Hakkında
Eyüphan Kaya... 1962 yılında Diyarbakır’da dünyaya geldi. Klasik Kürt medreselerinde 8 yıl İslami ilimleri tahsil ettikten sonra, ortaokulu dışarıdan bitirdi, Diyarbakır Lisesini 1982-85 yılları arasında dahili okudu İmam-Hatip fark derslerini vererek iki liseden mezun oldu. Memuriyetinin ilk yıllarında İmam-hatiplik yaptı, D.Ü.Eğitim Kimya bölümünde 1989 yılında mezun oldu vatani görevini de ifa ettikten sonra MEB’de çalıştı, 28 yıllık çalışma hayatından sonra 2015 Ağustos atı itibariyle emekliliğe ayrıldı. Arapça, Türkçe, Kürtçe bilmekte olup, evli ve tamamı üniversite mezunu 6 çocuk babasıdır. İnternethaber.com sitesinin günlük yazarı ve yerelde özgürhaber gazetesinde yazıları yayınlanıyor. Birçok seminer, çalıştay ve konferanslara katıldı, TASAM, TKMM, DDA destekçisidir, Ortadoğu Gazeteciler Cemiyeti Diyarbakır il temsilciliğini yapmaktadır. 2014 Şubat ayında İslam İşbirliği Teşkilatına Bağdat’ta tebliğ sundu ve tebliği heyecana neden oldu. Orta doğu Kongresinin daimi katılımcı olup, müzakereci düzeyinde katkı sunmaktadır. BM’ler konferansına katılmıştır. Doğu-Batı Kardeşlik Platformunun aktif katılımcısıdır. Milli eğitimin muhtelif kademelerinde çalıştı, birçok sivil toplum kuruluşuna üye ve yöneticilik düzeyinde çalışmaları olmuş, an itibariyle değişik gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanıyor, İnsan Hakları Aktivisti olan Kaya İnsan Hakları Cemiyeti yönetim kurlu üyesidir. Ayrıca İzmirizmir.net, Siverekname, Haber x, Haberlerankara, Giresun Aydındere, Haberdiyarbakır.gen.tr, Diniajans.com, Marmarayerelhaber, Düzceyerelhaber, Haberlerankara, Akgörüş, Akfikir, Serketinniws.com… ve ve… sitelerinde yazıkları yayınlanmaktadır. 2006 yılında Edebik.com sitesiyle başlayan sosyal medya sevgisi, edebiyatevi, edebiyatdostları.con ve edebiyatdefteri.com ile devam etti. Günlük köşe yazılarını yazmanın yanı sıra edebiyatdefteri.com sitesinde 600’den fazla manzum eseri yayınlanmıştır
  • Yaşadığı yer Türkiye
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Üçüncü Kalite Gavur mu Olduk?

Sultan Abdülhamid’i tahtan indiren Jön Türkler, İttihat ve Teraki Partisinin öncülüğünde bu güne kadar Türkçülüğün arkasına sığınarak bu milletin bu memleketin başına neler getirdiklerini düşünün ve kendinize gelin! gelin ki bu oyunu beraber bozalım, ben bir sıkıntı hissediyorum! Baksanıza çağımızın Abdulhamidi olan Cumhurbaşkanımız etrafında nasıl da dolanıyorlar.

Türkiye cumhuriyetinin birinci Meclisi, hürriyet ve huzura endeksli olarak dualarla açılmış, Anadolu’nun kahraman ruhu, inanç, kültür ve değerleri de meclise yansımıştı, 1921 anayasasının  birleştirici özelliği de vekillerin babayiğitliğinden kaynaklanıyordu. Ne yazık ki haksız yere ve usulsüz dağıtılan meclis, yeniden oluşunca 180 derecelik bir dönüşle insanımızın huzur ve mutluluğu, inanç ve kültürü, dinini görmezlikten geldi, bunu yaparken de  Türk ve Türkçülük kavramı ile Türk vatandaşlarımızı yanına çekerek yaptılar.

Neymiş efendim;

Bir Türk dünyaya bedeldir,

Ne mutlu Türküm diyene,

Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur(Kimse demedi ki 1071’de Malazgirt meydan muharebesinden beri bizimle kol kola olan Kürtler var),

Her Türk asker doğar…

Ne ayıp, ne ayıp!  bu tür sloganlar kompleksli kimselere aittir.

Ondan sonra 10 yılda bir darbe, askeri müdahalede bulunup, meclise, hükümete ayar verildi. İşin kötü tarafı bu “zındıka komitesin” ateş idare merkezi hep ülke dışında olduğunu görüyoruz.

Öz vatanlarında Kürt vatandaşlarımıza ve mütedeyyin insanlarımıza envai türlü sıkıntılar yaşatıldı.Öz vatanımızda yetim kalmıştık, özellikle milli şef/tek partili dönemde. Devletin tüm kademeleri küfrün değerleriyle motive ettiler, öyle oldu ki bir devlet memurunun namaz kılması dahi insanı hayrete düşürüyordu.

Devleti öyle yapılandırdılar ki, milletin mayasını öyle bozdular ki, Merhum Uğur Mumcunun ifadesiyle,

Türk ne demektir, Türk vatandaşı Kimdir?sorusuna şu cevap verilmek durumuna geldi;

Türk vatandaşı;

*İsviçre medeni kanununa göre evlenen,

*İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan,

*Alman ceza muhakemesi usulüne göre yargılanan,

*Fransız idare hukukuna göre idare edilen 

*İslam hukukuna göre gömülen kişidir.

Ey vatandaşlarım siz ne zamana kadar bu zulme karşı sessiz kalacaksınız? Böyle yaşayan bir Türk varsa ne yazar, yoksa ne yazar. Çünkü bu nitelikteki kişi artık Türk değildir, hele  hele Kürt hiç değildir. Olsa olsa üçün kalite bir gavurdur.

Hele bir düşünün Anadolu kırsalında yetişen o kınalı koçlar olmasa bu memleket uğruna kim şahadeti göze alır?

Devleti keyfi bir idare tarzına göre, şekillendirip halka üstten bakan bu zihniyet, yeri geldi;

*Adnan Menderes ve arkadaşlarını idam etti, bu vesile ile halka gözdağı verildi,

*1980 darbesini yaptı  ve  sonrası oluşturulan anayasa hala başımıza bela,

*28 Şubat müdahalesiyle Türkiye Cumhuriyeti Başbakan 9 saat esir alındı,

*Yeminle söylüyorum Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde ülke yönetimine bir ayar verilmeseydi, bu ülke çoktan bölünmüştü. Hep birlikte rezil olacaktık. Üç beş zibidi dışında hepimiz dizimize vuracaktık, yanı başımızdaki Suriye’nin durumunu görüyorsunuz.

Demem o ki gelin el birliği iş birliği ile ülkemize sahip çıkalım, yeni bir ana yasa yapalım, bu  anayasayı Türk kavramına değil, Türkiye kavramına ve vatandaşlık kavramına endeksli hazırlayalım. Ecdadımız boşuna adını Türkiye Cumhuriyeti koymamışlar.

Mesela hiç sordunuz mu? Kim ne hakla “anayasanın ilk dört maddesi değişikliği teklif  dahi edilemez”, diye maddeler koyuyor? Değişmesi gerekeni var, değişmeyeni var, hem onlar kim oluyor ki milleti zapt u rapt altına alma görevini kendinde buluyorlar.

Yeni anayasamızda;

Devletimiz İslam dinini kanunen tanısın, tıpkı birinci meclis gibi, Hele bir düşünün devlet bizim din bizim, devletimiz niye dinimize sırt çevirmiş?

Kur’an-ı Kerime  aykırı yasalarımız olmasın; Kumarın, Zinanın, Faizin kime faydası olmuş %3-5 zengin dışında. Hem yatırım varken parayı faize yatırmak akıl karı değildir.

Kemalist sistemin sıkıntılarından tamamen kurtulalım,

Mili Bayramlarda heykellerin önünde yapılan törenlere, selam duruşlara son verilsin,

Anıtkabir müze olarak kalsın, ama devlet erkanı belli günlerde resmi görev icabı mozeleye tekmil vermesin.

