Hakkında
Doğa ve Bilim Yoldaşı / Eczacı / Toplumcu / Kemalist / Okur, Düşünür, Derinlik Köşesinde ve Ekşi Sözlükte Yazar / Bozkır Anadolu Lisesi - İstanbul Üniversitesi
  • Hobiler: Okumak,Yazmak,Gezmek,Tozmak
  • İlgi Alanları: Siyaset,Bilim,Tiyatro,Felsefe,Basın,Sinema
  • Yaşadığı yer Türkiye
  • Şehir İstanbul
  • Doğum tarihi 19 November
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Kemalistlerin Erdoğan'ı

Bütün ideolojiler gibi kemalizm de dönem dönem farklı kesimlerin farklı bakış açılarıyla değerlendirildi. Bu değerlendirmeler kimi zaman baştan sona yanlış olsa bile bazen kemalizmle ilgili hakikatin bir yönüyle öne çıkmasına veya en azından tartışılmasına olanak sağladı. Kendisini bu hususta otorite kabul eden kim varsa; tarihçi, yazar, araştırmacı, siyasetçi her kim olursa olsun kendi baktığı yerden ve kendi bildiği ölçüde tespitlerde bulunacaktır, mutlak gerçek ise kendisini zamanla kabul ettirecektir.

Fikirsel bulanıklığına rağmen ideolojileri ortaya çıkaran temel bazı ilkeler ve sosyal bir taban vardır. Kemalizm için o ilkeleri kategorik söyleyecek olursak Tam Bağımsızlık, Milli Egemenlik ve Çağdaşlaşma ana başlıkları altında toplayabiliriz. Bülent Tanör'ün “Kurtuluş Kuruluş” diye özetlediği tarihsel süreç daha sonra Mustafa Kemal Atatürk'ün meşhur altı ilkesiyle (Cumhuriyetçilik, Laiklik, Halkçılık, Milliyetçilik, Devrimcilik ve Devletçilik) ile kendisini tanımlayacaktır. Kemalizmin temelindeki sosyal taban ise “halkın içinden gelen asker sivil aydın zümre kadrosunun” harekete geçirdiği geniş bir halk kitlesidir (imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle). Bu yönüyle kemalizm klasik sınıfsal ayrışmayı ulusal bir kurtuluş ve kuruluş mücadelesi içerisinde orta-alt sınıfların leyhine ötelemiş bir ideolojidir. Ancak kabul etmek gerekir ki bütün bu devrim ve dönüşüm sürecini yürütenlerin devrimin sosyal tabanıyla iletişimleri özellikle 1940'lardan başlayarak Atatürk'ün düşlediği kadar uyumlu olmamış ve yeni bir elit ortaya çıkmıştır. Bugün kemalizme dönük katı eleştirilerin esas muhatabı gücünü aldığı milleti temsil etmek veya o milletin beklentilerini karşılamak hususunda yetersiz kalan işte bu “elit”tir.

Bugünlere gelecek olursak; yıllardır Recep Tayyip Erdoğan liderliğini ülkemiz için zorunlu, kaçınılmaz kılan unsurların başında nesnel koşulların ötesinde Erdoğan'ın kişisel başarısı geliyor. Ancak bu başarının dışında halka bir türlü inemeyen “laik” elitin tarihten ders çıkaramamış olması ve bu elitin çözümü milletin odağında aramak yerine başka odaklarda araması da mevcut sistem içerisinde Erdoğan'ı alternatifsiz kılan başka bir unsur. Erdoğan'ı başarılı kılan şey millet ve devlet ile olan ilişkisini derinleştirmesidir. Toplumun benliğindeki cevheri keşfetmesi ve bunu işlemek için cesur davranmış olmasıdır.

Erdoğan, özellikle Samsun'dan başlayarak giriştiği Cumhurbaşkanlığı seçimi serüveninde 10 Ağustos 2014 yılında Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyet'inin ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı olduktan sonra yıldızlaştı. Suyun çatlağını bulması gibi, yerini net bir şekilde buldu ve Cumhuriyet'imizi asli temelleri üzerinde 2023'lere taşımak için önderlik etmeye başladı. Geçmişte kemalistlerin temennisi bu işin öznesinin Erdoğan olması değildi, bugün de farklı temennileri olan kemalistler var ancak tespitler temennilere göre yapılmaz. Liderler masa başında belirlenmez.

