Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

KUKA’NIN SAĞLIK ÖYKÜLERİ (ÇOCUK ÖYKÜ KİTAPLARI)

Hastalıklar ve tedavileri özen ve dikkat isteyen bir konudur. Hastalıklardan korunma için yapılan uygulamalar kişilerin kendilerine yapabilecekleri en büyük iyiliklerden biridir. Hastalıklar konusunda yapılan bilinçlendirme çalışmaları günümüzde oldukça fazla ancak yapılan çalışmalar değerlendirildiğinde bu bilinçlendirme çalışmalarının bazı konularla sınırlı kaldığını, çoğu konunun ise gölgede bırakıldığını görüyoruz. 

Sağlık ve hastalıklar konusunda bilinçlendirme çalışmalarını sadece yetişkinler üzerinden değil, çocuklar üzerinden yapmak hem işin ciddiyetini hem de kalıcılığını sağlamak açısından önemlidir. Çocukların bilinçlendirilmesi noktasında maalesef çok fazla yol kat edemediğimiz ortada. Özellikle okul öncesi ve ilkokul dönemindeki çocuklarımıza bu konuda öğretici çalışmalar yapmak hem sağlıkçılar olarak bizlerin hem de eğitimcilerin görevleri. Bu yaş çocuklarına yönelik hazırlanacak sağlık içerikli öykü kitapları, bilinçlendirme noktasında büyük faydalar sunmaktadır. Ancak halihazırda yayımlanmış kitaplar incelendiğinde bu yaş grubuna yönelik çıkarılmış sağlık içerikli öykülerin kişisel hijyen, beslenme gibi konularla sınırlı kaldığını daha fazla ileriye gidilmediğini görüyoruz. Çocuklarda gereksiz antibiyotik kullanımından tutun da göz tembelliği, dişin yerinden çıkması ve diş kırıkları, uzun süre çiş tutma alışkanlıkları, katkı maddeli gıdaların tüketilmesi sonucu oluşan alerjik hastalıklar gibi pek çok konunun özellikle bu yaş grubunu fazlasıyla tehdit ettiğini ve maalesef ailelerin bu konularla ilgili ya hiç bilgi sahibi olmadıklarını ya da yanlış bilgilere sahip olduklarını gözlemliyoruz. 

Önceki yıllarda 7.000 ilköğretim öğrencisi üzerinde yaptığımız göz tembelliği ile ilgili çalışmamamızda durumun vahametini daha yakından tecrübe etme şansımız oldu. 100 öğrenciden birinde göz tembelliği vardı ve çocuklar bu hastalığın ne olduğunu bile bilmiyordu. Göz tembelliğinin erken dönemde teşhis edilmesinin tedavi açısından ne kadar önemli olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu hastalıktan kurtarabileceğimiz çocuk sayısını lütfen sizler hesap edin. 

Basit tedbirlerle, basit birkaç bilgilendirmeyle çok sayıda çocuğumuzun hayat kalitesini artırabilir ve onları daha büyük hastalıklara sürüklenmekten kurtarabiliriz. Bu konuda her birimiz üzerimize düşen görevi yapmakla yükümlüyüz. İşte bu amaçla daha önce yazılmamış ancak mutlaka bilinmesi gereken bazı başlıkları konu olarak seçip ilkokul düzeyindeki çocuklarımız için bir kitap dizisi hazırladık. Kitapların başkahramanı ilkokulda okuyan “Kuka” adındaki bir kız çocuğu. Kuka’nın hem kendi yaşadığı hem de arkadaşlarının yaşadığı hastalıklar konu ediliyor öykülerde. “Kuka Çişini Tutuyor” adlı ilk kitapta çiş tutmanın zararlarından, uzun süre çiş tutma alışkanlığından sonra ortaya çıkabilecek hastalıklardan, gün içerisinde tüketilmesi gereken su miktarından vs. söz ediliyor. Kitabın sonunda öyküyü okuyan çocuklara yönelik küçük bir test ile öğrendikleri bilgiler sınanıyor. Yakında yayımlanacak olan ikinci kitapta ise düşme sonrası ön iki dişi yerinden çıkan Kuka’nın dişlerine doğru müdahale ile nasıl kavuştuğu anlatılıyor. Resimli öyküler olarak hazırlanan serinin kitap çalışmaları devam etmekte. 

Çocuklarımıza yapabileceğimiz en büyük iyilik onlara sağlıklarını korumanın önemini anlatmak ve bedenlerine gereken özeni göstermelerini sağlayabilmektedir. Bu bilinci ne kadar doğru şekilde verebilirsek o kadar büyük iyilik yapmış oluruz onlara. Eğer sizler de eğitimciler olarak öğrencilerinize, ebeveynler olarak çocuklarınıza sağlık bilinci kazandırmak istiyorsanız Kuka’nın öyküleri ile çocuklarınızı bir an önce tanıştırın.

