Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Dünden Bugüne El Fetih-Hamas-İsrail İlişkileri -2-

Her iki örgütü bir önceki yazımda kısaca tanımlamaya çalışmıştım, yazımın bu son bölümünde de bu yapılar için kimler ne demiş diyerek medyada yer almış bazı bilgi ve açıklamaları da aktaralım. Sonrasında bu yapılar arasındaki ilişkileri anlamanın daha kolay olacağını, düşüncelerimizde farklı pencereler açacağını düşünüyorum.

Bakalım hangi kaynaklarda kimler neler demiş....

Koteret Rashit Dergisi...

İsrail'de yayınlanan haftalık Koteret Rashit dergisinin Ekim 1987 sayısında yayınlanan bir yazıya göre ;

"1978'de Gazze’de kurulan İslam Üniversitesi de dâhil olmak üzere İslami oluşumlar, Batı Şeria ve Gazze'nin sivil yönetimindeki İsrail askeri otoritesi tarafından desteklenmiş ve teşvik görmüştür. Bunlar (İslami oluşumlar ve üniversite) yurtdışından para toplama yetkisine sahiptiler. Filistinli Islamcilarin kurdugu organizasyonlara yurtdisindan para transferi kabul hakki verildi. İslami organizasyonlar ilk basta yetimhanelerle, hastanelerle,okullarla ve yoksul kadinlarin calisabilecegi kucuk atolyelerle ise basladilar. Daha sonra finansal olarak guclenen bu organizasyonlar Filistin'de Islam Universitesini kurdular. İsrailli askeri yetkililer bu gelismelerin Filistin Halk Kurtulus Ordusu'nu zayiflatacagindan dolayi cok mutluydular. 1992 sonunda sadece Gazze bolgesinde 600 adet cami açılmıştı. Mossad'in da yardimiyla İslami hareket Filistin'de cok yayilmisti. Islami hareketin önünü açan Mossad ayni anda Arafat'i çok buyuk bir baski altina almisti. "

L'Humanité Gazetesi...

Jean Jaurès tarafından Fransız Komünist Partisi’nin yayın organı olarak kurulan günlük gazetede yayınlanan bir yazıya göre ;

‘’İsrail istihbarat servisi Mossad (İsrail İstihbarat ve Özel Görevler Enstitüsü) sayesinde, İslamcıların işgal altındaki bölgelerde varlıklarını güçlendirmelerine izin verildi. Bu esnada, El Fetih (Harekât el-Tahrir el-Vatani el-Filistini, Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi) ve Filistin Solu en acımasız biçimde bastırıldı ’’

United Press International (UPI)...

Kuruluşu 1907 yılına kadar uzanan ve merkezi ABD'de bulunan ve 2000 yılında News World Communications şirketi tarafından satın alınan bu haber ajansının değerlendirmesine göre ;

‘’İsrail, FKÖ'yü dengelemek için karşı bir unsur olarak 1970'lerin sonlarından itibaren başlayarak HAMAS'ı desteklemiştir. O dönemde HAMAS dine ve toplumsal çalışmaya odaklanmıştı.’’

Tarihçi Zeew Sternell...

İsrail'deki Hebrew Üniversitesi'nde görev yapan tarihçi Zeew Sternell'e göre ;

‘’İsrail’in Filistin'deki varlığının güçlenmesinde en büyük yardımcı faktör Mossad'dir. Durumu daha açık izah etmek istersek Hamas başlı başına bir İsrail tasarımı. Hamas, Israil'in Filistinli İslamcıları, Filistin Kurtuluş Ordusu'na karşı kullanmak için tasarladığı çok akıllı bir oyuncak. 1970’lerde Kahire'den Filistin'e dönen Hamas'in ruhani lideri ve kurucusu Ahmet Yasin, İslami bir yardımlaşma organizasyonu kurdu. O dönemin İsrailli Başbakanı Golda Meir, bu durumu El Fetih hareketini bölmek için bir fırsat olarak gördü.’’

Le Canard Enchaîné...

Fransa’da 1915 yılında kurulmuş ve haftalık yayın yapan gazetenin 1 Şubat 2006 yılında yayınlanan 4449. Sayısında, ‘’Çok Gizli İsrail-Hamas İlişkileri’’ balıklı yazısına göre ;

‘’İsrail kararlı bir biçimde Yaser Arafat'ın liderliğindeki laik El Fetih hareketini zayıflatmak amacıyla HAMAS'ın büyümesini desteklemiş ve cesaretlendirmiştir’’

Ehud Olmert...

12 Ocak 2009 Pazartesi günü, İsrail Parlamentosu'nda Knesset’de yapılan Dış İlişkiler ve Savunma Komitesi toplantısında İsrail Başbakanı Ehud Olmert şunları söylemiş :

“Hamas'ı Netenyahu kurdu, hayat verdi, Ahmet Yasin’ i serbest bıraktı ve ona gelişme şansı verdi.”

William Blum...

‘’Umudu Öldürmek’’ (2. Dünya Savaşından bu yana ABD Ordusu ve CIA saldırıları) ve ‘’Dünyanın Tek Süper Gücü ve Batı Bloğu Muhalifi’’ (Bir Soğuk Savaş Anısı) adlı kitapların yazarı, ‘’Umudu Öldürmek’’ adlı kitabında şunları demiş ; 

‘’ İsrail en kötü düşmanlarını kendisi yarattı, Filistin’de El Fetih’i zayıflatmak için Hamas’ın yaratılmasına yardım etti. Lübnan’ı işgali de Hizbullah'ı yarattı. İsrail baştan beri sürekli savaşıp diğer insanların topraklarını almaya çalışıyor. İdealist siyonist öncüler için daha iyi bir yol hiç oldu mu? ”

Bir de şunları hatırlayalım...

* 1984 yılında Ahmet Yasin, gizli silah deposu bulundurmak suçundan yakalanmış ve 12 yil hapis cezasina çarptırılmış. Fakat 1 yil sonra İsrail tarafından serbest bırakılmıştır.

* 1993 senesinde  İsrail'i ve Filistin yönetimini tanıyan Oslo anlaşmasının imzalandığı zaman Ahmet Yasin cezaevindeymiş. Hamas, Oslo anlaşmasini tanımadığını duyurmuş ve hemen saldırılara geçmiş. Oslo anlasmasi tam imzalanmadan yapılan görüşmeler sırasında Hamas, İsrailli sivillere yönelik saldırılara başlamıştır.

* Bu durum Oslo anlaşmasını istemeyen İsrailli radikallerin elini güçlendirmiş. 1996'da İsrail'de yapilan seçimlerde sağcıların en büyük propagandası Hamas'in İsrailli sivillere yaptığı saldırılar olmuş. Bu propagandalarla halkı korkutan Israil sağı Netanyahu liderliğinde İsrail'deki seçimleri almıştır.

* Seçimleri kazanan Netanyahu, cezaevinde bulunan Ahmet Yasin'i "insani koşullar" ileri sürerek serbest bırakmış. Aynı zamanda Clinton'la yaptığı bir toplantida bir açiklama yapan Nethanyahu, Arafat'a Hamas'i kontrol etmesi için de baskıda bulunmuştur.  

* 1997 yilinda Ürdun'de sürgünde bulunan Ahmet Yasin'e Netanyahu geri dönüş hakkı vermiş. Ahmet Yasin büyük bir gövde gösterisiyle Filistin'e dönmüştür.

* 1991 yılındaki Körfez Savaşi'nda  Saddam'in yanında yer alması sonrası Arafat'a Arap ülkelerinden gelen tüm finansal yardımlar kesilmiştir.

* Milyon dolarlarla ifade edilen yardımlar Ahmet Yasin'e yapilir olmuş. Hamas'in bütçesi yapılan bu yardımlarla Filistin Özerk Yönetiminin bütçesini geçmiştir.

Böyleyken böyle...

Bana kalırsa Fetih-Hamas-İsrail ilişkilerini değerlendirirken bu detayları da bilmekte fayda var...

Ben ‘’bazen’’ diyeceğim ama hele de siyasette, hele de Ortadoğu’da her olan bitende, her zaman ‘’oyun içinde oyun’’ vardır demek daha doğru olacak sanırım.

 

Hoş Kalın

02 Mayıs 2014 

@cngzkync

 

Devamını Oku

Dünden Bugüne El Fetih-Hamas-İsrail İlişkileri -1-

Geçtiğimiz günlerde Filistinli gruplar birşelme kararı almış, El Fetih ile Hamas anlaşmaya varmıştı. Bir süredir Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas liderliğindeki El Fetih ile İsrail yönetimi barış masasına oturmuş ve anlaşma yapmaya çalışmışlar ancak bir sonuç alamamışlardı. Anlaşmak bir yana, İsrail 29 Mart'ta anlaşma gereği 26 Filistinli esiri serbest bırakmamış üstelik işgal ve saldırılarını arttırmıştı. İsrail ile barış masası görüşmelerini bir sonuç almadan noktalamak durumunda kalan Abbas ciddi bir itibar kaybı yaşadığından olsa gerek, çareyi Hamas ile diyalog kurma ve birleşmekte buldu denilebilir.

