Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

BAŞBAKANLIK ETRAFINDAKİ TOZ BULUTU, SAVAŞ, MEHMET EFE

Mehmet Efe Hoş Gelmiş
Mehmet Efe gibi ayağı yere sağlam basan İslamcı bir entelektüelin
ülkeye dönmesine sevindim. Ülkemize döndü derken, kalbinin hep burada attığını biliyorduk. Giderken de bavuluna bol bol hayal kırıklıkları doldurmuştu. Bunların neler olduğunu son yaptığı röportajda okuyabilirsiniz.

http://yenisafak.com.tr/pazar-haber/ezbere-uymadi-diye-susturulan-her-ses-umuda-darbedir-07.10.2012-413648 

Ötekileştirme ve Dışlama Kültürü
Röportajda ötekileştirme ve dışlama kültüründen bahseden bir bölüm vardı. Aklıma hemen günümüz medyası geldi. Karanlık 28 Şubat medyasından kalan ötekileştirme ve dışlama kültürünün başka beden, başka kalem ve kesimlerde az çok devam ettiğini düşündüm. Dünden bugüne egemenlerle ezilenler yer değiştirse de, hücreler el değiştirse de ülkemizde bazı durumlar değişmiyor.

Şu sıralar ötekileştirme ve dışlamanın hedefinde savaş karşıtları var. Suriye ile "haklı" nedenler olmadan topyekun bir savaşı istemeyenleri gizli-açık hakaretlerle küçük düşürüyorlar. Özellikle Başbakanımızı sever gibi gözüküp, sözcülüğüne soyunanların bunu yapmaları ise çok ilginç. Hayırdır, Başbakanlıktan vekalet mi aldınız ? Ak Parti tabanı dahil ülkenin çoğunluğu savaş istemiyor. Amerikanın bile çekindiği Orta Doğu çıkmazına kimse girmek istemiyor. Lakin gaz ve toz bulutundan oluşan bazı kalemler, toplumu ikna etmek ve karşı görüşlüleri küçük düşürmek için ellerinden geleni yapıyor.(Ayrıca bu gaz ve toz bulutu Jüpiter'in atmosferinde bile yok. Hayret, 
Başbakanımız bunların arasında nasıl nefes alıyor ) 

Mesela bu kalemlerin halkı duygusal markaja almak ve savaş karşıtlarını küçük düşürmek için kullandığı moda kelimeler şunlar;

Suriye'den mi korkuyorsunuz ! 
Bir avuç Suriye ile bizi kıyaslıyorlar ve duygusal yönden en zayıf faylarımızdan birine yükleniyorlar. Lakin haklı gerekçelerimiz olduğunda -Kurtuluş Savaşı, Kıbrıs Barış Harekatı- dünyaya bile kafa tuttuğumuzu unutmasınlar. Hey Allah'ım, bu mantıklı argüman kıtlığı çeken fakir kullarına boğulana kadar  elle tutulur bahane yağdır da fikir zengini ölsünler bari...

Zalim Esad taraftarı mısınız !
Sanki Zalim Esad'ı destekliyoruz ya da Suriye'deki masum insanların ölmesi hoşumuza gidiyor. Bizim müdahale etmemiz durumunda hem Ülkemiz için hem de Suriye için daha kötü olacağını sanki bilmiyorlar. Amerika bile bu ateşe elini atmazken sizler ülkelerin kaderini felakete götürecek cüreti nereden
buluyorsunuz. ( Pkk ya da bu kadar cesur olsaydınız ya )

Sen kesin Ulusalcı bir Kemalistsin !

Kemalistlerin adı çıkmış bir kere, doğru yaklaştıkları konularda bile etiketleri yüzünden arada kaynıyorlar.

İran uzantısı bir Şia yandaşısın !
Neyse ki ülkede fazla Şia yok. Haliyle bu kulp ellerinde kalıyor.

Orta Doğuda Aktör olmamızı istemiyorsunuz !

Oyun kuranlar ABD ve Nato olduktan sonra aktör olmamızın bir faydası yok. Ayrıca aktör yapacağız diye en tehlikeli senaryolarda dublör yapmasınlar ? Bende Ülkemizin Osmalı gibi Orta doğuda hüküm sürmesini isterim. Lakin
şuan Kandile gitmek için bile  Amerika'dan izin gerekir diyen paşalarımız var.
Osmanlımızdan miras kalan sempatiyi kötü amaçla kullanmaları hoş değil...

Sosyalist, Komunist ya da Maocusun.!
Her Anti Emperyalisti Sosyalist görme huyundan geliyor. Zamanında Filistin geceleri düzenleyenler ya da Mavi Marmara gemisini gönderip destek verenlerde mi Sosyalistti ? ( Siz zahmet etmeyin, ülkede gerçek Sosyalist bulabilirsek sizin yerinize takarız kulpu )

Hippi, Çiçek Çocuk, Emocu, Savaşma Sevişçisin...
Sulu sepken ve vıcık vıcık romantizmle suçlayıp gizliden
küçümsüyorlar. Bu arada yiğitlik ve cengaverlik ihalesini de
gizli öznelerle kendilerine pay etmiş oluyorlar. Bizde yedik...

