Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

İLETİŞİMDEN ÇIKIŞ

Dünya iletişim sektörünün % 95'ini elinde bulunduran ABD şirketleri geçtiğimiz yüzyılda dünyaya savaşların verdiği zararlar kadar evlilik dışı ilişkileri, uyuşturucuyu, alkol, vandalizm ve anarşiyi tüm iletişim mecralarında kutsayarak zararlar verdiler. Sonucunda toplumların bedenleriyle birlikte ruhları ve beyinleri uyuşturuldu, uluslararası şirketlerin  tamamen tekeli altına girdi. Bu dehşet tekelleşme savaşları da, milletlerin topyekün ABD şirketlerinin boyunduruğu altına girmesini de beraberinde getirdi. 

Şimdi dünyanın ruhu yeniden kodlarını arıyor. Şu ana kadar iletişim adına ne kadar geliştirilen kavram, kuram varsa hepsi bir şekilde kirlendi ve temizlenmesi için mevcut iletişmci ve reklamcıların önce kirlenmiş beyinlerinin temizlenmesi gerekiyor.Bu da ne yazık ki hiç gerçekçi bir beklenti olmayacak. Çünkü materyalist bakış açısıyla ancak buraya kadardı.

Öyleyse geriye tek çare kalıyor bütün bu eski dünyaya ait kavram ve kuramların  hepsinden çıkıp evrensel değerleri yeniden kodlayan ve bu kodlamayı yaymayı başarabilecek merkeze insanı alan bir iletişim sistemler bütünü geliştirecek, buna gönül vermiş yeni iletişim ajanslarının çıkması. Ne yazık ki bundan sonrasına hiç bir şekilde gidilemeyecek. Hele ki milyarlarca dolarla hantallaşmış ABD şirketlerinden mucizeler beklemek, bizim, Gezi olaylarını örgütleyen Türkiye'deki uluslarararası reklam ajanslarından dem vurup, sonra 2020 Olimpiyatları için Olimpiyat komitesinine tanıtımımızı ve danışmanlığımızı yapması için yine bu ajansların çatı grubu WPP Group'un CEO'su Sir Martin Sorrel'e vermemiz kadar abes kaçacaktır.

http://tr.eurosport.com/olimpiyat-oyunlari/sir-martin-sorrell-turkiye-2020-olimpiyati-ni-bbc-yuzunden-alamadi_sto3959213/story.shtml

Devamını Oku

CHP'Lİ YENİMAHALLE BELEDİYESİ'NİN İSLAM'A SALDIRISI

1- Batıkent İmamhatip Lisesi ve Camii'nin yapılmasını mahkemeye hangi hukuki gerekçelerle götürmüştür? 

2- Robert Koleji veya Özel Saint Micheal Fransız Lisesi, Özel Saint Benoit Fransız Lisesi, Amerikan Koleji, okul yapımı için Sayın Fethi Yaşar'ın kendisinden arazi istese aynı karşı tavrı onlara da gösterecek midir?

3- Yenimahalle Belediyesi'nin Müslümanlara karşı yaptığı bu haksızlık ve saldırısı, Türk Ceza Kanunu'nu hiçe saydığını göstermiyor mudur?  

4- Sayın Fethi Yaşar, Yenimahalle Belediyesi'nin Müslümanlar'ın ibadet özgürlüğüne ve dini eğitim alma haklarına yaptığı bu saldırısı TCK, Lozan Kararları, AHİM dünyadaki tüm din ve vicdan özgürlüğünü ihlal etmekte ve suç işlediğini biliyor mu? Çünkü, Din özgürlüğünün kapsam ve sınırlarının doğru belirlenmesi ve gerekli mevzuatın doğru şekilde düzenlenmesi için başta AİHS olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu diğer uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükler tam anlamıyla yerine getirilmesi gerektği, bu anlamda 2004 yılında Anayasa’ya 90. madde ile eklenen “usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” Hükmü bu konudaki uluslararası standartları iç hukuk açısından belirleyici konuma getirdiğinden bilgisi var mıdır? 

5- Sayın Fethi Yaşar yine din hürriyetine karşı yapılan cürümleri kapsayan Türk Ceza Kanunu'nun 175, 176, 177 maddeleri ihlal ederek suç işlediğini farkında mıdır?