Avrupa ve BM sözleşmelerinden bir an evvel kurtulalım diye düşünüyorum. Hele ki özellikle İstanbul sözleşmesi. Bu sözleşme Aile yapımızı zedeliyor, Anne Baba rolünü tanımıyor,  Baba evlat arasını açıyor,  eş cinselliği şemsiye altına alıyor, kadın erkeği karşı karşıya getiriyor, İnanç ve Kültürümüzü tanımıyor,  hayata verdiği sıkıntılar saymakla bitmez.

Maalesef  latince alfabeyi artık bırakamayız,  ama Osmanlıcayı da çocuklarımıza öğretelim, öyle ki yeni nesil tarihini yabancılardan öğrenmesin.

Birileri Laiklik ve Kemalist sistemin arkasına sığınarak bu ülkede sıkıntı oluşturuyor, artık bu zındıka komitesinden kurtulalım.

Şimdi tutturmuşlar yine Türkçülük ve Atatürkçülük üzerinde yine bu ülkenin huzurunu kaçırmaya çalışıyorlar,  bunlara ancak Türk vatandaşlarımız dur diyebilir. Bir hakikatte şu ki bunların kahır ekseriyeti Türk değildir. Gelin Kürdüyle Türküyle  diğer unsurları içeren vatandaşlarımızla kol kola girelim ve ülkemizin huzurunu kaçıran, başkasının hesabına hava atan  vatan hainlerine ve insanlık düşmanı kimselere “dur” diyelim.

Covid-19’dan sonra böyle radikal bir hamle yapmazsak,  yeni Corona virüsler bizi bekliyor, o da laf mı cehennem bizi bekliyor olacak!

Allah bu memleketim bu milletin sonunu hayreylesin!

 

 

Devamını Oku
Üçüncü Kalite Gavur mu Olduk?

Hangi Birini Anlatayım?

*27 Mayıs Diyarbakır’ın fetih günü,

*27 Mayıs 60 darbesinin 60.yıl dönümü

*27 Mayıs Ramazan Pişin üzerinde oynanan oyunun son bulması günü,

Gündem çok da bu üç konu ile sınırlandıralım.

Diyarbekir’in Fethi;

Malumunuz İslam’ın kabullenemediği önemli kırmızı çizgilerden biri, insanların yer yüzünde hükümranlık rolüne girip bir açıdan Allah’ın hakimiyetine ortak olmaya çalışırken, diğer yandan zayıf, güçsüz ve fakir kimselere zulüm etmesine müsamaha göstermeye tahammül etmeyişidir. İnsan, İnsanı ancak Allah’ın adaleti ile idare edebilir.

Bu münasebetle İslam yayıldığı coğrafyada zalimlerin iktidarına son verirken, insanlık alemi ile de daha rahat irtibat sağlamış ve silahsız savaşsız insanlık kabile kabile, kavim kavim  İslam’ı kabul etmişler.

Günümüz savaşlarıyla 7 yılda 70 kilometre bile ilerleme mümkün olmazken Sahabeyi Kiram peygamberin vefatında sadece 7 yıl sonra hicretin 17.yılında Amid kalesini fethederek burayı stratejik bir üss olarak kullanıp bu coğrafyaya İslam’ı getirmişler.

Diyarbekir’in Manevi tapusunun bedeli Hz.Süleymen camisinde medfun olan 27 şehit sahabenin canıyla ödenmiş ve belde İslam beldesi unvanını almıştır. İslam’ı sahabeden öğrenen şehir halkı çok kısa bir zamanda İslam ile barışık duruma gelmiş ve bu şehir “Tabiin Kenti” unvanını almıştır.

1925 olaylarında Şeyh Sait ve arkadaşları, 40’ı aşkın babayiğitlerin Dağkapı meydanında idam edilmesi, aslında Diyarbekir’in fethine bir meydan okumadır, ama gün geldi orasının Şeyh Sait meydanı oldu, pek yakında o İslam fedailerini şehit düşüren zihniyet halkın nezdinde mahkum duruma düşeceğine inanıyorum.

60 Darbesi ve sorasındaki Darbeler/müdahaleler;

Demokrat Parti hareketi “yeter söz milletindir” sloganı ile siyasete bir renk katıp, tek parti döneminin zulmünden kurtulmak için bir umut olunca sandıkta halkın oyunu alarak iktidar olmuştur.

Adnan Menderesin ülkenin direksiyonuna geçmesi ile millet kısmi bir nefes alınca iktidarı devirme planları yapılmış ve ilgisiz gerekçelerle 27 Mayıs darbesi yapılmıştır.

Herhalde İslam ülkesi olup ta Ezanın devletinin resmi dili ile okumayı emr eden tek ülke Türkiye Cumhuriyetidir. Ezanın aslına dönmesi Cumhuriyet rejimine bir meydan okuma olarak görülmüş.

Cumhuriyetin bu ülkeye getirdiği harf devrimi dünyada benzeri görülmeyen bir ihanettir.

Fransa, Almanya, İtalya, İsviçre yasalarının ülkemize uygulanması bir zülümdür,

Kılık kıyafet devrimi akılla bağdaşan tarafı olmayan bir garabettir.

Milletin dini olan İslam’ın devlet nezdinde tanınmaması izahı mümkün olamayan bir yanlıştır.

Ülkemizde uygulanan laiklik Anadolu insanına verilen sıkıntıdan başka bir şey değildir.

İşte ezan manen bu yanlışlara dikkat çekmedir; “Allah’u Ekber” demenin ne anlama geldiğini kültürel bir Müslüman bilmese de İslam düşmanları iyi biliyor.

Bu zihniyet Hükümetlerin üzerinde daima stres sopasını göstermiş, uymayanları da alaşağı etmişler “nankör darbeciler”

Turgut Özal Kürt sonuna çare çözüm bulacaktı, ilk defa bir Cumhur başkanı Türkiye’de 12 Milyon Kürt var dedi, şüpheli bir ölümle gitti  “nankör darbeciler”

Necmettin Erbakan devlet ile millet arasında bir uyum sağlamaya çalıştı 28 Şubat müdahalesinde buldular “nankör darbeciler”

Recep Tayyip Erdoğan Kürt sorunu benim sorunumdur dedi, Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olunca birileri Cumhurbaşkanının eşi örtülüdür diye 27 Nisan e muhtırasını yayınladı “nankör darbeciler”

Sen bu ülkenin generali olacaksın ve ülkenin meşru hükümetine ayar vereceksin, böyle bir şey görülmüş mü? Tabi Hükümet yoluna devam etti.   

Ya 15 Temmuz darbe teşebbüsüne ne demeli? Aslında bu darbeyi yapan komuta kademesini asmak lazım, yok efendim bir milyon yıl ceza almış, boş işler arkadaş, boş işler.

Kimse unutmasın 15 Temmuz ruhu: ezan, sala, tekbir, vatan ve bayrak tan beslendi, kimin ne hesabı varsa buna göre düşünsün derim. Bu ruhta Türkçülük ve Atatürkçülük yoktur. Bu ülke hepimizin, herkesin insanca yaşamaya hakkı vardır ama İslam’a saygısızlık yapmadan tabi.

Ramazan Pişkin davası;

Ramazan Pişkin ömrünü İslam’a vakfetmiş bir abdaldır, belki kendisinin manevi derecesinden haberi bile yok. Neredeyse çeyrek asırdır Ulu cami civarını kendine mesken edinmiş bir insan ne kimseden bir para pul alıyor, ne de başkasına bir sıkıtı veriyor.

Allah rızası için yaşamaya çalışan bir garip kul, ben sen onun o halinden anlayamayız, ama Türkiye kamuoyunun onun bu derce sahiplenmesi ihlaslı bir insan olmasına delil olarak yeter de artar.

Yuotubelerinin bir kaçını gözden geçirdim, İslam’ın özüne aykırı bir söz işitmedim. Maazallah eğer bu kardeşimiz sahipsiz kalıp deli raporunu alsaydı ülkenin aleyhine çalışan kimseler kazanacaktı;

*İstanbul Sözleşmesi kazanacaktı,

*Feministler kazanacaktı,

*Eş cinseller kazanacaktı,

*Derin devletin kırıntıları kazanacaktı,

*Ruhban sınıfını andıran din görevlilerimiz kazanacaktı,

*Emri bil maruf, nehyi anil münker(İyiliği emretme ve yasaklardan sakınma) vasfımızı kaybedecektik.

