Hakkında
Eyüphan Kaya... 1962 yılında Diyarbakır’da dünyaya geldi. Klasik Kürt medreselerinde 8 yıl İslami ilimleri tahsil ettikten sonra, ortaokulu dışarıdan bitirdi, Diyarbakır Lisesini 1982-85 yılları arasında dahili okudu İmam-Hatip fark derslerini vererek iki liseden mezun oldu. Memuriyetinin ilk yıllarında İmam-hatiplik yaptı, D.Ü.Eğitim Kimya bölümünde 1989 yılında mezun oldu vatani görevini de ifa ettikten sonra MEB’de çalıştı, 28 yıllık çalışma hayatından sonra 2015 Ağustos atı itibariyle emekliliğe ayrıldı. Arapça, Türkçe, Kürtçe bilmekte olup, evli ve tamamı üniversite mezunu 6 çocuk babasıdır. İnternethaber.com sitesinin günlük yazarı ve yerelde özgürhaber gazetesinde yazıları yayınlanıyor. Birçok seminer, çalıştay ve konferanslara katıldı, TASAM, TKMM, DDA destekçisidir, Ortadoğu Gazeteciler Cemiyeti Diyarbakır il temsilciliğini yapmaktadır. 2014 Şubat ayında İslam İşbirliği Teşkilatına Bağdat’ta tebliğ sundu ve tebliği heyecana neden oldu. Orta doğu Kongresinin daimi katılımcı olup, müzakereci düzeyinde katkı sunmaktadır. BM’ler konferansına katılmıştır. Doğu-Batı Kardeşlik Platformunun aktif katılımcısıdır. Milli eğitimin muhtelif kademelerinde çalıştı, birçok sivil toplum kuruluşuna üye ve yöneticilik düzeyinde çalışmaları olmuş, an itibariyle değişik gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanıyor, İnsan Hakları Aktivisti olan Kaya İnsan Hakları Cemiyeti yönetim kurlu üyesidir. Ayrıca İzmirizmir.net, Siverekname, Haber x, Haberlerankara, Giresun Aydındere, Haberdiyarbakır.gen.tr, Diniajans.com, Marmarayerelhaber, Düzceyerelhaber, Haberlerankara, Akgörüş, Akfikir, Serketinniws.com… ve ve… sitelerinde yazıkları yayınlanmaktadır. 2006 yılında Edebik.com sitesiyle başlayan sosyal medya sevgisi, edebiyatevi, edebiyatdostları.con ve edebiyatdefteri.com ile devam etti. Günlük köşe yazılarını yazmanın yanı sıra edebiyatdefteri.com sitesinde 600’den fazla manzum eseri yayınlanmıştır
  • Yaşadığı yer Türkiye
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Diyarbakır Şerif Bir Şehremini Arıyor

Ah ah! Diyarbakır’ın başına geleni bu şehirde yaşayan halk bilir, ama daha çok yaşı ellinin üstünde olanlar bilir. 

Bu şehir 20 yılda nüfusu beşe katladı, keşke bu süre içinde yapılması gereken hizmetlerini ikiye katlasaydı. Başka bir ifade ile hazırlıksız misafir ağırladı, ama gelenler geri dönme imkanını bulamadılar. Köylü zorunlu olarak şehirli oldu.

Bu şehirde işsizlik oranı daima Türkiye ortalamasının iki katı,

Buraya verilen teşvikler büyük oranda resmi sivil iş birliği içinde sıcak para olarak bölüşüyorlar,

Bu şehirde KOSGEP de, Kalkınma ajansları da yerli yerinde hakkaniyet ölçülerinde çalışmıyor, daha doğrusu çalışmasına fırsat verilmiyor.

Kızlarımdan biri Peyzaj Mimarıdır, büro açmak için KOSGEP’e müracaat etti, dediler “git büronu tefriş et, gel yardımını al”, geldi hazırlık yaptı tekrar müracaat etti, dediler ki “zaten sen büronu hazırlamışsın, sana yardım veremeyiz.” yani alem kalem edip kendisine katkı vermediler. Ama başkasının dükkanını adres veren bazı kimselere de katkı verildi.

Vay sahipsiz şehrim vay! Beklediğin Şerif Şehremini ne zaman gelecek acaba?

Bu arada belki yeni nesil Şerif nedir bilmez, bu günün ifadesiyle bir anlamda Ombudsman gibi hak ve adalet adına nüfuz sahibi kimsedir Şerif.

Hasan Basri Güzelolğu bu şehre sahip çıkarsa Şehrin Şerifi olarak tarihe iz bırakabilir.

Mesela şu hizmetlerin yapılması için öncülük yapabilir.

1-Malum bu günlerde bazı duyarlı vatandaşlar şehrimize ikinci üniversite istiyorlar, bu üniversite sıradan bir üniversite olmamalı, olacaksa Medresetüzzehra tarzı bir üniversite olmalı.

Edebiyat, Dil ve Sosyal/Siyasal ağırlıklı olmalı,

Sadece erkeklere özgü olmalı,

Kazanan tüm öğrencileri Kürtçe, Türkçe ve Arapçayı bilmeli,

Ayrıca kendine özgü liseleri olmalı ve o liselerden mezun olan öğrenciler sınavsız olarak buraya alınmalı, mesela sosyal bilimler liseleri gibi. İşte görüyorsunuz birçok açıdan ilginç bir üniversite, ezber bozan bir üniversite, Ortadoğu’nun yönetim kadrosunu yetiştiren bir üniversite niteliğinde olmalı.

*Bu üniversite için ayrıca yeni bir binaya ihtiyaç yok, Sur’da bulunan Mesudiye medresesi, Zinciriye medresesi, Kurşunlu cami, Husrev Paşa camii ve Ali Paşa camii müştemilatından yararlanılabilir. Gerekirse buna Deliller hanını da ekleyebilirsiniz.

2-Şehrin dört merkez ilçelerinde “Dil evleri” açarak; Kürtçe, Türkçe, Arapça ve İngilizce dil evleri açıp, oraya kayıt olanlar kapıdan içeri ayağını atar atmaz, sadece o dili konuşmaları lazım ki 6 ay bir yılda dil öğrenme imkanını yakalasınlar. Bu evlerin programlarında edebiyat, müzik, şiir çalışmaları yapılabilmeli, ileriki aşamalarında yazarlık kursları dahi verilebilmelidir.

3-Bu şehrin işsizlik oranını birkaç yol ile azalta bilmelidir. Burada açılan iş yerlerinde, fabrikalarda bu şehrin gençlerine öncelik verilmeli, işe alımlar şeffaf olmalı, adil kriterler bırakılarak alımlarda vatandaşın kalbi mutmein olmalı.

Gecende Valimiz, iki yıl zarfında 25 BİN kişiye iş imkanı vereceğiz şeklinde bir açıklama yaptı, bir yandan sevindim, bir açıdan da üzüldüm, Üzüntümün sebebi şuydu, acaba bu iş alımlarında şaibe olacak mı? Bu 25 BİN kişiden kaç bini şehrimizin mağdur ve müstahak insanları olacak?

Ayrıca işçi ihtiyacı olan illere ihtiyaca uygun meslek erbabı yetiştirerek bu illere nitelikli işçi gönderme yolu ile şehre nefes kazandırılabilir.

Bundan birkaç yıl önce Gaziantep’ten Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı, “Gelecek sene bu şehre 70 bin işçi lazım” demişti.Peki biz şehir olarak GSTO ile iş birliğine giderek 10 bin işçiyi Gaziantep’e gönderseydik nurun ala nur olmaz mıydı?

4-İsteyen her yeni evli çifte 1+1 dayalı düşeli bir butik daire 5 yıllığına kiraya vererek gençler evlenmeye teşvik edilmeli, evlilik öncesi tüm çiftleri “Aile eğitimi” seminerinden geçirmeli.

