Hakkında
Eyüphan Kaya... 1962 yılında Diyarbakır’da dünyaya geldi. Klasik Kürt medreselerinde 8 yıl İslami ilimleri tahsil ettikten sonra, ortaokulu dışarıdan bitirdi, Diyarbakır Lisesini 1982-85 yılları arasında dahili okudu İmam-Hatip fark derslerini vererek iki liseden mezun oldu. Memuriyetinin ilk yıllarında İmam-hatiplik yaptı, D.Ü.Eğitim Kimya bölümünde 1989 yılında mezun oldu vatani görevini de ifa ettikten sonra MEB’de çalıştı, 28 yıllık çalışma hayatından sonra 2015 Ağustos atı itibariyle emekliliğe ayrıldı. Arapça, Türkçe, Kürtçe bilmekte olup, evli ve tamamı üniversite mezunu 6 çocuk babasıdır. İnternethaber.com sitesinin günlük yazarı ve yerelde özgürhaber gazetesinde yazıları yayınlanıyor. Birçok seminer, çalıştay ve konferanslara katıldı, TASAM, TKMM, DDA destekçisidir, Ortadoğu Gazeteciler Cemiyeti Diyarbakır il temsilciliğini yapmaktadır. 2014 Şubat ayında İslam İşbirliği Teşkilatına Bağdat’ta tebliğ sundu ve tebliği heyecana neden oldu. Orta doğu Kongresinin daimi katılımcı olup, müzakereci düzeyinde katkı sunmaktadır. BM’ler konferansına katılmıştır. Doğu-Batı Kardeşlik Platformunun aktif katılımcısıdır. Milli eğitimin muhtelif kademelerinde çalıştı, birçok sivil toplum kuruluşuna üye ve yöneticilik düzeyinde çalışmaları olmuş, an itibariyle değişik gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanıyor, İnsan Hakları Aktivisti olan Kaya İnsan Hakları Cemiyeti yönetim kurlu üyesidir. Ayrıca İzmirizmir.net, Siverekname, Haber x, Haberlerankara, Giresun Aydındere, Haberdiyarbakır.gen.tr, Diniajans.com, Marmarayerelhaber, Düzceyerelhaber, Haberlerankara, Akgörüş, Akfikir, Serketinniws.com… ve ve… sitelerinde yazıkları yayınlanmaktadır. 2006 yılında Edebik.com sitesiyle başlayan sosyal medya sevgisi, edebiyatevi, edebiyatdostları.con ve edebiyatdefteri.com ile devam etti. Günlük köşe yazılarını yazmanın yanı sıra edebiyatdefteri.com sitesinde 600’den fazla manzum eseri yayınlanmıştır
  • Yaşadığı yer Türkiye
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Çanakkale içinde vurdular beni

Tarihimizde “Adab-i müaşarat” denen bir teamül vardı Anadolu’nun kültüründe. Birçok açıdan hayata katkı veren bu değerlerden biri de “Büyüğe saygı, küçüğe merhametti”, ne yazık ki bu değerlerimizi unutur olduk.

Eskiden, kahvehanelerimizde kitap okunduğu için “Kıraathane” adı veriliyordu, şimdi kıraathanelerimiz kumarhane olmuş.

Eskiden, evin Babası icap ettiği zaman son sözü söyler ve ailede bir sorun varsa onunla hal olurdu, şimdi sözüm ona kadın erkek eşitliği yüzünden evin reisi yok.

Eskiden, eleştiri, münakaşa kolay kolay kavga ile sonuçlanmazdı, şimdi hemen iki kelimelik bir tartışma fiziki müdahaleye neden olabiliyor.

Eskiden, toplumda Adamlar vardı, şimdi ise adamcıklar yetişti desem galiba derdimi özetlemiş olurum.

Mesela birkaç gündür 18 Mart Çanakkale Üniversite hastanesinde eşiyle Kürtçe konuştuğu için, edinilen bilgilere göre 74 yaşında olan bir dedemiz başından darbe alıyor. Hangi keriz bu kadar kaba bir suçu işleyebilir, insan diyen biri anlamakta zorlanıyor.

20 yaşındaki bir genç böyle haksız bir gerekçe ile 74 yaşındaki adamın kafasını kırabiliyorsa şapkamızı önümüze bırakıp yedi açıdan düşünmek lazım

1-Bu hangi ailenin çocuğu?  çocuk ailesinden nasıl bir terbiye aldı da bu kadar adi bir davranışta bulunabildi?

2-Bu ahmak adamın ilkokul öğretmeni kimdir? Bu öğretmen hala böyle kevaşeleri yetiştiriyor mu?

3-Bu çocuk Müslüman bir insan mı? yoksa gayri Müslim mü? Aslında bu davranış hiçbir kitaba da sığmaz, peki bu adi davranışta nasıl bulunabildi?

4-Bu çocuk ırkçı mı? İslam toplumunda o veda hutbesinde lanetlenmiş bu haslık buna nasıl buluştu?

5-Bu çocuk hani değerler eğitimine tabi tutuldu da bu kadar korkak yetişti?

6-Bu çocuk Peygamberimizin veda hutbesini okumuş mu?

7-En önemlisi de tövbe etmeye, özür dilemeye, pişman olmaya niyeti var mı?

O Çanakkale ki, Şehitliğiyle ülke birliğini sağlıyor, Anadolu insanı arasında manevi bir bağ oluşturuyor.

2008 yılında Doğu Batı tanışması/kaynaşması projesi çerçevesinde 7 otobüsle Diyarbakır’dan Çanakkale’ye geldik, ben okul müdürü olarak kafile başkanıydım, sahildeki kordonda Vali yardımcımız, İl Milli Eğitim müdürümüzle birlikte güllerle bizi karşıladılar, ben de bir gül demeti ile mukabele edip şu ifadeleri kullanmıştım.

“Diyarbakır Sahabelerinden Çanakkale Şehitlerine selam getirdim,

Çanakkale’de yatmakta olan ecdadımızın ruhunu selamlamaya geldik,

Anadolu’nun farklı illerinde yaşasak da bu ülke manevi bir zincirle Çanakkale şehitliğine bağlıdır” demiştim.

Ne yazık ki o manevi duygularımızın zedelenmesine sebep olan nahoş bu olay birkaç gündür sosyal medyada dolaşıyor.

Çanakkale Belediye Başkanımızdan istirhamımdır, o mahluk 74 yaşındaki bir dedeydi her ne bahane ile olursa olsun dövüp kafasını kırmışsa, getirin kameraların önünde yüzüne tükürün, biz de vatandaş olarak sizi tebrik edelim.Çanakkale hepimizin bu leke ile anılmasını istemiyoruz.

Hani “Çanakkale içinde vurdular beni” ifadesiyle başlayan bir türkümüz var;  o gün yedi düvel üzerimize üşüşmüştü, düşman düşmandır vurur da öldürür de minneti yok,  ama bu gün 20 yaşındaki bir gencimiz 74 yaşındaki bir dedemizi döve biliyorsa durumumuz çok vahim,  hele hele gerçekten Kürtçe konuştuğu için kafasını kırmışsa çok çok daha vahimdir diye düşünüyorum.

Haber her paylaşıldığında Çanakkale adına bir ayıp zihinlerde yenileniyor. Bu tür yanlışlara düşmeme adına bu tür dangalakları cezasız bırakmamak lazımdır diye düşünüyorum.

İnşallah olay adliyeye intikal etmiştir, çünkü bu olay kamu vicdanını yaradı.

