Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir Avcılar
  • Doğum tarihi 08 November
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Yakın Tarihin Despotları

İngiliz tarihçi, politikacı ve düşünür Lord Acton:

-"Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak yozlaştırır" diyor.

22 yıldır Rusya'da iktidarı elinde tutan Vladimir Putin, "mutlak yozlaşmış" biri olarak çıkıyor tarihin karşısına...

İslâmî terimlerde geçen "amir-i mutlaklık" onu kesmiyor artık. Tarihteki nice despotlar gibi onun da gözü "kadir-i mutlaklık"tadır.

Yani, yeryüzünün Allah'ı... Stalin, Hitler ve Mussolini de aynı kafadaydılar.

Tarihin kirli sayfalarında "amir-i mutlaklıkla iktifa eden başka despotlar da var. Meselâ (gençler bilmezler) İspanyol diktatörü General Franco, çok kanlı bir iç savaşın ardından ülkesini 36 yıl yönetti. Ancak o geberdikten sonra ülkede demokrasi tesis edilebildi.

Yine gençler bilmezler (okumuyorlar ki bilsinler, onlar ancak magazin figürlerini ezberliyorlar) Şili diktatörü Augusto Pinochet. 16 yıl ülkesini demir yumrukla yönetti. 91 yaşında eceliyle geberdi.

Meselâ Arjantin’i 1976 ile 1983 yılları arasında demir yumrukla yöneten askeri cuntanın lideri Jorge Videla. Muhalifleri uçaklara bindirir on bin metreden canlı canlı okyanuslara attırırdı. 88 yaşında eceliyle geberdi.

Ortadoğu diktatörlerini say say bitmez. En meşhurları Saddam Hüseyin idi. O da kendisini kadir-i mutlak zannediyordu. Akıbetini herkes biliyor.

Günümüzde de, özellikle bize yakın coğrafyalarda irili ufaklı başka diktatörler de var. Despotizmi marifetmiş gibi halkın gözüne sokuyorlar. Yalana ve talana dayalı farklı propagandalarla halkı uyutmaya çalışıyorlar.

Bugün, bütün dünyada lânetlenen Putin’in yaptığı saldırganlık, belki bu despotları da bir nebze yumuşatır diye ümit ediyorum.

Pekiyi, bugün haksız yere kan döken Putin suçlu da, onu bu işe bizzat sevk eden Batılı (kendi halklarına) demokratlar melek mi?

Başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı emperyalistler, son 30 yılda 10 milyona yakın insan öldürdüler. Afganistan, Irak, Suriye, Yemen gibi ülkeleri viran ettiler. Bugün bile Yemen halkının başına Suudi uçakları ile Amerikan ve İngiliz bombaları yağdırılıyor. Ukrayna halkı için gözyaşı dökenler, 7 yıldır bombalar altında can veren Yemen halkı için zerrece üzülmüyorlar bile. Oysa mâşerî vicdan ikiyüzlülüğü kabul etmez...

Keza, Yemen’de ve Filistin’de zulme maruz kalan Müslümanların öldürülmesinin sebebi masum Ukrayna halkıymış gibi; onların uğradığı zulmü reva görmek de bir başka kesim için utanç verici olmalıdır.

Hülasa edersek: Bizim de âcizane çabamız, ülkemizi ve geleceğimizi, kadir-i mutlaklık hastalığına duçar olmuş birine teslim etmemek içindir...

Devamını Oku

Dersimiz Demokrasi Olsun!

Çıplak Demokrasi!

Öncelikle biz, demokrasi dendiğinde ne anlıyoruz! Filozof gözüyle değil, sade vatandaş veya avamdan herhangi biri olarak demokrasiyi nasıl algılıyoruz?
Hukukun üstünlüğüne, yargının tarafsızlığına ve bağımsızlığına, hak ve özgürlüklerin sonuna kadar kullanılmasına, kayıtsız şartsız adaletin tesis edilmesine, sosyal hakların bihakkın her ferde teslim edilmesine, düşüncenin özgürce ifadesine, basın yayın özgürlüğüne, haber alma hakkına sahip çıkılacağı…
Hiçbir zümrenin veya dinî kisve altında teşekkül edilmiş kurum veya kuruluşun herhangi bir şekilde üstünlük kurmasına, daha doğrusu; imtiyazlı bir kesimin diğer halk kesimleri üstünde tahakküm kurmasına müsaade edilmeyeceği, sosyal paylaşımın adil olarak ve hakça yapılmasına veya benzeri argümanlarla ortak yaşama verilen bir yönetim biçimi olarak görüyoruz…
Mülkiyet özgürlüğü; serbest piyasa ekonomisi ve ticaret özgürlüğü…
Ve bu bizim nazarımızda çıplak demokrasi tarifidir. Elbette ki yönetenlerin adil bir seçimle halk tarafından seçilmiş olmaları, yasama ve yürütmenin gücünü halkın seçiminden alması, bürokratların seçilmişler üstünde hükümranlık kuramaması da kaçınılmaz demokratik şartların başında gelir…
Ve yine elbette ki, seçimle gelenin yine seçimle gitmesi demokrasinin olmazsa olmazıdır.

Giydirilmiş Demokrasi!

Göstermelik seçimle ve sahtekârlıkla iktidarı elde etmek…
Hukukun üstünlüğünü hiçe sayarak üstünlerin hukukun tesis etmek…
Basın yayın özgürlüğünün önüne set çekerek kendi medyasına yaratmak ve halkı yanıltmak…
Ülke gelirini kendi iktidarına ve halk üzerinde hükümranlık kurdurduğu zümrelere akıtmak…
Yolsuzluk ve rüşveti normal hâle getirmek; devlet ihalelerine hile katmak ve kendi payını alabileceği adamlara ihale ederek ihaleye fesat karıştırmak…
Devlet kademelerine kendi yandaşlarını doldurmak; liyakati gözetmemek ve işi ehline vermemek…
Yargı bağımsızlığını ortadan kaldırarak tarafgir bir yargı yaratmak ve emirle mahkeme kararları çıkarttırmak…
Ünlü İngiliz siyaset bilimcisi, düşünür ve politikacı Lord John Dalberg Acton’un tespitini hayata geçirmek:
“Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak yozlaştırır”…
Mutlak yozlaşma sonucunda “amir-i mutlaklıktan kadir-i mutlaklığa” göz dikmek…
Sosyal adaleti ortadan kaldırarak sadece kendi yandaşlarını kayırmak…
Dış dünyayla, özellikle demokratik ülkelerle ilişkileri zayıflatmak; kuru kabadayılıkla ülke çıkarına zarar vermek. Coğrafi komşularla iyi geçinmemek ve ülkenin maddî ve manevî zarara uğramasına sebebiyet vermek!..
Siyasî muarızları üstünde devlet eliyle baskı kurmak, yargı yoluyla onları sindirmek…
Ve başka despotik kalemler…

