Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

YALNIZ ÇOCUK
Kendimi nasıl da onun içine atmıştım/Şimdi onu nasıl içimden atarım.

Sigarası ağzında, elinde kehribar tespihi kararsız adımlarla yürüyordu. Gürcü kapı durağını geçip yönünü kuyumcular caddesine çevirdi. Düşünceli ve dertli olduğu her halinden belliydi. Yapmayı düşündükleri için adım atıp atmamanın kararsızlığını yaşıyordu. Aklı ve kalbi arasında sıkışıp kalmıştı. Ruhundaki gelgitlere kapılmaktan sıkılmış ve dalgalarla boğuşmaktan yorulmuştu. Daha fazla ileri gitmek istemedi. Geldiği yönden hızlı adımlarla geri döndü.
Anahtarı çevirip evin kapısını açtı. Ayakkabılarını kapının eşiğine bağladı. Telefonun ışığıyla salona geçti. Kendini zar zor deri kaplı mor koltuğa fırlattı. Gözleri tavanda birkaç defa derin nefes alıp verdi. Sanki bir şey boğazını sıkıp göğsünü daraltıyordu. Dayanamadı, kalkıp ışığı açtı. 23.44’u gösteren duvar saatinin karşısındaki ceviz ağacından yapılma kitaplığa yürüdü. Sonra elini uzatıp üst raflardan rastgele bir kitap aldı. Kendisini boğmaya çalışan muammalardan bir sayfanın öksüz çocuklarına sığınmayı adet etmişti. Çoğu zaman ne aradığını bilmeden sayfaları çevirse de daha doğrusu karıştırsa da kitabın bağrından kopan koku ruhunu hoşnut etmeye yetiyordu.
Yorulmuş gözleri, pes edecekmişçesine kepenkleri indirip ayrılmak istiyordu. Mutfağa geçip çay yada kahve yapmayı düşündü. Fakat bunu yapmadı. Gömleğinin cebinden gözlüklerini çıkardı. Kitap ilk sayfadan itibaren zamanı bükmeye başladı. Uzun zamandan beri okumaya bu kadar konsantre olamamıştı. “Tüm öyküler belki de tek bir hikayedir. Tıpkı sarı çiçekli bayaz çileğin hikâyesi gibi.” dedi kendine.
Kendisi olmak uğruna yalnızlığı tercih ettiği için hemcinsleri tarafından dışlanmış bir martının şahidi olmuştu gerileyen gecede. Şartlara teslim olmayan, doğru bildiğini de kesinlikle okuyan Jonathan’ dan oldukça etkilenmişti. Kendine “Jon kadar- öyle ya arkadaşları ona Jon diyorlardı- tehlikeli bir seçim yapmalı mıyım?” diye sordu. “İçimdeki sesi dinlersem sonradan pişman olur muyum? Olmam herhalde. Ama yok, bir hikaye ile hareket edemem ben. Bu akıllıca olmaz.”
Verdiği kararı hızlıca değiştirdi. Psikolojisi de aldığı zıt kararları farklı mantıki düzlemler kullanarak meşrulaştırdı. Az önce, evet sen martı Jon gibi hareket etmelisin kararını mantıklaştıran aklı şimdi de bir hikaye ile hareket edilmez kararını da mantıklaştırdı. Bulmak istediği çözümler birer düğüme dönüştü. Kurtulmak ve tutunmak arasındaki doğru bağı kurmaktan aciz olduğu için kendinden utanç duydu.
Gözü alt raftaki yeşil poşete takıldığında şimdiye dek neden dikkatinin hiç çekilmediğini düşündü. İçinde ne olduğunu, nerden aldığını da hatırlamıyordu. Diğer gecelerden farklı bir gecesi olduğu artık gün yüzüne çıkmıştı. Merakla poşeti açtığında kendini bir kervanda buldu. Şalvarını ve cübbesini dikkatle incelerken deveci, kabileler arasında savaş çıktığını bu yüzden hem gece hem gündüz yol alacaklarını duyurdu. Zahmet herkes için aynı olduğunda onun için de exstrem bir durum yoktu ve olamazdı.