Objektif olarak bakıldığı zaman Recep Tayyip Erdoğan'ı geçmişteki ideolojik görüntüsünden arındırarak gözlemlediğimizde yeni tip bir Atatürkçülük vizyonuyla karşı karşıya kalıyoruz. Erdoğan'ın iç politikada son zamanlarda sık sık dile getirdiği “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Vatan, Tek Bayrak” vurgusu Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları önderliğinde kurulan ulus devletimizin temel direklerine işaret etmektedir. Tek Millet anayasal anlamda Türk Milleti, Mustafa Kemal Atatürk'ün söylediği şekliyle “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkı” hemen hemen aynı cümlelerle Erdoğan'ın anlatımlarına girmektedir. Tek devlet, paralel devletlere, özerk yönetimlere filan paye yok. Tek vatan; kalıcı barış vatanımızın birliği savunularak elde edilir. Terör asla amacına ulaşamayacaktır. Tek bayrak, ay yıldızlı al bayrağımız, bağımsızlığımızı ve nizam-ı alem ve kızıl elma mefkurelerimizi ve yıldızıyla şehidi, insanı, insanları, yeni bir dünya hayalini temsil eden bayrağımız tek. Ay yıldızlı bayrağın gölgesinde hepimiz özgürce ve kardeşçe yaşayacağız, başka bayrak yok. Türkiye Cumhuriyetini kuran irade, kurucu felsefe veya ideoloji işte Cumhurbaşkanımızın ağzından özetle bu ifadelerle kendisini buldu.

Ekonomide ülke çapında olan gelişmeyi kimilerimiz yetersiz bulsak da eskiye nazaran tabana yayılma olanaklarını yakalayabilmektedir, yeni projelerle ülkenin çehresi her geçen gün değişmekte. Erdoğan, toplumun gelişim ve konfor arayışını çok iyi anlamış ve bu yönde büyük projelere girişmiştir. “Muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkabilmek için” büyük hamlelere ihtiyaç vardır. Kalıcı ve büyük zaferler için istikrarlı bir demokrasi, çalışkan bir toplum, üretim ve paylaşımın dengeli olması bunun yanısıra bütüncül ve güçlü bir devlet yapısının gerekliliğini öne çıkmaktadır, ekonomideki başarıların kalıcılığının “sistemsel” reformlarla güvenceye alınabileceği kavrayışı da kemalizmin ekonomi perspektifiyle birleşmektedir.

Dış politikada “Dünya beşten büyüktür” çıkışı ise mazlum dünyanın yükselen sesidir. Skolastik Atlantik sisteminin “üst aklının” "gladyosunun" ülkemizdeki operasyonlarına karşı Erdoğan liderliğinde cesaretle girişilen mücadeleyi yine kendi ifadesiyle “Yeni Türkiye'nin istiklal mücadelesi" olarak tanımlaması ve bu tanımlamayı da küresel emperyalizme karşı başlattığımız milli mücadelemiz 19 Mayıs 1919'lara atfederek kullanması son derece anlamlıdır. Bu söylem “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen kurucu liderin çizgisini devam ettirmek anlamı taşımaktadır.

Erdoğan'ın Anayasa ve Başkanlık sistemi tartışmaları ekseninde “Millet ne derse o olacak, Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözleri milletin Milli Anayasa ve yine Milli Meclis ile Güçlü Cumhurbaşkanlığı Sistemi talebini görmezden gelen “Atatürkçüler” için uyarıcıdır. Yeni sistem arayışın niteliğini ise “Yerli ve Milli” kelimeleriyle ifade eden Cumhurbaşkanı bu husustaki endişeleri boşa çıkarmaktadır. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturu Mustafa Kemal'lerin düsturudur, ne mutlu ki bu düstur artık duvarlara yazılıp oralarda kalan bir hatıra olmaktan çıkmış ülke yönetiminin anlayışını belirlemeye başlamıştır.

