Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir Avcılar
  • Doğum tarihi 08 November
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Bireysel ve Toplumsal Cehalet

Toplumsal alanı, aynı zamanda bir sivil savaş alanı kabul edersek, bu alanda cahillerle yapılan savaşı bilgeler kaybederler. Yani kural budur ve tarih bunun örnekleriyle doludur. Yoksa M.Ö. ve M.S. olarak toplam 8 bin yıldan sonra, neden hâlâ cehaletle savaş devam ediyor. Dünyanın birçok bölgesini yıkıma uğratan askerî savaşlar da cehaletin sonucu değil mi?

Tarihte birçok filozof, bütün kötülüklerin anasının cehalet olduğunun altını çiziyorlar. Ferdî cehalet, kişinin kendisini ve yakın çevresini felâkete sürükler. Toplumsal cehalet ise askerî savaşlara, yıkımlara ve on binlerin ölümüne sebep olur. Bunları söylerken elbette ki mübalağa etmiyorum. Tarih-i kadimden beri bu böyle değil mi?!

Sokrates “Cahil insan kendinin bile düşmanı iken, başkasına dost olması nasıl beklenir” diyor.

Diyor ama bunu bir filozof gözüyle görerek söylüyor. Cehalete boğulmuş bir toplum böyle bir teşhisi nasıl koyacak veya hangi bilgi birikimiyle algılayacak?!

“Sadece bir iyi vardır: Bilgi… Ve sadece bir kötü vardır: Cehalet…” Bunu kavrayabilmek için bile bir toplumun kendisini aşması gerekmez mi?

“Tek bildiğim; hiçbir şey bilmediğimdir…” O çaptaki (yaklaşık 2500 yıldır akıllara hükmettiğine göre, elbette ki çapı büyüktür) bir filozof bunu diyebiliyor ama başından aşağı cehaletin balçığı akan nice çapsızlar, bizi, bugünlerdeki hâl-i pürmelâlimize maruz koyanlar değil midir?

***

Cehaletin, adalet duygusu yoktur. Haklı ile haksız onun için aynı zaviyededir. Onun terazisinin kefesini sadece menfaat doldurur. O kefenin dolması için gerektiğinde kan da su yerine akabilir. Menfaat ve makam, mevki onun için her şeyin üstündedir. Düşününüz ki, cahil bir harisin mal, mülk, makam ve mevki düşkünlüğü nice mazlumların ayaklar altında karınca gibi ezilmesi anlamına gelmektedir. Ve bu harisler ölümü asla akıllarına getirmezler…

İslâm filozofu İbn-i Haldun, “Halk, yalnızca adaletle korunabilen kullardır” diyor.  Yukarıda örneğini verdiğimiz bir kişi veya çoğula teşmil edersek bir toplum, hem cahil hem de haris olursa adaleti nasıl tesis edecek?! Kendi egosuna boğulmuşlar, halkı nasıl düşünecekler?!

***

Dehan-ı kebirinden cehalet salyaları saçan biri, İbn-i Rüşd’ün “Kimseden daha iyi olmadığınızı anlayacak kadar mütevazı, herkesten farklı olduğunuzu kavrayacak kadar bilge olun” tespitini nasıl kavrayacak ki, olmayan bir bilgeliğini etrafına yansıtsın.

Asırlar önce yaşayan filozofların tespitleri, Tolstoy’un deyimiyle “Bugünümüzde de” güncelliğini koruyorsa, bin yıllık evrimin cehaleti yenmediğini, her şeye rağmen yenemediğini göstermiyor mu?!

Tolstoy ki, 120 yıl önce Rus Çarı ikinci Nikoloy’a yazdığı mektubu(*), sanki bugün demir yumrukla devlet yöneten otokratlara yazmış gibi çıkıyor karşımıza. Bir asırdan fazla bir zaman öncesinde yaşananlarla; bunca evrime rağmen bugün yaşananların arasında zerrece fark yok!

***

Asırların birer ikişer devrilmesi ve toplumsal eğitimin gittikçe artması, henüz bireysel ve toplumsal cehaleti ne yazık ki yok etmiş değil. Yer kürenin belirli bölgelerinde, daha açık söyleyelim; bugün Batı diye ayrıştırdığımız coğrafya da “cehaletin kısmen yenildiği ve toplumsal barış ile toplumsal adaletin tesis edildiği” görülmekte olsa da; Doğu veya Şark olarak nitelediğimiz coğrafi kesimde ise “cehlin karanlığı” bila-fasıla devam etmektedir.

Öyle ki, bugün bazı yerlerde adaletin tesis edilebilmesi için; yüz binlerce insan, mahkemeler karşısında Sokrates’in 25 asır önce yaptığı “Atina Savunması”na benzer savunmalar yapmak zorundadırlar…

Maatteessüf bizim ülkemiz de bu durumdan soyut değildir…

 

(*): Tarafımca Türkçeye çevrilen “Lev Tolstoy – Makaleler ve Mektuplar” – Akıl Fikir Yayınları

Devamını Oku

Devlet Adamlığı ve Çobanlık…

Öyle devletler var ki, göreve gelen devlet başkanı veya başbakanlar, oturmuş devlet geleneklerine uydukları sürece devleti çok kolay yönetirler. Yeter ki kemikleşmiş sisteme ve devlet adabının kuralların adapte olsunlar ve sistemin çarkının dönmesine sadece katkıda bulunsunlar…

Bunu yapabilmek için, geçmişten gelen bir devlet adamlığı tecrübesine sahip olmaları yeterlidir. Bu, devletin esası denilen hiyerarşinin basamaklarını birer ikişer tırmanmış olmak anlamına gelir. Yine bu, askeri hiyerarşi veya bürokrasi merdivenlerini tırmanmış olmak gibi, siyasetin içinde de pişmiş olmaktan geçer…

***

Yaşayarak görüyoruz. Bugün Amerika Birleşik Devlerinin başına geçen şahıs, siyasetin içinde pişmiş bir şahsiyet olarak karşımıza çıkıyor. Önce senatörlük, peşinden iki dönem Barack Obama’nın yardımcısı olarak, devlet ve siyaset tecrübesine sahip bir kişi olarak dünyanın karşısına çıkan Joe Biden, uluslararası ilişkilerdeki tecrübe dağarcığını da sırtında taşıyor…

Bizim hoşumuza gitmiyor ama kabul etmek gerekir ki, emperyalist bir devlet olan ABD’nin dünyaca meşhur bir devlet geleneği vardır ve bu gelenek emperyal bir gücün nasıl yönlendirileceğini veya yönetileceğini yazılı olmayan kurallarla, yani belli teamüllerle çok belirgin çizgilerle yörüngesine oturtmuştur…

