Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

BDP - HAS Parti - EDP İttifakı...

Demek ki insanlar belli bir koltuğa sahip olduklarında o koltuğun hakkını vermek yerine, haksızca insanlara karşı saldırırlarmış; o koltuklara kendilerini o insanların getirdiklerini unutarak.

Bu tanıma sizce kim uyuyor dersiniz?!.. Size Erdoğan ve arkadaşları diyebilirim. Haftalardır; ucubeyle başlayan, aksırıkla tıksırakla iyice kızgınlaşan, içki ve seksle devamını getiren Erdoğan ve arkadaşlarından söz ediyorum.

AKP’nin son zamanlardaki performansına baktığımız zaman; dokuz senelik iktidarında yaptıklarını bir çırpıda silebilecek bir performansı gözleme imkanı bulabiliyorsunuz; oysa AKP’yi iktidara getiren halk bu performansı mı görmek istiyor?

Bunun cevabını elbette ki hayır olarak verebiliriz; AKP ne kadar temel hak ve özgürlüklerden uzaklaşırsa, ne kadar ekonomik durumu arka plana iterse ve ne kadar değişim isteyen halkı görmek istemezse eski AKP’den o oranda uzaklaşır ve birkaç haftadır da uzaklaşmaya başladı.

Peki çözüm ne derseniz?!.. Size önce Melih Altınok’un yazdığı daha sonra Ahmet Altan’ın devamını getirdiği bir çözümden bahsedebilirim; o da BDP – HAS Parti – EDP ittifakından oluşan bir çözüm.

İttifakı oluşturan partilere baktığımız zaman gökkuşağı rengindeki bir tadı hissedebiliyorsunuz ve bu partilerin hemen hepsi Türkiye’nin en önemli sorunlarına müdahale etmek isteyen ve mağduriyet ekseninde politika yürüten partiler.

BDP’yi ele aldığımız zaman, Türkiye’nin bana kalırsa en can yakıcı sorunu olan Kürt Sorunu’nda başrolü oynayacak bir parti izlenimi çiziyor ve BDP’nin bu çizdiği portre Türkiye’nin birçok kesiminin de benimseyeceği bir portre olarak karşımızda durabilir; sonuçta bu toprakların insanı öyle ya da böyle savaşın bitmesini, barışın gelmesini istiyorlar; gerçekçi olup elbette her savaşın bir barışı olduğunu bilerek…

HAS Parti’ye baktığımız zaman, Türkiye’nin dindar kesiminde yaşanan büyük bir değişimi temsil edecek bir parti olarak göze çarpıyor. Aynı zamanda HAS Parti, kendini ne dindar olarak tanımlıyor, ne de herhangi bir siyasin görüşün uzantısı olarak…

 Numan Kurtulmuş’un Taraf’a verdiği röportajda “Anadil ana sütü gibi helaldir” demesinden sonra, Kürt Sorunu’na nasıl yaklaştığını da anlatmama gerek yok; hem de içerisine Mehmet Bekaroğlu, Zeki Kılıçarslan gibi isimleri katan HAS Parti’nin belli bir düzene indirgenmeyen ama, halkın tamamını içine katan politikası gerçekten uzun zamandır özlenen dindar bir sol kitleyi tarif ediyor.
 
EDP içinse, Türkiye’nin tüm mağduriyetlerine inmeye çalışan ve aynı zamanda kendini sol olarak tanıtmadan, temel hak ve özgürlükleri baz alan politikası hem solu yeniden tanımlamaya hem de Türkiye’yi tanımaya odaklı bir durum ve bugüne kadar yaptıkları kampanyalar ve ürettikleri icraatlarla da herhangi bir takıntısı olmadığını gözler önüne serdi.

 Böyle bir ittifak kurulur mu bilemiyorum ama, yegane görüşüm böyle bir ittifakın barajı geçecek olması.

İttifaklarda her partinin olası oy oranlarını alt alta toplayıp bir görüş sunmak pek tutarlı bir durum oluşturmuyor ama, ittifakları önce partiler kendi tabanlarına daha sonra da halka yeterince anlatabilirlerse olası oy oranlarının iki katına çıkacağını düşünüyorum.

Böyle bir ittifakı da oluşturmak gerekiyor; çünkü AKP’nin giderek MHP’lileşen politikası onları hem daha sert üsluplu hem de anti – demokratik kılıyor ve bugüne kadar AKP’nin sol söylemlerini bir çırpıda geri plana atıyor; kendine güç katabilmek ve kendi güçlerini koruyabilmek adına bu çarpık politikayı hayata geçiren AKP’nin ne kadar güçlü olursa, o kadar damarlarındaki milliyetçi kanı ortaya çıkaran endeksi tehlike oluşturuyor.

Baktığımız zaman Türkiye’nin adamakıllı bir muhalefeti olmaması, AKP’yi böylesine hoyrat kılsa da ve AKP seçimleri “kötünün iyisi” olarak kazansa da, bu seçimlerde ortada barajı geçecek bir parti olmaması AKP’yi yine birinci parti durumuna düşürecek ve böyle devam ederse tek başına iktidar da olacak.

İşte çözüm üretmekte burada başlıyor, yukarıda söylediğim BDP – HAS Parti – EDP ittifakının barajı geçmesi meclise en azından 70 milletvekili sokması demek. Bu 70 milletvekilinin meclise girmesi hem CHP’yi sıkıntıya sokacaktır, hem de AKP’nin bugüne kadar ürettiği değişimci kimliğini elinden almasını sağlayacaktır.

Bu ittifakın meclise girmesi demekse, AKP’yi daha fazla değişime sürüklemesi, anayasayı birinci gündem maddesi yapması ve temel hak ve özgürlükler konusunda demokratikleştirmeyi sürdürmesine de aday bir durum.

 Hem AKP’yi böylesine bir politikaya sürmek hem de CHP’nin elinde o “olmayan” ana muhalefet kimliğini bu ittifakın eline vermek Türkiye’nin önündeki sorunları çözmesi ve yeni anayasayı hızlandırması demek değil de nedir?

 Referandum zamanında halktan sıradan bir kişinin bile “Ben ‘değişim’ istiyorum” çığlığını bu ittifakın partileri duyarlar mı tam olarak bilemiyorum ama, böylesine kendilerini Türkiye’nin partisi olarak tanıtan ve mağduriyetler ekseni odaklı Türkiye’nin sorunlarına yönelen bu partilerin tek başına seçime girmek gibi bir maceraya kapılmayıp birlikte daha güçlü bir seçime girmeleri ve oradan da daha güçlü çıkmaları Türkiye’nin demokratikleşmeye devam etmesinin ilk adımı olarak hafızalara kazınabilir.

 Benim fikrim bu yönde ve şöyle baktığım zaman; Türkiye’nin sorunlarını ne AKP, ne de CHP çözebilir; Türkiye’nin sorunlarını eski takıntılarını bırakan ve mağduriyetler eksenine doğru politikalar üreten partiler çözer.

 Buna bir ad koymak gerekirse de; BDP – HAS Parti – EDP ittifakı tam da istenen çözüm partileridir.

Bunlarında halkın saygısını kazanacağına ve halktan destek alacaklarına olan güvencim tam.

İşte şimdi bunu tartışma zamanı.

Devamını Oku

Gariplik ve Farkındalık...

Son günlerin en garip kişisi herhalde başbakan Erdoğan; ben demiyorum, başbakan garipliklerini sergiliyor, herkeste başbakanı garip olarak kabul ediyor.

Ucubuyle başlıyor, tıksırmakla devam ediyor, nankörlükle başlıyor, iyilik yapıp denize atacaksın diyor, en son olarakta bir gazeteci hakkında tazminat davası açıyor ve suç duyurusunda bulunuyor.

Başbakanın bu ruh halini anlamak için psikolog olmaya gerek yok; açıkça görüldüğü gibi ya başbakan bunalımda ya da kendisini makam gücünün şefkatli kollarına bırakmış durumda; başka bir açıklaması olduğunu düşünmüyorum.

Bir avuç faşist kesimin dediğine göre güya ! yandaş mı yandaş medya organlarından biri olan Taraf'a ve Taraf gazetesi genel yayın yönetmeni Ahmet Altan'a tazminat davası açtı başbakan.

Ahmet Altan'ın konu ile bahsi geçen yazısını bende okudum; hayatında on kitabın üzerinde okuyan biri bile yazının ne demek istediğini anlar, Altan orada kelimelerin sonuna -sen -san ekleri getirerek öyleysen ya da dürüstsen gibi ifadeler kullanarak başbakanı eleştiriyor.

Evet sert bir şekilde eleştiriyor; eleştirinin ince bir şeklini de pek düşünemiyorum zaten, yargının burada vereceği karar etkili olacak ama, ben Altan'ın yazısında bir hakaret görmüyorum; aksine başbakanı dostça uyardığını ve dışardan izleyen gözüyle kendisine tavsiyelerde bulunduğunu görüyorum.

Başbakan herhalde haftanın en garip kişisi olmaya oynuyor ki; Altan hakkında dava açacak ve suç duyurusunda bulunacak kadar epey bir vakti var, bu vakti kendisinin son zamanlarda yaptığı gariplikleri düzeltmek adına kullansa hiç fena olmaz.

Önce bilmediğin konuda bir sanat yapıtına hakaret edeceksin, ardından ülke insanının yaşam şekliyle alay edeceksin, sonra da tüm bunların üstüne demokratikleşme adına büyük şeyler yapan bir gazetenin genel yayın yönetmenine dava açacaksın.

Bence başbakan oturduğu koltuğun altında son zamanlarda çok eziliyor; ezilmekle de kalmıyor, hakaretlere, bilmediği konularda konuşmaya çalışıyor, konuşsa bile halkın gözünden düşen bir yıldız olarak kalıyor ve sonunda da sönüyor.

