Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Doktorların Sağlık Bakanlığı'yla imtihanı

Televizyonu açmış kanallar arasında zaplarken, Anadolu’da yerel bir gazetede çalıştığını öğrendiğim genç hanımın isyanına kulak kabarttım; “lütfen Sağlık Bakanlığı bu tam gün yasasını geri çeksin. Beynimde pimi çekilmiş bir bombayla dolaşıyorum ve ölmek istemiyorum!” diyordu.   

Hem haberin içeriği, hem de konunun ilgi alanıma giriyor olması hasebiyle dikkat kesildim. İsminin Serpil olduğu söylenen hanım tam 6 yıldır, tıp dilinde –yanılmıyorsam- anevrizma denilen beyninde iki baloncukla geziyordu ve aynı doktora tedavi olmaktaydı. Baloncuklar devamlı büyüdüğü için her an ölümle karşı karşıyaydı. Bir kez ameliyat olsa da, iyileşemeyince doktor tekrar ameliyat olması gerektiğini söylemişti. Nihayet şartlar olgunlaşınca, doktoru “ameliyatı yapalım” diyerek gün belirlemişti. Genç kadın nihayet sağlığına kavuşmayı umut ederken ameliyata sadece iki gün kala, hiç ummadığı bir gelişme yaşamıştı; Sağlık Bakanlığı “tam gün yasası’nı yürürlüğe koyunca, bir tercih yapmaya zorlanan doktoru özel sektörü tercih etmiş ve kadının iyileşme hayalleri suya düşmüştü.

Aynı ameliyatı özel hastanede yaptırmaya kalksa 80 bin lira ödemek zorundaydı ve mağduriyetinin giderilmesi için televizyon ekranlarından işte böyle sesleniyordu Sağlık Bakanı’na.

İşte o an fark ettim ki; Bakanlığın ‘sadece 600 kişi’ diyerek azımsadığı ve akademisyen doktorları bağlayan bu karar, bir çok isimsiz mağdur bırakmıştı ardında. 

 

NEDİR BU TARTIŞMALI “TAM GÜN YASASI?”

Daha evvel Anayasa Mahkemesi ve sonrasında da Danıştay’ın farklı kararlarıyla yargıdan dönen ama Kanun Hükmünde Kararname yoluyla 26 Ağustos’ta tekrar yürürlüğe giren “Yeni Tam Gün Yasası” Sağlık Bakanlığıyla doktorlar arasında tartışmalara yol açmaya devam ediyor.  Başlangıçta tam gün yasası, (en yalın şekliyle) devlet ve üniversite hastanelerinde çalışan doktorlara ‘ya hastane ya muayenehane’ demek üzere çıkartılıyordu. Ancak zamanla uygulamada görüldü ki sorun sadece kamuda çalışan doktorlar değil. Zira özel sektörde çalışan doktorların da özel muayenehanelerini kapatmaları isteniyordu. Evet yasada görünen anlamda muayenehane hekimliği kamu ile bağlantısı olmayan hekimler için serbest gibiydi ama muayenehanenin ruhsatlandırılması için talep edilenler, (kapı genişliği, asansör, muayene odasında tuvalet vs.) pratik olarak muayenehaneciliği adeta imkansızlaştırıyordu.

Aslına bakılırsa sorun ‘tam gün çalışma’ yani mesainin tamamını kamu hastanesinde geçirme sorunu değildir. Sağlık Bakanlığı hekimlerin mesaileri bittikten akşam kurumlarından ayrıldıktan sonraki mesleki yaşamına basbayağı müdahale etmektedir. Yani yasa gerçekten de hekimin tam gününü yani 24 saati şekillendirmeye kalkışmaktadır. Daha da yalın şekliyle ifade etmek gerekirse; Sağlık Bakanlığı hekimlere ‘mesain bittikten sonra ne yapacağına da ben karar veririm’ demektedir.

Doktorların özlük haklarıyla ilgili bir dizi düzenleme öngören bu tasarıyla birlikte kamu ve üniversite hastanelerinde çalışan birçok doktor, özel sektörü tercih etti. Sağlık Bakanı Recep Akdağ ‘bu konuda sıkıntı yaşamayacağız, biri gider biri gelir’ şeklinde açıklama yapsa da, tasarı şimdiden sağlık hizmetlerinin en ciddi kısmını yüklenen üniversite hastanelerini ve hasta vatandaşları mağdur etmektedir. Sürekli takibi gereken kronik hastalıklarla ilgilenen hekimler bir bir ayrılınca hastaların durumunu düşünebiliyor musunuz?

Diğer yandan ‘sağlıktaki rant’ı engelleme gerekçesiyle yapılan tasarının yürürlüğe girmesi, zengin hastaları bağlamamaktadır çünkü zaten onlar tedavilerini muayenehane ve özel hastanelerde yaptırabilme kudretine sahiptirler. Peki fakir hastalar uygulaması zor –ve masraflı- ameliyatlarını kime yaptıracaklar? Tam gün konusundaki ısrar, ciddi rahatsızlığı olan ve üniversitelere gelen hastalar için adaletsizlik değil midir? Devlet kendi eliyle parası olana doktorunu seçme şansı verirken, parası olmayan devletin atadığı (misafir) akademisyen doktoru seçmek zorunda bırakılacaktır.

Tabi ki ideal olan hekimlerin tüm gün hastanede ve fakültede olmalarıdır. Ama bu takdirde devlet tatminkar bir ücretlendirme yapabiliyor mu? Ona bakmak lazım. Sağlık bakanlığı 7 bin lira maaş verirken, bir doçent yada profesör özel muayenehanesinde 20-25 bin lira kazanıyor. Dolayısıyla mesele maaş olduğunda “7000 liralık Tam Gün”ün uygulanabilmesi zaten imkânsızdır. En nihayetinde sözünü ettiğimiz meslek erbabı elma satmıyor, bilakis insan hayatı gibi azami hassasiyet ve de konsantrasyon gerektiren bir iş yapıyorlar. Ve sanatlarının karşılığını elbet talep etmeliler.

Bir diğer konu da; performans sistemidir ki, muayenehanesini kapatan hekim de performansa dayanan bir sistemin içine sokulmaya çalışılmaktadır. Bir hekimi performansa dayalı sistemde çalışmaya zorlamak, ona “hastana gerektiği kadar zaman ayırmalısın ancak ne kadar çok hastaya bakarsan o kadar da  kazanırsın” demenin bir başka yoludur aslında. Bunun en doğal sonucu, ücret kaygısı yaşayan hekimin motivasyonunun ve kalitesinin düşmesi demektir. Bunun ucu da yine en çok hastalara dokunmaktadır.

Bakanlık, özelde çalışan veya muayenehanesi olan akademisyenine ‘derslere gir fakat ameliyata girme’ demektedir. Bu ise üniversite hastanesini bitirmeye yönelik bir adımdır. Zira tababetin öğrenilmesi için usta-çırak ilişkisine ihtiyaç vardır ve devlet bunu baltalayarak öğretim üyesinin bilimsel araştırma yapmasına, asistan yetiştirmesine engel olmaktadır. Bu sistem de, korkarım özel hastanelerin ekmeğine yağ sürmektir.

Doktorların tam gün yasasına karşı çıkmasını sadece paragözlük olarak değerlendirenler ve yasayı destekleyenler de var elbet. Ancak şu bir gerçek ki, dünyanın her yerinde doktorlar iyi kazanır. Çünkü tababet riskli bir iştir. Enfeksiyon kapma riskiyle her an karşı karşıya olmaları bir yana gecenin bir vakti, kafatası paramparça bir insanın tedavisini üstlenen, kolu kopmuş insanın kolunu diken, gözüne çivi batmış çocuğun gözünü ameliyat eden doktorun yaşadığı psikolojik travmayı da göz önünde bulundurmak gereklidir.  Kaldı ki, bir başka yasa gereği hekim hataları, özel hastaneler de dahil, şartlarına bakılmaksızın hekimin bizzat kendisine  ödetilmektedir. 