6- Yine Sayın Fethi Yaşar, Lozan Antlaşması'nın 38. maddesindeki Türkiye'de yaşayan herkesin, her inancın, her dinin kendi inanç sistemine göre serbestçe ibadet etmesini ihlal ederek suç işlediğinin, 

7- Ve yine Sayın Fethi Yaşar, Lozan Antlaşması'nın 37, 39, 40, 42 maddelerindeki dinsel eşitlik eşitlik açısından ibadet mabet tesis etme haklarını ihlal ederek, suç işlediğinin farkında mıdır? 

8- Yine ve yine CHP'li Sayın Fethi Yaşar,  Türk Ceza Kanunu'nun Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçu (m. 109), Eğitim ve Öğretimin Engellenmesi Suçu (m. 112), Kamu Kurumu veya Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşlarının Faaliyetlerinin Engellenmesi Suçu (m.113), İnanç, Düşünce ve Kanaat Hürriyetinin Kullanılmasını Engelleme Suçu (m. 115), Ayrımcılık Suçu (m. 122), Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma (m. 123)  suçlarını işlediğinin farkında mıdır?

 

Devamını Oku

Türkiye İletişim Prangalarından Kurtuluyor

 

Şimdi global reklam ajansları, yaratıcılıkları(keşfedicilikleri) sayesinde oluşturdukları global bilgi ağının sahipleri konumundalar ve global markaların bütçelerinin nereye, hangi vakıf dernek, aktivite, hangi mecralara ne kadar harcanması gerektiğine karar veriyorlar.

Akıllara girmenin, algılarda yer etmenin milyonlarca yolunu bilen reklam yazarları, dünyanın en iyi grafik tasarım fakültelerinde okuyan tasarımcıları, iletişimcileri, en iyi sosyologlardan ve antropologlardan oluşan iletişim stratejistleri, kendi oluşturduğu algıları yaysın ve mesajlarını daha farklı mecralarda taşısın, destek olsunlar diye kendi pazarlama sistemleriyle ortaya çıkardığı pazarlama guruları, sinema-reklam filmi yönetmenleri, sanat yönetmenleri, modacılarıyla,

Reklam filmleri, gazete dergi ilanları, radyo spotları, bilboardlarla ve sosyal sorumluluk projeleriyle, sırf reklam filmi gibi gözükmesin diye çalıştıkları markaların bütçesiyle çekilen sinema filmleriyle, her fikri, her aşaması reklam ajanslarında planlanan milyarlarca baskıyla yayınlanan kitaplarıyla, dünya halklarının ne yiyeceğine, ne giyeceğine, ne izleyeceğine, kimleri seveceğine, kimlerden nefret edeceğine, hangi inançlara inanacağına kadar hepsine tek tek karar veriyor, yeni kültürler oluşturuyor, siyaseti, iş dünyasını, kamu kurumlarını, toplumları, sivil toplum kuruluşlarını istedikleri anda istedikleri gibi, istedikleri süre boyunca yönlendiriyorlar...

Kısaca reklam ve medya planlama satın alma ajansları medya kanallarının arkasında medya dahil tüm dünyayı yönlendiren görünmeyen güç olarak artık dünyaya yön verecek kadar, ellerinde tuttukları güçleri kullanarak yürüttükleri lobi faaliyetleriyle çok güçlü bir baskı unsuru oluşturuyorlar.

Oluşturdukları algılar, toplumların ortak hafızalarını şekillendiriyor, bu algılar ise dünyaya yön verecek siyasi kararlara, kamu kurumlarının üzerinden, şirketlerin kurum kültürlerine ve son aşamada en uzak ülkelerin en uzak köylerindeki halkların bile yaşam şekillerine, kültürler arası etkileşimlere dönüşüyor...

Ve tüm bunları sadece istihdam ettikleri yaratıcı insan gücüyle yapıyorlar...

Dünyanın her ülkesinde açtıkları en lüks ofislerinde, her milletten, her kültürden yaş ortalaması en çok 25 olan, çok yüksek maaşlar verdikleri gençler istihdam ediyorlar.

Dünyanın en büyük 5 global ajans grubu WPP, Omnicom, İnterpublic, Publicis ve Dentsu, 52,5 milyar dolarlık cirolarıyla reklam pazarının neredeyse tamamını ellerinde tutuyorlar. Bu 5 grubun kontrol ettiği reklamveren bütçeleri ise trilyonlarca doları buluyor.  Bu gruplar, sinema endüstrisi gibi yine Yahudi aileleri tarafından yönetiliyor.