Çokça tartışma konusu haline gelmiş olan “Laiklik” ilkesi milli egemenlik ilkesinin bir tezahürüdür. Milli egemenliği hiçe sayan birisi “laik” olamaz. Jakoben ve ötekileştirici bir tutum ile laiklik izah edilemez. Yaşam tarzı üzerinden savunulan veya karşı çıkılan kavramlar laiklikle değil seçkincilikle ilgilidir. Yobazlıktan beslenen laiklik karşıtlığı da tıpkı seçkincilik gibi milli egemenliği tehdit eder. Laiklik düşmanlığına Erdoğan daha geçtiğimiz günlerde açık bir şekilde karşı çıkarak bu husustaki tarafını belli etmiştir. Erdoğan; din ve vicdan hürriyetini ve farklı yaşam biçimlerini koruyan, kamusal açıdan da dünya işleriyle din işlerin ayrılması gerekliliğini ifade eden cümlelerle laikliği savunmuştur. Ayrıca siyasete ve ülke yönetimine egemen olmaya çalışan “cemaatler” konusunda bizzat yaşadığı tecrübeler Erdoğan'ın ve tüm milletimizin laikliğin yadsınmaması bilâkis değerinin bilinmesi noktasında öğretici olmuştur.

Mevcut tablonun tek aksayan yanı “iktidardakini düşürmek için ülkeyi düşürmeyi göze alan” aymaz ve gayrimilli muhalefet biçimidir.İçinden sürekli kaoslar, krizler çıkaran, ülkenin gelişimini yavaşlatan ve gün geçtikçe çoğulculuğu ve katılımcılığı değil aksine siyaseti parçalayıcı, kutuplaştırıcı bir zemine yönelten bir sistemi savunmak -bu sistem içerisinde bile iktidar olanağı bulamamış olmalarına rağmen- Atatürkçü olduğunu söyleyenlerin tutumu olmamalıdır. Erdoğan bugün başkanlık yetkilerinden çok daha fazlasını elinde tutmaktadır yani başkanlığa ve bunu içeren milli bir Anayasaya ihtiyacı olan Erdoğan değil gelecekteki Türkiye'dir. Bu tarihi devrimin sorumluluğunu da göründüğü kadarıyla Erdoğan üstlenmiş bulunmaktadır. Bütün bu gerekçelerle Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarihine yerleşmiş olan, milletimizin çoğunluğunun bilincinde yer eden Cumhurbaşkanı Erdoğan artık kemalistlerin de Erdoğan'ıdır.

ÖMÜR ÇAKMAK
30 Mayıs 2016

Devamını Oku

Devlet-i Ebed Müddet

Devletçiyiz.. Mete Han'dan Atatürk'e kadar hep devletçi olmuşuz, devletin toplum hayatındaki önemini ve değerini erken keşfetmişiz ve devletsiz yapamamışız. Devlet yozlaşınca isyan etmişiz, yıkılınca hemen yenisini kurmuşuz ama devlet teşkilatından, "ebed müddet devlet ülküsünden" asla vazgeçmemişiz. Çünkü bizde devletçilik hem siyasal hem de ekonomik yönüyle statükoculuk değil toplumculuk olarak anlam kazanmış.