Üç gün sonra vahayı gördüğünde şaşırdı. Yüzlerce kuyu ve binlerce hurma ağacını göreceğini hiç tahmin etmemişti. Daha küçük ve şirin bir yer bekliyordu. Çadırlar arasında yürürken gözleri çay içebileceği bir yer aradı. Bulamayınca demliğini doldurmak için kuyuya yöneldi. Kendi çayını pekala kendisi demleyebilirdi. Su çekmek için kuyuya iyice yaklaştığında vahanın en yaşlı sakini, kuyunun dibine oturmuş kalabalığa rüzgara dönüşen bir çobandan bahsediyordu.
“Çoban, ‘Kör olmadan güneşe bakabilmem için ortalığı tozla sar’ dedi rüzgara. Çünkü genç güneşle konuşmak istiyordu.” dedi yaşlı adam. “Rüzgar her zamankinden daha güçlü esmeye başlayınca fırtına başladı. Hayvanlar iplerinden kurtuldu. Ve insanlar sürüklenmemek için birbirine sarıldı.”
“Çoban güneşe, ‘rüzgara dönüşmeme yardım etmelisin, ışığıyla bizi aydınlatan sen bunu yapmak zorundasın’ dedi. ‘Evren benim yaratılanların en aydını olduğumu bilir. Ama en bilgini olmadığımı herkes çoooook iyi bilir. ’ diye yanıtladı delikanlıyı güneş. ‘Ele el açacağına evreni ve kaderini yazan El’e el aç.’ dedi güneş. Genç dizlerinin üzerine otururken çıkmaz sokaklarda buldu kendini. Güneşin karşısında kendini mahçup hissetti. Ne yapması gerektiğini düşündü. Nihayetinde genç, güneşi dinleyip her şeyi yazan El ile konuşmanın zamanı geldiğine karar verdi. Ellerini semaya açtı. Ve içten içe yakardı. Nedamet duygusu aklını ve kalbini esir almıştı. Delikanlı ‘Sen O’nun bir aynası mısın’ diye sordu güneşe”
Yaşlı adam sohbetini bitirdiğinde yemekler yenilip çaylar içildi. Kalabalığın arasında oturan genç yaşlı adamın dikkatini çekti. Onu daha önce buralarda hiç görmemişti. Ve üstelik dertli birisine benziyordu. Geceyi geçirmesi için yabancıyı çadırına davet etti. Genç, zahmet vermemek için teklifi geri çevirdi. “Geleneklerimiz ve dinimiz misafiri ağırlamayı emreder. Peygamberin sünnetine uymak zorundayız.” Diye ekledi yaşlı adam.
Gece ilerlerken sohbet iyice koyulaştı. Yaşlı adamın misafirini uyutmaya niyeti yoktu. Genç adam uykusunun kaçması için kendine bir bardak demli çay doldurdu. Kafasında gezen soruları yaşlı adama sormak istiyordu. Fakat suallerinin saygısızlık olup olmayacağı konusunda tereddütleri vardı. Bilmeden geldiği bir diyarda uyması gereken her gelenekten haberdar olmadığı için rahat davranma lüksü yoktu.
Sonunda çok utanıp biraz da sıkılalarak yaşlı adama aşkı sormaya karar verdi. Yaşlı adam yeni bir sigara yakarken genç adam onun ağzında yeşerip düşecek kelimeleri bekledi. “Çoban Fatıma’ya ‘Benim karım olmanı istiyorum. Seni seviyorum.’ dedi. Genç kız testiyi taşırdı. Fatıma başını eğip dudağını ısırdı. Çoban genç kıza hikayesini anlattı. Genç kız ‘Doğru okuduğun işaretler getirdiler seni’ diye cevap verdi.”