Velhasıl, savaşa karşı olmak partiler üstü ve vicdani bir durum. Suriye'de masum halkın başına gelenlere duyulan insaniyeti bile kendi çıkarlarına yontmak isteyen bir Abd ve İsrail var. İyi niyetimiz, sonu kötü bitecek ve kaosu uzatacak bir amaç için kullanılmamalı. Bu örneği sürekli vermek hoşuma gitmiyor ama Pkk ile senelerdir yaşadığımız durum ortada. Ölümleri kıyasladığım
için söylemedim. Lakin acılar üzerinden kaos yontan ve iyi  niyetleri bile savaşa ve kendi menfaatlerine eviren bir dünya düzeni var. Asıl bu düzene dur demedikçe sistemin daha da şımaracağını bilmemiz lazım. Hal böyleyken, duygusal ve düşünmeden attığımız her adım  yarardan çok herkese zarar getirir.

rapolyon@hotmail.com

www.twitter.com/rapolyon 

 

Devamını Oku

Savaş Çığırtkanlarına Sorular. (Pentagon Kimlere Gaz Döşüyor)

 Buz Kesiği Taziyeler.

Otuz seneyi aşkın sürede terör yüzünden çok insanımızı kaybettik. Çocukluğum Türkçe ve Kürtçe ağıtlarla yavrusunun tabutuna sarılan anneleri görmekle geçti. Hep aynı ve bilindik taziye mesajları vardı. Ha bir de buz kesiği soğuk ifadelerle "kınıyoruz" açıklamaları... Bunlar halen devam ediyor. Tüm bunlara rağmen hep barışçıl yolları önceledik. Ey mürekkep balıklarıyla dolu medya; otuz senedir neredeydiniz de Kandile operasyon düşünmediniz ? Şimdi ne oldu da Suriye'ye operasyon için şahin kesildiniz ? Yoksa "cesaretinizi" PKK kaçırmıştı da sadece Suriye konusunda mı serbest bıraktı ?

Savaşlarda Kim Ölür.

Osmanlı'dan bu yana çok savaş gördük. Kurtuluş Savaşı'nda ise bir dünya devletle savaştık. Kıbrıs Barış Harekatı'nda gene savaştık. Terörle de senelerdir uğraşıyoruz. Gerekçelerimiz haklı olduğu zaman dünyaya bile kafa tuttuk. Kimseden çekinmedik korkmadık. Ey savaş meraklısı sentetik şövalyeler; Suriye yüzünden Rusya, İran ve Çini hangi gerekçeyle karşınıza alacaksınız ? İran ve Rusya doğal gazı kesince ne yapacaksınız ? Pentagon'dan size doğal gaz borusu mu döşeyecekler ? Ha pardon, unutmuşum:savaşlarda sadece fakir çocukları ölür, anneleri de üşürdü. Eğer gerçekten dünyadaki zulümlere karşıysanız İsrail ve Amerika'ya neden  kafa tutmuyorsunuz ? Zalim Esad'ları getiren de götüren de onlar değil mi ? Suriye halkını bu durumlara mecbur eden onlar değil mi ?

Türkiye'de Zalim Esad'ı seven yok. Zaten sevilecek bir tarafı da yok.
Muhalifler derseniz, onların da işlediği çok suç var. Kimin kimlerle
bağlantılı olduğu bile belli değil. Ortalıkta Amerikan ve İsrail ajanları cirit atıyor.Suriye karanlık ve bulanık bir su gibi dibi gözükmüyor. Fakat ölen her koşulda Suriye'nin masum halkı oluyor. Tarafların arasında un gibi eziliyorlar. Ey adalet düşkünü muhalifler, rejimi değiştirirseniz suçlu arkadaşlarınızı da Esad gibi cezalandıracak mısınız, yoksa Kaddafi gibi canlı yayında cinayet mi izleyeceğiz ? Pardon ya, unutmuşum: devrim yapanlar her zaman masumdur. Hiç leke yoktur !

Türkiye Bu Tuzağa Gelmez. 


Orta Doğu bir el bombasıysa pimi de Suriye. Amerika ve İsrail'e pimi çekecek ucuz asker lazım. Suriye kuyusuna atılacak Yusuflar, Mehmetler, Ahmetler lazım. Yani masrafsız siper fedaileri lazım. Lakin herkes her şeyin farkında. Kimse dünyayı saf kendini sarraf sanmasın. Kendi çıkarları için dünyada büyük bir savaş çıkarmak istiyorlar. Bu savaşın işaret fişeği zaten  çoktan atılmıştı. Fakat Barış için her zaman fırsat vardır. Bu konuda özellikle kadın yazarlardan daha fazla duyarlılık bekleniyor. Çünkü sadece onlar kalplerinin bir karış altında bir can daha taşıma duygusunu yaşıyorlar. Anne olmasalar da, annelik şefkati ve merhameti doğuştan yüklü oluyor. Bu yüzden hem ülkemiz için hem de Suriye halkı için en başta onların en doğru şeyleri yazacaklarını ümit ediyoruz...

Kalemimden;

Samimiyetsizlik karakter olunca

İçtenlik istem dışı reflekstir...

rapolyon@hotmail.com

www.twitter.com/rapolyon

Devamını Oku

Jetonlu Aşıklar ve Kamusal Dar Alanda Anarşi

Ata Sporumuz; Şikayet 

Ben dahil çevremdeki herkesin şikayet ettiği bir olay var; İletişim aygıtlarının çoğalmasıyla aramızdaki uçurumların artması. Özellikle evli insanlar ve sevgilisi olanlar bu durumdan çok şikayetçi. Hatta çocuklar bile şikayetçi, aileleri de çocuklarından şikayetçi ! Anlayacağınız bu konuda herkes birbirinden şikayetçi.

