Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Mısır’da Kıptı Hristiyan-Müslüman Çatışması Tezgahlanıyor!

 

Mısır tüm siyasi ve ekonomik sorunları ve istikrarsızlıklarının yanında şimdi de adım adım din çatışmasının içine sürükleniyor.  Cuma gecesi boyunca Kalyubiye eyaletinde Müslümanlarla Hristiyan Kıptiler arasında görüntü itibariyle sudan bir sebeple yaşanan çatışmalarda 5 kişi hayatını kaybederken, bugünde Kahire’de Abbasiye Klisesi’nde ki ceneze törenleri sırasında yine büyük çatışmalar yaşandı. El-Ezher idari binalarının duvarına Hristiyan gençlerin grafiti yapmasına tepki olarak başladığı basına yansıyan Kalyubiye’nin Kuskus bölgesinde yaşanan çatışmalarda bir çok kişinin de yaralandığı açıklanmıştı. Ölenlerden dördünün Hristiyan birinin ise Müslüman olduğu bildiriliyor. Kahire Güvenlik Birimi kaynakları olayın yaşandığı yerde güvenliğin sağlandığını ve Müslümanlarla, Hristiyanlar arasında yaşanabilecek olası yeni çatışmaların engelleneceğini ifade etmişti. Ancak gerginlik başkente uzandı ve Kıptı Hristiyanların en büyük kliselerinden olan Abbasiye’de ki cenaze törenleri sırasında yeniden yoğun çatışmalar yaşanmaya başlandı. Şuan için çatışmaları neyin tetiklediği bilinmiyor ancak yapılan saldırıların niteliği ve molotof gibi ön hazırlık gereken bazı unusurların kullanılıyor olması oganize bazı işlerin döndüğünün alameti.

Kalyubiye’de yaşanan olay Kıptı Hristiyan Cemaatinde infaale neden olmuş ve bize Osmanlı dönemi Hristiyan azınlıklarını hatırlatacak şekilde bazı Batılı ülkelerle Rusya’ya Mısır Hristiyanlarını koruma çağrısını beraberinde getirmişti.  Kıptilerin güvenliği teminatım altındadır demesine rağmen Başkan Mursiye ve İhvan’a yönelik de ciddi bir tepki oluşmuş durumda.  

Mısır’ın halihazırda demografik ve dini azınlıklar açısından en yumuşak karnını oluşturan Kıpti-Hristiyan nüfus ile devrim sonrasında ki süreçte İslamcılar/Selefiler arasında daha önce yaşanan çatışmalarda da çok sayıda kişi hayatını kaybetmiş, bazı kliseler ateşe verilmişti. Mısır’da genel olarak Kadim Hristiyan yaşantısına yönelik bir hoşgörü ortamı olsada özellikle din değiştirme gibi nedenlerle çatışmalar yaşanabiliyor. Ayrıca Hristiyanların devrim sornası süreçte blok olarak önce Yüksek Askeri Konseyi, sonrasında Başkanlık seçimlerinde Mursi’ye karşı Ahmet Şefiki’i desteklemeleri ve nihayetinde son kapmlaşmada İslamcılara (daha spesifik olarak ihvana) karşı muhalif Kurtuluş Cephesinde yer almaları gerginliği artıran faktörler olarak ön plana çıkmıştı. Uzun yıllar boyunca Mısır’dan göç eden veya zorunda bırakılan Kıptı-Hristiyanların Batı ülkelerinde diaspora oluşturduklarını (ABD-Kanada-Avusturalya) ve bu grupların Bazı Batılı partnerleri ile birlikte radikal siyasi eğilimleri ile Mısır Kıptilerini kışkırtmaya çalıştıkları da göz önünde bulundurulmalı. En son ABD’de Hz. Muhammed'e hakaret içerikli filmde rol aldıkları için 7 Kıpti için Mısır’da gıyaplarında idam kararı alınmıştı.   

Ayrıca fülul olarak adlandırılan eski rejim artıklarının siyasi sistemi çalışmaz hale getirmek için kitlesel olarak Müslüman-Hristiyan çatışması organize etmeye çalıştıklarına dair iddiaalarda başta İhvan çevreleri olmak üzere dillendirilmeye devam ediyor.  

 

Kahire/MISIR

 

Devamını Oku

İhvan’ı Suçlamanın Dayanılmaz Cazibesi

Mısır bir kaç gündür yine kitlesel gösteriler ve çatışmaların içinde debelenmeye başladı. Son çatışmalar her ne kadar Başkan Muhammed Mursi’nin yüksek yargıyı etkisizleştiren Anayasal Deklarasyonu ile başlamış olsada esasında Başkanlık seçimlerinin yapılmasına rağmen, “yarı-devrim” sonrası süreçte Mısır bir türlü çalkantılardan kurtulup siyasi istikrara kavuşamadı.

 

Bazıları bu çatışma atmosferinde kolayıcılığa kapılıp hemen “kardeşliği” suçlama tuzağına düşsede uluslararası ve bölgesel dinamikleri dışarıda tuttuğumuzda, Mısır’daki politik istikrarsızlıkta, yerel çerçevede iki temel unsurun belirleyici olduğu görülüyor. Birincisi Mısır’da var olmayan uzlaşı kültürü ikincisi ise uzlaşamayan pozisyonlardan herhangi birinin ötekiler karşısında mutlak üstünlüğü “henüz” elde edememiş olması.

 

Aslında bu her iki unsurda nihayetinde birbirlerini var edip besleyen yakın tarihinin Mısır’a armağanı diyebiliriz. Kolonyal tarihini bir kenera bıraktığımızda, Hür Subaylar darbesi ile başlayan Nasır,Sedat ve Mübarek dönemlerini kapsayan son yarım yüzyıllık döneminde dünyanın büyük çoğunluğunun aksine baskıcı ve otoriter bir şekilde yönetilen, muazzam kaynaklarına rağmen kitlesel bir fakirlikle yüzleşmiş, bireyleri sistem tarafından yoğun bir propagandaya mağruz bırakılmış ve uluslararası alanda başta Arap Dünyası olmak üzere saygınlığını yitirmiş bir mirasın sahibi bugünün Mısırlıları. Şuanda devam eden siyasi kamplaşmayı açıklayan tüm bunlardan daha belirleyici olan ise özellikle Mübarek döneminde kendi rejiminin muhafazası adına Mısır’da var olan tüm katmanların, sınıfların ve dini grupların bu yozlaşmış sistemde birbirlerine karşı kullanılmış olması. (Türkiye’deki Kemalist Rejim uygulamları ile paralellik bir durum. )

 

Mübarek bir devlet politikası olarak, ileride ülkeye getireceği maaliyetleri göz önüne dahi alamadan, bugün çatışıyor gözüken siyasi ve dini pozisyonları acımasızca bir birine karşı kullanarak, yozlaşmış rejimini ayakta tutmaya çalıştı. Hristiyan Koptikler ve sekülerleri Müslümanlarla, liberalleri Selefilerle hatta İhvanla Selefileri dahi zaman zaman çatıştırmaktan çekinmedi. Mübarek devrildikten sonra ise “fülul” denilen eski rejim artığı unsurlar Mısır toplumundaki farklı siyasi ve dini pozisyonları çatıştırabilmek gayreti ile yoğun bir çaba sarfettiler, karşılıklı nefreti artırabilmek adına manipülasyonların yanısıra bazı Klisilerin bombalanması ya da yakılması gibi provakasyonlara imza attılar. Elbette bu farklı pozisyonlar arasında derin siyasi görüş ve teolojik ayrımları bir kenera bırakarak herşeyi Mübarek dönemi ve fülula bağlamamak gerekiyorsa da, arada var olabilecek bir uzlaşının ya da dialoğun  kesin bir şekilde engellendiğini de görmek gerekiyor.

 

Mısır’da bugün yaşanan politik istikrarsızlığın ikinci unsuru olarak ifade ettiğim; hiç bir pozisyonun mutlak üstünlüğü elde edememiş olması hususu da yine yukarıda anlatmaya çalıştığım yakın tarihin bir mirası. Geçmişte yaşadıkları çatışmalar sonrasında karşılıklı güveni kaybeden bu pozisyonların birbirlerine yaklaşması yada birbirlerini kuşatması mümkün olmadı. Aralarından sıyrılan İhvan’na karşı olduğu şekli ile halkın daha büyük bir çoğunluğunu kazanan pozisyonun yönetim meşruiyetini red etmeye iten bir sürece sebebiyet verdi. (Burada İhvan’ın cemaat yapısının da bu sürece menfi manada hizmet ettiğinin altını çizmek gerekiyor. Ancak İhvan’ın katı cemaat yapısının da yine geçmişinden gelen sisteme karşı kendini koruma reflekselerinden kaynaklandığını unutmamamız gerek.) Aynı zamanda karşı karşıya kaldıkları saldırı süreçleri de ister istemez kendi kimlik bilinçlerini daha diri tutarak savunmaya geçmelerine, zaman zaman ise istediklerini elde etmek adına saldırgan bir tavır almalarına sebebiyet verdi, veriyor.

