarını yayıyor ve satıyorlardı.

Çok aydın yetiştirdiler o dönemde…

Aynı dönemde, benim de mensubu olduğum milliyetçi sağ ise, çok okuyup yazmak yerine vatanperver insanlar yetiştirmeye öncelik veriyordu. Bir avuç aydınımızın çırpınışı ise fayda vermiyordu. Çünkü okuyan insan sayısı azdı ve işin doğrusu felsefeden falan da anlamazdık…

Bugün iktidarı elinde tutan dinci kesim ise, en az okuyan kesimdi… Muhafazakâr bazı aydınların gölgesinde siniyor, kurnazca arkaya dolanıp iki puan kapmanın peşindeydiler…

***

12 Eylül 1980 askeri darbesi, solun da, sağın da okur-yazar takımını adeta tırpanla biçti.

Radyo – Televizyon askerlerin kontrolünde iyice güdük kaldı…

Dönemin en etkili gazeteleri kontrol altında tutuldu. Birçok etkili dergi kapatıldı. Birçok kitap toplatıldı.

Üniversite gençliği tek tip asker gibi zapt u rapt altına alındı.

1983 sonlarına doğru yapılan seçimlerde iktidar olan Turgut Özal, dört eğilimi birleştirdim diyerek etkili olunca, kavramlar da birbirine karıştı. Özal dönemi, aynı zamanda dönekliğin de pik noktası oldu.

Askeri davalar sürdüğü müddetçe de, aydın kesimin sesi soluğu pek çıkmadı.

Kısaca, 1980 ile1990 arası dönem, okur - yazar sayısının en az olduğu, aydın yetiştirme bakımından en akim olan bir dönemdir.

***

1990’ların ilk yarısından itibaren belediye seçimlerinin kazanılmasıyla biti kanlanan dinci kesim, 2003’e kadar ülkenin en çok okuyan kesimi oldu…

Üniversite kapılarında gösteri yapan tesettürlü kızlar, kovuldukça okumaya sarıldılar…

Sadece İslâmî yayınları değil, Batılı filozofları da okuyorlardı.

Hegel’i, Kant’ı, Nietzsche’yi, Sartr’ı okuyan nice tesettürlü kızlar gördüm ben…

Rus edebiyatıyla tanıştılar. Tolstoy, Dostoyevski, Lermontov vs. okudular.

2003’ten sonra bir müddet daha okudularsa da, cepleri dolmaya başlayınca Çamlıca ve Fatih Atpazarı’ndaki kafelerde (ve elbette ki başka yerlerde) nargile fokurtdatmaya ve sosyal medyada trolluk yapmaya başladılar…

Şimdiki gençlerinin dört bir yanlarından cehalet fışkırıyor…

***

Günümüz için son tespit de şudur:

Milliyetçi sağ parçalandı. Büyük çoğunluğu okur – yazarlıktan uzak durumdadır. Onların da bir kısmı çirkin siyasetin gölgesinde sosyal medyada trolluk yapıyor.

Bir avuç aydın, dipten köşeden çığlık atarak seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Ne hazindir ki duyan yok…

Keza, bir avuç solcu da aynı durumdadır. Onlar da zor şartlar altında var olmaya ve seslerini duyurmaya çalışıyorlar…

Yetmişli yıllara göre bakarsak, iki ayrı uçta olan sağcı ve solcular; bugün göğüslerini siper ederek, ülkemizde çiğnenen hak ve adaleti savunuyorlar…

Bir avuç namuslu, insan gibi insanlar…

Devamını Oku

Mutlu muyuz?!

Diyelim ki, “yağ satanın da, bal alanın da” diyerek, siyaset denilen herc-ü mercin pençesinden kurtardık kendimizi…

El çekip dünyadan, oturduk hane-i viranemizde…

Çok şükür aç değiliz, açıkta değiliz…

Yaslandık koltuğa, uzattık ayaklarımızı…

Trakyalı kızanın “te para pençemde” dediği gibi; orta şekerli kahvemiz de pençemizde…

Şükürler olsun, ocağın üstünde bir tas çorba da kaynıyor…

O zaman asıl soru şudur:

-Mutlu muyuz?!