Ve fakat…

Her seçimle başa geçen kişinin bu teamülleri gözardı etmesi de pek mümkün olmuyor. Velev ki yeni reformlarla ülkeyi yeniden dizayn etmek istese bile, her şeyden önce oturmuş yazılı olmayan sisteme toslamaktadır…

Yazılı olmayan ama kemikleşmiş teamüllerin dışına çıkmak isteyen ve halk nezdinde çok büyük popülaritesi olan John Kennedy’yi, saf dışı, daha açık söylersek, sistem dışı bırakmanın yolunu, ancak onu öldürmekte buldular…

Bu, sistemin kendisini koruması için vuku bulan “self defence” refleksidir de diyebiliriz…

***

Neyi anlatmak istediğimizi son cümleye bırakalım ve gelelim son yıllarda yaşananlara…

***

ABD’de, Cumhuriyetçiler ile Demokratların çekişmesinde geleneğin bozulmayacağını, Demokratların sekiz yıllık iktidarından sonra sıranın Cumhuriyetçilere geleceğini herkes iyi biliyordu…

İş, adayın kendisini Amerikan halkına ispat etmesine kalmıştı…

***

O aday, milyarder bir iş adamıydı…

Altın sarısı saçları…

Ortası, yaşının gereği, biraz kalın olsa da uzun boyu ve düzgün fiziğiyle göz dolduruyordu…

Soğuk günlerde sırtındaki uzun paltosu ve kruvaze ceketinin önü hep açık…

Kırmızı kravatı, erkeklik organına sarkacak kadar uzun…

Kendisinden çok daha genç ve güzel, giyim kuşamıyla prezantabl karısı…

Oğlu, kızı, damadı ile iyi bir aile görüntüsü…

Ağzı da iyi lâf yapıyordu…

Bel altı vuruşlarda pek mahirdi…

Ve sair ve sair…

***

Sonuç olarak:

Bütün bunlara rağmen oturduğu devlet başkanlığı koltuğunu mizah konusu yapan bir başkan…

Çünkü…

Her şeyi vardı ama devlet tecrübesi yoktu…

Ve tabiî ki biraz da kafadan çatlaktı…

***

Gelelim yukarıda bahsettiğimiz son cümleye:

O koltuğa milyarder bir adamı oturtmakla dağdan getirilmiş bir domuz çobanını oturtmanın hiçbir farkı yoktu…

O nedenledir ki;

Cumhuriyetçiler, geleneğin bozulmasına ve kendilerine bir dönem başkanlığına mal olsa da, el birliğiyle bu zengin çobanı göndermekte Demokratlara yardımcı oldular…

Oturmuş bir demokrasinin bilinçli sahipleri, kendilerinden biri olsa dahi, o kaçık adama sahip çıkmak yerine demokrasilerine sahip çıkmayı tercih ettiler…

Mesele budur…

Not: Bu yazı, basit bir analizle bir gerçeği tespit etme gayesiyle yazılmıştır. Yoksa Amerikan emperyalizmini desteklediğim anlamına gelmez… 

Üstelik kıssadan hisse çıkarmak da okurlara bırakılmıştır…

Devamını Oku

Başı Dik Adamın Ölümü!

Mademki kalemle kelâmı oynaştırmayı kendinize iş edineceksiniz…

O vakit bencileyin geç başlamayacaksınız bu işe…

Elli beş yaşında serinizi köşeye serdiğinizde; gençliğin hevesini ara ki bulasınız…

Ömrünüzün büyük bölümü savrulup gitmiş, ecelle akraba olmuşsunuz; ha geldi ha gelecek!

***

Lâkin…

Delikanlı zamanınızın deliliği uçmuş olsa da kan yerinde…

“Daldan atan topuktan vurar” diyen canım memleketim Kars’ın ahalisinin nişangâhına hedef etmeyeceksiniz yorgun sinenizi…

Mademki kalemle kelâmı oynaştırmaya başladınız, geç de olsa işin kuralına uyacaksınız…

Mademki bir köşeye kuruldunuz; o köşeciği pür-ü pak tutup mundarlamayacaksınız...

***

Her ne kadar geçmişiniz geleceğinizin aynası olsa da; yazmanın cazibesine kapılıp havalara girmeyeceksiniz…

Hayatın her evresinde olduğu gibi tevazu buranın da anahtarıdır…

***

Daha ilk günden sırtınızı muktedire dayamak için el etek öpenlerin safına yazılmayacaksınız…

Tilki kurnazlığıyla meydan kapıp sirkin seyircilerine aslanı oynamayacaksınız…

Cambazlık heyecanlı olduğu kadar aynı zamanda da tehlikelidir. Aman ha dikkatli olunuz…

Muktedire yaranacağım diyerek, “tahtadan tüfek bamyadan fişek” düsturuyla her gelene saldırmayacaksınız!

***

Ben artık ustalaştım deyip kelimelerden dârağacı kurup masum insanları ipe çekmeye çalışmayacaksınız…

Bir çuval lâftan paragraflar yerine; az yazacak, öz yazacak, doğru söz yazacaksınız…

Ezcümle; özünüz, sözünüz bir olacak!

Nezaketi, nezaheti, letafeti elden bırakmayacaksınız…

Nükte elinizden geliyorsa yaparsınız. Gelmiyorsa komikleşmeyeceksiniz…

***

“Kalem benim, kelâm benim; âlem benim” deyip etrafa külhanbeylik taslamayacaksınız!

Ancak…

Yüreğiniz yettiği kadarıyla zalime karşı çıkıp mazluma arka duracaksınız…

Zulme karşı kaleminizi kılıç gibi kullanabildiğiniz müddetçe halk sizi yalnız bırakmaz…

En keskin kural şudur: İşte o kaleminizi satmayacaksınız!

Egemene karşı eğilmeyecek, dik duracaksınız!

Siz dürüst olduğunuz müddetçe, merak etmeyiniz alnınız ak, başınız dik ve arkanızda halk olacak!

Elbette ki meşakkati de çok olacak…

Evvel emirde egemenin finolarına hedef olacaksınız. Her sabah bir diğeri paçanıza yapışacak!

Hakkınızda belki de sahte davalar açılacak! İftiranın bini bir para…

***

Eğer amacınız cukka doldurmak ise…

Gidin müteahhit olun. Girin ihalelere. İşin kuralını öğrenirseniz, onlar sizi bulur; el birliğiyle köşeyi dönersiniz…

***

Ama ben, namusumla, şeref ve haysiyetimle yaşar, doğru bildiğimi yazarım derseniz; o vakit Bekir Coşkun gibi olacaksınız…

İp cambazı gibi değil; adam gibi adam olacaksınız!