Yasanın yürürlüğe girmesinin ardından çok sayıda Tıp Fakültesi Hastanesi’nde ameliyat oranları yüzde 50 oranında düşmüş ve pek çok bölümde aksaklıklar yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Başta hastayı, sonra da hekimleri mağdur eden bu tasarının tekrar revize edilip, konunun herkesi mutlu edecek bir şekilde ve bir an evvel çözüme kavuşturulmasını umuyorum.

Devamını Oku

Kötülük; saf kötülük – İyilik; saf iyilik

Bunlar farz değil manasında demiyorum, Rabbim merhamet sahibidir ve kulunu yakmak için bahane aramamaktadır demeye çalışıyorum. Ancak Rabb, kulunu kötülük ettiği için cehenneme atar, kötü bir insan/kul olduğu için cehenneme atar. 

Önceki hafta 24 şehidimizi ukbaya yolcu etmemizin acısı dinmeden, ülkemizin doğusu, doğunun da incisi Van (ve çevresi), bize hiç de yabancı olmayan bir felaketle, depremle yıkıldı. Açıkçası şehitlerimizin ardından yükselen bazı faşist çığlıklar hepimizi bir miktar umutsuzluğa sürüklemekteydi.   Fakat şükür ki bu milletin mayası bozuk değildi ve deprem ertesinde Türkiye’nin yüzde 95’i gözyaşları içinde yardım kolileri hazırlamaya koyuldu. Yüzde 95 diyorum, zira ücretsiz olarak Van’a gönderilen yardım paketlerinin içine taş, sopa, bayrak vs koymayı düşünebilecek kadar saf kötülük sahibi, bir yüzde 5 varmış aramızda. Şükür ki büyük çoğunluğumuz, evini-sevdiklerini-malını kaybetmiş depremzedelere duyulan bu katıksız öfkenin ne demek olduğu konusunda en ufak bir fikre dahi sahip değiliz. Bunu ancak tek kelimeyle açıklayabiliriz düşüncesindeyim; kötülük! Saf ve katıksız kötülük!

Ardından bugün (girdiğimiz gün itibarıyla dün) Twitter’da trend toping olan  #BirgunSenDusersenBendeSeniKaldiracagim hastagi ilgimi çekti. Ekşi Sözlük’ten bir arkadaşımızın paylaştığı olay kısa sürede TT olmuştu. Bilmeyenler, duymayanlar için çok kısa hatırlatmak isterim;

Deprem sonrası Van’a mont-kazak gibi eşyalar gönderilirken söz konusu naif arkadaş montun cebine bir not bırakmış ve “geçmiş olsun kardeşim yazmıştı, ben de Gölcük’te senin yaşadıklarını yaşadım. Maddi manevi ne sıkıntın olursa bana 05………..  numaralı telefondan ulaşabilirsin, hiç çekinme.” Bu güzel jestinin üstünden üç gün geçmişken aldığı SMS’de,  “Allah razı olsun kardeşim. Şu an gönderdiğini montla ısınıyorum. Sana söz bir gün sen düşersen ben de seni kaldıracağım.” Yazmaktaydı.

Gündemin ve havaların iyice soğuduğu bugünlerde itiraf etmeliyim ki bu haber ısıttı içimi. Ülkemin güzel günler göreceğine dair –kaybolmaya yüz tutan- güvenim geri geldi, Türk-Kürt kardeşliği bir kez daha tescillenmiş oldu, arada sırada kavgaya tutuşan kardeşler misali, felaketlerde hesapsız bir şekilde birleşebileceğimizi öğrendik. 

Depremin adeta sembolü haline gelen Yunus çocuk vefat ettiğinde hepimizin içi, bir yakınını kaybetmişçesine sızladığına, Azra bebek kurtulduğu için içimizi tarifsiz bir neşe kapladığına ve #BirgunSenDusersenBendeSeniKaldiracagim trend toping’e girdiğine göre, bir felaket de olsa millet olarak ondan karla çıkmayı başarabilmişiz demektir. Bu imtihanı verebilmişiz demektir.  Akülü arabasını Van’a gönderen, engelli maaşının yarısını felaketzede kardeşleriyle paylaşan insanlarımız olduğu müddetçe sırtımız yere gelmez Allah’ın izniyle.

Tarık Tufan’ın deyişiyle; “Bir gün sen düşersen, ben de seni kaldıracağım demiş birisi. Bu gece başımızı sokacak bir cümlemiz var mesela. Yarın belki biri başka bir cümle kurar, başka bir evimiz olur.” 

Devamını Oku

“Hilyemi yaz; benden sonra onu gören, beni görmüş gibi olur.”

Geleneksel İslam Sanatları’nı sevmeyenimiz yoktur sanırım. Ancak bunlar üzerine birkaç kitap devirmişimiz, tarihçesi hakkında net bilgi verebilenimiz de pek yoktur. Yoktur diyorum zira Picasso üzerine 13 bin basılı kitabı olan ülkemiz insanının, tarihimizde kökü çok daha derinlere inen bir hat sanatıyla ilgili çok az kitabının olduğu bilgisine dayanarak diyorum. El yazması Kur’an-ı Kerim’lere bile dünyada en fazla Musevilerin rağbet ettiği gerçeği, Müslümanların sanata ve sanat eserlerine ilgisizliğine de dikkat çekmektedir aynı zamanda.

Sadece ülkemizin değil, dünyanın en büyük hat koleksiyoncularından biri Mehmet Çebi. Neredeyse 25 yıldır Türk-İslam sanatlarıyla iştigal eden birinin, pek de kimselerin rağbet etmediği bir dönemde böylesi meşgaleye neden giriştiğini merak etmedim değil. Zira, ‘Bu iş bu çapta bana kalmamalıydı, bu bana fazla geliyor.’ Diyordu Çebi; Türkiye’de o kadar zengin aile varken, maddi olarak da boyunu aşan bir işe kalkıştığını anlatırken. 

Aslına bakılırsa bunun cevabı anlattığı şeylerde gizli. ‘Ekolüm’ dediği ve hayatı boyunca peşlerinden gittiği  üç insanın ismini zikrediyor; Sezai Karakoç, Necip Fazıl Kısakürek, Nuri Pakdil…  Karakoç’un fikri yapısını alarak Üstadın aksiyon ve tasavvufiliğine ekleyip, sonra da bunları Pakdil’in edebiyat potasında eritince böylesi bir insan modeli çıkıyor demek ki. Edebiyata meftun birisi olarak, kendi gibi düşünen insanların edebiyatla kurduğu yakınlığı bir plastik sanatlarla bir resim sanatıyla kuramamış olmasından oldukça bizar…

Hilye-i Şeriflere olan merakını asıl tetikleyen kişinin Merhum Prof. Dr. Mahmut Esad Coşan Hocaefendi olduğunu da gururla söylüyor. Önceleri sadece ‘biriktirme’ merakıyla başlayan süreç, bugün dünyanın en önemli hat koleksiyonu sahibi unvanını kazandırmış kendisine. Toplam 600 sanatçıya ait 5 bin dolayında eser ve 3 bin tesbihe sahip bugün. Allah’ın bunu kendisine nasip etmesini ise ‘çok sevdiğim için herhalde’ diye açıklıyor.