5-Hz.Süleyman semtinde iç kaledeki tarihi binalardan da yararlanarak İmamı Şafii enstitünün açılmasına ünayak olmalı ve açılışına Dünya Müslümanlar Birliği Başkanını davet ederek dünyanın dikkatini Diyarbakır’a çekmeli, öğretim kadrosu için yerli alimlerimizden yararlanmalı,

6-Her ilçeden prefabrik düğün salonlarını yapıp, isteyen vatandaşa inanç ve kültürümüze uygun düğün yapmaları şartıyla mekan olarak ücretsiz hizmet vermeli,

7-Her ilçede birer prefabrik taziye evi yaparak ücretsiz ve yemeksiz, çay, şeker ve su belediyeden olmak üzere vatandaşa rahat bir taziye ortamı imkanı vermeli.

Tabi yapılabilecek çok şey var, ama bu kadarı dahi Güzeloğlu’nun ayrıcalığı olarak dikkat çeker, bu halk bu tür hizmetleri fazlasıyla hak ediyor. Bu tür hizmetleri Diyarbakır insanından esirgeyenler utansın!

Tabi bu konuda daha nice taleplerimiz var peyderpey dile getireceğiz, ben afaki konuşmam, yapılması mümkün olmayan uçuk taleplerde de bulunmam, bunlar bu halkın beklentileridir.

Bu taleplerimin nasıl projelendirileceğini bilenlerdenim.

Haydi bakalım hoş geldiniz Şerif Şehremini diyelim mi?

 

Devamını Oku
Diyarbakır Şerif Bir Şehremini Arıyor

Diyarbakır STÖ’leri Fikir Üretiyor

İl Müftümüz Burhan İşleyen hocamızın zamanında başlayan ve Mehmet Yavuz Karabayır hocamızla devam eden Hak ve Adalete duyarlı, “İlahi Öğreti” ile barışık STK aylık istişare toplantıları, İl Valimiz Hasan Basri Güzeloğlu’nun katılım göstermesiyle ayrı bir niteliğe kavuştu.

Tıpkı 1921 Anayasası’nda olduğu gibi, şehrimizin en üst düzeydeki mülki amiri olan Valimiz şehir hakkında istişare ile hareket ederek, yönetim kalitesine değer katıyor.

Tabi her zaman her oluşumu davet etmek kolay değil, bu ayın toplantıya “Yeni Emekli Bir Sen” adına Sendikamızın İl Başkanı Emekli Müftü Abdülkerim Melikoğlu ve Basından sorumlu Başkan yardımcısı olarak ben STÖ toplantısına katıldım.

Yıllardır bu milletin başına bela olan İstanbul Sözleşmesi ve onun bir pratiği olan 6284 numaralı yasanın aksaklıkları üzerinde duruldu.

Benim de kurucuları arasında yer aldığım ve İstişare kurulunda olduğum Mazlumder Şubesi Başkanı Av. Mahmut Aytekin yaptığı çalışma ile öyle ikna edici örneklerle gerekli açıklamayı yaptı ki, İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesinden başka bir çare olmadığı, 6284 numaralı yasanın ise ıslah edilmesi gereği kanaati tüm katılımcılarda kabul gördü.

Türkiye Aile Meclisi Güneydoğu Bölge Başkanı olarak bu çalışmayı takdir edip, kısa bir katkı yaptıktan sonra, iki konuda fikir beyan ettim.

Birincisi: Şehrimizde Diyarbakır Din İşleri Yüksek İstişare Kurulunun kurulmasını talep ettim.

İkincisi: Emri bil maruf neyianil müker(iyiliği emredip, kötülükten men için) İrşad ekiplerinin kurulmasını istedim.

Diyarbakır DİYÜİK’te İl Valisi, İl B.Ş.Belediye Başkanı, İlahiyat Dekanı, İl Müftüsü, Medrese temsilcileri ve gerekli görülen kurum ve kimselerden oluşmalı.

Bu kurul, aylık toplantılarında dini açıdan şehrimizin durumu hakkında bir değerlendirme yaparak, gerekli tedbirlerin alınması hakkında kararlar alabilmeli ve gereği için katkı vermeli.

İrşad ekibi; en az üç kişiden oluşup, Emekli imam, Vaiz  ve STÖ temsilcisi olabilir, Dini ve dünyevi meselelerde halkımızı aydınlatmaları için belli bir program dahilinde çalışmaları gerekir.

Elhemdulillah, Diyarbakır STK’ları istişare ediyor, fikir üretiyor diyorum.

Üçüncüsü de şimdi aklıma geldi. Bir cami İmamı İmam-Hatip kıyafetiyle mahallesindeki bütün binalara en az bir eve uygun bir vakitte misafir olmalı ve yanına gelen kimselerle birlikte kendilerini bir manevi çek-aptan geçirilmesi lazımdır diye düşünüyorum.

Bazen icap ediyor, nasihat adına söz sırası bana geliyor; ben haziruna  diyorum ki, “Muhterem kardeşlerim, siz bazen sağlığınız için bedenen çek-ap yapıyorsunuz, gelin 6 ayda bir, yılda bir kendi manevi gidişatınızı da çek-aptan geçirin.

İlim ve takva yönü ile kendisine inancınızın tam olduğu bir ilim erbabı ile iş birliği içinde olun ve zaman zaman tereddütte kaldığınız meselelerde onunla danışın.”

Birileri diyebilir ki yahu nerden çıktı bu sıra dışı talepler? Unutmayalım şehrimiz çeyrek asırdır bir manevi buhrana maruz kalmış, dolayısıyla nasıl ki ağır bir hasta yoğun bakıma alınıyorsa şehrimize de böyle sıra dışı yoğun programlar uygulamamız lazım. Yoksa halkımıza yazık oluyor. Üç günlük dünya öyle ya da böyle geçecek, ama manevi kusurumuz bizimle ahrete gelecek.

O zaman ah, of para etmez. Neredeyse hayatın bu yönü insanlarımızın çoğunun gündeminden çıkmış.

Bundan daha büyük bir musibet var mı? Üstat Bediüzzaman’ın dediği gibi; “en büyük musibet dine gelen musibettir.” İşte bu hal dine gelen musibetlerden biridir.

Bu sorumluluk hepimizindir, unutmayalım. 

Sizin aklınıza daha güzel çalışmalar gelebilir, lütfen tereddüt etmeden dile getirin, faydalanalım.

Allah iyilerimizi daha iyi, fasıklarımızı da ıslah etsin. Amin demeniz dileğiyle.

Devamını Oku
Diyarbakır STÖ’leri Fikir Üretiyor

İL’İNİ KALKINDIR Kİ, ÜLKE KALKINSIN

Tüme varım usulü ile çalışmak, tümden gelimden daha iyidir. Varsa bir menfaati önce tabana sonra tavana ulaşır. Dolayısıyla Köyden başlayan huzur, ilçeye yansır, ilçede oluşan güven ilde olgunlaşır, illerin bu huzur ve güveni ülke çapında maddi manevi kalkınmaya dönüşür.

Onun için Hayvancılık ve Tarımın modernize olması, çeşitlenmesi, sübvanse edilmesi mühimdir. Ama insanı kamu menfaatine endeksli yetiştirmediğiniz zaman buraya aktarılan paraları sıcak para olarak cebe indirilenler oluyor ve dolayısıyla bu alanda beklenen başarıyı elde edemiyorsunuz.

Buyur size bir ölçü daha, köylerde insanlarınız kendinden emin bir tarzda yaşayamıyorlarsa, ülke çapında huzur beklemek hayaldir. Çünkü bu sıkıntı niteliksiz göç olarak sirkülâsyona sebep olur, köylü vatandaşların mesleksiz olması gittikleri yerde sorun oluşturmalarına sebep oluyor.