Türkiye'de ise reklam sektörü dünyada olduğu gibi İsrail Yahudisi ve Ermeni Yahudisi birkaç aile tarafından yönetiliyor.  Dünyadaki dindaşları gibi Dünya Yahudi Lobileri birliği olan FPA'ya bağlı olan bu aileler, dünya medyasını yönlendirdiği gibi Türkiye medya, iş dünyasını, STK'ları, ellerinde bulundurdukları reklam ajansları tarafından yönlendiriyorlar. Özellikle sağ hükümetlere, STK'lara ve belediyelere karşı yürüttükleri siyasi linç kampanyalarıyla, hizmet ettikleri şer amaçlarına arka plandaki tetikçi unsur olarak çok büyük güç desteği veriyorlar. Arka planda tüm halkla ilişkiler, medya ilişkileri, propaganda faaliyetlerini yürüttükleri için de; izleri, çıkardıkları kargaşa da o zaman için kaybolup gidiyor.

"Türkiye’de reklamcılık  çok daha eskilerde başlatılsa da, Balkan Savaşı’ndan önce istanbul’da Yahudi David Samanon tarafından gerçekleştirilen girişim dikkat çekiyor. Çünkü hemen akabinde daha sonra Samanon'a, birçok Yahudi ailesi daha katılıyor. Yahudi Acıman'ların oğlu Eli Acıman'ın Vitali Hakko ve Robert Kolej'inden arkadaşları Mario Beghian kurdukları Faal Reklam Acentesi'yle reklamcılığa başlayıp, daha sonra  Man Ajans  olarak reklamcılığa devam eden Yahudi Eli Acıman'ın damadı olan şu anda da, yönetmen Yavuz Turgul'la birlikte 1993'te kurdukları Medina Turgul DDB ve DDB.CO reklam ajansınlarının sahibi Jeffi Medina, ve İlancılık Reklam'ın sahibi Barouhlar geliyor. Acıman, Medina, Barouh'lar Türkiye'de kendileri gibi(!) bir çok reklamcının yetişmesine neden oluyorlar.  

Eli Acıman'ın yanıda reklamcılığa başlayan, daha sonra 1975'lerde  Ersin Salman'ın kurduğu Ajans Ada'da yaptığı provokasyon işlerle dikkat çeken bir başka ajans oluyor. Türkiye'de yürütülen linç kampanyalarından 28 Şubat'ta Refah-Yol hükümetini devirmek için Ersin Salman tarafından tasarlanmış olan, 1 Şubat 1997'de Avukat Ergin Cinmen ve Sürekli Aydınlık İçin Yurttaş Girişimi öncülüğü amacında olduğu söylemiyle başlatılan "sivil itaatsizlik" söylemiyle, "Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık kampanyası Susurluk için tasarlanmıştır başka amacı yoktur" denilse de 1 Şubat'ta yayına girip 1 Mart'ta yayından kaldırıldığı zamanlamasıyla şüphe götürmeyecek bir gerçeği gösteriyor. 28 Şubat darbesinin arka planında yine Yahudi reklam ajansları rollerini oynuyorlar...

31 Mayıs'taki Gezi Parkı eylemlerinin arka planında reklam ajansları 28 Şubat'tan çok daha kendilerini belli edecek, çok daha keskin bir şekilde yine rollerini oynadılar. Bu sefer tüm silahlarıyla saldırıya geçtiler. Bu reklam ajanslarına iş veren reklamverenler, reklam ajanslarının oynadıkları rolleri bilmeden bu ajanslarla iş yapıyor olsalar da, artık bir daha geriye dönülemeyecek noktaya gelinmiştir, Milleti vicdanında bu ajanslarla çalışan reklamverenler de mahkum olmuşlardır ve bu millet, kendisine yapılan kötülüğü unutup, ülkesine yapılan kötülükleri asla unutmamasıyla tarihe adını yazdırmıştır.