Mehmet Çebi, yıllardır ‘üvey evlat’ muamelesi gören geleneksel sanatların hak ettiği itibarı kazanması için iğneyle kuyu kazanın sabrıyla mücadele vermiş. Herkesin gıptayla baktığı ancak pek az kimsenin kendisiyle ilgilendiği bu sanatı günümüz insanına tanıtabilme gayesiyle sanatçıları, öze sadık kalarak modernize edilmiş çağdaş kompozisyonlar üretmeleri için yüreklendirmiş yıllarca. Son yıllar itibarıyla gelinen noktaya bakınca, çabalarının meyve verdiği bir döneme girildi diyebiliriz. Nitekim O’nun yönlendirmesiyle başta Türkiye ve İran’dan pek çok hattat alışılmışın dışında yazılar kullanmışlar ve bugüne dek yapılmamış orijinallikle eserler ortaya koymuşlar. Özellikle hilye konusunda son dönemde ortaya çıkan birbirinden farklı formlar bunun en güzel ispatı…

Bu iş paradan önce gönül işidir. Ancak ‘marifet iltifata tabidir’ gerçeğince geleneksel İslami sanatlarının yok olmaması için sanatçıların desteklenmesi gerektiği de ortadadır. Şükür ki son yıllarda ülkemizdeki bazı firmaların sponsorluğuyla piyasa hareketlenince, hat ve resmin yanında özellikle hilye son derece karlı bir yatırıma dönüşmüş, bu da sanatın ve sanatçının teşviki açısından yüz güldürmüştür.  

3 Ekim’de Vatikan’da bir sergisi var Mehmet Çebi’nin. Muhteşem hilyelerin ve tesbihlerin sergileneceği sergiyi imkanı olanların mutlaka gidip görmelerini dilerim. Ardından Londra’da, Paris’te, İspanya’da ve Şam’da bir sergi açmayı planlıyor. Ve en büyük hayalini açıklıyor; Medine-i Münevvere’de Ravza-i Mutahhara’nın bahçesinde bin hilyelik bir sergi açıp gelen tüm hacılara orijinaline uygun kopyalanmış birer hilye hediye etmek! Son noktayı böyle koymak istiyor, böyle arzuluyor.

 

Devamını Oku

Bu bir Ramazan yazısı değildir

Ramazan’ın ne mübarek bir ay olduğundan ve oruç tutanların cennete ‘reyyan’ kapılarından gireceğinden, orucun, karşılığı ancak Hak katında verilecek bir ibadet olduğundan bahsetmek isterim aslında. Lakin zaten gerek iftarda, gerekse sahurda televizyon ekranlarından bizi aydınlatan hocalarımız bu konuda gerekli bilgileri zaten veriyorlar.

Tüm ibadetler içinde orucu belki de bu kadar ‘özel’ kılan şey, Allah’ın bir çağrısıyla artık yiyip içmekten kesilip, ta ki bir diğer çağrıya dek –yalnız kaldığımız, kimsenin görmediği tenhalar dahil- bu yasağa uyuyor olmamızdır. Öyle bir yasak ki, (tabiri caizse) başlangıç düdüğü çalındıktan sonra sadece yiyip içmekten değil; kem söz, kem göz, kem fiilden de uzak kalma sözü verdiriyor bize.

Oruç tutanlar bilir; bu ruh dinginliğinin ne huzur verici bir iklim olduğunu… Şahsen benim en haz aldığım saat, iftardan on dakika öncesidir. Kendimi anne babasına nazlanan bayram çocuğu gibi hisseder ve tüm yüzsüzlüğümle ellerimi açıp isteyebildiğim kadar isterim. İstediğimin mutlaka verileceğine, hatta ‘o an’ verildiğine inanarak. Öyle ki, ellerimi indirdiğimde, kolları hediyelerle dolu olarak evine koşan bir çocuk gibi hissederim kendimi.

Sadedi yormak istemem. Öyle başlasa da, bu, başlı başına bir ramazan yazısı değil aslında. Hemen her şeyi sorguladığım ergenlik dönemlerimde ciddi kafa yormuş; ‘Rabbimiz bizi seviyorsa, neden bizi bir ay boyunca akşama dek aç susuz bırakıyor, buna ihtiyacı mı var ki?’ diye sorgulamıştım. Sonra buldum cevabını...

Günlerdir yazılı ve görsel basından takip ettiğimiz üzere, Doğu Afrika ülkeleri son 60 yılın en büyük kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya. Somali, Cibuti, Etiyopya ve Kenya’da, yaşı henüz 5’in altında 30 bin çocuk açlıktan yaşamını yitirdi. Yaklaşık 11 milyon insan kardeşimiz ise şayet bizler yardım eli uzatmazsak ölecek!

Bazı şeyler ülfet olmuştur, gelen yardım çağrılarına pek itibar etmeyiz. Maille gelmişse spam’e yada çöp kutusuna göndeririz, mesajsa siler geçeriz. Belki görmediğimizden katlanır gönüllerimiz. Ancak düşünün ki, neredeyse İstanbul dolusu insan açlıktan inleye inleye ölecek. Özellikle Somali’de durum gerçekten içler acısı… Ülkenin güneyinde yaşayan halk, kendilerine yardım ulaşmadığı için, 500 km. uzaklıktaki başkent Mogadişu’ya göçerken, geride her aileden neredeyse bir ceset bırakıyor. Açlıktan ölmek bizim hafsalamızın aldığı bir şey değil evet. Ve oruçla, açlığın sadece simülasyonunu yaşıyoruz ancak. Ama başka bir ana karada yiyecek ekmek bulamadığı için ölen insanlar var… ‘Dünyanın öte ucunda yaşansa bile her haksızlık senin yaşamının değerini azaltır.’ Diye bir yazı okumuş, başucuma asmış ve hayatımın sonraki kısmında bunu kendime düstur edinme sözü vermiştim. An, yaşamın değerini azaltmama an’ıdır…

Ahir zamanda Müslüman olmak, insan olmak gerçekten zor. Önceki devirlerde yaşasa idik, ‘haberdar değildik, görmedik, duymadık’ diyebilirdik belki. Ama teknolojinin korkunç bir baş döndürücülükle ilerlediği çağımızda, her birimiz çok kez, o zavallı çocukların/insanların içler acısı hallerine mutlaka rastlamışızdır...  Somali’den, bir umuda tutunup Kenya’ya kaçan, ancak mülteci kampında yer bulamayıp tellerin dışında yatan kadınların hem açlıkla hem de tecavüzle mücadele ettiklerini duymamış olamayız? Duymadı isek de, artık duyduk.

Oruç aslında küresel bir eylem demişti biri. Dünya açlarıyla dayanışma eylemi… ‘Hepimiz açız’ diyerek yürümek gibi bir şey… O vakit haydi eyleme!

Başta Türk Kızılayı ve Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere, Kimse Yok mu Derneği, İHH, Deniz Feneri gibi pek çok yardım kuruluşu bu konuda seferberlik başlattı.  ‘Her evden bir fitre bir iftar Afrika’ya’ sloganıyla kampanya başlatan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 1 Ağustos’tan itibaren geçerli olan kampanyası kapsamında AFRİKA yazıp 5601’e göndererek 5 TL gibi, bizi zora sokmayacak bir yardımda bulunabiliriz. Yardımlarını Diyanet İşleri Başkanlığı kanalıyla değil de Türk Kızılayı vesilesiyle göndermek isteyenler ise, 168 numaralı çağrı merkezini arayabilir, yada tüm operatörlerden 2868’e boş mesaj atabilirler. Yine aynı şekilde ‘ACLIK’ yazıp 5777’ye göndererek Kimse Yokmu Derneği vasıtasıyla, ‘AFRIKA’ yazıp 3072’ye göndererek İHH kanalıyla da yardımlarımızı ulaştırabiliriz.