Bütün bunlara rağmen, itiraz edildiğinde “Ben seçimle geldim. Demokratik yolla iktidarımı sürdürüyorum” der…
İşte ben buna “giydirilmiş demokrasi” diyorum…

Batılı’nın gözüyle demokrasi…

Geliniz bir bakalım ünlü Fransız filozof Alain Badiou kısaca ne diyor:
“Her geçen gün otoritesi sarsılsa da "demokrasi" kelimesinin günümüzde politik toplumun egemen bayrağı (amblème) olarak değerini koruduğuna şüphe yok. Bayrak dediğimiz şey, sembolik bir sistemin dokunulmazıdır. Siyasal toplum hakkında dilediğinizi söyleyebilir, karşısında eşi benzeri görülmemiş bir "eleştirel" hışım gösterebilir, "ekonomik dehşeti" lanetleyebilirsiniz, ama bütün bunları demokrasi adına (mesela: "Demokratik olduğunu iddia eden bir toplum bunu nasıl yapabilir?" türünden sözlerle) yaptınız mı, bağışlanırsınız. Zira neticede o toplumun bayrağı adına, dolayısıyla bizzat o toplum adına yargılamaya kalkışmışsınızdır onu. Hâlâ toplumun dışına çıkmamış, yurttaşı olarak kalmışsınızdır; kendisinin de diyeceği gibi, barbar değilsiniz ki canım, ece sizi bir sonraki seçimlerde demokratik olarak tayin edilmiş yerinize oturtmak da mümkün kuşkusuz. Bu nedenle ben şunu öne sürüyorum: Sırf toplumlarımızın gerçeğine değebilmek adına, a priori bir alıştırma olarak bu toplumların elinden bayraklarını almak gerek. İçinde yaşadığımız dünyanın hakikati olsa olsa "demokrasi" kelimesi bir yana bırakılarak, demokrat olmamayı ve dolayısıyla "herkes"in gözünde kötü olmayı göze alarak ortaya çıkarılabilir. Zira bizde "herkes" ancak bayraktan yola çıkılarak telaffuz edilebilir. Yani "herkes" demokrattır. Bayrak aksiyomu denilebilecek şey de budur işte.” (*)

Yine ünlü Fransız düşünür Daniel Bensaid ise şöyle diyor:
“Koşulların kamusal özgürlükleri birbirinden ayrılmaz gösterebileceği ve serbest teşebbüsün gitgide çözülmeye yüz tuttuğu bir anda bile, demokrasi o meşum ikizine galebe çalmışa benziyordu. "Muhteşem Otuzlar"da, parlamenter demokrasi ile "sosyal piyasa ekonomisi"nin düzensever liberal evliliği, 1848'den beri dünyaya musallat olan hayaletin dönüşünü engelleyerek müreffeh bir gelecek ve sınırsız ilerleme vaat eder gibiydi. Ama 1973-74 krizinden sonra, savaş sonrasının o büyük dalgasının geri dönmesiyle bazılarının Fordist (veya Keynesyen) uzlaşma dediği şeyin ve sosyal ("koruyucu") devletin temelleri sarsıldı. Bürokratik despotizm ve irreel sosyalizmin çözülmesinin ardından, "demokrasi" dediğimiz yüzer-gezer gösteren, muzaffer Batı'nın, galip ABD'nin, serbest piyasa ve dizginsiz rekabetin eşanlamlısı oluverdi birden. Tam o sıralarda sosyal sigortalara ve özlük haklarına yönelik sistemli bir saldırı, benzeri daha önce görülmemiş bir özelleştirme akını, kamusal alanı gitgide daraltıyordu. Yıllar önce Hannah Arendt'in ifade etmiş olduğu korku, yani çatışmalı çoğulluk anlamına gelen politikanın yerini eşyanın ve varlıkların tatsız tuzsuz ticari idaresine bıraktığını görme korkusu, böylece haklı çıkıyordu…” (**)

 

(*) (**) : Demokrasi Ne Âlemde, Metis Yayınları... Çeviri Savaş Kılıç

Devamını Oku

İhtiras ve kara propaganda!

Toptancı bakış açısıyla “bütün politikacılar kötü niyetlidir” demek pek doğru değil. Zira sayıları az da olsa aralarında iyi niyetli olanlar da var.

Aslında her meslek erbabı gibi politikacılar da “iyi niyetle” başlangıç yaparlar. Politik arenada zaman, iyi niyeti törpüleme aracı olarak bir müddet sonra “kazanma veya kazanılan noktada kazanımı koruma ve sürdürme” arzusu, iyi niyet çarkının dişlilerini kırmaya başlar.

İyi niyetle başlanılan süreç, zamanla kara propagandanın esiri hâline dönüşür. Politika sözcüğünün eski Yunancadan geldiğini ve “çok yalan” anlamında olduğunu daha önce de yazmıştım.

***

İnsan yaşamında kısa süre içinde kendi yalanlarına inananların çoğunluğu teşkil ettiği meslek yine politikadır. Politika yerine Arapça kökenli “siyaset” de deseniz, yalan deryasındaki büyük dalgaları dinginleştiremezsiniz.

Küçük yalan, istisnasız her insanın fıtratında var. Hiç yalan söylemem diyen kişi, bu sözü söyleyerek yalan söylüyor bir defa…

Büyük yalan ise politikacının ruhuna sinmiştir bir kere; iflâhı ve ıslâhı gayr-i kabili mümkündür…

***

Mesele sadece yalanla sınırlı değil. Özellikle muhterislerin başvurduğu “kara propaganda”, gerçeklerin üstünü örtmek ve tozpembe yalanlarla toplum kesimleri üstünde (özellikle cahil kesimler üstünde) hâkimiyet kurma aracıdır.

