Hakkında
Eyüphan Kaya... 1962 yılında Diyarbakır’da dünyaya geldi. Klasik Kürt medreselerinde 8 yıl İslami ilimleri tahsil ettikten sonra, ortaokulu dışarıdan bitirdi, Diyarbakır Lisesini 1982-85 yılları arasında dahili okudu İmam-Hatip fark derslerini vererek iki liseden mezun oldu. Memuriyetinin ilk yıllarında İmam-hatiplik yaptı, D.Ü.Eğitim Kimya bölümünde 1989 yılında mezun oldu vatani görevini de ifa ettikten sonra MEB’de çalıştı, 28 yıllık çalışma hayatından sonra 2015 Ağustos atı itibariyle emekliliğe ayrıldı. Arapça, Türkçe, Kürtçe bilmekte olup, evli ve tamamı üniversite mezunu 6 çocuk babasıdır. İnternethaber.com sitesinin günlük yazarı ve yerelde özgürhaber gazetesinde yazıları yayınlanıyor. Birçok seminer, çalıştay ve konferanslara katıldı, TASAM, TKMM, DDA destekçisidir, Ortadoğu Gazeteciler Cemiyeti Diyarbakır il temsilciliğini yapmaktadır. 2014 Şubat ayında İslam İşbirliği Teşkilatına Bağdat’ta tebliğ sundu ve tebliği heyecana neden oldu. Orta doğu Kongresinin daimi katılımcı olup, müzakereci düzeyinde katkı sunmaktadır. BM’ler konferansına katılmıştır. Doğu-Batı Kardeşlik Platformunun aktif katılımcısıdır. Milli eğitimin muhtelif kademelerinde çalıştı, birçok sivil toplum kuruluşuna üye ve yöneticilik düzeyinde çalışmaları olmuş, an itibariyle değişik gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanıyor, İnsan Hakları Aktivisti olan Kaya İnsan Hakları Cemiyeti yönetim kurlu üyesidir. Ayrıca İzmirizmir.net, Siverekname, Haber x, Haberlerankara, Giresun Aydındere, Haberdiyarbakır.gen.tr, Diniajans.com, Marmarayerelhaber, Düzceyerelhaber, Haberlerankara, Akgörüş, Akfikir, Serketinniws.com… ve ve… sitelerinde yazıkları yayınlanmaktadır. 2006 yılında Edebik.com sitesiyle başlayan sosyal medya sevgisi, edebiyatevi, edebiyatdostları.con ve edebiyatdefteri.com ile devam etti. Günlük köşe yazılarını yazmanın yanı sıra edebiyatdefteri.com sitesinde 600’den fazla manzum eseri yayınlanmıştır
  • Yaşadığı yer Türkiye
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

DİYARBAKIR BÜYÜK ŞEHİR BELEDİYESİ ÇALIŞMALARINA DEVAM EDİYOR

BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ KIRSAL KALKINMA DAİRE BAŞKANI NİHAT NURBAKİ KIRSALDAKİ VATANDAŞLARIMIZLA SELSMLAŞMAYA DEVAM EDİYOR.

VALİMİZİN TALİMATIYLA HANİ İLÇEMİZİN BİNGÖL SINIRINA BİTİŞİK BİR KÖYE GİTTİĞİNİ SÖYLEYEN NURBAKİ "O KÖYDE MÜTHİŞ BİR SUYUN OLDUĞU, DEĞERLEDİREBİLİRSEK DİYARBAKIR'IN SEBZE İHTİYACINI KARŞILAYACAK DÜZEYDE VERİM ELDE EDİLEBİLECEĞİNİ" SÖYLEDİ.

ŞİMDİYE KADAR BELEDİYENİN BİR YETKİLİSİNİN KÖYLERİNE GİTMEDİĞİNİ SÖYLEYEN KÖYLÜLER FEVKELADE MEMNUN OLDUKLARINI İFADE ETTİLER.

KAYNAK:BELEDİYE TARAFINDAN PAYLAŞILAN VİDEOLAR.

Devamını Oku
DİYARBAKIR BÜYÜK ŞEHİR BELEDİYESİ ÇALIŞMALARINA DEVAM EDİYOR

Korkak siyasetçiler, bir adım geride dursun!

Madem siyaset sorunları çöze sanatıdır, öyleyse siyaset yapmak isteyen cesur olmalı. Pısırık insanların kendileri sorundur, var olan sorunları nasıl çözecekler?

Ülkemiz şu andaki hali şuna benziyor; bir köy ağası vefat edince arazi yedi çocuğuna kalıyor. Bu çocuklar her biri bir telden çalınca köy o verimli topraklarıyla birlikte onları beslemeye yetmiyor.

Kimi çalışmadan kazanma derdinde, kimi gece hayatına alışmış, bir diğeri ahaliden borç harç almış ve faizle katlanmış vaziyette bir iki tanesi de bu haylazların menhus hallerine eyvallah etmiş derken hayat verimsiz, lezzetsiz, bereketsiz akıp giydir ve bunlar aval aval bakıyor.

Hele şu ülkemizin haline bakın Allah aşkına bundan çok mu farklı? 1924 Anayasası ile devlet ve millet arasında başlayan yabancılaşma ve husumet hala yerini bir türlü sükunet ve sühulete bırakmadı.

Cennet misal bir yarım adada dünyaya gelmişiz, yaşanan dört mevsimli iklimiyle, kara deniz  ve havasıyla bir numara olan bir ülkede yaşıyoruz, ama mutlu, kanaatkar, kendini güvende hisseden bir millet olamıyoruz.

Derin devletin eseri olan JİTEM ve partneri PKK ile yarım asır hırpalandık, yermedi FETÖ ile istila edilmeye çalışıldık, derken hala da “sırat-ı müstekim” ile tanışamadık. “İlahi Öğreti” ile barışan müstakil bir devlet olamıyoruz. İstanbul Sözleşmesi ve benzeri mukavelelerle sinsice istila edilmişiz.

Kim kimden korkuyor, neden hak ve adalet alanında ilerleme sağlayamıyoruz? diyerek kendini sorgulamamız gerekirken ha bire yanlışta ısrar ve patinaj ediyoruz.

Siyasetimizde kendilerine hiç ihtiyaç olmayan ve biri diğerinden besleyen iki parti var, HDP ve MHP/İYİ parti bu iki partinin memlekete ve millete faydası sıfırdır, biri devlete saldırıyor, diğeri sözüm ona devleti savunuyor. Ülke sorunları da ortada sahipsiz kalıyor. Bunların defolu siyaseti yüzünden toplumda kutuplaşma oluşuyor, huzurumuz kaçıyor.

Kürt meselesi için yapılacak bazı iyileştirmeler var MHP “ben buradayım, şu şu maddelere dokundurtman” derken HDP de şu andaki yarı terör halini kabul ettirme peşinde.