*Bana ne? Sana ne? gibi İslam’ın özü ile bağdaşmayan nemelazımcılık daha da güç kazanacaktı.

Elhemdulillah hak galip geldi ve Allah Ramazanı hürriyetine kavuşturdu. İşte Allah kuluna sahip çıktı mı böyle çıkar.

Selam ve selametle kalın.

Devamını Oku
Hangi Birini Anlatayım?

BAZILARI BENİM İÇİN DİYOR Kİ "EYÜPHAN KAYA AK PARTİDEN GÖREV ALMAK İÇİN UĞRAŞIYOR", HALBUKİ HER MURACAATIMDA ÖYLE KATKILARIM OLUYOR Kİ O GÖREVİN BANA VERİLMEMESİ İÇİN ADETA TAŞ KOYUYORUM. İL BAŞKANLIĞI İÇİN MÜRACAAT ETMİŞTİM, 7 TANE ŞARTIM VARDI SESLİ OKUYUP, YAZILI OLARAK BAKAN YARDIMCISINA VERDİM ADAM NEYE UĞRADIĞINA ŞAŞIRDI VE YERİNDEN KALKARAK BENİ KAPIYA KADAR UĞURLADI. BİZİM DERDİMİZ AK PARTİ İKTİDARDAYKEN YANLIŞ GÖRDÜĞÜMÜZ BAZI KONULARDA UYARIDA BULUNUP YOLUNA DEVAM ETMESİNE KATKI VERMEKTİR. KENDİ HALİMİZE ŞÜKR EDİYOR, İŞİMİZE BAKIYORUZ KİMİ ADAMLARIN AKLI BUNA ERMİYOR Kİ!

Devamını Oku

Eksisiyle Artısıyla Ramazan Pişkin bizimdir

Yıllardır Diyarbakır Ulu caminin avlusunu mesken seçen, Ulu cami hakkında halkı bilgilendirip rehberlik yapan ve kendince gelen giden insanlarla ilgilenip tebliğ görevini yapan Ramazan Pişkin, son birkaç aydır konuşmaları youtuba düşünce ülkenin dört bir yanında sempatizanları, sevenleri oluştu.

1975 doğumlu olan Ramazan 45 yıllık ömründe kayda geçen iki hatası var; biri camiye giren bayanın kıyafeti uygun değil diye uyarıp, tartışma sonucu mahkemelik olması, diğeri de iş kur elemanı olarak bir okulda çalışınca bir bayanla yaşadığı aşırı tartışma, ama bayanın şikayetini geri almasından dolayı hakkında dava açılmamış.

Amed haber sitesine hastaneye gönderilme haberi yayımlanınca sosyal medyada sevenleri sesini yükseltti, doğrusu onlardan biri de benim. Kamuoyunun sesine ilgisiz kalmayan başta Diyarbakır valisi olmak üzere Cumhuriyet Başsavcılığı konuyla ilgi yaptığı açıklamadan dolayı tebrik ediyorum. Birçok anlama gelen şu taciz kelimesine açıklık getirmesi Ramazan’ın sevenlerine moral oldu.

Ayrıca daha önce sağılıyla ilgili konulan “şizofren” teşhisi olduğunu da bu süreçte öğrenilmiş oldu.

Ramazan Pişkin Köylümüz ve üçüncü derce akrabamızdır. İslami yaşantı tarzı açısında aramızda bir uyumsuzluk vardı. Bu sıkıntıyı daha çok evinde aile fertleriyle yaşadı. Zaman içinde birbirleri kalenmiş duruma gelmişlerdi.

Onunla yüz yüze tanışmışlığım yok ama babasını yakında tanıyorum, sofu meşrep bir aileden gelen ve köyümüzde yaşayan 4. dedesi “Kal-ı Abas”(abas dede) adıyla bilinen bir ermiş olduğu biliniyor.

Doğrusu onun Şizofren durumunu değerlendirmek bana düşmez, sağlığı açısında ne gerekiyorsa onu yapmak tıp alanına giriyor, ama konuşması, ifade tarzı bize sıra dışı geldiği bir gerçektir. Bu bir açıdan bizden, biraz da ondan kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Öyle bir hale geldik ki,

-Devletin malı denizdir, yemeyen domuzdur diyenlerimiz var,

-Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez, demek normal bir ifade haline geldi,

-Bal tutan parmağını yalar,

-Helal haram ver Allah’ım, senin kulun yer Allah’ım,

-Bana ne? Sana ne? Diyerek kimsenin kimseye müdahale etme hakkı olmadığını kabul eder olduk,

 -Peygamberimiz “din nasihattir” demesine rağmen biz bir yandan nasihat dinlemeyi unuturken, nasihat etmeyi de kendimize görev bilmedik.

-Emri bilmaruf, nehyi anil münker(İyiliği emredip, kötülüğü men etme) bir müminin vasfı olduğunu unuttuk,

Bütün bunları ve daha fazlasını bir arada düşünce hayatta ciddi bir boşluğun olduğu ortaya çıkıyor.

Kanaatim o ki Ramazan Pişkin’in derdi buydu. Birkaç tane konuşmasını yotubede dinledim.

Diyor ki;

*Nefsinizi ilah edinmeyin, keyfi bir hayat yaşamayın dediğimde; Apoist, Kemalist, Komünist kimseler anlattıklarımdan hoşlanmıyorsa ne yapayım yani,

*Levh-i Mahfuzdan damıtılmış Kur’an-ı Kerimin özünden konuşunca bana diyorlar ki üslubun bozuk, ben de diyorum ki, hayır sisin ayarınız bozulmuş, kendinize çeki düzen verin,

*Allah diyor ki, bu Kur’an’dan ancak ulül elbab(Temiz akıl sahibi) insanlar anlar,  o zaman aklınızdan karışık kirli bilgileri atın, beyninizi bir anlamda resetleyin,

*Küçük günahları kontrol altına almazsanız, büyük günahlara dönüşür ve kronikleşir Allahumehfizna şirke kadar gider.

*İstanbul Sözleşmesi ile kadına dokunulmazlık getirerek hayatı yaşanmaz hale getirdik, LGBT tarzı ahlak dışı insan tiplerinin önünü açtık,

*Din insan hayatının her alanına müdahale eder, dinim ayrı siyasi düşüncem ayrı diyemezsiniz,

*Camilerimizi müze düzeyine indirdik,

……. ve daha neler.

Ramazan hoca lakabıyla bilinen bu kardeşimizin anlattıkları bozulmamış kalbin terazisine vurunca haklılık payı yüze yüz olduğu gözüküyor. Evet anlattıkları bundan ibaret değil ama İslam’ın özüne aykırı hiçbir ifadesini de görmedim, duymadım.

Bazıları Ramazan Pişkin üzerinde hemen Ak partiye, genel olarak devlete yüklendiğini de dikkat çekiyor. Arkadaşlar kaş yapayım derken göz çıkarmayalım. Eminim Ramazan Pişkin’in sevenlerinin derdi bu değil ama işin başka tarafa çekildiği de sos verdi doğrusu. Onlar bilsin ki biz onların tarafı değiliz, bu gün yüz binler açıktan açığa çekinmeden Ramazan’a sahip çıkabiliyorsa devletin iyi bir düzeye geldiğine işarettir.

Yetkili etkili insanlar bu sese kulak kabartıyorsa vatandaşın bir değer haline geldiğine bir kanıttır,

Gayretli insanların birbirine sahip çıkma konusunda da umut verici bir durumdur diye düşünüyorum. Devlet/millet olarak varsa eksiklerimizi söyleyeceğiz, düzeltilmesi için kafa yoracağız, akıl, fikir üreteceğiz, bu bizim vazifemizdir diye düşünüyorum.