Türkiye'de şimdi kemalizm ve solculuk süslü kapitalizm reklamcılık anlayışından, batının prangalarından kurtarıp, batının teknikleriyle ancak bizim öz değerlerimizden yola çıkan reklamcılık ve iletişim anlayışını geliştirmeliyiz. Bu atılım Türkiye'nin artık iletişim ihraç eder konuma gelmesini ve yurt içinde yurtdışında da 2023 hedeflerine kolay ulaşmasını sağlamaya birebir yardımcı olacaktır. Artık  köklü vakıflarımızın reklam ajanslarının rollerini daha net kavramaları ve bu alana yatırım yapmalarını gerektiriyor. Nasıl ki uluslararası Yahudi lobileri, lobi faaliyetlerinde kendi kurdukları uluslararası reklam ajanslarını etkin olarak kullanıyorlarsa, vakıflarımız da yürüttükleri lobi faaliyetlerinde reklam ajanslarını etkin kullanmalılar. İş adamlarımızın da çalıştıkları ajansın tarihini iyi araştırmaları o ajansın kimlerle çalışıp, kimlere hangi gruplara hizmet ettiğini iyi analiz etmeleri gerekiyor. Çünkü bilmeden kendi ayaklarına kurşun sıkıyor olabilirler.

Türkiye artık 2013 yılı itibariyle ihracatı 150 milyar Doları aşmış, her sektörde teknolojisi gelişmiş, IMF'ye borçlarını ödemiş, faizlerini %10'dan aşağıya düşürmüş, milletin refah seviyesi yükselmiş, iş adamlarına yeni pazarlar açılmış, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerle vizeleri kalkmış, büyüme rakamlarıyla ABD ve Avrupa'nın da ilerisine geçmiş, esnafından çiftçisine, memuruna kadar her kesimiyle 2023 hedeflerine ve çoktan hakkettiği 2071 vizyonuna doğru ilerlerken, elbette her devirde olduğu gibi bu devirde de ayağına taş koymak isteyenler olacaktır. Bunun tersini düşünmek hayalcilik olurdu. Hiç kuşkusuz bugüne kadar darbelerle, tamamı dış kaynaklı terörle enerjisi, canları tüketilen Türkiye'nin artık her alanda kendini göstermesi gereken bir döneme girmiştir. Büyük güç olmak, daha büyük iddia sahibi ve o iddia sahipliğine göre konum almayı gerektiriyor. Şimdi  iletişim ve reklamcılıkta da bağımsızlığımızı göstermemiz ve hakim güçleri bu alandan da silip atmamız gerekiyor. Türkiye hiç kuşkusuz 2023 hedeflerine ve 2071'e hem kendi içinde, hem uluslararası arenada ayağındaki prangalarından bir bir kurtulmaya başlayarak gitmekedir ve tarihinde olduğu gibi yeniden dünyanın en büyük devletlerinden birisi olacaktır. Buna inancımız manevi değerlerimize inancımız kadar sonsuzdur.

 

 

 

Devamını Oku

SARKOZY’E CEVABI NAPOLYON VERSİN!

 

Ve öyle kahramanlar vardır ki, batıl medeniyetlerinde de zaman zaman yaptıkları kahramanlıklarıyla,gösterdikleri asillikle tarihteki yerlerini alırlar.. Öyle ya “Öyle adaletli ol ki, düşmanların bile sana saygı duysun sözü boşuna çıkmamıştır” Kahramanlar sadece İslam Medeniyetlerden çıkmıştır dersek doğu’da batı da Allah’ın ayetine haşa karşı gelmiş olmaz mıyız...

Allah iman etmiş kullarının ders alması için batı medeniyetlerinde de muzaffer olmuş liderler yaratıyor…  Rönesans da işte böyle liderlerin çıktığı devirlerden birisiydi… Üstad Necip Fazıl Kısakürek’ aynı zamanda zamanının en iyi tarihçilerindendi…  Gerçek kahramanlarla birlikte sahte kahramanları, İslam gençliğine sahip olması gerektiği aksiyon ruhunun ne olması gerektiğini  anlattığı Sahte Kahramanlar kitabında, özellikle Fransa’nın bugünlerde bize karşı yaptıklarına ta o zamanlardan verdiği iyi bir cevap olarak Rönesans’ı ve Napolyon hakkında da anlattığı olaylar; bu lider bu özellikleriyle bizde de olmalıydı dedirtir.. Bu bakımdan da tarihi tarihçilere bırakmak Fransa’nın işine elbette gelmeyecek, çünkü çıkardıkları gerçek kahramanları yanında şimdiki hükümetlerinin tüm sahtelikleri ortaya çıkacak…  Keşke Dış İşleri Bakanlığımız Fransa’ya Üstad’ın bu satırlarıyla da cevap verseydi… O satırlara bakalım, Üstadımız sahte kahramanlığa dahi soyunamayan Sarkozy’e ve ona inanan, başka ülkeleri karalamaya çalışmaktan, kendi gerçek kahramanlarını, Rönesans’ı unutmuş, hafızasız Fransız halkına ne anlatıyor...