Jetonlu kulübeler dönemine son anda yetişmiş bir çocuk olarak aklıma kulübe önünde sıra bekleyen insanlar geldi. Seksenlerde ufak bir çocuktum. İnternetin gelmesine bir dem kalmıştı. Cep telefonlarının da eli kulağındaydı. Zaten sonra da bizim kulağımızdaydı. Yani çoğumuzun şikayet ettiği "iletişimsizlik" çağı insanlarla kulakların arasına girmek üzereydi.

Kulübe Önü Manzaraları

Bazen balkonumuzdan telefon kulübesinde sıra bekleyen insanları seyrederdim. Ellerindeki sarı jetonları tespih gibi şıkırdatarak beklerlerdi.

Gündüzleri sıra kalabalıktı. O yüzden kimse konuşmasını uzun tutamazdı. Özellikle sevgilisini gündüzleri kulübeden arayan aşıklar için durum pek de iç açıcı değildi. Konuşmayı biraz uzatan olursa, sen o zaman gör gürültüyü !

Önce öksürük sesiyle uyarı gelirdi, ki bu sesin dünyadaki karşılığı her ülkede aynıdır: Ya hastadır öksürür, ya da adamı hasta etmişsinizdir öksürerek uyarır ! Bu da fayda etmezse "hadi hemşerim işimiz var gücümüz var" diye homurdanmalar başlardı. Arada da "ne olacak bu gençliğin hali" türünden sözlerle taciz atışı devam ederdi. Eğer aşık dirayetli çıkarsa ve konuşmaya devam ederse son çare kulübenin camını tıklamak olurdu. Bu mahalle/li baskısı kesin işe yarardı.

Sevgililer Aslında Geceyi Sever.

Kulübeler geceleri tenha olurdu. Lakin en uzun konuşanlar da gececi aşıklar olurdu. Ceplerinde bir dolu jeton ve yanlarına aldıkları sigara paketiyle kulübeye girer ve kapıyı kapatırlardı. Bir ellerinde sigara bir ellerinde telefon saatlerce konuşurlardı. Konuşma bitip de kapıyı açtıklarında dışarıya Toros Dağlarına yetecek kadar duman taşardı. Ha bir de dumanlar arasından dışarıya, gereksiz gereksiz sağa sola sırıtan mutlu bir aşık suratı çıkardı. 

Tabi bu durum mutlu çiftler için geçerli. Eğer mutsuz ve kavga eden bir sevgiliyse bak o zaman kulübenin haline ! Tüm hıncını kulübeden çıkarırdı. (Kamusal dar alanda anarşi)

Jetonlu Aşıklar Döneminin Sonu

Kulübe önlerinde, karda kışta saatlerce bekleyen jetonlu aşıklar kuşağını hatırlayınca bizim kuşaklarla kıyasladım. Jetonlu aşıkların haklarını yemeyelim, en şedit ve keskin mahalle baskısına göğüs gerdiler. Bizim kuşakların durumuna gelince; Ellerimizde cep telefonları ve evlerimizde internet var. Sevdiklerimize kolayca ulaşabiliyoruz. Fakat çoğunluk, teknolojinin bazı götürülerinden şikayetçi. Özellikle insanların birbirine ilgisinin azalmasından yakınıyorlar. Belki de bazı şeylerin kolay ulaşılması cazibeyi azalttı. Ama özellikle belirteyim; cazibeyi azaltmak değeri azaltmıyor. Gene değerli oluyorlar. Lakin zor ulaşmanın cazibesi, kolay ulaşmanın sıkılganlığında boğuluyor. 

Bazen duyarım; aynı evin içinde baba bir odada, anne diğer odada, çocuk kendi odasında internette. Neredeyse internetten mesaj atıp hal hatır soracaklar birbirlerine ! (tabi ‘feys’te anne-baba ekliyse) 

Şüphesiz ki bu geneli kapsayan bir durum değil. Ailesiyle ya da sevdikleriyle sıcaklığını koparmayan ve vakit ayıran çok insan var. Lakin jetonlu aşıklarla kıyaslarsak; öyle ya da böyle, kabul etsek de etmesek de, istesek de istemesek de, cemalde ve surette, zahirde ve batında, iyi günde ve kötü günde, her koşul ve durumda...Hadi hadi tamam, uzatmayayım.

Kısaca; Bir jetonla mutlu olan çok az insan kaldı dünyamızda...

Kalemimden;  

Hayalleri kuranlar değil yıkmayanlar yaşatır.

Çiçekleri ekenler değil koparmayanlar büyütür...

Hayallerinizdeki çiçeklerin bile koparılmaması dileğiyle...

 

rapolyon@hotmail.com

twitter.com/rapolyon

Devamını Oku

SEVGİLİLER GÜNÜNÜN TILSIMI.

Sevgililer Gününün Tılsımı

 

Sevgililer gününün ne kadar anlamsız ve önemsiz bir gün olduğundan hiç bahsetmeyeceğim. 

Kapitalizmin tüketim kırbacı olan böyle günlerin, biz modern kölelerin cüzdanlarını nasıl kamçıladığından da söz etmeyeceğim. 

Sevene her gün bayram türü muhalif tesellilere de hiç girmeyeceğim.

 

 

Bu hiç bahsetmediğim ve bahsetmeyeceğim gerçekleri zaten biliyoruz. 

Fakat bilmek ortamın büyüsüne kaptırmamıza engel olmuyor. Gerçeği bilmek ile gerçeğe uygun davranmak arasında çok fark var. Sigara içenler de sigaranın kötü olduğunu biliyorlar ama kendilerini tutamıyorlar.