Gerçek olan şu ki, hem devlet hem millet olarak İslam ölçüsüne göre ayarımız bozulmuş. Bunun açık delili dünya devletlerinin İslami hayat endeksine göre ölçülmesinde ilk 32 devlet arasında tek bir İslam devletinin olmayışı elle tutulur bir belgedir. Türkiye, İran,  Suudi Arabistan’ın sıralamada daha çok gerilerde olduğu da ortada.

O zaman şapkamızı önümüze bırakıp iyice düşünmemiz lazım. Bu başıboşluk böyle gitmeli mi? yoksa bir çare çözüm üretecek miyiz?

Günah günahı doğurur, iyilik iyiliğe kapı aralar. Dolayısıyla hayat ibremiz hangi tarafta buna dikkat etmek lazım.

Bu duyarlılıktan dolayı ilgi gösteren, iş adamı, akademisyen, sivil toplum yöneticilerinin candan tebrik ediyorum.

Selam ve selametle kalın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku
Eksisiyle Artısıyla Ramazan Pişkin bizimdir

SİVİL TOPLUM DİYARBEKİRLİ RAMAZAN HOCAYI SAHİPLENDİ

DİYARBAKIR CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINI TEBRİK EDİYORUM. HALKIN DUYGULARINI ÖNEMSEYEREK RAMAZAN PİŞKİN HAKKINDA BİR AÇIKLAMA YAPARAK ŞU BAŞ BELASI TACİZ KAVRAMINA AÇIKLIK GETİRDİ. AYNEN PAYLAŞIYORUM. " il merkezinde bulunan Ulu Cami’yi
ziyaret etmekte olan bir kadın vatandaşımıza yönelik ‘‘bu şekilde dolaşamazsınız, ince giyinmişsiniz, içinizi görüyorum’’ gibi sözlerle taciz, takip ve ifşa eyleminde bulunduğu şikayeti üzerine başlatılan soruşturma, 1 Şubat 2017 tarihinde cinsel taciz suçundan iddianame düzenlenmesiyle sonuçlanmıştır.
KAMUOYUNA ARZ OLUNUR.
BU KONUDA DİYARBAKIR MAZLUM DER VE YERYÜZÜ DOKTORLARI DERNEĞİ YÖNETİCİLERİNİN İLGİLENMELERİ DE TAKDİRE ŞAYANDIR. İYİ Kİ BÖYLE DUYARLI KURULUŞLARIMIZ VAR.

Devamını Oku
SİVİL TOPLUM DİYARBEKİRLİ RAMAZAN HOCAYI SAHİPLENDİ

Minber-i Aksa Derneğini Tanıyalım

2018 yılı Dünya Müslüman Alimler Birliğinin önderliğinde İstanbul’da bir hafta boyunca gerçekleşen bir toplantı oldu, doğrusu ben İslam Ekonomi Birliği kongresine katılmak için İstanbul’daydım. Ama tarihler örtüşünce bir günlüğüne bu konferansa da katıldım.

Sadece üyelerin içeri alındığı bu toplantıya basın kartıyla katılım gösterebildim. Çay kahve arası bir de Minber-i Aksa derneği diye bir tanıtım standını gördüm ve hemen üye oldum. Malumunuz Kudüs, Mescid-ül Aksa  “ben Müslüman’ım” diyen herkesin derdi olduğu gibi beni de derdimdir.

Kanaatim o ki, İslam Dünyasında Sivil Toplum kuruluşları misyonuna uygun çalışırsa her geçen gün var olan sorunlarımızın çözümü kolaylaşacak, dünyada varlığımız his edilecektir.

2010 yılında İstanbul’da İslam Konferansı Örgütü(İKÖ)’nün kongresine katılmıştım, konu “İslam ülkelerinin sorunları ve çözümleri” ikinci gün bir Profesör söz aldı ve dedi ki; dünden beri sorunlarımızı tartışıyoruz, aslında bizim üç ana sorunumuz var:

1-Tahsilimiz düşüktür; sadece Japonya’da 1400 üniversite var, tüm İslam ülkelerinde toplam 700 civarında üniversite var.

2-Üretimimiz yetersizdir; nüfus itibariyle dünyanın beşte biriyiz, ama dünya üretiminin onda biri üretiyoruz

3-Sivil Toplum çalışmaları bizde yetersizdir, dedi ve bu sahada ilginç örneklerle izahat getirdi. Özet cümleyle dedi ki; “sanmayınız ki dünyayı siyasetçiler ve bürokratlar yönetiyor, dünyaya ayar veren sivil toplum kuruluşlarıdır”

Doğrusu bu ciddi izahattan sonra ben de gücüme göre Sivil toplum Kuruluşu alanına ağırlık verdim. Genel olarak İslam dünyasının da bundan bir ders çıkardığına inanıyorum.

Mesela bildiğim kadarıyla İslam Dünyası STK’lar Birliği ondan sonra kuruldu  ve şu anda çok hayırlı işler yapıyor. 354 mega Dernek, Vakıf ve Birliğin oluşmasından teşekkül eden bu STK Birliği(İDSB) İslam birliğinin kurulması için nitelikli çalışmalara imza atıyor.

İşte bu açıdan Minber-i Aksa derneğini önemsiyorum, Peygamberimiz Muhammed aleyhi salat u ve selamın peygamber ruhlarına  hitap makamı olan bu minberin hürriyetine kavuşması Müslümanlarının onurunun yerden kaldırılması demektir. Bu tüm Müslümanları vazifesi olsa gerek. Böyle bir çalışmayı bireysel olarak yapmak çok zor, ancak böyle sivil toplum kuruluşları ile yapılabilir.

Derneğin sitesini incelerim 5 hedefi var, biri diğerinden daha önemli;

1.Tüm dünya ülkelerindeki alim, hatip ve davetçileri Kudüs davasına hizmet etmek için tek bir çatı altında toplamak.
2.Tüm dünya ülkelerinde Minber-i Aksa derneği olarak yaygınlaştırmak ve aynı dava uğrunda çalışan kurumlar ile bir araya gelerek Kudüs davasına hizmet etmek.

3.Kudüs ve Mescid-i Aksa bilincini artırmak için tüm imam, hatip ve davetçilere yönelik eğitim programları, konferans ve seminerler düzenleyerek, onlar için Kudüs Bilgi Bankası oluşturmak.

4.İmam, hatip ve davetçilerden örnek insanlar yetiştirerek, halkın Kudüs ve Mescid-i Aksa davasında doğru ve sağlam bilgi alabilecekleri merciler oluşturmak.

5.İmam, hatip ve davetçilerin; tüm insanların Kudüs ve Kudüs halkı için maddi manevi yardım yapmalarına teşvik edici çalışmalar yapmak. 

Gördüğünüz gibi hayallerimizi süsleyen maddeler, tabi bunlar sitede yazılmış vaziyette kalmamalı, hedefleri için bir SWOT analizi yaparak kısa, orta ve uzun vadeli stratejik eylem planı hazırlanmalı ve her geçen gün bu hedeflere ulaşmak için çalışılmalı, gayret edilmelidir diye düşünüyorum.

Aslında bu nihai hedefi derneğin vizyonuna da yazmışlar;

“Dünya'nın dört bir yanından alim, hatip ve davetçileri, Kudüs ve Mescid-i Aksa davasına hizmet etmek için bir araya getirmek.

Alim, hatip ve davetçilerle birlikte çalışarak Mescid-i Aksa'yı ve Kudüs'ü insanların gündemine tutarak, insanların Kudüs bilincine ulaşmalarını sağlamak. Bu vesile ile Kudüs halkının da her anlamda ayakta ve diri kalabilmesi için gerekli çalışmaları yapmak.” 

Bizim de gücümüz nispetinde Minber-i Aksa derneğine katkı vermemiz lazımdır diye düşünüyorum.Deneği tanımak için isterseniz  https://minberiaksa.org/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

Tekrar hayırlı olsun, inşallah hayırlı çalışmalar yapar.

https://muslumandunya.com/

Devamını Oku
Minber-i Aksa Derneğini Tanıyalım

Uluslararası Kudüs Konferansından notlar

Malum uzun zamandır her Ramazan ayının son Cuma günü Kudüs günü olarak Müslüman dünyada derlendiriliyor. Bu şekilde bir yandan Yahudi zulmü anlatılırken, diğer yandan Kudüs’ün özellikle Mescid-i Aksa’nın esaretten kurtulması için bir önceki yıla göre hangi aşamalar kat edildi, bundan sonra neler yapılabilir? Sorusunun cevabı aranmaktadır.