 

Devamını Oku

İmgelerle Hastalıklar

İmgelerle Hastalıklar 

Eğitimde beş duyumuzu ve sezgimizi ne kadar iyi kullanabilirsek bilgilerin akılda kalıcılığını o kadar sağlarız. Ne yazık ki duyularımızı kullanma konusunda işitme duyusunun lehine bir orantısızlık vardır. Çoğunlukla işitme duyumuz kullanılmaktayız. Biraz abartılı olsa da “bir kulaktan öğretilenler öbür kulaktan çıkıyor” sözünde doğruluk payı var.

Aşağıdaki iki örnek daha açıklayıcı olabilir.

Çölyak hastalığı bilir misiniz? Hani şu buğdaydan üretilen ürünler yenildiğinde rahatsızlığın ortaya çıktığı bu ürünlerden sakınıldığında ise hiçbir şikâyetin olmadığı durum. Bu hastalığı basitçe bir görselle şöyle anlatabilirsiniz. Buğday başakları çizip üzerine kırmızı renkle bir çarpı koyarsanız istenen maksat kolayca anlatılabilir.

Beş yaşında diyabet hastası olan çocuğa diyabeti bir resimle anlat denildiğinde şöyle bir resim çizmiş. Kapkara bir uzay ve uzaya doğru giden beyaz renkli bir insülin füzesi.

İşte bazen onlarca kelimeyle anlatacaklarınızı bir görsele kolayca anlatıp akılda kalıcılığı artırabiliriz.

Tıp eğitimini daha keyifli, daha kolay, daha akılda kalıcı olmasını sağlamak amacıyla hastalıkları görselle anlatma yarışmaları düzenledi.

İlki 2015 yılında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Dilek Özcengiz, ikincisi 2016 yılında Biruni Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Adnan Yüksel’in destekleriyle İmgelerle Hastalıklar yarışmaları başarıyla yürütüldü. Bakalım 2017 yılında hangi üniversiteye nasip olacak. Dünyada örneği olmayan bu yarışmanın gereken ilgiyi görmesi en büyük dileğimizdir.

Tıp eğitimine katkısı dışında yarışmanın şu faydaları da düşünülebilir: Tıbbi görsel eğitim materyallerin artırılması, sanatçıların görsel faaliyetlerini tıp eğitimine yönlendirilmesi, genç yetenekleri tıbbi görsel alana kazandırmak ve desteklemek, görselleri topluma sunarak sağlık okuryazarlığı düzeylerini artırmak.

Bu vesile Ramazan Bayramınızı kutlarım.

 İmgelerle Hastalıklar 2016 kitabına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz ve isterseniz bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

www.imgelerlehastaliklar.org

 veya

 https://m.youtube.com/watch?feature=youtu.be&v=Oo3Q_NsVGDw

 

 

.

G

 

 

 

Devamını Oku

SAĞLIK BAKANLIĞI ve İLAÇ REHBERLERİ

Hekimlerin hastalarına ilaç yazarken başvurduğu ilaç rehberleri ürünün adı, piyasaya sunum şekli, hangi şekillerde kullanılması gerektiği gibi birçok konuda hekime yol gösterici, işini kolaylaştırıcı önemli rehberler durumdalar.

Hekimlerin işlerini kolaylaştıran ve masa başı kitabı olması gereken bu rehberler, çalışmalarda kolaylık sağlasa da maalesef eksik ve yanlış bilgiler içeriyor. Özel sektör tarafından çıkarılan ilaç rehberlerinde sorun yaratabilecek çok fazla bilgi eksikliği ve yanlışları var. Piyasada çeşitli yayınevleri tarafından çıkarılan bu rehberleri, resmi bir kaynak tarafından çıkarılan başka alternatifleri olmadığı için bizler de tıp eğitimde kullanıyoruz. Eğitim sırasında rehberdeki hata ve eksiklikleri göremeden de geçemiyoruz. Örneğin; eğitimlerimiz sırasında öğrencilerimize sıklıkla hatırlattığımız bir bilgi vardır, çocuk hastalara yazılan ilaçların yaşlarına göre değil kilogramlarına göre yazılması gerektiğini söyleriz. Bunu tıp eğitiminde bu şekilde öğretiriz ancak piyasadaki ilaç rehberlerinde, “Üç yaşından küçüklere yarım ölçek, 5 yaşından büyüklere bir ölçek” gibi ifadeler yer alır. Hâlbuki çocuklara verilecek ilaçlar yaşlarına göre değil ağırlıklarına göre reçete edilmelidir. Çünkü üç yaşındaki bir çocuk da beş yaşındaki bir çocuk da 15 kilogram olabilir. Rehberde bu ve buna benzer birçok bilgi yanlışı yer alıyor. İlaç rehberlerindeki bir diğer sıkıntı da ilaçların hızla değişim göstermesine rağmen bilgilerinin güncellenmemesi sıkıntısı.