İslâm tarihinde, kara propagandayı ilk defa Muaviye bin Ebusufyan devreye sokmuştur.

Ancak en büyük kara propagandayı Hitler, propagandadan sorumlu bakan atayarak, Joseph Goebbels vasıtasıyla yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sebep olduğu yıkımda, Hitler kadar Goebbels’in de sorumluluğu vardır.

***

Yakın tarihte, Irak’a saldırmak için “Saddam’ın kimyasal silahı var” yalanıyla başta Amerikan halkı olmak üzere birçok Batılı devletleri kandıran George W. Bush gibi bir gerçek idiot bile kara propagandanın cazibesine sığınmıştır.

***

Çağımızda, küçüklü büyüklü her diktatörün başvurduğu en önemli yöntemdir kara propaganda…

Özellikle cahil halk kesimlerini hedefe oturtan diktatörler, akla hayâle sığmayan yalanlarla ayakta kalmaya çalışıyorlar.

Tarihten ders alan herkes gibi, onlar da yanlarında bir propaganda elemanı istihdam ediyor, Goebbels kadar olmasa da, belki biraz farklı ama özde Goebbels’vari yalanlarla halkı kandırmayı hedefliyorlar.

***

Onun içindir ki, halkı aydınlatmaya çalışan aydınları ve bağımsızlığını korumaya çalışan medya organlarını susturmak için her türlü çabayı harcıyorlar. Onların en büyük düşmanları özgürlükçü medya ve kolay kolay susmayan aydınlardır.

Kendilerine teslim bayrağı çekmiş medya organlarıyla ve sözde aydınlarla gerçek aydınları hedef tahtasına oturtup kara propagandayla halkın gözünde küçük düşürmeye çalışıyorlar.  Açıkça söylersek: Bir besleme medya eliyle halkı kandırmak için her türlü yalana başvuruyor, teslimiyetçi aydın kisvesindeki yaratıklar ile üste çıkmaya çalışıyorlar ve de aslında bu yolla başarılı da oluyorlar…

***

Bendeniz, bazen Doğu-Batı mukayesesi yapınca bazı dostlar rahatsız oluyor. Batılı halklar, iki büyük savaşta yaklaşık altmış beş milyon insan kaybından sonra kendi kaderlerini belirlemeyi ve demokrasi ile yönetilerek adaletin ve eşitliğin bihakkın tesisini başardılar.

Kederi de, tasayı da, kıvancı ve sevinci de ortaklaşa paylaşabilen devletler kurdular. Kurdukları birlik ile sadece kendi kaderleri üzerinde değil, dünyanın dört bir yanındaki devletlerin veya halkların üzerinde de etkili olabiliyorlar.

***

Bizim de bu birlik içinde olma çabamız; son on yıl arzında gittikçe birlikten uzaklaşma ve kaderimizi tek kişinin iki dudağının arasına hapsetme çabasına yenik düştü…

Her totaliter rejimin duçar olduğu yalnızlaşma ve kaybetme hastalığına mahkûm olduk…

Bugün, şu son ekonomik yıkım hengâmesinde bile hâlâ kara propagandaya sığınıp ülkemizin güllük gülistanlık içinde olduğunu pompalıyoruz. Hiç “bu da bizim günahımızdan kaynaklandı” diyen yok!

Uyarı görevini yapmak isteyen sivil toplum kuruluşunu azarlıyor, “bizimle mücadele edemezsiniz” diye tehdit ediyoruz.

Ve tabiî ki;

Koskoca ülkeyi ve seksen beş milyonu enaniyetimize kurban ediyoruz…

Devamını Oku

Makûs Talih…

Yazın sıcak günleri, biraz serine ve yağmurlara hasret bıraktı yaşlı ve yorgun bedenlerimizi ama en çok özlemini çektiğimiz ruh dinginliğidir…

Bizim nesil, sadece kendi hayatımızdaki meşakkatleri sırtlanmanın ötesinde; ülkenin ve dünyanın dertlerini de yüklendik. Kırklı, ellili, altmışlı yıllarda doğanlar, ülke ve millet adına kendi hayatlarını feda ettiler.

Kimimiz kara toprakta kardeş kurşunuyla, kimimiz de karanlık zindanlarda çürüdük. Arta kalan kimilerimiz de, gelecek nesillere güzel bir ülke bırakmak için çırpındı.

***

Ömrümüzün son demlerinde bu çırpınış hâlâ da devam ediyor. Devranın gerdişi bizi dişlilerinde öğütmeye çalışsa da; son nefesimize kadar hakkı ve adaleti savunacağız ve savunuyoruz da…

***

Ama dünya

Çelik pençelerle avucunun içinde tutulmak istenen ve hükmedilen bir zindan olmak yolunda hâlâ da kalmaya devam ediyor.

Çünkü ebna-ı beşer, dün ne idiyse bugün de o…

Özellikle “Şark”ın makûs talihi henüz yenilmiş değil…

Ve ne hazindir ki…

Emperyal güçlerin postalları altında inleyen topraklardan ancak Taliban fışkırıyor…

***

O Taliban ki…

Bizzat emperyal güçler tarafından üretilerek tedavüle sürüldüler…

Gün geldi, varoluş sebebi olan o menfaatperest emperyal güçlere biat etmekten vazgeçtiler…

Onca teslim olmuşluktan sonra:

Özgür bir toplum ve özgür bir birey olmak yerine sapkınlığı ikame ettiler…

Yıllarca terör ürettiler…

Suikast bombaları patlatarak masum insanları öldürdüler…

Kadınları recm ettiler, kurşuna dizdiler…

Hak, hukuk, adalet demediler.

İslâm adına İslâm’ı kirlettiler…

Cehaletin pençesinde esir oldular. Beyinlerinde saplantı hâlinde kendi ürettikleri sapık bir dinin sapıkça uygulayıcısı oldular...

Yaşatmak için değil, öldürmek için kurguladılar kendilerini ve onlara biat eden cahil mensuplarını…

***

Ve işe bakınız ki…

Tam devlet yöneteceğiz dedikleri bir zamanda…

Emperyalistlerin bir zamanlar kendi çıkarları için yarattığı canavarlar, şimdi kendi yarattıkları canavarlar tarafından bombalı saldırılara maruz kaldılar…

Bunca yıldır “Siz yeteri kadar Müslüman değilsiniz, kâfirsiniz” diyerek günahsız insanları öldürenler, şimdilerde kendilerini kâfirlikle suçlayanlar tarafından havaya uçuruluyorlar…

İlâhî adalet böyle mi tecelli ediyor yoksa?