 

Bugünün politik arenasında karşılıklı farklılıklarını yenerek bir araya gelmeyi başaran ve temel konularda tek bir cephe olabilen İhvan-Selefi pozisyonun; önce Meclis seçimlerini ve Başkanlığı kazanmış olmaları sonrasında ise yeni anayasanın yapılmasında belirleyici olmaları, karşı cepheyi oluşturan liberal, seküler ve Koptikler için kendi varlıklarını tehdit altında hissetmelerine neden olan ontolojik bir krize neden oldu. Dolayısı ile de son günlerde tekrardan tezahür eden ve şiddeti araçsallaştıran eylemleri bu çerçevede ele alındığında meselenin daha  doğru bir zemine oturtulacağı kanısındayım. Muhalifler, Muhammed Mursi’nin şahsında İhvan ve Selefilere yönelik mücadeleyi sadece “Anayasal Deklerasyon” a verilen bir tepki olarak değil, kendi durdukları noktada geçmişin mirası ile şekillenmiş algıları ve savunma refleksleri ile birlikte ontolojik bir mücadele olarak görüyorlar. Elbette “fülul” denilen unsurlar da sahada bu çatışmayı karşı devrim şansı olarak görüyor ve provake etmeyi arzuluyor. Ancak bunu başarmaları gelinen noktada pek mümkün değil. Asıl mesele devrimin nereye evrileceği sorusu!!!

 

Nihayetinde hemen her devrim sonrası süreçte olduğu şekliyle, Mısır devrimi sonrasında da devrim koalisyonunun ortakları kendi içlerinde yoğun bir çatışmaya girmiş bulunuyorlar. Ve bir tarafın mutlak üstülüğü sağlanmadan da bu çatışmalar biçim değiştirsede devam etmeye mahkum. Ancak İhvan ve Selefiler hem daha teşkilatlı olmaları hem de daha fazla halk desteğine sahip oldukları için diğerlerine nazaran çok önde gözüküyorlar. 15 Aralık’ta Anayasa referandumu yapılabilirse Mısır devrimi iyice rengini almaya muktedir bir halde, kendi seyrinde ilerliyor.  

canacun@hotmail.com

@canacun

Kahir-Mısır

Devamını Oku

Hakkari ve Sina Saldırıları Bağlamında Türkiye Mısır Ekseni!

 

Esad rejimine bağlı yayın yapan Suriye Devlet televizyonu dün gece haberlerine Türkiye ve Mısır’da 25’er askerin öldürüldüğü girişiyle başladı. Üslup da sadece Suriye’de değil aslında tüm bölgede ciddi çatışmaların yaşandığı algısını oluşturmaya yönelikti. Bir nevi yalnız değiliz havası  verilmeye çalışılıyordu.

Gerçek, Suriye’nin çizdiği resim kadar abartılı olmamakla birlikte, hem Hakkari’de hem de Sina’da Türk ve Mısır ordusuna yönelik terörist saldırların ve ciddi askeri kayıpların olduğuda birer vaka.

Peki devrim sonrası süreçte Türkiye Mısır ekseninden söz edilirken iki ülkede eş zamanlı saldırıların vuku bulmasında yada daha genel anlamda iki ülkeninde başının bir türlü beladan kurutlamamasının arkasında bir ilişki aranabilir mi?

Elbette zamanla açısından manidar da olsa iki ülkede gerçekleşen saldırlara yönelik bir korelasyon arayışnda değiliz. Türkiye’dki  seküler etnik milliyetçi örgütle, Mısır’da saldırıyı gerçekleştiren Selefi yapılanma arasında direk bir bağ olması mümkün değil ancak daha genel bir bağlamda resme baktığımızda iki örgütünde arkasında ortak bir akıl olabileceği düşünülemez mi?

Özelliklede bölge içi ve dışı bazı önemli aktörlerin Türkiye Mısır ekseninin oluşmasının önüne geçmeye çalıştıklarını düşündüğümüzde. Ne demek istediğimizi daha da spesifikleştirirsek;

Mesela PKK’nın Hizbullah’a silah götüren trene sabotaj yapmaktan tutunda, Mavi Marmara’nın olduğu saatlerde Deniz İkmal Komutanlığına saldırısına değin bir çok kez kanıtlanmış İsraille olan ilişki ağı ve Sina’da Camp David antlaşmasından beri uçan kuşu kontrol eden İsrail realitesine rağmen “Selefi Cihadist” yapılanmanın tamda Gazze sınırı açılmaya başlamışken, Muhhammed Mursi yeni hükümeti atayarak vaadettiği sözleri yerine getirmeye çalışırken saldırılar yapması ne anlama gelebilir.

 

Hedef Ak Parti ve İhvan-ı Muslimin

Türkiye’de ki saldırlar son dönemlerde PKK’nın Türkiye’nin enerjisini Kürt Meselesinde tüketmesine yada Kuzey Suriye’ye girerek işgalci konumuna düşmesine yönelik okunabilecekken, Sina’daki saldırılar ise Mısır’ın bölgedeki zaafiyetinden yararlanarak  İsrail’in Muhammed Mursi askere karşı zayıflatma ve iç siyasi dengelerde Müslüman Kardeşleri zor durumda bırakma gayreti olarak görülmelidir.  Zaten saldırılar sonrasında her iki ülkede de yeni eksenin taşıyıcıları olarak görülen Ak Parti ve İhvanı Müslime yönelik benzer bir sistemli yıpratma kampanyasının başlatılmış olmasınıda bu açıdan değerlendirilebilir.

Son olarak İsrail medyasına biraz göz gezdirdiğinizde, oluşması halinde bölgenin en önemli güç odağı haline gelecek olan Turkiye-Mısır ekseninin, İsrail’in varlığını dahi tehdit ettiği algılamasınında, tüm yaşananları anlamak adına devamlı akılda tutulmasında fayda var!!!

 

canacun@hotmail.com

twitter: @canacun

Kahire

 

Devamını Oku

Mısır Devrimi İhvan-ı Seçti

“Ahmet Şefik, Mısır’ın Erdoğan’ıdır. Mısır halkı Türkiye’ye benzemek istiyorsa Şefik’e, Afganistan’a benzemek istiyorsa Mursi’ye oy vermelidir” dün seçim sonrası ilk baskısında ünlü Düstur Gazetesi bu ifadelerle Erdoğan ve Şefik’in resimlerini manşete çekmişti.


Evet Mısır’da Başkanlık seçimlerinin ilk turu tamamlandı ve resmi olmayan sonuçlara göre İhvan adayı Muhammed Mursi yüzde 25, eski nizamın ve Koptik Hırıstiyanların desteklediği Ahmet Şefik de yüzde 23 alarak ikinci tura katılmaya hak kazandı. Üçüncülüğü ise süpriz bir şekilde yüzde 20 bandına ulaşarak Nasırist aday Hamdin Sabbahi alırken, en azından ilk ikiye kalacağını düşündüğüm Ebul-Futuh ise yüzde17 ile ancak dördüncü olabildi. Muazzam bir medya propagandası ile öne çıkan isimlerden olan Amr Musa’da yüzde 10 civarında kalarak herkesi şaşırtmış oldu.


Böylelikle Mısır’ın ilk sonuçları önceden bilinmeyen seçimi diye adlandırdığımız Başkanlık seçiminin sonuçları gerçektende birçok  yönü ile süpriz oldu.


Bu arada yukarıda alıntıladığım manşette olduğu şekliyle propaganda süreci daha ilk günden başlamış durumda.  Mısır şimdi, devrimciler ve stüko yanlıları arasındaki ikili mücadele çok daha netleşm iş bir şekilde ikinci tura gidiyor. Haziran ayının 16 ve 17 sinde Mursi ve Şefik Mısır’ın yeni Başkanı olmak için yarışacaklar. Aslında rejim ilk turda istediğini almış durumda. İkinci turda devrimci taraf içerisinde İhvan-ı Muslim’e karşı olanları etkileyerek Şefik’e yönlendirmeye yada en azından sandığa gitmemelerini sağlamaya çalışacak. Kardeşlik ise Mursi’yi devrimin adayı olarak ön plana çıkartarak değişik kesimlerinde desteğini almaya çalışacak. Bu anlamda Muhammed Mursi ciddi halk desteği alan diğer devrimci adaylar Hamdin Sabbahi ve Ebul Futuh ile görüşmeye başlamış durumda. İhvan nihayet diğer devrimci pozisyonlarla görüşme ve antlaşma yolunada zoraki de olsa böylece girmiş oldu. Bu durum Başkanlık seçimleri sonrasında toplumsal uzlaşı açısından da önemli.

Seçim Sonuçları
İhvan adayı Muhammed Mursi’nin yüzde 25 oy alması benim beklediğim bir sonuç olarak tezahür etti. İhvan Halk ve Şura Meclisi seçimlerinde aldığı ortalama yüzde 40 oydan sonra ötekilerini görmezden gelen bir çizgi izlemiş, bu da başta Selefiler olmak üzere toplumun birçok  kesiminde rahatsızlık yaratmıştı, ayrıca hala büyük çoğunlukla nizam tarafından kontrol edilen medyanın kara propagandaları İhvan’a ister istemez zarar verdi ve Kardeşliği herşeyi kendi maslahatı için isteyen bir Cemaat göörüntüsüne soktu. Ayrıca Meclis’i İhvan’ın domine etmesi ve halkın Meclis seçimleri sonrasında özellikle ekonomide iyileşme beklentisine rağmen bunun karşılanamamış olmasıda, yürütmeye dair hiçbir yetkisi bulunmayan İhvan için haksız da olsa yıpranma nedeni oldu. Tabii içlerinden birisi olarak Ebul-Futuh’un adaylığı da oyların bölünmesine sebebiyet vererek, İhvana’a ciddi bir maaliyet üretti.


