Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Türkiye'de sağlığın geliştirilimesi

“İkinci Uluslararası Sağlığı Geliştirme ve Sağlık İletişimi Sempozyumu” 9-11 Nisan 2013 tarihlerinde İstanbul Grand Cevahir Hotelde yapıldı. Geçen sene birincisi de İstanbul’da icra edilen iki sempozyuma da katıldım. Tüm oturumları dikkatle takip ettim. Sempozyumları Sağlık Bakanlığı Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğü düzenlemektedir. (İlk sempozyum sırasında sağlığın  geliştirilmesi genel müdürlüğü daire başkanlığı şeklinde örgütlenmişti).

Destekleyici çevresel etkilerin yardımı olmaksızın salt bireyin sağlık eğitiminin tek başına yeterli olmadığı fikri olgunlaşınca “sağlığı geliştirme” kavramı tıp ve sağlık bilimleri alanında güncel bir tartışma alanı haline geldi. Sonunda daha sağlıklı bir evreye ulaşmak için birey ve toplumun sağlığın belirleyicileri üzerinde   kontrollerini arttırması ve  sorumluluk alması gerektiği  anlaşıldı. Sağlığı geliştirme konusunda sağlık kuruluşlarının planlı ve programlı çalışmaları yanında, medya aracılığı ile bireye ve toplumun uç  katmanlarına ulaşmak için kurgulanan sağlık iletişimi, gelişme sürecini  destekleyen çevresel etkilerin başında gelir. Modern toplumlarda bunun için her bir bireyin sağlık okuryazarı olması beklenir. Sağlığı geliştirme sürecini doğrudan etkileyen “sağlık okuryazarlığı”, medya savunuculuğu etiği çerçevesinde  bireylerin, optimal sağlık düzeyine ulaşmak ve sürdürmek için bilgiye erişme, bilgiyi anlama ve kullanma becerisini belirleyen bilişsel ve sosyal becerileri kazanmasına yol açar. Buna karşılık  okuryazarlık düzeyinin düşük olması ise, verilen bilgiyi anlayamama sonucu kişisel ve toplumsal sağlık durumunun zayıf kalması ve bireysel kapasitenin gelişmemesi demektir.

           Sağlığı geliştirme ve sağlık iletişimi alanının yetkin temsilcilerinin konuşmacı olduğu sempozyum, Amerika Birleşik Devletleri, Hollanda, Finlandiya ve Avustralya  gibi ülkelerden iyi medya örneklerinin sunumu ile adeta bir bilimsel ziyafete dönüştü benim için. Dünya’da örnek toplumsal sağlığı geliştirme projesi olarak sürdürülen  Finlandiya’daki Kuzey Karelia projesinin aşamalarını bilmek ve projenin kapsamlı içeriğine vakıf olmak  ders alınacak nitelikteydi. Oysa bizde sayısı 553’e ulaşmış ulusal ve yerel televizyon kanallarında ise adeta cinayetler naklen verilmektedir. Toplantıda bir televizyon genel yayın yönetmeninin her ne kadar bizde sağlık programlarının reytinglerinin çok yüksek olduğunu vurgulasa da, alternatif tıp reklamlarını içeren programların sağlık programı diye sunulması ne derece doğrudur?

Öte yandan son yıllarda ülkemizde kamu spotu tarzında stratejik sağlık bilgilerinin geleneksel medya aracılığı ile kitlelere ulaştırılmasında iletişim biliminin ürettiği bilimsel yaklaşımların dikkate alınıyor olması, Sağlık Bakanlığı  Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğünün olumlu çabalarının sonucu olsa gerek. Genel Müdür Sayın Mine Tunçel ve Daire Başkanı Dr.Kağan Karakaya ve genel müdürlük ekibi, hem bu sempozyumlar ve hem de sağlığı geliştirme kampanyalarında ulusal düzeyde yaptıkları çalışmalarla övgüyü hak etmektedirler.

 Yeni sağlığı geliştirme sempozyumlarında buluşmak dileğiyle…

             Sevgi ve saygı ile…

 

Devamını Oku

Yeni YÖK taslağı

Geçen yazılarımda bahsini açtığım üniversite reform taslağına dair açıklamalar resmiyet kazandı, taslak üniversite rektörlüklerine gönderildi. Yükseköğretim sisteminde köklü değişiklikler içeren taslak tartışmaya açılacak. Taslağı, basına yansıyan şekliyle inceledim. Akademik camianın yüksek sesle itiraz edeceği ciddi değişiklikler düşünülmüş…

Üniversiteler evrensel kurumlardır, ancak yönetim ve uygulamaları ile yerel özellikler taşır. Ülkenin kamu/özel kuruluşlarının yönetim ve işleyişinden çok farklı kurumlar oluşturulsa bile eninde sonunda genele benzemeye başlarlar. İlk başta modelin ayakları yere basmamışsa bu değişiklik hızla gerçekleşir.