Tam seçim dönemine girilmişken ve ana muhalefet partisi ortalarda saçma sapan şeylerde olsa demeçler vermiyorken başbakan kendisine ve AKP'ye harakiri uygulamaktan başka bişey yapmıyor; halinden ve sözlerinden görülüyor ki iktidarda olmak istemiyor.

Mesela bakacak olursanız; başbakan bu hafta TT Arena Stadı'na gitti ve oradaki Galatasaray'lı taraftarlar tarafından yuhalandı; taraftarların yaptığı bir protesto olarak kabul edilebilir tamamdır ama, aynı zamanda o stadı en kısa sürede oraya yaptıran da başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dır; bunu kabul etmek gerek.

Galatasaray'ın kasasından tek kuruş ödenmeden yapılan bu stadta başbakanın ve TOKİ'nin çok büyük emeği var; eğer başbakan bu işle bu kadar yakından ilgilenmeseydi Galatasaray'ın yeni stad girişimleri temel atma noktasında olacaktı.

Erdoğan, stadı yuhalandıktan sonra terketti ve misafir olarak geldiği, yapımında büyük emek harcadığı TT Arena'nın açılış zevkini çıkaramadan gitmek zorunda kaldı.

Başbakanın tüm hafta boyunca sarfettiği kelimelerin o stadın ambiansına açıkçası yansıdığını düşünüyorum; bu öyle bir yansıma ki cumhuriyet mitinglerine karşı çıkan insanların bile Galatasaray'lıları tebrik ettiklerini ve onlarla gurur duyduklarını gördüm.

Halkı böylesine bir anti – Erdoğan gruplaşmasına iten başbakanın ta kendisidir ve böyle devam ederse karşısında kendi seçmenlerini bile bulamayacak duruma gelir; seçmenlerini bırakın ucube muhabbetinde bile Ertuğrul Günay'la nasıl ters düştüğünü gördünüz, bahsettiğimde bu.

Her ne kadar seçmenleri, tabanı ve çalışma arkadaşları başbakanın sözlerini yanlış bulsa da onun hatalarını düzeltmek için, ince bir şekilde konuşmaya özen gösteriyorlar ama, başbakan bu durumu bile anlamayacak kadar garipleşmiş durumda.

Halkın nerdeyse tümünün tepkisini arkasına alan başbakan garipliklerine devam ederken halktan gelen bu tepkiyi anlamadığını açıkçası düşünmüyorum; anlamasa bile başbakanın her daim yanında olan danışmanları ne işe yarıyor?

Bu durum nereye gider kestirmesi güç doğrusu ama, bu durumu kestirmek güçken başbakanı bu hale de getirenin kontrol edilemez güç olduğunu düşünüyorum; bu durumda başbakana büyük zarar veriyor.

Ortada adamakıllı bir muhalefetimiz olmadığı için ve bu halk yeni bir ev bulmadan eski evinden çıkamayacağı için AKP kötünün iyisi durumunda; kim ne derse desin durum böyle ve AKP'de tüm güvenini buna bağlamış gözüküyor.

Ortada çözülmedik o kadar sorun varken ve iktidarda bu sorunları çözmek daha kolayken, başbakan anlamadığı işlerle, insanların hayat tarzıyla ve kişilerle uğraşmaya çalışıyor, seçime de çok az bir zaman kala.

Durum AKP ve Erdoğan açısından hiçte iç açıcı değil; tüm bunları söylerken AKP'nin seçimlerde yine birinci parti olacağını düşünüyorum; her ne kadar yuhlamalar da olsa, Erdoğan garip garip konuşsada birinci parti olacaktır, öyle ya da böyle.

Ama bu birinci parti olması AKP'nin ve Erdoğan'ın bulunmaz Hint kumaşı olmasından kaynaklanan bir durum değil, tamamen ortada başka bir alternatifin olmadığından kaynaklanan bir durumdur.

AKP öyle bir parti ki; yeri geldiğinde MHP'lileri okşuyor, yeri geldiğinde özgürlükçü solcuları okşuyor ve CHP'yi de zamanında şah – mat etmesini biliyor, bu sayede de iktidara geliyor.

Halkın AKP'nin bu okşamalarına kandığını düşünmüyorum; halkın en azından yalanda olsa birileri bir şey söylüyor diyen bir mantıkta olduğunu düşünüyorum, çünkü ortada başka kimse yok, her taraf AKP'ye kalmış durumda.

Bence tüm bunların üstüne burada başbakanın samimiyeti öne çıkıyor; halkın gözünde bir yıldız olarak mı kalmak istiyor, yoksa tamamen pragmatist bir lider olarak mı?

Bu halk onu tekrar iktidara getirmesini bilir, getirdiği gibi indirmesini de bilir ama, bu halk bir kişiyi gönlünden silip gözünden kaydırdı mı, işte bu durumun geri dönüşü yoktur.

Başbakanda geri dönüşü olmayan bir yola girmek üzere; bu yolun tersine gitmek her zaman için daha zordur; dokuz senedir de AKP'nin yaptığı buydu ama, bir hafta içinde geri dönüşü olmayan bir yola doğru girişte dokuz sene silinmek üzere.

Erdoğan ve arkadaşları bunun farkındalar mı acaba?

E – mail: ekingun@gmail.com

Twitter: http://twitter.com/ekingunhx

Devamını Oku

Gariplik; Ucubelik ve Tıksırmaktır...

Bu ülkede garip şeyler oluyor gerçekten; garip şeyler oluyor derken bile garip şeylerin neler olduğunu kestiremiyorsunuz ve bu garipliklerin üzerine mantıklı analizler yapmakta zorlaşıyor.

Bildiğiniz üzere AKP dokuz senedir bu ülkede iktidar ve yaptıklarını kendi adıma konuşacak olursakta beğeniyorum; hiç beğenmesem bile eski alışkanlıklarını değiştirmelerini takdirle karşılıyorum.

Yalnız bu ülkede AKP'nin dokuz sene boyunca yaptıklarına ve değişimlerine karşılık, Erdoğan'ın bir türlü üslubunu düzeltemediğini görüyoruz; Erdoğan başbakan gibi değil de sanki en yakın dostuyla konuşuyormuş gibi bir üslup sergiliyor.

Önce bir heykele “ucube” diyor, daha sonra içki içenlere “tıksırıncaya kadar içiyorlar” diyor; böyle bir üslubu onaylamamız elbette ki mümkün değil.

Bir taraftan ötekileştirmeye karşı çıkacaksınız ama, konuşmanın sonunda sizin hayat şeklinize uymayan insanları ötekileştireceksiniz; başbakanın bu tavrı ne demokrasiyle ne de özgürlüklerle açıklanabilir.

Demek ki Erdoğan, bilmediği konularda yorum üretmeye başladığı zaman çarpıcı ifadeler kullanmaya özen gösteriyor; “ucube” demesini de bu noktadan ele alabiliriz, heykel konusunda bir bilgi birikimi olmayan bir insanın sanat eleştirmenliğine soyunmasını da anlamak mümkün olmasa gerek.

Yahut hayatında hiç içki içmiş midir içmemiş midir bilemem ama, tüm içki içenlere tıksırıncaya kadar içiyorlar demesi bile içki sofralarında çok oturduğuna dair bir işarette olabilir; böyle bir yorum yaptığına göre başbakanın içki içenleri iyi analiz ettiğini düşünebiliriz.

Tabi başbakanın bu söylemlerinden herkeste nasibini alıyor, örneğin; bende OdaTV'den nasibimi aldım.

Başbakan'ın beğenmediği heykele “ucube” demesini OdaTV, “Yetmez Ama Evet” çilere bağlamış; o kampanyanın bir ortağı olduğumdan dolayı benimde adım orada geçiyor.

OdaTV'nin bu fişlemelerini kaale alacak değilim, keza fişleme amacı ile topluma ibret olsun diye tüm “Yetmez Ama Evet” çileri oraya fişlemiş gibi yazması da tam olarak fişleme değil; çünkü “Evet” dediğimi ben birçok yazımda belirttim ve bunun propagandasını da oraya imza vererek yaptım.

Bundan çok gocunmuyorum ama, başbakanın bir açıklaması tüm insanlıkla ilişkilendiriliyor ise ortada bir gariplik var demektir; nitekim bu gariplikte kendi şiddetçi ideolojilerinden nem alan bazı uyanıklara yarıyor.

Erdoğan'ın başbakan kimliği olduğu gibi aynı zamanda AKP Genel Başkanı kimliği de var ve bu açıklamaları onu tabanını ateşe atması gibi bir gerçeklikle başbaşa bırakabilir; bu da yaklaşan seçimler öncesi büyük bir tehlikeye işaret ediyor.

Dokuz senedir iktidarda olan bir partinin genel başkanının böyle bir tehlikeyi görmemesi elbette düşünülemez ama, açıklamalarına baktığımız zaman bu tehlikeyi görmüyormuşçasına bir tavır uyandırdığından dolayı başbakanı insanlık namına bu tehlikeyi görmesi gerektiğini belirtelim.

Bir heykele “ucube” dediği gibi, içki içenlere de “tıksırıncaya kadar içiyorlar” demesi sözünü kendi üzerime almıyorum ama, içki kullandığımdan dolayı bu sözle ilgili de iki kelam etmek isterim.

Bugüne kadar elbette ki içki de içtim, içki içilen ortamlarda da bulundum; başbakanın nasıl kendine has zevkleri varsa da benim de zevklerimden bir tanesi bu ve bunun hesabını da Tanrı dışında kimseye vermeyi düşünmüyorum.

AKP zamanında tüm içki içilen restoranların kapatıldığına dair söylentilere hep karşı çıktım; kapatılmanın aksine Beyoğlu'nda, Taksim'de birçok içkili restoranların açıldığını da söyleyebilirim.