***

Diyelim ki biz, özgürlüğü vird, ülkenin ve milletin meselelerini de dert edinen bedbahtlar ve iflâh olmaz bedbinleriz…

Eyvallah…

Lâkin gerçek odur ki:

Yüzlerin, binlerin değil; yüz binlerin, milyonların derdini yüklemişiz yüreğimize…

Ağır yük…

Cennetmekân Şenlik Baba’nın dediği gibi:

“Ne gergedan taşır, ne de fil çeker!”

***

Fuzûlî merhum “Yükü arttıkça ecri de artar hammalın” dediğinde, en azından bazı gönüllerde adalet ve merhamet mefhumu henüz yerini koruyormuş, demek ki…

***

Geliniz bugünü bir fasılâ olarak kabul edelim…

Şeyh-ül İslâm Yahya Efendi’nin “Mescidde riyâ-pişeler itsünler ko riyâyı” düsturuyla; mürâîleri kendi riyâlarıyla baş başa bırakalım…

Ömrü boyunca bir takvim yaprağının arka sayfasını dahi okumamış cahil lümpen, bırakınız istediği kadar kudursun!

Dehan-ı kebirinden salyalar akıtsın, cehlin dehlizinde istediği kadar bağırsın…

Beytülmaldan beslenen cahil tetikçi, gûşe-i mundarında her gün yine birilerini hedef tahtasına oturtsun…

Hem müddei olsun, hem müstantik, hem de kadı…

Hem suçlasın, hem yargılasın, hem ceza versin, hem de cezayı infaz etsin…

Yeni bir şey değil ha! Tarihte on binlerce, günümüzde yüzlerce örneği var…

Eğer olmazsa, bu kan emici sülükler neyle yaşarlar?!

***

Fakat biz aldırmayalım, görmezden gelelim…

Ve asıl soruyu yine kendimize soralım:

-Mutlu muyuz?!

***

El cevap kendi adıma:

-Elbette ki değiliz…

Kör olası vicdan!

Şenlik Baba’nın sözleriyle:

Cellat gibi tutup giribânımdan
Ne alır canımı, ne de el çeker!

 

Devamını Oku

25 Yıl Sonra Kars Ziyareti…

Aniden bir Kars’a gitme isteği sardı benliğimi…

Kesemize uygun uçak bileti de bulunca, hanımla birlikte beş günlük bir ziyaret için sabah saatlerinde Sabiha Gökçen’den kalkan uçağımızla, özgür bir kuş misali Kars’a doğru süzüldük…

Her ne kadar dört ay evvel, cennetmekân dayımın vefatı için iki günlüğüne Kars’a gitmiş olsam da, kar kıyamet içinde sadece cenazemizi defnetmiştik ve hiç kimseyi ziyaret etme imkânım olmamıştı…

O nedenledir ki, bu gidiş, 25 yıl sonra gerçek bir Kars ziyareti olacaktı ve oldu da…

***

Kars’a indikten sonra aracıyla bizi karşılayan, teyzem oğlu sevgili Tarık, tarihi Taşköprü üzerinden geçerek Dereiçi yolunu takiben kaleye çıkan yol üstünden bizi Kars’ımız eşi menendi bulunmaz kalesine çıkardı…

Bizim hanımın ilk Kars seferiydi bu. İlk memnuniyeti de kaleyi ziyaretimiz oldu…

***

Kale bıraktığımız kale de, Karadağ’a doğru olan uç kısmına bir kafeterya kondurulmuş…

Ahşaptan yapılmış ve verandası bulunan bu kafe, hiç de iğreti durmuyor. Şark usulü döşenmiş ve hafif yiyeceklerle birlikte çay ve kahve servisi yapılıyor. Çayı, ya demlikte veriyorlar ya da semaverde… Kalabalık gruplar için semaver daha uygun kanaatimce… Fiyatları da ehven…

Gazeteci olduğumu söyleyerek; sahibi ya da işletmecisi olan kişiyle biraz bilgi almak için görüşmek istedim ama adam her nedense görüşmekten imtina etti…

***

İlk iki günü, köylerdeki yakınlarımı ziyaret, taziye ve gönül almakla geçirdik…

9fe152d626aeaf3bd9613f029ed20931.jpg

Ne yazık ki kendi köyüme gittiğimde, tam da mezarlıkta büyüklerimize Kur’an okumaya başlamıştık ki, şiddetli bir fırtınayla karışık sağanak yağmura tutulduk…

0a69d30b3cb11bcb18956e01b181b6c3.jpg

Sağ olsunlar, komşularımız bize şemsiye yetiştirdiler, eşime ve bana çizme getirdiler. Ancak o şekilde dönüp arabamıza binebildik…