***

Evet, ey azizan…

Ve yine dünyanın doğusu, evet, özellikle doğusu; bir türlü doymak bilmeyen harislerin, hükmetme histerisine tutulmuş ve amir-i mutlaklığı bile azımsayan, kadir-i mutlaklığa (hâşâ) göz diken, kifayetli-kifayetsiz muhterislerin pençesinde kıvranıyor…

***

Bugünlerde…

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlığına kavuşan ülkeler, bağımsızlıklarının yirmi beşinci yılını kutluyorlar veya önümüzdeki aylarda kutlayacaklar…

Ne acıdır ki…

Bağımsızlığına kavuşan Baltık Devletleri (Estonya, Letonya ve Litvanya), demokrasiye geçerek birer özgür ülke vasfını kazanmış oldukları hâlde; bağımsız ama özgür olamayan ve bir türlü demokrasiye geçemeyen ülkeler de Türkî Cumhuriyetler oldu…

Her birinin başına bir despot yerleşti…

***

Halkları açlıkla mücadele ederken; ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynakları, bu despotlar tarafından kendilerine ve kendi kurdukları despotik düzene hizmet edenlere peşkeş çekildi…

Bugün ülkemizde gündemde olan mülteci sorununda, Türkî Cumhuriyetlerden gelen yüz binlerce mülteci de tartışmaların bizzat odağındalar. Oysa o ülkelerin yeraltı kaynakları bizim ülkemizden katbekat fazladır…

***

Ünlü Rus yazar Lev Tolstoy’dan çevirdiğim “Makaleler ve Mektuplar” isimli eserinde, 1902 yılında Rus çarı II. Nikola’ya yazdığı mektup, 120 yıl geçmesine rağmen bugün bu bahse konu, kendini yeni çarlığa konumlayan despotlara yazılmış gibidir sanki…(*)

Neylersiniz ki…

Bizim de bunları yazıp çizmekten başka elimizden bir şey gelmiyor!

Zira…

Azerbaycan halkının medarı iftiharı, şâir Bahtiyar Vahapzade’nin:

“Korkuram dünyaya bir zaman gele;
 İnsanlar yaşaya, insanlık öle!”

Dediği noktadayız…

 

(*): Akıl Fikir Yayınları, 2020

Devamını Oku

Ar Damarı Meselesi…

Geçtiğimiz aylarda bir yazı kaleme almıştım. Eleştirel bir yazıydı.

İçinde Sadî Şirazî’den de bir “kıssadan hisse” yer alıyordu. Bostan-ı Gülistan’dan…

Kendi sitem dışında yazılarımı yayımlayan sitelerin ikisinin yayın yönetmelerinden itiraz geldi. “Yazı hakaret içeriyor” diyerek yazımı yayımlamadılar.

Oysa hakaret içeriyor dedikleri bölüm, Sadî’nin kıssadan hissesinde geçen bölümdü.

Sadî merhum, o kıssayı, sekiz buçuk asır önce yazmıştı. Yani, şahların, padişahların, kısaca amir-i mutlak hükümdarların hüküm sürdüğü bir atmosferde yazmıştı…

Ve kimse Sadî’yi zindanlara atmamıştı…

Günümüzde korku iklimi ruhlara sindiğinden, insanlar oto sansür uyguluyorlardı…

Hem de Sadî’den sekiz asır sonra…

***

Kellesini korkmadan sansüre kurban veren, Siham-ı Kaza’nın yazarı Nef’î’den kaç asır sonraydı ki?

Amerikalıların dediği gibi “Do it Google and find out!”

***

Keza…

Yayınevleri de, eleştirel kitapları yayınlamaktan korkuyorlar. Onlarca avukat dava açmak için fırsat kolluyor diyorlar…

Sorsanız; demokrasi var ülkemizde…

Alabildiğine basın özgürlüğü…

Doğrudur; yandaş medyada övme özgürlüğü sonsuzdur…

İş hakkı ve adaleti savunmak adına eleştirel yaklaşanlara gelince, derhâl düşman hanesine yazılıyorlar…

Ne demişti Şâir Eşref merhum:

Devr-i, istibdat’ta söz söylemek memnu idi;
Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ananı!
Devr-i hürriyetteyiz şimdi, değişti kaide:
Söyletirler evvela, sonra s..erler ananı!

***

Düşünceyi ifade özgürlüğü…

Hak ve adaleti savunma özgürlüğü…

Hukukun üstünlüğü… (Despotizmin çıkardığı art niyetli kanunların değil; ilâhî kitapların da va’z ettiği gibi ve yüz yılların tecrübesiyle oluşturulan “Evrensel Hukuk”un üstünlüğü…)

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı…

Kısaca insanca yaşamak için “insanî hasletlerin” gereğinin yapıldığı Batılı ülkelere kızmayı bırakıp da, kendi derdimize yansak hiç olmazsa…

***

Meselâ şu Sedat Peker olayı…

Adamı beğenirsiniz veya beğenmezsiniz…

Ama söyledikleri şeyleri yok sayamazsınız…

Videoları, direkt olarak veya dolaylı yollardan otuz milyondan fazla insan tarafından izleniyor…

Binlerce yorum yazılıyor…

***

Eğer bu, Batılı bir ülkede yaşansaydı…

Değil direkt olarak itham edilenler; ima edilenler dahi ya istifa ederlerdi ya da görevden alınırlardı…

***

Gelin görün ki bizdekiler tınmıyor bile…

Zira…

Devlet kademesindekilerin çoğu, en kılcalından tutunda bütün ar damarlarını ameliyatla aldırmışlar…

Devlet ve millet adına ne hazindir…

Devamını Oku

Bireysel ve Toplumsal Cehalet

Toplumsal alanı, aynı zamanda bir sivil savaş alanı kabul edersek, bu alanda cahillerle yapılan savaşı bilgeler kaybederler. Yani kural budur ve tarih bunun örnekleriyle doludur. Yoksa M.Ö. ve M.S. olarak toplam 8 bin yıldan sonra, neden hâlâ cehaletle savaş devam ediyor. Dünyanın birçok bölgesini yıkıma uğratan askerî savaşlar da cehaletin sonucu değil mi?