Anayasanın 42. ve 66. Maddesi sıkıntılı maddelerdir, 82 anayasasından kalma bu maddeleri eleştiriye açanlar dahi gereğinden fazla eleştiriliyor.

CHP/İYİ PARTİ/HDP’nin katkılarıyla hazırlanan sözde bir anayasa taslağı vardı, birileri ortalığı toz duman ettiler. Sanki kendileri çok pir-u paktırlar da? Kardeşim bir sorun varsa başta siyasiler olmak üzere bu konuda fikrini beyan etmeleri lazım, ama doğru ama yanlış, Meclis ülke sorunlarının çözülmesi için en meşru yer değil mi? Partiler konuşmazsa, siyasiler konuşmazsa kim konuşacak?

Geçende X televizyonun A programında konuşan Cumhurbaşkanlığı Hükümet sisteminin Yüksek İstişare Kurulu üyesi Bülent Arınç “Kürtler bu milletin mazlumlarıdır” manasında bir ifade kullandı, doğru da bunu söylerken Kürtlerin duygularını mı okşadı, yoksa bu konuda bir çalışma yapmak için bir umudun varlığına mı işarettir, pek anlayamadık.

Madem öyle, bu zulmü ortadan kaldırmak için ne bekliyoruz? Var olan sorunlarımızı çözmemiz gerekirken neden öteliyoruz?

Bir önceki dönem Diyanet Reisi Prof.Dr.Mehmet Görmez “Kürt meselesi kardeşlik edebiyatıyla değil, kardeşlik hukuku ile çözülür” demişti. Bu durumda çare çözüm yeri TBMM değil mi? Kim kimden korkuyor? Cumhuriyetin ilk yıllarında kabul edilen İstiklal Marşı dahi “Kokma!” diye başlarken bu gün neden endişeliyiz?

Cumhurbaşkanımız FETÖ örgütü için tavanı ihanet, ortası ticaret, tabanı ibadet dediği halde, en çok taban 15 Temmuz sonrası etkilenmedi mi? Bu konuda mağdurların olduğunu söylüyoruz, bazı işgüzar kimseler bizi hemen FETÖ’cülükle itham ediyorlar. Siz gidi arsız herifler, günün nimetlerinden faydalanmak için şerefli, saygın, nitelikli vatandaşlarımıza itibar kaybettiriliyor.

Elhemdulillah ki eskiden beri FETÖ ile uzaktan yakından bir irtibat ve iltisakımız yok, bu karanlık yüzü ortaya çıktıktan sonra da onunla mücadele ediyoruz.

Bu ülkede huzur içinde yaşamak isteniyorsa sorunlarımızı TBMM’de çözeceğiz.

Basına yansıdığı kadarıyla bazı partiler direk ya da dolaylı olarak bir anayasal çalışma üzerinde çalışınca birileri niye gocunuyor acaba? Kardeşim sen görevini yapmazsan birileri gelir yapar, bu kadar basit.

Korkak isen,

Gözün parada var ise,

Kamunun menfaatine göz dikmişseniz, zaten korkaklık kaçınılmaz olur? Ama;

Halka vekil olmak için meclise gitmişseniz?

Amacınız bu halka huzur ve mutluluk kazandırmak ise,

Bir sonraki dönem vekil olmak için niyetiniz yoksa, vazifenizi yapın derim.

Korkak siyasetçiler, bir adım geride dursun o kadar!

Bu halkın makus kaderinin üzerinde oturmayın!

Korkmayın aç kalmazsınız

Selam ve selametle.

Devamını Oku
Korkak siyasetçiler, bir adım geride dursun!

BU ESKİ DEVLET AKLI ARTIK PARA ETMİYOR DEĞİL 101, 1011 KİŞİ DE TUTUKLARSANIZ ARTIK HDP'YE OY YOK, İKTİDARSANIZ, MUHALEFETSENİZ İŞİNİZİ YAPIN. AK PARTİ DE, CHP DE, MHP DE BU KÜRT MESELESİNE BİR ÇARE ÇÖZÜM GETİRMEKLE YÜKÜMLÜDÜRLER.NOKTA!

BU ÜLKEDE KİMSENİN KİMSEYİ TEHDİT ETME HAKKI OLMAMALI!

BU ÜLKEDE EDEP SINIRLARI İÇİNDE BİRBİRİNİZİ ELEŞTİREBİLİRSİNİZ FAKAT KİMSENİN KİMSEYİ TEHDİT ETME HAKKI YOKTUR.GEÇİ AK PARTİYİ KARIŞTIRARAK HEDEF SAPTIRMASINA ANLAM VEREMEDİM AMA CHP DİYARBAKIR İL BAŞKANLIĞININ BASIN AÇIKLAMASINI DESTEKLİYORUM

EYÜPHAN KAYA

MEMUR VE EMEKLİ SENDİKALARI KONFEDERASYONU(MESK) GÜNEYDOĞU BÖLGE BAŞKANI

BU ÜLKEDE KİMSENİN KİMSEYİ TEHDİT ETME HAKKI OLMAMALI!

Ülke değil dingonun ahırı sanki!

Burdur’da seyyar satıcıyı eve davet edip döven haşerelerin o serseri davranışından bahsediyorum.
Kızlı erkekli kalmaları tuhaf, adamı döverken gülüp eğlenmeleri ayrı bir tuhaf, dört beş kişinin bir kişiyi dövmesi kasti kabahatken yetmiyormuş gibi bir de savcı begın onları serbest bırakması da ayrı bir dert.
Oh ne ala kimin gücü kime yeterse,
Rızayı kabahat aynı kabahattir, oradakilerin hepsi bu darp etmenin faili ve işkence olayının bir paydaşıdırlar.
Hele ki “haydi aşkım” deyip bir yandan o keriz herifi galeyana getiren diğer yandan olayı kameraya çeken var ya, en büyük ceza ona verilmeliydi bence.
Ülke değil dingonun ahırı sanki, işte bundan dolayı vatandaşın yargıya güveni azalıyor.

Devamını Oku

HÜDA-PAR’ın varlığı hainleri korkutuyor!

Garibanlar diyarı Türkiyem bin bir türlü zahmet ve on binlerce şehit verilerek öz vatanını müdafaa ve muhafaza eden Osmanlı tebaası vatandaşlar, ikinci meclis ile beklenmedik bir bela ile karşılaştılar.

1924 anayasası ile halka yabancı olan Fransız, Alman, İtalyan ve İsviçre yasalarıyla ete kemiğe giydirilen devlet,  Atatürk ilke ve inkılaplarıyla vatandaşı dizayn etti, artık kim öle kim kala… çünkü emir yüksek yerden gelmişti. Nice saygın alimlerimiz şapka giymedi diye idam edildi. Daha dün idamının yıl dönümü olan Seyit Rıza ve on binlerce arkadaşının öldürülmesini kim hak ve adaletle izah edebilir ki?