Ayrıca babasına tavsiyem; bu çocuğu al önüne, kulağını çek ve bir Osmanlı tokatı ile yanağını okşa ve deki senin gibi evladım yoktur, uzaklaş bir daha seni görmeyeyim.

Annesine tavsiyem; çağır bu çocuğu deki içirdiğim süt sana haram olsun, yazıklar olsun sana bu kadar mı insanlıktan çıktın sen dangalak.

Arkadaşlarına tavsiyem; kendisine desinler ki yahu sen bu kadar mı korkak bir insansın, yaşı yetmiş işi bitmiş bir insana el kalkar mı?

Köyün manevi rehberi varsa onu çağırıp şunu demesini bekliyorum, evladım bütün diler Allah’ın ayetleridir, bir dile düşman olmak Allah ile düşman olmakla eşdeğerdir, tövbe et, kendine gel.

Son olarak şunu söyleyeyim düşman maalesef içeriden bizi vurdu, böyle bir gençliğimiz varsa artık bizi savaşlarla istila etmesine gerek yok, zaten millet olarak yok olmuşuz.

Ya Allah deyip kendimize gelmemizin zamanıdır, kime ne düşüyorsa buyur hayata hayırlı mevzularda katkı yapalım.

Selam ve selametle kalın.

Devamını Oku
Çanakkale içinde vurdular beni

ABD'NİN ARABULUCULUĞUYLA YPG'NİN GERİ ÇEKİLMESİ KANAATİMCE İYİ OLMUŞTUR. UMARIN TÜM TARAFLAR SÜRECİN BU DÜZEYE GELMESİNDE KENDİNE DÜŞEN PAYI DEĞERLENDİREREK, GELECEĞE DÖNÜK DAHA İYİ STRATEJİLER ÜRETİRLER.

OHAL Komisyonları neyi bekliyor?

15 Temmuz talihsiz askeri müdahalesi sağduyu sahibi insanlarımızın beklenmedik tarzda karşılık vermesi ile Elhemdulillah mağlup oldu. Mehmet Akif Ersoy’un “yürekler bir vurunca top bile sindiremez” efsanevi ifadesi tecelli etti.

Cesaret ve motivasyonunu; Ezan, Sala, Tekbir, Vatan ve Bayrak kavramlarından alan bu halk hareketi, hem tarihimize, hem de insanlık tarihine bir ders niteliğini taşıyordu.

Evet şehitlerimiz de, gazilerimiz de oldu, ama insanımız irkildi, kendine geldi, özü ile tanıştı, barıştı. 27 gün boyunca 81 ilde bir akademi tarzında halkımız aydınlatıldı, darbelerin sıkıntıları anlatıldı, darbecilerin ihaneti paylaşıldı.

Bu süre içinde Olağanüstü hal gereği KHK’lar ile bir çok iş ve işlemler yapıldı, özellikle yüz binlerce vatandaşlarımız görevden alındı. Ancak ilk KHK’lar ile ani refleks sonucu birçok insanımız mağdur oldu.

İlk KHK’larla görevden alınanların çoğu basit gerekçelerle görevden alınmıştı. Sendika üyeliği, Dernek üyeliği, Bank-Asya hesabı, Yurtlarında kalmak, Okullarında ders görmek, Kurslarına gitmek, Zaman gazetesi aboneliği, Sohbetlerine katılma gibi bir çok gereksiz, hukukta karşılığı olmayan gerekçelerle insanlar açığa alındı, vazifelerinden ihraç edildi.Yine de  “Ameliyat sancısız olmaz”  ifadesi ile kendimizi teselli etmeye çalıştık, mağdurlara moral verdik.

Ben o esnada Diyarbakır Ak Parti İl Başkan danışmanıydım, yönetime dedim ki, “arkadaşlar bir komisyon kuralım,  gelen giden vatandaşlarımızı dinleyelim,  burada mağdurlar var” ama sürecin hassas olması bu komisyonu kurma cesaretini arkadaşlarıma vermedi, bu mağdurları dinleme  işi de bana kaldı, artık partiye müracaat eden tüm KHK mağdurları bana yönlendiriliyordu.

Bir kısım mağdurları ta o zamandan tanıyorum, gerçekten suçsuz oldukları halde kendini ifade etmeyi ve suçsuzluklarını ortaya koymayı başaramayan nice kimseler gördüm.

Hukukta suçlayan iddiasını ispatlamakla yükümlü olması gerekirken burada mağdura denildi ki “sen suçlusun, suçlu olmadığını ispat etmen lazım” yani adalet tersyüz olmuştu.

Özellikle “mor beyin” programının fark edilmesi ile 11400 vatandaşımızın göreve dönmesi bu mağduriyetlerin ne denli bir boyutta olduğu açığa çıktı.

Maalesef Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle “at izi it izine katışmış” içinden çıkılmaz bir hal almıştı.

İlk KHK’lar ile görevinden uzaklaştırılan birçok kimse mahkemelerden “kovuşturmaya gerek yoktur” ya da ellerinde “berat kararları” olmasına rağmen hala görevlerine dönmeyenler var.

KHK komisyonları ara sıra birilerini görevine iade etse de maalesef daha adaletin tecelli etmesi için kamuoyunda ses getirecek kararlara pek imza atmadı.

Cumhur Başkanımızın “bu FETÖ örgütü tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet” demesi bir az benim gibi ehli vicdan kimseleri sevindirmişti ama maalesef KHK komisyonları bundan cesaret alarak radikal kararlara imza atmadılar, çalışmaları olduysa da kamuoyuna yansımadı.

KHK komisyonlarının cesaretle çalışıp bu masum vatandaşlarımızdan oluşan mağdurların on binlerce isimlerini Külliye’ye sunarak ses getirecek bir KHK ile bu vatandaşlarımızın göreve dönmesini bekliyorum. Kamuoyunda böyle bir beklenti var, hatta Ekim ayında çıkacağı söyleniyor.

Benim köşe yazarı olmam hasebiyle sadece Diyarbakır değil, aynı zamanda Anadolu’nun başka illerinden de benimle irtibat halinde olan insanlar var, ellerinde “kovuşturmaya gerek yok” mahkeme kararı var ve öylece bekliyorlar. İnsanın yüreği sızılıyor, bu haksızlık süresi niye bu kadar uzadı diye.

Topluma bir umut, bir moral, motivasyon olması açısından bu vatandaşlarımızın bir an evvel görevine dönmesinde büyük bir fayda olacağına inanıyorum. Sadece mağdurlar değil yakınları, komşuları, dost ahbapları da bir beklenti içinde olduğunu kamuoyunun malumudur.

Bir yanlış uygulama daha var, KHK ile ihraç edilenlerin bir kısmı hizmeti tamamlanmış diye emekliye ayrıldı, bunlardan bir kısmı emeklilik maaşlarını alıyorlar ama emekli ikramiyeleri, kıdem tazminatları hala ödenmedi, bu da ayrı bir haksızlık.

Bir an evvel bu halksızlıkların giderilmesi için Komisyonların daha pratik ve şeffaf çalışmaları, icap ederse KHK ile pozitif düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz.

Allah bu memlekete bu millete sabır ve metanet versin. Cennet misal bir yarım adada yaşıyoruz, iyi bir yönetim normu ile idare edilmediğimiz için bir türlü huzur bulamıyoruz.