Ne patronun ne de muktedirin önünde eğilmeyecek, bükülmeyeceksiniz…

Mala mülke tamahınız olmayacak, kaleminizi satmayacaksınız!

Dokuz köyden kovulsanız da, Yaratandan başkasına kul olmayacaksınız.

Haktan, hukuktan zerrece taviz vermeyeceksiniz…

Ölürken de kimseye maddi manevi borcunuz olmadan başınız dik öleceksiniz…

***

Yüce Rabb’im günahlarını affetsin…

Devamını Oku

Fikir Vadisinin Çölleşmesi!

Soner Yalçın bir yazısının sonunda “Fikir hayatımız ne zaman bu derece çölleşti?” diye soruyor…
Öncelikle en kısa cevabı verelim: Mensubiyetini taşıdığımız İslâm âleminde ve yaşadığımız coğrafyada adeta “çöl ortasında bir vaha idi bizim fikir dünyamız”…
Övünecek kadar iyi olmasa da, yerinecek kadar kötü de değildi… Dünya çapında fikir adamları yetiştiremezsek de, üstünde yaşadığımız vadinin suyunu sağlayacak kadar gür kaynaklarımız vardı…
Az okuyan bir toplum olarak, eldeki kaynakları kurutmamak için gençliği fikrin asaletine yönlendirme çabamız vardı…
Az gelişmiş toplumların uğradığı akameti yaşamamak için çabalayan aydınlarımızın çabası takdire şayandı.
Bir cümleyle özetlersek: En azından fikrin haysiyeti bugünkü gibi yerlerde sürünmüyordu…

***

Ve devran bugünkü egemenlerin eline geçince; doğrusu kolay teslim olduk…
Ülkeyi cehlin karanlığına sürüklemenin esası, fikir adamlarının önünü keserek; yüz yılda oluşturulan fikir vadisini çorak ve verimsiz bir çöle dönüştürmenin yolunu açmaktan geçiyordu…
Öyle de yaptılar…
Fakat ansızın harekete geçip suyu bendinden kurutmaları hâlinde akamete uğrayacaklarını iyi hesapladıklarından; işi zamana yayarak neticeye ulaşmayı hedeflediler…
Öyle de yaptılar…
Önce toplumun önemli bir kesimini hamaset nutuklarıyla uyuşturdular.
Sonra birer ikişer Emevî oyunlarını sahnelediler…
Her türlü haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, hile, desise mubah sayıldı…
Yerine ve zamanına göre çeşitli kesimlere dümen kırdılar…
Yerine ve zamanına göre o kesimlere sırtlarına dönerek hedefe oturttular…
Hak ve adalet haykırışları gelen mecraları sessizliğe gömdüler…
Akademik alanın önüne Çin Seddi çektiler…
Bağımsız medyanın belini kırdılar…
Fikir ve haysiyet sahibi insanların soluklarını kesip hanelerine hapsettiler…
Namuslu yazarçizer takımının kalemlerini kırdılar…
Gazete köşeleri ve televizyon ekranları çapsız muhterislerin hezeyanlarına teslim edildi…
Yüz yılda zar zor elde edilen fikir musluklarından irin akmaya başladı…
Kalemini satanlar; methiyeler, naatlar yazarak dönekliğe bir takla attırdılar ki, dünya böyle takla güvercinleri görmemişti…
Basın dünyasında sözde İslâmcı, özde Pravda temelli yalan makineleri türetildi…
Kaptığı (ya da oturtulduğu) köşesinden her gün başka bir muarıza, aykırı bir isme hakaretler yağdıran yeni nesil bir ucube medyatör cinsi türedi…
Siyaseti magazin dedikodusu zanneden bir alay adam her akşam halka divan tuttular…
Üniversiteler teslim alındı…
Akademisyenlerin teslimiyeti sağlandı. Teslim olmayanlar etkisiz duruma getirildiler…
Ve en önemlisi yargı teslim alındı; mülkün temeli sarsıldı…

***

Namık Kemal merhuma atfen söylenir:
“Bârika-ı hakikat müsademe-i efkârdan doğar”
Hakikat kıvılcımlarının doğması için en az iki tarafın fikir çarpıştırması lâzım.
Bizde bir taraf berhava edilmiş durumdadır, kim çarpıştıracak?!

***

Hâsıl-ı kelâm…
El birliği ile “fikir vadisi” çöle çevrildi…
Mümbit topraklar çoraklaştı…
Ortalık sığ adamlarla doldu taştı…
Her şey, her görüş, her iddia satıhta kaldı…
Derinlikler okyanusların ortasındadır artık!
Kim arayıp, kim bulacak!?

Devamını Oku

Güney Kafkasya’daki kazanda Türkiye kaynatılmak isteniyor!..

12 Temmuz 2020 Tarihinde, Ermenistan Azerbaycan’ın Tovuz bölgesindeki Azerbaycan sınır birliklerine top atışlarıyla saldırdı ve derhâl karşılık görünce de mevzii saldırılarını sürdürmeye devam etti. 4-5 gün boyunca Tovuz bölgesinde şiddetli çarpışmalar devam etti. Azerbaycan ilk defa, general rütbesinde bir şehit verdi.
Buraya kadar yaşananları herkes biliyor.

***

Asıl olan, ortada hiçbir sürtüşme veya gerginlik yokken, Ermenistan neden durduk yerde Azerbaycan’a saldırıyor ve hem de Karabağ bölgesi dışındaki bir arazide yapıyor bunu?!

Arazinin stratejik önemi bize bazı ipuçları veriyor: Tovuz bölgesi, Bakü – Ceyhan Petrol Boru Hattı ile Azerbaycan Türkiye Doğal Gaz Boru Hatları  (TAP VE TANAP) ve de Bakü – Tiflis – Kars Demiryolu hattının geçiş yeri olan bölgedir. Orada yaranacak bir savaş, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye’yi tehdit eder ve mezkûr boru hatlarına zarar vereceği gibi ekonomik yıkıma da sebep olur. Bu durum, sadece Ermenistan ile sınırlı kalmaz, Rusya’nın da ekmeğine yağ sürer.

***

Aklı bu işlere eren herkes çok iyi biliyor ki, Karabağ ve etraftaki yedi rayonu işgal altında tutan Ermenistan’ın arkasında duran ve bu işgalin sürdürülmesini sağlayan ülke olan Rusya’nın bilgisi dışında; Ermenilerin bir çatışma başlatması mümkün değildir.