Aslında Gazze’yi yöneten Hamas da ekonomik ve siyasi anlamda tecrit altında olduğundan, açıkça oldukça zorda ve çıkmazda olduğu bir dönem yaşamaktayken El Fetih ile 23 Nisan da bir mutabakat anlaşması yapmak durumundaydı ve anlaşma gerçekleşti.

Taraflar arasındaki mutabakat Türkiye’de son MGK bildirisinden de anlaşıldığı üzere memnuniyetle karşılanırken, ABD ve İsrail bu mutabakata oldukça sert denebilecek tepkiler gösterdi. Hatta İsrail anlaşmanın açıklandığı saatlerde Gazze’ye bir hava saldırısı dahi yaptı. ABD, İsrail ve batı dünyası Hamas’ı halen bir terör örgütü olarak görmekteyken EL Fetih’i ise Filistin’in resmi yönetimi olarak tanıyor olmasının elbette bu sert tepkilerdeki payının oldukça fazla olduğu kanaatindeyim.

Bu mutabakat ile asıl kazananın kim, sonuçlarının ne olacağı ve neden bu anlaşmanın Türkiye ve diğer ülkelerde birbirinden çok farklı tepkilerle karşılandığının cevabını bulmak için, geçmişten bugüne çok fazla detaylı olmasada El Fetih ve Hamas ile İsrail ilişkilerini gözden geçirmekte fayda olduğunu düşünüyorum.  Bu anlamda öncelikle söz konusu örgütleri kısaca tanımaya çalışalım ve ardından iki yıl önceki bir yazımda da paylaştığım bazı önemli demeç ve bilgilere yeniden hatırlatmak anlamında izninizle yer verelim.

Filistin Kurtuluş Örgütü - FKÖ

Uluslararası ortamda PLO olarak tanınan örgütün temelleri 13-16 Ocak 1964’te Kahire'de toplanan Arap Zirvesi'nde atılmış ve 29 Mayıs 1964 tarihinde Filistin Ulusal Konseyi’nin toplanmasının ardından 2 Haziran 1964 tarihinde FKÖ kurulmuş.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, örgütün Arap devletleri arasındaki liderlik savaşı yüzünden, Filistinliler tarafından değil, Arap devletleri tarafından özellikle de Mısır devlet başkanı Cemal Abdülnasır'ın yoğun desteği ile kurulması. Kuruluş tarihi ise dikkat çekici, 1967 de İsrail’in Gazze’yi ele geçirdiği Altı Gün Savaşı’ndan sadece 3 yıl kadar önce.

Kuruluşu takiben, Arap devletleri  FKÖ teşkilatının finansmanı için bir Filistin Milli Fonu oluşturmuş. Arap devletlerinde FKÖ'nün ofisleri açılmış ve o sıralarda Gazze ve Sina'da üslenecek bir Filistin Kurtuluş Ordusu kurulmuş. Kurulan ordu Gazze’nin İsrail’in eline geçmesine neden olan Altı Gün Savaşında da Arap cephesinde etkin rol almış.

FKÖ şemsiyesi altında bulunan en büyük örgüt olan El-Fetih'in lideri Yaser Arafat 1969'da FKÖ Yürütme Kurulu Başkanlığı'na getirilmiş. Arafat yönetimi 1973 yılından itibaren diplomasiye ağırlık vererek FKÖ'ye sürgün hükümeti niteliği kazandırmış. 1974 yılında siyasal anlamda iyice güçlenen yada güçlendirilmiş olan örgüt, Arap Birliği, İslam Konferansı Örgütü ve Birleşmiş Milletler tarafından Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanınmış.

1980 lere kadar FKÖ etkin olarak Filistin davasının önde gelen örgütü olma özelliğini korumuş ancak 1967 Altı Gün Savaşı ’ndan sonra FKÖ’nün merkezi  önce Ürdün'e, sonra 1970'te Lübnan'a ve en sonunda da 1982 yılında İsrail'in Lübnan'ı işgaliyle Tunus'a taşınmış. Altı Gün Savaşı bildiğiniz üzere Gazze’nin İsrail’in eline geçmesiyle sonuçlanmış bir savaştır.

Aralık 1988'e gelindiğinde FKÖ adına FKÖ Başkanı Arafat, terörizmi kınadığını açıklayan bir konuşma yapar, bu açıklama ABD tarafından memnuniyetle karşılanır ancak ne hikmetse bu konuşmayı takiben, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi 30 Mayıs 1990'da İsrail kıyılarına saldırır ve FKÖ ile ABD nin arası yeniden bozulur.

Bu bozulmayı takiben yine aynı yıl 1990 yılındaki Körfez Savaşı sırasında Yaser Arafat, Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgaline tam destek verir. Bu enteresan bir çıkıştır ve dünya kamuoyunu oldukça şaşırtır. Öyleki bu çıkış sonrası, savaşın hemen ardından Kuveyt'teki tüm Filistinliler Kuveyt'ten atılırlar.

Dört yıl aradan sonra yine ‘’barış’’ rüzgarları eser ve 1994 yılında yapılan Gazze-Eriha Anlaşması ve ardından Eylül 1995'te yapılan II. Oslo Anlaşması'yla İsrail Gazze Şeridi'nin tamamına yakınını, Batı Şeria'nın ise bazı bölgelerinin yönetimini Filistin Otoritesi'ne bırakır. Burada önemli bir not, Oslo Anlaşması bugün halen İsrail Başbakanı olan Netenyahu’nun o zamanlarda da tamamen karşı duruş gösterdiği bir anlaşmadır.

İslami Direniş Hareketi - HAMAS

İslami Direniş Hareketi, kısa adıyla HAMAS, Altı Gün Savaşı’ndan yaklaşık 20 yıl sonra 1987'de Şeyh Ahmed Yasin, Abdülaziz El Rantisi ve Muhammed Taha tarafından ilk intifadanın başlangıcında, Mısır'daki Müslüman Kardeşler örgütünün Filistin kanadı olarak kurulur. 1970’lerde Kahire'den Filistin'e dönen Hamas'in ruhani lideri ve kurucusu Ahmet Yasin, 1987 de örgütü kurmadan önce Filistin de İslami bir yardimlasma organizasyonu kurmuş.

Örgütün kuruluş amacı 1948 öncesi İsrail'in işgal ettiği Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni kapsayan topraklarda yeniden Filistin İslam devletini kurmak olarak bilinir. Hamas'a verilen finansal desteğin büyük çoğunluğunun S. Arabistan kaynaklı olduğu söylenmekle birlikte, ABD Dışişleri Bakanlığı'na göre örgüt, yurtdışında yaşayan Filistinliler, İran hükümeti ve Arap ülkelerinden gelen yardımlarla finanse edilmektedir.

Hamas, 1993 ve 2005 yılları arasında İsrailli sivillere ve askerlere yönelik intihar saldırılarında bulunur ve Kanada, Avrupa Birliği, İsrail, Japonya ve ABD de terör örgütleri listesine alınır. Örgütün askeri kanadı, İzzeddin el Kassam Tugayları ise Avustralya ve İngiltere’de terör örgütleri listesinde yer almaktadır. Hamas halen Filistin Ulusal Yönetimi'nde seçimle belirlenmiş Filistin Parlamentosunda çoğunluğu elinde tutan Filistinli paramiliter bir örgüt ve aynı zamanda siyasi bir partidir.

Bir sonraki yazımda özellikle İsrail’li kaynaklarda yer alan ‘’ilginç’’ bulacağınızı düşündüğüm bazı haber ve bilgileri sizlerle paylaşarak bazı dipnotlarla hatırlatmalar yaparak hafızalarımızı tazelemeye çalışacağım.

 

Hoş Kalın

01 Mayıs 2014 

@cngzkync

 

Devamını Oku

Ortadoğu’da Kürt Siyasi Hareketleri -3-

Bölgedeki etkin Kürt Siyasi hareketlerini kısaca değinerek hatırlattıktan sonra, PKK-KDP ilişkileri diyerek bir ara başlık atmış, bu ilişkilere kısaca değindikten sonra bir önceki yazımda size Irak Kürdistan Yönetim’nin kuruluşu öncesi yaşanılan en önemli hadiselerden biri olan ‘’brakuji’’ yi de bugünü daha iyi anlayabilmek adına kısaca hatırlatmaya çalışmıştım. PKK-KDP ilişkilerinin bugününe gelmeden önce biraz eski geçmişine değinmenin durumları anlamakta faydalı olacağını düşünmüştüm. Şimdi bugüne dönerek yazı dizimizi tamamlayalım...

Bu arada 22 Nisan’da ben ‘’brakuji’’ den bahsettikten 3 gün sonra 25 inde Barzani’nin ‘’Brakuji için mahkemede ifade vermeye hazırım’’ şeklindeki açıklamasının gelmesi de benim için ilginç ve güzel bir tesadüf oldu.