Keza Anadolu'da da artık içki içilmiyor sözüne de karşı çıktım; çünkü Anadolu'nun belirli illerinde 15 sene öncesinde de içki içilmediğini bizzat iyi biliyorum, o yüzden AKP'ye karşı yapılan bu iftiraların karşısında durdum.

Tüm bu gerçeklerin üzerine karşı durduğum gibi, aynı zamanda tanıdığım hem AKP'li hem de içki içen birçok dostum ve arkadaşım var; onlara da böyle bir hakareti, iftirayı attırmam da düşünülemez.

Tabi bunları söylediğim için bazı aklıselimler beni çoktan “AKP yalakası” olarak etiketlemişlerdir bile ama, AKP'li olmadığımı en azından ben biliyorum, gerisi pekte önemli değil.

Sözün özü... Tıksırıncaya kadar içenler elbette ki vardır ama, bu değildir ki tüm içki içenler tıksırıncaya kadar içsin; ben mesela bugüne dek hiç tıksırıncaya kadar içmedim, içsem bile bu başbakanı ilgilendirmez; başbakandan önce verecek hesaplarımın olduğu bir mercii bulunmakta.

Bugüne kadar adeta sol gibi tüm mağdurların üzerine eğilen demokrat bir başbakanın yerini, şu sözlerle "kendi" mağdurlarının üzerine eğilen demokrat görünümlü bir başbakan almış gibi.

Başbakanın böyle tutumlarını da hem tabanı hem de toplum büyük bir endişeyle izliyor; bu endişenin sonu nereye varacak orasını kestiremiyor insan ama, pekte hayırlı bir yere varacak gibi gözükmüyor.

Bir heykele “ucube” deyip onun yıkılmasını emreden, içki içenleri “tıksırıncaya kadar içiyorlar” diyen bir başbakan ancak üçüncü sınıf doğu ülkelerinin başbakanı olabilir; dokuz senedeki başarılı icraatları da bir kenara atmak isterse de bu şekilde devam edebilir.

Bana kalırsa başbakan bu üslubunu bıraksın, içki içip tıksıranı da, ucube heykeli yapanıda sahiplensin, onları kapsasın.

Yoksa bu gidiş, Gürsel Tekin'in MHP ile de ittifak yapabiliriz şeklinde CHP'yi devşirme ve aynı zamanda CHP'nin şuanki ruh haline idrak eden bir politikaya doğru gidişle eşdeğerdir.

Kısaca özgün olmak öyle kolay değildir; bunları da başbakanın bilmesi gerek.

Hem özgün olup hem özgür olduğunuzda başkalarının özgürlüklerini kısıtlar duruma geliyorsanız şayet, durduğunuz makam nedeniyle özgürlüğünüzü askıya alıp özgünlük peşinde koşmak bana daha mantıklı geliyor sanki.

Bunu da başbakan ve AKP yapabilirse tabi...

E – mail: ekingun@gmail.com

Twitter: http://twitter.com/ekingunhx

Devamını Oku

Silikozis ve Sol...

Aslında bizim ülkede iki tane sol var; 1. Görünen ama, gerçek olmayan sol, 2. Pek fazla tanınmayan ama gerçek sol.

Olay bu kadar basit; halka gittiğiniz zaman sol görüşe sahip olduğunuzu belirttiğinizde size CHP damgasını çok güzel yapıştırırlar ama, CHP sol bir parti midir ?

Bana göre değildir; hatta milliyetçi bir egemen sınıf partisidir, gelin görün ki bana göre bunu halka anlatamazsınız; adınız çıkmıştır bir kere komüniste.

Bunlara rağmen bu ülkede CHP kadar tanınmayan ama, gerçek sol partilerde vardır; örneğin, EDP gibi. EDP'nin referandumdaki tavrı ve dilime, dinime, milletime karışma diyen düşünceleri gerçekten sol bir ideolojiye uyan tavırdır.

Şimdi CHP ne yapmak istiyor; parti meclisi kurultayından sonraki gazetelere baktığımızda manşet olarak altı oktan halkçılığın fırladığını görüyoruz, kısacası halkla bütünleşmek istiyor; bütünleşmek istediğine göre de demek ki bugüne kadar ne halka inebilmiş ne de halkla bütünleşebilmiş, o yüzden olmayan birşeyin üzerinde bu kadar çok durabiliyor.

En azından böyle bir analizi yapmalarını takdirle karşılamak gerek ama, şunu bilmeliler ki tek dil, tek bayrak diyen bir partinin sol olmadığı gibi, halka ineceği de düşünülemez; diller ve bayraklar devletin simgesidir çünkü, halka baktığınız zaman kültürel durum çok farklı; en azından CHP'nin misyonuna uyan bir tavır değil.

Tüm bunları neden anlatıyorum derseniz; bu ülkede sol olarak tartışılan ana örnekler; Kürtler, Aleviler, Dindarlar felandır ama, sadece bu kadarla da bitmez.

Evet şuna katılırım; tüm bu problemleri ancak EDP gibi düşünen sol çözebilir, başka bir siyasi görüşün çözeceğini de pek fazla ümit etmiyorum ama, bazı şeyleri özgürlükçü solcu insanlar olarakta unuttuğumuzu düşünüyorum.

Örneğin; silikozis hastalarını bu ülkede unutuyoruz, bende unuttuğumuz için böyle bir yazıyı yazma gereği duydum, çünkü aslında batı standartlarına uyan bir ülkemiz olsaydı böyle bir durumu yazmaya gerek kalmayacak şekilde de sosyal bir sistemimiz olurdu.

Bilmeyen okurlarımız için silikozis hastalığından şöyle bahsetmek mümkün:

Kot taşlama, kotların beyazlatılması, eskitilmiş görünümü verilmesi için, kumun, kuru hava kompresörleriyle kotların yüzeyine tutularak aşındırılması işlemine verilen ad. Bu uygulama sırasında solunan tozlar akciğerde silikozis hastalığına yol açıyor. Sık rastlanan meslek hastalığı olan silikozis, kot taşlama atölyelerinde, döküm ve metal eşya işkolunda, Silikojen tozun solunum yolları korunma mekanizmasını aşarak akciğere kadar ilerlemesi sonucu meydana geliyor. Akciğer kan ve lenf damarlarında çekilmeler ve şekil bozukluklarının oluşmasına neden olan hastalığın tedavisi yok. İşverenlerin gereken sağlık önlemlerini almaması nedeniyle oluşan silikozis hastalığının tedavisi yok. Kot Taşlama İşçileriyle Dayanışma Komitesi (KTİD), yaklaşık 4 bin silikozis hastası kot işçisi olduğunu söylüyor.”

Üstelik silikozis hastalığına yakalananların herhangi bir sağlık güvenceleri olmadığını da bu yazılarınların üstüne ekleyebiliriz; çok düşük ücretlerde ve ağır işlerde çalıştırıldıkları da cabası.

2009 yılında hayatını kaybeden ama, hayatını kaybetmeden önce verdiği röportajda silikozis hastası Ruhat Yıldırak şöyle demişti:

İstanbul'da bir kot taşlama imalathanesinde 4 yıl boyunca, kötü şartlarda ve sigortasız olarak çalıştım. Böyle bir hastalıktan haberimiz bile yoktu. Aynı köyden olan Erhan arkadaşımızın ölümü sonrası bu hastalığı öğrendik. Zaten o günden sonra da o işte çalışmadık. İşten çıktıktan sonra askere gittim. Vatani görevimi Edirne'de yaparken askerliğimin son 15 gününde nefes darlığı çektim, göğsümde ağrılar hissettim. İlk zamanlar önemsemedim. 2005 yılı kasım ayında terhis olduktan sonra köyüme döndüm. Rahatsızlığım artınca Diyarbakır'daki Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne gittim. 'Bu hastalığın tedavisi yok' dediler."

Böyle gerçek yaşananlardan duyduğumuz şeyler gerçekten kanımızı donduruyor; o yüzden de yukarıda en başta anlattıklarımın da önemi kat kat artıyor.

Çünkü AKP; bu ülkede dokuz seneden beri var olan, hatta can yakan sorunları sadece tartışabilmek adına bir ortam yarattı, yarattı yaratmasına ama, tüm bunların hiçbir tanesini çözüme kavuşturamadı; kısaca hükümet oldu ama, iktidar olamadı.

Türkiye'nin en can yakıcı sorunu olan Kürt Sorunu'nu bile çözüme kavuşturamayan bir partinin, silikozis hastalarına gereken ilgiyi göstereceğini düşünmüyorum; hatta aksine onların malülen emekli saydırabileceklerini de düşünmüyorum.

İşte böylesine kaos yaşayan ve ülkeye kaos yaşatan iktidar partisinin olduğu bir yerde ve onun en büyük destekçisi devrimci (!) Cumhuriyet Halk Partisi olduğu bir ana muhalefet düzeninde bu sorunun çözümü; eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik soldan geçiyor.

Kim ne derse desin; kot taşlama işçilerine gereken hasassiyeti ancak böyle bir solun gösterebileceğini düşünüyorum; yani EDP gibi bir sol, ya da bunun gibi gelişecek, alternatif olacak sol bir ideoloji.

Türkiye'nin böyle bir yapısı yok, böyle bir yapısı olsa dahi EDP gibi sol partileri iktidara getirecek toplum yapısıda mevcut değil; ama şu var ki, yapıcı ve yakıcı bir muhalefet tarzıyla ve iktidara gereken baskıyı göstermekle toplum dinamiklerini harekete geçirmek iktidara istediğinizi yaptırabilir; zaten böyle bir durum oluşursa da iktidar olmanız felan gerekmiyor.