Demek istediğim şey şu: Şehrimize mukayyet olalım, Muhtarlarımızın beyanlarından faydalanalım, hile yapan veya taraf tutan, küçük menfaatler uğruna kendini küçük düşüren muhtarlar varsa yerine aza atayarak görevden alalım. Başka türlü bu şehre huzur zor gelir.

Bir köyde zulüm olmayacak, birileri kabadayılık yapmayacak, vatandaş karakoldan korkmayacak, tam tersine karakolun varlığı vatandaşa güven kazandıracak. İlçe kaymakamı ile Türkçesi zayıf olduğu için vatandaş kem küm etmek durumunda olmayacak, dolayısıyla daima Kaymakamın yanında tercüme için birileri olacak/olmalı.

Şehrimizde küçük çalışmalardan başlayarak kalkınma için alt yapı hazırlığını yapmak lazım. Onun için diyoruz ki “İl’in kalkınması, Ülke kalkınmasıdır” diyoruz. Valimizin Büyükşehir Belediye Başkan vekilliğine de bakması, yararlı çalışmalar yapmak için iyi bir fırsattır.

1-Şehrimizde hiç kimsenin aç ve açıkta kalmaması için bir an evvel yeterli kapasitede prefabrik evler ve aş evleri yaparak huzura bir ışık yakmamız lazım.

2-Vatandaşların huzuru, sıhhati ve camiye olan bağlılığını arttırmak için tüm camilerde tuvaletlerin ücretsiz olması lazım.

3-Kağıt toplayan kimselerin sayılarını tespit ederek, kendilerine belediye tarafından tolum ve eldiven ve ağızlık verilmesi lazım. Hatta kimlikler dahi olsa daha iyi olur.

4-Nebi cami civarında olan ayakkabı boyacılarına çok fonksiyonlu, açılır kapanır birer kafes yaptırmamız lazım. Sayıları 30 civarı olup kişi başına BİN lira yeter kanaatimce.

5-Her evlenen çifti aile seminerinden geçirerek, tercihlerine göre belediyeden en az bir beyaz eşya katkısını yapmamız lazım.

6-Uygun bir semtte bir Emekli lokali açmak lazım,

7-Belediyenin öncülüğünde Diyarbakır Din İşleri Yüksek kurulunu oluşturup; İlahiyat Dekanı, İl Müftülüğü, Valilik ve Belediye, Medrese alimlerini bu komisyona alıp, bu vesile ile insanımızın manevi durumunu tespit edip, ona göre onlara yönelik çalışmalar yapmamız lazım.

Bu anlattıklarım belki basit gibi gelebilir, ama inanın şehrimize huzur ve sükunet, güven ve mutluluk kazandırma adına çok şey kazandırır diye düşünüyorum. Ayrıca buyur siz de aklınızdan geçenleri dile getirin olmaz mı?

Tabi Belediye bütçesi elveriyorsa şehrimizin muhtaç insanları doğru dürüst tespit edilip bir defada bir yıllık asgari ihtiyaçlarını özellikle gıda ve yakıt olarak verilebilirse çok iyi olur diye düşünüyorum.

Kolay gelsin diyor, başarılar diliyorum.

Devamını Oku
İL’İNİ KALKINDIR Kİ, ÜLKE KALKINSIN

VALİ GÜZELOĞLU BU ŞEHRE LAZIM

Mülki amir bir şehrin huzur, güven ve mutluluğu için çok anlam ifade eder. Bir ara “Bu ülkenin huzuru Kaymakamların elindedir” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazımdaki iddiamı yineliyorum, çünkü ilçenin huzuru, il’e, ilin huzuru ülke huzuruna dönüşür. Tabi ilin başındaki Vali de bu konuda katalizör olur/olmalıdır. Çünkü moral ve motivasyon yöneticilerin performansını besler.

90’lı yıllarda Şehrimizin Valisi Eğil’in Kaymakamına ters bir laf etti, Kaymakam dedi ki; “Ağzını topla bey efendi, ben istifa dilekçemi veriyorum, bundan sonra vatandaşım sen vatandaşla böyle konuşamazsın” gerçekten de iki aylık kaymakam istifa etti, şu anda o Kaymakam İç işleri Bakanlığında önemli bir görevdedir.

Demek istediğim Valiler ilin sevk ve idaresini koordine eden kimselerdir, ya alt birimlerini motive edip, şehrin yönetim kalitesini artırırlar ya şu andaki Konya Valisi gibi öğretmenler gününde militarist bir eda ile salona seslenerek Anadolu insanın ağzının tadını bozarlar.

İl Valimiz Hasan Basri Güzeloğlu geldiğinden beri şehrimizin huzur ve sükuneti, manevi kalkınması için elinden geleni yapmaya gayret ediyor. Bir hususi konuşmasında “Ben Diyarbakır’ın manevi değerlerini gün yüzüne çıkarmaya geldim” demiş, çalışmalarına bakılınca, faaliyetleri bu ifadesini doğruluyor.

Özellikle 4-6 yaş grubu Diyanetin Sıbyan okullarının üzerinde var gücüyle durduğu ve şu anda 7 bin civarında çocuğumuz bu okullarda okuduğunu biliyoruz. Müftülüğün organizasyonunda yapılan aylık istişarelerle şehrin nabzını tuttuğunu, bazen genel istişareler yaparak şehrin ileri gelenlerinden fikir aldığını da duyuyor, bazen bizzat şahit oluyoruz.

Bir toplantıda ben bir talebimi dile getirdim, sözü ağzımdan aldı ve dedi ki; “Eyüphan bey sen Anzele suyunu Şeyh Yusuf camisi ile birleştiren balıklı göl istiyorsun, Urfa’lılar kızsa da yapacağız merak etmeyin, senin yazın benim masada duruyor”, doğrusu ben buna çok şaşırmıştım. Tabi bu durum onun ilgili, zeki, hafızası kuvvetli ve duyarlı olduğuna işarettir.

Tabi Vali Bey ile Halk arasında “Kara kedi” rolünü oynayan kimi aktörler de var sanırım, “İnsan Hakları Cemiyeti” adına ilk geldiğinde birkaç defa randevu istedik verilmedi, canı sağolsun, takriben bir Ay’a yakındır “Yeni Emekli Bir Sen” adına yine  randevu talebinde bulunmuşuz hala bir haber yok, bu tehirin kendisinden kaynaklandığına inanmıyorum.

Güzeloğlu, Muhtarlarla iyi bir iletişim halinde, kanaatim o ki onun kadar Diyarbakır’ın köylerini gezen, halkı yakından dinleyen başka bir vali olmamıştır. Kayyum olarak görevlendirildiğinden sonra yine Muhtarlara Çarşamba günü belli bir saat vermiş, isteyen her muhtar kendisine bu saatte ulaşabiliyor. Bu ne anlama geliyor? demek Muhtar kabiliyetli biri ise köyünde, mahallesinde olan sorunları direk en yetkili mülki amire ulaştırma imkanını bulur, çözümüne katkıda bulunur. Ben geçende birkaç Muhtarın belediyeye hitaben yazdığı bir kaç dilekçeyi bir vesile ile gördüm, utandım doğrusu, gereksiz, anlamsız taleplerde bulunmuşlardı, bir de işin bu yönü var.

Keşke Sivil Toplum Kuruluşlarına da ayda bir bir saat verseydi, ya da Sivil Toplum Kuruluşları Daire Başkanlığını kursaydı. Kanaatim o ki burada kalırsa onu da yapacak.