PKK-KDP İlişkileri (devamen)

Geçtiğimiz yıl yeniden yapılanan PKK nın şehir yapılanması olarak da tanımlanan, kısa adı KCK olan Kürdistan Komünler Birliğinde yapılan yönetim değişikliklerinin ve buna paralel olarak da PKK Yürütme Konseyi Başkanlığında yapılan değişimin, PKK-KDP arasındaki ilişkileri de adeta paralel olarak değiştirdiğini müşahade ettik.

Murat Karayılan’ın PKK Yürütme Konseyi Başkanı olduğu dönemde PKK ve KDP arasındaki lişkilerin bugüne nazaran kısmen de olsa iyi yönde gelişmeler gösterdiği, bazı sorunların çözüm iradesine kavuştuğu, bir çok kez Barzani ile Karayılan arasında görüşme, toplantı ve yazışmalar gerçekleştiğini, hatta Kürdistan Bölge Başkanlığı seçimlerinde Karayılan’ın Barzani’yi açıkça ifade ederek desteklediği bile görülmüştü.

Daha sonra Karayılan’ın yerine Cemil Bayık’ın bu göreve getirilmesi ile birlikte ise yine bir takım sıkıntıların, sert söylemlerin ve buna bağlı olarak da karışıklıkların ortaya çıktığını müşahade ettik. Öyle ki daha Bayık göreve geldiğinin birkaç gün sonrasında bir gazeteye demeç vermiş ve KDP yi sert sözlerle eleştirmişti. Tabi gerginleşen ilişkiler bununla kalmıyor, Rojava daki PYD ile KDP nin de ilişkilerinin sertleşmesine dolaylı olarak neden olmuştur.

Bu sertleşme ve dolayısıyla oluşan farklı yaklaşımların arka planlarında gerçekte ne olduğunu tam olarak bilmemiz mümkün değil. Ancak bölgeyi takip eden bazı yorumcuların değerlendirmelerinde, PKK-KDP ilişkilerinin bozulmasında, Karayılan’ın yerine genelde PKK’nın İran ve Suriye ile yakınlaşmasını desteklediği söylenen Bayık’ın getirilmesinin etkili olduğunu ifade ettiklerini görüyoruz. Bu yoruma da sanırım Bayık’ın Suriye deki kamplardan bir dönem sorumlu olması ve bir dönem İran’da yaşamış olmasından varılıyor. Karayılan’ın ise PKK içindeki ulusalcı çizgiden bir yönetici olduğu bilinir.

Hatırlayalım,

Bundan 2 ay kadar önce, hafızam beni yanıltmıyorsa Şubat ayıydı sanırım, Öcalan Barzani’ye bir mektup göndermişti ve bu mektup sonrasında tam da iki taraf arasındaki ilişkilerde bir yumuşama havası beklenirken, çok geçmeden ve ne hikmetse Bayık’yan bir sert açıklama gelmesi, arkasından Rojava’daki PYD den de sert açıklamaların buna eklemlenmesi sonucu olsa gerek, KDP de PKK ya ve PYD ye sert bir yanıt vermiş ve ilişkiler yine gerginleşmişti. Öcalan ve Barzani arasında Leyla Zana aracılığıyla gerçekleşen yoğunmektup trafiğine rağmen bir türlü toplanamayan Kürt Ulusal Kongresi de bu gerginliklerin bir sonucu olarak orta yerde öylece duruyor.

Sorunun Asıl Nedeni Rojava

Yukarıdaki ara başlıkta da belirttiğim üzere PKK ve PYD ile KDP arasındaki en temel güncel sorunun nedeni Rojava. Bunu daha da açacak olursak sorun, Rojava’nın nasıl ve kim tarafından yönetilmesi gerektiği sorunu.

PYD son olarak bir yönetim kurarak kantonlar kurduğunu ilan etti ve KDP tarafından bunların tanınmasını istedi ancak KDP bu kantonları tanımadı. KDP nin tanımadığı PYD’nin ilan ettiği yeni kantonluk şeklindeki yönetim ise Irak Kürdistan’ındaki YNK ve Goran hareketi tarafından adeta KDP nin tutumunu protesto edercesine destek gördü. Goran hareketi ve YNK temsilcileri bu amaçla Kandil’e bir ziyarette dahi bulundular.

Tuhaf olan şu ki, Irak Kürdistan’ındaki YNK PYD ye destek verirken, YNK nın Rojava daki müttefiki olan İlerici Kürd Demokrat Partisi (PDPK) ise PYD yi Esad yanlısı olmakla ağır bir şekilde eleştirmeye devam ediyor.

Sözün özüne gelecek olursak, Kürt coğrafyasındaki siyasi yapılar arasındaki kargaşa ve tutarsız ilişki ve münasebetler bölgedeki Kürtlerin tüm yaşamsal durumlarını ve statülerini olumsuz etkilemeye devam ediyor.

Kürtler bir yandan çeşitli sebeplerle ortak sınır hatlarına hendekler kazıyorlar, diğer yandan benim de yazımı hazırladığım akşam saatlerinde Xaneqîn’de yapılan Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) mitingine yönelik bir intihar saldırısı sonrası ilk belirlemelere göre Otuz kişi hayatını kaybediyor, onlarca kişi de yaralanıyor.

Anlayacağınız Kürtler bir şekilde hala ölmeye devam ediyorlar ve kendi içlerindeki sorunlarını halletmeyi de bir türlü başarabilmiş değiller. PKK ve KDP nin farkında olmadığı ise, aslında her ikisinin de biribirlerini siyasi anlamda yenmesinin veya meşruiyetlerini yok etmesinin mümkün olmadığı durumu.

Her iki siyasi partinin, bölge Kürtlerinin sağlıklı gelecekleri adına, bölgedeki mevcut durumun gerçeklikleri ışığında en acil şekilde bir araya gelmeleri ve aralarındaki anlaşmazlıkları sonlandırmaları, demokratik kalıcı bir birliktelik sağlamaları gerekmektedir. Kürtler yeniden şekillenen bölgede varlıklarını eskinin hayal kırıklıkları üzerinde devam ettirmek istemiyorlarsa, tüm siyasi aktörleri ile bir araya gelerek kalıcı demokratik bir işbirliğini gerçekleştirmek ve biribirleriyle dayanışmak durumundalar.

Türkiye’deki Çözüm Süreci’nin başta Rojava olmak üzere bölge Kürtlerinin kendi aralarındaki sorunların halli ile bir şekilde ilişkili ve açık etkileşim halinde olduğunu da düşündüğümden, bölgenin ve bölge halkların kalıcı barışı ve huzuru açısından, Kürt siyasi hareketlerinin de razı olması ve talebi durumunda, Türkiye’nin dahi Kürt siyasetinin kendi aralarındaki sorunların çözümünde yapıcı ve uygun bir rol almasını uygun ve doğru buluyorum

Tüm bölge halklarına selam ile...

 

Hoş Kalın

29 Nisan 2014 

@cngzkync

 

Devamını Oku

Ortadoğu’da Kürt Siyasi Hareketleri -2-

Devamen...

Ortadoğu’da mevcut Kürt Siyasi Hareketlerinin yakın geçmişine de şöyle bir bakalım, bugünkü mevcut durum hangi koşullar altında vücut bulmuştu, bugüne nasıl gelinmişti birlikte hatırlayalım...

Bırakuji (Kardeşin Kardeşi Öldürmesi)

Aslında mevcut bölgesel yönetimin oluşturulmasına 1970 yılında Bağdat yönetimiyle Irak'taki Kürt topluluğunun liderleri (Barzani ve Talabani) arasında varılan anlaşmayla karar verilmiştir. Ancak bu oluşumun hayat buluşunun 1992 yılındaki Körfez Savaşı'ndan sonra gerçekleştiğini görmekteyiz.

1992 de bölgesel parlamentonun oluşturulması için yapılan seçimlerde Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) oyların % 45'ini, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ise oyların % 43.6'sını alır ve hemen hemen eşit sandalyeli bir yönetim kurulur.

O yıllarda Bağdat yönetiminin Kürt yönetimine uyguladığı yaptırım nedeniyle bu bölge için dış dünyayla bağlantı sadece Habur sınır kapısı ile Türkiye üzerinden sağlanabilmektedir ve sınır kapısından sağlanan gelirlerin paylaşımı üzerinden bir çatışma başlar. Aslında bu bir bahanedir ve asıl çatışma nedeni iki aşiret arasındaki bölgeye egemen olma çabasıdır. Bu egemenlik yarışı Barzani ve Talabani aşiretleri arasında 1994 yılında kanlı bir iç savaşa dönüşür ve maalesef ‘’bırakuji’’ gerçekleşir. Kürtler acımasızca birbirlerini öldürürler.

Tabi bu iç savaş, ABD'nin Kürtleri bir bütün olarak Saddam’a karşı güç olarak kullanma planını sıkıntıya düşüreceğinden olsa gerek, ABD her iki tarafı 1995 Ağustos’unda Dublin de bir araya getirerek bir uzlaşma sağlar. Türkiye’de bu görüşmelerde gözlemci olur ancak çatışmaların durması sağlanamaz.