Tarihte birçok filozof, bütün kötülüklerin anasının cehalet olduğunun altını çiziyorlar. Ferdî cehalet, kişinin kendisini ve yakın çevresini felâkete sürükler. Toplumsal cehalet ise askerî savaşlara, yıkımlara ve on binlerin ölümüne sebep olur. Bunları söylerken elbette ki mübalağa etmiyorum. Tarih-i kadimden beri bu böyle değil mi?!

Sokrates “Cahil insan kendinin bile düşmanı iken, başkasına dost olması nasıl beklenir” diyor.

Diyor ama bunu bir filozof gözüyle görerek söylüyor. Cehalete boğulmuş bir toplum böyle bir teşhisi nasıl koyacak veya hangi bilgi birikimiyle algılayacak?!

“Sadece bir iyi vardır: Bilgi… Ve sadece bir kötü vardır: Cehalet…” Bunu kavrayabilmek için bile bir toplumun kendisini aşması gerekmez mi?

“Tek bildiğim; hiçbir şey bilmediğimdir…” O çaptaki (yaklaşık 2500 yıldır akıllara hükmettiğine göre, elbette ki çapı büyüktür) bir filozof bunu diyebiliyor ama başından aşağı cehaletin balçığı akan nice çapsızlar, bizi, bugünlerdeki hâl-i pürmelâlimize maruz koyanlar değil midir?

***

Cehaletin, adalet duygusu yoktur. Haklı ile haksız onun için aynı zaviyededir. Onun terazisinin kefesini sadece menfaat doldurur. O kefenin dolması için gerektiğinde kan da su yerine akabilir. Menfaat ve makam, mevki onun için her şeyin üstündedir. Düşününüz ki, cahil bir harisin mal, mülk, makam ve mevki düşkünlüğü nice mazlumların ayaklar altında karınca gibi ezilmesi anlamına gelmektedir. Ve bu harisler ölümü asla akıllarına getirmezler…

İslâm filozofu İbn-i Haldun, “Halk, yalnızca adaletle korunabilen kullardır” diyor.  Yukarıda örneğini verdiğimiz bir kişi veya çoğula teşmil edersek bir toplum, hem cahil hem de haris olursa adaleti nasıl tesis edecek?! Kendi egosuna boğulmuşlar, halkı nasıl düşünecekler?!

***

Dehan-ı kebirinden cehalet salyaları saçan biri, İbn-i Rüşd’ün “Kimseden daha iyi olmadığınızı anlayacak kadar mütevazı, herkesten farklı olduğunuzu kavrayacak kadar bilge olun” tespitini nasıl kavrayacak ki, olmayan bir bilgeliğini etrafına yansıtsın.

Asırlar önce yaşayan filozofların tespitleri, Tolstoy’un deyimiyle “Bugünümüzde de” güncelliğini koruyorsa, bin yıllık evrimin cehaleti yenmediğini, her şeye rağmen yenemediğini göstermiyor mu?!

Tolstoy ki, 120 yıl önce Rus Çarı ikinci Nikoloy’a yazdığı mektubu(*), sanki bugün demir yumrukla devlet yöneten otokratlara yazmış gibi çıkıyor karşımıza. Bir asırdan fazla bir zaman öncesinde yaşananlarla; bunca evrime rağmen bugün yaşananların arasında zerrece fark yok!

***

Asırların birer ikişer devrilmesi ve toplumsal eğitimin gittikçe artması, henüz bireysel ve toplumsal cehaleti ne yazık ki yok etmiş değil. Yer kürenin belirli bölgelerinde, daha açık söyleyelim; bugün Batı diye ayrıştırdığımız coğrafya da “cehaletin kısmen yenildiği ve toplumsal barış ile toplumsal adaletin tesis edildiği” görülmekte olsa da; Doğu veya Şark olarak nitelediğimiz coğrafi kesimde ise “cehlin karanlığı” bila-fasıla devam etmektedir.

Öyle ki, bugün bazı yerlerde adaletin tesis edilebilmesi için; yüz binlerce insan, mahkemeler karşısında Sokrates’in 25 asır önce yaptığı “Atina Savunması”na benzer savunmalar yapmak zorundadırlar…

Maatteessüf bizim ülkemiz de bu durumdan soyut değildir…

 

(*): Tarafımca Türkçeye çevrilen “Lev Tolstoy – Makaleler ve Mektuplar” – Akıl Fikir Yayınları

Devamını Oku

Devlet Adamlığı ve Çobanlık…

Öyle devletler var ki, göreve gelen devlet başkanı veya başbakanlar, oturmuş devlet geleneklerine uydukları sürece devleti çok kolay yönetirler. Yeter ki kemikleşmiş sisteme ve devlet adabının kuralların adapte olsunlar ve sistemin çarkının dönmesine sadece katkıda bulunsunlar…

Bunu yapabilmek için, geçmişten gelen bir devlet adamlığı tecrübesine sahip olmaları yeterlidir. Bu, devletin esası denilen hiyerarşinin basamaklarını birer ikişer tırmanmış olmak anlamına gelir. Yine bu, askeri hiyerarşi veya bürokrasi merdivenlerini tırmanmış olmak gibi, siyasetin içinde de pişmiş olmaktan geçer…

***

Yaşayarak görüyoruz. Bugün Amerika Birleşik Devlerinin başına geçen şahıs, siyasetin içinde pişmiş bir şahsiyet olarak karşımıza çıkıyor. Önce senatörlük, peşinden iki dönem Barack Obama’nın yardımcısı olarak, devlet ve siyaset tecrübesine sahip bir kişi olarak dünyanın karşısına çıkan Joe Biden, uluslararası ilişkilerdeki tecrübe dağarcığını da sırtında taşıyor…

Bizim hoşumuza gitmiyor ama kabul etmek gerekir ki, emperyalist bir devlet olan ABD’nin dünyaca meşhur bir devlet geleneği vardır ve bu gelenek emperyal bir gücün nasıl yönlendirileceğini veya yönetileceğini yazılı olmayan kurallarla, yani belli teamüllerle çok belirgin çizgilerle yörüngesine oturtmuştur…