“Peki sonra.” “Sonra, ‘Ben gidiyorum’ dedi Fatıma’ya çoban. ‘Ama geri döneceğim. Seni seviyorum. Çünkü bütün yaşadıklarım sana ulaşmam için yol gösterdi’ dedi. ‘İnsan sevdiği için sever. Aşkın hiçbir gerekçesi yoktur.’ Diye cevap verdi Fatima.” “‘Geri döneceğim’ dedi bir kez daha delikanlı. ‘Babam bir gün gitti daha sonra anneme geri döndü ve ne zaman gitse geri dönüyor’ dedi. Delikanlı genç kızı çadırının kapısına kadar götürdü. ‘Mektup’ dedi genç kız. ‘Ben senin Menkıbenin bir parçasıysam bir gün geri döneceksin.’” “Genç kız doğru kelimeleri doğru zamanda kullandığı için çoban kesinlikle çok şanslı.” Dedi genç adam. Yaşlı adam duygulanmıştı. Kelimeler ağzından düğümlenerek çıkarken harfleri titrek mum ışığında canlanıyordu.
“İşaretler” dedi yaşlı adam. “Doğru okunamazlarsa asıl ‘mektub’ hiçbir zaman anlaşılamaz. İşaretler yanlış anlaşıldığında doğru kelimeler hayatını kaybeder. Yanlış kelimeler ise hiçbir zaman hazineye götürmez. Doğru yaşamak için çok ince davranmak yetmez.”
Yaşlı adamı zevkle okurken sayfaları heyecanla çeviriyordu. Bazı cümleleri tekrar tekrar okuyor, sıralamaya dikkat etmeden geriye dönüp notlar alıyordu. Aklına takılan kelimelerin ve ayağını köstekleyen harflerin hayatına katmak istediği anlamı bulmak arzusundaydı. Bazen devecinin, bazen billururiye tüccarının, bazen de İngiliz kimyacının yerine koydu kendini. Fatıma’nın yerine düşündüğü zamanlar da yok değildi. Bekleyenlerin ve kaybedenlerin birbirini bulması için dua ederken duanın yönünü gösteren çoban yıldızına teşekkür etmeyi ihmal etmedi.
“İngiliz’in ‘Başarısızlığa uğrama korkusu şimdiye dek Büyük yapıt’a girişmeme hep engel oldu,’ sözleri doğru zaman ve mekânda söylenmiş sözler. Her şeye rağmen geç kalmış da sayılmam. ‘Kitaplar tıpkı kervanlar gibidir’ sözü onu bir kez daha haklı çıkardı. Yaşamın amacı doğru zamanda doğru yerde durmaksa tekrar yola mı düşmeli…” diye sordu.
Yolculukta tanıştığı herkese teşekkür ederek kervanla vedalaştı. Gecenin karanlığında ve dolunayın şahitliğinde bir avuç kum alıp eline tüm gücüyle avucunda sıktı. Kum taneleri parmaklarının arasında kayarak yere düştü. Kar taneleri ‘simyacı’ yazdığında çöl canlanıp yeşerdi. Güller açıp bülbüller öttü. Çilekler kırmızıya boyanırken aşk güllere büründü.
Kabartmalı harflerle üzerinde “Simyacı” yazan kitabı yeşil poşetine sardı tekrar. Kum saatini sakladığı yerden çıkarıp ters çevirdi. Kum saati küçücük saniyeleriyle çölü denize, denizi çöle döktü. Usulca geceyi gündüzün, gündüzü de gecenin içine sakladı.
Bu yolculuktan sonra toplumdan hızlı bir kopuş yaşadı. Dış dünyadan kendi özüne yürüdü. Belki dalgalar beni kıyıya vuracak ama yüzmekten vazgeçmeyeceğim.” dedi kendine. Kelimeleri arındırmanın kendini arındırmak olduğunu anlayan bir öykücü olmak için güneş doğmadan çantasını topladı.
“Hayatta bazı seçimler vardır ki bu seçimi yapmak herhangi bir tercihte bulunmaktan çok daha derin ve karmaşıktır.” Dedi deveci. “Karışmak ve karıştırmaktan korkanların bir hikayesi olmayacağını unutmayacağım.” Dedi deveciye. Demliği doldurup ocağa çay suyu koyarken misafiri olduğu yaşlı adamın “Romansı Kopuş” sözleri demini aldı.