Dindar ve Kürt vatandaşlarımız üzerinden sopa yarım asır indirilmedi, yetmedi faili meçhuller, envai türlü işkenceler derken PKK oluşturuldu, canı isteyeni PKK’ci yapıp yakasına yapıştılar, halka karşı ideolojik yaklaşan PKK on binlerce Kürt vatandaşlarımızı öldürdü.

“Bu böyle gitmez!” deyip alternatif bir oluşum peşine düşenlere de Hizbüllah damgasını vurdular, karanlık bir güç kah onlardan, kah PKK’den birilerini vurup aralarında cinayetin oluşmasına çalıştı, ne yazık ki bazıları Kur’an’da geçen mübarek Hizbüllah kavramını da domuz bağıyla yan yana getirdiler. İşte bunlardan biri de Sözcü gazetesi yazarı İsmail Saymaz’dır, onu adamdan sayanlara acıyorum.

18 yıldır silaha veda eden, Hüha-Par çatısı altında Müslüman’ca hayatını sürdürmeye karar veren, insanca bir siyaset yapan bu camiayı hala birileri o eski günleri anımsatarak, “şöyle oldu, böyle oldu” diyorlar.

Tutturmuşlar “hesap versin, tövbe etsin” diye akla ziyan şeyler dile getiriyorlar. Yahu JİTEM gelsin hesap versin, PKK gelsin hesap versin diyen var mı? Yok.

Yok efendim Şeyh Sait seriyeleri varmış, vala birilerini hesabına gelsin ya da gelmesin her şuurlu Müslüman’ın evinde bir Hizbullah olmalı, öyle ki 15 Temmuz geceleri gibi hallerde vatanımızı müdafaa edebilelim. Üstelik ülkede de bölgede de İslami hassasiyetin potansiyeli bir siyasi partiyle bağdaştırılamayacak kadar büyüktür. 15 Temmuz gecesi İslami hassasiyet ve halkın yönetim maslahatı gereği şehrimizde kitlesel olarak ilk meydanı dolduran HÜDA-PAR camiası olmuştu.

Hüda-Par üye ve mensuplarının bu normal halini beğenmeyen var, diyorlar ki sendika çatısı altında teşkilatlanıyorlar, yok efendim oklu müdürlüklerini paylaşıyorlar, kantinleri ele almışlar. Hay Allah canınız almasın öyle bir şey varsa sevinmeniz gerekirken şikayet ediyorsunuz. Çünkü bir tane dahi Hüda-Par’lının çalıştığı yer emin yerdir diyebilirim.

Doğrudur Mustadaflar cemiyeti üye ve mensupları namuslu, şerefli insanlardır, İslam’ın prensiplerini yaşamaya çalışıyorlar, dolayısıyla hangi ortamda, hangi konumda çalışırlarsa bir fark oluşturuyorlar; hırsız, arsız değiller, çünkü adamaların nisa, kasa ile dertleri yok, rızkına razı, kanaatkar insanlardır. Ben onları yakından tanıdığım biri olarak tebrik ediyor, kendilerine başarılar diliyorum. Bundan neden birileri gocunuyor  anlamakta zorlanıyorum.

Herhalde bu camiaya mensup vatandaşlarımız keyfine düşkün olup, zevzek olmadıkları için sözcü gazetesinin zoruna gidiyor, ta ki gazetenin yazarı İsmail Saymaz üstlendiği rol gereği onlara saldırmaya başladı.

Yahu sen Kürtleri ne sandın? birkaç yıl zarfında Kürtler bir tövbe ve istiğfarla aslına dönecekler.  JİTEM’in zulmüyle derin devlet gençlerimizi PKK’nin kucağına attı, meğerse PKK ile JİTEM amca çocuklarıymış. Her geçen gün bu ayan beyan anlaşılıyor.

*TRT Kürdiye karşı olmaları,

*Tercihli Kürtçe dersine karşı boykot çağrıları,

*İslam’ın baş düşmanlığı yapmaları onların ne ayak olduklarını ortaya koydu, buyurun Sözcü gazetesi ve yazarlarına hayırlı olsun, PKK’niz size mübarek olsun, azınlığın azınlığı olan seküler Kürtler neyinize yetmiyor?

Birileri patlasa da çatlasa da artık Kürtler aralarında çarpışmayacak, devlet de eski defterleri karıştırıp, başına bir bela açmayacak, o eski karanlık günler geride kaldı, herkes ona göre hesabını yapsın.

Laiklik adı altında 28 Şubat sürecinde bu milletin canına okuyan kimselerle dahi uğraşmaya zamanımız yok. Bir adli reform ile on binlerce FETÖ mağdurları da hapislerde çıksa inanın, çünkü onların bedduası ülkenin performansını düşürüyor.

Biz ileriye bakacağız, Hukuk ve Adalet diyeceğiz, vatandaşın huzur ve mutluluğuna endeksli bir yönetim tarzı ile devleti hizmetkar bir devlet anlayışıyla tedarik edeceğiz.

Baksanıza Cumhurbaşkanımız Erdoğan ne diyor? Ekonomi, Hukuk ve Demokrasi, o demokrasi dediği birilerinin düşündüğü gibi sözde kalan defolu demokrasi de olmayacak inşaAllah.

Siz siz olun Diyarbakır’lılara dil uzatmayın. Nokta!

Devamını Oku
HÜDA-PAR’ın varlığı hainleri korkutuyor!

MARSİAD BAŞKANI BAHRİ ODABAŞ'TAN CUMHURBAŞKANINA ÇAĞRI!

 

 

MARMARA SANAYİCİ VE İŞADAMLARI DERNEĞİ GENEL MERKEZİ   15.11.2020

CUMHURBAŞKANINA AÇIKÇAĞRI

İNSANLARI DİNLEMEDEN ÜLKEYİ YÖNETEMEZSİNİZ!

Sayın Cumhurbaşkanım, sizi samimi ve objektif bir şekilde takip eden, doğru yaptıklarınıza büyük destek  verip yanlışlarınızı özgürce eleştiren,

ÜLKEMİZDE İŞSİZLİK VE EKONOMİK PROBLEMLERİ KÖKÜNDEN ÇÖZECEK PROJELER ÜRETEN,

 Bir vatandaş, Girişimci İşadamı, 61 yıllık hayatı çeşitli kurumlarda yöneticiliklerle geçen

 ve sivil toplum örgütü başkanı olarak 19 yıldan beri SİZE,  BAKANLARINIZA, BELEDİYE BAŞKANLARI VE VALİLERİNİZE ulaşamadım.