Ebul Futuh aldığı yüzde 17’lik oy ise asıl süprizlerden birisi oldu. Beklenti bunun daha üzerinde alacağı yönündeydi özellikle en büyük Selefi partisi olan El-Nur’un desteği göz önüne alındığında Futuh’ın başarısız olduğu ortada. Futuh’un seçim kapmanya yöneticileri ile konuştuğumzda onlar Selefi desteğinin ters teptiğini ve seküler liberal devrimci kesimden ilk zamanlarda gelen desteğin, Sabbahi’ye kaydığını bununda Futuh’a zarar verdiğini ifade ettiler. Bencede yüzde 20’lik, oy oranın seçimin ilk günlerinde çok az desteğe sahip olduğı katıldığı programlardan ve mitinglerden de ölçülebilen Sabbahi için büyük süpriz olduğunu ifade etmek gerekiyor. Selefilerle aynı pozisyonda olma rahatsızlığı devrimci liberaller ile sekülerleri ikinci alternatif olan Sabbahi’ye itmiş gözüküyor. Ayrıca bana göre Sosyalist bir politika vaad eden Sabbahi, Nasır dönemi eşitlik ve adalet vaadleri ile fakir halk kesimleri üzerinde de etkili olmuş durumda. Bu durum bize gelecek projeksiyonları açısından önemli bir emare sunuyor. Olası bir İhvan iktidarı eğer ekonomide başarılı olup ülkeyi kalkındırmazsa, Mısır’ın büyük çoğunluğunu oluşturan fakir halk kesimlerinin Nasırist Sabbahi’ye kayarak Arap Baharı’nda İslamın yükselişinden sonra Arap Sosyalizmi ilede yeniden tanıştırabilir bizi.


İkinci tura kalan adaylardan Ahmet Şefik’in aldığı oya gelirsek ki yüzde 23 ile hiçde azımsanmayacak bir rakam. Mısır’da neredeyse oy kullanan her dört kişinden birisi Şefik’e oy vermiş gözüküyor. Çeşitli usulsüzlük suçlamaları olsada şimdiye kadar sonuçları etkileyebilecek görüntüde ciddi bir hile süpheside yok. Zaten Mısır’da ki mevcut demografiye ve siyasi pozisyonlara baktığımızda Şefik’in arkasında ciddi bir halk desteği olduğunuda görebiliriz. Öncelikle Mübarek döneminden nemalanmış Türkiye’de Kemalistlere karşılık gelebilecek bir halk kitlesi oluşmuş durumda ve onların eldekilerini kaybetme korkusu ile Şefik’e sarıldıkları çok açık ayrıca şimdiye kadar ki devrim sürecinden kötü etkilenmiş, kaostan ekonomik olarak zarar görmüş, özellikle turizm gibi sektörlerde çalışan ciddi bir kesimde Şefik’ten yana tavrını koymuş durumda. Eski bir general olan Şefik’in Başkan olunaca istikrarı sağlayacağı, eylemleri ve şiddeti durduracağıda asker ve bürokrasi tarafından kontrol edilen medya tarafından devamlı pompalanan bir unsur. Bu arada devrimci cenahta sadece İhvan ve Selefiler örgütlüyken, Şefik’de Mübarek’in eski Vatan Partisi’nin ve mevcut  bürokrasinin imkanlarını kullandığını hesaba katmak gerekiyor. Ayrıca Mısır’da en az yüzde 7-8 civarında bir çoğunluğa sahip olan Koptik Hırıstiyanlar’ın “İslamcı”korkusuyla kitlesel olarak desteklemeleri, Şefik’i ikinci tura taşıyan diğer destek unsuru olarak gözüküyor.

İkinci Turda Kim Kazanacak
Mısır’da mevcut konjonktürde temel hesaplaşmanın devrimci ve statükocu ikilemi üzerinden oluştuğunu ve pozisyonlarlar birlikte oy verme eğilimlerine baktığımızda bu oranları yüzde 70 devrimci, yüzde 30  ise statüko yanlısı olduğunu düşündüğümüzde kazancak olanın açık ara Muhammed Mursi olması kanaatine varabiliriz. Lakin devrimci kesim içerisinde ciddi bir oranda İhvan’dan rahatsılık duyan hatta nefret eden bir bölümünde olduğunu düşündüğümüzde, mevcut sistemin bu nefreti harekete geçirerek Şefik’in şansını artırmaya yönelik kullanacağını görüyoruz. Ayrıca henüz kesin olarak açıklanmasada seçime katılım oranının yüzde 50’nin çok altında olduğu görülüyor, bu anlamda Şefik ve Mursi yanlılarının seçime katılım oranlarıda önemli bir değişken olacaktır. Sistem nihayetinde elindeki tüm gücü kullanarak Şefik taraftarlarını sandıklara taşımaya çalışacak. Elbette İhvan ve aklı selim devrimci pozisyonlarda bunun farkında ve Asker-bürokrasiye karşı birlik oluşturma gayretine şimdiden başlamış durumdalar.
Adaylardan Ebul Futuh’un seçmen kitlesi ile Mursi’ye tam destek vereceği çok açık ancak Sosyalist aday Hamdin Sabbahi’nin pozisyonu ne olacak açıkçası şimdiden birşey söylemek çok zor. Sabbahi her nekadar devrimci bir kişilik olsada İhvan’a da hiç sempati duymadığı ortada. Dolayısı ile tarafsız kalması söz konusu olabilir. Ayrıca Amr Musa’nın seçmen kitlesinin büyük oranad Şefik’e gideceğini öngörebiliriz.


Tüm bu denklemleri göz önünde bulundurduğumuzda Muhammed Mursi’nin yinede en azından yüzde 60 bandı ile seçilmesi gerekiyor. Yani başından beri dediğim gibi Yeni Mısır Başkanı’nın İslamcı olmayan birisi olması hiç bir şekilde mümkün değil. Ancak endişemiz devam ediyor. Umarım mevcut rejim son koz olarak şiddeti tekrardan tırmandıracak birşeye kalkışmaz.

KATAM. Kahire türk araştırmalar merkezi uzmanı. *Kahire.
Canacun@hotmail.com
Twitter: @canacun


 

 

Devamını Oku

Mısır’da Devrimin Adı Oylanıyor -2

Yaklasık elli milyon Mısırlının oy kullanacağı Başkanlık seçimlerine artık bir gün kala tüm pozisyonların ve adayların bütün kozlarını oynadıkları düşünülürken son kart Mübarek’in sadık dostu eski istihbarat şefi Ömer Süleyman’dan geldi. İsrail’e olan yakınlığı ve mazlum Mısır halkına zindanlarda bizzat yaptığı işkenceleri ile ünlü Süleyman, El-Hayat Gazetesi’ne verdiği demeçte “Mısır’da darbe çok olası” derken İhvan’ın İran’dakine benzer şekilde Devrim muhafızları oluşturduğunu buna Mısır Ordusu’nun izin vermeyeceği ni söylüyor. Tabi tamamen manipulatif ve seçmeni son dakika korkutarak İslamcı adaylardan uzaklaştırmayı amaçlayan bir çıkış olduğu açık.Ancak Yüksek Askeri Konsey’in seçimlerde hile yapacağı endişesi ile birlikte okunduğunda ne yazık ki seçimlerin ve sonrasının hiçde kolay geçmiyeceği anlaşılıyor.


Adaylar
Yarınki seçimlerde 13 aday yarışacak. Ancak gerek toplumsal tabanları gerekse arkalarındaki güç odakları itibari ile dört aday ön plana çıkıyor. Halk ve Şura Meclisi seçimlerinde de anlaşıldığı gibi devrim sonrası Mısır’ın en örgütlü hareketi olan İhvan adayı Hürriyet ve Adalet Partisi lideri Muhammed Mursi, yine uzun yıllar İhvan’ın Şura Konseyi üyesi olmakla birlikte Başkan adayı olmayı istemesi ve şeffaflıkla ilgili bazı taleplerinden dolayı İhvan’dan uzaklaştırılan Ebu-Futuh, Mübarek döneminde uzun yıllar Dış İşleri Bakanlığı yapmış ancak Mübarek’le arası açılınca Arap Birliği Genel Sekreteri yapılarak siyasetten uzaklaştırılmış Amr-Musa ve son olarak yine eski rejim döneminde uzun yıllar Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapmış, Mübarek sonrası dönemin Başbakanlarından Ahmet Şefik.


Adayların kısa profillerinden de anlaşılabileceği gibi Mısır İslamcılığı Muhammed Mursi ve Ebu-Futuh olmak üzere iki aday üzerine yoğunlaşmış durumdayken, eski rejim taraftarları, Koptik Hıristiyanlar ve sekülerler genel olarak Şefik ve Musa’dan yana tavır alıyorlar.