 

 

Şahsen böyle günlere şiddetle muhalefet edenlerden değilim. Bu alışkanlık istesek de istemesek de yerleşti. Kapitalizm mangal satmak istese Orman Haftasının reklamını yapip herkesi pikniğe teşvik ederdi. Ayrıca sevgililer gününe karşı olmak etkilenmemek anlamına gelmiyor.

 

Sevgiliniz Yok Diye de Karşı Olabirsiniz.

 

 

Sevgililer gününe şiddetle karşı olsanız bile sevgililer gününün cazibesi bir şekilde sizi çekebiliyor. Siz unutsanız bile hatırlatanların sayısı çok fazla. Televizyonda gördüğünüz reklamlardan tutunda yolda gördüğünüz sevgililerin yüz ifadelerine kadar zaten fazlasıyla tanıtım yapılıyor. Biz erkekler duygusal yönden fazla etkilenmiyoruz. Fakat bayanlar etkiye bizden daha açık.

 

 

Etkiye açık olmalarına rağmen bazen niyetlerini çok iyi saklıyorlar. Bazen isteklerini sesli cümlelerle değil de sessiz kelimelerle örtüyorlar.

Bazen de sevdikleri şeyleri sevmiyormuş gibi anlatarak bulunabilecek en son yere özlemlerini gizliyorlar. Belki de arayıp bulmamızı arzu ediyorlar. Nasıl mı;

 

 

Sevgililer gününe karşı çıkan en keskin bayanın bile bir gözü eşinin/erkek arkadaşının eline/dudağına bakıyor.

Belli etmese de tatlı bir çift söz, güzel bir hediye bekliyor.

Gözleri ifade kokluyor.

Acaba şimdiki yüz ifadesi gelecek tatlı sözün hediye paketi mi olacak diye düşünüyor.

Gelecek herhangi bir tatlı söz ya da hediye sonrası davranışını zihninde prova ediyor.

Zihninin kozmik odasında önceki özel günlere ait en ince detayları bile tekrar düşünüyor.

İçerde bu kadar gürültü olmasına rağmen dışarıya ne ses, ne seda, ne de ima sızıyor.

Beklentileri çıkmadığı takdirde ise; 

 

 

Kalbinde sizin adınızı yazıp havalandırdığı uçurtmalardan biri yükselemeden tellere takılıyor.

Merak etmeyin suçu erkeklere değil sevgililer gününe atıyorlar. Böylece o günlere olan keskin duruşları daha da sertleşiyor.

Tabi ki biz erkekler ufak bir cezayı hak ediyoruz. Bu ceza da sevgililer gününün ne kadar gereksiz olduğunu senenin bazı haftalarında saatlerce dinlemek oluyor.


 Sevgili sevgiyi garantilemez.

 

Bazen sevgili olmak sevgi bağı olduğunu göstermiyor. Ruhumuzla değil de gözümüzle dünyayı yaşamaya çalıştığımız için surete aldanıyoruz. Gördüğümüze kanıyoruz. Bu yüzdende sevgilinin sevgiyi getireceğini sanıyoruz. Aslında her zaman öyle olmuyor;

 

 

Bazen sevgilinizin olması arada sevgi olduğundan değildir.

Bazen gülmeniz mutlu olduğunuzdan değildir.

Bazen ağlamanız mutsuz olduğunuzdan değildir.

Bazen susmanız kabullendiğinizden değildir.

Bazen terk etmeniz geri dönmeyeceğinizden değildir.

Bazen kırmanız sevmediğinizden değildir...

 

 

 

http://twitter.com/rapolyon

rapolyon@gmail.com

 

 

Devamını Oku

Bugün Ne Boykot Etsek

 

  İki Esnafın Muhtemel Boykot Diyalogları

           

-Komşu naber

-İyidir, biraz Napolyon kiraz aldım atıştırıyorum, buyur sende ye

-Afiyet olsun, minibüs ile Carrefoura gidiyorum. Hanım liste verdi. Çarliston biber, aspirin, gazoz falan alacam. Gazetede okudum boykot varmış. Sen de Fransa'yı boykot ediyor musun

-Ediyorum tabi. Bak ne oldu. Dün gördüğüm bir grup  Fransız turisti durdurup  Alein Delon gibi  anlamlı anlamlı baktım. Sonra Kanuni'nin Fransa'ya yolladığı fermanı okudum. Ardından da one minute dedim !

-Heyt be koçum. Anladılar mı peki

-Anladılar herhalde. Cebime biraz para sıkıştırıp alkışladılar.

-Gösteri yapıyorsun sanmasınlar ?

-Yok yok vicdan azabından öyle yapmışlardır. Onlar da farkında bizi kırdıklarının.

-Hadi  beraber çıkalım. Bende hanımı kuaförden alacam, ardından diyetisyene   götüreceğim…

 

Koyu siyah belirtilen kelimelerin hepsi Fransızca ama bu kelimelerin konuşulduğu yer Türkiye.  Bu kelimeleri hepimiz kullanıyoruz. Hadi dilimizdeki yabancı kelimeleri hemen ayıralım, türü panik erdem ataklarına girmeyeceğim. Günümüzde bunun zor olduğunu biliyorum. Asıl mesele Boykot;

 

Küçüklüğümden beri boykotlar hakkında hatırladığım en önemli  şey devam edememesi oldu. Hiç başlayıp da devam eden boykotumuz olmadı. Hep yeni başlayan, kısa süren, çabuk biten boykotlarımız vardı.