Bölgedeki boşluktan stratejik fayda sağlamak amacıyla olsa gerek İran bölgeye ‘’Bedir Tugayı’’ adında yaklaşık 10.000 olduğu söylenen askeri bir güç gönderir. Bu sevkiyat ABD'nin bölgedeki politikası ile uyuşmayınca ve doğal olarak ABD'yi rahatsız edince, bu sefer ABD tekrar bir girişimde bulunur ve Türkiyeli yetkililerin de bulunduğu bir heyeti bölgeye göndererek iki tarafı biraraya getirerek ateşkesi sağlar.

Ancak 1995 yazında sağlanan ateşkes fazla sürmez, bir yılın ardından İran’dan yardım ve destek alan Talabani güçleri (KYB) Erbil’i ele geçirince dengeler yeniden bozulur. Bunun üzerine Mesut Barzani Bağdat (Saddam Hüseyin) yönetiminden o tarihlerde destek ister ve alır. Bu destekle Mesud Barzani (KDP) Talabani’nin (KYB) birliklerini Erbil’den çıkarmayı başarır.

Bu sefer de Saddam’ın yeniden Irak’ın Kuzeyinde etkinliğinin artacağı endişesine kapılan ABD, 3-4 Eylül 1996 tarihlerinde Irak'ın güneyindeki hava savunma mevzilerini bombalayarak imha eder ve1991’de ilan edilen Uçuşa Yasak Bölge sınırını 32. Paralelden 33.Paralelin güneyine doğru genişletir. Bu dönemde ilginç bir başka gelişme daha yaşanır ve Irak’ın kuzeyinde ABD ile iyi ilişkiler içerisindeki 6,700 civarında Kuzey Iraklı Kürt, Türkiye üzerinden ABD'ye bağlı Guam adasına gönderilir.

1995'te Dublin’de başlayan süreç, Türkiye, İngiltere ve ABD'li yetkililerin, Türkmen, KDP ve KYB yetkililerinin 1996’da Ankara’da toplanmasıyla Türkiye merkezli olarak şekilllendirilmek istenir. Türkiye’nin bu çabası Türkmenlerin sürece sokulmasından rahatsızlık duyan KDP’nin işbirliğinden uzaklaşması ve KYB’nin de yeniden PKK ile yakınlaşmasından dolayı görüşmeler 1997’ye kadar sürmesine rağmen sonuç alınamaz. Irak’ın Kuzeyindeki gelişmelerden oldukça rahatsız olan Türkiye, 1997’de PKK’nın Kuzey Irak’taki kamplarına yönelik olarak Şafak Harekatı ve Çekiç Harekatı adında iki büyük askeri harekat gerçekleştirir.

ABD Saddam karşıtı politikalarını gerçekleştirmek için Irak Kürdistan’ında bu kardeş kavgasına son vermek durumundadır ve nihayet 1998’de meseleye ağırlığını yeniden koyar ve Kürt grupları bu sefer Washington’da bir araya getirerek, bir anlamda süreci kendi kontrolüne alır. Sonunda ateşkes sağlanır ve ‘’Bırakuji’’son bulur.

Irak Kürdistanı'nda, Kürtler arasında gerçekleşmiş bu kardeş kavgası Türkiye dahil çevredeki tüm ülkelerin ve özellikle ABD’nin bölge politikalarını yeniden değerlendirmesine ve ciddi değişikliklere gitmesine de elbette neden olmuştur.

Buraya kadar hatırlatmaya çalıştıklarım, aslında bölgenin ne kadar değişken zeminlerde kendini şekillendirmeye çalıştığını hatta bölge dışı güçlerce şekillendirilmeye çalışıldığının ve bugün özellikle PKK ve KDP arasında devam eden tabir yerinde ise soğuk savaşın da temel nedenlerine işaret ettiğini düşünüyorum...

Bir sonraki yazımda bugüne dönerek bölgedeki Kürt Siyasi Hareketlerinin güncel durumunu anlatmaya çalışacağım...

Devam edecek...

Hoş Kalın
22 Nisan 2014
@cngzkync

Devamını Oku

Seçmenden Mesaj Var

Ülke siyasi tarihinin, belki de sonuçları en çok merak edilen ve binbir türlü spekülasyon ve manüplasyona maruz kalan bir seçim yaşadık. Ses kayıtları, tehditler, dedikodular, akla gelmez ittifaklar, darbe girişimleri de dahil olmak üzere daha bir çok başka unsurlar kullanılarak seçim sonuçları etkilenmeye, seçmenler yönlendirilmeye, açıkça siyaset yeniden dizayn edilmeye çalışıldı. Son gerçekleşen seçimler, bir çok farklı açıdan bakılarak, derinlemesine incelenmesi ve hakkında uzun analizler yapılması gereken bir seçim oldu.

Burada bahsettiğim türden derinlemesine analizler yapmak elbette olası değil, zaten bu analizlerin köşelere sığması da mümkün olmayacaktır ancak elde edilen sonuçlar üzerinden hareketle seçmenden, daha doğrusu ortak akıldan, siyaset kurumlarına ve topluma bazı önemli mesajlar verildiği kanaatindeyim...

Seçmenin Mesajları

1— Olan biten herşeyin toplum olarak farkındayız, iktidardaki partiye bugüne kadar başarılı olduğu hizmetlere istinaden ve hali hazırda elimizde başkaca bir alternatifimiz de olmadığından, genel seçimlere kadar yeni bir kredi daha açıyoruz. İktidar performansınızın sıkı takipçisi olacağımızı unutmayınız.

2— Öncelikle Paralel Yapılardan devletimizi arındırmak, şeffaf bir devlet oluşturmak ve yeni Türkiye’nin yeni devletini tesis etmek için size yeniden görev veriyoruz, gerekenleri yapınız. Barış projesini sevdik benimsedik, kesintisiz devamını ve kalıcı barışı bize tsis etmenizi bekliyoruz.

3— Gülen cemaati başta olmak üzere, cemaatler bizler için siyaset alanında yok ancak toplumsal yaşamda ise var hükmündedir. Türkiye bir cemaat devleti değildir ve olmasına toplum olarak müsade etmeyeceğiz.

4— Bazı iç ve dış dinamiklerin bugün olduğu gibi bundan sonra da, anti demokratik yollar kullanarak iktidarları değiştirme çabalarına ve siyaseti dizayn etme isteklerine geçit vermeyeceğiz. Artık Türkiye’de elitist bürokratik kadroların oligarşileri değil, halkın yani bizim irademiz genel geçer iradedir.

5— Bizler bu seçimleri mevcut koşullar ve seçim meydanları başta olmak üzere dile getirilmiş tüm söylemlerin ışığında, yerel değil genel seçim olarak algıladık ve adaylara değil dha ziyade partilere ve liderlerine oy verdik.

6— Ey MHP ve CHP, sizler tepeden tırnağa yeniden yapılanmalı ve kendinizi gözden geçirmeniz için size de, tıpkı iktidar partisine de bizce hak ettiğiniz kadar verdiğimiz krediyi mutlaka iyi değerlendirmeli, çözümsüzlüğe giden değil çözüme giden siyaseti üretmelisiniz.

7— Ey BDP, Çözüm Sürecine verdiğiniz katkı ve desteği takdir ediyoruz, bu seçimlerin galiplerinden biri de bizlerin takdiri ile siz oldunuz, ancak kendini yenileyememiş ve on yıllardır geliştirememiş, dünya solunun, sosyal demokratlığın oldukça gerisinde kalmış ve köhnemiş mevcut Türkiye solundan size fayda gelmeyeceği açıktır. Evet Türkiye solunda bir boşluk vardır. Bu apaçık görünen boşluğu doldurmaya talipseniz, bölgesel ve etnik temelli siyasetten daha da uzaklaşıp, belki de sıklıkla dile getirdiğiniz gibi bir an evvel Türkiyelileşmeli, daha kucaklayıcı ve merkez solda yer alabilmeye daha uygun bir siyaset üretmelisiniz. Üretemediğiniz takdirde doğu ve güneydoğu ile sınırlı bir parti olarak kalmanız kaçınılmazdır. Elbette tercih sizindir.

8— Ey Ak Parti, başardıkların kadar başaramadıklarını, eksiklerini ve yanlışlarını da bizler elbet görüyoruz. Bu seçimin yerel değil genel olduğunu düşünecek olursak, oy desteğimizi uyarı mahiyetinde bir miktar düşürdüğümüzü fark etmelisin. Yapman gerekenleri ve eksiklerini elbette sen de biliyorsun. Daha fazla demokrasiden asla vaz geçmemelisin. Bunları yapabilmek ve başarılarına yeni başarılar eklemek için en başta yapman gereken öncelikle kendini formatlamak ve hemen tüm kadrolarını baştan aşağı yenilemek durumundasın. Bu yenilenme için gereken cesaret sende var ve bu cesareti bir an evvel göstermelisin.

Kurumların güvenilirliğini yeniden tesis etmelisin, hukuğu yendien yapılandırmalısın, daha fazla demokrasi ve özgürlüklerden korkmamalı, düzenleme bahaneli yasaklara tenezzül etmemelisin. Doğru veya yanlış hakkında ortaya atılmış tüm iddia ve soruşturmaları, hukuğa bağlı kalarak ve toplum vicdanını göz önünde bulundurarak hızla neticelendirmelisin. Unutma ki bizler toplum olarak eskisinden çok daha bilinçli ve bu konuların da sıkı takipçisiyiz.