Bu sene kimisine göre Pandemi, kimisine göre Covid-19 olarak adlandırılan hastalık münasebetiyle bu tür etkinliklere haklı olarak kısıtlama getirildi. Dolayısıyla “iman varsa imkan da vardır” misali sanal ortamın imkânlarından yararlanarak zoo programı ile uluslar arası bir Kudüs konferansı yapıldı.21 Mayıs  Perşembe günü saat 13:30’da başlayan konferansın kaçta bittiğini bilemiyorum. Bizim Kıble platformu adıyla bir whatsapp grubumuz var, ben de konferansa katılım linkini oradan almıştım.

Canlı olarak gerçekleşen bu konferansa 380 kişinin iştirak ettiğine bizzat şahit oldum, daha fazla da olabilir tabi. Bunlardan dördünün Diyarbakırlı olması beni ekstradan memnun etti.

Mola Abdurrahman Ekinci,                        

Mola Abdulvahhap Ekinci,

Mola Vahdettin Kaya ve

Bendeniz Eyüphan Kaya Elkürdi,

Uzun zamandır şu Elkürdi lakabını sosyal medyada kullanıyorum, Selahaddin-ı Eyyubi neslinden gelen bir mümin olarak bir fark oluşsun diye kendimi öyle tanıttım.

Tabi biz dinleyiciydik, ben konuşmadığım gibi diğer hocalarımızın da konuştuğuna şahit olmadım.

Beni bağışlayın moderatörün adını hatırlayamadım ama kendisinin şu manidar cümleyi kullandığını anladım.

*Kudüs davasının İslam alimlerinin bir numaralı davası olması gerektiğini söyledi. Öyle ya ben müminin, ben alimim diyen bir insanın Kudüs davasını  dert etmemesi düşünülebilir mi?

Bir saat kadar izleme fırsatım oldu, bu süre içinde tanışma ve hal hatır sormadan sonra 7 kişi konuştu. Tabi konuşmalar Arapçaydı, anlamaya gayret ediyordum, bir daha anladım ki her İslam Aliminin Arapça bilmesi esastır. Yoksa ortak bir dil olarak başka bir dili kullanmamız sorun oluşturur.

Ben özellikle Türkiye’den Diyanet eski Reisimiz Prof.Dr.Mehmet Görmez hoca ile Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Prof.Dr.Ali Mühyiddin Karadaği’nin konuşmalarını pür dikkat dinledim, özet olarak paylaşabilirim.

Prof:Dr.Mehmet Görmez;

Müslümanlar olarak Hükümetlerimizi bu konuda uyarmamız ve Kudüs konusunda fark edilir düzeyde taraf olmalarını sağlamamız için çalışmalıyız.

Kudüs, sıradan bir şehir gözüyle bakamayız, Beytüllah ve Mescidünnebevi’de sonra üçüncü mübarek cami Mescid-ül Aksa’dır. İsra gecesinde Mirac durağı olan bu caminin azat olması için tüm Müslümanları gücü nispetinde bir çalışma ve çaba içinde olmaları gerekir.

Kudüs Müslümanların kırmızı çizgisi olmalıdır, Kudüs Müslümanların onurudur, onu hürriyetine kavuşturmak için çalışma ve çaba içinde olmamız lazım, dedi.

Prof:Dr.Ali M.Karadaği Fıkıh ve İktisat profesörü olması hasebiyle meseleye ekonomik açıdan yaklaşarak “muhakkak Allah müminlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığı olarak almıştır” mealindeki ayeti kerimenin izahı üzerinde durdu.

Şöyle dediğini anladım, “yemin ederim gerek Filistin, gerek başka yerde Müslümanların fakr-u zaruret içindeyken benim bu rahat bir hali yaşamam beni üzüyor. Allah candan önce malımızdan bir şeyler sarf etmemizi istiyorsa bunun bir hikmeti olsa gerek. Kazançlarımızın belli bir kısmını bu tür çalışmalara vermeliyiz.” Dedi.

Benim de kanaatim şu ki bir Müslüman 10 lira kazanıyorsa 1 lirasını, 100 lira kazanıyorsa 10 lirasını, 1000 lira kazanıyorsa 100 lirasını Müslüman kardeşinin ihtiyacını gidermek için sadaka vermelidir. Hatta bunun yarısını Kudüs davasına ayırmalıdır.

Benim aklıma daha ilginç bir fikir geliyor, İslam hukuku açısında ilk üç sırada olan devletleri ziyaret edelim, onlara teklif götürelim, İslam’ı kabul etsinler ve o devletler aracılığı ile Kudüs meselesinin çözüme kavuşmasını kolaylaştıralım.

Malum BM oylamasında 128 devlet Yahudi’nin Kudüs ile ilgili kararını red etti, 35 devlet çekimser ve 7 devletçik lehine ise oy kullandı ABD’nin ısrarına rağmen.

Bu devletler hak adına bir ayrış içindedirler, rol/model olarak bir İslam devleti yok ki bunlara örnek olsun.

Aslında Yahudi devletinin İsrail ismini kullanmasına da itiraz etmek lazım. Bir peygamberin lakabını Devletine isim verip, dünyada bu kadar sıkıntı oluşturmak doğru olmasa gerek.

Mehmet Görmez hocanın dediği gibi, İslam, İslam dünyasından büyüktür, daha geniş anlamıyla “Müslüman dünya” vardır.

İslami yönetim endexine göre Yeni Zelanda birinci, ondan sonra İsveç, Hollanda, İzlanda, İsviçre ve İrlanda geliyor. Danimarka 7, Kanada, 8, Avustralya 9, Norveç de 10. sırada yer alıyor. İlk 20’de Kuzey Avrupa ülkelerinin haricinde Malta ve Japonya da bulunuyor.

Ne yazık ki, ilk 20’de İslam İşbirliği Teşkilatına üye hiçbir İslam ülkesi yoktur.

Haydi ya Allah bu yazıdan hangi birimize ne düşüyorsa alalım ne dersiniz, bu alimler Müslümanlara  seslendiklerine göre her Müslüman bundan faydalanmasını bilmelidir diye düşünüyorum.

Selam ve selametle kalın.

Devamını Oku
Uluslararası Kudüs Konferansından notlar

Gelişi de hoş, gidişi de hoş Ramazan

İslam’ın beş şartlarından biri olan Oruç, Ramazan ayına mahsus bir ibadettir.

Ancak Ramazan ayı öyle bir aydır ki “İnanarak ve hasseten Allah rızası için ihya edilirse kişinin geçmişe dönük tüm günahlarının mağfiretine neden olur.”

 

Yüce Allah Kur’an-ı Kerimi Levhi mahfuzdan Beytül izze’ye Kadir gecesinde indirdiği ve o geceyi barındıran bu aya bu kıymeti vermesin de hangi aya versin diyesi geliyor insanın değil mi?

 

Geçende Nurradyo programına konuk oldum şu cümleler dilime geldi; “Yüce Allah namazı ve orucu üzerimize farz kıldığı için ne kadar şükür etsek azdır” diye.

 

Namaz olmazsa günde beş vakit nasıl sevap kazanırız, İlahi buyruğu yerine getirmenin gururunu yaşarız, kendimize, yakın çevremize insanlık alemine dua ederiz, ölülerimizi yad eder ruhlarını şad ederiz değil mi?

 

Ya Oruca ne demeli “Uykusu ibadet, sessizliği tesbih, ibadeti kat kat makbul olan” bir manevi hal, bundan daha hoş bir zaman dilimi var mı?

Kendimi tanıyalı Ramazan ayının gelişine hep sevinmişimdir,

Bu ayı ihya edenlere ne mutlu,

Hakkını vererek Yüce Allah’ın rızasını elde edenlere ne mutlu,

Nefsini terbiye ederek mana aleminde bir basamak daha yükselenlere ne mutlu,

Ya Ramazan’ın sonundaki Bayrama ne demeli?