 

Bir hevesle incelediğimiz ürün boykot listeleri, sosyal iletişim araçlarında köpürttüğümüz fırtınalar, boykot edeceğimiz ülkelerin geçmişindeki katliamlar hakkında uzun uzun yazılar… Sonuç;

 

Aradan geçen 2-3 gün süre zarfında değişen gündem ve normale dönen gündelik hayat. Ciddiyetle devam ettirenleri ayrı tutuyorum. Ama gözüken o ki biz boykot işini pek beceremiyoruz.

 

Fransız Mallarını En İyi Kim Boykot Etti 

 

Tarihimizde boykotun hakkını verenleri hatırladıkça içim biraz rahatlıyor. Mesela Sütçü İmam ve Kurtuluş Savaşındakiler. Ülkede bir tane bile Fransız Malı! bırakmamışlar. Biz daha hakkıyla ürünlerini boykot edemiyoruz.

 

Bugünlere dönecek olursak, son boykot kararının hemen ardından pasaport ihalesi Fransızlara verildi. Tıpkı daha önceki boykot kararlarından sonra verilen ihaleler gibi. Pasaportta bir kimlik olduğuna göre, resmi olarak kimliklerimiz de bile söz sahibi olmaya başladılar diyebiliriz.

 

Sonu Nereye Varacak.

 

Bazen domino taşlarının kaderi bir önceki taşın direncine bağlıdır. Sağlam duran her taş kendinden sonraki tüm taşları kurtarabilir. Sağlam duramazsa, kendinden öncekinin yıkıcı gücüne eklenerek düşmeye devam eder. En sonunda da hepsi devrilir.

 

Bu gibi meselelerde hakkımızı daha iyi aramadıkça, yıldırıcı tavır ortaya koymadıkça taşlar hem bizim üzerimize hem de gelecek nesillerin üzerine yıkılmaya devam edecek. Bu işin sonu nereye varıyor Kurtuluş Savaşında gördük. Sonradan büyük bedel ödemek yerine, başta biraz dirayet ederek atlatabiliriz...

 

Sık kullanılanlar listesine eklediğimiz ürün boykot listelerinin kalbimize eklenmesi dileğiyle...

 

twitter.com/rapolyon

rapolyon@gmail.com

 

 

       

Devamını Oku

Sen Elmayı Seviyorsun Diye...

 

Narsistlere sordum… 

Sen elmayı seviyorsun diye elma da sizi sevmek zorunda mı?

Ben sevilmeyecek insan mıyım, beni sevmeyen ölsün, dediler…

Pragmatistlere sordum…         

Sen elmayı seviyorsun diye elma da sizi sevmek zorunda mı ?

Para veriyoruz, pazardan kurtarıyoruz. Evin en serin yerinde saklıyoruz. Tabi ki sevecek, dediler…

Ak Partililere sordum…

Sen elmayı seviyorsun diye elma da sizi sevmek zorunda mı ?

Ben bilmem partim bilir, dediler…

Chplilere sordum

Sen elmayı seviyorsun diye elma da sizi sevmek zorunda mı ?

Benim adım Kemal, sevmezse istifa ederim, dediler…

Mhplilere sordum….

Sen elmayı seviyorsun diye elma da sizi sevmek zorunda mı ?

Ya sevecek ya terk edecek. Dış mihraklı ithal elmalar tabi ki bizi sevmez, Amasya elması ile Kızıl Elma bize yeter, dediler...

Mecnunlara sordum…

Sen elmayı seviyorsun diye elma da sizi sevmek zorunda mı ?

Sevmezse de olur. Leyla beni sevmedi diye mi çöle düştüm. Çöldeki her kum tanesi kadar kalbim olsa yine bedenimi Leyla için sahraya ekerdim, dediler…

 Aşka sordum…

Sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmek zorunda mı ?

Sevmek zorunda değil. Karşılıksız sevda da benim mevsimlerimdendir. O mevsimde; ilkbaharda açılan çiçeklere inat sonbaharda dökülen yapraklar kadar dudaklara süzülen yaşlar vardır. İşin içinde ben varsam eğer; çiçek açmaya da yaprak dökmeye de değer. Aşk olsun, dedi... Olsun dedim…

Dervişler dergâhına girdim.

Yedi dervişi bir kilim üstünde otururken gördüm. Yedi dervişe bir kilim az değil mi, dedim. Yedi dervişe bir kilim bol gelir, iki hükümdara bir dünya az gelir, dediler…

Peki sen elmayı seviyorsun diye elma da sizi sevmek zorunda mı, dedim… Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü, varsın elma bizi sevmesin, biz onun yerine de severiz, dediler...

 

                                              rapolyon@gmail.com

                                              twitter.com/rapolyon

 

Devamını Oku

Çölde Düşen Türk Helikopteri.

Düşünün, helikopteriniz uçsuz bucaksız sahra çölünde sıcağı motoruna çeke çeke ilerlerken arıza yapıyor ve düşüyor. Helikopterden kurtulan bir siz varsınız ve önünüzde de kumdan tepelerle dolu koskoca çöl.  Herhangi bir iletişim olanağınız  yok, yiyeceğiniz yok, suyunuz yok, umudunuz da tükenmek üzere. Bu vaziyette dayanabildiğiniz kadar dayanmaya çalışıyorsunuz….