Devamını Oku

Çay ve limon

ÇAY VE LİMON
Ne bekleyen bilir beklediğini/ Ne bekletilen bilir bekletildiğini
Ayak izlerini örten kar taneleri eşliğinde hızlı adımlarla yürüyordu. Sabahtan beri o kadar yürümüştü ki ayaklarında derman kalmamıştı. Ayakkabıları su çekmiş, çorapları ayaklarına yapışmıştı. Kendince esen rüzgar yüzünü defalarca tokatlamıştı. Kızarmış yanakları bu yüzden gerginleşmiş, yüzüne yapışmıştı. Kirpikleri ve sakalları kar tanelerini köklerinde misafir ağırlamıştı. Morarmış dudakları sıcak bir çay bardağını ağırlamak isterken dişleri birbirine vuruyordu.
Bir kahvede sıcak bir çay içerse kendine geleceğini düşündü. Gözleri bir kahvehane ararken elini eskimiş kabanının cebine attı. Parmakları cebinde beş kuruştan fazlasını bulamadı. Boş elleri, girdikleri kapıdan sessiiiizce dışarı çıkarken mahçup ve yalnızdı.
Hiç olmazsa biraz ısınırım deyip karşısına çıkan beşinci sıradaki kahvehanenin kapısını itekleyip içeri girdi. Boş elleriyle kapıyı açmak içinden gelmemişti. Harıl harıl yanan sobanın yanı başındaki masada yer olmayınca yan masaya oturdu. Sırtını sandalyeye dayayıp ayaklarını uzattı. Deriiin bir nefes aldı. Kahvedeki tüm sigara dumanını da içine çekmişti. Diline yapışan tat midesini bulandırdı. Aldığı nefesi beş katıyla iade ederken damağındaki tat diline yapıştı. Çaycı, elinde demli bir bardak çay ile yaklaşıyordu. “Şimdi değil sonra içerim” deyip çaycıyı geri gönderdi. Çaycı istenilmeden geldiği için pişman olurken o çaycıyı gönderdiği için suçluluk ve utanç duydu.
Yorgun gözleri sıvası dökülmüş duvarlarda anlamlar arıyordu. Antika duvar saatinin yükü kirpiklerine binmişti. Gözbebeği tüm renkleri birkaç saniye için söndürmeyi başarınca yere bıraktığı su bardağı büyük bir sesle param parça oldu. Parçalarından yüz kaç tanesi dünyanın yörüngesinden fırladı. Korkuyla gözlerini açıverdi. Ses dalgalaarı küçük desibellerde yankılanırken ortalıkta kırılan herhangi bir bardak görünmüyordu.
Otuz dakika sonra tekrar saate baktığında midesindeki ekşime geçmişti. Aceleyle botlarını çağırdı. Sandalyeyi iki dakika daha işgal etmek istemiyordu. Titreyen elleriyle ayakkabılarını ayağına geçirdi. Bağcıklarına üst üste düğümler attı. Yolda çözülmemeleri için attığı düğümlere kafasındaki düğümleri ekledi. Geniş paçalarını kafası karışık düğümlerin başına geçirirken bir güç kimse görmeden başını sola çevirdi.
Ocağa yakın bölümdeki kitaplık dikkatini çekti. Hafler sadece onun anlayacağı bir dilde kendisine seslendiler. Adımlarının yönünü kitaplığa çevirdi. Kahvehane sahibinin kendisini izlediğinden habersiz kitapları karıştırdı. Kederine terk edilmiş birkaç yüz kitabın memleketlerini değiştirdi. Alt rafta bir tarafta öylece tayinini bekleyen ince belli, esmer tenli kitab bütün dikkati üstüne çekti. Onu tanıdığında gözleri parladı, kalbi hızla çarptı. Uzun zamandan beri aradığı nasibini, aramadığı bir yerde bulacağını hiç beklememişti. Nasibini ürkek bir kuşmuşçasına eline aldı. Parmaklarını sayfaları arasında şefkatle gezdirdi. Kokusunu aşkla içine çekti. Elinden tutup götürmek istese de nasip şimdilik görmekten ve biraz da bakmaktan ibaretti. Tozlu rafı istemeden sevgilinin yüzüne çekti tekrar. En doğru ve en uygun yerin gözden ırak olduğuna kanaati tamdı.