Bu FETÖ’nün bu düzeyde azacağını şeytanın bile aklına gelmezdi, ama maalesef oldu. Yıllar önce az çok bir tehlike sezince, bir yazımda demiştim ki “Sen dünya çapında faaliyet gösteren bir örgüt olabilirsin  ama unutma kökün Anadolu’dadır, sakın Anadolu’ya ihanet etme,  kökün kurursa dal budakların zamanla kurur, yaprakların dökülür”  belki de bundan daha manidar bir benzetme olamazdı,  gel gör ki FETÖ aynen öyle yaptı ve başına gelen geldi. Ama saf, sadık ehli ibadet vatandaşlarımızın birçoğu mağdur oldu, bu da bir gerçek.

Bu ara bazı şereften yoksun kimseler de, “bana şu kadar para getir, seni temize çıkarayım” diyenler de oldu.

Ne yazık ki kimi vatandaşlarımız intihara kalkıştı, hatta bazıları intihar dahi etti. Diyarbakır’da bir öğretmen vefat ettikten sonra OHAL komisyonundan göreve iade kararı çıkması duyanları çok üzmüştü.

Bazı vatandaşlarımız da bu KHK mağdurlarına sırt çevirdi, bunlar toplumdan soyutlandılar.

Maalesef bu süreçten bize de dert kaldı, izdirap kaldı.

Onun için OHAL komisyonlarının daha pratik çalışmalarını bekliyorum, kamuoyu bir beklenti içine girmişse, bu umudun sönmesine meydan vermemek lazımdır diye düşünüyorum.

İnşallah hak ve adalet adına yararlı gelişmeler olur da, bütün bu olumsuzluklara rağmen teselli olmaya, bu dertleri unutmaya çalışırız.

Haydi hayırlısı, dua etmeyi unutmayın.

 

 

 

Devamını Oku
OHAL Komisyonları neyi bekliyor?

Bakan Zehra Zümrüt Selçuk’a soruyorum!

Siz ki aile Bakanısınız ama politikalarınız aile birliğine katkı vermiyor. Yıllardır Aile yapımızı tehdit eden İstanbul Sözleşmesi, 6284 numaralı yasa, CEDAW ve sözüm ona Medeni Hukuk gibi Anadolu insanının özü ile bağdaşmayan sözleşme ve yasaların oluşturduğu sıkıntıları Sivil Toplum Kuruluşları bas bas bağırırken siz “sağır sultan” rolünü oynuyorsunuz.

Yetmiyor, ayrıca kendince Avrupa Birliği projeleri yaparak, kadını çalışmaya teşvik edip evi annesiz, aileyi direksiz bırakmak için katalizör oluşturuyorsunuz.

Yetmiyor, kendince yedi ili pilot il olarak seçip kendince geleceğin hesabını yaparak bir adaletsizliğe imza atıyorsunuz. Seçilen iller de genellikle refah düzeyi ülke ortalamasının üstünde iller, yani imkanı iyi olan kimselere destek veriyorsunuz.

Yetmiyor, edindiğim bilgilere göre bu projede çalışan çocuklu anneye kişi başına 284 ouru geldiği halde 100 ouru veriyorsunuz, kişi başına 184 ouru nereye gidiyor?

Soruyorum peki annelik yapan, evine sahip çıkan anneleri niye görmezlikten geliyorsunuz? Küçük görüyor, bir anlamda cezalandırıyorsunuz?

İki anne düşünün, ikisi de çocuk sahibi, birisi çalışıyor maaşı var, diğeri kendi imkanlarıyla evlat yetiştiriyor. Siz proje yaparak maaşlı kadına destek veriyorsunuz, ama ev hanımına vermiyorsunuz. Hangi akıl buna ruhsat veriyor şaşmamak elde değildir.

Bakanlığınızın bir çarpık uygulaması daha, güya ayırım yapmaksızın çoklu doğumlara Bakanlığınızın katkısı var. Bu bir haktır deyip, ikiz annesi kızım müracaat etti, bir baktım redd geldi, bir az araştırdım, neymiş efendim kaldığı ev mülkmüş, babasının arabası var, babasının evinde kalıyor ve baba emekli, ayrıca evde bir sigortalı daha varmış.

Ne kadar gereksiz redd gerekçeleri

1-Kaldığımız ev morgeç kredisiyle alınmış, ayda 970 TL ödüyoruz,

2-Araba eve kazanç getirmiyor, tam tersine ortalama 500-600 TL harcaması oluyor, o arabanın ayrıca Devlete vergisi ödeniyor.

3-Sigortalı üçüncü şahısın ikizlerin annesine ne faydası var, yada bu çarpık sisteme göre yardımcı olmak zorunda mı?

Ben bunları Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Müdürüne anlatınca bana dedi ki, “Bey efendi biz bir şablon oluşturmuşuz; Evde emekli varsa, araba varsa, ev mülkse bu yardımı yapmıyoruz. Siz en iyisi adresini değiştirin, en kolayı odur”. Bu haktan yararlanmak için adresini değiştirdik, tekrar müracaat edildi, yine redd geldi, bu defa redd gerekçesi kızımın sigortalı gözüktüğü içinmiş, işte kendi içinde yaşanan bir çelişki.

Kısacası oyun içinde oyun var ve bu yardımın verilmemesi için yeteri kadar hile hurda yapılıyor.

Söz açıldığı zaman da çoklu doğumlarda anneye 300TL veriliyor deniliyor. Veriliyor mu? Verilmiyor mu? Kamuoyunun vicdanına bırakıyorum.

Size tavsiyen eğer siz aile Bakanıysanız, ki göreviniz o, sözüm ona güya aile içi şiddeti önlemek amacıyla hazırlanmış ama tam tersine ailenin dağıtmasına ve şiddetin artmasına vesile olan yasaları değiştirin, bunun için gayret edin, AB’nin ailemizi dağıtma şartıyla verdiği destekler yüzünden geleceğimizi karartmaya müsaade etmeyin, ülkemizi küçük düşürmeyin.

Bakın siz çalışan annelere destek veriyorsunuz, ama Anadolu kadını evine sahip çıkıp 3-5-7 evlat yetiştiriyor, devletten bir talebi de yok. Bundan hiç ibret almıyor musunuz?

Anne/baba ikisi de çalışınca  “Baba işte, anne işte çocuk kreşte olur”  bu şekilde evlat mı yetiştiriliyor sanıyorsunuz? Hayır hayır! bu şekilde yetişen çocuk anne şefkatinden yoksun, karnı tok ama ruhu boş bir tarzda yetişiyor ve ileriki zamanlarda bu tür yetişen yeni nesil çoğunlukla aile içi sorunlar oluşturup anne babalarını “Dar-ul acezeye” bırakan ve selam duadan yoksun kalan kimseler oluyor.

Şu anda çok kötü bir karne ile Bakanlık yapıyorsunuz, bir mümin olarak size acıyorum. Manevi açıdan yanlış işler yapıyorsunuz üzülmemek elde değil.

Hele ki yöneticisi olduğun KADEM, AB den üç kuruş geliyor diye birçok tavizler veriliyor.

Bir Müslüman olarak size birkaç şartla hakkımı helal edebilirim.

1-Anneliği sigortalı ve asgari ücretin 1/3’ü düzeyinde bir ücretli hale getirip, çocuk başına şartsız, şurtsuz belli bir ödeme yaparsanız.

2-Aile Akademileriyle bütün aileleri akademilerden geçirerek bilgilendirirseniz.

3-Evlenen çiftlere yeteri kadar “aile kursu/semineri” alma mecburiyeti getirirseniz.

4-Evlenen ve talep eden tüm çiftlere 1+1 dayalı, düşeli ev 5 yıl kirasız  verirseniz.