Tam her şey bitti derken, elinde yiyecek ve su ile birisi karşıdan beliriyor. Anların içerisindeki o en zor anda, umudunuzu karanlık kapladığında; karşıdan gelen kişi ile belki de ömrünüzde yaşamadığınız sevinci yaşıyorsunuz. Ancak gelen kişinin size bir şartı var. Yiyecek ve su vermek için sizden tüm servetinizi istiyor. Sadece bu koşulla yardım edeceğini söylüyor. Şuna eminim ki; gözümüzü kırpmadan evet derdik. Koca bir serveti bir bardak suya, iki lokmaya feda ederdik. İşte o zaman bunların ne kadar değerli olduğunu bilir ve israf konusunda daha temkinli ve hassas davranırdık.

Bu anlattığım hikâye çok uçuk gelmesin. Bu zor anları, her gün birisinin gelip de bir lokma ekmek, bir bardak su ile kendisini kurtarmasını bekleyen insanlar var. Hem de bu insanların bir lokmaya feda edecekleri servetleri de yok. Yardım eden insanlığından edecek…

Bu zor anların yaşandığı, ölüm ile kalım arasındaki salıncağın iki lokma ekmeğe bir yudum suya bağlandığı yer: Somali Çölü. Coğrafi açıdan orası bir çöl değil elbette ki, doğanın değil insafsızlığın çöle çevirdiği bir yerden bahsediyoruz. Birileri daha çok kazansın diye birilerinin  daha çok kaybettiği insanların ülkesi…

Orada yaşananların sorumluları belli,  Avrupa birinci derecede suçlu. Bölgenin ekonomisini ve iç işlerini kendi çıkarları için şekillendiren ülkeler, yaşanan sıkıntılarda en önemli etken. Afrika için üzerimize düşeni yerine getirirken, insanları "açlıktan ölmeye" mahkûm eden sistemin neresinde durduğumuzu da düşünmemiz lazım. Yaşanan sıkıntıların sebebi biz değiliz elbette. Sebep olanların duyması gereken pişmanlığı kendi üzerimize alma gibi bir niyetim de yok tabiki. Bizim pişmanlığımız; gözünü hırs bürümüş ülkelere  tavır koyamayışımızdan, israf konusunda yeteri kadar ulusal  bilince ulaşamayışımızdan ve bu gibi konularda duyarlılığın genelde Ramazan ayı içerisinde kalmasından dolayı olabilir.

Herkes kendi çölünü de, kendi vahasını da içinde taşıyor. Hangi taraf baskın gelirse çevresini  de içi gibi yapmak için uğraşıyor. Orda yaşananlarda belki bu yüzden, içi çölleşmiş insanların geride bıraktıklarını duyarlı insanlar yeşertmeye çalışıyor. Şu sıralar yoğun bir şekilde kampanyalar devam ediyor. Yapılan her yardımda bir insanın kurtulabileceğini, aslında yapılan her yardımın öncelikle insanın kendisi kurtaracağını unutmamak dileğiyle…

Diyanet için  AFRIKA yazıp 5601

Kızılay için AFRIKA yazıp 2868

İHH için AFRIKA yazıp 3072

Kimse yokmu için ACLIK yazıp 5777

168 ücretsiz Bağış ve Danışma Hattı 

  

 

Devamını Oku

Yargıda Da Şike Var.

 

 Ne olacak bu Türk Futbolunun hali diye kara kara düşünürken, futbolda şike mi vardı yoksa şikede futbol mu oynandı diye gazeteleri okurken,  gerçekten de top yuvarlak mı yoksa muallak mı diye sorgularken, şikenin nerelerde olduğunu buldum. Genelde uzakta arananlar en yakında olup bakılmayanlardır. Kendimi şikenin içinde, içimde de bol bol şike buldum. Hatta seve seve yaptığım, yaptığımız şikeler bile var. Hepimiz bu işin içindeyiz. İşin ucu yargıya bile uzanıyor. Evet, yargıda da şike var Hem de çok derin ve etkili bir oluşum. Şike iddialarıyla meşgul olan gündemde, şikeye başka bir gözle bakalım.

 

Ülkemizin Yargı Sisteminden bahsetmiyorum. Bu konuda Yargı Sistemimize herhangi bir haksız ve delilsiz  ithamda bulunup, soruşturma kapsamında içerde olan yönetici ve futbolcuların yanına " taraftar " kontenjanından girmeye niyetim yok. Benim bahsettiği yargı; kişisel yargılar. Şike yapanda her zamanki gibi içimizdeki duygular. Düz manasıyla şike;  menfaat sağlamak için sonuca haksız yere etki etmek. Yani bazı duygusal çıkarlarımız için bizde mantığımıza etki ediyoruz. Gerçeği görmezden geliyoruz ve gerçeğe aykırı davranıyoruz. Bir manada şike yapıyoruz. İtiraf edelim, hepimiz az veya çok, duygularımızı kişisel yargılarımıza karıştırıp bazen adil hükümler, makul kararlar, doğru tepkiler veremiyoruz ve duygusal şikeye karışıyoruz. Duygusal çıkarlarımız için mantıklı kararlar vermekten kaçınıyoruz.

 

Bazen kırmamak için, bazen zor bir durumdan kurtulmak için, bazen sevdiğimiz insanın gözüne girmek için, bazen de sevmediğimiz birine battal boy kulp giydirebilmek için gerçekle olan sınavımızda gerçekten şike yapıyoruz. Yalanı kimse sevmese de, sigara gibi sevmeyip de bazen dilimizde dumanı pembeyalanlar tüttürüyoruz. Sempatimiz; doğrudan, nefretimiz; makulden ayırabiliyor bizleri. Sevdiğimiz insanlara kalbimizde yakut işlemeli, zümrüt oymalı tahtlar; sırmalı kaftanlar hazırlarken, sevmediğimiz insanları hayalimizde yatıracak çivili yataklar, dilimizle atacak kocaman kocaman taşlar arıyoruz. İşin aslı, duygularımıza kapılmak bazen hoşumuza gidiyor. Çünkü toplum olarak duygusalinsanlarız biz. İki tatlı söze, bir gülüşe mantığını bir yana koyup heybesinde sevgisinden başka bir şey olmadan yollara düşen insanların hikâyeleriyle dolu tarihimiz var. Şikeye bu gözle bakacak olursak;

 

Aşkın olduğu yerde mantık aranmaz derler. O sebepten aşkta; duyguların mantığa şikesidir.