Bizi ve bizim gibileri, AYDA BİR GÜNÜ “İNSANLARI DİNLEME GÜNÜ” İLAN EDEREK DİNLESEYDİNİZ bu gün EKONOMİDE, HUKUKTA VE DEMOKRASİDE REFORM YAPMAK ZORUNDA KALMAYACAKTINIZ!

Siz insanları dinlemeden, sizi temsil eden hiç kimse insanları dinlemiyor, sonuç vahim!

BİN DEFA REFORM YAPSANİZ NAFİLE!

Umarım bir gün anlaşılır!

                                                                                                          SAYGILARIMLA

                                                                                                           Bahri ODABAŞ 

                                                                                                   MARSİAD GENEL BAŞKANI

Köseköy Mahallesi Serincan Sokak NO 17 KARTEPE-KOCAELİ-TÜRKİYE    0262.3735210-0532 3073899 www.marsiad.org     kurucugenelbaskan@gmail.com

 

Devamını Oku
MARSİAD BAŞKANI BAHRİ ODABAŞ'TAN CUMHURBAŞKANINA ÇAĞRI!

Vali Karaloğlu: "28 Mayıs günü Eshab-ül Kehf ziyareti aslına uygun yapılacak" dedi.

13 KASIM GÜNÜ D.Ü.HUKUK FAKÜLTESİ DEKANI PROF.DR.HASAN TANRIVERDİ'NİN İLMİ REHBERİLİĞİNDE İL VALİSİ MÜNİR KARALOĞLU VE BERABERİNDEKİ HEYET TARAFINDAN ASHAB-ÜL KEYFİN LİCE İLÇESİNDEKİ MAKAMINI ZİYARET EDEREK İNCELEMEDE BULUNULDU.

Prof.Dr.Tanrıverdi  özetle; "Kur'anı Kerimde geçen kıssa ve güvenilir tefsirlerde anlatıldığı kadarıyla anlatıma en uygun Eshabül kehf yeri Lice'deki makamıdır. Dakyanus harabeleri, Eshabül kehfin bir günde gidebileceği mesafe, mağaranın altında bulunan Deyrkam köyü, Osmanlı zamanında bu dağın adının "eshabül kehf dağı" olarak kayırtlarda geçmesi vb. bilgiler buranın Eshabül kehf yeri olacağına asıl delildir kanaatini oluşturuyor" dedi.

Vali Karaloğlu özetle : "Hocalarımızın anlattığına göre dünyada 34 ülkede Eshabül kehf makamı olduğu söyleniyor, biz oralarda değil de illaki bizdedir demiyoruz. Ama emareler Lice'deki makamın Eshabül kehfe ait olduğunun müessir kanıtı gibi duruyor. Vatandaşlarımızın daha yakın tarihe kadar 28 Mayıs günleri hususi ziyaret etkinliğini düzenlediğini haberi de bize ulaştı. Son bir kaç yıl bu ziyarete ara verilmiş, terör ve güvenlik gerekçesiyle. Şimdi Allah'a şükür güvenlik sorunu artık kalmadı, bundan sonra yine aslına uygun Eshabül Kehf ziyareti mezkur tarihte yapılacak.Bu münasebetle az aşağıda bir mescit ve 4-5 lavabo ile abdest yeri yapılsın, yollar daha düzenli hale gelsin diye talimat verdim. Yöre halkının inanç değerlerine ve kürltürüne sahip çıkacağız" dedi.

 

 

Devamını Oku
Vali Karaloğlu: "28 Mayıs günü Eshab-ül Kehf ziyareti aslına uygun yapılacak" dedi.

Keşke Her Türk Müslüman olsa!

Osmanlı İmparatorluğunun karma bir dili olsa da ağırlıklı olarak Türkçe olduğu anlaşılıyor. Ama Allah var Osmanlı tarihini okudum herhangi bir padişahın Türkçülük adına hareket ettiği hissi bende hiç uyanmadı. Daha çok hak hukuk, ilay-i kelimetüllah kavramları ön plana çıkıyor.

Malum insanın yaşadığı bu dar-ı dünyada sorunların olması kadar doğal bir şey yok, ancak sorularımızı azalttıkça hayatın kalitesinin daha da artacağı kesindir.

Bu dünyayı cennet hayatı gibi düşünmeye hakkımız yok, ama yaşanabilir bir dünya haline getirmek de vazifemizdir. İnsanlığın sorunlarını en iyi bilen yüce Allah ve onun elçileridir. Dolayısıyla Hz.Muhammed(sav)’nin veda hutbesine baktığınız zaman insanlığın başına bela olan sorunları bir bir sıralamış ve insanlık alemini bu konuda yanlış yapmamaya davet etmiş, uyarmıştır.

Aklımda kalan bir kaçını sıralayayım, Kan davası, Faiz, Zina, Kadın hakları, Asabiyet, genel olarak hak hukuk meseleleri konusunda insanlığı uyarıyor. Baksanıza bunları hepsi günümüz dünyasında hala birer sorun olarak duruyor. Her biri başımıza ayrı bir bela getirmeye devam ediyor.

Veda hutbesine on defa karşısındaki kitleye seslenen Muhammed aleyhisselatu vesselam iki defa “ey ehli iman”, üç defa “ey sahabelerim” beş defa da “ey insanlar” diye hitap ederek insanlığı bu sıkıntılı sorunlar konusunda uyarıyor. 

Son uyarıcı olan Allah’ın peygamberi Hz.Muhammed’in bu çağrısına ya uyar dünya ve ahret hayatımızı kurtarırız, ya da nefis ve şeytanımıza uyarak her iki saadetten de mahrum kalırız.

Yukarıda Peygamber aleyhisselam uyardığı meselelere baktığımız zaman  bu konuda dünyanın iyi bir sınav vermediği açıktır, ne acıdır ki o hastalıkları başını çeken devletlerden, milletlerden bir de bizim.

Faiz yasal olarak var,

Zina kanunen suç bile değil,

Kan davasını gütmek halk arasında halen mevcut,

Kadın hakları bir açıdan gerektiği gibi sahiplenmezken diğer açıdan aşırı bir şekilde savunularak başka bir sorun haline getiriliyor,

Asabiyet de günden güne bir balon gibi şişiyor, şişiriliyor.

Ne yazık ki ülkemizde bazı ilim ve kabiliyet açısında yetersiz, övünülecek başka bir vasfı olmayanlar dört elle ırkçılığa ve özellikle Türk ırkçılığına tutunuyorlar.

Peki onlara bir şey kazandırıyor mu? elbette ki hayır, sadece nefis ve şeytanlarına kazandırıyor dense yerinde olur galiba.

Bir insanın sahip olduğu değer konusunda hiçbir dahli/etkisi olmamışsa onunla iftihar etmesi kadar ayıp bir şey yoktur. Türk, Kürt, Arap, Acem olarak yaratılmak benim senin tercihin değil, yaratanın takdiridir, bu takdir ile iftihar yerine takdirin sahibi olan Allah’a şükretmen gerekir. Unutmayalım! Allah katında üstünlük takva ile olur.