Malum Valiler kararnamesi eli kulağında, çıktı çıkacak, özelikle Hasan Basri Güzeloğlu’nun yerinde kalmasında fayda mülahaza ediyorum. Çünkü şehri biliyor, sahadan haberdar, ne yapıp yapmayacağını kanaatimce çok iyi hazırlamış durumda. Yeni bir Vali şehrimiz için en az 6 ay kayıp demektir.

Diyarbakır’ın hizmeti ve selameti için Güzeloğlu’nun Diyarbakır valiliğinde kalmasında fayda var. Evet üç yılda bir, valilerin yer değişikliği oluyor ama bu bir teamül herhalde mecburi değil, görevin uzatılmasında bir beis olmadığı gibi kamu menfaati lehinedir.

Kanaatim o ki şehrimizde kalırsa;

*Yönetim tarzını daha da sivilleştirecek,

*İletişimini daha güçlü tutacak,

*Kamu menfaatini önceleyerek çalışacak,

*Harcama kalemlerinde tasarruflu davranacak,

*Şehrimizde iz bırakacak çalışmalar yapacak,

*Şehrimiz manevi bir hamle yapacak,

*Bahis oyunları, Eroin-Esrar çeteleri üzerine gidecek,

*İşsizliğe çare bulacak,

*Şehrin trafiğini rahatlatacak çalışmalar yapacak,

*Eğitim öğretimde çok iyi derecelere çıkacağız,

*Şehrimiz daha da  güvenilir bir kent haline gelecek.

İki defa istişaresine katıldım, bu ruhu, bu enerjiyi onda fark ettim.

Külliyede Valiler toplantısında Reis soruyor “Hasan bey sizin bir talebiniz olmadı, ihtiyacınız yok mu?” Güzeloğlu güzel bir cevap veriyor “Yok efendim elimizdeki kaynak bize yetiyor fazla bile” işte vali bu derim, gerçekten elimizdeki kaynakları yerli yerinde değerlendirirsek, israftan kaçınırsak, kaynaklarımız yeter de artar.

Eğer Devletin yeni Valilere ihtiyaç varsa buyur Vali Yardımcısı Ahmet Naci Helvacıoğlu, Sur kaymakamı Abdullah Çiftçi sırada hazır duruyorlar. Vatandaş onları da bir an evvel Vali olarak görmek istiyor.

Her şeyin hayırlısı diyelim Üstat Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Bazı olaylar bizatihi, bazıları da netice itibariyle hayırlıdır.” İnşallah Güzeloğlu’nun velayetinde şehrimizin istikbali maddi manevi kalkınma ile şahlanacak.

Görevine devam ederse, ki edeceğine inanıyorum o zaman kamu adına taleplerimizi tekrar dillendirmeye devam edeceğiz tabi.

Selam ve selametle kalın.

Devamını Oku
VALİ GÜZELOĞLU BU ŞEHRE LAZIM

YENİ EMEKLİ BİR SEN İL MÜFTÜLÜĞÜNÜ ZİYARET ETTİ

MEMUR VE EMEKLİ SENDİKALARI KONFEDERASYONU(MESK) VE YENİ EMEKLİ BİR SEN OLARAK İL MÜFTÜLÜĞÜMÜZE ZİYARETTE BULUNDUK.DİYARBAKIR İL MÜFTÜMÜZ YAVUZ SELİM KARABAYIR'A GÖSTERDİĞİ İLGİDEN DOLAYI TEŞEKKÜR EDERİZ. ÇİÇEĞİ BURNUNDA SENDİKAMIZIN ÇALIŞMALARI VE HEDEFLERİ HAKKINDA PAYLAŞIMDA BULUNDUK.

 

YENİ EMEKLİ BİR SEN İL MÜFTÜLÜĞÜNÜ ZİYARET ETTİ

Sesimizi duy Reis’im!

Siyaset sahnesine atıldığınızdan bu yanı her fırsatta Kalbi, Kavli, Fiili siyasi düşüncenizin arkasında durmaya çalışan gayretli bir vatandaş olarak bazı gelişmeler karşısında ne diyeceğimiz şaşırıp duruyoruz.

Sizin ifadenizle, bu ülke 82 milyon vatandaşındır, burada huzur ve güven içinde mutlu bir hayat yaşamak vatandaşın hakkıdır, Devlet bunu sağlamakla yükümlüdür. Malum iki türlü mutluluk var; ben bireyin kişisel tatmininden bahsetmiyorum, genel durumundan bahsediyorum.

Devletin adalet anlayışı vatandaşa huzur veriyorsa, vatandaş bir gadre uğramış ve nasıl olsa “Ankara’da Hakimler var, eninde sonunda hakkıma ulaşırım” diyorsa bu özgüven vatandaşı ayakta tutar, yok eğer şu düşünce tecelli etmişse “arkadaş bu ülkede Adalet konjoktürel havaya göre işliyor, Anayasa Mahkemesi de karar verse o karar bir şekilde havada kalır” deniliyorsa bu her duyarlı vatandaş için bir dert oluşturur, velev ki kendisi bu olup bitenlerden direk etkilenmese de.

Geçen hafta Anayasa Mahkemesi olumlu, umut verici, haklı bir karar verdi. Güvenlik soruşturmaları kamuya yerleşen elemandan istenmeyecek. Şöyle bir “oh” çektik, haklı bir durum tecelli etti, bir eleştiriden daha kurtulduk, bir kısım insanımızın yüzü gülecek diye.

İçişleri Bakanımız, “Ben AYM gözüyle buna bakamam” diyerek bir anlamda bu doğru kararı rafa kaldırıyor, gel de kahrolma! Binlerce on binlerce vatandaş soruşturma mağduru benim gibi yazar çizerler her platformda bu mağduriyetin muhatapları, özellikle Ak Partili olduğumuz için hak yerini bulacak derken, karşımızda defakto bir engel çıkıyor.

15 Temmuz darbe girişimi sürecinde ben Ak Parti Diyarbakır il başkan danışmanıydım, KHK mağdurları bana yönlendiriliyordu, ben bilgilerini alır Genel Merkeze ulaştırmaya çalışırdım, bir çok mağduriyetlerin oluştuğuma bizzat şahit oldum. Biz haksız durumu müdafaa etmek için şöyle diyorduk; “Devlet oluşan bu müdahaleyi bertaraf etmek için ani bir refleks gösterdi”, “ameliyat sancısız olmaz” gibi ifadelerle hem kendimizi hem mağdur vatandaşları teselli etmeye çalışıyorduk. Zamanla onların bir çoğu vazifesine de döndü ama çok acıklı haller de yaşandı. Bu sancı yıllar boyu devam edince artık söyleyecek kal, taşıyacak mecal kalmıyor.

Bu gün nerdeyse 15 Temmuz ruhuna yanlış yapılıyor, o gün darbelere karşı dimdik duran HÜDA-PAR’lı vatandaşlarımızın bir kısmını Hizbullah ile irtibatlandırarak kamuda görev almalarını engelleyen bir gizli el var.

Bu güvenlik soruşturması tarzı birçok açıdan sakıncalıdır.

Birincisi gizlidir, işin içinde neyin olup olmadığını ilgili kimse bilmediği için kahroluyor,

İkincisi, FETÖ ayağının hala buralarda etkin olma ihtimali hayli yüksektir,

Üçüncüsü, kim demiş ki vatandaş hakkında bilgi toplayan kişi vatandaştan daha sağlamdır.

Bu üç tespit dahi bu tür soruşturmaların sakıncalı olduğuna yeterli nedendir. Bunu en az benim kadar düşünen Anayasa Mahkemesi üyeleri kalkıp bunu iptal ediyor ve bu karar pratikte karşılık bulamıyor, adres mahkeme başvurusu olarak gösteriliyor. İç barışımızı tesis etmek için biz vatandaş olarak gece gündüz çalışırken, bir mekanizma buna karşı engel ortaya koyuyor.