Yeni önerilen YÖK taslağında bir kere Anayasanın 130 ve 131. maddelerinde değişikliğe gidilmesini gerektirmektedir. Çünkü Devlet ve Vakıf Üniversitelerine kardeş iki yeni “özel” ve “yabancı” üniversite önermektedir. Yani kar amacı güden eğitim-öğretim kurumları tasarlanmaktadır. Bu ciddi bir değişikliktir. Anayasada karşılığı bulunan bir hükme dayanmak zorundadır. Ayrıca çok tartışılacak bir mevzudur.  Bu konuya ilişkin öneriler, üniversitelerde özel üniversite merkezli bir yapının özendirilmek istendiği düşüncesini uyandırmaktadır.

Üniversitelerde AR-GE ve patente götüren yolları açma işi yapılması gereken birinci iştir. Bu nitelikleri taşıyan üniversiteler “araştırma üniversitesi” olacak, diğerleri ise “kurumsallaşmış” kurumsallaşmakta olan” gibi  yeni kimlikler kazanacak. Kimi üniversitelerde öyle bölümler vardır ki, uluslar arası seviyedirler. Taslak yürürlüğe girdiğinde bu bölümlerin bağlı olduğu üniversite “araştırma ve eğitim” üniversitesi statüsünü kaybedeceğinden kan kaybetmeye mahkum olacaklar. Beyin gücü  büyük kentlere kayacak, giderek taşradaki üniversiteler meslek yüksekokullarına dönüşecek. Tabiî ki ülkede patent üreten üniversitelere ciddi bir şekilde ihtiyaç vardır, bu üniversitelere farklı statü vermek zorunludur. Hatta konunun uzmanları ABD’nde 10 civarında bu tür üniversiteden söz ederler. Bizde de olmalı; ama, burada ifrata kaçarak akademik camianın ve yükseköğrenime hazırlanan gençliğin  kafasının karıştırılmaması gerekir.

Üniversite rektörü atamalarında daha önce basına yansıyan, üniversite konseyi oluşturma ve rektörleri bu konseye yaptırma önerisinden vazgeçilmiş. Üç yöntem tartışmaya açılıyor: İlki ilan yoluyla üç rektör adayı belirlenecek ve YÖK genel kurulu birini atayacak. İkincisi karma model, bu modelde üç rektör adayı akademisyenlerin oylarına sunulacak, son modelde ise ilk oylamada oyların beşte üçünü alanlar ikinci turda seçilecek. Üniversitelerde rektörlük seçimlerinde dini, sosyal, etnik, sebeplerle akademisyenlerin bölündüğü, bilimsel yapıların  zarar gördüğünden bahisle üst kuruluş yetkililerinin atama taraftarı olduklarına dair açıklamalara rastlanmaktadır. Seçim işi tabiatı gereği insan gruplarını böler, bu demokratik geleneklerin doğal bir aşamasıdır. Önceki yazılarımda belirttiğim gibi seçimlerde çalkalanma olur, yeni yönetim iş başına gelince durulur, yeni bir seçim süreci başlayınca kıpırdanmalar başlar, hayat böyle devam eder. Seçimde kaybedenler sabreder bekler, yeni seçimlere hazırlanır. Seçilmişlerin uygulamalarına tabi olur. Esasında demokratik memleketler böyle yönetilmiyor mu? Bu, meşruiyeti kendinde barındıran seçim yöntemi üniversitelerden esirgenmemelidir.

Unutmayalım ki radikal yeniliklerin  üniversitelerde benimsenmesi ve yerleşmesi, üniversitelerin hızla gelişmesi seçimle işbaşına gelmiş meşruiyeti olan yönetimlerinin  eseri olabilir. Tartışma önemli, ümit ederim iyisini yapmış olalım, eskisini arar hale gelmeyelim...

Sevgi ve saygı ile…

 

Devamını Oku

Devlet Üniversitelerinde seçimler kaldırılırsa ne olur?