         Mevcut sıkıntıların çözümü çok da zor değil. Bu rehberlerin Sağlık Bakanlığı bünyesindeki resmi bir birimden çıkarılması, eğer özel sektör tarafından basımı gerçekleştirilecekse Sağlık Bakanlığının onayıyla bu işin yapılması gerekiyor. Rehberlerdeki bilgi güncellemeleri aynı resmi kaynaklarca yapılıp çıkarılan rehberler hekimlere ücretsiz ya da maliyetine ulaştırılır, elektronik ortamda da hekimlerin kullanımına sunulursa konuyla ilgili sıkıntılar büyük ölçüde ortadan kalkacaktır. Bu sistemin oturması durumda hem bilgi yanlışlarının hem güncellenmemiş bilgilerin önüne geçilmiş olacak hem de daha güvenilir kaynaklar hekimlerin kullanımına sunulacaktır. Ayrıca elektronik ortamda paylaşıma sunulan bu rehberler elektronik reçete (e-reçete) uygulamasıyla da entegre olabilecektir.

Yetkililerin bu konuya hassasiyet göstermesini bekliyoruz.

 

 

 

 

Devamını Oku

SOSYAL SORUN ÇÖZME BECERİ DERSİ

ABD’de bazı büyük marketlerin uyguladığı bir satış politikası vardır. Ürünlerine fazlasıyla güvenen bu marketler müşteriye ürünü sattıktan sonra geçen ilk üç ay içerisinde hiçbir gerekçe gösterilmese bile ürünü sorgusuz sualsiz iade alabiliyorlar. Bizdeki sistemden çok farklı bir uygulama yani. Bir televizyon aldığınızı düşünün, bu ürünü açıp kullandınız, cihazın çalışmasıyla ilgili bir sorun yok, gayet iyi çalışıyor, arızası yok, görüntüsü net, ekran boyutu iyi vs. Yani bir televizyondan beklediğiniz bütün ihtiyaçları karşılayan bir cihaz. Ancak siz tüm bu olumlu özelliklerine rağmen ilk üç ay içerisinde ürünü sevmediğinizi, aldığınız için pişman olduğunuzu ya da üründen sıkıldığınızı fark ettiniz. Bu durumda yüklediniz televizyonunuzu aracınıza, tuttunuz marketin yolunu. Bizde olsa ne kadar büyük bir sıkıntı çekebileceğinizi tahmin ediyorsunuzdur sanırım ama bahsettiğim marketlerde durum hiç de zor değil. Size tek bir soru sormadan ürününüzü geri alıyorlar. Bu satış politikasında market, müşterisine temel olarak şu mesaj veriyor: “Ben ürünüme güveniyorum. Kaliteli olduğunu biliyorum, sana sorun çıkarmayacağından eminim ama tüm bunlara rağmen istemiyorsan sorgusuz iadesi alabilirim.” Suiistimale açık bir durum mu bu? Evet, suiistimal edenler olabiliyor ancak politika marketin güvenirliliğini ve müşteri sayısını artıran bir politika aslında.