***

Akyaka ilçemize geldiğimizde, ata baba dostumuzun torunu ve aynı zamanda halamın kızıyla evli olan Engin Bey’in konuğu olduk…

Akyaka İYİ Parti ilçe başkanı (Yine ata baba dostumuzun torunu) Mutlu Taşdemir’i ziyaret ettik… Güler yüzlü, konuk sever Mutlu Bey ve kardeşiyle bir süre sohbet ettik ve ayrıldık…

c3e5fd93c5de8d0c8716c25c60537505.jpg

***

İlk iki gün süresince en büyük handikabımız ise, internet ve mobil telefonların bir türlü çalışmaması oldu…

***

Üçüncü gün, biraz da nostalji olsun diye, Akyaka – Kars trenine binerek Kars merkeze geldik…

1071ec6b220e21033e23dfbaf7631ac7.jpg

Daha önce seferleri durdurulan Kars – Akyaka trenin yeniden işler hâle getirilmesi ve sabah akşam olmak üzere günde iki defa karşılıklı sefer yapması ve de modern pulman vagonlarla hizmet vermesi takdire şayandır. İster Karslı Ulaştırma Bakanı Sn. Ahmet Arslan olsun, isterse ondan öncekiler olsunlar. Memleketim Kars adına onlara şükranlarımı sunarım…

***

Efendim…

Kars Öğretmenevi’ne yerleştikten ve bir müddet dinlendikten sonra, kırk yıl önce ayrıldığım şehrimin sokak ve caddelerini adımlamaya başladık…

Faikbey caddesinden girdik, aslan heykelinin olduğu yerden Kâzımpaşa caddesinden yürüyerek Halitpaşa caddesine ulaştık…

Sona saklamadan peşinen söyleyeyim: Kars’ta içimi acıtan en çok Kâzımpaşa caddesi oldu. Bir defa kaldırımlar o iri boyutlu beton kalıplarla (veya teknik olarak her ne diyorlarsa) döşenmiş ve tamamına yakına eğilip bükülmüş. Yani bozulmuş. Nerede o eski kiremit rengi karo döşeme taşları?!

İkincisi, şehrin tamamında olduğu gibi bu caddenin de tarihi dokusu bozulmuş. Ara ara yeni betonarme ve çirkin binalar kondurulmuş. Ya da eski Rus yapısı Baltık mimarisi tarihi binaların birçoğu bakımsızlıktan yıkılmış…

Üçüncüsü, tek yön trafiğin işlediği caddenin neredeyse yarısı, Faikbey yönünden girişte cadde boyunca sağ tarafa park eden araçların istilâsına uğramış…

***

Uzaktan gelip sırf lâf olsun diye ahkâm kesenlerden değilim. Ama açık yüreklikle söylüyorum: Kâzımpaşa caddesine yazık olmuş. Bir zamanlar Kars’ın ticaret merkezi olan o cadde, (Değerli başkanım Murteza Karaçanta beni bağışlasınlar) şimdilerde adeta çöplük görüntüsü veriyor…

***

Halitpaşa’dan Atatürk caddesine (Çocukluğumun ve gençliğimin İstiklâl-î Millî caddesi. Adını değiştirenlere, bir hemşehri olarak hakkımı helâl etmiyorum. Yüce Atatürk’ün adını verecek cadde kıtlığı mı vardı?!) girdik…

Tarihi doku bozulmuş ama cadde temiz. Ara sokaktaki Hüryurt Gazetsinin ofisini ziyaret ettik.

Genç, bilgili, dinamik, istidatlı, başarılı ve saygılı kardeşimiz Erbil Hüryurt’un konukseverliğine mazhar olduk…

Benimle yaşıt Hüryurt Gazetesinin varlığını sürdürmesi, öteden beri beni hep mutlu etmiştir…

92f9cdc05f9b8b1ab15bac6a502eb860.jpg

***

O gün, merkezi teşkil eden caddelerin tamamını yürüyerek dolaştık. Yürüme özürlü olan beni anlatmak için, bizim hanım kızıma şu mesajı attı: “Baban, bugün Arap atı gibi sonradan açıldı. Emin ol yetişemiyorum!”