Şimdi bu mevzu ile ilgili özel bir durumu ele almak istiyorum. Benim öz yeğenim Dr.Muhammed Kaya mezuniyet sonrası Ergani Devlet hastanesine ataması yapıldı 48.madde gereği başlatılmadı, mahkemeye umutsuz umutsuz müracaat etti, oradan da lehine bir karar çıkmadı.Geçen hafta yine müracaat etti AYM kararına rağmen yine reddedildi.

Bizim köyümüz Devletine Milletine sadık bir köy, Hazro Kırmataş köyü, ama haksızlığa karşı da daima sesini yükseltmesini bilen bir köy, Kürtlerin hak ve özgürlükleri konusunda duyarlı olduğu halde 7 şehit vererek PKK’ye karşı mücadele etmiş bir köy hem de o karanlık süreçlerde. Zaten yetkili etkili biri bir gün Kırmataş köyüne selam olsun demiyor, bari bize zulüm edilmesin, iftiralara kurban gitmeyelim.

Gel gör ki bu köyün en uysal ailesinin, en temiz evladı Doktor oluyor ve kamuya alınmaması için karşısına gizli bir el çıkıyor, bunu duyan herkes bir anlamda şok oluyor. Babası 28 Şubat mağduru olarak Hizbullah davasında 4 yıl 8 ay ceza evinde kaldı ve berat etti. Bu zulmü yaşayan bu aileye bir zulüm daha yapılıyor.

Bunu yazmak dahi insana ağır geliyor. Biz ülkemizin huzur ve selameti için karınca kadarınca gayret ederken, bu tür haksız uygulamalar elimizi kolumuzu bağladığı gibi vicdanımızı da sızlatıyor. Acaba işler tersine mi döndü, beklediğimiz huzuru yakalamamız artık hayal mi oluyor? şeklinde düşünenlerin arasına katılmak üzereyiz desem inanın. Çünkü bu haksız uygulamaları savunmak, arkasında durmak nitelikli gayretli bir vatandaş olarak o kadar zor ki, anlatamam.

Üç günlük dünyadır, hepimiz sahip olduğumuz yetki ve sorumluluktan mesulüz benim vazifem bu yazıyı yazmaktır, ama kime ne düşüyorsa yerine getirsin, Kıyamet günü kaçacak delik bulamayız, şükür ediyoruz ki devletimizin başında bu değerleri benimseyen dertten anlayan bir zat var diyoruz, ama bu haksızlıkların oluşmasına da anlam veremiyoruz.

Anayasa mahkemesi haklı bir karar veriyor, İçişleri Bakanım “ben AYM gibi düşünmüyorum” diyerek Devlet mekanizmasında bu kararın işlemesine inhibitör oluyor.

Durum bu, evet vatandaş arkanızda duruyor ama kahrola ola duruyor, mutlu olarak arkanızda dursa daha iyi olmaz mı “Sesimizi duy Reis’im.”

Allah sonumuzu hayreylesin.

Devamını Oku
Sesimizi duy Reis’im!

Kenen Evren’in başka eserleri de var!

Hayatta hayırlı/hayırperver insanların ismini yaşatırsanız, beraberinde hayır yaşar, huzur artar, iyi insanların değeri bilinir. Yanlış yapan insanların adını gündemde tutarsanız, gün gelir kimi insanlar o yanlış adamı model alıp benzer hatalara tenezzül edebilirler.

Bu paragrafın tutarlığı çerçevesinde bir değerlendirme yapmak gerekirse darbeci bir general olup daha sonra oluşturdukları konseyle, aldığı kararlarla hayata sıkıntı oluşturarak, devletin üzerinde bir zan, bir leke bırakan, yaptığı anayasayı “ancak” larla verilen hakların kısıtlanmasına sebebiyet veren, nerdeyse verdikleri hakları geri alan Kenan Evren’in isminin verildiği yerlerden kaldırılması kararı yerinde ve isabetlidir.

Özellikle dört partinin imzasıyla Meclisin bunun kabulü de takdire şayandır. keşke başka zamanlarda da siyasi partilerimiz böyle bir araya gelebilselerdi.

Sene 2013 Ankara’da Türkiye küçük Millet Meclisleri (TkMM) toplantısında Mecliste grubu bulunan dört partiden birer vekil toplantıya çağırmıştık, soru cevap şeklinde memleket meselelerini değerlendiriyorduk. Ben şöyle bir soru sordum; “bakınız ne güzel 4 farklı partinin vekilleri yan yana oturmuş meselelere sağduyu ile yaklaşıyorsunuz, Mecliste de asgari müşterekler etrafında bir araya gelemez misiniz?” Cevap “Tabi ki bir araya gelebiliriz, mesela bir defa hayvan hakları konusunda bir araya geldik.” Bence siyasi eğilimimiz ne olursa olsun bazen tüm parti yönetimlerinin bir araya gelmeleri için onları uyaralım.  Bu tür faaliyetler topluma hoş görü olarak yansır.

Demek ki canınız isteyince bir araya gelebiliyorsunuz. Mesela İstanbul sözleşmesinin onaylandığı gece de dört parti tarafından firesiz 246 oyla kabul edilmiştir. Ama maalesef burada şer üzerine bir ittifak olmuş, bilerek mi bilmeyerek mi orasını bilemem. İnşallah bir gün dört partinin katılımı ve desteğiyle bu sözleşme iptal da edilir.

Neyse sadede gelelim mesele şu; Kenan Evren’i yaptığı yanlıştan dolayı hayattan silme gibi bir niyet yapmışken burada durmayın, başka başka da ondan kalma yanlışları da ters yüz edin, düzeltin derim.

Mesela;

*Mesela 24 Kasım Öğretmenler günü,

*Anayasal düzenleme,

*Milli güvenlik kurulunun kaldırılması vs.

Bana sorsanız öğretmenler günü 30 Mart olmalı, çünkü o gün 4+4+4 eğitim sistemi getirilerek vatandaşımızın 8 yıllık aralıksız mecburi eğitimden kurtulması sağlandı, Kur’anı Kerim ve Siyerünnebi tercihli olarak müfredata girdi, Kürtçe dersleri tercihli ders olarak müfredata yer aldı. Tam da Kürtçe açısından bir özgürlük süreci başlamıştı ki, “sen misin sorunu çözen?” dercesine sözüm ona Kürt haklarını aradığını söyleyen bir parti, bu derse karşı boykot çağrısı yaptı. Halbuki “yetmez ama evet” demeleri gerekirken bu sürecin olumlu gelişmesine katkıda bulunmadılar.

24 Kasım hangi gerekçeyle öğretmenler günü oluyor?

Mustafa Kemal’i kim hangi gerekçeyle başöğretmen seçti?

1 Kasım’da harf devrimi yapılarak bu halkı kökünden kopardılar yetmiyor bu inkılaba öncülük yapan kimseyi başöğretmen yapmaya kimin hakkı var?

Ne zaman kadar bu haksızlıklara karşı sessiz kalacağız?

Darbe ürünü olan bu güne sahip çıkmak vicdanı hür, irfanı hür kimselerin akla sahip kimselere ağır gelmez mi?

Ondan dolayıdır ki bu günde Konya valisi, birilerine “sen öğretmen misin birader!” deyip fırça atıyor bence.

Ondan daha önemlisi 82 anayasasıdır. Üzerinde 37 yıl geçti hala da sıkıntısından kurtulamadık. Şu maddesini bu maddesini değiştiriyoruz ama özüne dokunamıyoruz.