Bayram namazı özel bir ibadettir, öyle ki farz namazlarını kılmayanlar dahi Bayram namazına iştirak ediyor,

Tekbiratla yüce Allahın büyüklüğü gür sesle tasdik ve ilan ediliyor,

Bayram namazı ve sonrasında okunan hutbe ile o güzel gün başlıyor, Bayram günü

Peki ödenen fitreye ne demeli? onun anlamlarından bir de şu olsa gerek bu beden Allah’tan kiralanan bir evdir , fitre ise o evin sembolik kirası olarak ödeniyor, miktarı az olsa da Oruc’un kabul olması onun ödenmesine bağlanmıştır. Az olması ise Yüce Allah’ın cömertliğinden kaynaklanıyor.

Ayrıca bay bayan, büyük küçük herkesin fitre miktarının aynı olması akıl sahibi kimseleri bir kez daha düşündürüyor; Allah katında eşit ve aynı değerde oluşumuzun bir işareti olsa gerek.

 

Büyüklerinin ellerinin öpüldüğü,

Küçüklerinin kucaklanarak sevildiği,

Yetimlerin, kimsesizlerin başının okşandığı,

Akrabalar arasında karşılıklı ziyaretlerin gerçekleştiği,

Dostlar arasında ziyaretlerin oluştuğu bir huzur günü olsa gerek bayram günü.

*Tabi bu sene şu Pandemi(covit-19) nedeni ile bunların hiç birini yapamayız, bu tür konularda Bilim Kurullarının kararlarına uymak bir anlamda vaciptir diye düşünüyorum.

 

Ah ah keşke bu günü daha da huzur içinde, endişesiz ve mutlulukla geçirebilseydik,

*Vatandaşlarımızın huzur ve mutluluğunu dert edinen bir siyaset,

*İnsanımızın hizmetinde olan bir bürokrasi,

*Milletin geleceğini düşünüp o konuda kafa yoran bir sivil toplum ve

*Allah rızasını hedef edinmiş bir toplumumuz olsaydı…

Çok şey mi istiyorum acaba? İnanın değil;

-Dinimizi,

-Dilimizi,

-Kültürümüzü,

-Tarihimizi,

Doğru öğrenip sahiplenseydik bunlar sıradan beklentiler olurdu.

Gelin bu dört değerimizi sahiplenelim, Mevlana’nın dediği gibi ölüm bizim için “şeb-i arus” olsun,

 

Şimdiden hayırlı bayramlar diliyorum.

Devamını Oku
Gelişi de hoş, gidişi de hoş Ramazan

Hayırlı Olsun Sayın Valim

Doğrusu hayalimiz hakikate dönüştü desem yeridir. Kimyacı olmam hasebiyle çevreye duyarlı olma sorumluluğunu da taşımak durundayım. Ekolojik dengeyi korumak, muhafaza etmek insanım diyen herkesin vazifesidir.Ama bu vazife bizim gibi nanometrik tesirini gören bilen vatandaşlar üzerinde  vacip olsa gerek.

Bu denge ana hassasiyetlerinden biri yeşillik oranı olsa gerek. Çünkü her yeşillik fotosentez yapar karbodioksiti(CO2) alıp oksijeni(O2) vermektedir. Dolayısıyla fotosentez bir yandan havayı temizlerken, diğer yandan nefes almamızı kolaylaştırıyor. Bu açıdan bakıldığı zaman “Millet Bahçeleri Projesi” fevkalade önemsenilmesi gereken bir mevzu olma özelliğini taşıyor. Cumhurbaşkanımızın bu projeyi gündeme getirmesini çok çok önemsiyor, bundan dolayı bir vatandaş olarak kendisi tebrik ediyorum.

Şu anda eski stadın yeri millet bahçesine dönüştü elhemdulillah. Bu şehrimiz için iyi bir fırsat, ama çok yönlü değerlendirebilmemiz şartıyla.

Stadın yeri zaten kazılmış vaziyette, burada zemin seviyesine gelene kadar kesinlikle iki katlı bir yapı inşaat edilmelidir. En alt kat  otopark, ikinci kat spor ağırlıklı “Nitelikli hayat kompleksi” olarak değerlendirilmelidir.

Otopark belediye tarafından millet bahçesine, dolaylı bir katkı olması ve ofis civarında trafik sıkışlığını ortadan kaldırması açısından gayet iyi bir fırsat. Böyle bir imkan oluşmazsa bahçeye gelen vatandaşın otomobilleri o civarda park sorunu yaşayacakları bir gerçektir. Bu kapalı oto park millet bahçemizin olmazsa olmazı olduğuna inanıyorum.

“Nitelikli hayat kompleksi” ile yüzme havuzları, sportif faaliyet için gerekli alet edevat, uzak doğu sporları, koşu bantları, duş kabinleri ve ihtiyaç duyulduğu kadar bay bayan mescitleri… devamını donanımını işin ehline bırakıyorum, yapılarak gençlerimize temiz bir adres oluşturmalıyız.

Görülecektir ki Bağlar, Şehitlik, Fiskaya, Aziziye mahallesinin çocukları nasıl da buralara rağbet gösterecek, devletiyle selamlaşıp, valiliğe minnettarlığını hissettirecektir. Gençliğimizin nefes alması için çare çözüm aramak vazifemizdir, bu millet bahçesi projesi düşündüğüm gibi uygulanırsa vatandaş olarak huzur bulur, mutlu olacağız. Şayet projede böyle bir yapılandırma yoksa ihale maliyetini dikkate alarak bu “nitelikli yaşam kompleksi” hayalim projeye uyarlanmalıdır diye düşünüyorum.

Ayrıca Valimiz Hasan Basri Güzeloğlu’nun valiliği ve belediye başkan vekilliğinde bu hizmetin olması da beni ziyadesiyle memnun ediyor. Nitelikli bir insan, iyi yetişmiş bir devlet adamı, arkasında böyle dev hizmetler bırakmasını canı gönülden istiyorum. Nasıl ki kimsenin cesaret etmediği cami tuvaletlerini parasız hale getirerek halkın duasını aldıysa bu projeyi de alnının akıyla başaracağına inanıyorum.

Bu 36 trilyonluk ihalenin ses getirebilmesi için yukarıda arz ettiğim gibi çok amaçlı olursa yerini bulur, amacına hizmet eder. Dikkatli olmak lazım,  bu hizmetin sorumluluğunu alan yüklenicileri iyi kontrol etmek lazım, ki kaliteli bir iş yapılabilsin.

Hatırlarsanız İbrahim Halil Ürün yerel yönetimde bir fark oluşturarak  Türkiye’de ilk olarak belediyeciliği ön plana çıkardı. Daha önce Konya’da iş yapan bir müteahhide sordum; “niye Konya’yı bıraktınız” diye, dedi ki; “kardeşim ihalede sıkı bir pazarlık yapıyor, inşaatın başına adamlarını dikiyor, bize nefes aldırmıyor, baktım ki eskisi gibi kazanamıyorum ben de Konya’dan çekildim.” Bu bizim için önemli bir mesele aynen bu şekilde gözümüz gibi bu projeye sahip çıkmamız lazım.

İhalede en ince detayına kadar sıkı pazarlık, taahhüdün gereğinin yerine getirip getirmedikleri için sıkı bir kontrol evvel Allah bu millet bahçesi halkımıza bir derce nefes aldırır diye düşünüyorum.

Şimdiden hayırlı olsun, başarınızın devamını diliyorum. Ama Anzele suyunu Şeyh Yusuf camisiyle birleştirip, Balıklı göl ve Sur içi için bir mesire alanını da unutmayalım, söz vermiştiniz sayın valim. Millet bahçesinin ihalesini alan müteahhit onu da eşantiyon olarak yapsın, evlerin istimlaki belediyeden, projenin düzenlemesi de müteahhidimizden olmaz mı?

Selam ve selametle kalın.