Genel olarak şu tespiti yapabilirim: Evet, şehrin tarihe dayalı fiziki yapısı kesinlikle bozulmuş, ihmalin ve rantın kurbanı olmuş… Öyle anlaşılıyor ki, başta Kültür Bakanlığı olmak üzere; diğer kurum ve kuruluşlar, görevlerini yeterince yapamamışlar. Şimdilerde bol turist çeken Kars’ın, kaleden başka turiste gösterecek pek fazla yeri kalmamış…

İkinci olarak: Üniversite, şehrin demografik yapısını değiştirmiş. Caddelerde cıvıl cıvıl üniversite gençliği dolaşıyor. Şehrin hemen her caddesi, gençliğe hitap eden kafelerle dolmuş taşmış…

Her ne kadar o kafelerde 3-4 TL’ye çay satılıyor olsa da, üniversiteli gençler, şehrin çehresine müspet bir görüntü katıyorlar…

***

İkinci günümüzde, Ani’yi ziyaret ettik. Restorasyon çalışmaları yapılıyor. Olumlu bir gelişme olarak değerlendirdim ve memnuniyet duydum…

***

Hz. Ali Çarşı Camii’ni ziyaret ettim. Başka hiçbir camide görmediğim çifte Türk Bayraklı mihrabının fotoğrafını çektim.

eabcec8df57fe6353ccea8884b9b9775.jpg

Bir kenarda Kerbelâ toprağından kalıplara mühür döken, Tuzlucalı bir Hacı kardeşimizle kısa bir sohbetimiz oldu. Eksik olmasın, bana da bir mühür hediye etti. Ölünceye dek saklayacağım.

Ani dönüşünde Işıklı Camii’ni ziyarete gittim. Cami avlusu cemaatle doluydu zira cenaze varmış.

Cami imamı Sayın Seyyid Ahmet Erdem ile çok kısa bir selamlaşma ve sohbetimiz oldu. Hacı Ahund Malik gibi yeri doldurulamaz büyük bir din âliminin varisi olarak görev yaptığına vurgu yaparak kendisine başarılar diledim ve ayrıldık…

***

Ayrılmadan birkaç saat önce, Belediye Başkanı Sayın Mürteza Karaçanta’yı ziyaret ettik. Sayın Başkan, lütfetti, bizi kabul etti…

7ff78506cfefde6a545dbd09a8048645.jpg

Fevkalade alçak gönüllü, cana yakın, güler yüzlü, hoş sohbet, memleket ve millet perver bir insan.

Daha önce sosyal medyadan tanışıyorduk. Yüze yüze tanışmaktan büyük memnuniyet duydum…

Gazeteci refleksiyle, konuştuğum kimselerden Sn. Karaçanta hakkında ne düşündüklerini sordum.

Hemen hepsi çok iyi bir insan olduğunda hemfikirdiler. Bazıları da “fazla iyi insan, o nedenle birtakım güçler, önünü kesmek ve hizmetlerini engellemek istiyorlar” dediler…

***

TEŞEKKÜR…

En başta sevgili teyzem, Hacı Fethiye Hanıma, teyzem oğlu sevgili Tarık Beye…

Dilan’daki bütün akrabalarıma…

Bacıoğlu’ndaki komşularımız Muhsin Ülker, Nevruz Ülker, Nubar Hanım ve genç delikanlılara…

Taksi şoförü Yıldıray’a…

İYİ Parti ilçe başkanı, baba dostunun torunu ve kardeşim sevgili Mutlu Taşdemir’e…

Akyaka’da bizi sıcacık evlerinde konuk eden sevgili Belgin ve Engin Yıldırım çiftine…

Eski Şehir Kulübünde elit bir mekân işleten, baba dostu, merhum Medet Alibeyoğlu’nun sevgili kızı ve yine baba dostu Asker Aras’ın torunu hanımefendilere…

Belediye Başkanı, can gibi can başkanım Sn. Mürteza Karaçanta’ya ve güler yüzlü belediye personeline…

Bizi, bir yakınlarıymış gibi ağırlayan, güler yüzlü, samimi ve candan insanlardan oluşan Kars Öğretmenevi personeline…

Beş gün boyunca ilgilerine ve sevgilerine mazhar olduğumuz ve onların varlığıyla gurur duyduğum bütün Karslı hemşehrilerime…

CAN-I GÖNÜLDEN TEŞEKKÜR EDİYORUM… İYİ Kİ VARSINIZ…

Cahit Kılıç

25.05.2018

Devamını Oku

Absürdistan’da Memokrasi!