Hâlbuki bu sefer iş biraz daha da ileri gidiyor ve Rusya’nın talimatı ve teşvikiyle Ermenistan stratejik bölgede ağır kara silahlarıyla bir saldırı başlatıyor.

Üstelik Rusya’nın bu işin içinde olduğu, diplomatik çevrelerde de derhâl dikkat çekiyor. Çatışmanın üçüncü günü Rusya dışişleri bakanlığı “taraflara itidal” tavsiye eden cılız bir bildiri yayınlıyor. Bakanlık sözcüsü Mariya Zaharova, sosyal medya hesabından “Bakü’de yangın var” mealinde istihza dolu bir mesaj paylaşıyor. Dışişleri bakanı Sergey Lavrov’un Ermeni asıllı olduğu da kimseye sır değil…

***

Pekiyi…

Varlığını Vladimir Putin’in varlığına bağlayan ve Putin’in hilâfına asla yanlış bir harekette bulunmayan, hatta bulunma ihtimali sıfır olan İlham Aliyev, ne yaptı ki, toprakları işgal altında olmasına rağmen hiç istemediği hâlde, bir savaşla yüz yüze kaldı?!

İşin püf noktası buradadır.

Vladimir Putin, İlham Aliyev üzerinden Türkiye’ye epeyce sesli bir mesaj vermek istedi ve verdi de…

Mesaj, muhatapları tarafından iyi anlaşıldı mı diye soracak olursak: Orası müphem… Belki de iyi anlaşıldı ama dışarıya renk verilmedi, bu da mümkün…

***

Putin, kendi doğal gazını (ABD’nin yaptırımlarına rağmen) Baltık Denizi üzerinden (Nord Stream), ve Finlandiya üzerinden (Nord Stream 2) Avrupa’ya ulaştırmaktadır. TAP ve TANAP projeleriyle Türkiye’ye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya aktarılan Azerbaycan doğal gazına rakip olarak da TÜRKAKIM 2 projesi devam etmektedir. Rusya, bu projeyle de Doğu ve Güney Avrupa’yı besleyecektir.

***

İşin püf noktası da buradadır. Öyle görünüyor ki Rusya, artık Türkiye’yi stratejik bir ortak olarak görmekten vazgeçiyor ve Tovuz bölgesinden “Dikkatli ol! Senin Şah Deniz’den gelen “şah damarını” keserim. Üstelik kendim de yapmam, küçük taşeronuma yaptırırım” diyor.

***

Yerküreyi baştanbaşa saran PANDEMİ sürecinin, hem dünya çapında hem de bölgesel olarak çok büyük değişikliklere neden olan etkilerine tanık olduk.

Türkiye de çok etkilenen ülkelerden biridir. Turizm başta olmak üzere, uluslararası kara, deniz ve hava taşımacılığındaki gelirlerimizi kaybettik. İthalatımız arttı, ihracatımız düştü. Zaten genel olarak darboğaz yaşayan ekonomimiz çökme raddesine ulaştı.

Hâl böyle iken, dış politikamızda belli ataklar yaptık. Suriye’de bıçak sırtında da olsa belli bir sükûnet tesis edilmişken, Doğu Akdeniz ve Libya üzerindeki diplomatik ve askerî hareketliliğimiz bizi (haklılığımız tartışılmaz olsa da, zamanlama açısından talihsizlik yaşıyoruz) sıkıntıya sokmaktadır ve sokmaya da devam edecektir.

Libya’da Rusya’yı karşımıza almamız bir talihsizliktir. Fransa, Avusturya, Yunanistan ve İtalya gibi bazı Avrupa ülkeleriyle yaşadığımız sıkıntıların, bir müddet sonra Avrupa Birliği ülkelerinin tamamıyla da yaşanacak olma ihtimalini gözardı edemeyiz.

***

Suriye’de şehit edilen 36 askerimizden sonra Rusya ile yaşanan gergin ilişkilerimiz tam olarak normale dönüşmeden Libya’da Rusya ile karşı karşıya geldik ve Suriye’de olduğu gibi Libya’da da SİHA’larımız önemli başarılar elde ettiler. Fakat bir gecede VATİYYE üssünde askeri ekipman ve mühimmatlarımıza hava saldırısı düzenlendi. Bunu Rusya’nın yapmadığını kim garanti edebilir?!

***

Bizim kanaatimiz odur ki, Vladimir Putin, eski dostu Tayyip Erdoğan’ı, yukarıda belirttiğimiz olumsuz şartları da fırsat bilerek, Güney Kafkasya, yani Azerbaycan – Ermenistan ekseni üzerinden kıskaca almak istiyor. Verdiği mesaj da budur…

***

Yoksa İlham Aliyev’e mesaj vermek için bir çatışmaya gerek duymaz. Bir telefon vasıtasıyla gereken TALİMATI verir ve o talimat kayıtsız şartsız yerine getirilir. Zira İlham Aliyev ve iktidarı, kayıtsız şartsız Vladimir Putin’e göbekten bağlıdır.

Ve aslında İlham Aliyev, Tovuz cephesindeki çatışmayı çoktan unuttu, şimdilerde ana muhalefet partisi Azerbaycan Halk Cephesi mensuplarını toplayıp üçer – beşer hapse attırıyor. Onun iktidarı için tehlike gördüğü cephe, Ermenistan cephesi değil; vatanperver insanlardan oluşan Azerbaycan Halk Cephesidir…

***

Ayrıca…

Türkiye’nin doğudan ve batıdan kuşatılarak bir kıskaca alınması, tek adam olan Tayyip Erdoğan’ın yanlış karar ve manevralarla Türkiye’nin geleceğini tehlikeye atma riski de büyük korkumuzdur…

Devamını Oku

Hukuk ve Adalet!..

Evrensel hukuk dendiğinde, binlerce yılın imbiğinden süzülerek gelen hak ve hukukun toplamı aklımıza gelmelidir.

Tarihin silinmez sayfalarına madde madde nakşedilmiş hukuk kuralları, ebna-i beşerin bizzat yaşadıklarından çıkarılan derslerin temerküz hâlidir. Toplumlar içinde bizzat kendi temayüzünü sağlamış mıdır diye sorulacak olsa; orası biraz müphem gibi görünüyor. Zira birkaç satırla da anlatılabilir, onlarca ciltlerle de anlatılamaz. Mesele, yine ebna-i beşerin bakış açısına, algısına ve en önemlisi de onun çıkarına uyup uymamasına bağlıdır…

***

Binlerce yılın tecrübesinden süzülerek vücut bulan evrensel hukuk, yine binlerce yılı kapsayarak süregelen tek Allahlı dinlerle de çelişmez.