 

 

Devamını Oku

Evet, oyumu AKP'ye verdim!

Yıllardır hayalini kurduğum Şeb-i Arus törenlerine katılmak üzere nihayet geçtiğimiz aralık ayında bir tura katılmıştım. Katılımcıların büyük çoğunluğu Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinden oluşuyordu ve hava sahalarına ‘bir irtica tehlikesinin’(!) girmesiyle bir miktar panikleseler de, beraber geçirdiğimiz 2 gün boyunca gelip benimle sohbet ettiklerini görünce endişelerinin geçtiği kanaatine vardım.

Ancak kinayeli ve ısrarlı bir şekilde bana yönelttikleri soru şuydu; Siz seferisiniz, niye namaz kılıyorsunuz ki? Dilim döndüğünce, ‘Seferilik durumu oruç için verilmiş bir ruhsattır, namaz da böyle bir durum geçerli değildir’ desem de ikna olmadı bir kaçı. Onlara şöyle dedim; ‘bir insan namaz kılmayabilir, örtünmeyebilir, hatta inanmayabilir. Kendi tercihidir ve ben bunu sorgulamam, yargılamam. Ancak vakıf olmadığı bir konuda fetva vermeye kalkıyorsa o insan saygıyı hak etmiyordur.’

Geçtiğimiz haftalarda bir derneğin toplantısına katıldım ve gerçekten hoş insanlarla tanıştım. Toplantıda bir hanım özellikle dikkatimi çekti, çünkü tam iki saat boyunca benimle göz teması bile kurmamak için gösterdiği olağanüstü çabayı fark etmemem imkansızdı. Toplantı bitiminde sohbet, daha dar bir grupla ve hanımın kendi işlettiği kafede devam etti. Asker eşiydi ve yaklaşık üç saat kadar sonra ilk kez gözlerime bakarak konuşmaya başladı. Evime gitmek için masadan kalktığımda bana telefon numaramı alıp alamayacağını sordu ve bir gün evinin bahçesinde benimle kahve içmek istediğini söyledi.

Geçen yıl memlekete gitmiştim. Bindiğim bir minibüste, başta şoför olmak üzere birkaç kişi bana, yoldan kaynaklanan sorunların Ak Parti yüzünden olduğunu, zaten memleketi ne hale getirdiklerini anlattılar. Hayır, yoldan şikayet etmemiştim, belediyeyi hangi parti aldı diye de sormamıştım, kimseyle göz göze bile gelmemiştim.

Sosyal hayat içinde onlarcasını yaşadığım bu örnekleri, ‘bakın ben tesettürlü biriyim ama iyi de biriyim. Her görüşten insanla anlaşabiliyorum, görünüşüme göre yargılamayın beni’ demek için paylaşmadım.   Zira tesettüre üniversitede girdim, bunu, ailem dahil kimsenin etkisi altında kalmadan ve Zebur’u değil ama Kur’an-İncil ve Tevrat’ı okuyup, İslam’da karar kılmam sonucu yaptım. Ne yaptığımdan emin olmadığım zamanlar olmadı hiç. Dolayısıyla birinin bana başörtülü olduğum için önyargılı yaklaşıp, ardından beni seviyor olmasıyla üzülmüyor veya gururlanmıyorum. Zira benim duruşum her zaman aynı oldu. Seven sever, sevmeyen sevmez, bu onun sorunudur, benim değil… Başta üniversitede olmak üzere iş dünyasında da çok kez mağdur edilsem de asla mağdur edebiyatı yapmadım. Örtünmek benim seçimimdi ve bu kararı alırken bana yapılacak bütün suçlamalara zaten hazırlıklıydım. Rahatsız olsam da şikayet etmiyorum. Başörtümü değil, yaptığım-yapacağım-yapmayı hayal ettiğim işleri konuşmayı tercih ederim.

Bir önceki yazımda çok içtenlikle aktarmaya çalıştığım duygusal konunun altındaki yorumlara bakınca, bu yazıyı yazmak zorunlu hale geldi. Bu kadar seküler-siyasetten uzak-duygusal bir konunun altında, ‘islamcı kılıklı yobaz’lara laf çakanları, 13 şehit verdiğimiz halde terörle mücadele etmeyen AKP’ye hala oy verenlere şaşalayan insanları ve lisedeki tarih kitaplarında ezberledikleri Atatürk makalelerini hararetle savunanları görünce ihtimalleri sıraladım;

a)      Bunları yazan insanlar ya yazının içeriği hakkında hiçbir fikir sahibi olmadan konuşmaktaydılar,

b)      Ya yazdıklarımı yanlış anlamışlardı da ‘sehven’ saçmalamaktaydılar,

c)      Yada benim başörtülü fotoğrafımı görünce ‘fırsat bu fırsat’ deyip bağcıyı dövme gayretine girmişlerdi.

Bu tür insanları tek tip üretilen robotlara benzetiyorum. Bu kadar benzer özellikler göstermelerini başka türlü açıklayamıyorum çünkü. Bunların en bariz üç özelikleri;

Seni görür görmez Atatürk’ten, bu vatanı kurtardığından, O’nu eleştirenlerin saygısız ve bu topraklarda yaşamayı hak etmediğinden ahkam kesmeye başlarlar. Ve ben kendilerine ‘Atatürkçülüğün karşıtının neden dindar olmak olduğunu’ sorarım. Ülkeyi muasır medeniyetler seviyesinde görmeyi istemekse, bilimse, ilimse, teknolojiyse… evet ben oyum. Sorun başını örtmekse, O’nun da annesi ve eşi başörtülü imiş. Ama yok, bu tür insanlar Atatürk’ü sana bırakmazlar çünkü arkasına saklanacakları, sana rahatlıkla kızabilecekleri başka kaleleri yoktur. Aynı tür insanlar dini de sana bırakmazlar. Onların annesi değilse bile anneannesi mutlaka örtülüdür, dedesi hacca gitmiştir ve kendisi de inancını içinde yaşamayı tercih etmektedir ama onlar bizim gibi takiyye yapmamaktadırlar, siyasi nedenlerle örtmemişlerdir başlarını… Bizzat yaşadığım bir olaydır; ‘benim anneannem de örtülü senin gibi değil, dedi biri. Sen çok siyasi örtmüşsün.’ Sadece güldüm, ‘sen annen gibi mi giyiniyorsun ki ben anneannen gibi örtüneyim. Tabi ki daha modern, daha şık giyineceğim.’ Ve kesinlikle oyunu Ak Parti’ye vermişsindir. Dini siyasete alet eden(!), başörtüsü üzerinden halktan oy koparan hain(!) AKEPE seni de kandırmıştır. Dolayısıyla hükümetin her icraatında senin de suç payın vardır. Sen tutup 13 şehit için gözyaşı döküp dualar ederken, seni şununla suçlama hakkını kendinde görür; AKP terörle mücadeleyi başaramadığı için 13 şehit vermişizdir ve sen hain Akp’li bundan sorumlusundur.

Ülkemde siyasetten anlayan (ahkam kesen demedim) bu kadar insan varken, siyasi içerikli yazılar yazıp tartışmalara girmeyi hiçbir zaman dilemedim. Kendimi ve başörtümü savunacak da değilim. Zira savunma, ortada bir suç varsa yapılır. Söyleyebileceğim tek bir şey var; Neyseler olsun!

Devamını Oku

Sarı saçlı, mavi gözlü kızım olsun istedim hep!