Daha fazla oyalanmamak için botlarını sola çevirip yirmi beş küçük adım attı. Elleri kapının kolunu sıkıca tutup çevirdi. Kapı açılmamak için direndi. İçinden kapıya söylendi. İradesiz bir kapının bile karşısında direndiğini düşündü. Yaşlı gözleriyle kapıyı tekmelememek için kendini zor tuttu. Tekrar kapının sürgüsüne asıldı. Ama nafile. Az önce raflara yerleştirdiği kitapların kendisine güldüklerini düşündü. Arka taraftan “Oğlum” diye bir ses duyunca kapının yakasını bıraktı. Ayakkabıları sağ taraftan geriye hızlı bir dönüş yaptı. Harfler bir safa gelerek olanları anlamlandırmaya çalıştı.
En üst köşede yalnız başına kitap okuyan yaşlı adam, “Çay içmede bana eşlik eder misin?” diye sordu. Orada başka kimseler de vardı. Niye ben diye geçirdi içinden. Ardından çekip gitmeyi düşündü. Ama bu davranışı kendisine yakıştırmadı. Yaşlı adamın masasına on beşinci adımda vardı. Yan masadan bir sandalye çekip oturdu. Yaşlı adam teklifini kabul ettiği için teşekkür etti. Harfler sesini kaybedince çayına bir iki damla limon sıktı. Gözlerini bardağa dikti. Bir süre damlaların çaya rengini vermesini seyretti. “Denizde ne görüyorsun?” diye sordu yaşlı adam. Burnunu çekip, “Hiiiiç!” diye bir cevap verdi genç adam.
Verdiği cevap yaşlı adamın hiiiç hoşuna gitmedi. Amaçsız, umursamaz tavırları yan masadakilerin dikkatini çekti. Birisi, “Zamane çocukları işte böyle.” dedi. Hem zamandan hem de çocuklardan şikayetçiydi. “Büyüklere saygı kalmamış” diye devam etti. Genç adam cevap verme gereksinimi duymadı. Bardağı yudumlamak için ağzına götürtü ki bardak aniden kontrolden çıktı. Hızla bariyerlere çarptı. Kalbi kimsenin minnetini almamasını söyledi. Yaşlı adam çıraktan yeni bir çay istedi. Genç teşekkür edip içmeyeceğini söyledi.
“İhtiyarlıktan benim de ellerim titriyor.” Dedi yaşlı adam. “Sebeb farklı, sonuç aynı” diye gülerek cevap verdi genç. “O kitabı sana hediye etmek istiyorum evlat.” “Hangi kitabı?” “Alt rafın arkasına emanet ettiğin kitabı.” Demek ki ihtiyar olanları görmüştü. “Başka bir sefer geldiğimde kimse almasın diye oraya koymuştum.” “Sana o kitabı hediye etmek istiyorum.” Ellerinin bir bardağı kabul etmemesini düşünen genç adam “Olmaz, kabul edemem.” Dedi sadece. “Herkes senin kadar onu bilmez. Yapraklarına senden daha doğru şefkat da duymaz. Bir gün en sevdiğin bir sözü hediye edersen işte o zaman ödeşiriz.” dedi yaşlı adam. Bundan sonraki ısrarının yapmacık olduğuna kanaat getiren genç almamakta ısrar etmedi. Ayağa kalkıp kitaplığa yürüdü. Rafın arkasına bıraktığı hikâyeyi çıkarırken midesindeki yanma yeniden nüks etti.
Sağ eliyle yaşlı adama tozlu kitabı uzattı. Yaşlı adam bir bezle kederin bıraktığı tozları aldı. Sonra kurbanını masaya yatırdı. Ayaklarını sıkıca bağladı. Yönünü hürmetle kıbleye çevirdi. Usulca çekmecesinden siyah dolma kalemini çıkardı. Derindeeen bir besmele çekti. Kitabın içindeki tüm harfler korkuyla titremeye başladı. Huşu ile damlayan kırmızı mürekkep, saman kağıdını uzun zamandır beklediği sevgilisine kavuşturdu.