Global güçlerle yakında yeniden masaya oturacaksın, elin güçlü olsun diye sana oylarımızla güç ve güvenoyu verdik. Güç dengelerinin seni denklem dışı bırakmaması için biz üzerimize düşeni yaptık. Bölgemiz özelinde ve daha geniş ölçekte dünya genelinde, yeni denklemlerinin kurulduğunun ve bu global güç odaklarının senin üzerinde ciddi bir baskı kurduğunun da farkındaydık.

Biz sana bir destek daha verdik, şimdi sıra sende, ülke olarak gücümüzün nelere yeter nelere yetmez olduğunu elbette en iyi sen bilirsin. Senin ve dolayısıyla da bizlerin üzerinde zamansız baskılar oluşmaması ve ülke olarak büyüme ve gelişme sürecimizin sekteye uğramaması adına en doğru uluslararası politikanı (Suriye,Mısır,İsrail,Gazze vs) ve ilişkilerini yeniden düzenle.  

Ve daha bir çok mesaj....

Seçimin Kazananları

Kalıcı barış adına yürütülen Çözüm Sürecine verdikleri kararlı desteğin de önemli itici gücüyle ve tabii ki yukarıda bahsettiklerimin de seçmen üzerindeki etkisiyle Ak Parti ve BDP yi bu yerel görünümlü genel seçimlerin kazanan siyasi partilerdir. Bu seçimin bir diğer önemli kazananı da, bu toprakların tarihinde dördüncü defa gerçekleşme yolunda ilerleyen Büyük Kürt-Türk İttifakı olmuştur.

Seçimin Kaybedenleri

Ak Parti ve BDP dışında kalan tüm siyasi partiler, yerleşik İstanbul sermayesi, baronlar, lobiler, Beyaz Türk diye tanımlananların ekseriyeti, cemaat adı verilen elitist bürokratik kadro, Neo Con’lar, ana akım muhalif medya, Gülenist medya, Avrupa Birliği, yabancı istihbarat teşkilatları, Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Nuray Mert, Şahin Alpay, Ertuğrul Özkök, Bülent Keneş, Abdülhamit Bilici, Ekrem Dumanlı ve benzerleri  son seçimin kaybedenleri olmuştur. Vatandaşı, dağdaki çoban, kısa boylu, göbeğini kaşıyan, bidon kafalı olarak tanımlayıp kendilerince aşağılayıp sınıflandıranlar da kaybetmiştir.

 

 

NOT: ‘’Ortadoğu'da Kürt Siyasi Hareketleri’’ yazı dizime seçim gündemi nedeniyle bu hafta ara verdim, bir sonraki yazımda devam edeceğim...

 

Hoş Kalın

31 Mart 2014 

@cngzkync

 

 

Devamını Oku

Ortadoğu’da Kürt Siyasi Hareketleri -1-

Sıklıkla duymuşsunuzdur, son yıllarda yerel ve uluslararası medyada Kürtlerin Ortadoğu’daki etkin rolünden, dolayısıyla bölge ve dünya siyasetindeki konumunun güçlenmesinden ve başarıyla yükselen bir grafik çizdiğinden bahsedilir ve bu gerçekten de öyledir.

Peki bu siyasal yapıların biribirleriyle olan ilişkileri ne durumdadır ve nasıl olmalıdır noktasında bir soru soracak olursak genel durum nedir?

Bölgedeki Kürt Siyasal Hareketleri

BDP'yi Ortadoğudaki Kürt siyasal hareketleri yelpazesinde, son dönemde kendisini silahtan ve şiddetten arındırma yolunda ve bu anlamda bir nevi değişme sürecinde olan PKK çizgisiyle bugün itibariyle siyaseten örtüşen Türkiyeli yasal bir siyasi yapı olarak değerlendirebiliriz.

PYD'den bahsederken ise, PYD'nin PKK ile olan organik bağını belirterek, her ne kadar PKK Türkiye eksenli olarak silahtan ve şiddetten kendini arındırmakta olan bir süreç yaşıyor olsa da PYD’nin Suriye’deki savaş koşullarının da getirdiği bir türden zorunluluk nedeniyle silahlı bir siyasal hareket olarak Suriye’de varlığını sürdürdüğünü görmekteyiz.

Diğer yandan PYD’nin PKK ile olan organik bağının bir benzeri İran merkezli PJAK ile PKK arasında da söz konusu. İran merkezli PJAK da mücdelesini silahlı mücadeleden arındırmış bir yapı değil ve İran daki varlığını yine PKK ile organik bağlı şekilde sürdürmekte.

Buraya kadar olan kısmı toparlamak gerekirse, Çözüm Süreci bağlamında Türkiye merkezli olarak silahlardan arınma sürecindeki PKK’nın, kendisi ile organik bağı olan ve Türkiye merkezli olmayan ancak Suriye ve İran merkezli olan PYD ve PJAK ile birlikte bölgedeki Kürt siyasal hareketleri içerisinde önemli rolü olduğunu söyleyebiliriz.

PKK’yı bölgede yaşayan Kürtler açısından değerlendirecek olursak, PKK bölgede yer alan siyasal yapılar içinde Türkiye, İran ve Suriye’de etkinliği olan bir yapı olarak göze çarpıyor.

Ortadoğu’da dört farklı ülke sınırları içerisinde yaşamakta olan Kürt halkının Türkiye, İran ve Suriye dışında kalan bir bölümü de malumunuz üzere Irak’ın kuzey bölgesinde yaşamaktadır ve burası Irak Kürdistanı olarak anılmakta olan Irak merkezi yönetimine bağlı şu an itibariyle federatif bir devlettir. Şu an itibariyle diyorum çünkü Irak Kürdistan yönetiminin önümüzdeki günlerde bir konfederasyonilan etmesi de söz konusu.

Irak Kürtleri halen Barzani liderliğinde güçlü ve yasal, uluslararası alanda tanınmışlığı ve geçerliliği olan bir siyasal yapı olan PDK tarafından temsil edilmekte. Bu noktada PDK'yı, PKK-PYD-PJAK tan ayıran en önemli özelliğin PDK’nın uluslararası diplomaside legal bir yapı olarak tanınıyor olması.

Diğer bir deyişle bir yandan PDK yasal bir yapı iken, diğer yandan halen uluslararası düzlemde PKK-PYD-PJAK illegal ve çoğu ülke tarafından terör örgütü kapsamında bulunuyor.

Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husu ise, her ne kadar PKK-PYD-PJAK terör örgütü kapsamında ve illegal yapılar olarak tanımlanıyor olsalar da, bölgedeki toplam Kürt nüfusunun (takribi 40 Milyon) %70'inde etkili olduğu ancak PDK’nın yasal olmasına rağmen bölge Kürt nüfusunun sadece %25’inde etkili olduğudur.

Buradan çıkarılması gereken en pratik tespitin, yukarıda belirttiğim detaylara paralel olarak, tüm bu legal veya illegal yapıların her birinin her koşulda bölge Kürt siyasal hareketleri içerisinde yok sayılamayacak önemli unsurlar olduğu kanaatindeyim.

PKK-PDK İlişkileri

Yazıma başlarken, Kürtlerin Ortadoğu’daki etkin rolünden, dolayısıyla bölge ve dünya siyasetindeki konumunun güçlenmesinden ve başarıyla yükselen bir grafik çizdiğinden bahsetmiştim.

Ancak PKK ve KDP, yani Kürdistan coğrafyasının iki önemli siyasal gücü arasında özellikle de son dönemlerde ortaya çıkan çekişmeler, Kürtlerin uluslararası alandaki konumunu ve gelişen, yükselen grafiğini olumsuz etkileme eğiliminde.

Detaylara kısaca değinmeye bir sonraki yazımda devam edeceğim....

Hoş Kalın
20Mart 2014
@cngzkync

Devamını Oku

Bir Darbenin İçinden Geçerken

Son on yılda, her birimizin yüzde yüz tatmin olması mümkün olmasa da, yine de bir önceki on yılla karşılaştırdığımızda ‘’büyük’’ denilebilecek dönüşüm ve değişimler yaşanmış Türkiye’de, bugün hala bir darbe girişimi var gündemimizde.

Hiç sıradan olmayan bu günlerde birçoğunuz gibi bende derin endişe taşıyorum. Evet bir yerlerde bir şeyler ters gidiyor....

Bir yanda içinde neredeyse tüm muhalefet partilerini, bir zamanlar cemaat olarak anılan ancak Başbakan tarafından da ‘’örgüt’ olarak tanımlanan yapıyı, Demokrat Obama Başkan olduğu için ‘’diğer ABD’’ diyebileceğimiz Neo-Con’ları, ulsulararası medya kuruluşlarını, bir çok yabancı istihbarat kuruluşunu ve dolayısıyla da devlet desteğini barındıran, çok geniş bir yelpazede ve belki de hiç bir araya gelemez dediklerinizden oluşan yerli olma vasfı olmayan ‘’muhalif ittifak’’....