Ve tabiî ki, maşerî vicdanın temelini oluşturan toplumsal ahlâk ve bireysel mantık ile de çelişmez.

Hukuk, adalet, güzel ahlâk ve vicdanî davranış, bütün dinlerin temel yasalarıdır. Ki, semavî dinlerin dışında kalan Şamanizm, Budizm, Brahmanizm, Hinduizm ve diğer çok küçük çaptaki kabile dinleri bile, kendilerince hak, hukuk, adalet ve güzel ahlâk gibi ulvî değerleri ihtiva ederler. Temel felsefeleri hakka ve adalete dayalıdır…

***

Toplumların ve oluşturdukları devletlerin ayakta kalabilmesi de; hukukî değerlere verilen önemle orantılıdır.

Haktan, hukuktan ve adaletten sapan devlet yöneticileri, hem o devletin yıkılmasına hem de devleti oluşturan toplumların ahlâkî çöküntüye duçar olmalarına sebep olmuşlardır.

Hem tarih bu örneklerle doludur, hem de bizzat yaşayarak şahitlik ettiğimiz yakın çağda yaşananlar gözlerimizin önündedir…

***

Kanunlar, tek başına hukuk demek değildir. Kaldı ki, her kanun da hukukî değildir.
Yargı, elbette ki kanunlar ışığında adaleti dağıtmaya çalışıyorlardır ama unutulmamalı ki, bir de yargıçların vicdanî kararlar vermesi söz konusudur.

Evrensel hukuk, yargıcın vicdanına tabi olmayı peşinen kabul etmiştir. Yeter ki, yargıç, gerçekten vicdanî bir karar vermiş olsun ve adaleti tesis etsin…

***

Günümüzde birçok ülkede, yukarıda açıklamaya çalıştığım ulvî değerleri elinin tersiyle bir kenara iten ve hukuk dışı davranışlarla yargıyı emri altına alarak hem bağımsızlık, hem de tarafsızlık ilkesini ayaklar altında çiğneyerek kendi isteği doğrultusunda kararlar çıkaran devlet yöneticileri mevcuttur.

Ne yazık ki, bizim ülkemiz de bu yönde hayli mesafe kat etmiş durumdadır…

Yapılan yanlışları eleştiren ve devlet yöneticilerinin eksiğini su yüzüne çıkaran vatandaşlar, kimliğine bakılmaksızın, emirle derdest edilerek mahpus damlarına doldurulmaktadır…

Ne yazık ki, bazı yargı mensupları adaleti üstün kılmak yerine muktedirlerin emirlerini üstün kılarak haktan ve hukuktan uzaklaşmaktadırlar.

***

Haktan ve hukuktan uzaklaşan bir yargı, mensubiyetini taşıdıkları ülkede toplumun çürümesine sebep olur. Toplumda başlayan çürüme, kanser hücreleri gibi bütün kesimlere yayılır ve o ülkeyi yok eder.

***

Allah muhafaza, bugün uzaktan seyredip ne hâllere düştüklerini müşahede ederek üzüldüğümüz devletlerin durumuna düşeriz…

Yolsuzluğun, irtikâbın, rüşvetin, adam kayırmacılığın pik noktasına ulaştığı ülkeler var etrafımızda. Hâkimi ya emirle ya da rüşvetle karar veren ülkeler çok uzağımızda değiller…

Hile ile özel mülkiyete el konulan ülkelerle dostuz ama adaletsizliklere söyleyebilecek sözümüz yoktur…

***

Onlarca üniversitemizde belki de yüze yakın hukuk fakültemiz var. On binlerce öğrenci, gelecekte bu ülkenin yargısını teşkil edecek… Dört yıl boyunca göz nuru dökerek öğrendikleri hukuku, elbette ki evrensel olanını, uygulayamayacaklarsa ne diye o okullarda dirsek çürütüyorlar?!

Savcılar, hakimler kanunların teşkil ettiği hukuku uygulayamayacaklarsa, ne gerek var onca hukuk fakültesine, onca adliye binasına, yüz binleri bulan adlî teşkilata?!

Sadece boşanma, alacak-verecek, miras, komşu kavgası vs. davalara bakacaklarsa, vicdanî karar gerektiren davalara kim bakacak?!

Zalimin zulmünden, zorbanın baskısından bıkan insanlar kimin vicdanına sığınacak?!

***

Aman böyle şeyler bizim ülkemizde olmaz demeyin lütfen! Bir ülkede yargı çürürse; tuz kokar! Ülke baştan aşağı bataklığa saplanır. İsimleri lâzım değil; gözümüzün önünde bataklıkta debelenen kaç ülke var hâl-i hazırda…

Bu nedenledir ki, devleti yönetenler, ellerini yargının üstünden çeksinler…

Hukuk, bir gün herkese lâzım olur.  Bağımsız ve tarafsız yargı hepimizin güvencesidir.

Milletin güven kapısını yıkmayın… Zira bir gün o kapı size de lâzım olacaktır…

Değil mi ki, birkaç yıl önce suçsuz insanlara kan kusturan FETÖ’cüler bugün yargı karşısında hesap veriyorlar…

Devamını Oku

İyiler ve Kötüler

Ebnâ-i beşer, dünyada iki şeyden asla elini çekmez.

Birincisi menfaattir. Paraya, pula, servete tamah etmenin hiç sonu gelmez. Binde birlik bir istisna oranı da kaideyi bozmaz…

İkincisi ise hinliktir. Başkaları hakkında suizanla hareket etmek, dedikodusunu yapmak, hoşuna gitmeyen insanları karalamak, moda deyimle yargısız infaz etmek ve zaman zaman da işi büyütüp öldürmeye kadar dahi götürmektir. Burada işin esasını “hinoğlu hinlik” teşkil etmektedir…

Her türlü kötülüğün anası ise cehalettir. Bunda zerrece şüphe yoktur.

İşte bunu anlatmak istiyorum ve izninizle burada bir haşiye açmam gerekiyor.

Öncelikle, bendeniz bilmediğim konulara; amiyane tabirle burnumu sokmam. Anlamadığım konularda ahkâm kesmem. Meselâ Antik Yunan, Mitolojik Çağ, Tanrılar, Tanrıçalar konusunda kara cahil bir adamım. Öyle Zeus’tur, Hermes’tir, Artemis’tir falan bilmem ben. Çünkü ilgimi çekmezler.
Ancak devrin büyük filozofu Sokrates (M.Ö. 469- 399) ilgimi çeker. Öğretilerini hayranlıkla okurum.