5-Ülkemin muhtaçlarını/fakirlerini tespit ederek bir defada bir yıllık asgari ihtiyaçlarını verirseniz, hakkımı helal ederim.

Malum bu sene bütçenin aslan payı 104 milyarla Milli Eğitim Bakanlığına 103 milyarla da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına ayrıldı, ama bu bütçenin harcama biçimi sahaya pek yansımıyor, bu iki alanda da işler pek iyiye gitmiyor bilesiniz.

Benden söylemesi, gerisi sizin bileceğimiz iştir.

Devamını Oku
Bakan Zehra Zümrüt Selçuk’a soruyorum!

Derdim konuşuyor arkadaş!

Suriye Kürdistan’ında PKK ile başlayan YPG olarak faaliyet gösteren, bu Kanton/Komüncü dengesiz oluşum, dünya nezdinde Kürtleri rezil edip bıraktı.

Çeyrek asırdır Kürt halkına kan kusturan PKK hareketinden çıka çıka ne olduğu belirsiz HDP adında bir parti çıktı, niye ne olduğu belirsiz diyorum çünkü süreç itibariyle Kürdistan devletinin kurulmasına karşı bir hareket haline geldi, PYD/YPG de Esad’ın ve ABD’nin çeteleri durumunda olup kurdukları çadır devletle karşımıza çıktı.

“Barış Pınarı” hareketinin başlaması mecburi bir hareket  olarak karşımıza çıktı, ama orantısız bir savaş, karşı taraf bire yüz zayiat veriyor, PYD  çekilmesini bilmiyor, bir hiç uğruna can veriyor.

YPG, köylerin içinde saklanıp, sivilleri hedef haline getirip, Türkiye’yi suçlu hale getirmeye çalışıyor ve bunun üzerinde bir hikâye, bir siyaset oluşturmak istiyor.

ABD’nin bölgeden ayrılmasına sitem gösteren birilerine; ABD, “öldülerse parasını alarak öldüler” demesi Kürtleri bir daha Küçük düşürdü.

YPG, yıllardır kendisi gibi düşünmeyen Kürt eğilimlerini sindirdi, söndürdü, göçe zorladı, öyle ki yaptığı zulüm arşı alada yankı yaptı. Yüce Allah’ın Kur’ani bir kaidesi var buyuruyor ki, “Eğer Allah bazı insanları bazı insanlarla tedip etmezse yer yüzü fesada gider” şeklinde ifade edilmektedir.

Binlerce TIR ABD silahlarının desteğiyle kurulan bu Kanton/Komün çadır devleti Kürtlerin başına bir bela, bölge için bir çıbanbaşı gibi duruyordu. Türkiye Cumhuriyeti, gelecek endişesiyle buraya bir hareket düzenledi. Zaten bu oluşumun Kürtlere yapılan bir zulüm ve Türkiye’ye bir balans ayarı olarak kullanmadan başka hiçbir şeye de yaramıyordu.

Kim diyebilir ki; burada bir federatif yönetim oluşuyor, federatif yapı ise bu ağır silahlara ne gerek var. Federatif bölge içişlerinde bağımsız, ülke savunması merkezi hükümet tarafından yapılıyor değil mi?

Çünkü bu oluşum bir yandan Türkiye ye meydan okurken, diğer yanda Erbil hükümetine hava atıyordu. Bu oluşuma Kürtlerin lehine bir oluşummuş gibi bakan herkesi bunu iyi düşünmelerini ve nelerin olup bittiğini doğru görmeye davet ediyorum.

Yani bu hareketin asıl müsebbibi APOCU’ların ta kendileridir. Ama müdahalenin de sıkıntılarını da gelen haber ve paylaşılan videolardan görüyoruz, nice nice Kürt vatandaşlar mağdur duruma düşüyor, öldürülüyor, bu kış arifesinde evsiz barksız kalıyor. Nerdeyse hendek savaşı gibi bir durum oluşuyor.

Bütün avazımla bağırıyorum;

“Ey YPG, artık yeter! Kürt halkının başına  bundan fazla bela oluşturma, çekil çekilebildiğin kadar. Silahı bırak, teslim ol, ama ölümlere daha fazla sebep olma. Karşında düzenli, eğitimli bir ordu var. Karşında savaş uçakları var, İHA’sı, SİHA’sı olan bir devlet var. Bu devlete karşı bu halinizle savaşmak akılla bağdaşmaz, mağlubiyetiniz ortadadır.Ey PYD/YPG sen Kürtlerin değerlerini yerle bir ettin, inanç ve kültürünle alay ettin, bari canlarına kıymaya sebep olma!”

Sonucu belli olan bir savaşa bile bile Kürtleri kurban verenlerin Allah belasını versin.

Şu A Haber’de hayra, huzura hizmet eden bir kanal olmadığı gibi örgütün zıt versiyonu gibi bir kanal,  taraflı haber veriyor, Türkçülüğü öne çıkararak sosyal barışımıza sıkıntı veriyor.

İki kelimesinde biri Türk ha Türk; Türk Jetleri, Türk ordusu, Türk askeri… arada bir de Türk devleti demeye başladı.  

Ben Allah rızası için söylüyorum eğer Türkiye Cumhuriyetini Türk devleti olarak algılarsanız, bu devleti küçültürsünüz haberiniz olsun, Çanakkale ruhuna da ihanet etmiş olursunuz, bu memlekete bu millete zulüm etmeyin. Bu ülke hepimizin.

PKK ile verilen mücadele için bir şey diyen var mı? yok çünkü devlet barış sürecinde muhatap alıp, huzur için bir kapı araladınız kendileri savaşı tercih etti.

Şimdi de sınır ötesi harekat başladı, aslında bu YPG Türk de olsa Arap’ta olsa, Fars’ta olsa bu haliyle Türkiye’nin geleceği için bir potansiyel tehlike oluşturuyordu. Yani kısacası af buyurun iki ucu kirli bir değnek gibi, aynen “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” misali.

Karşı tarafta yüzlerce insan ölüyor, evinden barkından oluyor, insanın buna sevinmesi mümkün mü?

Irak bölgesel Kürt yönetiminin arabulucu bir rol oynayarak bu savaşın durmasında bir aktör olmasını bekliyorum.

Dünyada hiçbir devletin hiçbir örgütün PKK/YPG den daha fazla Kürtlere zarar veren oluşumların olmadığını da dünya bilsin, YPG Kürtleri hadım ediyor. Çünkü bir Kürt İnanç ve Kültüründen ayrıldıysa artık Hadım, edilmiş Kürtlük özelliğini kaybetmiştir.

Peki ne olacak?

Bir defa Kürtler aralarında bir ittifak oluşturmak için en kısa zamanda bir “istikbal”(Gelecek) kongresi yaparak, çok hukuklu bir yönetim sistemi üzerinde durup, ideolojik olarak herhangi bir rengi ötelemeden, Kürdün kürde yan bakmadığı bir düzen oluşturmaları gerekir diye düşünüyorum.

Mesele Kürt, Türk, Arap meselesi değil mesele insanlık mesesidir. İnsanlık şu andaki durumda olup bitenler konusunda bir tebrik alamıyor, bir yanda orantısız bir savaş var, diğer yandan gelecekte ülkemizin başına bela olacak bir kontrolsüz oluşum var.

Ben kimyacıyım insan vücudunda bir maden var biri eksik olsa insan hastalanır, aynen öyle de yaşadığımız coğrafyada Türk, Arap ve Farslar gibi Kürtler da yaşıyor, birileri  bunları görmezlikten gelse, hep birlikte  bu yanlışın ceremesini çekeceğiz.