Diğer yanda ise, büyük oranda Çözüm Süreci ve Demokratikleşme girişimlerinin itici gücü ile olsa gerek bugün itibariyle ittifak halinde görünen, etki alanı düşünüldüğünde temsili anlamda Türkiye’nin en etkili ‘’Kürt siyasal hareketi’’ diyebileceğimiz BDP ve hemen hemen Türkiye’deki her iki kişiden birinin oyunu alabilmiş Ak Parti’den oluşan tamamen yerli ve sadece halk oylarıyla seçilmiş sivillerden oluşan ‘’sivil irade’’  ....

Seçimlere yaklaştıkça oldukça planlı ve giderek artan bir şiddetle, mevcut sivil iktidara yönelik devirme planları, ne hikmetse ne yerel, ne de genel seçimlerin yakında zaten gerçekleşeceği durumu dikkate alınmaksızın hızla devam ediyor.

Kimilerine göre montaj, kimilerine göre gerçek sayılan bazı ses kayıtlarının, bir takım gerçekliği tartışılır yazılı belgelerin, sosyal medyada yer alan kimlikleri gizli hesaplar üzerinden yapılan açık tehditlerin, yine bunlara paralel şekilde köşe yazıları eliyle yapılan tehditkar söylemlerin, seçim meydanlarından karşılıklı yapılan suçlamaların önü arkası kesilmiyor.

Diğer yandan sokaklar hareketlendirilmeye çalışılıyor, gerçekleşen ölümler üzerinden insanlar sokağa çekilmek isteniyor ve belli ki halkın emniyet birimleri ile çatışması amaçlanarak şiddet tırmandırılmak isteniyor.

Belli ki birileri sokaklarda şiddeti yeterince tırmandırarak, emniyet birimlerini yetersiz kılıp, hem genel anlamda belki de kaybedeceklerini öngördükleri seçimleri, ortamın güvensizliği bahanesiyle geçersiz kılmak, hem de polis güçlerinin yetersiz kalmasını sağlayacak noktada bir şiddet yaratarak askeri birliklerin müdahalesine uygun zemin hazırlamak istiyor.

Seçimlerin bu kadar yakın olduğu bir süreçte, tüm bu sistematik şekilde olanları bir rastlantı olarak tanımlamak elbette akıl dışılık olacaktır.

Apaçık bir darbe girişimin halen kararlılıkla devam ettiğini ve ülke olarak bir darbenin, yani anti demokratik yollarla bir iktidar elde etme arayışının içinden geçmekte olduğumuzu söylemeden geçemeyeceğim.

Bize demokrasiye inanan sade vatandaşlar olarak düşen, her koşulda sivil iradenin yanında durmak ve seçimlerle işbaşı ettiklerimize süreleri sonuna kadar oy vermediğimiz bir iktidar işbaşında olsa dahi tahammül göstermek olmalıdır.

Sokağa yapılan çağrılara kulak asmamalı, anti demokraik yllarla iktidar elde etmeye çalışanların ekmeğine yağ sürmemeli ve mevcut yönetimlere karşı tepkimizi veya desteğimizi mutlaka sandığa gidip tercihimize göre oylarımızı dikkatle kulanarak göstermeliyiz.

Karmaşık bir darbe sürecinin içinden geçtğimiz şu günlerde bizler çok sıkı durmalıyız ve herzaman için iktidarın kime teslim edileceğinin anahtarının biz vatandaşların elinde olduğunu unutmamalıyız..

 

Hoş Kalın 

18 Mart 2014

@cngzkync

 

 

Devamını Oku

Seçimlere Günler Kala

Günler önce Pensilvanya’dan gelen ve 24 Aralık 2013'te kaleme aldığım yazımda da bahsettiğim ‘’beddua’’ kılıflı ‘’büyük taarruz emri’’ sonrası Türkiye gündeminin içine girdiği durum hepimizin malumu.

Gün aşırı denecek şekilde, çeşitli ‘’meçhul’’ kaynaklardan yayınlanan ve internet ortamında ülke gündemine sunulan, gerçekliği her halukarda tartışmalara konu olan onlarca ses ve görüntü kayıtları ülke gündemini sürekli meşgul ediyor.

Beddua ile gelen büyük taarruz emri sonrası bir saldırı silahı olarak kullanılan bu kayıtların, kayıtları yayanların hükümeti devirme planlarına direk katkı verdiğini ve fiilen bu devirme etkisini yaratmadığını, daha doğrusu ‘’devirme’’ anlamında iktidar gücünü anti demokratik yollarla elde etme hevesindekilere bir başarı getirmediği görülüyor.

Şimdiye kadar, özellikle ‘’yolsuzluk’’ iddiaları eksenli bu kayıt yayınlama trafiğinin toplumda ‘’devirmeciler’’ lehine ne derece ikna edici olabildiği ise belki de ancak seçim sonuçlarından sonra net olarak anlaşılabilecek.

17 Aralık’da, her biri kendi içlerinde hukuken soruşturulmaya elbette değer olsalar da, asıl amacın yolsuzluk soruşturması değil iktidarı ‘’devirme’’ olduğunun, önceki yazılarımda da bahsettiğim üzere açık bir ‘’darbe girişimi’’olduğunun yaygın bir şekilde toplum ve nihayetinde iktidar tarafından da anlaşılması üzerine emniyet ve yargıda bazı tayin ve tasfiyelerin tedbiren hızla başlamasını takiben, Pensilvanya’da mukim kişiden gelen profesyonel beddua sonrası dikkat çekici şekilde başlayan ve artarak devam eden bu kayıt yayınları elbette tesadüf olarak açıklanamaz.

Darbe girişimine yeltenenlerin amaçlarına ulaşmaları mümkün olamadı ancak vazgeçmedikleri de apaçık görülüyor. 17 Aralık’ın bir gün öncesi bir Ak Partili milletvekilinin istifası ve ardından aynı dünya görüşüne sahip popüler bir köşe yazarının bu istifa sonrası attığı ‘’belki de bu hükümete bir son uyarı’’ şeklindeki twit sonrası başlayan 17 Aralık operasyonlarındaki ‘’başarısızlık’’ ve bu durumu takviyeye yönelik olduğunu düşündüğüm beddua kılıflı açık taarruz emri ile ‘’devirme’’nin gerçekleşmemesi ‘’devirmeci’’ cenahta hayal kırıklığı yaratmış olacak ki, şimdi de dillerde bir 15 Mart muamması dolanır oldu.

Bu tarihi açık şekilde ilk deklare eden, bir televizyon programında mevcut Ankara Belediye Başkanı ve yeniden aday olan Sayın Melih Gökçek oldu. Gökçek’in anlattıklarına göre ‘’devirmeciler’’15 Mart’tan itibaren geniş kitlesel eylemlere başlayacak ve hatta yanlış hatırımda kalmadı ise, kanlı bir takım suikastler de söz konusu olacaktı.

Aynı tarihe dikkat çeken yüzlerce manidar mesaja Twitter adlı sosyal medya mecrasında da basit bir arama yaptıktan sonra rastlamak mümkün. Bu mesajları atanların bir bildikleri mi var veya biribirleriyle gizliden haberli organize bir eylem planında bizzat rol alıyorlarda mı bu manidar mesajları paylaşmaktalar bilmiyorum. Ancak bu tarihle ilgili gerek uyarıcı gerekse tehditkar mesajlar içeren çok sayıda mesajın emniyet ve istihbarat birimleri tarafından dikkatle incelenmesinde toplum yararına fayda olacaktır. İster sadece kaotik ortam yaratmak amacıyla yalanlardan ibaret olsunlar, ister kesin bilgiye dayanan ve toplumu uyarma niyetinde olsunlar 15 Mart tarihinin bu kadar öne çıkarılması iktidar, emniyet ve istihbarat tarafından göz ardı edilecek bir durum değildir.

Sosyal medya mecralarında yine aynı tarihlerde dolaşıma sürüleceği iddia edilen Merhum Yazıcıoğlu kazasına dair ve Uludere’de yapılan ve 34 sivil vatandaşımızın ölümüne neden olan körolası opearasyona dair bazı ses kayıtlarının, gerçekten yayınlanması durumunda, montaj olsalar dahi hem Kürt hem de Türk milliyetçisi kesimlerin sokağa çekilmesine zemin sağlayacağını söylesek, aslen bu amaca yönelik olduğunu belirtsek yanılmış olmayız.

Ancak her halukarda ben böyle bir durumda toplumun ortak aklının bu tuzağa kolay kolay düşmeyeceğini, bir takım lokal hadiseler yaşansa dahi bunların marjinal seviyede kalacağını düşünüyor ve böyle umud ediyorum.

En çok bahsi geçen konulardan biri de seçimlere yönelik olarak ortaya atılacak, seçimlere hile karıştığı eksenli bazı iddialar. Bu konuda toplumun ve iktidarın geçtiğimiz yıllardan tecrübeli olduğunu düşünüyorum ve yetkililerin tüm sandıklarda alınabilecek tedbirleri en üst seviyede alarak sandıkların ‘’namusunu’’ koruyacaklarını düşünüyorum.