İslamcı Adaylar

 
Muhammed Mursi

İhvan-ı Muslimin hareketinin ilk tercihi olan ve hareketin beyni olarak lanse edilen Hayrat Şatır Yüksek Seçim Konseyi tarafından seçimlerden men edilince yedek aday olarak gösterilmiş olan Muhammed Mursi  İhvan’ın resmi adayı olarak seçimlere katılmış oldu. Esasında bu adaylık süreci İhvan adına hiç de iyi yönetildi diyemeyiz.  Devrim sonrası reel politika gerçekleri çerçevsinde Başkanlık adayı göstermeyeceği defalarca tekrarlayan İhvan’ın ani bir manevra yaparak aday göstermesi birçok kesimden tepki aldı ve İhvan’ın güvenirliliğini sarstı. İkinci olarak Şatır gibi karizmatik bir adayın engellenip onun yerine yedek aday olarak daha silik bir profil çizen Muhammed Mursi’nin aday gösterilmiş olması özellikle ilk dönemlerde İhvan’ın hiç şansı olmadığını düşündüren sebeplerdendi. Halk ve Şura Meclislerini domine eden İhvan’ın Başkanlığıda almak istemesi, diğer siyasi pozisyonlarda İhvan herşeyi istiyor algısı oluşturmaya başladı. Daha önce İslami hassasiyetlere riayet etmesi kaydı ile İhvan’ın adayı destekleyeceğini açıklayan Selefi hareketlerin bir çoğu İhvan’dan yüz çevirdi. Ancak Asala Partisi gibi görece daha küçük Selefi hareketlerin desteği sağlanabildi. Ayrıca yine İhvan içinden çıkmış ve özellikle İhvan içindeki gençlerin desteğini toplmış gözüken Ebu-Futuh’un her geçen gün yükselen profili nihayetinde ana akım Selefi hareket ve partilerin desteğini alması ile İslamcı oylar tamamen ikiye bölünmüş oldu. Ancak tüm bu handikaplarına rağmen sahada ki muazzam örgütlenmesi saysinde Muhammed Mursi’nin seçimlere yaklaştıkça desteğinin artmaya başladığının da altı çizilmeli.

Ebu-Futuh

Adaylığını çok önceden açıklayarak  İhvan'dan çok daha önce kampanyasına başlayan Ebu-Futuh, Selefi Dava Hareketi ve en büyük Selefi Partisi, EL-Nur Partisi’nin tam desteğini alarak bir adım öne geçmiş bulunuyor. Yürüttüğü kampanya ve oluşturduğu siyasi söylemler itibari ilede İslamcı bir arkaplanı olmasına rağmen başta gençler olmak üzere toplumun herkesiminden destek bulabiliyor. Özellikle şehir merkezlerinde ciddi desteği olan Futuh, kırsal kesimdeki eksikliğinide buralarda güçlü olan Selefi hareketler sayesinde gidermiş gözüküyor. En büyük rakibi İhvan içerisindeki gençlerinde büyük kısmının desteğini aldığını da göz önünde bulundurduğumuzda Mısır tarihinin ilk serbest seçimlerinden zafer ile çıkma şansı çok yüksek.


Bu arada hem İhvancıların hemde Futuh’un kampanya yöneticilerinin,kendi adaylarını  tüm Mısırlılar tarafından çok sevilen Recep Tayyip Erdoğan’a benzeterek propaganda yaptıklarını da belirtmeden geçmeyelim.

 

Seküler Siyaset

 
Mısır toplumunun çok büyük bir kısmı dindar ve İslami eğilimlere sahipken en az yüzde 30’luk bir oranda siyaseten seküler eğilimlere sahip. Özellikle eski rejimden nemalanmış elit tabaka, hayat tarzı olarak liberal eğilimlere sahip bir kesim, İhvan ve Selefi dominasyonundan  rahatsız olan Sufiler ve yüzde 10 ile ifade edebileceğimiz Koptik Hıristiyan azınlık eski rejime daha yakın bir görüntü veren Amr Musa ve Ahmet Şefik’i desteklemekteler.

Ahmet Şefik  ve Amr Musa


Özellikle Mısır Ordusu ve bürokrasisinin, eski rejime sadık kesimlerin eski Hava Kuvvetleri Komutanı Şefik’ten yana tavır aldıkları, Sufi Konseyi’nin de aynı zamanda bir Sufist olan Şefik’i desteklediği düşünülüyor. İslamcı dominasyondan korkan veya süreç içerisinde korkutulan Koptik Hristiyanlarında liderlerinin yaptığı açıklamalar baz alındığında kitlesel olarak Şefik’i destekleyecekleri anlaşılıyor.


Amr Musa ise profil olarak Ahmet Şefik’ten azda olsa ayrışmakta. Uzun yıllar Mübarek’in Dış İşleri bakanlığını yapmış ancak Musa nihayetinde Mübarek tarafından istenmeyen adam ilan edilerek Arap Birliği başkanlığına atanarak siyaset sahnesinden uzaklaştırılmış bir isim. Bunda Musa’nın İsrail karşıtı çıkışları ile ülke içinde çok popüler olmasınında etkisi olduğu düşünülüyor, uzun vadede Mübarek’in kendine veya oğlu Cemal Mübarek’e bir tehdit olacağı düşüncesi ile o zamanlar siyasetten uzaklaştırdığı Amr Musa, şimdi bu durumu kendi lehine çevirmeye çalışıyor. Musa ayrıca fakir halk kesimlerinden de kısmende olsa destek buluyor. Bu arada bir anektot vermek gerekirse Davos Erdoğan-Perez kapışması sırasında Erdoğan’la birlitke eğer salonu tekredebilseydi şansı bugün çok daha fazla olurdu diye düşünen siyasi analistler olduğunuda not etmek gerek. Davos’ta yaşananlar bugün Mısır’da hala çok popüler.

 

Yeni Başkan Kim Olacak


Normal şartlarda kamuoyu anketleri üzerinden yarınki seçimler yada daha sonra en yüksek oyu alacak ilk iki adayın yarışı sonrasında kimin kazanacağını ön görebilirdik. Ancak Mısır’da gerek ciddi bir araştırma metodolojisi bilimi ve kültürü olmayışı, gerekse mevcut anketlerin  askeri ve sivil bürokrasinin kontrolünde siyasi manipülasyon araçları olarak kullanılması bizi bu şanstan mahtrum bırakıyor.


Geçen hafta hükümetin gazetesi El Ahram tarafından yapılan yoklama % 40,8 oy ile Amr Musa'yı açık arayla birinci sıraya koymuş Ahmet Şefik %20, Ebu-Futuh %18, Muhammed Mursi ise ancak %10 alabilmişti.


Amerikalı önemli düşünce kuruluşlarından Brookings’inyakın tarihli  yaptırdığı başka bir ankette ise Futuh %32 oy alırken, Amr Musa %28’de Mursi ise çok daha düşük bir oranda destek bulmuş gözüküyor.


Hem Mısır siyaseti çalışan hemde aylırdır Kahire’de bulunan birisi olarak benim gözlemlerimde bu anketlerle açıkçası örtüşmüyor. ,Anketler arasıdaki tutarsızlıklar kafaları karıştırıken, sonunda imdadımıza yurtdışında kullanılan oyların sonuçları geldi. Henüz resmi açıklama olmamakla birlikte Mısır Büyükelçiliklerinde kullanılan yaklaşık 250bin oyun büyük çoğunluğunun Muhammet Mursi ve Ebu Futuh arasında paylaşılmış durumda. Zaten hem Halk hem Şura Meclis seçimlerine baktığımızda da yaklaşık olarak %65-70 lik bir oranın İhvan-Selefiler ve küçük bir ölçeklede olsa Wasat Partisi’ne gittiğini ve tüm bu partilerin ve hareketlerin şuanda ya Muhammet Mursi’yi yada Ebu-Futuh’u desteklediğini göz önüne aldığımızda Mısır’ın yeni Başkanı’nın bu iki isimden birisi olacağı açık. Elbette Ordu ve ona bağlı mevcut hükümet seçimlerde hileye kalkışmadığı takdirde.


Bende tüm bu verilerden ve kişisel gözlemlerimden yola çıkarak; ilk turda Muhammed Mursi ve Ebu-Futuh’un başa baş yarışacağı son turda ise İhvan karşıtı koalisyonun kötünün iyisi gözü ile baktığı Futuh’u desteklemeyi tercih ederek Ebu Futuh’un Başkan Seçilmesini temin edeceği seneryosuna yakın duruyorum.

Ancak yinede birşey ifade etmeden geçmemek gerek.


Kulli Şey Mumkin fi Mısır!!! (Mısır’da heşey mümkün!)

KATAM. Kahire türk araştırmalar merkezi uzmanı. *Kahire.
Canacun@hotmail.com
Twitter: @canacun

Devamını Oku

Mısır’da Devrimin Adı Oylanıyor -1


Tunus’ta başlayan devrim, Mısır’a ulaştığında milyonlarca insanın canları pahasına direneceğini kimse beklemiyordu. Herkes Mısır Mısır’dır ne Tunus’a ne de diğer ülkelere benzemez söylemi üzerinden, ABD-İsrail gibi egemenler için hayati öneme sahip Mübarek rejiminin vazgeçilemezliğinden dem vuruyordu. Ancak Mısırlılar bu kez inanmışlardı ve vazgeçmediler. Bin Ali’nin Tunus’taki akıbetinden de ilham alan Mısırlılar korku duvarını yıkıp bine yakın insanın canına mal olsa da Mübarek’i devirmeyi başardılar.