Asrımızın dahilerinden olan merhum Erbakan Hoca diyordu ki; Irak, İran, Suriye ve Türkiye bir araya gelip Kürt vatandaşlarımızın taleplerine cevap verecek, bir çözüm bulacak, şu devletin bu devletin buralara karışmasına gerek yok.

Doğru olan budur, bunu yapmazsak hem Halk nezdinde, hem Hakk nezdinde haksız duruma düşeceğimiz gibi daima bu basit sorunla uğraşmak durumunda kalacağız.

Şu anda şeytan dahi Kürtler Ortadoğu’da sıkıntı çekiyor dese, doğru söylüyorsunuz demek durumunda kalacağız. ABD’nin dediği gibi.

Kardeşim sorununu çöz, birileri yaranı kaşımasın.

Türkiye, İran ve Irak bu sorunu çözmeye meyilli fakat Suriye şu anda sıkıntılı gözüküyor.

Fakat işi inada bindirdikçe, hep birlikte bunun kahrını çekiyoruz. Yazıktır günahtır, yarın Hak divanında hesap veremeyiz.

Ne diyeceğimi bilemiyorum, ama şu duayı hep beraber yapalım “Barış Pınarı” hareketinin en kısa zamanda, az zayiatla tamamlanması için her fırsatta dua edelim.

Allah beterden saklasın. Beteri var mı? var; “Kürtler Halepçe katliamını unutmadı” inşallah daha büyük belalar ile karşılaşmayız, insanlık olarak karnemize daha kritik notlar olmaz.

Allah’a emanet olunuz.

 

 

Devamını Oku
Derdim konuşuyor arkadaş!

TRUMP İLK DEFA DOĞRU BİR İFADE KULLANDI; YPG'YE "GERİ ÇEKİL" ÇAĞRISINDA BULUNDU. BEN DE DİYORUM Kİ EY YPG SEN TÜRKİYE'YE DÜŞMANLIK YAPSAN, BERZANİ'YE .REST ÇEKSEN ORADA BARINAMAZSIN, SURİYE KÜRTLERİNİN DE SENDEN ŞİKAYETİ VAR. BURADA ÇIBANBAŞI OLMAKTAN VAZGEÇ, YAZIKTIR GÜNAHTIR İNSANLAR ÖLMESİN.

Kurdistan Rojavasında neler oluyor?

Diyeceksiniz ki nedir bu Kürtlerin başına gelenler? Ben söyleyeyim dostlar, İslami duyarlılık ve İslam kardeşliği duygularıyla Batılı devletlerin devlet kurma taleplerini reddettikleri için dünyanın karanlık aklı onları cezalandırıyor, bir açıdan da Ortadoğu’nun huzur bulmaması için Kürtleri kullanıyorlar. Zaten Kürdistan coğrafyasını dört parçaya ayırdıkları gün bu günün alt yapısını hazırlamışlardı.

Malumunuz ağırlıklı olarak Kürtler, çoğunluk Türkiye olmak üzere Irak, Suriye ve İran’da yaşamaktadırlar.

Türkiye’de yaşayan Kürtler yakın tarihe kadar inkâr ve asimilasyon politikalarına tabi tutuldular. Emsali görülmemiş zulümlere maruz kaldılar. Bu sıkıntıları hisseden Özal,  Erbakan, Erdoğan gibi duyarlı liderler olmasaydı ülke bir felakete yuvarlanırdı, Allah onlardan razı olsun, kavli fiili olarak soruna işaret etmeleri Kürt vatandaşlarımızı teselli ediyordu, bu ülkenin parçalanmasına engel oldular.

Hatta Demirel, Yılmaz gibi cıvık sağcı liderler dahi bu sorunun varlığına işaret ediyorlardı, ama uygulamada bir çalışmaları olmadı.

Irak Kürtleri çok acımasız bir tecrübe yaşadılar, on binlerce Irak Kürdü öldürüldü, ama onlar  hep bağımsızlıklarını savundular. Halepçe katliamı hala dünyanın alnında bir kara leke gibi duruyor. Çünkü bir kimyasal silah saldırısı ile 8 BİN Kürt, kadın/erkek, çocuk/yaşlı demeden öldürüldü ama İslam Konferansı Örgütü de dahil kimse kınamadı bile. Şimdilik dahi yıl dönümü gelince yine sadece Kürtler o mağdurların ruhuna Fatiha okuyor. Onlara bu zulmü reva gören Saddam’ın azabı bol olsun.

İran Kürtlerinde bir sessizlik var, bir az içine kapanık vaziyetteler. Ama eskiden beri onların bir Eyaleti vardı, Radyoları vardı, Meclis’e giden vekilleri de Kürdistan Eyaleti vekili  ve Milli Kıyafetiyle gidiyordu.

Evvel ki sene İran’da gerçekleşen Dünya İslam Formuna Yezd kentinde katılmıştım. Hasan Ruhani’nin Selamlarıyla konuşan bir Ayetüllah dedi ki   “Biz İran olarak Kürt vatandaşlarımıza minnettarız, onlarla birlikte kalkınıyoruz” bu da demektir ki Kürtlere karşı varlığını kabul etmede bir sorun yoktur, ama orada da ay geçmiyor ki, birkaç Kürt idam edilmesin, asıl sebebini de tam bilemiyoruz.

Suriye Kürleri çok gadre uğradılar, yakın zamana kadar Kimlikleri dahi yoktu, bir alışverişte bulunamıyor, mülk edinemiyor, pasaport alıp ülke dışına çıkma, seyahat özgürlükleri bile yoktu. Türkiye’nin de katkılarıyla onlara Kimlik verildi. O esnada birçoğu Türkiye’ye geldi.

Batman’da Suriye’den gelen biri soruyor, “bu binalar kimin?” Oradaki vatandaşlar “bizim” deyince Suriye’den gelen Kürt vatandaş “daha ne istiyorsunuz” diyor. Çünkü mülk edinme hakları olmayınca hayret etmişlerdi.

Sene 2008 yılı Suriye’ye birkaç günlüğüne seyahat etmiştik, bir sahra lokantasında kahvaltı yapmak için durduk, ben lokanta çalışanlarıyla Arapça konuşmaya çalışıyorum, bir de baktım ki aralarında Kürtçe konuşuyorlar ben garsona Kürtçe seslenince şefleri heyecanla masama oturdu ve tanıştıktan sonra derdini/Suriye Kürtlerinin derdini bana anlattı.

Suriye iç savaşı başladıktan sonra PYD/YPG bölgede hakimiyet kurmak istedi. Örgüt Türkiye’deki PKK’nin Suriye versiyonu gibi çalışınca muhalefeti kabul etmedi ve farklı düşünen Kürtleri sindirmeye çalıştılar.

Türkiye’den Erbil’den defalarca aralarına giren oldu, yapmayın etmeyin bu makul bir idari tarz değildir diye.2012 yılında Erbil’de bir araya gelip 7 maddelik bir sözleşmeye imza atmalarına rağmen birkaç ay sonra YPG verdiği sözü tutmadı.

Hem Türkiye’ye hem Irak Bölgesel Kürt yönetimine rest çektiler. YPG’nin Kürtlere yaptığı zulüm hadsiz/hesapsızdır. Bunlar Kanton/Komün tarzı bir çadır devleti kurmuşlar İslami değerleri yerle bir etmiş, komünist bir yönetim tarzı ile Kanton’u idare etmeye çalışıyorlar.