Şükretmek ise Müslüman olarak yaşanla mümkündür, baksanıza Türkler Osmanlı İmparatorluğu ile İslam’a boyun eğdikleri için kimi milletler Türk kavramını İslam ile özdeş görüyor, öyleyse Ey Türk vatandaşım senin çaren çıkarın Türkçülükte değil Müslümanlıktadır.

Gel Müslüman olarak,

Faizi kaldıralım fakir fukara rahat etsin,

Zinayı kanunen ve ahlaken yasaklayalım, iffet kavramı yaşayan bir değer haline gelip, kadın kıymet kazansın,

Kadına hak ettiği değeri verelim, zalim ve edepsizler utansın,

Asabiyeti kaldıralım tüm insanlar kendini huzur ve güvende hissetsin,

Daha kapsamlı bir ifade ile hak hukuk meselelerine hakkaniyet çerçevesinde yaklaşalım ki en zayıf ve kimsesiz vatandaşlarımız dahi kendini güvende hissetsinler.

Ne mutlu türküm diyene, bir Türk dünyaya bedeldir, Türkün Türk’ten başka dostu yoktur gibi safsatalarla kendimizi avutmayalım,

Herhangi bir ırka mensup olmakla mutlu olunmaz,

Bir Türk de dünyaya bedeldir demek de ayıp oluyor Türkün iyisi var, kötüsü var,

Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur, cümlesi de anlamsızdır, 15 Temmuz’da az kalsın en büyük darbeyi bu halk Kürdüyle Türküyle Kimi Türklerin teşebbüste bulunduğu bir darbeyle alaşağı oluyordu.

Onun için dikkat çeksin diye “Keşke her Türk Müslüman olsa” şeklinde yazıma bir başlık seçtim, benden hak adına bu uyarıyı yapmak geliyor tercih sizindir.

Nokta!

Devamını Oku
Keşke Her Türk Müslüman olsa!

BEĞENMEDİĞİNE BENZEMEK VE KAYBOLAN DEĞER(LER)

İlahiyatçı-Yazar M.Burhan Hedbi'nin, Tarihsel süreçte ulemanın rolü, kaybolan değerler ve saygınlık konusunu ele aldığı "Beğenmediğine Benzemek ve Kaybolan Değer(ler)?" adlı analizini istifadenize sunuyoruz...

İlahiyatçı-Yazar M.Burhan Hedbi'nin, Tarihsel süreçte ulemanın rolü, kaybolan değerler ve saygınlık konusunu ele aldığı "Beğenmediğine Benzemek ve Kaybolan Değer(ler)?" adlı analizi:

Bir şeyi gerçekten bulmak istiyorsan kaybettiğin yerde aramalısın!

Dünyadaki güç dengesi sürekli değişir. Bu sosyal bir gerçekliktir. Bir zamanlar yaşamın her safhasında doğuya bağımlı olan batı, epey bir zamandır doğuyu kendine hayran bırakmayı ne hikmetse başarmıştır. Batılılaşmaya olan aşk, her alana hakim olmaya yakındır…

Bu başarının sırrı nedir gerçeğinin peşine düşmek adına (kendim için) araştırmak için çıktığım bu düşünsel yolculukta bulduklarımı kardeşlik hukukuna uygun düşer niyetiyle sizler de paylaşmayı uygun gördüm… Zira peygamberimizin (s.a.s) “Kendine istediğini kardeşin için de istemedikçe iman etmiş sayılamazsın” buyurmaktadır. Bu ilke her konuda dikkate alınmalıdır diye düşünüyorum…

Doğunun tarihine baktığımızda sadece inançsal/dini çalışmalarla karşılaşmıyoruz. 
Bu çalışmaların yanı sıra örneğin; ilk rasathane -ilk uzay gözlemevi- Halife Me’mun zamanında (M/9) Bağdat ve Şam’da birer adet olmak üzere kurulmuş. Matematik vb. birçok  alanlarda islam alimlerinin-bilginlerinin adıyla karşılaşmaktayız. Ekvatorun uzunluğu Halife Me’mun zamanında ölçülmüş ve dünya haritası çizilmiş. Kimya denilince (Cabir Bin Hayan), Astronomi, Matematik (950 yılında Ebu Cafer el Hazin), Trigonometri (3. asırda yaşayan Nasirüddin et-Tusi), Coğrafya (El Biruni), Tıp alanında batıya öncülük edenin yine insanlığa/dünyaya mal olmuş doğu yani İslam bilim insanları olduğunu görmemiz mümkün olacaktır. Leonardo da Vinci'ye ilham kaynağı olduğu düşünülen ve Sibernetiğin ilk adımlarını atan ilk robotu yapıp çalıştırdığı kabul edilen Ebû’l İz İsmail İbni Rezzaz El Cezerî (d. 1136, Cizre, Şırnak; ö. 1206, Cizre) gibi birçok örnek daha sunulabilir…

Peki, hep eskiyle mi övünecek, tarihi şahsiyetlerle mi yetineceğiz?

Gazali’nin şu sözü ne kadar da anlamlıdır: "Atalarının dindarlığı ile kurtulacağını sananlar, babalarının yemesi ile doyacağını zannedenler gibidir."

Peki, bu miras ve networka sahip olan doğu, günümüzde neden üretimden uzak ve batıya aşık. Altını çizerek ifade edelim ki bizim batı toplumu ile bir sorunumuz yok; sorunumuz batıl ve batıllaşma ile...

Eğitim-Öğretimde özgür alan...

Asrımızda Tales’ten Marks`a, Aristo’dan Hegel`e, Darwin`den, Nietzsche`ye kadar tüm felsefecilerin hayatını ve felsefe doktrinini öğrenmeyi bir paye, prestij veya üstünlük mihengi gören bir aile/toplum yapısı mevcuttur.

Bu anlayış, çocuklarını Gazali’den, Ömer Hayyam`dan, Farabi`den, İbn Rüşd`ten, Ahmet Yesevi’den, Ahmed-î Hanî`den, Feqiyê Teyran’dan, Şafii’den, Ebu Hanife`den habersiz bırakmayı; ilericilik sayan ‘sakat’ bir anlayıştır. Bu aile/toplum yapısı çocuklarına; doğuyu okumayı, ‘kendilerini gerici ve küçük bırakacağı’ fikrini dayatabilmektedir. Bu da kendine ait olanı ‘küçük’ görmeyi çocukların bilinçaltına yerleştirmekte ve çocuğun kökleriyle irtibatını kesmeye yol açabilmektedir. Köklerinden ayrılan köklerine yabancı kalır, hatta kökleriyle ters düşebilir. 