         Sorgusuz iade başlığıyla market örneğinden girdiğim yazımı birebir bağlantı kuramayacağınız ama mantığın ortak işlediğini düşündüğüm başka bir konuyla ilişkilendireceğim şimdi. İlişkilerdeki aşırıya kaçan sahiplenme, sorgulama ve bağımlılık konusuna. Çok dertli olduğumuz ve zihnimizde fazlaca büyüttüğümüz bir konu duygusal ilişkilerin sürdürülmesi ve sonlanmasındaki süreçte yaşanan durumlar. Her konuda hayatı zorlaştırdığımız ortada, özellikle duygusal ilişkilerimizde bu zorlaştırma hâli had safhada. Biten ilişkiler sonrası yaşanan şiddet haberlerini okumadığımız, izlemediğimiz gün neredeyse yok gibi. Bu haberler sadece boşanmış çiftlerle ilgili şiddet haberleri değil. Aralarında maddi bir çıkar olmadan, evlilik, çocuk gibi sorumlulukları henüz üstlenmemiş, tamamen duygusal beklentiler üzerine bir araya gelmiş kadın ve erkeğin bir süre devam eden ama sonrasında bir noktaya varamayacağını görüp ilişkiyi bitirmek istediği durumlarda da aynı şiddet haberlerini okuyoruz. Duygusal ilişkilerin bitme sürecinde yaşanan fiziksel ve ruhsal taciz durumları âdeta olağan bir durum gibi algılanmaya başlandı toplumumuzda. “Ya benimsin ya kara toprağın.” klişesi bu coğrafyada aşırı sevginin bir göstergesi ve olmazsa olmazı olarak görülüyor. Böyle bir mantık hiçbir şekilde kabul edilemez. Değişik nedenlerle bir ilişkinin bozulduğu, taraflardan birinin ilişkiyi sürdürmek istemediği bir durumda pek tabii kendini terk edilmiş, ortada bırakılmış hisseden taraf olacaktır. Ayrılığın ilk zamanlarında kabullenmede zorluklar yaşanması da muhtemeldir. Ancak bunu trajik bir hale getirip intikam duygularıyla yanıp tutuşmak, bitmek bilmeyen sorgulamalar içerisine girmek, karşı taraftan sürekli açıklama istemek süreci daha karmaşık hale getirmekten başka bir işe yaramaz. Ayrıca bu süreçte terk edildiğini düşünen taraf, “O kim oluyor da beni terk ediyor, hangi gerekçeyle bana bunu yapar?” sorularıyla beynini meşgul ettiği sürece egosunun boyunduruğundan kurtulamaz, hırsının batağında kendi kendini yiyip bitirir. Hem kendine hem de karşı tarafa ciddi zararlar verir. Zaman kaybından ve hayatı ertelemekten başka da bir işe yaramaz.

         İnsan ilişkilerinin hele de duygusal ilişkilerin karmaşıklığını biliyoruz, ilişkilerde yaşanan sorunların tek bir çözümünün olmadığını da. Market örneğinde verdiğim sorgusuz iade tamlamasının duygusal ilişkilerdeki uygulanabilirliğinin kısıtlılığını da. Ancak hayatı biraz da olsa basitleştirmeye ihtiyacımız var. Çok fazla sorgulamadan, hırslarımıza yenilmeden ve özgüven sorunları çekmeden sorunu kolay yoldan ve en az zararla çözmeye odaklanmalıyız. Duygusal bir ilişkide yaşanan sorunları algoritmik olarak çözümlersek eğer, önümüzde sorun yaşayan iki taraf var. Her iki taraf başlangıçta sorunu çözmek için karşılıklı konuşup yanlış anlamalar varsa çözüm bulmaya çalışabilir. Bu çözüm olmazsa kadın ya da erkek birlikte güvendikleri bir hakem seçerek sorunlarına çözüm arayabilirler. Bu da bir çözüm getirmez, taraflardan bir hâlâ ilişkinin bitmesini isterse terk edildiğini düşünen taraf durup mantıklı bir şekilde düşünmeli, fiziksel ve ruhsal şiddete başvurmak yerine, “İstenmiyorsam gitmeyi de bilmeliyim.” diyebilmelidir.

 

Duygusal bir olayı algoritmik mantıkla çözmek işlerimizi büyük oranda kolaylaştıracaktır. Ancak işin en önemli noktası bu mantığı çocuklara erken dönemde öğretmemizin gerekliliği. Okullarda çocuklarımıza “sosyal sorun çözme beceri dersi” okutulabilir. Bu ders sayesinde bu ve benzeri birçok sorunu çözme becerisi çocuklara erken yaşta kazandırılabilir. Elbette bu dersin konuları çocukların yaşına göre değişecektir. Yazımda bahsettiğim konu erken ergenlik dönemindeki çocukların ders konusu olabilecek bir konu. Nasıl ki okullarda havuz, tren problemleri gibi matematik problemleri çözmeyi öğretiyorsak benzer şekilde yaşa uygun olacak şekilde sosyal problemleri de çözmeyi yönelik beceriler de kazandırmalıyız. Bu dersin istenen düzeyde işlenmesi kadına şiddet, çocuk istismarı, iletişim problemleri gibi birçok toplumsal sorunun da çözümünü kolaylaştıracaktır.

Devamını Oku

KÖK’TEN DEĞİŞEN HAYATLAR

         Hayat… Doğumumuzla bindiğimiz koşuşturmaca trenindeki pencereden bakarken gözümüzün önünden hızlıca akıp giden, kıymetini onu kaybettiğimizde anlamaktan korktuğumuz “iki yokluk arasında var olma hâli"... Ne yazık ki bize bağışlanmadığının, sadece ödünç verildiğinin farkına varamayız çoğu zaman. Gözümüzü dünyaya açarken elimize tutuşturulan yapılacaklar listesi, son nefesimizi verirken bile bitmemiştir. Ta ki hayata sıkı sıkı tutunmaya ihtiyaç gösterdiğimiz, yapılacaklar listesinin gerek kendi gerekse sevdiklerimiz adına “kök"ten değiştiği olumsuz bir durumla örneğin zorlu bir hastalıkla karşılaşıncaya kadar…