En azından başlardaki görüntü böyleydi ama zamanla işlerin tam da böyle olmadığı ortaya çıkmaya başladı.

Mübarek’in devrilerek kafeste yargılanmaya başlanması gerçek bir devrimin habercisi miydi yoksa karşı karşıya olduğu halk dalgasını durduramayacağını anlayan Mısır Ordusu’nun ABD ile birlikte B planına geçerek Mübarek’siz Mübarek rejimini ayakta tutma denemesi miydi? Devrimden bugüne kadar yaşananlar bu sorunun gittikçe daha ciddi bir şekilde sorulmasına sebep oldu!

Devrim sonrasının serencamı
Mübarek çekilirken yerini kudretli İstihbarat başkanı Ömer Süleyman’a devretmişti oda danışıklı bir şekilde Tantavi’nin başkanlığını yaptığı yüksek askeri konseye devretti yetkilerini. Unutanlar için bu güne kadar fiilen ülkeyi yöneten Tantavi’nin kim olduğunu hatırlatmakta fayda var. Tantavi, Mübarek’in eş zamanlı Savunma bakanlığını da yapan Genel Kurmay Başkanı. Ayrıca tesadüf eseri devrimin yaşandığı günlerde ABD’de “rutin” görüşmelerini yaptığını da zikretmekmeden geçmeyelim.

Yüksek Askeri Konsey
“Devrim” sonrası süreçteki tüm gösteri, halk hareketleri, İhvan ve Selefilerin seçim başarılarına rağmen nihayetinde ülke hala Yüksek Askeri Konsey ve onun lideri Tantavi tarafından yönetiliyor. Devrim sonrası Mısır halkının gerçek tercihlerini yansıtan Meclis’in Yarı başkanlık sisteminde Yürütmeye dair bir gücü yok. Zaten Mübarek sonrasında sırayla iş başına gelen iki hükümette - mevcut ve önceki hükümet- bizzat Tantavi tarafından atandı. Bu olumsuz gelişmelere rağmen yine de eskisine nispetle Yeni Mısır’da hiçbir şeyin değişmediğini söylemek doğru bir tespit olmayacaktır. Her şeyden önce halk muazzam bir şekilde politize olmuş bir durumda ve istemediği herhangi bir durumla karşılaşınca tepkisini göstermekten hiçbir şekilde çekinmeyerek hemen meydanları doldurabiliyor. Ülkeden kovulan İsrail Büyükelçisi bu durumun en iyi göstergelerinden birisidir. Ardı arkası kesilmeyen gösteriler sayesinde Mısır Ordusunun tüm “iyi niyetli” çabalarına rağmen İsrail diplomatik misyonu, Yeni Mısır gerçekliğinde varlığını sürdüremedi.

Ancak, her ne kadar bu politize olmuşluk durumu yeri geldiğinde bir baskı aracı olarak kullanılsa da bu durum siyasi deneyimsizlik ile birleşince Askerlere de kendi rejimlerini sürdürebilmek için yeni bir alan açmaktadır. İslamcılardan liberallere kadar politik alanı dolduran bütün siyasi aktörler birbirine girdiğinden ortada çok ciddi bir güvensizlik kaosu yaşanıyor. Hatta bazı “liberaller” bize  Kemalistleri hatırlatan bir olgu olarak askerleri kendi hayat tarzlarının korunması için göreve bile çağırıyor.

Bütün bunların yanında sivil muhalefette görülen ayrışma ve kutuplaşmalar da Tantavi ve Askeri Konseyin elini güçlendirmektedir. Meclisteki çoğunluğu, sahadaki örgütlülük gücü ve selefilerin kitlesel desteğine rağmen İhvan, Tantavi tarafından atanan hükümeti bir türlü düşüremedi. Mevcut hükümetin yaklaşan başkanlık seçimleri aşısından taşıdığı önem düşünülünce bu durumun ne kadar vahim sonuçlara yol açabileceği daha iyi anlaşılacaktır.

Ortadoğu’nun Kaderini Belirleyecek Seçimler
Mısır da tali olan Halk ve Şura Meclisleri seçimlerinden sonra önümüzdeki günlerde yani Mübarek’in Şubat ayı başında devrildiğini düşündüğümüzde yaklaşık bir buçuk yıl sonra nihayet Başkanlık seçimleri yapılacak. Bu seçime aslında tüm yaşananların adının konulacağı “kader seçimi” diyebiliriz. Asıl yürütmenin başına geçecek Başkan’ın belirleneceği seçimleri kimin kazanacağı, tüm bu olup bitenler gerçekten bir devrim miydi yoksa değimliydi sorusuna da güçlü bir cevap teşkil ederek bu yönde yapılan tartışmalara son noktayı koymuş olacak. Mısır yarı başkanlıkla yönetilen bir sisteme sahip olduğundan hükümeti atayan ve orduya başkomutanlık yapan kişi olarak başkan da esas adam! 

Yeni Mısır’a renk ve yön verecek olan Başkan, demokrasi-İslam, asker-sivil, Müslüman-Hıristiyan ve dış politikada bağımlılık-bağımsızlık gibi hayati konularda ülkenin geleceğini belirleyen kararların altına imza atacak. Hatta buna Arap Baharı mı-Kışı mı ikilemini de ekleyebiliriz. Mısır’da ki Bahar kışa dönerse tüm Arap ülkelerine bunun sirayet edeceği çok açık. Mısır ile daha şimdiden eksen arayışına giren Türkiye açısından da yeni Başkan hayati bir öneme sahip. Mübarek ile çok soğuk bir ilişki yaşayan Türkiye için eski rejimin dış politikasına yakın bir tutum çizecek bir başkan profili büyük bir kayıp olacaktır. İsrail’i ise burada zikretmeye bile lüzum yok.

Velhasıl sadece Mısır değil bütün Ortadoğu açısından çok önemli olan bir seçim bizleri bekliyor!

Tabii sadece önemli başkentler değil başkanlık seçimlerine iki gün kala 85 milyon Mısırlı da büyük bir gerginlik içerisinde seçim sonuçlarını bekliyor.

Kahire sokaklarında insanlarla konuştuğunuzda herkeste ciddi bir tedirginlik gözlemliyorsunuz. Ordunun eski rejime yakın bir “evlat-ı Mübarek” i Başkan yaparak devrimi halkın elinden çalmak istediğine inanıyorlar. Peki, böyle bir durumda ne olacak diye sorduğunuzda, çok kan dökülecek cevabını alıyorsunuz.

Yarın seçim sürecini, adaylar ve profillerini yazacağım.

KATAM. Kahire türk araştırmalar merkezi uzmanı. *Kahire.


canacun@hotmail.com
Twitter: @canacun

Devamını Oku

Türkiye’nin Mısır Politikasında İhmal Edilmiş Gerçeklik: Mısır Selefiliği

Devrim sonrası Mısır’ın, en önemli siyasi aktörü olan Müslüman Kardeşler’in güç arayışı, örgütün iki numarası olarak adlandırılan Hayrat Şatır ve olası bir engellemeye karşı yedek olarak Muhammed Mursi’nin  Başkanlık seçimleri için aday gösterilmesi ile yeni bir devreye girdi. Şimdiye kadar aday göstermeyeceğini ısrarla tekrarlayan İhvan’ın bu keskin dönüşü kendisine halk nezdinde kredibilite kaybettirirken, başta Ordu olmak üzere diğer tüm aktörleri de yeni bir pozisyon almaya itiyor. Aralarında oy geçişgenliği olup olmadığı konusu henüz müphem olsada, İhvan’ın kaybedeceği her alanın orta ve uzun vadede Mısır’da ancak Selefiler tarafından doldurulabileceği  gerçeği  Selefilerin önemini her geçen gün artırmaya devam ediyor.

Bizzat Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğu’nun ağzından  Türkiye-Mısır stratejik eksenin oluşmasını temel dış politik oryantasyonu olarak lanse eden Türkiye için, Mısır’da ki siyasi istikrarın yanı sıra diğer stratejik hususlardan olan İran merkezli Şii jeopolitiğini dengeleyebilmek ve muhtemel bir Suud-Vahabizminin etki alanını daraltabilmek hayati öneme sahipken, bu stratejik önceliklerin gerçekleşmesi adına Mısır Selefiliği önemli bir araç olarak önümüzde duruyor.

 

Tamamlanamayan Devrim  

Mısırda devrim sonrası son bir yılın fotoğrafını çektiğimizde altını çizmemiz gereken temel hususlar olarak, Mübarak’in devrilmesi sonrası beklenen değişim ve dönüşümün henüz gerçekleşmediği, eski nizamın askeri ve sivil bürokrasisinin pozisyonlarını koruduğunu ancak bununla birlikte oluşan kaosta en örgütlü yapılar olan İhvan ve Selefi grupların büyük çoğunlukla politik sistemi domine ettikleri gerçeğini ifade edebiliriz. Sesleri ne kadar çok çıkıyorsa halk nezdinde bir o kadar da etkisiz olan liberal ve seküler cenahların sandığa gömülmesi sonrası şuanda Mısır meclisi yüzde yetmiş oranı ile İslamcı diye tanımlanan İhwan ve Selefilerin elinde.  Ayrıca çok büyük bir süpriz olmazsa yeni Mısır Cumhurbaşkanıda öyle veya böyle bir İslamcı olacak. Tartışmalar sürsede yeni Anayasayı yazacak olan konseyde de bir İslamcı koalisyon hakimiyeti yada dominasyonu en muhtemel sonuç olarak önümüzde duruyor.