Tavsiye ettiğimiz anlayışta şu vardır: Bir genç, Tales’i de okusun Gazali’yi de. Marks`ı da okusun Ebu Hanife`yi de. Aristo’yu da okusun Farabi`yi de. Hegel`i de okusun Ahmed-î Hanî ve Feqiyê Teyran’ı da. Darwin`i, Nietzsche`yi de okusun İbn Rüşd, Ahmet Yesevi ve Muhammed İkbal’i de. Ve bunların doktrinlerinden en iyiyi seçip mezc ederek toplumunu daha ileriye taşısın. 

Kastettiğimiz özgürlük, değişim ve gelişim, köklerinden haberdar olan ve onları kendi asrına göre aşılayarak, kalın çizgilerde köklerine bağlı kalarak bu minval özerinden değişimi ve gelişimi sağlayabilecek özgür alan ve beyinlerin oluşumuna olanak sağlayacak bir özgürlüktür.  Bir kemik almak için emirlere itaat eden köpeğin alacağı kemikten öteye gitmez! Hz. Ali (k.v) bu konuda şöyle demektedir: ‘Çocuklarınızı yaşadığınız çağa göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştirin.’ Zaten dinin temel felsefesi; içi dışı bir, samimi, yaşadığı toplumla barışık, sorgulayan, araştıran, üreten insanlar yetiştirmektir. 

Güya inanç ve ‘Kutsal’ değerler adına yapılan dayatma, bireylerin beyinsel özgürlüğünün gelişimini kısıtlayarak, sorgulama yetisini kendisinden almaktadır. Bu da beraberinde taklidi imanı getirmektedir. Oysa Hz. İbrahim’in (a.s) hayatına baktığımızda sorgulama ile tahkiki imana ulaşmayı görmekteyiz. Evet, sorgulama ile tahkiki imana varılır. Batı toplumunu beğenmeyebilir, onların da çıkmazlarının ve çelişkilerinin olduğunu söyleyenler olabilir. Onların çıkmazları bizi çok ilgilendirmiyor olabilir ama bu çıkmazlar neticesinde düştükleri durumlardan ders(ler) çıkarmamız gerekir. Bizi ilgilendiren din bilginleri üzerinden oluşan  İslam ümmetinin gerilemesi ve çıkmazlarıdır. Bu çıkmazların başında FERAĞAT, VEFAKARLIK, FEDAKARLIK ve ADANMIŞLIK gibi düsturların yokluğundan veya azlığından mütevellit, erozyonların yaşanması gelir.  Bu düsturların yokluğu ile orantılı oluşan erozyonların sebep olduğu yozlaşma, yerinden koparılma ve bir yerden başka bir yere taşınma/göçler” oluşmaktadır…

Bu bağlamda ilk yapmamız gerekenlerin başında kendimize ve atasını unutan veya yanlış bilen yeni nesil(ler)imize " Biz Kimiz", “Kimin Varisiyiz” gibi soruluları sorgulatmak ve bu sorulara doğru ve doyurucu ilmi cevaplar vermek olacaktır.

Hemen belirtelim ki; bir toplumda herkes kendi yükünü taşıma gayretini göstermek yerine birbirine yükünü yükleme peşindeyse o toplumda hiçbir alanda arzu edilen terakki gerçekleşmez.

 

KENDİ ÇAĞININ MEYVESİ

Bilim insanı, sanatçı, yazar, düşünür, kısacası bilgi ve duygu dünyamızı genişleten, hayatımızı estetize eden insanların ortak özellikleri, bir metaforla ifade edilirse, meyve olmaları yani çağlarının, toplumlarının, kurumlarının meyveleri olarak ifade edilebilir.

Dünyaya mal olan bu insanlar bu payeyi tek başına ne cinsiyetleri ne ırkları ne de dinleriyle alıyorlar. Aslında onlar o vizeyi almayı birçok şeye borçludurlar. Bunların başında ise; yaptıkları, ürettikleri gelir.

Peki, ya üretimlerini olanaklı kılan ortamlar! Bu ortamın bu başarıda hiç mi katkısı yok… Elbette ki olmalıdır, vardır.  Siyasi iklim ve iktidar-otorite katkısı kadar, yakın çevreleri, çocukları ve eşlerinin/hanımlarının da bunda çok etkisi vardır diye düşünüyorum… örneğin böylesi bir anlayışa sahip olmayıp sürekli problem çıkaran bir aile; eş, çocuk ile uğraşan bir din alimi, yazar ve düşünürün vb. başarı göstermesi daha da güç hale gelir.

Bu üretimleri olanaklı kılan ortamların özelliği? Ortak üç temel unsur denilebilir: refah, düşünce ve ifade özgürlüğü ile gelenek. Bunlar, ancak ve ancak, ahlak ve barışın egemen olduğu bir ortamda hayat bulabilir. Oluşmasını veya ulaşmak-elde etmek istediğimiz böylesi bir meyvenin ağacı ancak böylesi bir iklim ve zeminde yeşerebilir.

Göreli bir refah, bilgi üretimini sağlayacak kurumların kurulup yaşamasını, kendi kadrolarını üretmesini, kuşaktan kuşağa birikimini aktarabilmesini; kurumsal ve bireysel anlamda otonomiye sahip olmaları, onları bilgisel üretimde bağımsız kılıp kalıpların dışında düşünüp üretme vizyonu kazandırır; göreli süre yani birkaç kuşağın ardından filizlenen yapı, çiçeklerini açıp meyve vermeye başlar.

Otonominin kastrasyonu bütün geleneği tarumar edebilir; tarihte içsel ve dışsal olarak iki temel kategori altında toplanabilir: politik fayda devşirme, bilgiyi politikayla manipüle etmek, içsel; istila, işgal gibi müdahaleler ise dışsal nedenler altında toplanabilir.

İnsanlığın ortak kültürel mirasındaki isimler, cinsiyetlerine, milletlerine, dinlerine bakılmaksızın saygı görürler. Bu insanların yetişmesini olanaklı kılan iklim en temelde özgürlük, otonomi, toplum nezdinde kabul görmeleridir. Refah, tek başına bilgi üretmeyi sağlamazken özgürlüğün, sorunları çözdüğü gibi kurumlar inşa edip göreli sürenin ardından refah yarattığı çok sayıda örnek bulmak mümkündür. Bu iklim içinde yeşeren bilgi işçisi insanlar, en başta her türlü kimliğinden soyunup ustalık tulumunu giyinir. Bilgi işçisine ustası dışında, birileri işini öğretmeye kalkıştığında, ustanın ustalığını yapmasının imkanı kalmamış demektir.