Türk toplumu, insanlığın en önemli atılımlarından sayılabilecek devlet bilincini ve devlet aygıtını ilk geliştiren toplumlardandır. Köklü ve sürekli bir devlet geleneğinin sahibidir. Bu büyük teşkilat bizde varlık ve yokluk kadar hayati ve kutsal bir müessese olarak kabul görmüştür. Öyle ki devleti ata yerine koymuşuz. "Devlet Baba" demişiz. Vatanın özgürlüğünü ve bağımsızlığını, adaleti, toplumun birliğini, huzurunu, refahını, kaderini, kederini devlete bağlamışız. Elbette zaman sürekli akıp gidiyor, her şey değişiyor. Toplumlar da bu değişimden nasibini almakta ve devletler bu değişimin uzağında kalamaz. Çağın gereksinimleri, toplumun ihtiyaçları ve saadeti için devlet de kendini sürekli geliştirmek zorunda. Ancak toplum ile devlet arasındaki ilişki dengesi iyi kurulmalı. Toplumdan soyutlanan devletlerin varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurtuluş ve kuruluş tecrübesinden yola çıkarak söyleyebiliriz ki çağa ve topluma rağmen devlet yaşayamayacağı gibi, devletsiz kalan toplum da büyük acılar çeker. İşte bu denklem bizi döndürüp dolaştırıp "baba devlet" bir diğer deyişle çağdaş, halkçı devlete getiriyor. Geçmişte toplum sefalete, cehalete, esarete sürüklenince devlet de çürümüş ve çözülmüş. Toplum kalkınınca, özgürleşince, adalet, hoşgörü güçlenince devlet de güçlenmiş. İşte devlet ile toplum arasındaki bu ilişki doğru yönetilemezse ve sürdürülemezse toplumun huzuru tehlikeye girer.

Dünyamız devletsiz topluma hazır değildir, devletsiz kalan toplumlar "ayaklar altında" kalmaktadır. Ne var ki toplumlar kendisinden soyutlanmış, baskı ve sömürü aracına dönüşmüş, yozlaşmış sermaye devletlerine de mecbur değildir. Bu gerçekleri bir bütün olarak saptayarak Türkiye'mizin önümüzdeki dönemde "milli devlet" olgusuna sahip çıkması gerekmektedir. Milli devlet olgusu hem çağımızın hem de toplumların eğilimini bir bütün olarak kucaklayan devlet modelidir, Cumhuriyetimiz bu model üzerine kurulmuştur. Kapsayıcı siyasal bir tabana dayanmayan devlet toplumun devleti değildir. Türkiye Cumhuriyetinin siyasal tabanı Türk Milletidir, vatandaşlık bağı milli bağdır, yurttaşlık kimliği Türk kimliğidir.

Gelecek dönemde devletin temel niteliklerine ilişkin yapılacak bütün tartışmalar perde arkasında devlet toplum ilişkisinin nasıl olacağı üzerinde yoğunlaşacaktır. Kimliksiz ve tabansız sermaye devleti mi, "hakimiyetin kayıtsız şartsız millette olacağı" milli (ulus) devlet mi? Hesaplaşma bu ikisi arasında olacaktır. Türkiye toplumunun milli çıkarlarından kaynaklanan tarafı belli. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni asli ulusal temelleri üzerine oturtup, ileriye taşıma iradesindeyiz.

ÖMÜR ÇAKMAK
11 Mart 2013

Devamını Oku

Sol Hegemonya

Hegemonya deyince siyasette defakto olarak ortaya çıkmış kültürel ve ideolojik "baskınlık" durumu kastedilmektedir. Özellikle marksist literatürde "burjuvaziye" atfedilerek bu deyim çok kullanılmaktadır.

"Sol" dediğimiz zaman ise teori düzleminde "eşitlik ve özgürlük" tarafında olan, hayat pratiğinde ise bu teorik düzlemi çok farklı bakış açılarıyla bazen ise birbirinin tam karşısındaki anlayışlarla ele alan dünya görüşleri akla geliyor. Bu anlamda "sol" camia içerisinde bir tutarlılık ve fikir birliği olduğu söylenemez. Sadece teoride değil pratikte de sağlanamayan birliğin, duygusallığın yükselişe geçtiği geçici dönemlerde şeklen de olsa sağlandığını söyleyebiliriz. İşte bu olağanüstü dönemlerdeki konumlanışın temel yönlendiricisi çoğu zaman "sol hegemonyadır". Sol hegemonya tıpkı kutsal bir dinin, dogmatik kaideleri gibi yaşanan konjonktürün içerisindeki yaygın eğilimi sorgusuz sualsiz kabul etme ve hayata geçirme güdüsünün temel dinamiğini oluşturmaktadır. Yani herhangi bir güncel durumun değerlendirilmesi, olgularla, bilimsel gerçeklerle değil daha çok genel geçer "marksizm, leninizm veya sosyal demokrasi" gibi ideolojik şablonlarla örtüşüp örtüşmediğiyle belirlenir.