 

 

Kendi kendini eskiten bir dost…

Ya da eskiden dost olduğunu sandığım bir zat-ı muhterem, bugünkü köşesinde şöyle yazmış:

“Gelişmiş Batı demokrasilerinde ‘birey’ siyasi partiden daha değerlidir.
  Doğu demokrasilerinde ise önce parti gelir, sonra birey”

Ha?

***

Şu Doğu denilen coğrafyada demokrasiyle yönetilen kaç ülke var ki?

Doğu, yani Şark sözcüğü telaffuz edildiğinde akla “Müslüman ülkeler” gelir.

Şöyle bir düşündüğümüzde görüyoruz ki, demokrasiyle yönetilen tek Müslüman ülke Türkiye idi…

O demokrasiye de bendeniz “topal demokrasi” diyordum…

Topal da olsa demokrasimiz, kendilerine Müslüman diyenler tarafından “iğdiş” edildi…

***

“Birey” bir hukuk terimidir.

Bir ülkede demokrasi varsa, hukuk da var demektir…

Hukuk varsa, birey de, bireyin hakkı da vardır…

Eğer demokrasiyi iğdiş etmişseniz; adaleti temin eden hukuku (yargıyı) da mesaneyle birlikte kökünden söküp çöpe atmışsınız demektir…

Böyle durumlarda, hukuk beklenen musluklardan kan ve irin akar!

***

Parti, partili, birey, vatandaş…

Meslek odaları…

Sivil toplum kuruluşları…

Hekimler, avukatlar, serbest meslek sahipleri…

Sendikalar…

İşçiler, memurlar…

Köylü, çiftçi…

Esnaf, tüccar, sanayici…

Sosyolojik bölünmüşlükler…

Din ve mezhep mensupları…

Bunlar, demokrasilerde ya da göstermelik demokrasilerde size ne ifade ediyorlar?

***

Biz, göstermelik demokrasinin penceresinden bakalım…

Seçime az bir süre kala:

“Sizler, başımızın tacısınız. Biz bu ülkeyi, kendimiz için değil sizler için uçurttuk!”

Seçim bittikten sonra:

“Sen kimsin yaa?!”

***

Uçurttukları yer uçurum…

Hele yiğitlik yapmaya kalk, azıcık aykırı duruş sergile; seçilmiş olsan dahi, bizzat birinci ağızdan “Bedelini ağır ödeyecek” tehdidine maruz kalırsın…

Sözünün eridir; ağır da ödetiyor gerçekten…

***

Sonra sen kalk “Şark Demokrasisi” diye ahkâm kes…

Olmaz mir-i azizim, olmaz…

Çünkü mücerrettir

Demokrasi - memokrasi yerine, gel şuna “absürdistan” diyelim…

Zira…

Şarkın değişmez gerçeği: İki dudağın arasından süzülen emirnamelerdir…

***

Çünkü…

Şarkta esas olan Hz. Hünkârdır…

Netice itibariyle müşahhastır da…

Pek bir münevveri de, kara cahili de, eli kanlı katili de görülmüştür…

Artık senin şansına hangisi düşmüşse…

Öp koy başının üstüne! 

Devamını Oku

Türk Entelijansiyası…

 

 

Çok afili bir tanımdır başlıktaki “Türk Entelijansiyası” tanımı…

Ülkemizde kendisini böyle bir tanımın içine dâhil etmek için çok çırpınan, “entelektüel” görüntüsü vermeye can atan çok adam gördüm…

Hatta hazırlayıp sunduğum bir TV programımda “Ben, bir aydın olarak” söze başlayan bir konuğum bile oldu…

Bir konuda uzman olmanın veya birçok şeyi bilmenin “aydın” sıfatını kazanmak için yeterli kriter olduğunu sanan çok insan var bu ülkede…

***

Aslında “Jön Türkler” kadar bilinir ve kullanılır bir tanım değil… Ve hattı zatında “Jön Türkler” seviyesine çıkmış, onların mücadelesine eş değerde bir mücadele vermiş herhangi bir Türk Entelijansiyası da bugüne kadar varlık göstermiş değil…

***

Millet olarak, on dokuzuncu yüzyılın ortasından itibaren başlayan ve yirminci yüzyılın başlarına kadar devam eden bir süreçte; yetiştirdiğimiz aydınlar (Jön Türkler de dâhil) kadar bir aydın topluluğunu bir daha yetiştiremedik…