 

Mesaj ve İmaj

Her inanç, ideoloji ve doktrin hayata döküldüğünde bir form, bir biçim kazanır. Bazen asıl olan öz ve mesaj imaja kurban edilir. 
İçinizde yoksa salt söylemle, dışsal benzemeyle olmaz…

Zahiricilik dış görüntü; zamanla sadece bir kalkan olarak kullanılmaya başlandı. Nasıl ki ihsana ulaşmamız için “görüyormuşçasına ibadet etmemiz” gerekir, takvaya ulaşmamız için de görüyormuşçasına günahtan uzaklaşmamız gerekir anlayışından uzaklaşıldı. Bu özden uzaklaşıldıkça, oluşturduğu değerlerden de uzaklaşıldı.

 

İyi bir duvar ustası olan birinin iyi bir futbolcu da olması mümkün olabilir. Fakat iyi bir şair, yazar, romancı, öykücü, sanatçı ya da çalgıcı olanın aynı zamanda iyi insan, iyi baba, iyi arkadaş, iyi eş, olmayabileceğini kabul edebilirsek; yanılma ve aldatılma ihtimalimiz daha da azalacaktır... Bu şahsiyetlerin oluşmasında bireysel çabalarının yanında çevresel - dış faktörlerde elbette ki etkili olmuştur.

Hem itibarlı alim aramak/arzulamak hem de itibarını zedeleyen dayatmalarda bulunursanız ne kadar şanslı olabilirsiniz?

Toplumların ve milletlerin barış içinde onurlu ve huzurlu bir hayat yaşamaları ancak adalet eksenli bir tahammül kültürünü egemen kılmakla mümkün olabilecektir! Şimdi yakın tarihimizden aktaracağımız portreler üzerinden bu düşünceyi ve başaranların bazı özelliklerini paylaşacağız.

Burada Âlimlerin misyonu ve bu misyon üzerinden İslam'ı temsil etme noktası gibi önemli konulara da dikkat çekeceğiz. Kendi hayatlarını hiçe sayarak gösterdikleri duruş, bizim örnek almamız gereken duruş ve davranışlardır. Bugün itibar ve saygınlık noktasında bir sıkıntı yaşanıyorsa bu duruş ve pratiğin olmaması belki de en başat nedendir.

Şimdi insanlığa mal olmuş bu tarihi münevverlerden bazılarının hayatına bakmanızı tavsiye diyorum: Fakat bu münevverlerin hayatına bakarken çektikleri sıkıntılarla birlikte, yaşadıkları çağ, dönemin sultanı/otoritesi, onlara sunulan kaynak ve imkanlar ile yaşadıkları ortamlar da göz ardı edilmemelidir. Bu münevverler değerlendirilirken bu noktaların da dikkate değer olduğunu düşünüyorum. Zira dünyanın en iyi arabasına sahip olsanız da benzin olmadan yürütemezsiniz.

Okuyucunun sıkılmaması için biz, yakından tarihimizden FERAĞAT, VEFAKARLIK, FEDAKARLIK ve ADANMIŞLIK timsali birkaç portre sunarak yetinmeyi uygun görüyoruz.

 

Portreler:

 

  1. Süryaniler ve Şeyh Fethullah Hamidi

1915 olaylarında arabuluculuk yapan ve bölgede yaşayan çok sayıda Süryani'nin hayatının kurtulmasını sağlayan Müslüman din adamı. Bu durum öyle bir iz bıraktı ki Mardin'in Midyat İlçesi'ndeki Süryaniler, merhum Şeyh Fethullah Hamidi'yi ‘Sulh Günü'nün 100'üncü yılında kilisede düzenlenen ayinle andılar.

Ne olmuştu?

Şeyh Fethullah Hamidi, 1915 yılında Midyat'ta yaşayan Süryanileri saldırılardan kurtarmaya vesile olmuştu. Derin hoşgörüsüyle tanınan ve 73 yıl önce vefat eden Nakşibendi tarikatı Şeyhi Fethullah Hamidi, Türkiye ve Avrupa'da yaşayan Süryanilerin bir araya gelerek kurdukları 'Seyfo (Kılıç) Komitesi' tarafından 'Sulh Günü'nün 100'üncü yılında Mor Hadbşabo Kilisesi'nde düzenlenen ayinle 2015 yılında anmıştı.

Evet, Şeyh Fethullah Hamidi, kendi dili, dini ve ırkı bir olmayan Süryanileri ölümden kurtarmak için (Hayat Hakkı), öz çocuğunu (Şeyh Siracettin) ve yeğenini (Şeyh Sıddık) rehin bırakmıştır. İnsan kendi acısına dayanabilir ama sevdiklerinin acısı dayanılmazdır. Samimiyet ve fedakarlık için bunu bile göze alabilmek…

 

Şeyh Fethullah Hamidi’nin torunlarından birisi, Süryanilerin kendilerini hala unutmadıklarını belirterek: “Rahmetli dedemizin yaptığı barış hala devam etmekte. Bir defasında Süryanileri ziyaret için Gülgöze köyüne gittiğimde yaşadığım şu olay beni çok duygulandırdı. Kilisede kalan bir genç, dedem Şeyh Fethullah’ın fotoğrafını gösterip, tanıyıp tanımadığımı sorduktan sonra, “Bu bizleri kurtaran Şeyh Fethullah’tır’ dedi. Bu olay karşısında çok duygulandığını.”1 belirtmektedir.

Şeyh Fethullah Hamidi’nin bu samimiyet ve fedakarlığında bizim için büyük dersler vardır.

 

  1. Şeyh Abdullah (Xelîfe Kose)  ve Şeyh Abdurrahman Tahî 2

 

Xelîfe Kose namıyla bilinen Şeyh Abdullah, Norşîn-Güroymak kazasının yerlilerinden Zorbaşi-Sobaşi ailesinden Halil ağa soyundandır.

Halil ağa; “soyuna, dünya işine hizmet ettiğiniz kadar,  Allah yolunda da hizmet ediniz” şeklinde vasiyet etmiştir.

İşte, bahse konu olan Halife Kose, Halil ağanın oğlu olan Yusuf’un oğludur… Halife Kose, Babasının Norşin’de inşa ettiği medresede okur ve burada müderris olur. Burada birçok alim yetiştirir…

Sonrasında tasavvufi yolculuk için arayışa giren Şeyh Abdullah, Hizanın Ğeyda köyünde bulunan Ğavs namıyla meşhur Seyyid Sibğatüllah Ervasi’de seyrûsüluk etmeye başlar. Seyyid Sibğatüllah Ervasi’den tasavvuf-tarikat dersleri alan Şeyh Abdullah, burada bulunan medresede ders de vermeye başlar. Bu vesileyle birçok kişiyle tanışma fırsatı da olur. Bunlardan birisi de Abdurrahman Tahi’dir.