Kısacası Kürd’ün iki önemli hassasiyeti Din ve Namus kavramı rafa kaldırılış, Mülkiyet hakkı yok, Nikah yok, “İlahi Öğreti” tedavülden kaldırılmış. Peki soruyorum Kürtlük iki kelime Kürtçe konuşmaktan mı ibarettir, yoksa inanç ve kültürünü yaşamak mıdır?

Özünü kaybetmiş bu serseri örgüt sırtını ABD’ye dayayınca beklemedik bir vaziyette orta yerde kaldılar.

Kuvvetini Kürt halkından almayan YPG şu anda ortada kalmış vaziyettedir. Bir İnsan Hakları aktivisti olarak savaşı tavsiye edemem ama bu zulmü Kürtlere reva görüp bir sorunun çıbanbaşı olan bu örgütün arkasında da duramam. Bu oluşum Türkçe de konuşsa, Arapça da konuşa benim yanımda fark etmezdi. On binlerce TIR ABD silahıyla Kanton/Komün devleti komşularınıza meydan okuyarak oluşturursanız başınıza gelenlere de hazır olmalısınız.

Zaten kendi değerlerini/tarihini, kültürünü, halkının inancını yerle bir eden bir örgütün bir diplomatik tavrı/tarzı da olamaz. Yoksa eğer siz bir değer olsaydınız hem Türkiye hem Irak Kürdistan’ı ile ilişkilerinizi düzgün tutmalıydınız.

Göreceksiniz Türkiye bir önceki hareketleri gibi yine başarı elde edecek, çünkü sizinle savaşan sizin halkınız, Türkiye sadece onların önünü açıyor. Eğer YPG’de akıl olsa Türkiye ile anlaşacak, zaten şu anda maaşlarını Suriye yönetiminden alıyorlar, katil Esat’tan taraf olacağına Türkiye ile işbirliği içinde olmaları daha iyi değil mi? Hiç olmazsa Türkiye Kürtleri ile de entegre olurlar.

İşte görüyorsunuz Türkiye 90 BİN Camide askerine dua ediyor, YPG’de İslami değerlerle alay ediyor. Türkiye ordusu halkın dualarını alırken YPG Kürtlerin nefretini kazanıyor. Türkiye askeri Allahuekber diyor, YPG bu ifadeyle kavga ediyor. Allah aşkına soruyorum böyle bir hareketin başarı şansı var mı?

*Halktan destek alamıyor,

*Komşularıyla barışık bir politikaları yok,

*İslam’a savaş açmış,

Kürdistan Rojavasında olup bitenler bundan ibarettir. Hangi orijinal Kürt bu oluşuma destek everebilir?

“Ya İman ve Namus, ya da YPG” tercih sizin, yaptığı zulümler, öldürdükleri Kürtler de ayrı bir dert. Bu kadar gaddar bir örgütün yaşama şansı yoktur, Türkiye ordusu da bunun için harekete geçti. Bu savaşı Kürt/Türk savaşı gibi anlatanlar utansın. Miskali zerre alakası yok.

“Sulh daima hayırlıdır” diyen ilahi öğretinin etrafında halka tutabilirsek yaşam kolaylaşır ama bu değerlerle kavgalı olursak başımıza ne geleceğini de kestiremeyiz.

Bizim de başımıza bir çorap örülmek isteniyor, galiba bu günler de Türkiye Cumhuriyeti kavramı yerine sık sık Türk kelimesi kullanılıyor. Yarın bazı ahmaklar Türkiye Cumhuriyetine Türk Devleti dese, al başına belayı. Böyle ucuz düşünen vatandaşlardan nefret ediyorum, çünkü Allah’ın peygamberi veda hutbesine bu ırkçı zihniyete sahip kimseleri lanetlemiştir.

Bir an evvel bu harekâtın, az zayiatla sonlanması dileğiyle.

 

Devamını Oku
Kurdistan Rojavasında neler oluyor?

Ey Türk Kardeşim/Vatandaşım!

Ey kadim milletin kafası karışık Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, Türk Kardeşlerim, Vatandaşlarım, Dindaşların, Kader arkadaşlarım, Tarihdaşlarım.

 

Bu kadar ortak değerleri olan başka iki kavim var mı bilemem, ama bunun kıymetini bilmek gerek diye düşünüyorum.

 

Sizden istirhamım şudur: Tarihinizi ehli iman, manevi değerleri yüksek, düşünce ve fikir adamlarından dinleyin.

 

“Türkiye Türklerindir”  cümlesini gazetelerinin sol üst köşesinde yazan “Doğan medyası” nerde? bir düşün, bu ülkeden umudunu kesince piyasayı terk etti.

 

Bu Cumhuriyetin yolu ancak Kemalizm’den geçer diyen Gazetecilerden ve varsa yoksa “bize kurt gibi ulumak yakışır” diyen siyasi eğilimlerden uzak durun derim.

 

Bunlar Osmanlı topraklarını 1/10’a indirdiler, yetmedi kalan vatan parçasında da bize huzurlu bir yaşamı fazla görüyorlar.

 

Peki kimden öğreneli tarihi derseniz? Abdurrahman Dilipak’tan, Ahmet Taşgetşren’den, Yusuf Kaplan’dan, Ali Erkan Kavaklıdan, rahmetli Kadir Mısırlıoğlu ve Hekimoğlu İsmail'den onlar gitti ama arkalarında bir çok hakikat bıraktılar... Namuslu birer seküler yazar olan İsmail Beşikçi’den, Eser Karakaş’tan, Doğu Ergil’den gerçekleri öğrenin derim.

 

Birileri senin duygularını sömürüyor, haberin olsun! İnkılâp tarihin yalan yanlış bilgilerinden bıktık artık. Yanlış bilgi içerdiğini nasıl biliyorsunuz derseniz çünkü o tarihi süreci yaşayanları dinleme fırsatımız oldu.

 

Büyüklerimiz anlatıyor vatan müdafaası adına sadece köyümüz Diyarbakır/Hazro/Kırmataş köyünden 80 kişi sefere gitmiş, sadece bir tanesi dönebilmiş onun da babası şehit kendisinin de bir gözü kör(Babamın dedesi),

 

Gel gör ki öz vatanımızda kurduğumuz devletin hışmına uğradık, envai türlü zulümlere maruz kaldık.Konuştuğumuz dil yasaklandı, hala da kendimizi bu memleketin öz sahibi görüyoruz, Devlet-Millet adına huzur ve selamete katkıda bulunuyoruz. Maalesef düşmanın bize; “Kendinizi avutmayın Türklerden size hayır gelmez” diyor ama biz inadına Anadolu’ya sımsıkı sarılıyoruz. Bu samimiyetle yaşamaya devam edeceğiz biz Kürtlere hor/hakir gözle bakanlar utansın! yarın mahşer gününde artık yüce Allah’a ne hesap verirler bilemen.

 

O sinsi dünya Osmanlı’dan 10’larca devlet oluşturdu, Kürtler devlet istemedikleri için onları cezalandırdı ve Kürt coğrafyasını dört parçaya ayırdı. Bunun farkına varmayan bu ülkeye katkısı zor olur.

 

Düşünün; bir asra yakındır “ne mutlu türküm diyene”, “bir Türk dünyaya bedeldir”, “her Türk asker doğar” dediğiniz halde dünya ve ahretinize ne kazandırdı? Ama birileri çok şey kazandı, bu kavramın arkasına sığınarak kimisi cebini doldurdu, kimisi de ülkemin ilerlemesine engel oldu, Allah aşkına var mı başka bir faydası? Varsa söyleyin biz de öğrenelim. 