Sandığa gitmemize günler kala, sandıktan ümidi olmayanların iktidarı devirme adına yürüttükleri anti demokratik cephe mücadelesinin giderek sertleşmesi umarım sadece ses kayıtları ve benzer metodlarla devam eder ve asla 1993 yılında yaşadığımız o kanlı iktidar mücadelelerini bizlere yeniden yaşatmaz.

Hoş Kalın
03Mart 2014
@cngzkync

Devamını Oku

Kapıdaki Büyük Savaş

Günlerdir yazılı ve görsel medyanın hemen tamamında bahsi geçen bir konu vardı, yeterli yağışların olmaması nedeniyle su seviyeleri düşen barajlar gündemi meşgul etti ve meteorologlar ve hava tahmin uzmanları medya organlarında sıklıkla ülkemiz için ciddi bir ‘’kuraklık’’ uyarısında bulundular. Belki bugünlerde yaşamakta olduğumuz bu kuraklık da geçici ve dönemseldi, ancak haklıydılar.

Hepimizin malumu, hızla kentleşiyoruz. Şehirler, kırsal bölgelerden çeşitli nedenlerden dolayı her yıl milyonlarca göç alıyor ve giderek daha da kalabalıklaşıyor. Bu kentlerde yaşayan insanların sayılarının artmasıyla beraber temiz su ihtiyacı ve yağış olmayan dönemlerde de oluşan su sıkıntısı da buna paralel ve doğal olarak sürekli artmakta.

Son zamanlarda, genel anlamda ve özellikle de temiz su kaynakları bakımından zengin olarak tanımlanan ülkemizde de artık su konusunda önemli sıkıntılar yaşanmaya başladı. Şu an için çok ciddi denecek boyutta içme suyu ihtiyacında pek sıkıntı yaşanmasada, ülke topraklarının bir bölümünde tarım amaçlı su ihtiyacı noktasında ciddi sıkıntıların yaşandığı ve ‘’kuraklık’’ uyarıları yapılacak boyuta gelindiği artık çok net görülmekte.

Bir yandan haklı stratejik nedenlerle iktidar tarafından 3 çocuk tavsiyeleri yapılırken, diğer yandan bu tavsiyeye uyulsa da uyulmasa da nüfusumuz zaten sürekli artmakta. Gelecek 35-40 yıl içinde nüfus artışının %50′lik bir artış göstermesi uzmanlar tarafından beklenirken, buna paralel su tüketiminde de 3 katlık bir artış olacağı tahmin ediliyor.

Elbette su sadece tüketimle azalmıyor. Bu anlamda, örneğin küresel iklim değişikliği süreci ve bu süreç içinde hepimizin de bugünlerde fark ettiğimiz gibi yağışlardaki düzensizlikler, temiz su dediğimiz kullanılabilir suyun artışında veya azalışında önemli etkilere sahip olmakta. Küresel iklim değişikliği ile beraber bazı bölgelerde su miktarının artışı bazı yerlerde ise azalması, yani bir dengesizlik de söz konusu.

Diğer yandan buzulların erimesi ve bu buzullarda hapsolmuş önemli miktardaki kullanılabilir temiz suyun tuzlu suya, yani denizlere karışması da var olan sorunlarımıza bir yenisini daha ekliyor. Tüm bu genel bilgiler ışığında Dünya Meteoroloji Örgütü 2025 yılında dünya nüfusunun %66′sının su sıkıntısı çekeceğini öngörerek bazı resmi açıklamalar yapıyor.

ABD, Hindistan, Çin gibi ülkelerde tarımda yapılan aşırı sulamalar sonucu her yıl bu tarım alanlarının olduğu bölgelerde yer altı su kaynaklarının 1 metre azaldığı da biliniyor.

Geçtiğimiz günlerde açıklanan, NASA'nın 2003-2010 yıllarına ait uydu görüntüleri de Ortadoğu'da büyük miktarda içme suyu kaybı olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar Türkiye, Suriye, İran ve Irak'ta Dicle ve Fırat nehirleri havzalarının bulunduğu bölgede su rezervlerinde 144 kilometreküplük azalma tespit ederek, tatlı su depolarındaki toplam kaybın Lut Gölü büyüklüğünde olduğunu belirtiyorlar.

Öte yandan Aralık 2012 de CNN’de yer alan bir habere göre, iki yıl kadar önce, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından talep edilen ve tamamlanarak, su güvenliği konusunda Ulusal İstihbarat Tahmini başlıklı çok gizli bir raporda, yoksulluk, sosyal gerilim, zayıf liderlik ve zayıf hükümetler ile birlikte sel, az ve kalitesiz su, devletlerin başarısızlığı gibi etkenlerin istikrarsızlığa katkıda bulunacağı belirtilmiştir.

Federal İstihbarat teşkilatlarının ortak görüşünü yansıttığı söylenen raporda, çarpıcı açıklamalara yer verilerek, su ve su kaynaklarının önümüzdeki 10 yıl içinde devletler arasında gerilimler yaratabileceği, ulusal ve küresel gıda piyasalarını bozacak tehditler oluşturabileceği, ancak 2022 yılından başlayarak özellikle Güney Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da su kaynaklarının bir savaş yada terör aracı olarak kullanabileceği vurgulanmıştır.

Dünya Bankası’nın 2012 yılında Doha'da düzenlenen iklim zirvesinde, gelecek yıllarda Ortadoğu ile Kuzey Afrika'nın bazı bölgelerinde su eksikliğinin başlıca sorun haline gelebileceği konusunda uyarıda bulunduğunu da hatırlamakta fayda var.

Yine Dünya Bankası’nın iklime ayrılan Dünya Kalkınma Raporu 2010 yayımlandı, raporda dünyada ısı artışı tehlikesine dikkat çekilirken, "Kuzey Avrupa kentleri yüzyılın ortasında Akdeniz iklimine hazır olsun" denilmiş, tehlikeyi sergileyen haritada da örnek olarak İstanbul’un 40 yıl sonra güneyde yer alan Karaman’ın iklimine sahip olacağı gösterilmiştir.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) açıkladığı “İnsani Gelişme Raporu 2006, Kıtlığın Eşiğinde, Güç, Yoksulluk ve Küresel Su Krizi” adlı raporda ise Türkiye gibi komşularıyla orantısız akarsu zenginliğine sahip ülkelere kriz uyarısı yapılmıştır.

Aynı raporda Türkiye arsenik zehirlenmesi olasılığı bulunan ülkeler arasında gösterilirken bu konuda da uyarıda bulunulmuş ve “Eşitsiz güç ilişkileri güvenin altını oyma etkisi yapabilir” denilmiştir. Raporda, su konusunda çıkabilecek krizlerin üstesinden gelecek liderlere değinilirken, “Ulusal çıkarları dengeler bir şekilde rakip iddiaları büyük bir sorumlulukla yönetmek yüksek nitelikli siyasi liderlik gerektirir” denilmiştir.

Şimdiye kadar savaşların bilinen en önemli sebeplerinden biri hep enerji kaynakları ve özellikle de bu anlamda petrol söz konusu olmuştur. Peki ya bundan sonra ?

Aslında biraz dikkatlice bakarsak bugüne dek gerçeklşen birçok uluslararası anlaşmazlıkların geri planında suyun da olduğunu görüyoruz.

Örneğin İsrail, Batı Şeria'nın kontrolünü ele geçirdiği 1967'den beri, Filistinlilerin burada kuyu açmasını engellemiştir ve bunu, zaten çok kullanılan yeraltı sularını korumak için gerekli bir uygulama olarak açıklayagelmiştir. Bu her ne kadar pratikte doğru olsa da İsrail’in bu korumaya kendisinin uymayarak suyun büyük bir kısmını aldığı ve Filistinlilerin kullanımını yasakladığı bilinmektedir.

Yine İsrail'in Ürdün ile ilişkileri, ülkenin önemli su kaynağı olan Ürdün nehrini kullanma talebi nedeniyle bozulmuştur. Hatta eski Başbakan Ariel Saron'un anılarında, 1967'deki Altı Gün Savaşları'nın toprak için olduğu kadar Ürdün nehrini kullanmak için olduğu da yazılmıştır. Peki İsrail, Golan tepelerine askeri gerekçelerden çok nehrin çıkış yeri yani kaynağı olduğu için tabiri caizse ‘’konmamış’’ mıdır ?

Peki ya ;

Çin ve Hindistan’ın Bramaputra Nehri üzerindeki anlaşmazlıkları ? Ganj Nehri nedeniyle Hindistan ve Bangladeş arasındaki sorunlar ? Etiyopya ve Mısır’ın Nil Nehri dolayısıyla yaşadığı sorunlar ve Mısır’ın ve Sudan’ın, nehirden su aldı diye Etiyopya’ya zaman zaman savurdukları savaş tehditleri ?

Ya Kırgızistan ve Tacikistan halkını kışın sıcak tutan hidroelektrik santrallerinin, pamuk tarlaları için suya ihtiyacı olan Özbekistan ve Kazakistan'ın su ihtiyacını engellemesine ne demeli ?