“Kar tanelerinin kendisine eşlik ettiği bir günde misafirim olan bu uykusuz gence sırrını aç” dedi yaşlı adam. Söylenilen her kelimeyi teker teker yazdı kalem. İtaat etmek her kalemin kaderiydi. Emanet yeni emanetçisine memnuniyetle teslim edildi. Yaşlı adam yavaş yavaş kanındaki troponin değerlerinin düştüğünü hissetti. Kapı, sürgüsüne “çekil” emrini verdi. Genç adam eşikten adımını attığında kar taneleri rüzgârın ağzından çıkıp derin bir “Hüüüüü” çektiler. Sonra da gidip havanın soğuk kulağında öylece saklandılar.
Kar sabahtan beri durmamış, şehirdeki tüm pislikleri geçici bir süre için örtmüştü. “Buz dağının gücü buzdansa eğer, o bir dağ olamaz” dedi harfler kar tanelerine. Kar taneleri “HÜÜÜÜÜ” dedi tekrar. Harfler “İlla HÜÜÜÜÜÜÜ” diye cevap verdi.
Önündeki üç düğmeyi ilikleyip kitabı sol koltuğunun altına koydu. Sağ elini açtı. Kar taneleri birbirine değmeden dikkatlice iniş yaptılar. Birbirlerinin aynısı gibi görünen bu tanelerin aslında ne kadar da farklı olduklarını düşündü. Aynı yöne baktıkları halde çölde denizi, denizde çölü görmek kadar farklı. Tıpkı insanlar gibiler dedi kitaptan dökülen harfler. Kar kelimeleri, yıldızlar gibi damadın başına üşüştü. ‘Her varlık kendisini seveni severse sevgi güçsüzleşmez mi’ diye sordu kendine genç adam. Herhangi bir cevaba yanaşmayan harflerden çıt bile çıkmamıştı gene.
Sonraki günlerde ayakları onu hep kahvehaneye getirdi. Saatlerce oturup sadece kitap okuyordu. Kahvedeki gürültü umurunda bile değildi. Herkes farklı şeylerden bahsediyordu. Kimisi aşktan, kimisi geçim derdinden, kimisi de gençliğinden... Herkesin dünyası farklı, diye düşündü. Yaşlılardan birisi, “Keşke gençliğim bir gün dönseydi de ihtiyarlığın başıma neler getirdiğini bir bir anlatsaydım.” diye şikayet ediyordu. Yolların kapalı olmasından şikayetçi olanlar da vardı. Bu konuşmaların hiçbiri umurunda değildi. Fakat yolların kapalı olmasına üzülmüştü. “Allah tüm yolda kalmışlara yardım etsin.” Dedi yan masaya. Bir cevap alamayınca tekrar kitabına konsantre oldu.
“Kitap okumak insanı insanlardan uzaklaştırmamalı” dedi yaşlı adam. Baran okuduğu kitaptan yavaşça başını kaldırdı. “İnsanlara bir şeyler anlattığınızda ‘Bana ne!’ diyebilirler. Ama kitaplar sizi sonuna kadar dinlerler. Üstelik kalbinizi kırmayı da bilmezler. Seni anlamıyorlarsa kapağını kapatırsın. Kimsenin de nazını çekmene gerek kalmaz.”
“İnsanlar seni anlamak zorunda değil. Bu yüzden insanlardan uzaklaşmamalısın. Kitaplar ise sen onları yargılarken onlar seni yargılayamadıkları için, sana hayır diyemedikleri için ve onları istediğin zaman arkana bakmadan terk edebildiğin için dostun kabul etmiş de olabilirsin ki bu dostluk değildir. Bu durum sana psikolojik bir üstünlük verdiğinde yanlış bir yola girmiş olursun. Ama kalp kırmama konusunda kesinlikle katılıyorum.” “Ama ben bu konuda size katılmıyorum hocam.” “Kitaplar seni yargılayamasa da kendini yargılamayı öğretirler. Gerçek bir dost gibi çelişkilerimi görmemi sağlıyorlar. Bu yüzden onlar benim dostum.” “İnsan öyle bir varlıktır ki kendi kusurlarını mantığınca örtebilir. Bazen kendinin avukatı olmayı seçebiliyorsun.” Diye yanıt verdi ihtiyar.