         Evet, hayat… Nedense en çok sağlığımızı kaybedince anlarız hayatın anlamını ve kıymetini… Bir hafta önce çocuklarınıza ve sevdiklerinize iyi bir gelecek bırakmak için var gücünüzle savaşırken bir hafta sonra yapılan bir kan tetkiki ve doktorunuzun “Tanınız kan kanseri, diğer adıyla lösemi.” sözü ile bütün enerjiniz tükenir ve önce küsersiniz hayata. Hayatın anlamı ve sevgisine dair içinizde yeşeren bahar yaprakları, kışın soğuk yüzünü görmek istemeyen kurumuş sarı sonbahar yapraklarına dönüşür ve dökülür. Fakat karanlığın sizi teslim almasına izin vermemek, içinizdeki yaşama sevinci güneşinin tekrar doğmasını sağlamak, hayatın karmaşası içinde ihmal ettiğiniz sevdiklerinizle daha aydınlık günlerde tekrar bir arada olmak ve “hayatınızı kök’ten değiştirmek için” sizi teslim almaya hazır bu hastalıkla yani “LÖSEMİ” ile uzun ve kıyasıya bir savaş başlatırsınız.

         Hematolojik Onkoloji Derneği olarak bu savaşın önemli bir parçası olan “Kök Hücre Nakli” tedavisine ve bu tedavinin yapılması için gerekli olan “gönüllü kök hücre vericisi olma” davranışına dikkat çekmek ve bu konuda farkındalığı artırmak için yeni bir proje başlatmayı arzuladık. Tıpkı daha önce yine sizlerin desteğiyle gerçekleştirdiğimiz “Hayata Tutunma Öyküleri” projesinde olduğu gibi “Kök’ten Değişen Hayatlar” projesini de sizlerle paylaşmak, paylaştıkça yaşama sevgimizi ve hayata tutunma gücümüzü artırmak istedik.

         Bu düşünceden yola çıkarak bizim gibi milli ve manevi değerlerine bağlı bir ülkede kemik iliği ve kök hücre bağışının çok daha yüksek oranlarda olması gerektiğini düşünmekteyiz. Gazetelerde, televizyonlarda haberlerini izlerken üzülüp gözyaşı döktüğümüz hastaların çaresi belki de sizin kanınızda dolaşıyordur, bunu bağışçı olmadan bilemezsiniz. Ülkemizde kemik iliği nakli merkezleri dünya standartlarında hatta bazı merkezlerde bu standartların üzerinde bir kalitede ve başarı ile hizmet vermektedir. Yapılan yatırımlarla yetişen uzmanlar kemik iliği nakliyle hastaların hayatta kalması için mücadele veriyor. Ama bu mücadelede en önemli unsur bağışçılar. Çünkü bağışçı olmadan bu başarılı merkezlerin hastalara çare olabilme şansı yok.

         Kemik iliği merkezlerimiz bağışçı bekliyor, hastalar ise uygun ilik… Kanser her an hepimizin kapısını çalabilir. Bu nedenle duyarlı olmak, sorumlu davranmak aslında geleceğimize bir yatırım olarak görülebilir. Ülkemizdeki kemik iliği bankalarının veri tabanları çok sayıda bağışçıyla zenginleştikçe bizim kanser hastalarına uygun ilik bulma ve tedavi etme şansımız o kadar artacaktır. Gelin inançla ve kamu yararına başlattığımız sosyal sorumluluk projelerimizle ülkemizin geleceğine, yarınlarına hep birlikte omuz omuza katkı verelim.

         Bugünün hayal kırıklıklarının yarınki hayallerinizi gölgelemesine izin vermemek adına hepinizi “KÖK’TEN DEĞİŞEN HAYATLAR” öykü yarışması projemize destek vermeye çağırıyor, sevdiklerinizle birlikte sağlıklı ve huzurlu bir ömür diliyorum.

Prof. Dr. Fevzi Altuntaş

 

Hematolojik Onkoloji Derneğitarafından “Kök’ten Değişen Hayatlar” öykü yarışması açılmıştır.

 

Öykülerin konusu kemik iliği ve kök hücre nakliyle ilgili olmalıdır.

 

Bilgi için: www.hod.org.tr

Sorularınız için: koktendegisenhayatlar@gmail.com

 

Öykülerin gönderileceği adres: koktendegisenhayatlar@gmail.com

Devamını Oku

İmgelerle Hastalıklar-2016

Çölyak hastalığı bilir misiniz? Hani şu buğdaydan üretilen ürünler yenildiğinde rahatsızlığın ortaya çıktığı, bu ürünlerden sakınıldığında ise hiçbir şikâyetin olmadığı durum. Bu hastalığı basitçe bir görselle şöyle anlatabilirsiniz. Buğday başakları çizip üzerine kırmızı renkle bir çarpı koyarsanız istenen maksat kolayca anlatılabilir.