İlk üç madde değiştirilemez, değişikliği teklif dahi yapılamaz. Maddeleri durdukça,

42.Maddede Türkçe dışında başka bir dil resmi dil kabul edilemez, eğitim öğretim dili olamaz ifadesi yer aldıkça,

66.maddede tüm vatandaşların Türk olduğu tarifi oldukça,

Siyasette de bürokraside de, sosyal hayta da sıkıntılar devam edecek.

Kendimize güvenmemiz lazım,

Halkımıza güvenmemiz lazım,

Halkın seçtiği vekillere güvenmemiz lazım.

Meclisi özgür bırakmamamız lazım. Eğer anayasada değiştirilemez maddeler varsa ve bu maddeler darbe ürünü anayasadan kaynaklanıyorsa demek ki adamlar ölmüş ruhları kabus gibi dolaşıyor, ya da aramızda o darbe ruhunu benimseyenler vardır.

Evren’in adını bırakıldığı yerlerden kaldırmak güzel de ama bu sembolik düzeyde kalmasın, getirdiği sıkıntıların tamamını kaldıralım derim.

Sultan Abdulhamidin altını oyan İttihat ve Teraki partisiydi, Külliyenin temelini de neojöntürkler kazıyor, haberimiz olsun.

Hey ey alem 82 anayasası Kürtçe konuşmayı yasaklamıştı, inanır mısınız? Yahu böyle bir kabahat olur mu? Olsa da yasaya yazılır mı? Rahmetli Özal zamanında kaldırıldı da bir az nefes aldık veselam.

MGK'yı ve oluşturduğu vesayeti de sizin vicdanınıza havale ediyorum.

Külliyeden de Meclisten de bu tür sıkıntılı yasa ve yönetmeliklerin bir an evvel düzeltilmesini talep ediyorum.

Gerisini ilgililer biliyor.

Daha huzurlu bir hayat yaşamak dileğiyle.

Devamını Oku
Kenen Evren’in başka eserleri de var!

Söz Meydanında Meydan Okudular

Uzun zamandır İstanbul Sözleşmesine karşı kısık sesle başlayıp, gittikçe bir deniz dalgası edasıyla sesini Anadolu’ya yayan; “Türkiye Aile Meclisi”, “Önce Aile”, “Aile Hakları” oluşumları binlerce STK’nın desteklerini almanın yanı sıra gün geldi “Söz Meydanı” programında derdini dillendirdiler. Bu haklı sese kulak kabartıp bu imkânı kendilerine veren Akit tv. yöneticilerini tebrik ediyor, program sunucusu Muhammet Binici’ye başarılar dilerim.

Ayrıca söz konusu “Aile” olunca hak ve adalet kavramı dahilinde benzer tespit ve taleplerde her kesimden insanlarımız bir araya gelebildiler Elhemdulillah.

Programın en renkli simalarından biri Doğu Perinçek’ti, Perinçek bir ara sıra dışı bir çıkış yaptı, onu bir kenara bırakırsak diğer konuşmaların altına imzamı atarım.

Malumunuz vatandaşa “Siz Kimsiniz?”, “Medeni kanunu değiştirmeye gücünüz yetmez” gibi kullandığı ifadeleri sakattı. Bu tür çıkışların modası geçti diye düşünüyorum. 

Programı sonuna kadar izlemek durunda kendimi hissettim, çünkü Aile her duyarlı vatandaşı ilgilendiriyor. Üstelik Türkiye Aile Meclisi Güneydoğu Bölge Başkanlığı gibi bir sorumluluğum var. Bu konuda yazıp çiziyor, dertli dertli konuşuyoruz. Dolayısıyla katılımcıların bakış açıları ve yaklaşımları benim için çok önemliydi, bir daha ne kadar haklı olduğumuzu fark ettim.

Müsaadenizle bir genel değerlendirme yapmak istiyorum.

*Genel olarak kabul gören ifade Anadolu kadınının sorununu batıdaki kadınların sorunları gibi görüp, onların ezber kanunlarıyla, yöntemleriyle çözmek sakıncalıdır, derdimize deva olmaz.

*Bizim kadınlarımızın da sorunları var, ama tarihi birikim, inanç ve kültürümüzden aldığımız değerlerle çözebilir, eksiklerimizi tamamlayabiliriz.

*Kadının ve erkeğin mutluluğu birbirinden bağımsız değildir. Yani kadını mutsuz olan erkek mutlu olamayacağı gibi, kocası mutsuz olan bir kadın da mutlu olamaz.

*Koca gecesini gündüzüne katarak dışarıda çalışıp çoluk çocuğunun rızkı için çabalıyorsa buna saygı duymak lazım, kadının evi çekip çevirmesi bir hizmetçi gibi görmek yanlış belki ikisi kabiliyetlerini birleştirerek hayatı kolaylaştırıyorlar. Ayrıca bir babanın çocuğuna sert bir bakışı veya yüksekselse bağırması kesinlikle şiddet değildir. Zaten icap etmese öyle yapmaz.

*Hepimiz şiddete karşıyız, ama Fiziksel şiddetin yanı sıra, Psikolojik şiddet, Ekonomik Şiddet, Cinsel şiddet diye ne anlama geldiğini bilemediğimiz şiddet türlerini icat etmek karanlık bir aklın eseri olsa gerek.

*Bir anne başkasının çocuğuna bakınca bakıcı parası alırken kendi çocuğuna bakan anneye bakıcı parası verilmiyorsa burada bir sinsi oyun var, o da anneyi çocuktan ayırmaktır.

*Ayşe Fatma’nın çocuğuna, Fatma da Ayşe’nin çocuğuna bakınca katkı alıyor da, neden herkes kendi çocuğuna bakınca iyi gözle bakılmıyor, kendisine bir katkı verilmiyor, bunda bir ark niyet var.  

*Karı Koca boşanınca kadına ödenen sürekli nafaka bir zulümdür, erkeğin dengesini bozuyor, kadın avantadan aldığı paradan olmamak için artık resmi evlilik yapmıyor ve gayri meşru hayat yaşıyor. Tabi yaş ilerledikçe de artık elini tutacak birileri etrafında kalmıyor.

*1988 yılına kadar nafaka bir yıldı, sonra medeni kanunda bir değişiklik oldu ve süresiz duruma dönüştü, bu yanlışa bir an evvel “dur” demek lazım, evlilik süreleri göz önünde bulundurarak ona göre nafaka bağlanılması lazım. Kimi gençlerimiz evlenmekten korkar oldular.

*Medeni yasayı kopya ettiğimiz İsviçre yakın zamanda yasasını değiştirerek 5 yıldan az olan evliliklere nafaka ödemelerini kaldırdı.

*Genç akran evliliği yüzünden binlerce insan tecavüzcülerle aynı koğuşta hapis yatıyor,  bu zulme de “dur” demenin vakti geldi de geçiyor. Birileri devlet bunlara “af” getirsin diyor, ne affı arkadaş? bunlar devleti af edecek mi acaba? Diye düşünmek lazım, devletin bir yasal düzenleme ile buları serbest bırakmalı ve onlardan özür dilemesi lazımdır.

*Birçok ülkede evlenme yaşı kızlarda 14’ten başlıyor, erkelerde ise 16, ki Cumhuriyetin ilk yıllarında bize de böyleydi. Ama ne hikmetse bunu 17-18 yaşa çıkardılar. Genç akran evliliği serbest olsa dahi birileri sanmasın ki bu yaşa basan herkes ikinci gün evlenecek, ama evlenen varsa da yasal bir engel olmamalı. İlginçtir bu yaşlarsa keyfi cinsel birliktelik ceza gerektirmezken Allah’ın emri Peygamberin kavli ile nikah varsa suç oluyor.