“Rönesans Hareketi… Bu, Müslümanlık davası güdenlerin, üstünde en çok durmaya mecbur oldukları bir iştir. Çünkü Rönesans, bizim eserimiz olmalıydı. Niçin garplının eseri olmuştur?

Evvela Rönesans Ümanistlerin  çalışmalarıyla başlar. Ufacık bir kültür mes’elesi, fakat izah edeyim: Bizde birçok muharrir ümanizm nedir, bilmez… İnsaniyetçilik mezhebi zannederler onu. Kahkaha ile gülmek lazım… (Ümanist)ler ilk Yunan metinlerini tercüme eden ve ilk menbaın ışıklarını veren arayıcıdırlar. Yunan mahvetmiş, barbarlar da Roma’yı silmiştir. Ümanistler bu iki medeniyete ulaştırıcı vesikaları Araplardan almışlardır. Araplar bütün eski Yunan eserlerini bulup tercüme etmişlerdi. Ve Yunan eserleri Arapçaya intikalden sonra (Rönesans) Hareketiyle tekrar garp dillerine döndürülmüş ve asıllarına ulaştırılmıştır. Buradan anlayın Ümanist’lerin ne olduğunu…

Rönesans insan aklının Hıristiyanlık hassasiyeti içinde, antik kültür ölçüleriyle, eşya ve hadiseleri feth ve teshir etme aksiyonudur; ve olanca hakikat ve hikmeti esasta İslam’ındır. İbret, süküt, ıstırap… Cins kafalara düşan, bunlar, bizim diyarda… Fransız İnkılabı… O da Hıristiyanlığa karşı bir reaksiyon halinde başlar… Çünkü klise ile feodalite derebeylik ve krallık eleledir.

Onlara karşı bir hürriyet idealidir, girişir hamleye…

Ben size aksiyon ruhunun ne demek olduğunu anlatmak istiyorum; başka bir şey değil…

Hatta batıl misaller üzerinde de anlatıyorum bunu… Büyük Fransız İnkılabı, bu ölçüyle ve tam kadro halinde muazzam bir aksiyon çerçevesidir. Büyük Fransız İnkılabının her ferdi, hangi fikir ve mezhepten olursa olsun, <nar-ı Beyza> halinde bir aksiyoncu; bir inkılap bir aksiyon yanardağı.

Nihayet, İnkilaptan sonra Napolyon üzerinde duracağız. Çünkü Napolyonu herkes sadece bir asker zanneder… Yanlış… Garplı öyle görmez Napolyonu… Şüphesiz öyle bir deha ki, bugün bile hala ortada yegane askeri kıymet diye elde tutulan mücerret kaideleri getirmiş insan… Ama Napolyon emsalsiz bir aksiyon şairidir. Gayesi olmıyan, fakat beşeriyeti yapılamaz işlere sürükleyen, nereye gittiği neye varmak istediği meçhul, sadece olmazların peşinde bir hamle ve hareket dehası… Şimdi bu adamı birkaç aksiyon misali içinde göstermek lazım: Fransız İnkılabında, bir iki küçük hareketle dikkati celbediyor, bir sıçrayışta ve en genç yaşında general oluyor, İtalyada’ki zaferi… Bunlar, aşağı yukarı kolay ve olağan işler… Mısır’a atlıyor ve olağanüstü işler çığırını açıyor… Napolyon hakkında bazı rivayetler vardır: Müslüman olduğu… Buna gülmek lazım… Çünkü Napolyon hiçbir dinden değildi. Öleceği zaman sordular:

-          “Başınızda “Şapel Ardant” yapalım mı?”

 Katolik usulü onların Şapel Ardant dedikleri ölülere tatbik edilen bir merasim tarzları var… “Bunu yapalım mı?” diye sordular.