Sevilenden gelen bir tebessüm dağları deldirecek kadar güçlü teşvik primidir.

Şairler şikeye, kafiye ve mısralık eden suç ortaklarıdır

Mantığımıza rağmen duygularımızla yaptığımız en tatlı gelen şike aşık olmaktır…

Senin güzelliğin beş para etmez benim sana aşkım olmasa, demiş şair. Buda duygusal şikenin itirafıdır…

Kuzgunayavrusu şahin gözükür, demişler. Buda atasözlerine karışan duygusal şikenin ispatıdır…

Gönüller bir olunca samanlık seyran olur, demişler. Buda duygusal şikenin imar yasasına muhalif tavrıdır…

Deveye sormuşlar boynunun neden eğri, diye. Nerem doğru ki, demiş. Buda şikeye bulaşmamış devenin gerçekçi davranışıdır…

 

Gönül şikelerinizin, şikeste bestelere dönüşmemesi dileğiyle...

 

                                                 rapolyon@hotmail.com

                                                 twitter.com/rapolyon

Devamını Oku

Maaşlı Deli Dumrullarla Sonucu Belli Maçlar.

Maaşlı Deli Dumrullar üniversitenin kapılarını tutmuş. Giriş çıkışlar kontrol altında. Soğuktan hançerli üniformalı bakışlar buz yanığı kesikleri saplaya saplaya başörtülü öğrencileri süzüyorlar. Tavır ve edalarına bakacak olursanız; insanlığın son kalesini savunur gibi ciddi bir çehre ile çerçevelenmiş, etten örülü duvar gibiler.

 

Başörtülü öğrenciler yavaş yavaş kapıya yaklaşıyor. Kapı önünde önce ufak bir tartışma başlıyor. Ardından da gürültülü bir kargaşa, itişme-kakışma ve ağlaşmalarla dolu arbede yaşanıyor. Toz toprak içinde sürüklenen öğrenciler, atılan çığlıklar, gazetecilerin flaşları önünde en doğal haklarından mahrum bırakılan ülke insanları...

 

Arbedenin galibi her zamanki gibi maaşlı Deli Dumrullar oluyor. Emir büyük yerden, onların da yapacağı bir şey yok. Başörtülü öğrencileri üniversite kapısından içeri sokmuyorlar. Ne de olsa birileri kuralı koymuş; ya açıp gireceksin ya başını eğerek çıkıp gideceksin. Kimsenin hak etmeyeceği muameleye maruz kalmanın bıraktığı yürek sancısıyla ve haklı olmanın zarif gururuyla gerisin geri üniversitenin kapısından dönüyorlar.

 

Bu olayların yaşandığı tarih çokta uzak değil. Bu yaşananlar; ötekileştirme çabalarının en koyu demli döneminde, yani 28 Şubat sürecinde yaşananlardan bir kesitti. Kutuplaştırma siyaseti üzerine kurulan ve bu minvalde yapılan her yanlışın doğru gibi gösterildiği bir dönemin zihinlerde kalan anılarıydı. Zarar çok büyüktü; toplumsal barış hırpalanmaya çalışıldı, ülkenin maddi ve manevi kaynakları gereksiz yere harcandı, eğitim sisteminde yapılan oynamalarla çoğu öğrencinin gelecek planları zorunlu ve haksız yere değiştirildi, istikrarsızlık yüzünden yeni ve derin krizlere kapı açıldı, uluslararası alanda ülke imajı büyük yaralar aldı... Oruç tutmadı diye dövüldü ve başı kapalı diye tartaklandı haberleri üzerinden fırtınalar koparılmaya ve hassasiyetler üzerinden oyunlar oynanmaya çalışıldı. Bir nevi fetret dönemine sokulmaya çalışılan ülkede nefret edebiyatıyla suni kamplaşmaya zemin arandı.

 

Bugünlere gelecek olursak o karmaşık dönem büyük oranda atlatıldı. Fakat, o dönemde zirveye çıkartılan bazı sıkıntılar hala devam ediyor. Bunlardan biri de kamusal alan yasağı. Unutulmuş olması, gündemden düşmesi, manşetlerden eksilmesi sorunun çözüldüğünü göstermiyor. Hala yasak yüzünden işinden atılanlar var. Bazı üniversitelerde sıkıntı ara arada olsa devam ediyor.

 

Kimine göre hükümet bu soruna eğilmek istemiyor, kimine göre de hala gereken uzlaşma sağlanmadığı için ellerinden bir şey gelmiyor. Sebep her ne olursa olsun, gözüken sonuç "çözümsüzlüğün sürdüğü". Diğer tüm ülke sorunlarında olduğu gibi bu sorunda çözümsüzlüğün insafına bırakıldığında, her an mağdur olma potansiyeli taşıyan binlerce insanı bağrında taşıyor. Ateş eskisi gibi harlamasa da közü bir köşede gizli gizli yanıyor. Herkesin rahatsız olduğu bir durum olmasına rağmen duyarlılığın az olmasıyla da çözümsüzlük kazanıyor. Bu ve bu gibi ülke sorunlarındaki sıkıntı da buradan kaynaklanıyor.