Beş yaşında diyabet hastası olan çocuğa diyabeti bir resimle anlat denildiğinde şöyle bir resim çizmiş. Kapkara bir uzay ve uzaya doğru giden beyaz renkli bir insülin füzesi.

İşte bazen onlarca kelimeyle anlatacaklarınızı bir görsele kolayca anlatıp akılda kalıcılığı artırabiliriz.

Biruni Üniversitesi de Tıp eğitimini daha keyifli, daha kolay, daha akılda kalıcı olmasını sağlamak amacıyla hastalıkları görselle anlatma yarışması düzenledi.

 

İmgelerle Hastalıklar-2016 yarışmasıyla ilgili bilgiye www.biruni.edu.tr adresinden ulaşılabilecek ve son başvuru tarihi de 15 Şubat 2016.

Tıp eğitimine katkısı dışında yarışmanın şu faydaları da düşünülebilir: Tıbbi görsel eğitim materyallerin artırılması, sanatçıların görsel faaliyetlerini tıp eğitimine yönlendirilmesi, genç yetenekleri tıbbi görsel alana kazandırmak ve desteklemek, görselleri topluma sunarak sağlık okuryazarlığı düzeylerini artırmak.

Dünyada örneği olmayan bu yarışmanın gereken ilgiyi görmesi en büyük dileğimizdir.

 

Bu vesile Kurban Bayramınızı kutlarım.

Devamını Oku

ACİLİN ÖYKÜSÜ-2016

Acil servis… Birçok insanın hayatının en önemli anlarını yaşandığı farklı bir dünya… Hayatla ölüm arasındaki ince çizginin geçtiği yer… Doksan milyonluk ülkemizde yılda 120 milyonu aşkın hastanın başvurduğu, binlerce üzüntünün ve sevincin yaşadığı özel hizmet alanları acil servisler.

Her gün onlarca değişik hadise yaşanır, sadece tıbbi değil aynı zamanda sosyal hikâyelere de tanıklık eder bu mekânlar. Kimi zaman yaşlı bir amcanın, bazen yenidoğan bir çocuğun, bazen çok önemli mevkilerde görev yapan bir kişinin, bazen de kimsesiz ve evsiz bir insanın yolları kesişir burada. Dışarıda farklı hikâyeler yaşayan insanların, sosyal ve sınıfsal ayrım yaşamadan ortak bir kaderle buluştuğu yerlerdir buralar. Acil servisteki hastalar birinin oğlu, birinin babası, birinin eşi, bir diğerinin kardeşidir; fakat her biri insan ve her biri ayrı bir dünyadır.

Emek, özveri ve sevgi ile çalışmanın gerektiği acil servislerde insanüstü bir çabayla hizmet veren sağlık çalışanları, bu zorlu hayat sava-şının isimsiz kahramanları olarak büyük bir saygıyı hak ediyor. Hayata tutunmaya çalışanlara tutunacak dal, nefes alamayanlara nefes olmaya çalışan ancak önemleri anlaşılamayan sağlık ordusunun bu güzel insanlarının hak ettikleri değeri elde etmeleri diliyoruz.

İşte bizler de gölgede kalmış, çalışanıyla hastasıyla birçok hikâyeye sahip olan bu mekânlara farklı bir açıdan bakılabilmesini arzu ettik ve bu yıl ikinci kez öykü yarışması düzenlemeye karar verdik. “Acilin Öyküsü-2016” adını verdiğimiz yarışmamıza katkı vermenizi bekliyoruz.

Prof. Dr. Başar CANDER

Acil Tıp Uzmanları Derneği Başkanı

 

Acil Tıp Uzmanları Derneği tarafından açılan

Acilin Öyküsü-2016 öykü yarışması

Son başvuru 03 OCAK 2016

 

Bilgi için: www.atuder.org.tr

 

Sorularınız ve hikâyenin gönderilmesi için:

 

acilinoykusu@gmail.com

 

 

Devamını Oku

HAYIRLISI…

“Hayırlısı olsun” cümlesi büyük bir teslimiyetin, sonsuz bir tevekkülün iki sözcükle ifade edilmiş hâli. Dilimizin söylediğini basit iki sözcükten ibaret görmeyip kalbimizle de destekliyor ve manayı gerçek hâliyle anlayabiliyorsak ne âlâ. Bu cümleyi sarf eden kişi, "Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şey sizin için şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz (Bakara Suresi, 216)” ayetindeki sırra vakıftır. Bu sözü sarf eden kişi, “Gaybın anahtarları yalnızca onun katındadır (Enam, 59)” ayetindeki gayb sözcüğünün gerçek manasını kavramıştır.