Devamını Oku
Hayırlı Olsun Sayın Valim

HZ.OSMAN VE HİLAFET

Hz. Osman, Hz. Ömer devrinde de bütün gücüyle ona destek olmuş ve önemli hizmetlerin tedvirinde görev almıştı. Hz.Ömer’in vefatı müteakip Hz. Ömer’in tayin ettiği şûra meclisi, Hz. Osman’ı halife seçti.

Şûra şu zatlardan meydana geliyordu:

1-Abdurrahman bin Avf,

2-Sa’d bin Ebî Vakkas,

3-Talha, Zübeyr,

4-Osman bin Affan,

5-Ali Keremellahu vechehu (r.a.)

6-Hz.Ömer’in oğlu Abdullah.

Hz. Ömer, vefatını müteakip bu şûranın, içlerinden birisi­ni üç gün içinde halife seçmesini vasiyet etmişti, ama Şûra heyetinde yer alan oğlu Abdullah olmaması talimatını vermişti. Şu ifadeyi kullanmıştı “halifelik zor iştir, bir aileden bir yandı yeter”

Hz. Ömer’in teçhiz ve tekfininden sonra, heyet durumu iki gün boyunca müzakere ettiği hâlde bir türlü karara varamadı. Üçüncü gün Abdurrahman bin Avf, altı adaydan üçünün adaylıktan çekilmesini, geri kalan üçü üzerinde tercih yapılmasını teklif etti. Bunun üzerine Hz. Zübeyr Hz. Ali’yi, Hz. Sa’d da Abdur­rahman bin Avf’ı, Hz. Talha ise Hz. Osman’ı aday gösterdi. Abdurrahman bin Avf (r.a.) adaylıktan feragat ettiğini açıkladı. Bunun üzerine seçim Hz. Osman ile Hz. Ali arasında kaldı.

Daha sonra Hz. Abdurrahman her ikisiyle görüşmeler yaptı. Bu arada, sokak­taki adama, evdeki kadına ve mektepteki çocuğa varıncaya kadar herkesin görüşünü aldı, çoğunluk Hz. Osman’ı tercih ediyordu.

Hz. Abdurrahman daha sonra halkı mescide davet etti. Halifeliğe Hz. Os­man’ı müna­­sip gördüğünü açıkladı ve ona biat etti. Hz. Abdurrahman’dan sonra Hz. Osman’a biat eden ikinci şahıs Hz. Ali oldu. Bunları diğer Müslümanlar ta­kip etti. Hepsi de biat et­­tiler. Hz. Osman böylece 644 tarihinde halife seçildi.

Hz. Osman’ın hilafetinin ilk altı yılı fetihlerle geçti. Bu zaman içinde Afri­ka’nın mühim bir kısmı fethedildi. İspanya’ya ilk Müslüman akınları başlatıldı. Kıbrıs fethedil­di. Ayrıca Hz. Ömer’in vefatını fırsat bilerek isyan eden Ermenis­tan ahalisi itaat altı­na alındı, Taberistan fethedildi. Bu yılın en mühim bir hadi­sesi, İslam donanmasıyla Bi­­zans donanmasının Akdeniz’de karşı karşıya gelme­si ve İslam donanmasının 500 par­­çalık Bizans donanmasını bozguna uğratmasıdır. Bu zafer, Müslümanlara Akdeniz’de rahat manevra yapma imkânını ka­zandırdı. Müslümanlar, Malta ve Girit adaları­na çıktılar. Bu arada bir grup Müs­lüman, Anadolu sahillerine çıkarken, diğer bir grup da İstanbul surlarına dayan­dı. Peygamber Efendimizin müjdesine layık olabilmek için gayret göstermiş­lerdi.

Yine bu zaman zarfında idarede “eyalet sistemi” kökleştirildi. İslam ülkesi mülki ve idari olmak üzere iki sisteme ayrıldı.

* * *

Hz. Osman’ın gerçekleştirdiği büyük ve tarihî hizmetlerinden birisi ve en mühimi, şüphesiz “Kur’ân-ı Kerim nüshalarının çoğaltılması” işidir. O sıralar Erme­nistan ve Azerbaycan fethine katılmış olan sahabiler arasında Kur’ân-ı Kerim’i okuma hususunda bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştı. Çünkü Irak ordusunda bulunanlar İbni Mes’ud’dan, Şam ordusunda bulunanlar da Ubey bin Kâb’dan Kur’ân okumayı öğrenmişlerdi. Aradaki küçük farklılıklar sebebiyle Huzeyfetü’l-Yemanî, Hz. Osman’a gelmiş:

“Bu ümmet, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi ih­tilafa düşmeden önce onların imdadına yetiş!” demişti.

Bu müracaat üzerine Hz. Osman, hemen bir istişare meclisi topladı. Bu he­yet, yardımcılarıyla birlikte 12 kişiden müteşekkildi. İleri gelenleri Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Zübeyr, Sâid bin Âs ve Abdurrahman bin Hâris (r.a.) idi. Heyet, Hz. Ömer’in evinde ve Hz. Hafsa’nın himayesinde olan Kur’ân nüshasını, Hz. Ebû Bekir zamanında toplatılan nüsha esas alınarak beş (veya yedi) nüs­ha olarak çoğalttı. Çoğaltılan bu nüshalar Kûfe, Basra, Şam, Mekke, Yemen ve Bahreyn’e gönderildi. Bir nüsha da Medine’de bırakıldı. Bu nüshaya “imam” adı verildi.

* * *

Hz. Osman’ın halifeliğinin son dönemi fitne ve karışıklıklarla geçmiştir. Hz. Osman (r.a.) ve daha sonra Hz. Ali (r.a.) devrinde meydana gelen üzücü fitne ve fesat hadiselerinin sebep ve amilleri olarak İslam tarihçileri ittifakla aşağıdaki hususları zikrederler:

1- İki Cihan Serveri Re­sû­lul­lah’a yetişme bahtiyarlığına erişerek ondan feyiz ve nur alan bahtiyar Sahabe neslinin mühim bir kısmının vefat etmiş olması, ge­ride kalanların da yaşlanarak kendi köşelerine çekilmek durumunda kalması. Bu itibarla idareye tam layık kimseler bulunamıyor, mevcutların ihmalleri ve dirayetsizlikleri de zamanla karışık­lıklara sebebiyet verebiliyordu. Şüphesiz ki, Sahabe-i Kirâm’dan feyiz alan Tâbiîn nes­li de insanlık tarihinin mümtaz ne­sillerinden birisiydi. Ancak onların, adalet, dirayet ve hakkaniyette sahabiler kadar hassas olduklarını söylemek mümkün değildi.

2- Cahiliyet devrinde en önemli gurur ve iftihar sebebi olarak kabul edilen ka­vim ve kabile duyguları, İslam’ın ilk devirlerinde kutsi emirlere sadakatle uyul­masından dolayı yerini ulvi seciye ve duygulara terk etmişti. Ancak Peygambe­rimizin vefatından sonra kazanılmış olan fetih ve zaferlerde Kureyş kabilesi gençlerinin mühim payeler edinmiş olması, onların kabile gururlarını bir dere­ce uyandırmıştı. Kureyş kabilesine mensubiyet bir imtiyaz ve üstünlük vesilesi sayılmaya ve Müslümanlar arasında rahatsızlık meydana getirmeye başlamış­tı.

3- Fetihlerle İslam Devleti’nin hudutları bir taraftan Kuzey Afrika’da Mer’akeş’e, diğer taraftan Asya ortalarına Kabil’e kadar dayanmıştı. Bu durum, aynı zamanda muhtelif din, dil, ırk ve kabilelere mensup milletlerin ya Müslüman olması veya Müslüman­ların hâkimiyeti altına girmesi demekti. Bu millet­lerden bazılarının, bilhassa İranlıların milli gururları fazlaca incinmiş olduğun­dan, merkezî İslam otoritesine karşı yavaş yavaş bir başkaldırma ve muhalefet hareketi baş göstermişti.

4- Hz. Osman’ın (r.a.) yaradılıştan yumuşak huylu, halim selim oluşu, insanları cezalandırmaktan ziyade affı tercih etmesi, bazılarının bunu istismar etmesi­ni netice vermiş ve bu da suiistimallere ve idarenin zaafa uğramasına sebebiyet vermişti. Zaafa uğrayan bir idarede ise, maksatlı kimseler fitne ve fesat hareket­lerine rahatlıkla devam edebilmişlerdir.