İstanbul Sözleşmesi Aileyi dağıtmayı hedef etmiş, aile dağılsa kime faydası dokunur derseniz, tabi ki kapitalist kimselerin işine yarar, bireyi daha rahat yönlendirir, idare ederler, ama aile yapısı sağlam olan bir toplum kolay kolay yanlışlara boyun eğemez.

*İstanbul Sözleşmesinin toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel eğilim gibi insanlığın şanına leke bırakacak LGBT gibi, partner birlikteliği gibi sıra dışı bir hayata kapı aralaması bir faciadır. Evlilikten amaç neslin devamıdır, bu sapkın ilişkiden nesil üremez. Buna karşı sessiz kalınamaz/kalınmamalı. Üstelik Kur’an’a meydan okumadır, bu toplum Müslüman bir toplumdur, bu tür hassasiyetlerimizi kaybetmemeliyiz.

*Bu LGBT belasına yakalanmış kimseleri şeytanlaştırmak da çare değil, bunların durumu psikolojikse, psikoterapi ile, biyolojikse tıbben tedavi etme yoluna gitmeliyiz.

*Şapkamızı önümüze koyup düşünelim, elin gavuru bu tür faaliyetler olsun diye neden ülkemize para gönderiyor?

*6284 numaralı yasa ile sokağa gönderilen koca ile kadın arasında başlayan güvensizlik artık onarılmayacak bir boyuta ulaşıyor ve bu yüzden yüz binler boşanıyor. Asıl olan hakem olayıdır, ifadesini verecekler ve kim haklı kim haksız o şekilde ortaya çıkacak, buna rağmen ayrılırlarsa evlenme nasıl ki kendi kararları ile bir “evet” demekle şahitlerin huzurunda oluyorsa, boşanmanın da onların kararı ile o derece kolay olmalı, boşanma davalarını yıllarca uzatmanın bir gereği yoktur.

*Sizin güçlü silahlarınız olabilir, ama aile yapınız dağılmışsa o silahları kullanacak adamlarınız olmaz, çünkü vatan ve bayrak sevgisi, ailede öğrenilir. Yani ülkemizin bekası aslında ailenin varlığına bağlıdır.

Ben programdan umut ve motivasyon aldım,  haklı bir mesele ile uğraştığımızı, hatta daha çok çalışmamış gerektiğine inandım.

Bu anlattıklarım dört saatlik programın ¼’ü ama bu kadarı dahi önemliydi bence.

“Söz Meydanı Programında Vatandaş Meydan okudu”, kime karşı.

Küresel aile düşmanlarına karşı,

Feministlere karşı,

Meclise karşı,

Külliyeye karşı da bir uyarıda bulundu.

Kısacası bu İstanbul Sözleşmesi, 6284 numaralı yasa, CEDAW sözleşmesi ve Medeni kanunun sıkıntı çıkaran maddeleri bir an evvel ortadan kaldırılmalıdır diye düşünüyorum.

Haydi ya Allah deyip, bu işin paydaşları görevini yerine getirsin/getirmelidir.

Selam ve selametle kalın.

Devamını Oku
Söz Meydanında Meydan Okudular

Anarşist Kadınlarmış, Haydı Ordan!

Evet, evet… olacağı buydu.

İnsan fıtratına aykırı hareket etmek, hayvani vasıflarınıza yenik düşer ve ona göre yaşarsanız, olacağı budur.

Bir bakışa göre insan derece olarak hayvanlar ile melekler arasında bir değerde yaratılıyorlar. Kimisi gayretle, amelle, ihlasla melaikeleri geride bırakacak düzeyde manevi hayatta terakki ederken, kimisi de hayvani vasıflara özenerek hayvanlardan daha aşağı bir seviyeye düşüyor.

İşin ilginç yanı hayvani özellikler insanın nefsine hoş gelirken, insani vasıflar nefse ağır gelmektedir. Onun için hayvani vasıfları yaşamak sıradan basit işler, ama insani vasıfları taşımak bir iştir, bir başarıdır, bir zaferdir.

Çünkü insani vasıflarda imar var, inşa var, hayvani vasıflarda yıkım var.

Şeytani vazifeyi kendine meslek edinen kimseler insanlığı hayvanca yaşamaya davet ederken %90 kadınlar üzerinde başarılı oluyorlar maalesef.

Moda başta olmak üzere, kozmetik sanayinin hayatımızı nasıl zehir ettiği ortadadır.

Birçok ailenin moda yüzünden huzuru kaçarken, kozmetik ürünler hayatımızı tehdit ediyor.

Hele etrafınıza iyice  bakın bu iki gereksiz harcamanın asıl sebebi kimlerdir, erkekler mi, bayanlar mı?

Kadın çarşaflı, kızı baş açık, anne baş açık, kız dekolte giyiniyor, anne dekolte olunca herhalde her halde kız şortla gezecek. Yahu nereye gidiyor bu felaketin sonu, siz kime kendini beğendirme yarışına girmişsiniz? 

Bundan birkaç yıl önce bazı lojmanlarda, bazı mahallelerde bekaretini vermemiş kızlara küçük bir gözle bakılıyormuş, işte günaha dalmanın felaketi

Halbuki bekaret toplumumuzda bir değer, bir masumiyet karinesiydi, bekaretini nikahlı eşine teslim edenlerin evlilikleri pazara kadar değil mezara kadar devam ederdi.

Ben okul müdürüyken bazen çocuklar sıradayken 3-5 dakika konuşurdum, kız çocuklarıma şunu tavsiye ediyordum, “elinizi herkese vermeyin bir gün eliniz havada kalır haberiniz ola, göğsünün mahrem ve ziynetinizdir, başkasına açmayın, nefsinizin her dediğine boyun eğmeyin bir gün nefis sizi orta yerde bırakır, siz de hatalarınızın kurbanı olursunuz” derdim.

Şimdi bakıyorum haklılığım ortaya çıkıyor, kızlar canı istediği kimselerle kalıp oturuyorlar, özgürlük adı altında cinsel ilişkiyi dahi sınırsız yaşıyorlar, keyiflerine de diyecek yok, zaten diyen olsa da 6284 numaralı yasa hemen ifadesini alıyor.

Tabi bütün bu zevk ve sefanın bir faturası olacak o da 40’ından sonra ortaya çıkıyor. Cazibesini kaybeden kızlar ortada kalıyorlar, valla %1 erkek hariç o da onlar gibi yaşayanlardan olsa gerek, onun dışında kirlenmiş kadını kimse almaz, çünkü ondan ev hanımı olmaz. Bu defa kudurmaya başlıyor, evli kadınları kıskanıyor, nikaha düşmanlık besliyor.

Batılı gençler 2-3 yıl evli kalmadan ayrılıyorlarmış, sormuşlar kendilerine neden ayrılıyorsunuz? demişler ki birçok kişiyle yaşamaya alıştığımız için kendini disipline edemiyoruz.

Bizimkiler tutturmuşlar “kadınlar kapanmasın, nikah daireleri kapansın” pankartını taşıyorlar. Neden çünkü onları nikahlayacak biri yok da ondan.

İşte böyle, insanca yaşamamanın cezası budur. Herhalde kısa zamanda intihar edecekler, çünkü bu kadar günahla yaşanmaz. Yaşadığı her gün vicdanı onu kemiriyor.

Yani bunlar anarşist kadınlar değil, yeryüzünde Allah’a meydan okuyup yenilen kadınlardır, namussuz insandan, iffetsiz insanda anarşi olsa ne yazar.

Bunlar;

Nefsinin esiri kadınlardır,

Ehli keyif kimselerdir,

Bunlar özgür yaşayan kadınlardır.

Haliniz iyidir ki yaşıyorsunuz, nefsin esiri olarak yaşamanın sonucu ancak böyle olur.