Cevap veriyor: “Asla inanmadım ama yapın!”

Onun Müslüman olması ihtimali yok; Hıristiyan bile değil… Fakat siyaseten Mısır’da Müslüman görünmüştür, bazılarına… Kur’an okutmuştur, alakadar olmuştur İslamlıkla… << Bu ne temiz din!>> gibi laflar etmiştir. Bunlar vâki… Akka’da bir büyük vebâ intişar etti ordusunda… Bir günde binlerce kişi kaybetti. Ricat emrini verdi. Hastalar da binlerce… Şu karara bakın (aksiyon)cuda… Hastaların hepsini afyon ruhu vererek öldürüyor ve sağlam orduyu alıp dönüyor. Meşhur Beşyüzler Meclisini düşürüş tarzı: Bakın bir adamda “aksiyoncu” insanda cür’etle inanç ne mertebeye çıkabiliyor? İman demiyorum, inanç diyorum, çünkü iman yerinde olandır. Fakat mücerret inanma kuvvetiyle cür’et bir araya gelince ne yapar? Napolyon buna mis’al… Bu Beşyüzler Meclisi eski (Konvansiyon Nasyonal) dedikleri, Fransa ihtilalini yapan gözükaralar grubundan bir örnektir. Meclise giriyor; yanında sadece iki (Grönadye) nefesi… Ve bir anda, bir hamlede Meclisi topyekün tevkif edecek bir hakimiyet kazanıyor.

Bütün aksiyonların bir püf noktası vardır. O püf noktasını aştı mı iş sel gibi çığ gibi gider. Ve nefsine inanmış insanlar, o püf noktasını aşmaya bakarlar ve öyle inanırlar ki, aşacaklarını aşarlar.

Biraz sonra ona, Fransızların en büyük tarihçisi (Mişle)nin bu aksiyon şairi hakkında ne diyeceğini göreceksiniz. Ondan sonra konsüllüğü ömür süresince konsüllüğü, peşinden imparatorluğu… Bütün Avrupa kıt’asını fıkırdatıyor, hallaç pamuğu gibi atıyor büyün Avrupa onun aleyhine kalkıyor. Her yerde hakim… İngiltere adası müstesna. Öyle inandırıyor ki, kendisini nefesine, Moskova dönüşünde sıfırın altında 30 derece soğuk, 500 bin kişilik orduyu ekmiş yollara dönerken, hiçbir fertten hezimet ve inkisar edası yoktur. Panik ise onun tatmadığı, yalnız tattırdığı şey… Onun generallerinden, düşman safına geçmiş birisinin Napolyon hakkında bir sözü vardır ki, “aksiyoncu” şahsiyeti ve onun kudretini pek güzel çerçeveler.

Bu general karşı tarafa geçtiği zaman, generaller toplanıyorlar:

-          “Napolyona karşı nasıl hareket edeceğiz?”

 

Diyor ki bu general:

 

-          “Ben size bir kanun vereyim. Napolyon’a karşı askeri kaide diye bir şey yoktur! (Strateji) sevkülceyş, (taktik) tabiye; bunlar bahis mevzu değil…”

-          “Ne var ya?”

-          “Napolyon’un bulunmadığı yere hücüm edeceksiniz? Onun bulunduğu yerde bir manga olsa mağlup olursunuz!”

Bakın nasıl inandırmış dostunu, düşmanını, adam kendisine… Ve bu tabiyeyle muvaffak oldular ona karşı… İşte ilk kaybedişi… Elbe Adası’na sürülüşü… Ve oradan en büyük “aksiyonu”…

Tek başına, kendisine sadık birkaç insanla Fransa’ya çıkışı ve tekrar tahta geçişi… Bu, dünyanın en enterasan vak’asıdır… Fransa’da krallık iade edilmişit.r Napolyon’un Elbe’den kaçtığı duyuluyor ve ordu üzerine sevkediliyor. Bir adamın üzerine koca bir ordu…

Yanındakilerden biri hatıralarında:

-          “Bizi, diyor: bir yere götürüyordu… Meçhul… Bunun delice ölümden kalır yeri yoktu; diyorduk. Fakat öyle inanıyorduk.”