 

Ey Türk kardeşim!

Kürtlerin bu memleketten ayrılma gibi bir dertleri yok; olsaydı ne işimiz vardı İstanbul’da, Bursa’da, İzmir’de, Antalya’da, Adana’da... O zaman aklımızı başımıza alıp bir birimize selam ve dua yolunu kapatmayalım.

 

Bakın bakayım Kürtlerin kahir ekseriyeti AK Partiye oy veriyor, neden çünkü çözüm bekliyor, huzur bekliyor. Bu ülkenin zincirlerini kırarak kalkınmasını bekliyor, anlatabildi mi?

 

Anadolu’nun kıymetini biliyorsanız? Kürt kardeşlerinizle kol kola girin dünya ile yarışın.

 

Artık barış ve huzur için ne gerekiyorsa devlet erkanı yapsın biz de vatandaş olarak sürece katkı verelim, dua edelim.

 

Ben Sağduyulu tüm Türkiye cumhuriyeti vatandaşlarından bunu bekliyorum. Çok değil TÜRK kavramına üç harf ekleyelim İ-Y-E yani ülkemiz Türkiye cumhuriyetidir, Türkiye’de vatandaşlık hak ve ödevlerini yerine getiren her kes Türkiye cumhuriyeti vatandaşıdır, bundan kim ne kayıp eder? Tam tersine herkes kendini huzurlu hisseder.

 

Allah göstermesin bir ayrım olursa Kürt tarafı bir Suriye bir ırak olur, Türk tarafı da Bulgaristan, Yunanistan gibi sıradan bir ülkeye dönüşür. Hayali bile insanı ürkütüyor.

Tabi beden ruhtan ayrılırsa, bir insan ikiye bölünse ortada canlı kalmadığı gibi ortada süper devlet özelliğini taşıyan bir devlette kalmaz değil mi?

Tarihine bak, Osmanlının yüzyıllar boyu varlığını incele, tebası durumunda olan kavimlere değer verdiği için yaşayabilmiştir. Jön Türklerin bu halka verdiği zararı anlayıp o akımdan uzak durmazsak iç ve dış düşmanlarımızın katkılarıyla aynı hataya düşebiliriz.

 

*Unutmayın Kürt düşmanlığı Türk’ün altını oymak için oynanan bir oyun ve psikolojik bir hastalıktır. 

 

Bu ülke, bir yükseliş moduna girmiş, iç meselesini de hal ederse şahlanacak ve yaklaşık on yıl gibi kısa bir sürede ekonomisini iki katlayacak(OECD dünya ekonomik raporu buna şahittir) hepimiz daha huzurlu bir yaşam sürdüreceğiz, fena mı olur?

 

Ey Türk Kardeşim/Vatandaşım;

 

1-Kürd kardeşlerinizi eleştiren birilerini gördün mü? hemen ona  sırt çevirin

2-İrtica teranesini çalıp, mümin kardeşinizin aleyhinde olan kimselerden uzak durun,

3-İktidarın Eğitim ve Ekonomi alanında yanlışlarını eleştirin, ama doğrularına da puan verin.

 

Baksanıza her seçim sürecinde AK Parti oylarını arttırarak iktidarını daha da güçlendiriyor. Buna ancak saygı duymak gerekir.

 

Çok şey mi istiyorum sizden? yok kardeşim yok…olması gerekeni yap!... Ülkene; çalışarak, üreterek, severek, sevilerek sahip çık. Ben bunu istiyorum.

 

Benden söylemesi

 

Devamını Oku
Ey Türk Kardeşim/Vatandaşım!

İmam/İmam-Hatip/Din Görevlisi

Bu geçen 50 yılda Anadolu insanı manevi açıdan bir buhran yaşadı. Laiklik adı altında Din/Diyanetle irtibatı zayıfladı. Çünkü birçok İmam-Hatip dini bir lider olma vasfını taşımıyordu. Namaz kılmayan bazı Din Kültürü öğretmenleri gibi, bir kılan bir kılmayan müftüler dahi gördük. Dahası da kalsın, söylemek istemiyorum.

Ancak şükürler olsun ki, Diyanet İşleri Başkanlarından Yazıcıoğlu ile başlayan, Bardakolğu ile devam eden ve Görmez Hoca ile bambaşka bir olgunluğa oluşan Diyanet teşkilatı Erbaş hoca ile de o istikamette mesafe kat ediyor, elhemdulillah.

Bununla birlikte Diyanet İşlerinin daha büyük çalışmalara imza atmasını bekliyoruz.

Mesela “Toplumsal Barış” adına pek kayda değer bir çalışması olmadı, hatta aşırı milliyetçi bir kadronun kemikleşmiş vaziyette Diyanette kümelendiğini söylemek de mümkündür. Tabi bu atamalara da yansıyor.

*Nahoş bir anekdot paylaşmak istiyorum;İlçe müftülerinin katıldığı bir seminerde bir Müftü Osmanlı tarihinden örnekler sunup, sık sık “Türk komutan,Türk komutan” diyor, Diyarbakırlı bir Müftü de “Aslında onlar İslam kumandanlarıydı” deyince, kafasından kürsü ile darbe alıyor. Daha sonra olaya şahit olan bir müftü diyor ki, “Ah keşke o zaman olayı kapatmasaydık, zaten onun il müftüsü olmasının önü kapanırdı”.

Onalar birer İslam kumandanıydı diyen müftü bu gün HDP vekili maalesef!  O da Diyarbakır’daki uygulamalarında Kürtçeye bir serbestlik getirmedi, çünkü camide vaaz ve hutbenin serbest olması HDP’nin işine gelmiyor.

Yani Diyanet, “Barış Sürecine” olumlu bir katkı yapmadı demek istiyorum.

Diyanet pek ala “Sulh ve Adalet” adına bir hutbe irad ederek ülkemizde eski devletin kaba kabahatlarından neşet eden Kürt sorununa neşter vurabilir(di). Hak ve adaletin tarafı olarak Veda Hutbesinin bir gereği hakem rolünü üstlenebilirdi.

Hala Kürtçe bildiği halde birçok Camide Kürtçe konuşmamaya dikkat eden İmamlarımız var. Allah’ın evinde Allah’ın ayetine sansür koymak Hakka/Hukuka sığar mı?

Personel açısından da Diyanette aynen Milli Eğitim gibi personel değişim/gelişiminde pek başarılı olamıyor. Dikkat edilirse eksik bilgi ve özgüven eksikliği yaşayan kimseler aşırı milliyetçi olabiliyorlar, ayrıca çakma vatandaş olanlar bu işin başını çekiyorlar. Maalesef bu zihniyette olan kimseler Diyanet Personeli arasında da yaygındır.

Malum Din/Diyanet sorunu Kürt sorununa göre daha büyük bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bu konuda yanlış yolda olanın dünyası da ahreti de berbat oluyor. Geri dönülmez bir zararın içinde olup her geçen gün bir adım daha Allah’ın rızasından uzaklaşıyor.

Peki Din Görevlisi ne yapmalı?

1-Cami cemaatiyle barışık olmalı,

2-Cemaatine güven verip, muhabbetlerini kazanmalı,

3-Beş vakit namazı eda etmenin yanı sıra bir irşad eylem planı olmalı,

4-Emri bil maruf mehyi anil münker(Doğruyu emretmek, yanlışlardan sakındırmak) vasfını her fırsatta yerine getirmeli,

5-Nefis ıslahı açısından örnek/model olabilmeli,

6-Camiyi Müslümanlara sevdirmeli,

7-Namaz dışında da camiyi manevi hizmetlere açık tutmak.