Kötülüğün cehaletten kaynaklanıyor olması da onun meşhur savunmasındaki en önemli öğelerden birini oluşturur.

Kendisinin idamı için yargılayan 500 yargıçtan “ölümü” için “evet” oyu kullanan 280 yargıca karşı şunları diyor:

“Beni ölüme mahkûm edenlere kırgın değilim. Her kişi yaratılıştan iyidir. Kimse bile bile kötü değildir. Her kötülük bilgisizlikten gelir! Cahil insanlar kendilerine bile düşmandır, başkalarına karşı iyi olmaları nasıl beklenebilir?
Sadece iyi bir şey vardır: Bilgi! Sadece kötü bir şey vardır: Cehalet!
Onlar gerçekte bir hiç iken, bir şeymiş gibi davranıyorlar. Bana hiçbir kötülük yapmış değiller. Gerçi beni mahkûm etmekteki amaçları kötülük yapmaktır ama yine de onların bana iyilik yaptığını düşünüyorum. Benim için en iyisi şimdi ölmek ve sorunlardan kurtulmaktır.
Ayrılma saati geldi ve hepimiz kendi yollarımızda gidiyoruz. Ben ölmeye, siz yaşamaya devam… Hangisinin daha iyi olduğunu yalnızca Tanrı bilir!”

Karısı Sokrates’e “Haksız yere idam ediliyorsun” dediğinde de, Sokrates şu cevabı verir “Ne yani? Bir de haklı yere mi idam edilseydim?”

Kim bilir tarihte idam sehpasına çıkarılan kaç mahkûm bu sözlere atıf yaparak haksız ölümlere bir lahzalığına da olsa başkaldırarak buna benzer sözler söylemiştir. Bu sözler, kim bilir kaç insana örnek teşkil etmiştir…

Ve bu bilge adam şunları da söyler: “Benim bildiğim tek şey, bir şey bilmediğimdir” der ve ilave eder: “Dünya, hiçbir şey bilmediği halde, bildiğini zannedenlerle doludur. Bütün kötülükler, haksızlıklar bilgisizlikten doğar. Haksızlık yapmak, haksızlığa uğramaktan daha acıdır.”

Büyük düşünürün bu sözleri sizi ikna etti mi bilemem ama bendenizi hem ikna, hem de meyus etti…

Meyus etti, çünkü dünya, 2400 yıl sonra da hâlâ Sokrates’in bıraktığı yerde debeleniyor… Cahillerin hüküm sürdüğü bir dünyada; bilgelerin maddî, manevî dâra çekildiği bir çağı yaşıyoruz…

Geliniz biz, bu konuya nokta koyup haşiyeyi de kapatalım…

***

Bir de, özellikle devrimizde sayıları az da olsa iyi insanlar var. Cehaletin belini kırmış, bilgi birikimi yüksek, kültür dağarcığı dolu, etrafına pozitif enerji yayan, güneş gibi pırıl pırıl parlayan, güzel ve bilge insanlar…

Tek amaçları; pozitif ilimlerle, sanatla, edebiyatla insanlığa hizmet etmektir.

Dünyanın en ünlü sanat adamlarının, edebiyatçılarının, yazar - çizerlerin büyük çoğunluğu yokluk, yoksulluk içinde yaşamışlar ve aç ölmüşlerdir. Hiç kimseye zarar vermeden, hiç kimsenin hakkını gasp etmeden…

Çok büyük çoğunluğunun siyaset diye bir marazları olmamıştır.

Siz hiçbir yazarın diktatörlük ettiğine, kan döktüğüne, hapishaneleri suçsuz insanlarla dolduğuna tanıklık ettiniz mi?

Ama bir yazarın, tam da yanı başında ayrılmak için farklı ulusların oluk oluk kan akıttığı bir dönemde, demokratik yoldan seçimle başa gelen bir yazarın; iki ulusun ayrılmasında bir damla kanın akıtılmasına dahi fırsat vermeden, barış içinde ayrılmalarını sağlayan bir şahsiyetin siyasetçiliğine bütün dünya şahit oldu…

Avrupa’nın göbeğinde komşu Yugoslavya kan ve ateş içinde dağılırken, barış ve huzur içinde ayrılan ülke ise Çekoslovakya idi.  Çek Cumhuriyeti (adı şimdi Çehya oldu) ve Slovakya’nın barış içinde ayrılmasının, yani barışın mimarı ise yazar ve dramaturg Vaclav Havel idi…

***

Türkçeye çevrilmiş birçok eseri var. Gençler alsın okusunlar. Cehaletin belini okumak kırıyor, unutmasınlar!..

Devamını Oku

Fikrin Haysiyeti!

“Mihrabı dostun yüzü olan kişiye yüz çeşit namaz vardır, yüz çeşit rükû, yüz çeşit secde” diyen ve Hicrî 604 (Miladi 1207) yılında Horasan diyarının Belh şehrinde dünyaya gözünü açan Mevlânâ Celâleddin, beş yaşındayken babası Sultan’ül ulema Muhammed Bahaeddin Veled ile birlikte doğduğu şehri terk eder.

Kaderinin kervanı, onu önce Nişabur’a atarken; aynı zamanda devrin ve İran’ın en ünlü şâirlerinden ve mutasavvıflarından biri olan, Feridüddin-i Attar’ı tanıma fırsatını bahşeder. Attar, kendisine ünlü Esrar-nâme’sini hediye eder.

Çok kısa geçiyorum…

Daha sonra sırasıyla Bağdat’a, Mekke’ye ve Medine’ye giderler ve bir müddet sonra da kuzeye doğru yola revan olduklarında Şam’a ulaşırlar.

Şam’da “Şeyh-ül Ekber” diye anılan Muhyiddin-i Arabî, kendisi için Subhanallah, bir umman (okyanus), bir denizin arkasından gidiyor” diyerek hayretini ifade eder…

O umman ki, dokuz asırdır milyonlarca gönüllerde taht kurarken; fikrin şeref ve haysiyeti, barışçıl dillerin de ezberi olmuştur…

***

“A cân, a cihân! Cân da kalmaz cihân da…”

Cân kalmadıktan sonra; cihân kalsa kime yarar… Ol cihânın tapu senedi yaratılmışların elinde değil ki, cihân da onlara kalmış olsun!

O vakit; bu kavga niye?

***

Şimdi tasavvur buyurunuz ey azizân:

Dokuz asırda kaç yüz tane “kendini ilâh sanan” tiran gelip geçmiştir yeryüzünden.