“Artık hukuk okumasam da savcı olmayı seçiyorum. Gaddar bir savcı gibi kendimi suçlayabiliyorum.” “Kimin kurallarına göre kendini yargılıyorsun? Tabi ki kendi kurallarına göre! Ne kadar tarafsız olabilirsin ki. Kimse seni eleştirmesin diye kendini çok fazla eleştirmen neyin ne kadarını çözebilir, merak ediyorum. Önemli olan teraziyi dengede tutmaktır. Kendine karşı acımasız olman, kendi içinde ayrı sorunlar barındırır.” “Kendimi arındırmaya çalışan birisi olarak eleştirilere açığım. Dediğiniz gibi de olabilir.”
Yaşlı adam, genç yolcunun bir kılavuza ihtiyacı olduğunu biliyordu. Yoksa tek başına kaybolmak, boğulmak ya da kendini sorularla boğmak zor değildi. Yıllaaaar önce onun yolu da bu kahvehaneden geçmişti. Baran’ın sorduğu sorular bir zamanlar onun da sorduğu suallerdi.
Ertesi gün tekrar geldiğinde yaşlı adam “Okulu neden terk ettiğini” sordu. Yaşlı adamın bu sorusu yıllar öncesine götürdü onu. İlk günleri hatırlamıştı. Ne kadar da canından bezmişti. Bir taraftan her şeyi bildiğini sanan hocalar, öbür tarafta yalakalık yapan öğrenciler... Yetiştiği kültürü gerilik gören anlayışlar… Olduğundan farklı görünmeye hevesli arkadaşlar... Abuk sabuk şaka yapanlar… Her şeye gülenler, her şeyi konuşanlar… Tek derdi eğlenmek olanlar... işi gücü fotokopi kuyruğunda beklemek olanlar... Kendini yalnız kalmış bir keçi gibi hissetmişti. Kalacak yeri olsa da gidecek yeri olmayan daha nice çaresiz sorular sormuştu kendine.
Yaşlı adam bardağın boş tarafına bakmasının kendisine acılar yaşattığından bahsetti. Bu demek değildi ki gidip eleştirdiği gibiler olmaya çalışsındı. Bazen kaçmanın doğru olan tercih olduğunu ama her zaman da doğru olmadığını unutmamasını söyledi. “Zaman boşuna yaratılmadı.” Dedi yaşlı adam. “Zaman, anların ve anıların hükümdarıdır.” Dedi genç.
“Konuşmamı neden ilk geldiğin zamanlar değil de bir yıl sonra yaptığımı düşünmelisin. Bazen adım atmak için suyun durulmasını beklemek lazım.” “Su bazen gürül gürül akar bazen de durur” dedi genç adam. “Akan suyun berrak, duran suyun ise kokacağını unutmamak lazım.” “Hem” dedi yaşlı adam, “Çok kitap okumak da bir yerden sonra insanları kirletir. Bu demek değil ki kitap okumayı bırakmalı.”
“Sadece kendi dünyanda yaşamamalısın. Sadece kendi doğrularında yaşayanlar çok geçmeden kendi yanlışlarında boğuldular. Hayatla yüzleşmek zorundasın. Unutma ki yaşam hayatın renklerinden yeni renkler çıkarmaktır. Yanlış olarak düşündüğün şeylerin düzelmesi için de mücadele etmelisin. Kaçmak bizim için kolay olduğu müddetçe her şey zorlaşır. Şimdi eskiden niye okumak istediğini düşün. Tamamen bir kariyer için miydi?” “Suçluları cezalandırmak için bu mesleği seçmiştim.” “O zaman şimdi kendini cezalandırmalısın. Çünkü sen üzerine düşeni yapmayan bir suçlusun. Sadece kariyer yapmayı düşünen bir egoistsin.”