Ve fakat…

Her seçimle başa geçen kişinin bu teamülleri gözardı etmesi de pek mümkün olmuyor. Velev ki yeni reformlarla ülkeyi yeniden dizayn etmek istese bile, her şeyden önce oturmuş yazılı olmayan sisteme toslamaktadır…

Yazılı olmayan ama kemikleşmiş teamüllerin dışına çıkmak isteyen ve halk nezdinde çok büyük popülaritesi olan John Kennedy’yi, saf dışı, daha açık söylersek, sistem dışı bırakmanın yolunu, ancak onu öldürmekte buldular…

Bu, sistemin kendisini koruması için vuku bulan “self defence” refleksidir de diyebiliriz…

***

Neyi anlatmak istediğimizi son cümleye bırakalım ve gelelim son yıllarda yaşananlara…

***

ABD’de, Cumhuriyetçiler ile Demokratların çekişmesinde geleneğin bozulmayacağını, Demokratların sekiz yıllık iktidarından sonra sıranın Cumhuriyetçilere geleceğini herkes iyi biliyordu…

İş, adayın kendisini Amerikan halkına ispat etmesine kalmıştı…

***

O aday, milyarder bir iş adamıydı…

Altın sarısı saçları…

Ortası, yaşının gereği, biraz kalın olsa da uzun boyu ve düzgün fiziğiyle göz dolduruyordu…

Soğuk günlerde sırtındaki uzun paltosu ve kruvaze ceketinin önü hep açık…

Kırmızı kravatı, erkeklik organına sarkacak kadar uzun…

Kendisinden çok daha genç ve güzel, giyim kuşamıyla prezantabl karısı…

Oğlu, kızı, damadı ile iyi bir aile görüntüsü…

Ağzı da iyi lâf yapıyordu…

Bel altı vuruşlarda pek mahirdi…

Ve sair ve sair…

***

Sonuç olarak:

Bütün bunlara rağmen oturduğu devlet başkanlığı koltuğunu mizah konusu yapan bir başkan…

Çünkü…

Her şeyi vardı ama devlet tecrübesi yoktu…

Ve tabiî ki biraz da kafadan çatlaktı…

***

Gelelim yukarıda bahsettiğimiz son cümleye:

O koltuğa milyarder bir adamı oturtmakla dağdan getirilmiş bir domuz çobanını oturtmanın hiçbir farkı yoktu…

O nedenledir ki;

Cumhuriyetçiler, geleneğin bozulmasına ve kendilerine bir dönem başkanlığına mal olsa da, el birliğiyle bu zengin çobanı göndermekte Demokratlara yardımcı oldular…

Oturmuş bir demokrasinin bilinçli sahipleri, kendilerinden biri olsa dahi, o kaçık adama sahip çıkmak yerine demokrasilerine sahip çıkmayı tercih ettiler…

Mesele budur…

Not: Bu yazı, basit bir analizle bir gerçeği tespit etme gayesiyle yazılmıştır. Yoksa Amerikan emperyalizmini desteklediğim anlamına gelmez… 

Üstelik kıssadan hisse çıkarmak da okurlara bırakılmıştır…

Devamını Oku

Başı Dik Adamın Ölümü!

Mademki kalemle kelâmı oynaştırmayı kendinize iş edineceksiniz…

O vakit bencileyin geç başlamayacaksınız bu işe…

Elli beş yaşında serinizi köşeye serdiğinizde; gençliğin hevesini ara ki bulasınız…

Ömrünüzün büyük bölümü savrulup gitmiş, ecelle akraba olmuşsunuz; ha geldi ha gelecek!

***

Lâkin…

Delikanlı zamanınızın deliliği uçmuş olsa da kan yerinde…

“Daldan atan topuktan vurar” diyen canım memleketim Kars’ın ahalisinin nişangâhına hedef etmeyeceksiniz yorgun sinenizi…

Mademki kalemle kelâmı oynaştırmaya başladınız, geç de olsa işin kuralına uyacaksınız…

Mademki bir köşeye kuruldunuz; o köşeciği pür-ü pak tutup mundarlamayacaksınız...

***

Her ne kadar geçmişiniz geleceğinizin aynası olsa da; yazmanın cazibesine kapılıp havalara girmeyeceksiniz…

Hayatın her evresinde olduğu gibi tevazu buranın da anahtarıdır…

***

Daha ilk günden sırtınızı muktedire dayamak için el etek öpenlerin safına yazılmayacaksınız…

Tilki kurnazlığıyla meydan kapıp sirkin seyircilerine aslanı oynamayacaksınız…

Cambazlık heyecanlı olduğu kadar aynı zamanda da tehlikelidir. Aman ha dikkatli olunuz…

Muktedire yaranacağım diyerek, “tahtadan tüfek bamyadan fişek” düsturuyla her gelene saldırmayacaksınız!

***

Ben artık ustalaştım deyip kelimelerden dârağacı kurup masum insanları ipe çekmeye çalışmayacaksınız…

Bir çuval lâftan paragraflar yerine; az yazacak, öz yazacak, doğru söz yazacaksınız…

Ezcümle; özünüz, sözünüz bir olacak!

Nezaketi, nezaheti, letafeti elden bırakmayacaksınız…

Nükte elinizden geliyorsa yaparsınız. Gelmiyorsa komikleşmeyeceksiniz…

***

“Kalem benim, kelâm benim; âlem benim” deyip etrafa külhanbeylik taslamayacaksınız!

Ancak…

Yüreğiniz yettiği kadarıyla zalime karşı çıkıp mazluma arka duracaksınız…

Zulme karşı kaleminizi kılıç gibi kullanabildiğiniz müddetçe halk sizi yalnız bırakmaz…

En keskin kural şudur: İşte o kaleminizi satmayacaksınız!

Egemene karşı eğilmeyecek, dik duracaksınız!

Siz dürüst olduğunuz müddetçe, merak etmeyiniz alnınız ak, başınız dik ve arkanızda halk olacak!

Elbette ki meşakkati de çok olacak…

Evvel emirde egemenin finolarına hedef olacaksınız. Her sabah bir diğeri paçanıza yapışacak!