Özellikle 1925’ten sonra sertleşen Cumhuriyet devri de, 1950’ye kadar geçen süreçte varlık gösteren aydınlarımızın çabalarının bireysel çabalar olmaktan öteye geçmesine izin vermemiştir…

150’liliklerin affı, kısa bir süre için soluk almaya imkân vermiş olsa da, İkinci Dünya Savaşı’nın şartları, yeni baştan aydınların nefeslerini kesmeye devam etmiştir…

***

1950’den sonra ise, daha önceki kötü tecrübelerin tesiri ile olsa gerek; asla bir “Türk Entelijansiyası” diyebileceğimiz aydınlar topluluğu kurulamamış, bireysel çabalar, toplu mücadele verebilecek bir ortamın yaratılması için yeterli olmamıştır.

1950’lilerin başlarında alınan kısa bir soluk da, kısa bir süre sonra boğulmaya mahkûm can kafeslerine dönüşmüştür…

1965-1970 arasında yine bir soluk alma olarak nitelenebilecek kısa süreç ise, 68’liler hareketiyle “aydınlar topluluğu” yaratma yerine “gençlik hareketine” dönüşmüş ve gençliğin heyecanı ve tecrübesizliği ile anarşik ortama alan açmıştır…

***

1980’den günümüze kadar olan sürece bakarsak, hiçbir aydınlanma hareketine şahit olmadığımız görülmektedir…

Son 70 yıldaki başlıca eksikliğin, belki biraz da kamplaşmanın etkisiyle, aydın çabalarının hep bireysel olmaktan öteye gitmediğine şahit oluşumuzdur…

Ve en acı tarafı ise…

Tanzimat öncesi ve sonrası, zıt kutuplarda olan aydınlarımızın bile, iş aydınlanmaya veya hak ve hukuk talebine geldiğinde; fikir birliği oluşturmaktan asla kaçınmadıkları gibi ortak mücadeleye de direkt olarak katkı sağladıkları gerçeğini, son 40 yıldaki aydınlarımız ne gördüler, ne idrak ettiler, ne de denediler…

***

İnandığı yolda ve dâvâda; Cenevre’de tek başına kalsa dahi, taş baskıyla Hürriyet gazetesini çıkaran Ziya Paşa’dan kaç tane var günümüzde?!

Paris – Londra – Cenevre üçgeninde hürriyet mücadelesi veren Ziya Paşa, Namık Kemal ve diğerlerinin o günkü şartlar altındaki azimlerini, gayretlerini ve ortaya koydukları canlarını dikkate aldığımızda:  İletişim çağının zirvesini yaşadığımız günümüzde; çok daha fazla maddi ve manevi imkânlara sahip aydınlarımızın, hangi çabalarını onlarla kıyaslayabiliriz?!

Jön Türklerin, 1888-1908 yıllarında “insan hakları” adına verdikleri mücadeleyi, bugün hangi aydınlar veriyorlar Allah aşkınıza…

Kastımız, bireysel aydın mücadelesi değil; “Aydınlar Topluluğu” yani bir “Türk Entelijansiyası” diyebileceğimiz bir hareketin var olmamasıdır…

Eğer biz, bugün gerçek bir istibdat devri yaşıyorsak; ki yaşıyoruz. Bunun belki de en büyük sebebi, son kırk yıldaki aydınlarımızın eksikliklerinden ve gerçek aydın kimliklerini sergilemek yerine yüzlerine çeşitli maskeler takmalarındandır…

***

Her müstebit çok iyi biliyor ki, ülkeyi ele geçirmek arzularında başarılı olabilmelerinin yolu, herkesten önce toplumun aydınlarını ve o aydınların sesi olan hür basını susturmalarından geçer…

Aydını susturulmuş ülkenin yolu, karanlıklar dehlizine gider…

Cemil Meriç merhumun tespit ettiği gibi: Aydınların susturulduğu toplumlar, şarlatanların elinde yok olmaya mahkûm olurlar…

***

Ve aydın olmak, bir ya da birkaç diplomaya sahip olmak, akademik kariyer yapmak, makam ve mevkie malik olmak değildir…

Aydın olmanın birinci şartı, bilgi birikiminin, dünyaya ve insanlığa vakıf olmanın da ötesinde, vicdan sahibi olmaktır…

 

Devamını Oku