Hegemonya "öfkeyi" örgütleyerek hitap ettiği "vicdanları" gevşetir, kendi hinterlandını birbirine yaklaştırır, karşı kutbu da aynı "öfke" duyguları çerçevesinde birleşmeye zorlar. Böylelikle kutuplaşma/çatışma gerçekleşir. Ancak asıl işlevi bu değildir. O'nun asıl işlevi özgür düşünceyi ve yeni arayışları baltalamak ve bağımsız eğilimleri hizaya sokmaktır. Sol hegemonya, küresel statükonun yani uluslararası hegemonyanın "merkezi otorite" dışındaki en önemli ikinci bileşenidir. Sol hegemonyanın taşıyıcıları ise zamanında hasbel kader sistemle sürtüşme yaşadıysa bile ıslah edilmiş ama zahir halen iflah olmamış gibi racon kesen "eski tüfekler" ile kerameti kendinden menkul "teori ulemalarından" oluşur. Öfkesi en samimi görünen, en çok sözüne güvenilen oluverir. Onların üstü örtülü baskı sisteminin onayını almayan hiçbir "öfke", hiçbir "acı", hiçbir "sevgi", hiçbir "emek", hiçbir "düşünce" itibar görmesin istenir. Baskıya karşı doğduğu için özenilen solun, başka renkte bir hegemonyaya bu kadar rahatlıkla adapte olabilmesi ise tuhaftır ve "sol" kavramının ne derece anlamsızlaşabileceğinin hazin bir göstergesidir.

İktidara "muhalif" olmak ve boyun eğmemek söylemleriyle ona bir başka açıdan teşne olmak kendini aldatmanın en "afyonlu" hâli olsa gerek. Evvela küresel statükoya karşı çıkmak için onun alt yapısından kurtulmak gerekir. "İktidar" kimdir, bunu bir yerli yerine oturtmadan kuru gürültüyle hedefler seçerseniz hata edersiniz. Geniş kitlelerin iradesini hiçe sayarak "insancıl" ve "vicdanlı" olunamaz. Provokasyonlara açık manüplasyonlarla "eşitlik ve özgürlük" savunulamaz. Diyalektik denen şey yapay çelişkilerin, yapay çatışmaların körüklenerek yeni süreçlerin doğması değildir. Diyalektik, doğal ve gerçekçi çelişkilerin sürdürülemez bir noktaya evrilmesini açıklar. Zaten öyle olduğu için "sol hegemonya" hangi manüplasyonun, hangi provokasyonun içerisine taşınmış olursa olsun "değiştirici güç" olan öncü kuvvet ve toplumsal yığınların polarizasyonunu kalıcı olarak belirleyememektedir. Bu sebeple sol dünya görüşünü benimsediğini söyleyenler sonunda ağır bir mahçubiyet ve utanç yaşamak istemiyorlarsa hakikâtlerin ve değişimin tarafında yer almaktan vazgeçmemelidirler. Tutarlı ve karakterli duruş ancak böyle sağlanabilir.

Devrimciliği salt "isyana" ve her şeye "karşı çıkmaya" indirgeyenlerin yıkıcı olmaktan başka bir becerileri yoktur. Yıkıcı isyankârlık masallarda hoşa gider ama hayatı kurma işi yapıcıların elindedir. Aklını ve enerjisini hegemonyaya teslim edenler bir gün gelir öz değerlerini belki de ülkesini bile farkında olmadan o günkü cereyana teslim etmeye kalkabilir. Devrimcilikte nereden gelirse gelsin galeyanlara teslim olmak yoktur. O nedenle herkes neyi niçin savunduğunu, neyi niçin istediğini, neyi niçin istemediğini çok iyi düşünmeli, ona göre hareket etmelidir.

Devamını Oku