Yaşlı adamın sözcük öbekleri üstünden ağır bir kitap gibi geçiyordu. İhtiyar adam usta hamlelerle çırağının dünyasını açmıştı. Çırağın da ustasına olan minnet ve muhabbeti kat kat artmıştı. Şimdiye dek kendini hiçbir insana bu kadar borçlu hissetmemişti.
Herkesten hızlı koşmaya çalışırken, her şeyi geride bırakıp geriye dönmek ders olmuştu. Ustasının “Hayatı doğru okumalı yoksa hayat hiç çekilmez.” Sözleri kulağında hep yankılandı. Okumak onun için artık kutsal amaç değil kullanışlı bir isviçre çakısı olmuştu.
Finaller bitip okullar ara verdiğinde, ilk iş uçağa atlayıp yaşlı adamı ziyarete gelmek oldu. Ustasına anlatacağı o kadar anısı birikmişti ki. Okuduğu kitaplardan, yazdığı öykülerden ve gezdiği yerlerden bahsetmek istiyordu. Aldığı yüksek notları söylemek için kalbi heyecanla çarpıyordu. Gittiği kursta yabancı olmadığı dili öğrenmeye başladığını ve daha birçok şey anlatmak için masasına oturacaktı ustasının. Sonra en güzel çayını demleyip ustasının bardağını dolduracaktı.
Yatsıya doğru kahvehanenin kapısına vardığında beklemediği kadar büyük bir kilitle karşılaştı. Yaşlı adamın bu saatte nerede olabileceğini düşünse de aklına herhangi bir yer gelmedi. Tozların esir aldığı ön camı koluyla temizleyip içeriye baktığında içerinin dışarıdan farklı olmadığını gördü. Masaların, kitapların üzerinde biriken tozlar daha da meraklandırdı. Korkusunu merakının içine saklamayı başararak adımlarını muhtarlığa çevirdi.
Muhtarlığa doğru adımlarken yaşlı adamın eski arkadaşlarından biri arkadan seslendi. Bazen beraber oturup uzun uzun sohbet ederlerdi. Yaşlı adama hiç hal hatır sormadan endişeyle kitab evinin neden kapalı olduğunu sordu. Yaşlı adam başını önüne eğerek “Allah rahmet etsin. Acı bir kaybımız oldu.” dedi. Başını ellerinin arasına alarak ağlamaya başladı. İhtiyara hediye edeceği “Öykü Köyü” isimli kitab koltuğunun altından kayıp yere düştü. “Keşke daha önceden gelseydim! Nasıl bu kadar vefasız olabildim.”diye sitem etti. “Evlat! Bir saniye sonrasını tahmin edemeyecek kadar aciz olduğumuzu unutmamalısın.”
Yaşlı adamın arkadaşı duvarın dibinde sızlayan dizlerinin üzerine oturup, “Kendisinden önce de karısı vefat etti. Hepimiz için acı kayıplar oldular. Ama ölümün planlarımızı bozduğu zamanlar yok değildir. Senin gibi akıllı birisinin bu gerçeklikleri daha iyi bilmesi lazım.” Dedi. Cebinden bir mektup çıkararak “Buraya geldiğinde bunu sana vermemi söylemişti.” dedi ihtiyar adam.
Baran oturduğu yerden mektubu gözyaşlarıyla açıp okumaya başladı. Yaşlı adam ona kahvehaneyi açmasını ve eğer kışın üşümüş bir kitap aşığı gelirse, cebinde de beş kuruşu yoksa açık olsundu, demişti. Ama bu sefer o kişinin aç olabileceğini ve ayakkabılarının da su çektiğini unutmamasını eklemişti. Acı çekenleri acı çekenler anlardı. “İnsan bir damla kan, on damla acı, biraz da kederdir değil mi. Bizim dostumuz biraz dertli olmalı evlat. İnsan yanacak kadar aciz olmadığı müddetçe ateş insanı yakacak kadar güçlü olmadı hiçbir zaman.”

 

Devamını Oku