Kısa sürede Halifelik alan Şeyh Abdullah Norşin’e döner…

Ğavs’ın vefatından sonra Şeyh Abdurrahman Tahi, Hizan-Ğeyda’dan ayrılır, bir köyde imamlık yapmak için arayışa girer. Birçok yer arar ama ne hikmetse bir türlü nasip olmaz… Yolu Norşin’e düşer… Ona bir yer bulması için Halife Kose’ye uğrar.

            Halife Kose de bazı köylere haber verir ama yine nasip olmaz. En sonunda Şeyh Abdurrahman’a kendi köyünün/Norşin’in camisini ayarlar-verir. Bununla kalmaz, her türlü destekte de bulunur… Ne büyük bir feragat ve ihlas tablosu!

Ve sonuç: Bugün bile ilim ve mana bakımından hala müteessir olan bir yol oluşur… Bugün aynı camide görevli olup maaşları ayrı ayrı hesaplarına yatan imam ve müezzin arasında sıkıntı-küslük oluyorsa başlarını ellerinin arasına alıp bu yaşanmışlıktan feragat ve ihlas adına ders(ler) çıkarmalıdırlar.

  1. Seyda Molla Hüseynê Kıçık 3

Seyda, Osmanlı dönemine ait sicil-i ahval arşivlerinde bizzat kendisi tarafından yazılan veya cevap verilen bir yazıda; babası Abdullah Bey için şöyle demiştir: “İsmim, Hüseyin; mahlasım, Fehmi, pederimin İsmi: Abdullah; mahlası: Rahmi her ikimiz de ismimizle yad olunuruz. 4” Ayrıca Seyda’nın en meşhur lakaplarından birisi de, Cizre’de okurken Seydası tarafından kendisine verilmiştir. Bulunduğu medresede Hüseyin adında başka bir öğrenci daha varmış, ikisinin birbirinden ayırt edilmesi için Seydası tarafından, kendisine küçük anlamına gelen “kiçik” lakabı verilmiştir.

Hayatının tamamını ilim öğrenmek ve öğrenci yetiştirmekle geçiren Seyda Molla Hüseyin, hayatında her zaman Peygamber Efendimiz (s.a.s)’i örnek almış, Kur’an ahlakı ile ahlaklanan Allah’ın salih kullarından olmak için tüm gayretini sarf etmiştir.

Bu özelliği ile her zaman örnek olmuş ve öyle anılagelmiştir.

“Seyda’nın gönlünde hiçbir şekilde dünya sevgisine yer ver ayırmayan Seyda, zühdün en üst seviyelerinde yer edinmeyi  gaye etmişti. Bu bağlamda paraları bile tanımaz ve yanında taşımazdı.

Şayet dünya malını toplamak isteseydi ona çok saygı gösteren Silvan ağalarından çok mal toplayabilirdi; ama O, bunu yapmadı ve hayatını ilme vakfetti.

Seyda vefat ettiğinde 1 evi, 1 katırı, 3 ineği ve 10 adetten az miktarda küçük baş hayvanın dışında hiçbir şeyi yoktu.”5

 

Günlerden bir gün bir maraba Seyda’ya gelir ve oğlunun (bölgeden bir) ağanın oğlunu öldürdüğünü ve hiçbir elçi kabul etmediği gibi hiçbir yerde rahat bırakılmadığını, Seyda’nın davasını hal etmesi için son çare olarak kaldığını söyler ve girmesi için ricada bulunur.

Olay bu şekilde gerçekleşmiştir: Köyün sığırları Ağa'nın tarlasına girer. Ağa'nın oğlu da hizmetçinin oğlu sığırlara mukayyet olmadı diye döver. Hizmetçinin oğlu da bir taş alır ağanın oğluna atar bu taş ile ağanın oğlu ölür. Hizmetçinin oğlu korkar ve eve gider. Babasına bütün meseleyi anlatır. Babasına, baba buradan gidelim der. Ağa onları gittikleri yerde de rahat bırakmaz.

 

Çaresiz kalan hizmetçi, en son Seyda Molla Hüseyin Küçük'ün yanına gider. Bütün meseleyi ona anlatır. Seyda Molla Hüseyin, hizmetçinin oğlunu alır ve ağanın evine götürür.  

Ağa bakar ki Seyda Molla Hüseyin ve oğlunun katili bahçesindedir.

Seyda ağaya söyler: -Ağa oğlunun katilini getirdim senin üstümüzde 3 hakkın var. Öldürme-Kısas, Kan parasını almak ve affetmek.

Ağa, Seyda’ya derki sen ne istiyorsun?

Seyda der ki ölümü istemeyiz, para ise onlarda yok eğer af edersen senden daha hayırlısı yoktur. Benim arzum ve ricam da bu yöndedir.

Ağa dedi ki aile efradına sorup danışmam icap eder ve Seyda ile hizmetçinin çocuğunu içeriye davet edip yemek getirtir.

Seyda yemeğe el uzatmaz. Ağa, Seyda’ya ‘gönül rahatlığı ile yemek yiyin’ der.

 Ağa odaya gelir ve Seyda’ya bir şart ile ricacısı olduğun çocuğumun katilini af ederim! Seyda kabul eder. Şartın nedir diye sorar ağaya.

Ağa der ki; kızımı bu çocuğa (oğlumun katiline) vereceğim. Vereceğim ki kız kardeşi hatırına oğullarım gelip ağabeyinin öcünü almasın. Ta ki Seyda’ya verdiğim değer kırılmasın ve bu söz yere düşmesin.

Seyda! Nikahı da hemen şimdi siz kıyacaksınız, yoksa affetmem der…” 6

 

Günümüz alim-imamları saygınlıklarının olmaması ve değerlerinin tutulmaması konusunda yakınıyorlarsa, yaşantılarına, dünyalıkla aralarındaki ilişkiye ve görevleriyle olan bağlılıktaki samimiyete baksınlar…

 

Son olarak Şems-i Tebrizi’nin veciz ifadesini aktarmakla yetineceğim. Ne demişti hazret; “Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder de, Kimse kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez...”

M. Burhan Hedbi

22/10/2020

KAYNAK
-------------

1- Abdullah Hamidi

2- Muhammed Norşinî Şeyh Mezher’in oğlu, Seyda Mela Baki’nın oğlu, Halife Kose’nin oğlu.

3- Kiçik: Cizre’de konuşulan Kürtçede küçük anlamına gelmektedir.

4- Şefik Korkusuz, Arşiv Belgelerinde Son Devir Diyarbekir Uleması, İstanbul 1996, s.345- Seyda’nın hayatı ile ilgili bu bilgiler Seyda’nın torunu ile yapılan röportajdan alınmıştır.
6- 1985 tarihinde Köy imamımız Farkinli Çîçika köyünden Mele Şeyhmus Angar’dan bizzat dinledim

Devamını Oku
BEĞENMEDİĞİNE BENZEMEK VE KAYBOLAN DEĞER(LER)