Erkekler böyle ulu orta ağlar mıydı yahu? Ama o aşmıştı bunları. ‘Hep sarı saçlı mavi gözlü bir kızım olsun istemiştim. Ona konçlu çorap giydireyim, saçlarına kurdela takayım.’ Diye anlatmaya devam etti. Ve cümlesini, ‘kunduzum evet, kızım bana güzel... Öyle bir derdim var ki, bin dermana değişmem’ diyerek bitirdi.

‘Acı desem sayfalar dolar, mutluluk desem güleriz –o kadar-’ diyordu ya şair... Prof. Dr. Mim Kemal Öke’yi dinlerken bunu düşündüm. Seçkin bir ailenin tek evladı olarak dünyaya gelen Öke, bir prens gibi büyütülmüş, çok iyi eğitim almış, aklına taktığı her şeyi elde etmiş, Cambridge’da okumuş, döndüğünde –kendisini 5 yıldır beklemekte olan- sevdiceğiyle evlenmişti ve bir de erkek evladı dünyaya gelmişti. Hakkında, ‘’bu çocuk ne zaman siyasete girecek, ne zaman başbakan olacak acaba’ diye konuşulmaktaydı. Tüm bu mutluluklar zannediyorum hayatının ilk 30 yılını doldurmuş olmalıydı. Ama işte en fazla yarım saatte konuştuk, bitti. Mutluluk anlatılmazdı çünkü, yaşanırdı.   

O yıllardaki Mim Kemal Öke’yi, ‘ukalaydım çok. E sonuçta herkes Cambridge’dan mezun olmuyordu ve ben dünyayı kurtaracaktım.’ Sözleriyle anlatıyor. Öke, oğlu Alihan bir gün aniden rahatsızlanınca maddi çıkmaza girmiş ve hayatında ilk defa kendini çok çaresiz hissetmişti.  Bu çaresizlik, kütüphanesini satıp, bir miktar da borç bulunmasıyla aşılmıştı ama.

Her insanın hayatında dönüm noktaları vardır. (ben şahsım adına, hayatımın bu dönemecine girmediğimi varsaymaktayım.) 1991 yılı Prof. Dr. Öke için hayatının dönemeci olur. ‘Türkiye’nin en genç profesörü’ unvanını bu yıl alır, biricik kızı Nazlı bu yıl doğar ve Şişli Terakki, Robert Koleji ve Cambridge sıralamasıyla bitirdiği eğitim hayatı bu yıl sıfırlanır. Sıfırlanır, çünkü Nazlı doğunca, Öke, hayata anaokulundan başlar tekrar.

Hayatı boyunca sarı saçlı ve mavi gözlü bir kızı olması için dualar eden baba, kızının prematüre dünyaya geldiği o soğuk kış gecesinde doktorun verdiği haberle yıkılır; ‘kızınız down sendromlu der doktor, dahası duyamaz, göremez, konuşamaz… Büyük ihtimal ki yaşamaz da. Ola ki hastaneden sağ çıkmayı başarırsa, bir pencereye bakar. Pencereyi açık bırakın, ölür.’ Öke’nin o ana dair tek hatırladığı şey, oğlu Alihan’ın doktorun üstüne atlamasıdır. Sonrasını, daha evvel alkol kullanmayan Mim Kemal’i, elinde viski şisesi meyhane köşelerinde bulan dostlarından dinlemek lazım. Ancak o zaman anlayabiliriz durumun vahametini…

Nazlı hastaneden çıkmayı başarır. Eve gelinir. Anne Neval hanım yatak almak için dışarı çıkınca ilk kez baba-kız yalnız kalır. Baba o ana dek kızını hiç kucağına almamıştır, yakınlaşmamıştır. Hani komedi filmlerinde şeytan kulağına fısıldar insanın, ‘Yap! Yap! Yap…!’ diye. Tam olarak böyle fısıldar şeytan babaya. ‘Aç o camı, aç! Aç!’ Defalarca eli pencereye gider Öke’nin, lakin yapamaz... Yapamaz ama eşi gelene dek perişan olur. Geldiğinde vaziyeti anlayan Neval hanım, zorla Cuma namazına gönderir kocasını... Tanrısına küs bir kul nasıl giderse namaza, Prof. Dr. Öke de öyle gider; ayaklarını sürüye sürüye… Ancak Cuma namazının hemen öncesinde gördüğü bir rüya her şeyi değiştirecek, eve koşarak gidip hıçkıra hıçkıra ağlayacak, hiç bırakmamak üzere kızına sarılacaktır.

Prof. Dr. Öke, yakın zamanda gördüğü bir başka rüyayı anlattı. Cennete buyur edilir rüyasında. Kendisine, ‘gezin ve istediğiniz yeri bildirin’ denir. Ancak tüm cenneti dolaşsa da bir yer beğenemez. -E ne istemektedir peki?  -Nazlım’ı der Öke, Nazlımı isterim.  Bunun üzerine, tüylerini diken diken eden dehşet bir soru yöneltilir; ‘Nazlı’yı nasıl istersiniz? Şimdiki haliyle mi, normal olarak mı?’   Burada bir şerh koyuyor Öke; ‘hayatımın tam 20 yılını kızımın normal bir insan olması için mücadele vererek geçirdim. Kanımın son damlasına, canımın son nefesine kadar bunun için uğraşacağım.’ Lakin rüyada ‘aynen!’ diye cevaplar soruyu. Aynen isterim Nazlımı! Nefes alsa yeter, hiçbir şey olmasa makbulümdür! 

‘Mevlana’ya bir Şems lazımdı, bana da bir Nazlı’ dediğinde işin özünü özetlemişti aslında. Bin dermana değişmediği derdi onu değiştirmişti, olgunlaştırmıştı, aşkla tanışmıştı, Rabb’la tanışmıştı.

İyi bir eğitim almış ve çok genç yaşta profesör olmuştu Mim Kemal Öke. Ama işte mutluluk olunca, başarı olunca gülüyoruz, o kadar. Yazı, acıdan besleniyor. Acı olgunlaştırıyor, acı öğretiyor, acı öğretmenlik ediyor. Ne mutlu acısını kazanca dönüştürene!

Devamını Oku

Tanıdık-bildik bir hikaye

Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Rektörü Prof. Dr. İsmail Yüksek hocayla tanışıp hayat hikayesini dinlediğimde tam olarak bunları düşündüm. Anadolu kokuyordu İsmail hoca, Karadeniz kokuyor, ‘bizim insanımız’ın saflığını taşıyordu. Bu hikaye beni yakaladı ve bu sıcak-minimal hikayeyi sizlerle paylaşmak istedim.