Hakkınızda belki de sahte davalar açılacak! İftiranın bini bir para…

***

Eğer amacınız cukka doldurmak ise…

Gidin müteahhit olun. Girin ihalelere. İşin kuralını öğrenirseniz, onlar sizi bulur; el birliğiyle köşeyi dönersiniz…

***

Ama ben, namusumla, şeref ve haysiyetimle yaşar, doğru bildiğimi yazarım derseniz; o vakit Bekir Coşkun gibi olacaksınız…

İp cambazı gibi değil; adam gibi adam olacaksınız!

Ne patronun ne de muktedirin önünde eğilmeyecek, bükülmeyeceksiniz…

Mala mülke tamahınız olmayacak, kaleminizi satmayacaksınız!

Dokuz köyden kovulsanız da, Yaratandan başkasına kul olmayacaksınız.

Haktan, hukuktan zerrece taviz vermeyeceksiniz…

Ölürken de kimseye maddi manevi borcunuz olmadan başınız dik öleceksiniz…

***

Yüce Rabb’im günahlarını affetsin…

Devamını Oku

Fikir Vadisinin Çölleşmesi!

Soner Yalçın bir yazısının sonunda “Fikir hayatımız ne zaman bu derece çölleşti?” diye soruyor…
Öncelikle en kısa cevabı verelim: Mensubiyetini taşıdığımız İslâm âleminde ve yaşadığımız coğrafyada adeta “çöl ortasında bir vaha idi bizim fikir dünyamız”…
Övünecek kadar iyi olmasa da, yerinecek kadar kötü de değildi… Dünya çapında fikir adamları yetiştiremezsek de, üstünde yaşadığımız vadinin suyunu sağlayacak kadar gür kaynaklarımız vardı…
Az okuyan bir toplum olarak, eldeki kaynakları kurutmamak için gençliği fikrin asaletine yönlendirme çabamız vardı…
Az gelişmiş toplumların uğradığı akameti yaşamamak için çabalayan aydınlarımızın çabası takdire şayandı.
Bir cümleyle özetlersek: En azından fikrin haysiyeti bugünkü gibi yerlerde sürünmüyordu…

***

Ve devran bugünkü egemenlerin eline geçince; doğrusu kolay teslim olduk…
Ülkeyi cehlin karanlığına sürüklemenin esası, fikir adamlarının önünü keserek; yüz yılda oluşturulan fikir vadisini çorak ve verimsiz bir çöle dönüştürmenin yolunu açmaktan geçiyordu…
Öyle de yaptılar…
Fakat ansızın harekete geçip suyu bendinden kurutmaları hâlinde akamete uğrayacaklarını iyi hesapladıklarından; işi zamana yayarak neticeye ulaşmayı hedeflediler…
Öyle de yaptılar…
Önce toplumun önemli bir kesimini hamaset nutuklarıyla uyuşturdular.
Sonra birer ikişer Emevî oyunlarını sahnelediler…
Her türlü haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, hile, desise mubah sayıldı…
Yerine ve zamanına göre çeşitli kesimlere dümen kırdılar…
Yerine ve zamanına göre o kesimlere sırtlarına dönerek hedefe oturttular…
Hak ve adalet haykırışları gelen mecraları sessizliğe gömdüler…
Akademik alanın önüne Çin Seddi çektiler…
Bağımsız medyanın belini kırdılar…
Fikir ve haysiyet sahibi insanların soluklarını kesip hanelerine hapsettiler…
Namuslu yazarçizer takımının kalemlerini kırdılar…
Gazete köşeleri ve televizyon ekranları çapsız muhterislerin hezeyanlarına teslim edildi…
Yüz yılda zar zor elde edilen fikir musluklarından irin akmaya başladı…
Kalemini satanlar; methiyeler, naatlar yazarak dönekliğe bir takla attırdılar ki, dünya böyle takla güvercinleri görmemişti…
Basın dünyasında sözde İslâmcı, özde Pravda temelli yalan makineleri türetildi…
Kaptığı (ya da oturtulduğu) köşesinden her gün başka bir muarıza, aykırı bir isme hakaretler yağdıran yeni nesil bir ucube medyatör cinsi türedi…
Siyaseti magazin dedikodusu zanneden bir alay adam her akşam halka divan tuttular…
Üniversiteler teslim alındı…
Akademisyenlerin teslimiyeti sağlandı. Teslim olmayanlar etkisiz duruma getirildiler…
Ve en önemlisi yargı teslim alındı; mülkün temeli sarsıldı…

***

Namık Kemal merhuma atfen söylenir:
“Bârika-ı hakikat müsademe-i efkârdan doğar”
Hakikat kıvılcımlarının doğması için en az iki tarafın fikir çarpıştırması lâzım.
Bizde bir taraf berhava edilmiş durumdadır, kim çarpıştıracak?!

***

Hâsıl-ı kelâm…
El birliği ile “fikir vadisi” çöle çevrildi…
Mümbit topraklar çoraklaştı…
Ortalık sığ adamlarla doldu taştı…
Her şey, her görüş, her iddia satıhta kaldı…
Derinlikler okyanusların ortasındadır artık!
Kim arayıp, kim bulacak!?

Devamını Oku

Güney Kafkasya’daki kazanda Türkiye kaynatılmak isteniyor!..

12 Temmuz 2020 Tarihinde, Ermenistan Azerbaycan’ın Tovuz bölgesindeki Azerbaycan sınır birliklerine top atışlarıyla saldırdı ve derhâl karşılık görünce de mevzii saldırılarını sürdürmeye devam etti. 4-5 gün boyunca Tovuz bölgesinde şiddetli çarpışmalar devam etti. Azerbaycan ilk defa, general rütbesinde bir şehit verdi.
Buraya kadar yaşananları herkes biliyor.

***

Asıl olan, ortada hiçbir sürtüşme veya gerginlik yokken, Ermenistan neden durduk yerde Azerbaycan’a saldırıyor ve hem de Karabağ bölgesi dışındaki bir arazide yapıyor bunu?!

Arazinin stratejik önemi bize bazı ipuçları veriyor: Tovuz bölgesi, Bakü – Ceyhan Petrol Boru Hattı ile Azerbaycan Türkiye Doğal Gaz Boru Hatları  (TAP VE TANAP) ve de Bakü – Tiflis – Kars Demiryolu hattının geçiş yeri olan bölgedir. Orada yaranacak bir savaş, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye’yi tehdit eder ve mezkûr boru hatlarına zarar vereceği gibi ekonomik yıkıma da sebep olur. Bu durum, sadece Ermenistan ile sınırlı kalmaz, Rusya’nın da ekmeğine yağ sürer.