Türkiye'nin Kürt, Alevi, Dindar sorunları varken, buna birde Kot Taşlama İşçileri Sorunu'nu da en can yakıcı sorun olarak eklemek ve bunu da belli bir zeminde konuşmak gerekiyor; bakacak olursanız aslında bu sorunların hepsi öyle büyük zaman zarflarında çözülecek sorunlar değiller ama, ağırkanlı bir iktidar partisi varsa şayet kısa sürede çözülecek sorunları “sorun” diye de konuşmanız mümkün oluyor.

AKP ile CHP arasına sıkışmış egemenlerin akbaba sofrası şeklinde geçen bir siyasi ideolojik zeminin olduğu yerde, oyların bölünme kaygısı olmadan parti fikriyatına verilmesini önemsiyorum; çünkü dokuz sene boyunca gittikçe rotasını sağa doğru kaydıran bir AKP'nin böylesine sorunları çözebileceğini düşünmek olası değil.

Kısacası; silikozis hastaları ile ilgili konunun gündemde kalması gerek, tabi bu sorun için de çözüm için gerekli müdahaleleri sağlayarak...

Not: Silikozis hastaları için imza kampanyası düzenleniyor, (www.silikozis.com) sitedeki yorum şöyle:

“100-200TL aylık gelirle aylık ekmek giderleri bile karşılanamayacak merdiven altı nefes almadan, gün yüzü görmeden çalıştırılan, hiçbir sosyal güvencesi olmayan Silikozis Hastalarımızın yaşamları son bulmadan Malulen Emekliliklerinin kabul edilip geride bırakacak aileleri için güvenli bir gelecekleri olmalı. Destek vererek kararan hayatlarına bir ışık da sen tut.”

Bir imza çok şeyi değiştirebilir.

Bilgilendirme: Teknik bir arızadan dolayı gece girmem gereken yazımı şimdi giriyorum; özür...

E – mail: ekingun@gmail.com

Twitter: http://twitter.com/ekingunhx

Devamını Oku

Cumhuriyet Mitingleri...

Aydınlık dergisi ADD Genel Başkanı Tansel Çölaşan'ın açıklamalarına yer vermiş, Çölaşan şöyle diyor:

Neredeyse 'baskı' diyeceğim şekilde talep var. 'Türkiye Cumhuriyeti bir yere götürülmek isteniyor. Ne için siz oturuyorsunuz? Biz hazırız' diyorlar. Bakın bu çok güzel bir ifade. İnsanlar bizden öncü olmamızı bekliyorlar. Biz bu anlamda mitinglere başlamayı düşünüyoruz."

Açıkçası bu ifadeler bana 2007 yılını hatırlattı; birkaç sivil toplum kuruluşunun birleşip cumhurbaşkanı adayı olan Abdullah Gül'ün şeriat getireceği (!) düşüncesiyle yaptığı mitingler vardı ve gerçek şu ki bu mitingler başarısız olduğu gibi ardından dört sene geçmesi ile birlikte paranoya düşüncelerde boşa çıktı.

2007 yılında Türkiye Cumhuriyeti kendi cumhurbaşkanını bile kendi iradesiyle seçememe durumuna gelmesi yetmiyormuş gibi o mitinglerde “Asker göreve!” sloganlarının yankılandığını kendi kulaklarımla duydum.

Hatta başka bir ayrıntıyı söyleyecek olursak, Türkan Saylan İzmir'deki mitingte “Ne şeriat, ne asker!” düşüncesinde olduğu için konuşturulmamıştı ve bağlamında da bu mitinglerin hangi amaçlar için hazırlandığı da ortaya çıkmıştı.

Şimdi aynı mitingler, aynı çağrıcı kurumlarla birlikte yapılmak isteniyor ve muhtemelen bu mitinglerin amacı da belli; halkı 'şeriat' paranoyasıyla meydana toplayıp büyük bir ekranda Recep Tayyip Erdoğan'a “yuh!” çekilmesi ve sonucunda birilerinin bu kötü gidişe (!) dur demesi için yapılacak.

Türkiye'nin kendini aşmış birçok problemi varken ve problemlerin çözümü AKP – CHP arasına sıkışmışken böyle mitingler anca birilerinin egolarını tatmin etmek için yapılacak; nitekim yapılan mitingler sonucunda birileri göreve çağırılacak, oysa ki kendi düşünceleri ne olursa olsun demokratik bir üçüncü yol seçeneği sunulmayacak.

Canım memleketimin emek sömürülmesi ve yoksulluk seviyesi maksimum düzeye fırlamışken, tüm bunların yanında insanların kimlik mücadeleleri mağduriyet mücadelelerine dönüşmüşken ve ortada hala birileri dokuz sene önce de olduğu gibi “Laiklik elden gidiyor!” şeklinde paranoyalara kapılmışken hiç kendinizi yormayın; bu iş AKP'nin iktidarını ve CHP'nin ana muhalefetini garanti altına almaktan başka bir işe yaramıyor.

Gittikçe yörüngesini sağa ve doğuya kaydıran bir AKP'nin karşısında adamakıllı bir muhalefet olmamasını bırakın; Türkiye'nin Kürt Sorunu'dur, Alevi Sorunu'dur, Başörtüsü Sorunu'dur gibi mağduriyet problemlerini zaten AKP ve CHP çözemez, bu sorunların çözümü demokrat bir sol seçenekten geçiyor.

Ama bunları dahi görmeyen bazı Kemalist kesim ve çevreleri takılmış bozuk plak gibi dokuz sene önceki aynı argümanları söylüyorlar ve 2007'deki cumhuriyet mitingleri sonucunda ortaya çıkan CHP – DSP ittifakı sonucunda başarısız oldukları gibi bunda da aynı şekilde başarısızlıklarını şimdiden ifade ediyorlar.

Kendilerince bu ülkeyi ve bu halkı sevdiklerini söyleyen bir kesim insanların böyle bir başarısızlığı dokuz senedir görmedikleri gibi şimdi göreceklerini de söyleyemem ama, kaybedeceklerini bile bile böyle bir işin altına girmeleri sevgiyi, aşkı mı temsil ediyor?

24-25 Aralık günlerinde yaptıkları Ulusal Yönetim Sempozyumundan da söz eden Çölaşan, Türkiye'nin sorunlarının çözümünün Kemalizm'de olduğunu ifade etmiş ve şöyle konuşmuş:

"Türkiye'de bugün Kemalizm tartışılıyor. Süresinin dolduğu, tasfiye edilmesi gerektiği iddia ediliyor. Hatta CHP'nin yeni kuralları, yeni yönetimiyle birlikte belirlenmek istenirken, çok yoğun da bir baskı altında tutuluyorlar. Aslında Kemalizmden ne kadar ayrılır, uzaklaşırsa CHP sanki halkla o kadar bütünleşecekmiş gibi bir tavır. Atatürkçü düşüncenin mirasçıları olarak derneğimiz bilim adamlarının görüşlerini almak, durum tespitini yapmak için bu sempozyumu düzenledik."

Bu açıklamaların üzerine ne denir bilemiyorum ama, Atatürkçülük'le Kemalizm'in birbirine karıştırıldığı apaçık ortada.

Bugüne kadar Kemalizm'in halk kavramını pek göremedim, üstüne üstlük sadece bir ırkı esas aldığını net bir şekilde yıllardan beri gördük, yaşadık; daha hala bunların üstüne Kemalizm'siz bir halk olmaz açıklaması ne demektir?

CHP Kemalizm'le hesaplaşıyor mudur bilemem, bana kalırsa hesaplaşmadığını da söyleyebilirim; cumhuriyetin kuruluş felsefesine uygun anti – demokratik bir statüko partisinin ve kendisini Kemalist diye açıklayan bir partinin halkı nasıl kucaklayabildiğini bugüne kadar hiç iktidar olamadıklarından çıkarabiliriz, sanırım bu da bazı şeylere açıklık getiriyordur.

Oysa bugün Türkiye'de gelişen olaylar çok farklı; Türkiye değişmekte olan ve yüzünü Batı'ya kaydırmak isteyen bir toplum dinamiğiyle mücadelesine devam ediyor, her ne kadar sorunlarının çözümü için demokrat bir sol seçenek iktidar kademelerinde olmasa da 1980 döneminde Fatsa'da Terzi Fikri'nin yaptığı gibi halka ideolojik sözlerden gitmeyip uygulamada en hümanist ideolojik pratikleri gösterebilmek en mantıklısı.

Böyle bir üçüncü seçeneği kimse aklına getirmiyorken ve mevcut durumdan nem alan bir iktidar partisiyle ana muhalefet partisi ortada varken bu mitinglerde bu durumu korumak adına açıkçası büyük hizmet ediyor ve Çölaşan'ın açıklamalarından yola çıkacak olursakta hizmet etmeye devam edecek.

Çünkü Türkiye halkı gerçekten neyi ne zaman yapacağını çok iyi biliyor; bugün geçmiş dönemde ANAP'ın seçim kaybetmeyeceğini söyleyen bazı mihraklara karşılık, bugün Türkiye halkı ANAP'ı tarihin tozlu sayfalarına kaldırmış durumda ve misyonunu tamamlayan her hareketi de bu şekilde kendi hafızasından silecektir.

O yüzden mağduriyetler eksenine inmeyen bir anlayışla, sadece bazı kesimlerin düşüncelerini dile getirmek ve bu dile getirilişin sonucunda diğer insanları bu düşüncelere adapte etmek açıkçası zorbalıktan başka birşey değil; Türkiye'nin sorunlarını çözemeyen, çözmek için bir adım atan ama, gerisini getiremeyen bir AKP'nin de bu halkın gözündeki değeri onun yerine gelecek daha iyisinin olmadığıdır.

Bu gerçeği unutmadan, AKP ve CHP ekseninden çıkıp üçüncü bir yol keşfetmek ve bu üçüncü yol için gerekli mücadeleyi göstermekte bu ülkedeki özgürlükçü solculara ve vicdan hassasiyetiyle mücadele eden insanlarına kalıyor; o insanlarda gerektiği yerde gereğini yapacaklarını biliyorlar.