Bu hikaye bir film olsaydı, bence hasretlikten başlardı. Zira İsmail Yüksek’in babası -o henüz 7 yaşındayken- gerek bölge arazisinin engebeli olması, gerekse yetmişli yılların gurbetçi furyasında kalarak, kalkıp ‘Alamanya’ya gider.  Ne baba ‘ben gidemem’ der, ne de üç küçük çocukla geride kalan anne ‘gitme’ der. Sonrasında derin bir hasret ve üç ayda gelen mektuplar başlar. Ancak töreler belirleyici unsurdur o zamanlar; gündüz gelen mektubun,  büyüklerin yanında okunmayacağını çocuklar bile bilmektedir. Akşam iple çekilerek beklenir. Büyüklerin uyumasıyla birlikte çocuklarla anne, odun sobasının etrafına mum gibi dizilirler ve hasret kokulu satırlar maaile hatmedilip ağlanır. Anneye ayrı bir mektup gelmiştir ve onda ne yazdığını tabi ki çocuklar asla bilmeyeceklerdir.  
Bu hasretliğin güzel bir tarafı da vardır bittabi. Yazları elleri kolları dolu gelir baba. Getirilen hediyelerle acayip hava atılır... Fakat bir sorun vardır. Karadeniz’de akrabalık-dostluk ilişkileri o kadar ilerlemiştir ki, tek bir akşam bile yalnız kalınamaz babayla. Töre gereği, büyüklerin yanında baba da çocuklarına sarılmamaktadır gerçi.
Baba yurtdışındaki teknolojik gelişmeleri haber verir çocuklarına. Mesela televizyon diye bir alet vardır ve ekranda insanları canlı canlı izlemek mümkündür. O günden sonra küçük İsmail düşünmeye başlar; ‘acaba biz yaylada top oynarken babam bizi görüyor mudur?  Yada biz onu Almanya’da görebilecek miyiz?
Babasının Almanya’ya yalnız gitmesini, ‘oradaki dejenerasyona maruz kalmayalım diye düşündü’ şeklinde açıklıyor İsmail hoca. Nitekim yıllar sonra üniversiteyi bitirip burslu olarak İtalya’ya gittiğinde Almanya’daki babasını ziyaret edecek ve yaşam şartlarının zorluğunu gördüğünde gözleri dolacaktır. Belki ilk kez o zaman idrak eder, babasının aslında ne büyük bir fedakarlık yaptığını.  İsmail hoca, 35 yaşına geldiğinde kaybeder babasını. Bu birlikteliği bugün şu hüzünbaz sözlerle özetliyor; ‘benim babama ait doğru dürüst anım olmadı hiç!’
Çocukluğun babasız günleri zordur Maraşlı köyünde. Ev, köyün en tepesindedir ve okula giderken el mecbur koşarak gidilmektedir. Çıkış ise tam bir kabustur, zira koşarak 20 dakikada inilen yol, çıkarken tam bir buçuk saat sürmektedir. İlkokul desen, tüm dersliklerin bir arada olduğu küçücük bir yerdir zaten. Yüzümde kocaman bir gülümseme bırakan ayrıntıyı veriyor İsmail hoca; ‘Öğretmenimiz doğru düzgün Türkçe bilmediğinden habire matematik dersi işlerdik’ diyor kendisi de gülerek. Bu yüzden hala ‘c’ ile ‘ç’yi, ‘t’ ile ‘d’yi karıştırırmış. Geçen, bilmem kaçıncı kez kızına sorunca, çocuk artık isyan etmiş; ‘baba koskoca rektör oldun, artık öğren bunu!’
O yılların köy hayatında yaşanan tüm zorluklar, Almanya’daki babanın gündemini yorar ve ailenin İstanbul’a taşınması kararı alınır. Bir köy çocuğunun en büyük hayali nedir dersiniz? ‘Altından arabaların geçtiği balkonlu bir evde oturabilmekti.’ Diyor İsmail Yüksek. Ve gülerek ekliyor ‘şimdi de araba gürültüsünden bıktık.’  
Takvimler 74’ü gösterdiğinde aile İstanbul’a göç eder. Gaz lambası kültüründen gelen çocuk İsmail, Ankara Elmadağ’a geldiklerinde şehrin ışıklarını görünce korkarak bağırır; ‘aa şehir yanıyor…!’  Elektrikle tanışması bununla kalacaktır. Zira İstanbul’a geldiklerinde, Beykoz’daki evlerinde ne suyu ne elektriği bulamaz. Hatta bir on yıl boyunca köy şartlarında yaşarlar gene. Tabi bu annenin gündemidir, küçüklerin gündemi daha çok, mahalle çocuklarınca oyuna alınmayışları ve bariz Karadeniz şivesinden dolayı alay konusu olmaları olur. Neyse ki, çok zeki bir çocuk olan İsmail kısa sürede sevdirir kendisini. Ülkenin karışıklık içinde olduğu yıllarda okunur lise. Sağ – sol çatışmalarının ortasında taraf tutmadan okuyabilmesinden gururlar bahsediyor. ‘Hep sorumluluk sahibi biriydim’ diye anlatıyor o günleri… ‘Ne çatışmalara karıştım ne de cebime babam tarafından konulan Alman marklarını sorumsuzca harcadım’   
Ve üniversite… 80’de başlayan üniversite macerasında üç tercihi vardır İsmail Yüksek’in.  Köye gelen doktor ağabeylere özenilerek yazılan ‘İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’, mühendis dayıya özenilerek yazılan ODTÜ mühendislik ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde güvenlik görevlisi olarak çalışan ‘Süleyman abiyle birlikte gider geliriz’ düşüncesiyle yazılan YTÜ Mühendislik. Nitekim üçüncü tercihini kazanıp üniversiteli olur.
Neden mühendislik peki? sorusuna verdiği cevabı çok samimi buluyorum; ‘Çaykara’da kendi oyuncaklarımızı kendimiz yaptık hep, diyor, üstelik köyde, ağır şeyleri kaldırabilmek için kaldıraç gibi icatlar bulmak zorunda kalıyorduk ve bu bize daha o yıllarda pratik sağladı.’  Beykoz’daki Paşabahçe cam fabrikasındaki çalışan mühendislerin arabalarla gelişleri ve işçilerin onlara saygıda eksik etmemelerinden etkilendiğini de saklamıyor.

Akademisyen olma süreci ise çok ilginç hocanın. Üniversite bitince Karadeniz örme fabrikasına girebilmek için ‘torpil aramaya’ gittiği Necati hocasının yönlendirmesiyle, akademisyen olmaya karar verir... Hemen de karar veremez aslında; ‘Belki daha az kazanacaksın, daha çok yorulacaksın. Bu iş, ancak idealist biriysen yapılabilecek bir iştir.’ Uyarısına takılır önce. İşin içinden çıkamayınca, babasına danışmaya karar verir. Burada itiraf etmeliyim ki, babadan alınan cevap benim tüylerimi diken diken etti. Muhtemel ki ilkokul mezunu bir adamın ufku, –tanımadığım ve şu an hayatta olmayan- o babaya hayran bıraktı beni.  İsmail hocanın babası şöyle der; ‘evlat, yıllardır Almanya’ya master için gelen öğrencilere gıpta ettim ve keşke benim oğlum da bunlar gibi olsaydı dedim. Ben sana ev ve araba alırım, daha az kazanacaksan da ötesini düşünme!’ der ve oğul da, düşünmez ötesini.
Üniversitenin açıldığı ilk gün, sırtında takım elbiseleri, heyecanla Yıldız Teknik Üniversite’sine koşan delikanlı, askerlerin ‘yere yat!’ komutuyla çamura bulansa ve ilk günü zehir olsa da, tam otuz yıldır aynı okulda… Öğrenci olarak başladığı yaşamına rektör olarak devam ediyor.
İsmail hocanın rektörlüğünden bahsetmeyeceğim. Zira bu, herkesçe bilinen yönü… Hikayenin beni ilgilendiren kısmı buraya kadar olanıydı; daha insan yönü, daha halktan yönü yani… 

Devamını Oku

İlk kitap heyecanı

Filmlerde gördüğümüzde, ‘hadi canım’ ‘yok artık’ gibi nidalarla tepki verdiğimiz hikayelere bizzat tanıklık ettim.  