Kızlarımız bundan ibret almalı, gençken evlenmeli, anne olmalı, Allah’ı tanıyarak yaşamalı, tövbe istiğfarı elden düşürmemelidirler.

Üç günlük dünyadır, yarın Hak divanında hesap verecek tarzda yaşayalım, insanlığa bir değer katalım ne dersiniz?

Ülkemizin içinde düştüğü sapkınlık zirve yaptı. Yeter artık, zaman aklı selimle düşünme ve makul ölçüler arasında, helal dairede yaşama zamanıdır.

Hayırlı bir  yaşam dileğiyle.

 

Devamını Oku
Anarşist Kadınlarmış, Haydı Ordan!

Annelik Parayla Yapılmaz Zümrüt Hanım!

Dünya menfaati, eğlencesi ve lezzeti gözümüzü bağlamış. Varsa yoksa para diyerek, sanki her şey para ile hal olurmuş gibi bir zihniyete esir düşmüş duruma geldik.

Bazı işler var ki parayla yapılmaz. Öğretmenlik, Din görevliliği,  Sağlık hizmeti ve Emniyet personeli olma gibi meslekler maaşının parasal miktarı düşünerek yapılmaz. O mantıkla yapılsa da verim elde edilmez. Bu tür vazifeler gönül işidir. Aslında bu mesleklerin emeklileri 3600 ek göstergeyi de bundan dolayı makul görmüştüm.

Bunlardan daha önemli olan “annelik vasfı” da para ile taşımak mümkün değildir. Çünkü bu öyle bir vazife ki parasal karşılığı yoktur. Çocuğun baba ocağında anne kucağında büyümesinin ederini kimse parasal değerini ölçemez.

Günün 24 saati, gece gündüz demeden yapılan bir işinin parasal karşılığını kim ölçebilir. “Cennet annelerin ayaklarının altındadır” ifadesi ancak bunu karşılar.

Tutturmuş bir kardeşimiz ara sıra paylaşıyor; “Ev hanımlığı devlet memuru statüsünde bir meslek olsun” diyor. Yahu muhterem devlet memuru mantığıyla annelik yapılırsa doğan çocukların yarısı ölür, kalan da yarım adam olurlar.

Bu zor hayat şartlarında belki evli kadınlar sigortalı sayılıp asgari ücretin1/3’ü oranında kendilerine bir ücret ödenebilir. Çocuk başına da asgari masrafını karşılayacak tarzda bir artış olabilir.

Duyduğum kadarıyla bir evli çift 6 çocuk sahibi olmuşsa Fransız devleti hem anneye hem babaya “siz çocuklarınıza bakın artık işe gelmeyin, maaşınızı almaya devam edin” dermiş, çünkü 6 insan yetiştirmek öyle kolay bir iş değildir. Ancak anne ile baba iş birliği içinde birbirine destek ve dayanak olurlarsa 6 evlat yetişebilir.

Şimdi bizim Aile Bakanımız tutturmuş, çalışan kadına destek üzerine destek açıklamasını yapıyor. Bu aklı kimden alıyorsa Allah ona zihin açıklığı versin, bir topluma bu kadar mı yanlış yapılabilir?

Acaba “anne işte, baba işte, çocuk kreşte” bir tarzda evlat yetişeceğine mi inanıyorlar? Benim kızım eczacı, iki yıl çocuğuna baktı, üçüncü yılda işe gidiyor diye hepimizin aklı çocukta kalıyor. Kreşte yeme içme var, oyun eğlence de var, ama anne kokusu yok, anne kokusu!

Bir süre önce tutturdular “çalışan annelere 650TL yardım” dediler. Şimdi de çalışan annelere 1300 TL vereceklermiş.

Bir kızımın ikizleri var, 300TL’lik çocuk bezi yardımı bile kendisine yapılmadı. Elhemdulillah iki yıldır işe gitmiyor, bir az da katkılarımızla çocuklarına bakıyor, evlat yetiştiriyor.

Hem hiç düşündünüz mü? Çalışan eşler kaç çocuk yapabilir ki? Ben ikiden fazla çocuk yapan çalışan eşler görmedim. Halbuki bir toplumda anne başına düşen çocuk sayısı 2.1’in altındaysa o toplum yaşlanma moduna girmiş demektir. Hani Cumhurbaşkanımız en az üç çocuk yapmanızı bekliyorum diyordu annelere. Siz ise bu anneleri yardımdan mahrum bırakıyorsunuz. Bu haksızlık değil mi?

Bir arkadaşım anlatıyor; kızı ve damadı çalışıyor ikisi toplam 12.000TL alıyor, onlara 1300 TL daha gelecek, gelini çalışmıyor ev hanımı kocası 4.000TL alıyor ona yardım yok. Allah aşkına dünyanın neresinde böyle bir haksızlık görülmüş?

Belki asgari ücretle çalışan annelere bu destek verilseydi yine bir derece makul olurdu. Ama siz sadece çalışan diyeceksiniz, onların kim olacağı da belli değil. Böyle vitrinlik işler iş sayılmaz, sadece üç günlük bir huzursuzluk oluşturur o kadar. Ama bunun karşılığında Külliyenin kabinesine de gölge düşürür, leke sürer.

Ayıp ayıp, bu devleti yanlış ve çarpık yönetim tarzınızla değerden düşürmeyin, bu işi beceremiyorsanız bir kenara çekilin, müsaade edin Aile bakanlığı ailelerin duasını alsın olmaz mı?

Zehra Zümrüt Selçuk hanım artık bu tür yanlışlara son verin ve böyle sansasyon yaratacak harbelerle gündem oluşturmayın olmaz mı?

Bir yanda KADEM aracılığıyla İstanbul Sözleşmesi, 6284 numaralı yasa, CEDAW ve Sürekli nafakanın arkasında duruyorsunuz, yetmedi bu defa kadınlarımız arasında bu adaletsizliği oluşturuyorsunuz.

Neymiş efendim AB projesiymiş, batsın bu proje! insanım arasında adaletsizlik oluşturmak şartıyla kabul edilen proje olmaz olsun. Bence siz AB projesi yapacağınıza Anadolu projesi yapın, yapın ki biz de sizi alkışlayalım. Bu sene yapılan zamların %1’ini evli kadınlarımıza verin, yeter de artar.

Bu proje bir şartla uygulanabilir, çalışan anne eğer çocuğunu yetiştirmek için ücretsiz izne ayrılırsa o süre içinde zaten sigortası devam eder, üstelik 1300TL de katkısını alır ve karşılığı para ile ölçülemeyecek kadar saygıya layık olan, anneliği evladına yapar ve insan yetiştirir.

Ev hanımı olmayı kabul eden kadınlarımıza da muhakkak bir hak tanımak lazım. Eğer böyle uyduruk projeler ile kamuoyunu oyalarsanız, yakında başkasına devredeceğin bu bakanlıktan geriye size sadece beddua kalır bilesiniz.

Ailenin huzuru toplumun huzurudur, o da ev hanımlığının bir değer olması ve cazip duruma gelmesine bağlı olduğuna inanıyorum. Buyur evlilikleri cazip hale getirin. Belediyelerle isteyen her evli çifte 1+1 dayalı düşeli 5 yıllığına ev verin. Bu toplum az nefes alsın olmaz mı?

Aile yapımızın korunmasına, yaşamasına destek verenlerden Allah razı olsun. Unutmayın Millet Bahçelerinde çocuklar anneleriyle el ele oynamıyorlarsa o bahçelerin tadı tuzu olmaz.

Selam ve selametle kalın.

Eyüphan Kaya

Türkiye Aile Meclisi Güneydoğu Bölge Başkanı

 

Devamını Oku
Annelik Parayla Yapılmaz Zümrüt Hanım!