“Hayırlısı olsun” yaratıcıya teslimiyetin güzel bir özetidir. Ancak gelin görün ki dillere pelesenk olmuş ve anlamını yitirmiş bir yola doğru evrilip gidiyor bu cümle. Şimdilerde sıkıntı duyulan bir muhabbeti bitirmek için, konuşulacak bir şey bulunamadığında arkasına saklanmak için, karşısındaki insanı baştan savmak için kullanılan bir cümleye dönüştürülmüş bazılarınca. Bazıları da kuru bir kadercilik anlayışıyla tembelliğine kılıf olsun diye kullanıyor bu derin anlamlı cümleyi. Bir dua ve temenni cümlesi olan “Hayırlısı olsun” çokça tevekkül ile ilgilidir. Bu duanın anlamına vakıf olabilmek için başınıza gelen bir şeyin illa ki güzel bir şey olması gerekmez, kişi bilir ki çabaladığı hâlde başına gelen kötü bir durum varsa onda da bir hayır vardır, onda da bir müjde gizlidir.

Demem o ki, önünüzde yapılması gereken bir iş var, çokça çabalıyorsunuz, şartları zorluyorsunuz, gerekirse uykusuz kalıyor, faydalı olacağını düşündüğünüz bu iş için haftalarca emek harcıyorsunuz, çalışmanızın sonuna geldiğinizde kalbinizle ve dilinizle Allah’a yönelip ondan “hayırlısını” diliyorsunuz, tevekkülle gelene razı olduğunuzu bildiriyorsunuz Allah’a. Ne güzel ve ne yerinde bir teslimiyettir bu. Ancak tüm emeğinize rağmen istediğiniz sonucu alamamışsanız yine “Hayırlısı olsun” diyorsunuz; çünkü biliyorsunuz ki siz olması gerekeni yaptınız, gerisi gaybı bilen Allah’ın takdiridir.  

Bu güzel sözün söylenme zamanının iyi ayarlanması ve “kaderci” denilen bir anlayış içinde bu özlü sözün anlamını yitirmemesi dileğim. Yoksa hiçbir emek sarf etmeden, gayret göstermeden harcıalem kullanılacak bir söz değil. “Hayırlısı olsun” cümlesiyle bir o kadar yakışan Mevlam görelim neyler neylerse güzel eyler.” sözüyle bitsin yazımız…

 

 

 

 

 

Devamını Oku

İbni Sina Öyküleri-2016

Yüksek İhtisas Üniversitesini kurarken, Dünyadaki gelişmeleri yakından takip edebilen, sorgulayan ve araştıran, üreten, ülkemizi uluslararası platformlarda en iyi şekilde temsil edecek, ahlaki değerlere ve toplumsal sorumluluklara duyarlı, başarılı gençler yetiştirmek hedefiyle yola çıktık.

İşte tıp eğitimine yeni bir boyut kazandırmak, hastalıkları hasta, doktor, hasta yakını vb. konuyla ilgili herkesin gözüyle kısacası üç yüz altmış derece bakış açısı kazandırmak için yepyeni bir hastalık hikâyesi yarışması açtık. Dünyanın en büyük Türk hekimi olan İbni Sina adına açılan bu yarışma aynı zamanda üniversitemizin bir toplumsal sorumluluk projesi olacaktır. Hastalıklarını yazarak içlerini döken hastaların, hasta yakınlarının veya sağlık elemanlarının “bir nevi uğraşı tedavisi şeklinde” gönülleri ferahlayacaktır.

         Milli kültürümüzün ayrılmaz bir parçası olan hikâyelerin hastalık anlatımında kullanılması tıp öğrencilerinin “bilgilerin akılda kalıcılık” sorununa çok önemli bir çözüm olabilecektir.

Bu etkinlik her ne kadar bir yarışma olsa da aynı zamanda bir farkındalık yaratacağına ve hikâyelerin yarışma platformundan ziyade insanlık platformuna faydalı olacağına inanıyorum. Yarışma sonrası jürinin seçtiği belli sayıda öykü kitaplaşacak ve sizlerin beğenisine sunulacaktır. 

         Yarışmaya katılımlarınız bizleri çok mutlu edecektir. Güzel ve verimli bir yarışma olması dileğiyle.

Prof. Dr. Mustafa Paç


Yüksek İhtisas Üniversitesinin açtığı

İbni Sina Öyküleri-2016 yarışması

Son başvuru 01 OCAK 2016

Bilgi için:www.yuksekihtisas.edu.tr

veya

www.yuksekihtisasuniversitesi.edu.tr/Duyurular38

 

Öykünün konusu her türlü hastalık olabilir.