O yüzden mitingler olsun veya olmasın ama, Türkiye'nin hali hazırda bekleyen pek çok problemi ve bu problemleri de çözüme ulaştıracak pek çok çözümü var da yok.

Varın olması için de tek şart; varların birleşip iki elin ses yapması gibi birlikte mücadele etmeleridir.

Yoksa miting felan hikaye.

 

E – mail: ekingun@gmail.com

Twitter: http://twitter.com/ekingunhx

Devamını Oku

Değişen Dindarlar...

Bu ülkede bazılarının aksine ben dindarlardan hiçbir zaman korkmadım, aksine kimliklerini dindar olarak açıklayan insanların güvenilir olduklarına hep inandım.

Bu ülkeye gerçekten dindar saydığımız insanların şeriat felan getireceğine de inanmadım; gerçek bir dindarın sadece kendinden mesul olduğunu ve diğer insanlara ancak ahlaki telkinlerde bulunabileceğini düşündüm.

Ama bu demek değildir ki dindar insanların içinde şeriat düşüncesi olanlar yoktur; elbette ki vardır ama, ne olursa olsun benimsemekte olduğu da bir yönetim şeklidir ve insanların bu şekilde düşünmelerine karşı çıkılamaz, çıkılırsa zaten özgürlüğün bittiği faşizmin başladığı görülür.

AKP'nin 2002 yılında göreve “ben değiştim” diyerek geldiğini ve bu değişimlerini de topluma gösterebildiklerini görmüş olduk; çünkü AKP, toplum tarafından hem dindarlardan hem de dindar olmayan birçok kesimden oy alarak iktidara geldi.

Kendilerini cumhuriyet savunucuları olarak tanımlayan laikperestlerin salmak istediği korku ise; AKP'nin yöneticilerinin dindar olduklarıydı ve onları gerici bir sıfatla tanımlayıp şeriat getirmek istedikleriydi.

Burada AKP'li yöneticilerin hayat şekillerini yorumlamayacağım, ki zaten bu konu da beni ilgilendirmez; hayat şekilleri ile yönetici vasıflarının aynı olmasıda gerekmez, benim meselem “gerici” denilen AKP'nin kendini çağdaş sayan birçok laikperest “tutucu” dan daha ileri ve gelişmiş olmaları.

Tayyip Erdoğan'ın ve arkadaşlarından birçoğunun dindar bir hayat sürdüklerini hepimiz biliyoruz ve bunu özel olarak tartışmaya gerek yok; Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının 2002 senesinden önce Refah Parti'li zamanlarında yaşam şekilleriyle yönetim şekillerini aynı tutmak istediklerini de biliyoruz; zaten “değiştim” demeleride buradan kaynaklanıyor.

Baktığınız zaman bu ülkede AKP hiçbirşey yapmasa bile konuşulamayan konuları tartışılır hale getirdi ve şimdinin çağdaş laikperestleri ile 2002 öncesi muhafazakar dindar insanlarının arasındaki uçurumu açtı.

Nasıl olacağını soracak olursanız; Kürt Açılımı gibi olaylarda bugünün CHP'lisi ile MHP'lisi, 2002'den önceki yılların dindar insanlarıyla aynı şekilde düşünüyordu ve tek dil, tek bayrak şeklinde milliyetçi bir havaya sahiptiler.

Ama bugün bakacak olursanız kendini çağdaş sayan insanların hiçbir konuyu tartışmamaya hevesli olduklarını, keza “gerici” denen dindarlar ile de her konuyu rahatça bir şekilde tartışabildiğinizi görebilirsiniz; bu değişerek demokratikleşme değil de nedir?

Bu tip yazılar yazdığınız zaman size hemen AKP yandaşı damgası basıyorlar; bastıran kesiminde kendini çağdaş sayan insanlar olduklarını bilmiyor değiliz; çünkü öyle bir gayeleri var ki, bu ülkede hiçbirşey tartışılmasın, herşey olduğu gibi devam etsin istiyorlar; e, o zaman tartışılmayan birşeyi tartışarak olmayan sorunu mu çözüme ulaştırmak istiyoruz?

Erdoğan'ın 2002 senesinden önceki konuşmalarına bakacak olursanız, ne kadar değiştiklerine şimdi bile karar verebilirsiniz; yaptıkları, bu değişimlerini uygulamaya dönüştürdüklerinin en bariz kanıtıdır.

Bugünse CHP'nin “değişiyoruz” deyipte daha hala çarşaf-blok liste arasında gidip gelmelerini ve değiştiklerini uygulamaya döndürmelerindeki sorunu net bir şekilde görüyoruz; tek dil, tek bayrak havasında olan ve kendini sol olarak tanımlayan bir partinin “değişiyoruz” demesinin ne kadar mantıksız olduğuna buyrun siz karar verin.

AKP'nin milliyetçi damarı yoktur demiyorum; keza aynı şekilde onlarında bu damarlara sahip olduklarını yaptıkları açıklamalardan görebiliyoruz; yalnız bunu AKP'nin görüşünü söylemekle, toplumun ve diğer kurumların görüşlerini özgürce söyletecek bir alan yaratmasıyla karıştırmamak gerek.

Sonuçta AKP 2002 yılından bu yana en korkulan düşünceleri de söyletebilecek ve tartıştırabilecek bir alan yarattı; yarattı ki çağdaş laikperestlerin en büyük korkuları da bundan ibaret; çünkü “değişiyoruz” deyipte “değişememe” sancısı yaşamakla birlikte en karşıt oldukları partinin “değişim” lafına herhangi bir şekilde eleştiri götüremiyorlar, sıkıntıda orada patlıyor.

Yapılan istatistiklere baktığımızda Doğu'da “Önce Müslümanım sonra Kürdüm” diyen insanlara karşılık, Batı'da “Önce Türküm sonra Müslümanım” demelerini görüyoruz; yalnız bu gördüğümüz noktada Doğu için konuşacak olursak şuanda durum kimlik mağduriyetine doğru gitsede insanların yaşam şekillerini bırakmadıkları ama, kimlikleri için mücadele ettikleri de bir gerçek.

Bunun en büyük örneği de Abdullah Gül'ün Doğu'da Kürt halkı tarafından büyük bir sevgi seliyle karşılanması; halbuki Abdullah Gül'ün AKP ve Refah Parti kökenli olması bunlara ilişkin bir durum oluşturmuyor; oradaki insanların kimlik mücadelesiyle birlikte dindar yaşam şekillerine devam ettiklerinin en büyük kanıtını oluşturuyor.

E hal böyleyken kimse çıkıpta demesin; halk muhafazakarlaşıyor, halk dincileşiyor diye, çünkü bunu demek büyük bir toplumu okuyamama hastalığını işaret eder; halk kimlik mücadelesini yürütürken yaşadığı yaşam şekillerini de muhafaza etmeyi beceriyor.

Bu yüzden diyorum ki; AKP'yi en yukarıya çeken ve onu en değişimci kılan, hem tabanını demokratikleştirerek o tabanı düşünce özgürlüğüne açması hem de toplumun isteklerini iyi okuması ve toplum dinamiklerinden gelen değişimlere açık olması, onları uygulanabilir hale getirmesi.

Bugüne kadar AKP yaptıklarıyla değil, çoğu zaman yapmak istedikleriyle birşeyler elde etti ve yapmak istediklerinin içini hep topluma doldurttu, böyle olunca da halk kendisinin yok sayılmadığını gördü ve AKP'ye karşı güven duymaya başladı.

Örneğin; Demokratik Açılım'ın içi boş diyenlere nazaran; bu ülkenin kimlik mücadelesi yürüten insanları o açılımın içini gayet güzel bir şekilde dolduruyor ve AKP'ye de sadece bu doldurmuşlukları hayata geçirmek kalıyor; işte bahsettiğim AKP'nin ortamı tartışılır bir havaya sokması bundan ibaret.

O yüzden değişmek isteyen insanların lafla sözle değişemeyecekleri ve önce kendi tabanlarını değiştirmeleri daha sonra da değiştiklerini uygulanabilir hale getirmeleridir; tüm bunları yaparkende yaşam şekilleriyle siyasi ideolojileri birbirine karıştırmamak gerekiyor, karıştırılsa dahi yaşam şekillerinde ve siyasi ideolojilerinde halk ortak olarak sadece delicesine özgürlük istiyor; bu talebe kulak veren siyasi partide kazanıyor.

Kendini 2002 yılından sonra demokratikleştiren dindarların, çağdaş laikperestliklerle ayrıldığı nokta tam da burası; bir tarafta önce kendinde ve sonra çevresinde büyük değişim yaratan insanları görüyorsunuz, bir tarafta da daha hala aynı yerde saymaya çalışan sözüm ona çağdaş laikperestleri görüyorsunuz.

Kendisini çağdaş laikperestler olarak tanımlayan insanların bile özgürlükten ne anladıklarını bilmediğimiz bir ülkede ve “gerici” diye tanımladığımız dindar insanlarında o çağdaş laikperestlerden kat kat gelişmiş oldukları o aynı ülkede yaşıyoruz.

Bu çelişki paradoksu ne kadar devam eder bilmiyorum ama, bu çekişmenin sonunda AKP kazanıyor; onu biliyorum.

Gerisini yorumlamak size kalmış.

 

E – mail: ekingun@gmail.com

Twitter: http://twitter.com/ekingunhx

Devamını Oku

Noel...

Salı ve Cumartesi günleri yazmaya başladıktan sonra yazı tarihim bugünde yeni yılı işaret etti ve mecburen yeni yılda millet dışarıda eğlenirken ben yazının başında bu satırları okuyanların kafasını ütüleyeceğim.