 

 

İhvan-Selefi Dengesi

Ancak, devrimin akabinde yeni gerçekliğini arayan Mısırda İslamcıların iktiadar hayallerinin önünde ciddi tehditlerinde olduğunun farkında olmak gerekiyor. Ordu ve eski nizamın bürokrasisi ile yaşanan çatışma, Mısır’a dair farklı hayalleri olan dış güçler gibi unsurları bir kenera bıraktığımızda orta vadede İhwan’ın kredibilite kaybetmesine ve Selefilerin Vahabi etkisine girmesi seneryosu dikkate alınmalı. Bu seneryonun maliyeti İhwan ve Selefiler arasında ki ki dengenin bozulması ve Mısır’ın yeni bir kaosa sürüklenmesi olarak tezahür edebilir.

Devrim sonrası şimdiye kadar oluşmuş dengeler itibari ile İmad Abdul Gaffur gibi bizzat Selefi liderlerinde ifade ettikleri şekilde ana akım Selefiler İhwanın Mısırı yönetmesini post devrim dönemi çin en uygun seçenek olarak görüyorlar. Selefilerin şuan için temel pozisyonları ülkenin İslami hassasiyetler gözetilerek yönetilmesi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de İhwan’ın İslamcı bir aday göstermesi halinde ona destek olacakları söylüyorlar  ki İhvan’ın adayı Şatır’a Selefiler’in en büyük partisi olan El-Nur partisi’nin, Hazım Salah gibi fikri açıdan Selefiliğe çok daha yakın olan bir aday olmasına rağmen yakında destek açıklayacağı bekleniyor.

Ancak İhvan’ın devrim sonrası dönemde sık sık yalpalamaya başlaması, kendi partisi dışında görev alan gençleri cemaatten atması, çok sevilen Ebul Futuh gibi bir ismi sırf Cumhurbaşkanı adayı olduğu için cemaatten uzaklaştırması ancak buna mukabil devrimin başından beri aday göstermeyeceğiz demesine rağmen Şatır’ı aday göstermesi cemaatin kredibilitesini ciddi oranda sarsmış durumda. Heleki olası bir iktidar sonrası şimdiye kadar Askeri Yönetim tarafından ötelenmiş olan ekonomik problemlerle yüzleşecek olması İhwan adına soru işaretlerini daha artıyor. Ayırca kendi içinde yenilikçi gelenekçi çatışmasının yanı sıra cemaat ile yeni kurulan Hürriyet ve Adalet Partisinin arasında oluşması muhtemel geriginlikleri de dikkate alma gerek. Bu seneryonun işlmesi ve İhwan kan kaybetmesi seçmen kitlesinin demeografik yapısını incelediğimzde büyük oranda Selefiliğe doğru kayışı beraberinde getirebilecek bir husus. Dolayısı ile Türk Dış Politikası sadece İhwana endekselenemez. Mısırda A,B,C planlarına  sahip olmak ve hem ilerde oluşabilecek olası bir İhwan-Selefi çatışmasının önüne geçmek hemde çok daha fazla güçlenmesi olası olan Selefilerle ilşkiği ağını kurmaya özen göstermek gerekiyor.

 

Ortadoğu’da Yükselen Selefilik

 

Mısır Selefiliği’ne dair ikinci bir husus ise teolojik anlamda çok güçlü net duruşları olmasına rağmen siyasi anlamda gösterdikleri yetersizlik. Açıkçası İbni Suud’unu arayan bir Selefilik söz konusu. Türkiye’de yerel selefilik ve El-Kaide gibi şiddeti benimsemiş versiyonlarından dolayı oluşmuş olumsuz algının aksine; Cemalettin Afgani, Abduh gibi düşünürlerin etkisi ve Mısır’ın kadim kültürü ile elbette Vahabilikten ve El Kaildeden çok uzak bir din anlayışından burada söz ediyoruz. Ancak gerek finansal destekleri gerekse teolojik olarak Selefiliğe yapılan yatırımları düşündüğümüzde Suud-Katar etkisine maruz kalınması tehditi var.

Bugün Arap Baharı’nın etkisi ile şekillenen Ortadoğu’da Türkiye’nin ve sahip olduğu değerlerin yükselişte olduğu yadsınamaz ancak diğer bir gerçek ise Selefiliğinde aynı şekilde yükselişte olduğudur. Türkiye’nin Selefiliğe dair ön yargılarını kırması ve Selefilerle ilişki ağını oluşturarak Vahabizm etkisini bu anlamda dengelemesi gerekmektedir.

Türkiye’nin Mısır Selefiliği ile kuracağı ilişki sadece Mısır iç siyasetinde Vahabizmin etkisini kırmakla kalmayabilir. Doğru bir ilişki ağı kurulabilirse muazzam para kaynakları ile çöl-Vahabizmin etkisini tüm İslam Dünyasına taşımaya çalışan Suudlar engellenmiş olur. 

 

 Sünnilik ve Şiilik ekseninde tezahür eden mezhep jeopolitiği

 

Bugün Ortadoğu jeopolitiğinde Türkiye ve İran’ın eninde sonunda bir şekilde karşı karşıya gelmesi sadece coğrafyanın bize dayatması değil, Sunnilik ve Şiilikle harmanlanmış kadim kültürün ve devlet geleneklerininde bariz bir sonucu olacak. Bunun ilk işaretlerini bugün daha görmek mümkün heleki orta vadede bölge dışı hegemonik güçlerin çekilecek olması ihtimali gözetildiğinde bu çatışmanın yoğunlaşacağı dikkate alınmalı ve bölgede ki tüm aktörlerle kurulacak ilişki ağıda bu varsayımlar üzerinden bina edilmelidir. Bu anlamda Mısır Selefiliği üzerinden bölgede yükselen Selefili akımlarla ilişkilerin oluşturulması ve bu hareketlere bir strateji çerçevesinde renk ve yön verebilecek kudrete ulaşılması, İran ve Şii jeoplolitiğine karşı Türkiye için vazgeçilmez kıymate sahip bir değer olacaktır.

 

Diğer bir husus Selefilik akımının içinde yer alan aşırcı eğilimlerin ve siyasi bilinçten yoksun olmanın getirdiği manipülasyona açık olma durumunun Batılı hegemonk güçler tarafından istismar edilmesi tehdini bertaraf etmeye yönelik bir önleyici ilişki ağının kurulması gerekliliği. İslam dünyasında şuanda oluşan tabloda bazı Selefi hareketlerin aşırılığa ve kışkırtmalar maruz kalarak Hristiyanlara yada Sufi ve Şii unsurlara karşı kışkırtılması tüm bölgeyi kaosa sürükleyebilecek bir tehditi bünyesinde barındırmakta. Bölgesinde düzen kurucu lider ülke olmak isteyen Türkiye’nin bu anlamda istikrarsızlık tehditlerinin önüne geçebilmesi için yine Selefilere ulaşacak ve etki edecek kanalları oluşturarak yeri geldiğinde bu hareketleri yumuşatması gerekmektedir.

 

Nihayetinde, Mısırda Türk Dış Politik önceliklerine hizmet edecek bir siyasi iktidarın oluşması ve istikrarlı şekilde devamı adına Türkiye’nin ana pozisyon ve ilişki ağını İhvan üzerinden kurması doğru iken , Selefilerlede İhvan rahatsız edilmeden kurulacak bir ilişki ile İhvan hem desteklenmiş hemde yedeklenmiş olur. Sonuç itibari ile Yükselen bir güç olarak Türkiye’de Selefiliğe yönelik oluşmuş psikolojik ve algısal bariyerlerin artık kaldırması ve gerek Türkiye-Mısır eksenin sağlıklı bir şekilde inşa edilmesi, gerekse bölge dışı hegemonik güçlerle Şii ve Vahabi  tehdidini sınırlaması adına Mısır Selefiliği ile sağlıklı bir ilişki ağının kurulması gerekmektedir.

 

KATAM Ortadoğu Uzmanı

canacun@hotmail.com

 http://twitter.com/canacun

Kahire

 

Devamını Oku

“The Cemaat” Herşey Birşeyin Maslahatı İçin.

Türkiye bölgesinde başta Suriye olmak üzere tam bir ateş çemberinin içindeyken son bir kaç gündür ne yazık ki içeride de gereksiz/zamansız bir çatışmanın içine çekilmiş durumda. Daha önce Uludere olayı ile başlatılan MİT’i itibarsızlaştırma operasyonu Mehmet Baransu’yu izleyen MİT görevlilerin polis tarafından göz altına alınması ve nihayetinde özel yetkili savcıların Hakan Fidan’nı ifadeye çağırması ile doruğa çıktı.