Mehmet Görmez hocanın ifadesiyle “Atanmış İmam değil, Adanmış imam” olmalı,

Bu milletin manevi hizmet açısından devlet üzerinde katmerli hakkı var, çünkü Din/Diyanetin bu kadar hayattan uzak olmasında Devletin payı yüksektir, şimdi bu borcu telafi etmenin zamanıdır diye düşünüyorum.

Bir İmam-Hatip;

*Manevi bir hizmet yapmak istiyorsa,

*Hak ve adalet adına bir varlık göstermek istiyorsa,

*Bir mümin olarak tebliğ için bir dert taşıyorsa, vazifeli olduğu yerleşim biriminin her ferdine; kadın/erkek, genç/yaşlı demeden hapsine belli bir eylem planı dahilinde ulaşmalı/ulaşabilmelidir.

Ben memuriyetimin ilk yıllarını İmam-Hatip olarak 4 yıl yapmıştım. Vatandaşa gösterdiğim ilgi; İman, İbadet ve Hasenat olarak meyvesini veriyordu.

Camiler haftası münasebetiyle bazı sendikaların açıklamalarını okudum, daha çok personellerin özlük hakları üzerinde duruyorlardı. Keşke bir az da bir vatandaş edasıyla kale aldığım bu konuları da ele alsalardı.

Daha mutlu ve huzurlu günlere, selam ve selametle

Devamını Oku
İmam/İmam-Hatip/Din Görevlisi

Haydi Veliler Okula!

Malumunuz Eğitim-Öğretimin paydaşlarından biri velidir. Her okulda İdareci, Öğretmen, Öğrenci var; ama okula ekstradan katkı veren Okul Aile Birliğidir.

Onun için ben veliyi okula davet ediyorum ve diyorum ki “Ey veli, sen ne kadar okula değer verirsen, bil ki öğrencin ona göre okuldan fayda sağlayacaktır.”

Eğitim-Öğretimin başında her yıl ilk iki ay zarfında okul aile birliği seçilmektedir.

Eğer talim terbiyeye duyarlı kimseler bu birliğe seçilirse okulun işi kolaylaşır, ama eğer ilgisiz birileri iş olsun diye kağıt üzerinde seçilirse, işte o zaman okul ya yerinde sayar ya da geriler.

Okul aile birliği mevzuatta belirtildiği gibi can alıcı beş görevi var. Her biri diğerinden önemlidir.

*Bütünleşme, okul ile velinin ne kadar birbiriyle alakalı olduğunu yaptığı toplantı ve etkinliklerle sağlamaya çalışmak, velinin dikkatini okula çekmek, velide var olan meziyetleri gün yüzüne çıkararak vasıflarından yararlanmak okul aile birliğinin görevidir.

*İletişim, veli ile okul arasında iletişim sağlamak, velileri okul toplantılarına davet etmek, veliye gerekli mesajları ulaştırmak.

*Geliştirme, bu vazife çok çok mühim olup başlangıcı olan ama ucu açık bir vazifedir. Fiziki açıdan, eğitim öğretim açısından aklınıza ne gelirse yapılabilecek bir çok faaliyet bu göreve giriyor.

Öğretmene ve öğrencilere seminerler verdirmek, değerler eğitimi adı altında öğrencileri yetiştirmek, Tiyatro, Resim, Sportif faaliyetler gibi, Geziler gibi yıllık plan dışındaki ek çalışmaların tamamı bu okul geliştirme alanının içindedir.

*Muhtaç öğrencilere yardım, velilerin okula bağış yapması kadar normal bir şey yoktur. Aile birliğinin bütçesi yönetim kurulu kararıyla harcanır, ama en önemli harcama kalemi mecburi ihtiyaçlarını temin etmekte zorlanan öğrencileri tespit edip onlara katkıda bulunmak olsa gerek.

*Okula katkı, velilerin okula yaptıkları bağışlarla aile birliğinin bir bütçesi oluşur, her veli bu birliğe makbuz kaşlılığı aile birliğine katkıda bulunabilir ama herkesi zorlamak doğru olmadığı gibi imkanları elverişli olan velinin de daha mert davranarak okula daha fazla katkıda bulunması doğru olanıdır.

Eğer birliğin maddi durumu elverişli olsa belli kriterlere bağlı olarak öğrencilere burs da verilebilir.

Birliğin okula bu lojistik ve ekonomik desteği verdiğini düşünün okulda bunan her konumdaki kişi idareci, öğretmen, öğrenci hatta hizmetli dahi kendini güvende hisseder diye düşünüyorum.

Onun için “haydi veliler okula” demek içimden geliyor. İdareciler, Öğretmenler ve Öğrenci velileri hepsi okul aile birliğinin doğal üyeleridir.

İyi bir yönetim oluşturmak için kolları sıvamanın zamanıdır. Üçü okul kadrosundan, dördü velilerden olmak üzere Ekim ayı içinde yedi kişilik bir yönetimin seçilmesi ve okul ile ilgili bir eylem planının hazırlayıp, hayata geçirme zamanıdır.

Okul Müdürlerine de bir diyeceğim var: Tüm velilere ismen davetiye göndermeleri çok faydalıdır. Tabi sessiz sedasız gönderme de değil, Müdür bizzat tüm sınıflara giderek, bu toplantının önemini anlatması lazım. Özellikle gelen hiçbir veliden para istenmeyeceğini ıslarla söylemesi lazım.

Meslek hayatımdan bir örnek vermek istiyorum. Ben Diyarbakır’ın Melik Ahmet lisesinde bir süre Müdürlük yaptım. Bu toplantı için Okul Aile Birliğinin önemini anlatarak öğrencilere bu davetiyeyi muhakkak velilerine ulaştırmalarını ihlasla tembih ettim.

İdareci arkadaşlarım da beni uyarıyorlar ve diyorlar ki, “Müdür bey fazla beklentiye girme, yıllardır bu okulda aile birliği seçimi için bir toplantı yapılmamış”, ben de diyorum ki, “Hele o gün gelsin göreceğiz.”

Tabi okulun giriş katına sıraları dizmiş velileri bekliyoruz. Hala öğretim kadrom velinin gelmeyeceğini iddia ediyor.

Sübhanallah öyle bir veli akınına uğradık ki, salon doldu kalabalık bahçeye taşındı, hatta bir kısmı bahçenin dışında Melik Ahmet çarşısında kalmışlar, ben konuşurken, onlar bağrışıyorlarmış “Bu ne biçim toplantı Müdürün sesini duymuyoruz, bunun için mi bizi çağırdınız?” şeklinde sitemde bulunuyorlarmış.

Ayrıca konuşmam esnasında ne kadar önlük giymiş öğretmenlerim varsa hepsini arkama aldım ve dedim ki, “sevgili veliler bu eğitim ekibi çocuklarınıza ders vermek için heyecanla her gün okula gelirken sizler çocuklarınız için ne yapıyorsunuz?” Bu şiarla bir konuşma yaptım.

Benzeri görülmemiş bir toplantı olmuştu. “Niyet hayır akıbet hayır.” galiba böyle bir şey.

Demek istediğim iyi bir Okul Aile Birliğinin oluşması için biz veli olmayanlar dahi elimizden ne geliyorsa esirgemememiz lazım. Bu yönetimin oluşması gömleğin ilk düğmesi gibidir, birinciyi doğru iliklersek devamı da doğru olur kanaatindeyim.

Selam ve sevgiyle salın.

 

Devamını Oku
Haydi Veliler Okula!