Napolyon Fransa’nın Cenüb Sahili’ne çıkıyor. Ordu, Paris’ten Cenüb’a doğru iniyor. O da doğru şimale doğru yol alıyor. Hepsi susmuş… Atlarının üstünde, çeneler göğüste:

-          “Nereye gidiyoruz, böyle bir delilik cinnet olur mu?”

Bakın şimdi aksiyoncu ne yapar ve neye muvaffak olur?

Bunların hepsi ibret dersi olsun bize…

Yürüyorlar… Napolyon hiç konuşmuyor zaten konuşan adam değil… Aksiyoncunun en ziyade nefret ettiği şey boş sözdür. Napolyon boş söz duyduğu zaman:

-          “Bırakın, bırakın bu veba kelimelerini…” Der…

Asya’da o kadar gözü korkmuş ki, vebadan boş söze “veba” diyor.

Yürüyorlar şimale doğru… Ordu geliyor Cenüb’a doğru… Nihayet merkezi bir yerde ordunun öncüleri ile Napolyon karşılaşıyor. O dakikada ne olacak? En küçük tereddüd davayı mahvedebilir.

Atına biniyor, arkadaşlarına;

-          “Siz şurada bekleyin!”

Diyor… Bir dört nal yapıyor, öncülere doğru ilerliyor. Ve ilk söylediği söz:

-          “Yaklaşın, yaklaşın, yaklaşın!”

Asker Napolyon’u görüyor, hayretle yaklaşıyor:

-          “Nerede subayınız?”

Diyor.

 

Bir subay peydahlanıyor:

-          “Nerede senin asıl birliğinin kumandanı?”

Bu, o zaman albay, sonra general olan ve “Vaterlo” cenginde Napolyon’u takip eden bir asker…

Bir taşın üstüne çıkıyor, gözükara “aksiyon” dehası ve diyor ki:

-          “Asker!...” Topuğundan saçına kadar, sen benim eserimsin! Seni bütün dünyanın fatihi yapan adam karşındadır. Ve ben senin imparatorunum! İçinizde imparatoruna kurşun sıkabilecek insan varsa buyursun!”

Ve göğsünü açıp yırtıyor. Büyük tarihçi “Mişle” diyor ki:

-          “Bir insanın sözü bu kadar kara olursa, cür’et bu kadar ileriye giderse, iki hareket olur. Ya onbinlerce kurşlunla göğsü delinir, orada ölür, yahut hurra imparator diye başa geçer. Nitekim ikincisi oldu ve Napolyon başa geçti.”

Üzerine sürülen orduyu teslim alıyor Napolyon ve Paris’e onunla giriyor. Ozamanki matbuatın –Bu çok güzel bir misaldir.- Ahlakı:

-          “Alçak kaçtı!”

Serlevhalar:

-          “Hain maceracı sahile çıktı!”

      Serlevhalar:

-          “Mecnun geliyor! Şanlı krallık ordusu üzerine gönderilmiştir!”

Birden bire bir hafifletme:

-          “Bu garip adam ne yapıyor? Maksadı nedir?”

Daha sonra bir serlevha:

-          “Napolyon eşsiz bir askerdir!”

Tam Paris’e yaklaşırken: “Yaşasın İmparator!”

Ve İmparator giriyor içeri…

Basın ahlakı!... Bizdeki bundan da beterdir!...”

Necip Fazıl Kısa Kürek, Sahte Kahramanlar S. 148-155,  

Büyük Doğu Yayınları - 3.Baskı, Basım yılı 1984  

 

İşte Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Sahte Kahramanları’nda birebir kaynaklarından anlattığı dünya tarihinin en sıra dışı kumandanlarından, liderlerinden birisi…  Tarihinde böylesi bir deha, böylesi bir şahsiyet… Bir tarafta da 500 bin Ermeni önünde "seçim kazanmak" için diz çöken bir şahsiyetsiz… Napolyo’nun da saygıyla andığı Osmanlı’nın torunlarına birkaç oyla diz çöktüreceğini düşünecek kadar ufacık bir sahte kahramanlığa bile soyunamayacak kadar aciz komedi karakteri…

 

Sarkozy’e yada Fransa’ya tarihini biz anlatalım onların anlayacağı da okuyacağı da yok belli ki…