 

Tüm bunlar yaşanırken “dokundukları” her meselede olduğu gibi, bir anda kamuyounda bilinen  ve bilinmeyen unsurları ile “The Cemaat” ın hukukçusundan yazarına, polisinden TV yöneticisine, nüanssız tek bir pozisyon aldığını gördük. Savcı/Emniyet operasyonunu MİT’in Ergenekon yapılanmasından temizlenmesi olarak lanse etmeye çalıştılar.  Ancak hiçbiri makul bir çerçevede, Başbakan’a en yakın isimlerden biri olan ve göreve geldiği süreden itibaren Ergekon ve İsrail’in hedefi olmuş Müsteşar Hakan Fidan’ın terör şüphelisi olarak ifadeye çağırılmasını izah edemedi. Hele ki Fidan’ın geliş nedeninin MİT’i yeniden dizayn ederek içerdeki çürük yumurtaları ayıklamak olduğu da düşünüldüğünde, bu argümanın çok zayıf kaldığı görülebilir.  

Açıkçası MİT’i KCK yapılanması ile eş gösteren bir hukuki sürecin Fidan üzerinden başlatılmasının manası çok da müphem gözükmüyor. Alenen hedeflenen şey Fidan’a görevden el çektirmek ve Erdoğan’ı da pasifleştirerek MİT’e savcı/polis eliyle yeni bir nizam vermek. Tabi bu nizam Erdoğan’ın istediği değil Cemaatin keyfiyeti ile şekillenecek bir nizam.

 

Peki Cemaat Başbakan Erdoğan ile karşı karşıya gelme pahasına neden Fidan’ı kendine hedef seçmiş olabilir. Fidan’dan neden bu kadar rahatsızlar?


Bir çok neden sayılabilir. Findan’ın müntesiplere MİT kadrolarında yer vermemesi, Kürt Meselesinin halline farklı bakış açıları ve daha da önemlisi Cemaatin “uluslararası pozisyonuna” muhalif, Suriye ve İran konusunda Fidan’ın yeteri kadair şahin bulunmaması.


Ancak birşeyin altını kalın kalemle çizmek gerekiyor. Mesele sadece MIT’le değil. Asıl görüntü Cemaat’in MIT üzerinden Başbakan Erdogan’ı TEST edip güç paylaşımı çabası ki bu hakikat bizi çok tehlikeli sulara götürür. Ve Türkiye’de dahil hiç bir demokraside siyasi sorumluluğu olmayan halk tarafından seçilmemiş bir grubun kendi maslahatlarının ihtirasları ile mevcut hükümet ile güç paylaşımına gitmesine izin verilmez/verilemez.

 

Artık Cemaate “güçlü” ama dostane bir uyarının vakti geldi diye düşünüyorum. Evet Cemaatin Türkiye’nin demokratikleşmesi ve bugüne gelinmesinde önemli katkıları oldu. Bu da kamuoyu tarafından takdirle karşılandı. Ayrıca Cemaat mensuplarının da her Türk vatandaşı gibi kamu görevlerinde yer alması olağan bir durum.

 

Ancak normalleşen Türkiye’de eğitim ve dini alanlar gibi asıl faaliyet alanın dışında bir güç arayışına girmek ve hiyerarşik olarak kendi maslahatını herşeyin üstüne çıkarmak Türkiye’nin son yıllarda ki  kazanımlarına büyük bir zarar verir.

 

Bunu en iyi The Cemaat bilmeli.


 

KATAM, Kahire-Türk Araştırmalar Merkezi, Uzmanı 

 

Kahire/MISIR 

 

 

http://twitter.com/canacun

canacun@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku

İsrail’in Kucağında Doğan Devlet: GÜNEY SUDAN

 

“Gururla söylüyorum ki az önce İsrail’in Güney Sudan’a ilk büyükelçisini atadık.”   

 

Yukarıdaki sözlerin sahibi olan İsrail’in Dışişleri Bakan yardımcısı Danny Ayalon duyduğu gururda pekte haksız sayılmaz. İsrail yıllarca mücadele verdi Sudan’ı bölüp Güney Sudan’ı var edebilmek için ve sonunda da istediğini aldı.  Artık sahip olduğu önemli petrol kaynaklarının dışında Nil havzasının önemli geçit noktalarından da olan Güney Sudan, özellikle Sudan ve Mısır’ı etkilemeye yönelik sahip olduğu potensiyel itibariyle bölge güç oyunlarının merkezinde yer alacak.  

 

Peki Güney Sudan nasıl İsrail’in kucağına düştü. El Beşhir neden çaresiz kaldı. Mısır için hayati öneme sahip Sudan bölünürken Mübarek neden ancak uyumakla yetindi ve Mısır için Mısırdan daha fazla mücade eden Tayyip Erdoğan, Sudan’ın bölünmemesi için gayret gösterirken, Türkiye’deki liberaler neden Erdoğan’a acımasızca saldırdılar. Uluslararası ilişkiler adı altinda oyununu anlayabilmek genelde çok komplekste olsa bazen bir ülke üzerinden birçok pozisyonun gerçek yüzünü okumak mümkün olabiliyor. 

  

Güney Sudan’ın adım adım bağımsızlığa giden yol haritasının İsrail tarafından çizilmiş olduğuna bugün artık kimse kuşku duymuyor. Ben Gurion (İsrail’in ilk devlet başkanı) doktrini itibari ile İsrail her daim Arapları Arap olmayan ülkelerle çevreleme politikası güderek kuşatılmışlığını açma gayretine girmiştir. Zamanının Şah dönemi İran ve Türkiye yakınlaşma politikalarını da bu şekilde okuyabiliriz. Bu politikanın elbette Afrika uzantısıda Etiyopya ve şimdi Güney Sudan ile elde edilmek isteniyor. Güney Sudan’ın İsrail için değerli kılan unsurları arasında muazzam petrol kaynakları, Sudan içine etki edebilecek kabile bağları ve elbette uzun vadede bir rejim değişikliği ile İsrail için tekrardan tehdit olma riskini barından Mısır’ın hayat damarı Nil’i kontrol altına almak sayılabilir.   

  

Adım adım Bağımsızlık  

 

John Garang Güney Sudan’ı bağımsızlıpa götüren lider olarak biliniyor. Ancak onun arkasında ki bölgenin ilk ayrılıkçı hareketi olan Anya Nya lideri Joseph Lagu da zikretmek gerekir. Ortadoğu uzmanı Turan Kışlakçı’nın aktardığına göre Joseph Laguha geçen yıl yayınladığı hatıratında 1955 yılında Kuzey Sudan’a yönelik saldırılara başladıklarını belirtip, 1967 İsrail-Arap savaşı sonrası İsrail Devlet Başkanına mektup yazdığını ve orada şunlara yer verdiğini söylüyor: “Arapları yenen Allah’ın seçkin halkı olmanızdan dolayı çok mutluyum.  Bizi  maddi  ve  manevi  desteklemeniz halinde Mısır’a destek veren Sudan’ı bizler de alt edebiliriz.”   

 

Lagu bu mektup sonrası İsrail’in kendilerine silah yığdığını ve 18 bin kişiyi  silahlandırdığını kaydediyor. John Garang liderliğinde Sudan Halk Kurtuluş Hareketi  (Sudanese People’s Liberation Movement) SPLM’nin kurulması ile birlikte ayrılıkçı hareketler bölgede iyice güçleniyor. Bügün askeri kaynakların doğruladığı şekilde İsrail’in özellike Mısır ile yapılan savaşlarda ele geçirdiği Rus menşeili silahlarla SPLM’i desteklediği ve Mossad ajanları ve askeri uzmanlarla eğtim verdiği biliniyor. Hatta Sudan ordusu ile yaşanan çatışmalarda ölüdürülen bazı Mossad ajanları teşhir edilmiş durumda. Tüm bu destekler  sonrası askeri alanda iyice zorda kalan Merkezi Sudan Hükemeti nihayetinde Darfur meselesi ile de politik olark adeta etkisezliştiriliyor. Başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere Darfur meselesinde sorumluluk Sudan Devlet Başkanı El Beshir’e yükleniyor ve iş ambargolara Sudan ekonomisinin çökertilmesine ve  Beshir’in uluslararası ceza mahkemesinde yargılanmasına kadar vardırılıyor. Nihayetinde askeri olarak Güney Sudan’ı terketmeye zorlanan El Beshir 2003 ve 2005’te kendisine dayatılan antlaşmalar sonrası  2011 referandumu ile Güney Sudan’ın bağımsızlığını tanımaya zorlanıyor. 

 

Güney Sudan’ın Önemi 

 

Güney Sudan jeo-politik konumu, demografik yapısı ve enerji kaynakları ile ABD ve İsrail için göz kamaştırıyor. Sudan’ın sahip olduğu petrol kaynaklarının üçte ikisi Güney’de ve yaklaşık günlük 300bin varil üstünde üretim kapasitesi var. Barındırdığı kabileler ile Afrika üzerine stratejik planlamalarda insan kaynağı sunuyor. Ayrıca Su kaynakları açısından Kuzey’e göre daha zengin ve elbette Nil nehrinin su yolu üzerinde bulunuyor.  