 

Bu sorununun unutulmadığını göstermek amacıyla kurulan bir sivil inisiyatif daha var. Adı, Sarı Eylem. Mağdur olsun olmasın duyarlı insanların katılımıyla kurulan ve büyüyen bir oluşum. Bu ve bunun gibi oluşumlara destek verildikçe, duyarlılık gösterildikçe, toplumu rahatsız eden her sorun çözümsüzlüğün insafına bırakılmadan aşılacaktır. Uzlaşma, sadece dilde kalıp eyleme dökülmedikçe, gönülleri memnun eden çözümler değil, dilleri tatmin eden söylemlerden öteye geçilmez...

 

Başkalarının sıkıntılarına seyirci kalmamak dileğiyle...

 

rapolyon@gmail.com

twitter.com/rapolyon

 

 

Devamını Oku

Sağ Duyu Barajını Geçemeyenler.

 

Takım elbiselisiyasigladyatörlerin, halkın gözüne girebilmek için birbirleriyle girdikleri kıran kırana miting mücadeleleri bitti. Birbirlerine karşı; kolezyum meydanlarındakiler kadar sert, halka karşı ise; zarafeti kıskandıracak letafetle, hitabeti imrendirecek  belagatle ve vaatler dolusu söylemlerle seçim sürecini atlattık.

 

Halkın nazarında değil de; medya, akademisyenler, yanlı kuruluşların dev aynasında oy büyüten partilerin gerçekteki durumu ortaya çıktı. En iyi ölçü aracı olan seçim sandıklarında, halk tarafından kendilerine  uygun görülen ölçü biçildi.  Şölen bitti, mitingler dağıldı. Şimdi yeni bir sayfa açılıyor. Seçimin, ülkemiz geleceği için güzellikler getirmesini temenni ediyorum. Partilerin değil de vatanımızın kazanacağı bir seçim sonucu olması dileğiyle...

 

Çok partili koalisyonlardan sıkıntı çekmiştik. Dokuz senedir süren tek parti iktidarı ve toplumun bunu benimsemesi, alışması, devam ettirme isteği vardı. Artık toplum çok partili koalisyonlar istemiyor. Ne olursa olsun tek parti olsun, diyen bir görüş hakim ülkede. Diğer partilerin bu durumu göz önüne almaları lazım. Çıtanın yükseldiğini ve toplumun bu alışkanlığına uyacak söylem ve eylemleri geliştirmeleri lazım. Diğer türlü sürekli muhalefette kalacaklar ya da konjonktür gereği iktidar partisinin karşılaştığı ve aşamadığı sorunların doğmasını bekleyip muhalefet olmanın avantajıyla oylarını yükseltecekler.

 

Seçimi galibi şüphesiz ki belli. Genelde galiplerin payına övgü, mağlupların payına düşen yergidir. Altı okuna, eleştiri oklarının yağmur gibi yağacağı bir parti var. Değişimi kendi içerisinde yapamadığı için, söylemlerinin içini dolduramadığı için, blok oylarına diğer partilerin oyunu katamadığı için; içten içe, için için kaynama sinyallerini şimdiden veriyor bile. Parti eleştirilerini ya da övgülerini bir kenara bırakacak olursak, partileri eleştiren bazı medya kuruluşlarının ve yazarların da eleştirilmesi gerek.

 

Öncelikle, benimsedikleri parti dışındakilere oy verenleri hala küçük görme bağnazlığına düşenler, çağ dışılıkla itham edenler, " koyun sürüsü " gibi görenler ve bunları akademik terimlerle, kıvrak zekanın ürünü sandıkları çok manalara açılabilen lafazanlıklarla; özünde, demir gibi değerli olmayan ama süslenince estetik biçim kazanan fikir ferforjeleri ile yapanlar sınıfta kaldı.

 

Hangi partinin taraftarı olursa olsun, diğer partililerin toplum nazarındaki yerini küçük düşürmek için ispatlanmamış söylentileri, itham kabilindeki meseleleri, zan dozajı yüksek iddiaları olmuş gibi gösterenler sınıfta kaldı.

 

Toplum mühendisliğine soyunup tutarsız anketler yayınlayanlar, korku öğesini dillerine yo-yo yapıp halkı yönlendirmeye çalışanlar, endişe tüccarlığı yaparak ülke insanının kalbine dikenli tel çekenler sınıfta kaldı. Benimsedikleri partiyi de yanlış yönlendirerek en büyük zararı onlara verdiler. Muhalefetin gözünün kapanmasına sebep oldular. Bilinçli muhalefetin önündeki en büyük engel onlar oldular.

 

Toplum ne istediğini, ne istemediğini iyi biliyor. Toplumun değil de kendi isteğinin peşinde koşanlar, toplumu kendilerine göre uyarlamaya çalışanlar, kendi fikir tornasına göre farklılıkları tesviye etmek isteyenler hep sınıfta kalacaklar. Müzmin tavırları sağ duyu barajını aşamadığı için hep yerinde sayacaklar. Onlara inanları, samimiyetle peşinden koşanları da yerinde saydıracaklar...

 

Ülke kazançlarının kişisel kazançlara üstün gelmesi dileğiyle...

 

                                                                                  rapolyon@gmail.com

                                                                                  twitter.com/rapolyon

 

 

Devamını Oku