Misal bir adam vardı Sivas huzurevinde; koridorda yürürken birden kolumu yakalayıp beni korkutmuştu evvela. Bana bir şeyler anlatmak istiyordu lakin boğazına takılmış bir metal yardımıyla nefes alabildiği için dediklerini tabi ki anlayamamıştım. Derken biri yetişti imdadıma. ‘beni de dinle diyor dedi, sana hayat hikayesini anlatmak istiyormuş?  Nasıl olacak ki konuşmadan diye düşünürken o, bir koşu odasına gidip kâğıt kalemle geri döndü ve kâğıda ‘lütfen yazdı, lütfen beni dinleyin, yazarak konuşurum ben yeter ki dileyin.’ Dinledim amcayı, öyle masum görünüyordu ki…

‘Tam 5 leşim var’ oldu ilk cümlesi ve ben, insan sarrafı olmadığımı bir kere daha itiraf ettim kendime. Yıllar evvel abisi askere gitmişti ve o sıralar delikanlı çağlarını yaşayan bu amca, yengesinin başka bir adamla olan münasebetini hazmedememişti. ‘sapladım bacım bıçağı dedi, çevirdim, çevirdim.’ Bunu söylerkenki yüz ifadesinden korkmadım değil. Ama merak duygumun önüne geçemedim ve dinledim sonuna dek. Hapse girip afla çıkmıştı. Katil olma duygusuyla ikinci kez tanışması ise kendisinden haraç isteyen bir kabadayıyı bıçaklamasıyla olmuştu. Pişman değildi, zira hak etmişlerdi maktüller(!) … Bir başka afla çıktım ama diye devam etti. Ben asıl merak ettiğim soruyu sordum; tekrar katil olmuş muydu peki? Demeye kalmadı adam ağlamaya başladı birden. Ağlayanlara dokunmamak gibi bir huyum vardır. Yine dokunmadım. Ağlaması bitince itiraf etti. Amca yeğenini öldürmüştü, hem de uykudan biraz sert uyandırdı diye.  ‘Tekmeleyerek uyandırdı ama, sözleriyle savundu kendini ve öfkeme hakim olamayıp sapladım bıçağı kalbine. Keşke ben öleydim, daha 18 yaşındaydı’ diye devam etti. Belli ki yıllardır kimseye anlatmamıştı ve nedense bana içini dökmek istemişti.

Ufkumu ziyadesiyle açtığına inandığım doğu gezim, bunun gibi yüzlerce hikâyeyle dolu. İlk kitabımda onu yazmak istemiştim aslında ama üç yıldır toparlanmayı bekliyorlar hala. Yoğunluktan yazamadım.  Sadece o olsa iyi…  Onlarca hikâyem var, bir kitapta toplanabilmek için gözüme gözüme bakan. Nedense onu da yapamadım hala.

Derken 6 ay kadar önce kendimi bir roman kahramanını konuştururken buldum. Aklıma gelen her şeyi not alırken ve baya da bir hikâye kurmuşken. Hah dedim, ilk kitabım bu olacak galiba!

Yazmak için neden bunca zaman beklediğimi düşündüm sonra. Ve şu kanaate vardım; özel hayatın sınırlarına ehemmiyet veren biriydim ve sandım ki, bir şeyler yazarsam insanlar özelime girecekler, özelimi öğrenecekler. Bu, büyümek midir olgunlaşmak mıdır bilmem ama artık bu ayırımı yapabiliyor hale geldiğimi düşünüyorum. Ve yazmaya, hatta tam gaz yazmaya karar verdim. Ama ne hikâyelerimi toparladım, ne de Anadolu’daki insanlardan dinlediğim anıları yazdım.

Birkaç ay kadar önceydi sanırım, beni derinden sarsan bir röportaja katıldım ve o röportaj sonunda sahibinin derin acısına kayıtsız kalamayacağımı fark ettim. Ve ilk kitap olarak onu yazmam gerektiğine kanaat ettim.

Bir aksilik olmazsa, Haziran sonunda çalışmamı bitirmiş olmayı umut ediyorum. Temmuz sonunda da son düzenlemeleri yapıp bu hikayeyi mümkün olduğunca erken bir şekilde insanlara duyurmak istiyorum. Ortaya ne çıkacak, şu an bunu ben bile bilmiyorum ama bildiğim şu ki; bizler kocaman hayaller kurarken birilerinin çok sıradan, -bize sıradan gelen hayalleri var- yürüyebilmek gibi, iyileşip sahilde peynir-ekmek yiyebilmek gibi!

Devamını Oku

Açmamak olmaz; ölüm kapıyı çalınca..

Ne soğuk değil mi ölüm kelimesi? Düğün gecesi demiş Mevlana, ben onu idrak etme bahtiyarlığından çok uzağım maalesef, ölüm hala soğuk bana.

Bugün yolda yaşlı bir adam gördüm. (Yalnız dikkat edin yaşlı bir adam dedim, yaşlı bir amca da diyebilirdim, demek ki kendimle çok da özdeşleştiremedim ‘amca’yı.) Neyse yaşlı adam geçen arabalara bağırıyor, bir yandan da kaldırımdaki izmarit, çöp vs yola ittiriyordu ayağıyla ve bastonuyla. Onun zavallı haline bakıp, hayatını (evet onun hayatını) bir film şeridi gibi gözümün önünden geçirdim. Bir karede çocuktu ve mahalledeki camları indiriyordu. Adam yetmiş yaşlarındaydı, acaba cam var mıydı onun çocukluğunda dedim, bilemedim. Belki birinin su bidonlarını delip kaçıyordur bilmiyorum. Sonraki karede karşı mahalleden bir kıza gönül vermişti adam, kızı seven bir başka delikanlıyı öldüresiye döverken gördüm onu. Hiç acımadan vurdu, vurdu ve ağız dolusu tükürüğü selefinin üstüne boca ederken tısladı: “bir daha Zeynep’in yakınında görürsem, bu kadar merhametli olmam aga”

Zeynep’le kendi de evlenemedi oysa. Yaşlı adama karşı çok acımasızca davrandığımın farkındaydım ama sevdasına sahip çıkacak yürek göremedim onda ve Zeynep’i layığına verdim. Öyle hissettim ben, yapacak bir şey yok… Bir zamanların hızlı delikanlısı bu yaşlı adam, sevdiğiyle değil de, annesinin kendisi için seçtiği uygun kızla evlendi. Ama o kızcağız da hiç gün yüzü görmedi mateessüf. Zira adam için uygun kadın değil, anne için uygun gelindi o. Burada kızın suçu ne derseniz, kader derim.

Daha uzatmayacağım çünkü bitmez bu hikaye. Bunu neden anlattım? Demem o ki, insan ne kadar deli dolu yaşasa da, sokakta herkesin acıyarak baktığı bir zavallı olma potansiyelini taşıyorsa bünyesinde, -kötü haber; o potansiyeli hepimiz taşıyoruz- artistik yapmamalıdır o vakit. Hele ölümü düşünün bir de.

Neden bunları yazıyorum çünkü K.Maraş’ta dört kardeşin, yaşları 25 ila 35 arasında değişen ve üniversite mezunu dört kardeşin hem de, intiharına takılı kaldım günlerdir. Hafsalamın almadığı şey tam olarak şu; biri çıkıp annesinin ölümüne tahammül edemeyeceğini düşünerek intihar etme kararı alabilir. Hadi ikisi için de aynı ihtimal geçerli olsun. Üçü, hatta ve hatta dördü için böyle bir şey nasıl mümkün olabilir aklım almıyor. Yani dört yetişkin birey, böylesi hastalıklı bir duruma nasıl düşebilir bilmiyorum, bilemiyorum. “Öyle güçlü bir aileden geliyorum ki, ne mezhebin ne dinin önemi var…”  diyen babanın gözünden tek bir damla yaş akmamış olmasına da şaşalıyorum açıkçası. Ben ki, en absürd insanları anlama donanımıyla yaratılmışımdır. Günlerdir irdeleyen biri olarak bu olayı, ya “aklımın almadığı şeyler” klasörüne atıp üstüne beton dökmek yada daha iyisi hiç duymamış olmayı yeğlerdim.