Bugüne kadar yeni yılla aramın pek iyi olmadığını söyleyebilirim; iyi temennilerle başlayan bir yeni yılı küfrederek uğurlarız ve gelecek yıla eski yıl gibi geçmemesi için hep dua ederiz; bu fiks bir şekilde hep böyle devam eder durur.

Birkaç yıldan beri gözlemlemeye çalışıyorum ve gözlemlerim sonucunda nasıl eski bayramlar yoksa eski yılbaşlarının da olmadığını görüyorum; yılbaşını cazibeli kılan en büyük argümanlar büyük otellerde, diskolarda ya da kafe gibi mekanlarda özel olarak hazırlanan eğlenceler.

Bizim milliyetçi, ulusalcı, sosyalist dediğimiz insanlarda böylesine vahşi kapitalizm olan yerlere de paralarını yeterince iyi harcıyorlar ama, meydanlarda siyasi ideolojilerinin haklarını veriyorlar ne de olsa onlar; ya milliyetçi, ya ulusalcı, ya da sosyalist. ( Küfürlerinizi posta adresime yollayabilirsiniz. )

Ben bu yılbaşı günlerinde en çok edilen dileklere bakarım; çünkü edilen her dilek insanda olmayan birşeyi yahut yaşadığı toplumda kendince olmayan bir sistemi, duyguyu barındırır.

Örnek verecek olursak; bir siyasetçi ya barış ya da demokrasi diler, bazılarıda vatanın birliğini ve bütünlüğü, bir aşık sevgilisiyle birlikte kuracağı mutlu yuvanın hayalini diler, bir balıkçı denizlerde balık avlamayı hobi haline getirip bundan para kazanmayı diler, yahut bir öğretmen öğrettiklerinin öğrenciler tarafından çabuk kavranılmasını diler.

Elbette ki bunların içinde ortak olarak dilenen dileklerde mevcut; hepimiz para, sağlık, huzur, mutluluk, sevgi dileriz, dilememizden yola çıkılacağı gibi çünkü hiçbirimizde bu saydıklarımız yeterince yoktur, bir anlamda dileniriz.

Ve genellikle bu dileklerimiz tutmayınca gelecek seneye bel bağlamaya başlarız, insanın normal ömrü 150-160 yıl olması gerekirken tutmayan dileklerden yaklaşık bu sayıların yarısı oranda yaşarız ve ölürüz gider.

Mesela bu gibi günlerde dilek dilemeye ihtiyacı olmayan içki satan yerler, oteller, konserler, yılbaşı eğlencesi düzenleyen işletme sahibi kafeciler en rahat olanlarıdır; en iyisini onlar yapar ve sıradan bir günmüşçesine yukarıda dilenen dileklerin birçoğuna sahip olurlar.

Tabi birde yılbaşlarında şu çam ağaçları enteresan bir özelliğe sahiptirler ve bu günlerde bir çam ağacı ve yanında bir noel baba mutlaka bulunur; çam ağaçlarının bu özelliğini nereden aldıklarını tam olarak bilemiyorum ama, şöyle diyorlar:

Binlerce yıl önce, insanlar çam ağaçlarının sihirli olduğuna inanırlardı. Çünkü kış gelince tüm ağaçlar çıplak kalıp, yapraklarını dökerken, çam ağaçları yemyeşil kalmaya devam ederlerdi. Bu yüzden çam ağacını hayatın bir sembolü ve güneş ışığının, baharın yeniden geleceğinin bir işareti olarak gördüler. Ayrıca, Almanya'da Martin Luther, karlı bir kış gecesi evine dönerken, ağaç dallarının arasında ışıldayan yıldızları görmüş ve o kadar hoşuna gitmiş ki, evine gidince ailesine bunu anlatmış, ama kelimelerle anlatmanın yetmeyeceğine karar vermiş olacak ki, dışarı çıkıp küçük bir ağaç kesip gelmiş ve ağacı yanan mumlarla süslemiş. İşte ondan sonra bu bir gelenek olup çıkmış. Tüm dünyaya yayılmış. İngiltere'de Kraliçe Viktoria, Prens Albert ile evlendiği gün Winstor şatosunda bir yılbaşı çamı yapılmış. Daha sonra göçmenlerle Amerika'ya da bu gelenek taşınmış.“

E tabi işin hikayesi bu şekilde olunca mutlaka efsanesi de ortaya çıkıyor ve bu efsaneden dolayıdır ki bazı islam dininde olan insanların yılbaşlarına mesafeli yaklaştıklarını hepimiz biliyoruz; efsaneyi de şu şekilde özetleyebiliriz:

İsa'nın doğum gününde, tüm canlılar, bitkiler, herkes hediyeler getirmiş, zeytin ağacı zeytin, hurma ağacı hurma, elma ağacı elma vs. her ağaç kendi meyvesini getirmiş ama küçük çam ağacının getirecek hiçbir hediyesi yokmuş ve büyük ağaçlar onu göze görünmeyecek şekilde, arkaya itmişler. O zaman bir melek çam ağacına acımış ve bir grup yıldıza gelip çam ağacının dallarına konmaları için emir vermiş. Bebek İsa bu hoş görünümlü çam ağacını görünce, gülmüş ve onu kutsamış ve her yılbaşında, çam ağaçlarının her zaman çocukları memnun etmesi için ışıklarla donanmasını dilemiş.”

Durum böyle olunca Türkiye'de birazcık çam ağaçlarına soğuk bakılıyor ve eve alınmıyor, bunun kötülüğünü ya da iyiliğini tartışmayacağım; sonuçta kişinin kendi tercihidir, bu konudan ötürü pek fazla vakit kaybetmeye gerek yok.

Ben kendi adıma yılbaşlarını ayrı bir şekilde seviyorum ve kutlamaktan ziyade önemsiyorum; çünkü böyle bir kültürün Türkiye'ye yerleşmesi yakınımızdaki ama, unuttuğumuz insanları aramamıza ve iyi dileklerle onları sevindirmemize yarıyor, en azından ben kendim aramaktan ve aranmaktan mutluluk duyuyorum.

Bayramların da amaçları sayılırken en büyük amacının birlik ve dayanışma olduğunun sayılması, yılbaşlarını da bu açıdan değerlendirecek olursak aradaki uçurumu kapattırıyor, tabi bu yazdıklarıma karşı çıkanlar olacaktır; hatta bana kalırsa unuttuklarımıza ve sevdiklerimize hergün elimizden geldiğince en güzel dilekleri dilememiz en makul olanı ama, vahşi kapitalizm sanırım buna da bir sınır koyuyor.

Kapitalizmin olupta pragmatizmin olmamasını düşünmeyerekten gazetelerin yeni yılın ilk günlerindeki baskıları da, bir önceki yılda neler olduğuna ilişkin oluyor ve geçmişe lanet ederken, geçmişi unutmaya çalışırken hatta yeni yıla en güzel dileklerle girmişken eskiyi hatırlıyoruz; hal böyle olunca da yeni yılın ilk gününden itibaren geçmiş halimize ve rutinliğimize devam ediyoruz.

Bizde pek fazla birşey değişmiyor; yıllar geçip giderken özümüzü birtakım makyajlarla saklayarak yolumuza devam ediyoruz; yılın rakamları değişirken bizde tek değişen özelliğin fiziksel olduğunu unutarak ve sanki değiştiğimizi zannederek.

Ama bana sorarsanız işin bu kısmı bile zevkli oluyor, en azından en olumlu değişimleri bile kendimize almak istiyoruz, bunun için de mücadele etmeye çalışıyoruz; ettiğimiz dileklerin bile yukarıda yazdığım gibi bizdeki eksiklikten olduğunu sayarsak her yeni yılda ettiğimiz aynı dilekler bile değişmediğimizin en büyük göstergesi oluyor.

Bu kadar ukalaca yazdığıma bakmasanız iyi ederseniz; çünkü bu dilekleri bende ediyorum, bende gidip eğleniyorum, bende içkimi içiyorum çünkü, hayata bir defa geliyorum ve yalandan da olsa bir günde eğlenmek, kafamı dağıtmak hoşuma gidiyor.

Dileğim ne diye soracak olursanız eğer; bugüne kadar yaklaşık üç senede bu köşede siyaset yazıyorsam tek birşey dileyeceğim ve bu dileğimin de anlamı bana kalırsa çok büyük:

2011 yılında ve gelecek yıllarda liberallerle sosyalistler aynı masaya oturma cürreti ve olgunluğu göstersinler.”

Happy new year !

 

E – mail: ekingun@gmail.com

Twitter: http://twitter.com/ekingunhx

Devamını Oku

Sol Üzerine İki Örnek...

Bir,

Haftasonu Ankara'da olduğumdan dolayı şehrin sokaklarında epey bir turlama şansına sahip oldum.

Ankara soğuktu; şehrin soğukluğu insanların yüzüne vurmuş, sanki soğuk bir zıpkın gibi insanlara saplanıyordu.

Ankara'yı oldum olası sevmem; pek bir sevilecek yanınıda bulamadım şu güne dek; devletin bürokratik işlerinin orada geçerli olmasından mıdır nedir, bu kasvetli hava insanların yüzünüde mahkeme duvarına çevirmiş; gülen bir kimse göremedim sokaklarda.

Bu yüzden yürümelerimde epeyce zevksiz geçti, zevksiz geçtiğini düşünürken sokakta, en azından ne iyi ne kötü bakımdan değerlendirmeyecek olursak nötr geçtiğini de söyleyebilirdim; ta ki Güvenpark'ın orada küçük bir kızın metronun önünden geçen insanlarla konuşmalarını işitene dek.

Güvenpark'ın karşısından gelirken sesler kulağıma takıldı ve bu sese doğru yürümeye başladım; küçük bir kızın sesi olduğunu duyunca koşar adımlarla oraya doğru gittim.