Ya Türkiye ? Ya bizim Fırat ve Dicle nedeniyle güney komşularımızla ileride karşılaşmamız çok muhtemel sorunlar ?

BM teşkilatının verilerine göre, 10 yıl sonra dünyadaki insanların %45’i keskin şekilde tatlı su sıkıntısı yaşıyacak.

Bunca şeyi niye mi anlattım bunca yoğun gündem içinde ?

Yanıtlayayım ;.

Bir yanda ciddi bir kuraklıktan bahsederken, diğer yanda vatandaşlara ‘’korkmayın susuz kalmayacaksınız’’ demek seçimlere gidilen bir ortamda belki siyaseten bir artı kazandırabilir ancak bu ‘’iyi haberi’’ verirken bir yandan da, hali hazırda toplumda bir kuraklık algısı oluşmuşken, en önemli eksiklerimizden biri olan tasarruf bilincini geliştirmek adına, fırsat bu fırsat diyerek, ‘’su tasarrufu’’ önererek bir takım tedbirler de alınıp açıklansa çok daha doğru olmaz mıydı ?

Suyun ve tasarrufunun hayati önem ve kıymetini, illaki su savaşları birgün kapımıza dayandığında mı anlamamız gerekiyor ?

 

Hoş Kalın 

24 Şubat 2014

@cngzkync

 

 

Devamını Oku

Demirtaş’ın Özerklik Kelamı

Bir kaç gün önce Diyarbakır’da BDP Eş Başkanı Demirtaş’ın ‘’özerklik’’ kelimesini içeren konuşması sonrası toplumun bir kesiminde yine gereksiz ve anlamsız bir telaş ve daha açıkçası yaygara kopartılınca, aklıma 26 Mart ve 25 Temmuz 2012 de ‘’özerklik’’ konusunu ele aldığım yazılarım geldi ve o yazılarımda ifade ettiklerimi yeniden hatırlatma gereği duydum.   Ne demişti Demirtaş son konuşmasında ? Önce Diyarbakır’da yaptığı uzun konuşmasının tartışmalara ve yaygaraya sebep olan bölümünü hatırlayalım ;    “Burada asıl inşa edilecek şey kültür merkezleri değil, asıl inşa edilecek şey demokratik özerkliktir. Halkın kendini yönetebilme anlayışı, mekanizması, sistemidir… Yapacağımız iş anayasaya, yasalara aykırı bir iş de değildir. Son derece meşru, haklı temellere dayanan, bir halkın kendini yönetme kendi diliyle, kültürüne yaşama hakkına sahip çıkma meselesidir. İşte BDP'li belediyeler bütün bu hizmetleri her yerde hayata geçirecektir..."   Şunu da hatırlayalım, Temmuz 2012 de Akşam gazetesinde yer alan bir habere göre, Ak Partili bir grup milletvekili Yerel Yönetim Reformu konusunu tartışmaya açmak üzereydi ve Valilerin yetkilerinin azaltılması söz konusuydu, ayrıca il genel meclisi ve ilçe belediyelerinin kaldırılması ve her ilin sadece tek bir belediye başkanı ve tek bir yerel meclisle temsil edilmesi gibi konular da tartışmaya açılacaktı..   Yukarıda bahsettiğim çalışmalarla ilgili hangi mesafeler Ak Parti tarafından kat edildi bilmiyorum, ancak bilinen bir gerçek var ki o da çağdaş ve demokratik değerler olarak bizden genel anlamda ileri olduğu kabul edilen AB (Avrupa Birliği) ye dahil olabilmek için yıllardır boğuşup durduğumuz.   AB ye girmeli mi girmemeli mi konusunu ayrı ve daha kapsamlı bir tartışma konusu olarak, bir kenarda saklı tutarak ''Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'' konusuna yeniden değinelim.   Türkiye bu şartı 1988 'de imzalamış ve 1992 'de Bakanlar Kurulu tarafından onaylamış, daha sonrasında ise 1 Nisan 1993 tarihinde yasal olarak yürürlüğe sokmuştur. Burada hemen belirtmek gerekir ki Türkiye o şartın bazı maddelerine imza atmamış ve bazı çekinceler olduğunu düşünerek ''Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'' na bir nevi şerh koymuştur.   Bizim de on yıllardır üyesi olmak için çırpındığımız AB'deki tüm ülkelerde, halkın yönetime daha doğrudan katılmasını sağlayan ve halka en yakın birimler olan yerel yönetimler, zaten geliştirilmesi ve daha özerk kılınması gereken kuruluşlar olarak görülmektedir.   Bu yüzden AB nin ortaya çıkardığı ilkelerin, bu kuruluşları yönetimin temel taşı yapmayı amaçlayan ilkeler olduğu bilinir. ''Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'' da, temelde yerel yönetimleri daha ''özerk'' kılmayı amaçlayan ülkemizin de imzaladığı bir sözlesme olarak, bizim yerel yönetimlerimizi de elbette doğrudan ilgilendirmektedir. Ben de işlevsel açıdan en önemli birim olan belediyelerin gelişmesi için daha ''özerk'' yapılara kavuşturulmasının ülkemiz için oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.   Evet BDP’nin uzunca bir süredir, hatta daha Çözüm Süreci gündemde dahi değilken kullandığı ve sıklıkla dile getirdiği siyasi söylemlerinden biri de ''özerklik'' konusudur. BDP de Türkiye devletinin imza ettiği bu konuda aynı görüşte diye hemen hesapsızca bu konuya karşı duruş mu göstermek gerekiyor ?    Bazı şerhlerle de olsa ki aşağıda o şerhleri de bilginize ileteceğim Türkiye devletinin altına bizzat imza koyduğu bir şarta, sonuçta bu ülkenin bir siyasi partisi olan BDP nin de sahip çıkmasından ve bunu dile getirerek bir an önce istiyor olmasından, toplum olarak memnuniyet duyulmasından başka daha doğal ne olabilir ki ?   Bugünlerde Kürt Sorunu ile ilgili bir Çözüm Sürecinden de bahsediliyorken, ''Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'' konusunda Türkiye’nin ilerleme kaydetmesinin oldukça önemli olduğunu da bu vesile ile yeniden belirtek isterim. Peki bu konuda ilerleme kaydetmek zor mudur ? Hayır hiç de zor değildir, şartın onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, Bakanlar Kurulu kararıyla bütün çekincelerin kaldırılması mümkündür.   Konuyu hem herhangi bir siyasi partinin siyasi söylem tekeli haline gelmesinden kurtarmak için, hem de AB standartlarında bir ülke olmak gibi bir hedefimiz var ise, bu hedefler için gerekeni eksiksiz yapmak gereklidir. Yok eğer böyle bir niyet ve hedefimiz yoksa, o halde on yıllardır ne işimiz var bu AB kapılarında ?   Velhasıl kelam, Demirtaş’ın ‘’özerklik’’ kelamı içeren sözlerinden hareketle abuk subuk bir yaygara koparmak hem mantıksız hem de artık ortak akıl dışı bir tepkidir.   Ha yaygara kopartırken derdiniz yine topluma saçma sapan ‘’bölünme’’ korkularını pompalamak ise o başka tabi...     Hoş Kalın 14 Şubat 2014

@cngzkync   BİLGİ NOTU:   Türkiye'nin İmzalamadığı Maddeler:   *Yerel makamları doğrudan ilgilendirilen planlama ve karar süreçlerinde kendilerine danışılması (Madde 4, Paragraf 6) *Yerel yönetimlerin iç örgütlenmelerin kendilerince belirlenmesi (Madde 6,Paragraf 1), *Yerel olarak seçilmis kisilerin görevleriyle bağdasmayacak islev ve faaliyetlerinin kanun ve temel hukuk ilkelerine göre belirlenmesi (Madde 7,Paragraf 3), *Vesayet denetimine ancak,vesayetle korunmak istenen yararlarla orantılı olması durumunda izin verilmesi (Madde 8, Paragraf 3) *Yerel yönetimlere kaynak sağlanmasında hizmet maliyetlerindeki artısların mümkün olduğunca hesaba katılması (Madde 9, Paragraf 4) *Yeniden dağıtılacak mali kaynakların yerel makamlara tahsisinin nasıl yapılacağı konusunda, yerel yönetimlere önceden danısılması (Madde 9,Paragraf 6) *Yapılacak mali yardımların, yerel yönetimlerin kendi politikalarını uygulama konusundaki temel özgürlüklerini mümkün olduğu ölçüde ortadan kaldırmaması (Madde 9, Paragraf 7) *Yerel yönetimlerin haklarını savunabilmeleri için uluslararası yerel yönetim birimleriyle isbirliği yapabilmeleri, uluslararası birliklere katılabilmeleri (Madde 10, Paragraf 2 ve 3), *Yerel yönetimlerin iç hukukta kendilerine tanınmıs olan yetkileri serbestçe savunabilmek için yargı yoluna basvurabilmeleri (madde 11),   Kaynak: Çağdas Yerel Yönetimler Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 1, Ocak, s.3-13 (Enis Yeter, 1996:10-11)

Devamını Oku