***

Aklı bu işlere eren herkes çok iyi biliyor ki, Karabağ ve etraftaki yedi rayonu işgal altında tutan Ermenistan’ın arkasında duran ve bu işgalin sürdürülmesini sağlayan ülke olan Rusya’nın bilgisi dışında; Ermenilerin bir çatışma başlatması mümkün değildir.

Hâlbuki bu sefer iş biraz daha da ileri gidiyor ve Rusya’nın talimatı ve teşvikiyle Ermenistan stratejik bölgede ağır kara silahlarıyla bir saldırı başlatıyor.

Üstelik Rusya’nın bu işin içinde olduğu, diplomatik çevrelerde de derhâl dikkat çekiyor. Çatışmanın üçüncü günü Rusya dışişleri bakanlığı “taraflara itidal” tavsiye eden cılız bir bildiri yayınlıyor. Bakanlık sözcüsü Mariya Zaharova, sosyal medya hesabından “Bakü’de yangın var” mealinde istihza dolu bir mesaj paylaşıyor. Dışişleri bakanı Sergey Lavrov’un Ermeni asıllı olduğu da kimseye sır değil…

***

Pekiyi…

Varlığını Vladimir Putin’in varlığına bağlayan ve Putin’in hilâfına asla yanlış bir harekette bulunmayan, hatta bulunma ihtimali sıfır olan İlham Aliyev, ne yaptı ki, toprakları işgal altında olmasına rağmen hiç istemediği hâlde, bir savaşla yüz yüze kaldı?!

İşin püf noktası buradadır.

Vladimir Putin, İlham Aliyev üzerinden Türkiye’ye epeyce sesli bir mesaj vermek istedi ve verdi de…

Mesaj, muhatapları tarafından iyi anlaşıldı mı diye soracak olursak: Orası müphem… Belki de iyi anlaşıldı ama dışarıya renk verilmedi, bu da mümkün…

***

Putin, kendi doğal gazını (ABD’nin yaptırımlarına rağmen) Baltık Denizi üzerinden (Nord Stream), ve Finlandiya üzerinden (Nord Stream 2) Avrupa’ya ulaştırmaktadır. TAP ve TANAP projeleriyle Türkiye’ye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya aktarılan Azerbaycan doğal gazına rakip olarak da TÜRKAKIM 2 projesi devam etmektedir. Rusya, bu projeyle de Doğu ve Güney Avrupa’yı besleyecektir.

***

İşin püf noktası da buradadır. Öyle görünüyor ki Rusya, artık Türkiye’yi stratejik bir ortak olarak görmekten vazgeçiyor ve Tovuz bölgesinden “Dikkatli ol! Senin Şah Deniz’den gelen “şah damarını” keserim. Üstelik kendim de yapmam, küçük taşeronuma yaptırırım” diyor.

***

Yerküreyi baştanbaşa saran PANDEMİ sürecinin, hem dünya çapında hem de bölgesel olarak çok büyük değişikliklere neden olan etkilerine tanık olduk.

Türkiye de çok etkilenen ülkelerden biridir. Turizm başta olmak üzere, uluslararası kara, deniz ve hava taşımacılığındaki gelirlerimizi kaybettik. İthalatımız arttı, ihracatımız düştü. Zaten genel olarak darboğaz yaşayan ekonomimiz çökme raddesine ulaştı.

Hâl böyle iken, dış politikamızda belli ataklar yaptık. Suriye’de bıçak sırtında da olsa belli bir sükûnet tesis edilmişken, Doğu Akdeniz ve Libya üzerindeki diplomatik ve askerî hareketliliğimiz bizi (haklılığımız tartışılmaz olsa da, zamanlama açısından talihsizlik yaşıyoruz) sıkıntıya sokmaktadır ve sokmaya da devam edecektir.

Libya’da Rusya’yı karşımıza almamız bir talihsizliktir. Fransa, Avusturya, Yunanistan ve İtalya gibi bazı Avrupa ülkeleriyle yaşadığımız sıkıntıların, bir müddet sonra Avrupa Birliği ülkelerinin tamamıyla da yaşanacak olma ihtimalini gözardı edemeyiz.

***

Suriye’de şehit edilen 36 askerimizden sonra Rusya ile yaşanan gergin ilişkilerimiz tam olarak normale dönüşmeden Libya’da Rusya ile karşı karşıya geldik ve Suriye’de olduğu gibi Libya’da da SİHA’larımız önemli başarılar elde ettiler. Fakat bir gecede VATİYYE üssünde askeri ekipman ve mühimmatlarımıza hava saldırısı düzenlendi. Bunu Rusya’nın yapmadığını kim garanti edebilir?!

***

Bizim kanaatimiz odur ki, Vladimir Putin, eski dostu Tayyip Erdoğan’ı, yukarıda belirttiğimiz olumsuz şartları da fırsat bilerek, Güney Kafkasya, yani Azerbaycan – Ermenistan ekseni üzerinden kıskaca almak istiyor. Verdiği mesaj da budur…

***

Yoksa İlham Aliyev’e mesaj vermek için bir çatışmaya gerek duymaz. Bir telefon vasıtasıyla gereken TALİMATI verir ve o talimat kayıtsız şartsız yerine getirilir. Zira İlham Aliyev ve iktidarı, kayıtsız şartsız Vladimir Putin’e göbekten bağlıdır.

Ve aslında İlham Aliyev, Tovuz cephesindeki çatışmayı çoktan unuttu, şimdilerde ana muhalefet partisi Azerbaycan Halk Cephesi mensuplarını toplayıp üçer – beşer hapse attırıyor. Onun iktidarı için tehlike gördüğü cephe, Ermenistan cephesi değil; vatanperver insanlardan oluşan Azerbaycan Halk Cephesidir…

***

Ayrıca…

Türkiye’nin doğudan ve batıdan kuşatılarak bir kıskaca alınması, tek adam olan Tayyip Erdoğan’ın yanlış karar ve manevralarla Türkiye’nin geleceğini tehlikeye atma riski de büyük korkumuzdur…

Devamını Oku