Kim ya da kimler hatırlıyor?!

Kim ya da kimler hatırlanıyor?!

Büyük çoğunluğunun adı tarihe bile geçmemişken; küçük bir kısmının şan ve şöhreti ise tarihin küflü sayfalarında çürümüş, bedenleri gibi adları da yok olup gitmiştir…

Kur’anî inancın ışığında; cehenneme vasıl olduklarından da şüphe yoktur…

***

Gelelim Günümüzdeki Fikir Adamlığının Haysiyetine!..

Bende-i hakir, yıllardır, hemen her platformda şunları yazdım ve söyledim:

“Fikir adamlığının bir haysiyeti, fikrin de bir namusu olmalıdır…

Siyasetçiler, mütefekkirlerin fikirleri üzerinde tepinebilirler ama…

Fikir adamları, kendi üzerlerinde tepinmelere müsaade etmemeliler…

Açıkça söylersek ‘fikir haysiyetlerini’ satmamalılar…

Zira fikrin bir namusu vardır!”

***

Şimdilerde ortalığa saçılan herzevekillere bir nazar kılınız lütfen!

(Namus ve haysiyet sahibi, gerçek fikir adamlarını tenzih ederim.)

Fikir adamlıkları müphem birtakım sözde yazar-çizer taifesi…

Fikrin kırıntısından dahi mahrum kalemlerini menfaatleri için satışa çıkaranlar…

Cehl-i mürekkepler…

Cehl-i nısıflar…

Cehl-i rubalar…

Cehl-i basitler…

O yüzdendir ki, fikir dağarcıkları boştur ve telafi için kimi mütefekkirlerin fikirleri üstünde tepinerek siyasetçilere bile parmak ısırtıyorlar…

Akıllarınca münekkittirler

Gerçekçi baktığınızda: Emir ve komuta zinciri içinde ve emirle, bağlı oldukları makamın tetikçiliğini yapmaktadırlar…

Tenkit etmiyor, kin ve nefret kusuyorlar…

***

Aslında teşhis etmede biz de yanılıyor muyuz?

Bir düşünürün şu tespiti, tam da bunlara uymuyor mu?

“En hayret verici görüşlerden biri, bir insanın, bağımlı insanlardan bağımsız fikirler beklenmesini hayal etmesidir…”

Ama şunda kesinlikle yanılmıyoruz: Günümüz Entelijansiyası için utanç vesilesidirler…

***

Namık Kemal merhuma atfen söylenir:

“Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar…”

Doğrudur…

Amma velâkin, müsademeye giren taraflardan birini zindanlara doldurur veya imkânlarının önüne kale hisarları çekerseniz…

Diğer taraftakiler, ancak Don Kişot gibi yel değirmenleriyle müsademeye girerler…

Tefekkürleri de ancak Sanço Panço mesabesinde kalır…

***

Eğer bir daha Mevlânâ’ya dönersek, Hazret, başından beri neyi savunduğumuzu, fikir denince neyi kastettiğimizi şöyle özetliyor:

“Fikir ona derler ki bir yol açsın, yol ona derler ki bir gerçeğe ulaşsın…”

***

Peyami Safa, daha çarpıcı bir tespitle aklımıza “fikrin namusunu ve değerini” çiviliyor:

“Artık anlamış olmalıyız ki dâvâ, hürriyette değil fikirdedir. Fikri hürriyet doğurmaz, hürriyeti fikir doğurur…”

***

Oysa Namık Kemal merhum, şu beyitle hürriyeti başımıza taç yapıyor:

“Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten…”

***

Fikir dediysek; nadanların, herzevekillerin dehân-ı kebirinden etrafa saçılan tükürük ifrazatı olsun demedik.

Hakikat süzgecinden süzülen dürr-ü yektalar ve bizzat hakikatin ta kendisi olsun.

Onu da Mehmet Akif merhum şu beyitle özetliyor:

“Budur cihânda benim en beğendiğim meslek;
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek…”

***

Efendim, mevzu derindir. Biz, Ziya Paşa merhumdan şahsî tasvirimizi de derc eyleyerek çıkalım bu işin içinden…

“İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez…”

Devamını Oku

İstibdad-ı evvel ve istibdad-ı sanî…

Normal zamanda dahi çok okuyan bir insan olarak, şimdilerde tamamen eve de kapanınca; okuma zamanını iyice artırdık. Hâl böyle olunca da kitap üstüne kitap derken daldan dala atlıyoruz. Neler yok ki bunların içinde: Bir defa son yılların rutini hâline gelen bol bol felsefe (Batılı ve İslâm Filozofları), çokça Divan Şiiri, Azerbaycan Şiiri, Edebiyat Araştırmaları ve farklı dallarda edebî ve gündemi ihata eden farklı eserler…

Şu anda elimde okuduğum kitap “SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN’IN GAZZE VE FİLİSTİN İRADELERİ”…

Tamamen Osmanlı arşivlerinden belgelere dayanan bu kitap; Abdülhamid-i Sani’nin 33 yıllık istibdat döneminin tek yüz akı, ya da şöyle diyebiliriz; Osmanlı’nın son zamanlarındaki tek müspet tarafı: Padişahın Filistin ve Gazze iradeleridir.

Ondan ötesi hafiyelerle muhalefet avcılığıdır denilebilir. Şimdikiyle ne de çok benziyor. Zaten onun içindir ki Abdülhamid’i pohpohlayıp göğe çıkarmaya çalışıyorlar.

Amacım kimseye tarih dersi vermek değil. Kendi penceremden bakarak okumaya çalıştığım bir tarih kesitidir.

Ve o tarih, ya da tarihin gerçekleri, çoğunlukla hüzündür, acıdır, can yakıcıdır.

***

1876 yılında Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa, Süleyman Paşa ve diğerleri (ki bunlar İngilizlerin tuzağına düşenlerdi) el birliği ile Sultan Abdülaziz’i “hâl” ettiler ve tahttan indirdiler.

Avcı, okçu, güreşçi sıfatları ve güçlü kuvvetli bir bedene sahip olan Sultan Abdülaziz’i, Feriye Sarayında altı kişiyle üstüne çullanarak öldürdüler. Bileklerini keserek de“intihar” süsü verdiler…

Bazı tarihçiler, bunun tartışmalı bir konu olduğunu söyleseler de, dev gibi, yiğit bir adamın minicik bir makasla bileklerini kesmesini açıklayamadılar.