5- Hz. Osman (r.a.), Müslüman olmadan önce de gayet zengin, iyiliksever ve cömertti. Akrabasına düşkündü; onlara daima iyilik yapar, korur gözetirdi. Müslüman olduktan sonra ise bu duyguları ve iyilikseverliği daha da inkişaf et­miş ve akrabasını çok­ça gözetir olmuştu. Onun kendi malından ve kesesinden yaptığı yardımlar hazineden imiş gibi gösterilerek aleyhinde propagandalar yapılmış ve bu şekilde fitne ve fesat körüklenmiştir.

6- Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a.) zamanlarında idareciler gayet dirayetli ve oto­riter, zemin ise fitne ve fesat hareketlerinden uzaktı. Hz. Osman (r.a.) ise şartların hassasiyeti do­layısıyla kimseye itimat edemez olmuş ve mühim idarecilikle­re, her zaman iyilikleriy­le kendisine bağlamış olduğu akrabasını getirmeyi tercih etmişti. O böyle hareket et­mekle otoriteyi sağlamaya çalışıyordu. Şüphe­siz ki bu idareciler de gayet liyakatli ve dü­rüst kimselerdi. Ancak bu durum, mu­halifler tarafından, “akrabanın kayırılması” ve “mühim idareciliklere akrabanın getirilmesi” şeklinde propaganda edilmiştir.

7- Fetihlerle birlikte Arap toplumu değişik milletlerle münasebetler içine gir­miş, bu şekilde kurulan evliliklerle ya yeni Müslüman veya henüz Hıristiyan ve Yahudi ailelerinden meydana gelen çocuklar ahlakta ve dinde zayıf yetişmiş­tir. Bu da fitne ve fesat için müsait bir zemin teşkil etmiştir.

Bütün bu sebeplere, Yahudi asıllı Abdullah ibni Sebe’nin de gayretleri ekle­nince, önü alınamaz bir fitne ateşi ortaya çıkmıştı.

Nihayet Hicret’in 35., Hz. Osman’ın hilafetinin de 12. yılında Kûfe, Basra ve Mısır gibi bölgelerden gelen bozguncular, Hz. Osman’ın evini muha­sara altına aldılar. Başta Hz. Ali olmak üzere ileri gelen sahabiler muhasarayı kaldırmak için gayret gösterdiyse de, buna bir türlü muvaffak olamadılar. Ka­der hükmünü yerine getirecekti. Bozguncular bu edep ve hayâ abidesi, masum ve mazlum halifeyi şehit etmeye kararlıydılar. Hz. Osman, gözü dönmüş cani­lere son defa hitap ederek şöyle dedi:

“Beni niçin öldürmek istiyorsunuz?! Hâlbuki ben, Re­sû­lul­lah’ın şöyle buyur­duğunu işitmişim: ‘Şu üç hâlin dışında Müslüman’ı öldürmek haramdır: Evliy­ken zina eden, kasten adam öldüren, Müslüman olduktan sonra dinden dönen…’ Allah’a yemin ederim ki, ben ne Cahiliye döneminde, ne de Müslüman olduk­tan sonra zina etmedim. Hiç kimseyi öldürmedim. Müslüman olduktan sonra da bu dinden asla ayrılmadım… O hâlde beni neye dayanarak öldürmek istiyorsu­nuz?!”

Fakat fitne ağları örülmüş, tahrikler yatıştırılamayacak noktaya varmıştı. Hz. Ali (r.a.), iki oğlunu, Hasan ve Hüseyin’i halifeye nöbetçi bırakmıştı. Abdullah bin Ömer ve bazı sahabiler de aynı şekilde halifeyi bekliyorlardı. Bu arada bozgun­culara karşı koyacak kuvvet vardı. Abdullah bin Zübeyr, Zeyd bin Sâbit, Ebû Hüreyre (r.a.) ve diğer sahabiler, Allah’ın dinine yardım etmeye hazır oldukla­rını, halife izin verirse bozguncularla savaşmak istediklerini söylediler. Fakat Hz. Osman, Müslüman kanı akmasını asla istemiyordu. Bu istekleri hep geri çe­viriyordu:

“Ben hiçbir zaman ‘Müslüman kanı döken bir halife’ olarak anılmak istemem. Tek bir kişinin kanının dökülmesinden bile Allah’a sığınırım! Ben savaşsam on­lara galip geleceğimi gayet iyi biliyorum. Fakat ben onları da, onları aleyhimde kışkırtanları da Allah’a havale ediyorum…”

Edep, hayâ ve fazilet timsali, İslam’ın üçüncü halifesi, şehadetinden bir gün önce rüyasında, Peygamber Efendimizle (a.s.m.) birlikte Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’i gördü. Peygamberimiz kendisine hitaben:

“Biz oruçluyuz, seni de iftara bekliyoruz.” buyurmuştu. Hz. Osman uyandıktan sonra o gece hemen oruca ni­yet etti.

Sevinçliydi. Çünkü artık Allah ve Resûl’üne kavuşma günü gelmişti. O gün cuma idi. Kur’ân okumaya başladı. Bozgunculardan birkaçı tam bu sırada fırsat bulup içeri daldılar ve Hz. Osman’ı şehit ettiler. Hz. Osman’dan akan kanlar, okuduğu Kur’ân’ın üzerine damladı. Böylece, Peygamber Efendimizin istikbale ait bir mucizesi daha gerçekleşmiş oluyordu. Çünkü onun “haksız yere şehit edi­leceği”ni haber vermişti.

Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle alakalı olarak Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Neden Sahabiler veli oldukları hâlde bu fitneleri keşfedip, çıkaranlara karşı tedbir almadılar?” şeklindeki suale verdiği cevap, aynı zamanda bu cinayetin se­beplerine de ışık tutmaktadır: “O hadisata sebebiyet veren ve fesadı çeviren birkaç Yahudi’den ibaret değil­dir ki, onları keşfetmekle fesadın önü alınsın… Çünkü pek çok milletlerin İslamiyet’e gir­meleriyle birbirine zıt ve muhalif çok cereyanlar ve efkâr karıştı. Bahu­sus bazıların gurur-u millileri Hz. Ömer’in darbeleriyle dehşetli yaralandığın­dan, seciyyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dini iptal edilmiş, hem medar-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrip edilmiş. İnti­kamını bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslamiyeden almaya hissen taraftar bir suret almış. Onun için Yahudi gibi zeki ve dessas bir kısım münafıklar, o hâlet-i içtimaiyeden istifade ettiler, denilmiş. Demek o hadisatın önünü almak o vakitteki hayat-ı içtimaiyeyi ve muhtelif efkârı ıslahla olurdu. Yoksa bir iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.”

* * *

Hz. Osman, Re­sû­lul­lah’tan 146 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan Ahmed bin Hanbel’in “Müsned”inde yer alanlarından bazıları şunlardır:

“Kabir, ahiret yurtlarının ilkidir. Bir kimse eğer orada kurtuluşa ererse ondan sonrası daha kolaylaşır. Eğer orada kurtuluşa eremezse, ondan sonrası daha da zorlaşır.”

“Bir Müslüman, yolculuk veya başka bir maksatla evden çıkar ve ‘Allah’a iman ettim. Allah’a dayandım. Allah’a tevekkül ettim. Allah’ın güç ve kuvveti dışında hiçbir güç ve kudret yoktur.’ diye dua ederse, evden bu şekilde ayrılışı iyiliklere kavuşmasına vesile olduğu gibi, kötülüklerden de uzaklaşmasına se­bep olur.”

“Lâilâhe illallah gerçeğini bilerek ve ona inanarak ölen kimse cennete gi­der.”

“Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılan kimse, bütün geceyi ibadetle geçir­miş olur.”

“Kim güzel bir şekilde abdest alır, mescide girer ve namazını kılarsa, diğer namaz vaktine kadar arada geçen günahlarını Allah affeder.”

 

 

 

Devamını Oku
HZ.OSMAN VE HİLAFET