Bu küçük kızın üzerini görünce içim acıdı doğrusu; okul üniforması ile insanlardan para istiyordu.

Okul üniformasının eskimişliği yahut bir yırtıklığı yoktu ama, o kadar da güzel bir üniforma değildi; tahminim okuldan çıktıktan sonra bu küçük kız oraya gelmişti.

Oradan geçen insanlardan okul harçlığı istiyordu; oldum olası pek sokaklarda para isteyen insanlara rağbet etmem, genellikle para verecek olursam da sokaklarda bir enstrüman çalan kişilere para veririm; emeklerinin karşılığı olarak.

Yalnız vicdan dediğimiz o soyutla somut duygu arasındaki his içimi acıttı; sanki o küçük kızın gerçekten bu paraya ihtiyacı varmış gibi hissettim; vardı ya da yoktu ama, o an içinde bulunduğum ruh hali böyleydi.

Sokaklarda oturan, önüne bir kağıt parçası koyan insanlara karşı toplum olarak gösterdiğimiz maddi ve manevi hassasiyet duygusunun bu küçük kıza gösterilmediğini gözlemledim ve insanların kendi okul anılarını unutarak bu kızın sözlerine kulak vermeden geçip gittiklerini gördüm.

O an elimde sigara vardı, bir elimle sigaramı tutarken diğer elimle ceplerimi karıştırdığımda bozukluğumun olmadığını farkettim ve bende o küçük kızın olduğu yerden geçmeyerek başka yerden yoluma devam etmek zorunda kaldım; içim titreyerek.

Açıkçası o kızın doğru söyleyip söylemediğini bilemem; inanacak yahut inanmayacak kadar ayrıntılı düşünmeye de gerek olmadığını düşünüyorum ama, toplumun sosyolojik ve ekonomik durumundan yola çıkacak olursak okul harçlıklarının dahi çocuklara aileleri tarafından verilemediğinin bir gerçeklik payı olduğuna inanır oldum.

Çünkü istenilen bir para değildi, okul harçlığıydı ve bu sokak manzarası aslında Türkiye'nin kategorileşmeye yüz tutmuş acı bir versiyonuydu.

Halbuki birçok kişinin okul bittikten sonra asıl hayat başlayacak demesinden daha çok, o küçük kızın ve daha birçok küçük kızların - erkeklerin hayat mücadelesi çoktan başlamıştı ve hayatlarının en çetin geçtiği dönemi yaşıyorlardı.

Vaktim olsaydı ve vicdanım titremeseydi o kızla uzun uzun konuşmak isterdim ama, uzun uzun konuşurken de bu ülkenin içinde bulunduğu durumdan nefret etmek istemedim; hiç olmazsa bir tutam umutla yoluma devam edebilmek için.

İki,

Çok uzun zaman önce değildi; yakın bir zamanda o küçük Kürt kızını televizyonda görmüştüm ve şöyle diyordu:

Bizim kalemimiz mermi, kağıdımız ise bir şarapnel parçası.”

Bu olayın geçtiği yer Doğu'da bir köy ve savaşın en etkili olduğu zamanlardan biriydi; bu sözü söylerken o küçük Kürt kızı, mermileri yerden alarak söylüyor, şarapnel parçalarını da okul duvarının kenarından alarak söylüyordu.

Okula gelen öğretmenler en fazla bir ay dayanarak, köyü terkedip gidiyorlardı ve bu küçük Kürt kızı gibi niceleri eğitim görememekten ağlayan gözlerle yakınıyordu.

İşte o zaman neden bu ülkede ölmek yaşamaktan daha kutsal diye düşünür oldum; bunun mantıklı bir cevabını elbet bulamadım.

Yaklaşık 25 senedir devam eden bu anlamsız savaşta harcanan paralar eğitime harcansaydı eğer; bu ülkede yaşamak daha kutsal ve insanların ölmesinden daha anlamsız birşeyin olmayacağı da anlaşılmış olurdu.

Bu geçen 25 senenin hesabını elbette ki kimse tatmin edercesine veremeyecek ama, bundan sonrası için en azından bu küçük Kürt kızının okulunda şarkılar, türküler söyleyeceği bir hayat illa ki olacak.

Bin senede savaşılsa da sonunda barış olacak ve küçük Kürt kızlarıyla erkekleri üzerinde insan yaşarsa ancak toprak sayılabilecek olan bu ülkede mutlu mesut hayatlarına devam edecekler.

O küçük Kürt kızının da elinde tutacağı kalemle karalayacağı nice kağıtlar olacak; eğer ben yaşıyorsam umudum bunun içindir.

*

Hayatın hep bir dönemden sonra başlayacağı gerçeğini unutarak, hayatın içerisinde varolduğumuzu bilerek ve insanları öldürerek değil yaşatarak barışa gideceğimizi düşünerek bu işi birlikte başaracağız.

Birlikte başaracağımız bu iş; Ankara'daki o küçük kızla, Doğu'daki o küçük Kürt kızının birlikte söyleyeceği şarkılar, türküler olan bir ülke yaratabilmek.

Sol mu?

- Sol, çetin hayat mücadelesine daha doğar doğmaz başlamış olan bu iki örneğin çocuklarının hayata kazandırmasıyla başarılı olur.

Herkesin saçma sapan herşeye maydanoz olduğu bir dönemde sol, unutulan bu iki kızın yaşam mücadelesine yönelmeli ve mücadeleyi başarıyla tamamlamalıdır.

Çıkış noktası budur.

 

E – mail: ekingun@gmail.com

Twitter: http://twitter.com/ekingunhx

Devamını Oku

Kirlendikçe Aydınlanıyoruz...

Aslında hepimiz kirliymişiz, zamanında kirlenmişiz.

Ne zaman ki soğuk olmadan sıcağın olmayacağını, yok olmadan varın olmayacağını kavradığımız gibi aydınlığa çıkmadan da kirlendiğimizi kavrayamadık; ne var ki aydınlığa çıkar yolda yürümemiz ne kadar çok kirlendiğimizi ortaya çıkardı.

Cumhuriyetin kuruluş felsefesinden bu yana ve daha hala devam eden ağır aksak reformların yanısıra kendi iç dünyamızı algılayamamış olmamız bizi kirletti, kirlendikçe kulaklarımızı tıkadık, kirlendikçe tabularımızı pekiştirir olduk.

Olduk olmasına ama içimde öyle bir umut var ki Türkiye aydınlığa çıkıyor; aydınlığa çıkarken de bu ülkenin ne kadar kirlendiği gün ışığında daha çok gözüküyor, gözüktükçe kendimizi ve kendimizle beraber ülkeyi nasıl temizleriz diye hesaplar yapıp duruyoruz.

Bakın işte, Türkiye'de yaklaşık 20 yıl öncesinde “Kürt” demek bile suçken ama, Kürtler faili meçhul cinayetlere kurban giderlerken bugün demokratik özerkliği tartışır duruma geldik; tartışmanın tam ortasında bile bazılarının daha hala kendilerini milliyetçi damarla kirletmesi bile bu aydınlığın ortasında pek bir önem arzetmiyor.

Genelkurmay'ın iki dille ilgili e - muhtırası bile ortamı kirletirken artık orduya karşı aydınlık bir ses yükseliyor; sivil siyasetin ortasından çıkan bu aydınlık ses, Genelkurmay'a karşı suç duyurusuna kadar götürüyor sivil insanları.

Tam bataklığın ortasında en güzel baharın gelişini bile kutlayamazken, karanlığın ortasında bir mum bile yakamazken, gürültülü bir ortamda bile sessizce konuşamazken bugün Türkiye tam tersine dönüyor; baharı kutlamayı bırakın tüm mevsimleri kutluyor, karanlığın ortasına bir mum yakmayı bırakın en parlak ışıkları yakıyor, gürültülü ortamlarda sessizce konuşmayı bırakın küçük bir haksızlık karşısında gürültüyü kendisi oluşturuyor.

Bunlar oldukça her ne kadar kirden uzak kalmak istesekte böyle bir ortamda ne kadar çok kirlendiğimiz ve ne kadar çok bataklığa saplandığımız ortaya çıkıyor; çıktıkça kafamızı duvarlara vururcasına bir kıyamet kopuyor içimizde ama, yeşeren umutlarımız “cefasını ben çektim sefasını da ben çekeceğim” diye fısıldıyor kulağımıza.

Aydınlanırken kirlendiğimizi görmemizi biz sağlıyoruz; içerisinde yaşadığımız ve bu toprağı toprak yapan bu toplum sağlıyor; en güzel şarkılara eşlik ettiğimiz ve en fazla acıları üzerinde çektiğimiz bu toprak.

Ama öyle ki; aydınlandıkça kirlendiğimizi görmemiz bizi en güzel şarkılar söylemeye itiyor, hem de bu sefer bu şarkıların anti – tezi olan acılar olmadan; bir kerelik hayatın tadını çıkartarak bağırıp çağıra söylediğimiz şarkılar...

Bu ülkeyi ne kadar çok sevdiğimiz burada anlaşılıyor belki; kirlendikçe kirlendiğimizi anlamadan ama aydınlandıkça kirlendiğimizi anlayarak, en umutlu günlere doğru ulaşacağımızın taze hevesini yaşayarak.

Türkiye değişiyor; değiştikçe insanlar daha fazla dayanışma içerisinde, aynı gruplarda olmadan birlikte sokaklarda yürüyebiliyor, en küçük bir haksızlığa karşı “sen ben o” demeden sokağa aynı anda dökülebiliyor ve en önemlisi insan olmanın tadını yaşayarak, aydınlandıkça kirlerini temizliyor.

Sağ – Sol kavgalarına tutuşmadan, ortak değerin vicdanla belirlendiği yeni bir anlayışla Türkiye en güzel günlerine doğru gidiyor, aydınlanıyor; aydınlandıkça ne kadar çok kirlendiğini anlıyor, kirlendiğini anladıkça aydınlanma ile kirlenme arasında o ince çizginin aslında ne kadar kutupsal olduğunu ayırıyor.