Hep düşünmüşümdür, Emevî zihniyeti taşıyan Osmanlı Hanedanı ve tabiî ki o döneme kadar gelen Osmanlı Halifeleri, Ehl-i Beyt dostu olduğunu gizlemeyen, hatta “Kerbelâ’ya Ağıt” şiirini yazan Sultan Abdüaziz’i de o günkü Emevî muhipleri mi “hâl” ettiler.

Hâl işinde en etkili şahsiyet olan Hüseyin Avni Paşa (ki, ölüm şeklinin tespiti için Padişahın cesedinin bugünkü otopsiye benzer bir tıbbî kontrolden geçirilmek istenmesini engelleyen kişi de kendisidir) da, tarih boyunca ve hatta günümüzde de “adı Hüseyin ama zihniyeti Yezid” olanlardan mıydı?

***

Cennetmekân Sultan Abdülaziz’in şiiri şöyledir:

Kerbela’ya Ağıt

Kudretil Ayini Resuli Şah-ı Servere
Katil kastiyle cem oldular bir yere
Nasıl da layık gördüler cismi paki hançere
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygamber’e
Hem ciğeri pareyi Fatıma, nur-i çeşm -i Haydar’e

Biat vacip iken iman etmedi ol lâin
Kurdular dini fesadı oldular dini hain
Hüseyn’e kast fitneyi hayâsız bi’din
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygamber’e
Hem ciğeri pareyi Fatıma, nur-i çeşm -i Haydar’e

İncittiler evlad-ı Resulu hakkında kulu
Vermediler Kerbela’da mazluma bir katre su
Ey hayâsız zalim, senin yüzüne tu
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygamber’e
Hem ciğeri pareyi Fatıma, nur-i çeşm -i Haydar’e

Hüseyn’in katlinin hiç kalır mı yanına
Şimr melun hançer çaldı ol şahın gerdanına
Ey münafık nasıl girdin şah Hüseyin kanına
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygamber’e
Hem ciğeri pareyi Fatıma, nur-i çeşm -i Haydar’e

Kur’an’ı din-i İslâm’ı meta gibi sattılar
Ehlibeyt’i üryan büryan Şam’a esir ettiler
İnsanlığa reva olmaz böyle bir iş tuttular
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygamber’e
Hem ciğeri pareyi Fatıma, nur-i çeşm -i Haydar’e

Ey Müslümanlar dinlediniz feryat figan ettiniz
Din-i İslam olmuşuz Resul’e iman ettiniz
Ya buna nasıl dayansın Sultan Halife Abdulaziz
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygamber’e
Hem ciğeri pareyi Fatıma, nur-i çeşm -i Haydar’e

***

Evet, ey azizân! Dağ gibi Padişahı “hâl” ettikten sonra, tarihçilere göre Mason Locası üyesi olan bir meczubu, yani Beşinci Murad’ı tahta oturttular. 93 gün sonra da “bu akıl hastasıdır” deyip tahttan indirdiler ve yerine Sultan II. Abdülhamid’i tahta çıkardılar.

1877-78 yıllarında Ruslar ile yapılan 93 Harbi (Hicrî Rumî takvime göre 1293) sonucunda Ruslar, doğuda Erzurum’a kadar, batıda ise Ayastefonos’a (bugünkü Yeşilköy) kadar geldiler.

Bugün iktidarda olanların meşhur anayasa profesörleri ve milletvekili olan bir zat, “93 Harbini İttihat ve Terakkiciler çıkardılalar” demişti. İttihat ve Terakkinin kuruluşu ise 1888.

Aynı Profesör, bir müddet sonra “Sultan Abdülhamid’i de Mithat Paşa öldürttü” demişti. Mithat Paşa’nın ölüm tarihi 1884. Taif’te sürgündeyken Sultan Abdülhamid’in emriyle boğularak öldürüldü.

İyi niyetle diyelim ki, bu meşhur profesörümüz, Sultan Abdülaziz ile Sultan Abdülhamid’in ölümlerini karıştırmıştır.

Ama unutmayalım ki, Mehmet Akif’i bile çileden çıkaran devr-i istibdat, günümüzde geldi bizim başımıza musallat oldu. O kafa, bugün aynı kafa…

Ancak yine yazının başına dönersek ve kitapta fotokopileri yer alan bütün belgelerden de anlaşılıyor ki, Filistin, özel olarak korunmuş ve kollanmıştır.

Ve…

Eğer bugün o topraklarda bir zulüm varsa, Osmanlı’dan kaynaklanan bir zulüm değil; bilakis Osmanlı’yı arkadan vuran Araplardan kaynaklanmaktadır…

Devamını Oku

Fay Kırıkları…

Cam kırıkları, can kırıklarımız olmuştu…
Hangimiz yaşamadık ki?!
Bazen sevilenin sevenden haberi olmadığı…
Bazen haberli,
Platonik aşklar…
Karşılıklı ama hayatın dalını budağını kesip doğradığı aşklar…
Yokluğun, yoksulluğun ellere kelepçe, ayaklara zincir vurduğu aşklar…
Amansız dağların kavuşmalara aman vermediği aşklar…
Sebepli  - sebepsiz yüreklerimize hüzün dolduran aşklar…
Cam kırıkları kadar keskin,
Cam kırıkları kadar yaralayıcı,
Cam kırıkları kadar yürek kanatan,
Can kırıklarımız…
***
Kaç yüz bin roman yazdık,
Kaç yüz bin şiir…
Kaç milyon mısra ile tasvir ettik,
Can kırıklarımızı…
***
Şimdilerde canımızı yakan,
Yüreklerimizi burkan,
Gözyaşlarımızı akıtan,
Buz gibi havalarda,
Buz gibi betonların altında,
Minicik pamuk eller,
Bir avuç toprağı sıkıca sıkan parmaklar,
Duyulan - duyulmayan feryatlar,
Üçer - beşer,
Beşer - onar,
Canlarımızı elimizden alan;
Fay kırıklarımız…
***
Yer küre;
Bir uçtan bir uca beşik gibi sallanıyor…
Maşrıktan mağribe,
Okyanuslar çalkalanıyor…
Dünyanın çatısı Himalayalar,
Tir tir titriyorlar…
Neredeyse saat başı,
Neredeyse adım başı sarsıntı,
Artçısı anasından şiddetli…
***
Neler oluyor Allah’ım?
Kıyamet alametleri mi bunlar?
***
Üçer beşer canlarımızı elimizden alıp giden;
Bir başka can kırıklarımız,
Yeni fay kırıklarımız…
Aman Allah’ım aman,
Allah’ım aman aman…

Devamını Oku