 

Nil sularının paylaşımı mevzusu uzun süredir kaynak ülkelerle yararlanan ülkeler arasında sorun teşkil etmekte. 1929 gerek 1959'da yapılan antlaşmalar çerçevesinde Nil sularının paylaşımı konusunda Mısır ve Sudan, Nil'e kaynaklık eden diğer ülkelerden çok daha fazla Nil sularının kullanım hakkına sahip. Mısır ve Sudan arasında yapılan anlaşmaya göre, Mısır Nil sularının yüzde 75'ini kullanırken Sudan yüzde 15'ini, diğer 7 ülke ise toplam yüzde 10'unu kullanma hakkına sahiptir.  Nihayetinde 1959'da yapılan anlaşma, Etiyopya, Uganda, Tanzanya, Ruanda ve Kongo tarafından değiştirilmek istenmekte, Fakat Mısır ve Sudan bunu veto etmekte.Mısır ve Sudan için Nil suları hayati öneme sahip ve neredeyse tüm tarım Nil’den gelecek suya bağlı.  

 

Bu anlaşmazlık İsrail’e önemli bir fırsat sunmakta. Bugün İsrail’li firmalar tüm bu Nil havzasında aktif olmaya çalışmakta, kaynak ülkelerin yatırımlarını finanse ederek ilgili projelere ortak olmaya çalışmaktalar. Güney Sudan özelinde ise bu ilgi daha da artmakta. Güney Sudan dünya kamuyouna duyurduğu üzere elektirk üretimi ve tarım arazilerinin sulanması için iki büyük baraj inşaa edecek. Tabii bu barajların İsrail’li şirketler eliyle yapıalcağı da bir sır değil. Bağımsızığını kazanır kazanmaz ilk yurtdışı ziyaretini İsrail’e yapan Salva Kiir’e İsrail hemen Cuba büyükelçisini atayarak karşılık verdi.  

 

Mısır ise devrim atmosferi çerçevesinde içine kapanmış bir halde bağımsız Güney Sudan olgusunun şokunu üzerinden atmaya çalışıyor. 1979 Camp David antlaşmasının esareti ile 30 yıllık Mübarek döneminde kendisi için hayati öneme sahip olduğu halde burnunun ucundaki Sudan’la ilgilenemdiğinden, şimdi ucuz adımlarla içine düştüğü duruma çare arıyor. Yeni Mısır Dış işleri Bakanı tüm Nil havzasını ziyaret edip sonrasında Cuba’da işbirliği mesajları veriyor. Ancak devrimin kaosu içinde yuvarlanan Mısır’ın İsrail’i bölgede dengelemesi pek mümkün değil. 

 

Türkiye’ye Düşen Rol 

 

Bu noktada Türkye’nin Nil havzasında bir aktör olarak ortaya çıkması ve ağırlığını hissetrimeye başlaması gerekiyor. Büyük Devlet olma ideali içinde olan Türkiye’nin Orta ve Uzun vadede İsrail ve İran ile karşı karşıya gelişinde yanıdna Mısır’a ihtiyaç duyacağını stratejik bir bakşla öngörebiliriz. Dolayısı ile Türkiye için Mısır’ın çıkarları sadece Mısır’a bırakılmayacak kadar önem arz ediyor. Başbakan Erdoğan muhtemelen bu farkındalıkla Darfur meselesinde aktif rol almaya çalışmıştı. Bu çabaların artarak devam etmesi gerekiyor. Bölge ile olan ekonomik bağlar artırılmalı, Güney Sudan başta olmak üzere bölgede ivedilikle  elçilikler  açılmalı, küçük kabilelere değin nüfuz edebilecek uzmanlar bölgeye gönderilerek yetiştirilmeye başlanmalı ve elbette Türkiye’nin yüz akı olan yardım kuruluşları bölgede desteklenmelidir.  

 


KATAM, Kahire-Türk Araştırmalar Merkezi, Uzmanı 

Kahire/MISIR 

 

http://twitter.com/canacun

canacun@hotmail.com

 


 

Devamını Oku

25 Ocak’a bir kala...

 

 

Devrimin yıl dönünümü yaklaştıkça Kahire sokakları iyice hareketlenmiş durumda. Herkes 25 Ocak’ın akıbeti hakkında konuşurken iyiden iyiye artık bir 25 Ocak sendromu yaşanıyor desek yerinde olacaktır. Acaba Tahrir Meydanı, Yüksek Askeri Konsey (SCAF) Müslüman Kardeşler (MK) ve Selefiler’in istediği gibi şenlik havasında devrimin ve Polis gününün kutlamasına ev sahipliği mi yapacak yoksa liberaller ve devrimci geçlerin istediği gibi yeni bir gösteri dalgasının fitili mi ateşlenecek.

 

Yukarıdaki kompozisyonunda gösterdiği şekilde Mübarek devrildikten, 25 Ocak’ın arifesine değin uzanan süreçte Mısır siyasi dengelerine baktığımızda artık iyiden iyiye kazananları ve kaybedenleri net olarak isimlendirebiliyoruz.

 

Mübarek sonrası dönemin asıl oyuncusu olarak öne çıkan SCAF, Tantavi liderliğinde her ne kadar devrimcilerin gözünde kredibilite kaybetsede, ortalama Mısırlılar nezdinde saygınlığını korudu ve siyaseten durumunu muhafaza etti. Yeni Mecliste Anayasa komisyonunu belirlemede ve elbette Başkanlık seçiminde de ağırlığını korumaya devam edecek gibi gözüküyor. Bugün belli başlı siyasi hareketlerin parti programlarında Orudunun dokunulmazlığına ve ekonomik özgürlüğüne değin en ufak bir atıf yok. Bu da bize Ordunun uzun bir süre daha vesayet rejimini sürdüreceğini gösteriyor.

  

Seçimlerin mutlak galipleri olan MK ve Selefiler ise dün yapılan Halk Meclisi Başkanlığı seçimlerinde de başkanlık ve başkan yardımıcılığı pozisyonlarını alarak konumlarını güçlendirmeye devam ettiler. Artık meclisin yüzde yetmişi İslamcıların elinde. Ve liberallerle devrimci geçlerin aksine geniş halk kitleleri ile devamlı muhatap olan bu partiler artık halkın, devrimden, kaostan ve onun getirdiği ekonomik çöküntüden yılgınlığa düştüğünü çok iyi görüyorlar. İki partide askerle çok karşı kaşıya gelmeden tedrici bir şekidle değişimi yeğliyorlar ve kamuoyunda sık sık çatışıyor gözükselerde temel pozisyonlarda ittifak yapmayı tercih ediyorlar. Dolayısı ile bu gruplarda 25 Ocak’ın artık bir şölen havasında geçmesini ya da askeri hafiften ürkütecek ve kendilerine olan ihtiyacı devam ettirecek bir oranda eylemsellkle geçmesini istiyorlar.

 

Geriye kalıyor liberal ve sekülerlerle devrimci gençler. Mübarek devrildiğinde ülkenin yeni kahramları olarak kendilerini lanse eden ve yeni Mısır’ı kendilerinin şekillendireceğini düşünen bu özgüven patlaması yaşamış gruplar yavaş yavaş reel politikle tanışınca işlerin hiçde düşündükleri gibi olmadığı görmeye başladılar.Öncelikle, Mübarek gitsede karşılarında bürokrasinin tamamen dimdik ayakta durduğu gerçeği ile yüzleşmeye başladılar. Nihayetinde Ordu gücü elinden bırakmaya hiçte niyetli değildi ve seçimlerde de İslamcılar kaşısında hazin bir yenilgi almaktan kurtulamadılar. Şimdi kara kara devrimim ellerinden çalındığını düşünüyorlar ve 25 Ocak’tan bu sefer çalınamayacak bir devrim peydahlamak peşindeler. Ancak benim Kahire sokaklarından aldığım izlenim bunun pekde mümknü olmadığı yönünde. Yukarda da ifade ettiğim gibi devrim sonrası ekonomik krizle yüzleşen ortalama Mısırlı iyice fakirleşmiş durumda ve artık devrim mevrim duymak istemiyor. Dolayısı ile 25 Ocak’ın yeni bir milyonluk devrime dönüşme şansı yok. Olsa olsa ilk günden sonra on binler merteebsinde devrimci gençler bir süre orada tutunmaya çalışacaklar ve sonunda dağılmaktan başka çareleri kalmayacak.

 

Ancak eğer provakasyonlar olursa işin rengi değişebilir. Birçok yabancı servisin Kahire sokaklarında cirit attığını, İsrail’in İslamcılar tarafından yönetilen istikrarlı bir Mısır’ı rüyasında bile görmekten korktuğunu ve Mübarek’in yargılandığı davada savcının idam istedeğini bir tarafa yazarsak çok olası bir durum olabilir provakasyonlar.

 

Bu noktada Mısır ordusunun geçmiş olaylardan ders alması ve aşırı şiddet kullanmadan bu olaylara müdahale etmesi gerekir, aksi takdirde Mısır’ın bir ateş çemberine girmesi içten bile değil.

 

Belkide sokaklarda konuştuğum Mısırılılar bu irfanla hep biraz tedirgin biraz karamsar.

 

http://twitter.com/canacun

canacun@hotmail.com

 

 

 

 

Devamını Oku