Bir süredir artan şikayetlerim için baharı suçlamayı bırakıp bir doktora gittim geçenlerde. Neyse bir sürü tahlil, damarımdan çekilen tüpler dolusu kanın ardından nihayet saat 16:00 gibi tüm sonuçlarımı almış bir vaziyette sevgili doktorumun karşısına çıktım. “Kanın azalmış dedi önce, bir de demir depoların boşalmış. İnsülin direncinin yüksek oluşu, çok çalıştığın, çok az uyuduğun ve çok az yediğin halde kilo veremiyor olmanı açıklıyor. Ama asıl önemlisi, sedimantasyonun çok yüksek ki bu beni düşündürüyor” diye başlayan bir cümle kurdu. Yaşayanlar bilir bunun üç sebebi olabilirmiş; ya romatizmal bir hastalık, ya enfeksiyonel bir durum yada kanser türevi bir şey. Dünya tatlısı doktor bana bunları uzun uzun tek tek açıklayıp teselli etse de kendimi bir an kurbanlık bir koyun gibi hissettim. Çok ani bir negatif haber aldığımda üzülmem gerekse de üzülemem. Boşaltırım kafamı bir süre ve öylece beklerim. Öyle yaptım gene.

Çıkışta kanser hastanesinin önünden geçtim, bir gün buraya gelip gidiyor olmamayı diledim. Ölümü düşündüm sonra, bir mezarlığın yanından geçerken orada yaşayan böceklere bakıp “lütfen Rabbim dedim, bunlar yemesinler benim vücudumu.”  Sonra yanımdan geçen ergen kızlara baktım, nasıl da umarsız kahkahalar atıyorlardı. Bir miktar sinirlendirdi beni bu, düşünebiliyor musunuz ben ölsem bile bu kızlar böyle deli kahkahalar atmaya devam edeceklerdi. İstanbul’da lale mevsimi şu an. Çok istediğim halde işlerden fırsat bulup Emirgan’a gidemedim bir türlü. Ve ben ölsem hiç şüphem yok ki nazenin laleler açmaya devam edeceklerdi üstelik.

Aşık olmayı becerebilen biri olmadım hiçbir zaman. Belki bunu hak edecek kimse çıkmadı karşıma bilmiyorum. Belki de suç onlarda değil bendeydi. Ölürsem dedim kendime, en azından bir hemcinsime bıraktığım için hayıflanabileceğim kimse yok hayatımda. Züğürt tesellisi kabilinden buna bile sevindim. Hesabımı kitabımı yaptım iyice; hayatımda kimseye bir zararım olmamıştı, en azından bilerek yada isteyerek. Kimseye boyun da eğmemiştim ama. Bir gün değer verdiğim bir büyüğüm “seni çok takdir ediyorum demişti, duruşun hiç değişmiyor, kimseye yalakalık yaptığın yok, herkese aynısın” Mesafelisin demek istemişti ama o dokundurmaya takılmayıp gülerek cevaplamıştım onu; “hep de bu yüzden çektim ömrümde, hep de bu yüzden!”  Hakikaten de hayatım boyunca en büyük zararı kendime vermiştim, en büyük cezayı kendime kesmiştim. Yani ölsem, kendim, kendimden kurtulacaktım kısaca. Kazandığımı, bankaya atmak yerine dünyanın bazı yerlerine gidip hayat deneyimi kazanmak -daha çok da işimle ilgili ufkumu açmak- için harcamış biri olarak mirasım da yoktu haliyle. Arkada bıraktığım pek bir şey yok diye düşündüm. Ama yine de soğuktu ölüm yahu. Tamam kendi başına alabileceğin bir karardı ama öyle iki kişiyle üç kişiyle alınacak bir karar değildi yani.

Ölüm duygusunun soğukluğu bir yana, acilen “şayet ölürsem’li ihtimalleri toparladım içimde. Acil eylem planı çıkarttım kendime. Kalbini kırdığım insanlardan özürler dileyecek, tecrübelerimi kesinlikle yazacak, aileme aslında onları ne kadar sevdiğimi ve yanımda olmalarının beni mutlu edebilecek bir şeyken bundan mahrum olduğum için onları kızgın olmadığımı söyleyecektim. Hatta ölüm yıldönümümde dostlarıma, daha doğrusu arkamdan ağlayacaklarını düşündüğüm dostlarıma gönderilmek üzere notlar yazacaktım.

Bütün bunlar, tam da dört kardeşin intiharının ertesine gelmişti ilginç bir rastlantı olarak.

“Ben dine inanmam o yüzden çok güçlüyüm” diyen babanın aksine, ben inancıma sarılarak bunun üstesinden gelebileceğimi düşünmüştüm ilginç bir şekilde. Yüzümü öteye çevirmeye karar vermiştim. İşe, eninde sonunda öleceğime, hem de herkesin öleceğine kendimi ikna ederek başlamıştım. Bir Allah inancım vardı, bir öteki dünya inancım vardı ve orada da çok sevdiğim insanlar vardı. Zaten seyahat etmeyi seven biriydim, “tebdili mekanda ferahlık olduğuna” inanan biriydim de aynı zamanda. Ötede tanışmak istediğim o kadar çok insan vardı ki; sadece bir kez rüyamda görebildiğim ve bana sımsıcak gülümseyen Peygamberim’le orada tanışabilecek, facebook’da twitter’da onlarca paylaşımı gördüğüm Mevlana’nın sohbetini canlı canlı dinleme imkanına kavuşabilecektim. Tanışmak istediklerimle dolu bir liste hazırladım. Orada yapabileceklerimden oluşan bir liste bile yaptım;

-Dini hassasiyetlerimden dolayı yaptırmadığım gül dövmesini omzuma yaptırabilecek.

-Sırtımda askılı beyaz elbisem, saçlarım rüzgarda savulurken bağıra bağıra şarkı söyleyebilecek.

-Okumak istediğim, fakat vakitsizlikten okuyamadığım kitapları okuyacak, filmleri izleyecek,

-Skydiving yapabilecek, hem de korkmadan,

-Gidilecek yerler diye dünyadan fotoğraflarını topladığım muhteşem yerlerin alasını orada görebilecek,

-Kira ödemeyecek,

-Hastalanmayacak, iş-trafik stresi yaşamayacak,

-Kalbim de kırılmayacaktı.

-İnsanlara örtünmemin nedeninin siyasi olmadığını anlatma zorunluluğu da kalkmıştı ortadan.

Ve Salinger…  Çavdar Tarlasındaki Çocuk. Hep tanışmak istemişimdir onunla. Umarım cennettedir ve umarım iyi anlaşırız diye düşündüm onun için. Kafka, Dostoyevski, Ömer Lütfü Mete, Necip Fazıl, Nazım Hikmet ve daha niceleri…

 Herkes, ama herkes oradaydı. E gidip yer kapmak lazım bi de, dostlar geldiğinde onları karşılayacak birileri de lazım. Hatta beni kimin karşılayacağına karar da vermiştim. Olur muydu bilmem.

Ölüm dedik mesele nereye gitti. “Sadece yaşamın değil, ölümün de hayırlısı istemek lazım” der annem hep. İntihar etmek istemem, kötü bir hastalıktan dolayı, trafik kazasında yada cinayete kurban gitmekte istemem. Hele yanmak fikri buz gibi yapıyor ruhumu, boğulmak da öyle. Yüksek yerden düşmek, depremde ölmek, hepsi de kötü ihtimaller. Böyle oturduğum yerde tatlı tatlı ölsem Rabbim, olmaz mı? Vaat ettiğin şeyler çok güzel şeyler ama sanırım ağır bir bedel ödemeden bunlara sahip olmak her faninin isteği Sen’den. Tıpkı benim gibi.

 

Devamını Oku