Aslında bakmayın siz, Türkiye ötekileştiriliyor diyenlere; aydınlanmaya giden bu yolda hepimizin kirlendiğini gözlerimizle görebildiğimiz yerde, kirlenmeye devam edenlerle üzerindeki kirleri aydınlıkla temizleyenleri de görür bir haldeyiz ve işte şuan bu ayrımı yaşamakta Türkiye.

Üzerimizdeki bu kirleri aydınlıkla temizlemediğimiz, tartışılır bir ortamda kirlerimizi özgüvenle masaya dökmediğimiz sürece aydınlığa giden yolun bataklık olacağı kaçınılmaz bir gerçek oluşturuyor.

Türkiye üzerindeki kirleri aydınlamaya çalıştıkça gördüğü için bunda en büyük pay; ortamın bir tartışma havasına bürünmesinde... Öyle ki bu tartışma havası içerisindeki insanlar kirlendiklerini masaya dökmeden aydınlanmaya da devam edemeyecekler gibi gözüküyor ve tarih sahnesinden birer birer yok olacakları da kesin.

Değişen dünyada ve değişimin etkisinin Türkiye'ye bulaşmasında net bir sonuç var ki; o da insanın vahşi kapitalizm sebebiyle ulaşılmaz olmak istemesi ama, bunun sonucunda kirlerini aydınlatabilmek için de daha fazla göz önünde olmaları gerekiyor.

Bunun içinde bencilliklerimizi bir kenara koyup ortak dilimizi tutturarak en entelektüel çerçevede en aydınlanmacı konuları konuşarak vakti zamanında üzerimizde biriken kirleri atmamız lazım.

İşte yazı boyunca hep bahsettiğim Türkiye'de aydınlanmasını yaşadıkça kirlerinden ve kirliliklerinden kurtuluyor, kurtuldukça aydınlananlar ve kirli kalanlar diye kutuplanıyor, belki hiç kirlenmeden bu aydınlığa erişilmeyeceği düşünüldükçe “keşke” yerine “iyiki” leri basar oluyoruz.

Tartışacak olduğumuz ve tartışacağımız durum ilerleyen günlerde bu olacak bence.

Hiç olmazsa aydınlanarak kirlerinden arınacağımız bir ülke ve kir olmadan aydınlık kavramını öğrenemeyeceğimizi anladığımız bir gelecek bekliyor bizi.

Bazılarının aksine ben bu yüzden umutluyum.

Şimdiyi başararak geleceği kendimce inşa ettiğim için...

E – mail: ekingun@gmail.com

Twitter: http://twitter.com/ekingunhx

Devamını Oku

SAĞduyulaşan Türkiye...

Öyle sanılanın aksine CHP kurultayını felan yazmayacağım, bir genel başkanın 41 başlık altında konuşupta “Kürt” demeyişini köşeme taşıyarak boşuna laf ebeliği yapmak istemem.

Özellikle kendisini bez afişlerle “Che Kemal” zannetmesini konu ederek büyük devrimcilere haksızlık ettiğini köşeme taşıyarak bu haksızlığa ortak olmak hiç istemem.

Bazı arkadaşlar bizi CHP düşmanı belleyeceklerdir ama, kusura bakmayında AKP'nin karşısında adamakıllı bir muhalefet olmaması AKP'yi rakipsiz bırakarak kendisinin sağ politikalar icra etmesini sağlıyor.

Bugüne kadar AKP'nin sağ bir parti olması ama, sol politikaları aratmayacak şekilde siyasetini üretmesi karşısındaki muhalefetten kaynaklı değil, toplumun bunu istediğinden kaynaklıydı.

Bu da AKP'yi hiç istemesede ve hatta bazı demokratik makyajları içinde barındırsada sol politikalar ve sol söylemler söylemeye itti; çünkü toplum, sistem yüzünden mağdurdu ve yenilik istiyordu.

Türkiye'de bugüne dek alışık olduğumuz şekilde, hep sağ partiler iktidara geldi ve ülkeyi hep sağ partiler yönetti, sol (güya) iktidara geldiyse bile hep koalisyon şeklinde geldi ve sağ ile solun en çok karşı karşıya geldiği zamanlar olarak akıllarda kaldı.

Türkiye'de hiç sol parti meclise girmedi mi diye soracak olursanız, elbette ki girdi... Bu da 1965 yılında TİP'in meclise 15 milletvekili sokmasıydı, TİP'in yaptıklarından rahatsız olan kuvvetli sağ onu pasifize ederek tarihin karanlık sularına gömmesini bildi.

2010'un Türkiye'sini yaşadığımız zamanlarda artık sağ ile solun bir anlamının kalmadığını görüyoruz; AKP'nin sağ bir parti olması ama, solun üreteceği politikaları çatpatta olsa kendi üretmesi bu ayrımın ortadan kalkmasının en büyük işareti.

Keza Türkiye'deki sol; ulusalcılığa doğru kayarken, özgürlükçü solcuların mücadelesini burada değerli buluyorum ve de destekliyorum ama, bu desteği kendilerine göstermem tamamen onların demokrat anlayışından ve mağduriyet üzerine politika üretmesinden kaynaklanıyor.

Çünkü hem Türkiye'de hem de dünyada demokrat ve anti – demokratlık, sağ – sol kavramının yerini almış durumda, bu da sol ile sağın yeniden tanımlanması demek oluyor.

Her ne kadar işçi kavramının bittiğini söylesekte dünyadaki grev oranlarına baktığımızda bu kavramın bile sürdüğünü, her ne kadar kapitalizmin olmadığını söylesekte dünyanın çoğu ülkesinde bunun hayli boyutta devam ettiğini görebiliyoruz.

Kısaca sağ ile sol var ama, bunların kelime anlamı toplum nezdinde sosyolojik olarak bişey ifade etmiyor, insanlar grevlerini yahut eylemlerini yaparken mağdur kimliklerinden dolayı eylem yapıyor ve sistem kurbanı oldukları için eylem yapıyor; bu eylemleri yaparkende vahşi kapitalizmin sebep olmasından dolayı yapıyor.

Kavramların birbirine karıştığı bir dünyada sağ dipdiri ayakta dururken sol kendini yeniden tanımlamaya uğraşıyor ama, henüz bu tanım tamamlanmış değil.

Bugün Türkiye'deki özgürlükçü sol kavramına baktığımızda liberal kesimle çok bir farkları olmadığını görüyoruz, klasikleşen solun yanında özgürlükçü solun bu farkları edinmesinde bana kalırsa çok büyük bir fayda var.

Çünkü sağ bir parti liberal politikalar icra ederken solun bunları muhalefette denetleme pozisyonu olması gerekiyor, bu pozisyonu edinirken de sağ bir iktidara tamamen karşı çıkarak değil, onun kapitalizmle insanları ezdiği boyutta o insanların yanında durarak bunu denetlemesi ve farklı bir proje ortaya koyması lazım.

Ama baktığımız zaman ne yazık ki Türkiye'de AKP ile CHP arasına sıkışmış bir düzlemde siyasi salvoların masa tenisi hızında ilerlediğini görüyoruz, bazen top o tarafa düşüyor, bazen de bu tarafa ama, sonuç olarak ikili bir alternatiften bahsediyoruz; buna alternatif denebilirse...

Canım memleketimin sağı hep oynar pozisyonda iken, sağ hep hareketli iken ve sağ politikalarını icra edebiliyor iken solun ulusalcılıkla birlikte politika yapması sağı daha fazla güçlendiriyor ve sağın politikalarını daha rahat icra etmesine olanak sağlıyor.

O yüzden yazının başında dediğim gibi CHP'nin şuanki pozisyonuna baktığımızda AKP'ye toplumsal sol politikalar yaptıracak zorunluluğu veremeyecek halde olduğunu görüyoruz ve AKP'nin daha fazla sağa kaymasına imkan verecek olanaklar sağladığını görüyoruz.

AKP iyi ya da kötü kendisini sekiz senede kanıtlayan bir parti olarak en sağ politikaları üretse dahi toplumun yeni bir ev bulmadan eski evinden çıkmayacağı misaline dayanarak AKP'yi tercih edeceğini söylesek çokta yalan olmaz.

Çünkü, yalanda olsa doğruda olsa demokratik makyajları içinde barındıran ve ehven – i şer durumda olan bir AKP piyasada hakim ve onu karşısında denetleyecek demokrat, özgürlükçü bir CHP piyasada yok.

En azından DSİP, EDP, HAK – PAR gibi partiler varda bir nebze AKP'nin politikalarından nefes alabiliyoruz, onun dışında al gülüm ver gülüm şekline dönen ve ortak dili tutturamayan bir siyaset hakim ülkenin üst kısmında.

Elbette bu topluma bu şekilde yansımıyor, halk ne olursa olsun özgürleşmek istiyor ve sistem tarafından ezilmek istemiyor ve tüm bunların toplamında değişim istiyor; o yüzden sanılanın aksine AKP hep bir adım önde.

Zannetmeyin ki o bir sistem partisi değil yahut özgürlükçü bir parti; sadece karşısında onu denetleyen bir parti olmadığı için o öyle gözüküyor ve halk AKP'yi bu bakımdan yeterince denetlediği için ona sol politikalar üretmesini sağlıyor.

Ama bakmayın siz, her ne kadar dünyada politika demokrat ve anti – demokrat temelli anlayışa döndüysede Türkiye'nin öyle ya da böyle SOLduyusunu tazelemek gerekecektir.

Bu tazelenmede kanımca yakın bir gelecekte olacaktır.

E – mail: ekingun@gmail.com 

Twitter: http://twitter.com/ekingunhx

 

Devamını Oku
}