 

Sorularınız ve hikâyenin gönderilmesi için

 

ibnisinaoykuleri@gmail.com

Devamını Oku

Modern Toplumlarda Paranormal İnançlara İlgi Neden Arttı?

Bu haftaki konuğum İ. Ü. İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümünden Prof. Dr. Mustafa Arslan. Sizleri onun yazısıyla baş başa bırakıyorum.

Paranormal, “bilimin gücünü aşan, insan kapasitesinin dışında olan ve sebep sonuç açıklamasıyla uyumsuzluk gösteren veya gizli nedenlerden doğan şey” şeklinde tanımlayabiliriz. Paranormal inançlar çeşitlidir. UFO gibi fantastik varlıklardan, büyüsel ve ruhsal güçlerden medyumluk, psişik gibi uzmanlıklara, batıl inançlardan zihin ve ruhsal bazı güçlerle nesneleri hareket ettirmeye, parmak uçlarını görme, uzaktan zihinsel telkin (hipnoz) yoluyla etkileme, kehanette bulunma gibi vakalara kadar bir çok fenomen paranormal inanç sistemini meydana getirmektedir.

Gelişmiş ülkelerde paranormal inançlara ilgide gözle görülür bir artış gözlenmektedir. Günümüzde hemen her gazete ve dergide artık, bir burç, fal ve astroloji sayfasıyla karşılaşmaktayız. Paranormal konular dergi kapaklarında ve gazetelerin üst sütunlarında, haber ve tartışma programlarınınsa başat konuları arasında yerlerini almaktadır. Kehanetsel konular, kutsal kitabın şifreleri, bir takım türedi dini/ruhçu gruplar, kıyamet senaryoları benzeri konular önemli medya programlarında saatlerce yer alabilmekte; eskiden hurafe olarak küçümsenen bu inanç ve pratikler, çok ciddi memleket meselesi gibi tartışılmakta, bunların küçümsenmeyecek bir izlenme oranına da sahip oldukları anlaşılmaktadır. Ayrıca, edebiyat (örneğin Harry Potter vb.), sanat, sağlık (bitkisel ve alternatif tıbba ilgi), TV ve sinema ürünleri (ör. The Exorcist, Matrix gibi ünlü filmler; Sırlar dünyası, Kalp gözü, Sır kapısı, Sihirli annem gibi televizyon dizi ve programları) arasında mistik ve büyüsel temaların sıkça kullanılmaya çalışıldığına, hatta bunların bazı dinsel temalarla birleştirilerek verildiğine, yine sihirbazlık gösterilerinin büyük şovlar halinde sunulduğuna şahit olmaktayız. Buna paralel olarak doğu mistizmini ve reenkarnasyon temasını işleyen ruhçu derneklerin ve yayınevlerinin sayısında bir artış gözlendiği gibi, terapi amaçlı yoga ve meditasyon merkezleri de yaygınlaşmaktadır. Ancak en önemlisi postmodernizmin modernizmi eleştirirken kullandığı, onun insanı maddenin esiri yaptığı ve bunun ruhçu eğilimleri artırdığı savıdır. Daha çok akılcı paradigmayı ve kuralcılığı eleştiren postmodern epistemoloji, özellikle küresel ilişkiler ağı ile birlikte paranormal ve parapsişik eğilimleri tırmandırmaktadır. Buna postmodernizmin ezoterik eski geleneklere yeniden ilgi duymasını da eklemek gerekir.

 

Burada “ilginç ama önemli” olan nokta şudur: Günümüzde artık “Batı'dan” materyalist eğilimler değil, tersine “mistik, paranormal” temaları içeren eğilimler “ithal” olacaktır. Batı'da modernliğin epistemik temelinin zayıflaması ile sert ideolojilerin ve sosyal hareketlerin yerini yumuşak, bireyin özgürlüğüne, paranormal, ezoterik içeriklere ve kimlik sorunlarına dönük eğilimlerin (ör. yeniçağcılık) aldığı görülmektedir. Bu akımlar bir taraftan ruhçu bir niteliğe sahipken; diğer taraftan geleneksel büyük dinlere mesafeli, bireysel zafiyetlere olabildiğince açık, zaman zaman bilimsel ve teknolojik dili kullanan, ürünlerinin yaygın biçimde sergilendiği bir pazara ve pazar mantığına sahip olan, medyayı oldukça iyi kullanan bir hareket olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle kapitalizmin temel dayanağı olan tüketim kültürü ile bu ruhsal eğilimlerin çok kolay iç içe girdiklerini, çağımızın küresel iletişim ve tüketim araçlarına çok iyi adapte olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. 

Devamını Oku