Biz Osmanlı torunları olarak, karşımızda düşman göreceksek de 500 bin asker karşısına geçip göğsünü açan Napolyon gibi güçlü düşmanlar, liderler görmek isteriz, oy almak için 500 bin ermeni karşısında diz çöken küçük adamcıklar değil…   

 

 

 

Devamını Oku

Evrensel Pazarlamaya dair…

Kainatta hiçbir şey birbirinden bağımsız hareket etmez.  Her şey bir yörüngede, sebep sonuç ilişkisi içerisinde akar. Maddenin özü hep tek bir yöne doğrudur çünkü. Fakat birbiri arasında çift taraflı ilişkidedir. Bu çift taraflılık madde gibi mananın da yönünün tek bir yöne doğruluğunda ve içinde sürekli ilişkiler halinde olmasında vardır. 

Sebebe takılıp sonucun kaçırılmaması gerektiği gibi sonuca takılıp sebeplerin de kaçırılmaması gerekir. Bundan dolayı  kainatta her şey muazzam tam bir denge üzerine kuruludur. Ne bir eksik ne bir fazla. O denge yitirildiğinde hayatın tüm alanları aksamaya başlar. Mana içinde ele almamız gereken evrensel ahlak kuralları da yine hep bu denge üzerinedir  ve  yerini insanların koyduğu kanunlara asla bırakmaz…

İnsanların etki edeceği alan, kapladığı alan kadar bile olmayabilir. Bu yüzden insanların alışkanlıkları sadece belli bir düzlemde kalıp belli bir düzlemde hareket eder. Ama hep hareket eder, durağan değildir asla.  Yani bizim irademiz dışında gelişen, asla tahmin edemeyeceğimiz sonsuz hareketler söz konusudur.  Bunu ticarete, alışverişe, pazarlamaya dökersek;  gelişen teknoloji,  gelişen pazarlar, yeni açılan ticaret alanları, hepsi bir yönde akar. Bu yüzden piyasaların yer değiştirmesi, ticaret yollarının yer değiştirmesi de insanoğlunun iradesinin dışında gelişir… Ama hepsi yine bir yörüngede akmaya devam eder. Düşünün ki 8 milyar insandan şu anda kaçı sizden haberdar… Sizce böyle baktığınızda etkileyebileceğiniz ve etkilenebileceğiniz alanları tahmin etmeniz mümkün olabilir mi?

Bu yüzden cazip bir pazarın cazipliğini kaybetmesi veya bu pazardaki şirketlerin pazar paylarının düşmesi, yada belli bir pazarın veya şirketin cazipliğinin artması insanların satın alma alışkanlıklarının değişmesinden, şirketin yeni ürün pazara sürmesinden/sürmemesinden dolayı değil, insanların kendi koyduğu kanunları, kendisi gibi bir başka ölümlünün kanunlarını kabul etmesinden ve buna göre yaşamasından, evrensel ahlak kurallarının dışına çıkmasının sonucu davranış değişliklerinden kaynaklanır. Gördüğünüz gibi burada da bir sebep sonuç ilişkisi var.   

İşte bu yüzden hizmet ve ürünlerini müşterilerine tek taraflı olarak dikte ederek dengeyi bozan firmalar hep geride kalmışlar, pazardan silinip gitmişledir. Hayır, yeni dünya düzeni çift taraflı alışveriş üzerine kurulu olacak demeyeceğiz.  Hep öyle olmuştu ve olmaya da devam edecek. Sadece bunu anlamayan ve anlayan firmalar var. Yine onlar da çift taraflı denge üzerine olmaya devam edecekler.

Özgürlüğü tüketiciye sunmayı hak gören değil, özgürlüğün zaten tüketicinin hakkı olduğunu bilen, tüketici sağlığına son derece hassasiyetle saygı gösteren, çevreye de aynı özeni göstermeye devam eden, tüketicisini anlayan, onun inançlarına/değerlerine saygı duyan, buna bağlı olarak tüketicinin ihtiyaçlarını doğru belirleyen, bir gün şirketinin batabileceğini de göz önünde bulunduran ama bununla birlikte yeni pazarlar bulmaya, yeni ürünler piyasaya sürmeye de cesaretle devam eden şirketler, tüketicinin gözünde saygınlıklarını korumaya, dolayısıyla pazarda kaldıkça pazar paylarını arttırmaya her zamanki gibi devam edecekler.

Devamını Oku