Kara Avrupa’sındarektör atamalarındapaydaşların oyları ile rektörün belirlendiği ülke Fransa’dır.  Fransa’da profesörler, doçentler, öğretim görevlileri, asistanlar, idari personel, öğrenciler, sendikalar ve yerel yönetim temsilcileri, rektörü belirleyecek kendi delegelerini seçerler. Bu delegeler seçimle üniversite rektörünü belirler. Bu, devlet üniversitelerinde nitelikli seçime verilebilecek en önemli örnektir. Öte yandan bir çok ülkede devlet veya özel/vakıf üniversitelerine rektör bir seçici kurul (mütevelli heyeti) marifetiyle  atanmaktadır. Hatta atama süreci  “…üniversitesine rektör aranmaktadır” şeklinde bir ilan verilerek de başlayabilmektedir. Seçilme yöntemi nasıl olursa olsun kanımca önemli olan üniversitelerin yönetilebilir olması ve ülke için üretken, -ekonomik olarak tükettiğinin karşılığını niteliksel olarak veren-  kuruluşlar olmasıdır.

Türkiye’de vakıf üniversitelerinde rektörler mütevelli heyeti tarafından belirlenmekte inhası için yükseköğretim kuruluna başvurulmaktadır. Şimdi Devlet Üniversitelerinde de bu yöntemin kullanılması fikri tartışmaya açıldı. Hatta üniversitelerde; bir “idari” bir de “akademik” olmak üzere iki rektör  atanacak ve akademik rektör  sadece akademik işlerle uğraşacak,  sözüm ona  akademik rektörün anlamadığı idari ve mali işler  idari rektör tarafından görülecek, böylece ekonomik gücü elinde bulunduran idari rektör üniversitelerde “bey” olacak; yani sonuç olarak, “tokmak” idari rektörde “davul” ise akademik rektörde bulunacak. Önerilen sistemin özünün böyle bir kurgu ile sonuçlanacağını tahmin ediyorum. 

Üniversiteler evrensel kurumlardır. Ancak yönetimi ve uygulamaları yerel nitelikler taşır. Hükümetler Devlet Üniversitelerini, ülke sathında dengeli dağılımını gözeterek açarken, merkezi bütçeden pay verilmesi, istihdam, kentin ekonomik ve sosyal yönden gelişmesine öncülük  etmesi gibi işlevleri de göz önünde bulundurur. 

İdari ve mali yönden yönetilebilir bir üniversitede paydaşların demokratik yollarla yönetime katıldığı örneklerde doğal olarak verimlilik üst düzeylere çıkar. Ülkemizde görece daha gelişmiş üniversitelerimizde temel sorun budur. Nitelikli insan gücünü istihdam ettirmede sıkıntılar vardır. Teknolojik gelişmelere öncülük etme gücü olan üniversitelerin mali yönden özerk olmaması bu sıkıntıların yoğun yaşanmasının başlıca sebebidir.

Yirmi yıldan beri Devlet Üniversitelerinde rektör atamalarında uygulanan seçim yöntemi tam demokratik bir nitelik taşımasa da bir gelenek haline gelmiştir. Sonunda bu usulün nitelikli hale getirilmesi imkanı varken seçimlerin kaldırılması düşüncesi, üniversitelerin yönetilemez hale gelmesinin önünü açabilir; şöyle ki,  Devlet Üniversitelerinde  (çoğunluk oyuna dayalı üniversiteler başta olmak üzere) bizatihi seçimin sağladığı “MEŞRUİYET” göz ardı edilmemelidir. Aksi takdirde şimdi yakındığımız dedikodular, şikayetler, asılsız ihbarlar daha çok artar ve üniversiteler yönetilemez hale gelir.

Bu düşünceden hareketle Devlet  Üniversitelerinde seçimler iki turlu hale getirilebilir. Oylamada sadece öğretim üyeleri değil, öğretim yardımcıları, idari personel ve öğrencilerin kendi aralarından seçtikleri belli sayıdaki delegeler de seçimlerde oy kullanabilir. Böylece tüm paydaşların katılımıyla çok ay alarak atanan rektör yönetim meşruiyetini elde etmiş olur. Sonrası! sanıyorum gerisi daha kolaydır...

Sevgi ve saygı ile…

Devamını Oku

Üniversitelerde seçimler üzerine…

Üniversitelerde “seçim” deyince akla rektörlük seçimleri gelir. Oysa 1982 Anayasasının 130 ve 131 inci  maddelerine göre kamu tüzel kişiliğine ve bilimsel özerliğine sahip üniversitelerde öğretim üyeleri  üç yılda bir seçim yaparlar.  Yani yüksekokul veya fakültelerde kadrolu öğretim üyeleri sahip oldukları unvana göre kendi aralarından yüksekokul/fakülte kurullarına temsilcilerini seçerler.  Böylece her birimde kanuni  yöneticilerle birlikte  üç profesör, iki doçent ve bir yardımcı doçentten oluşan “fakülte/yüksekokul kurulu”  oluşturulmuş olur. Eğitim ve öğretimle ilgili kural koyan ve kararlar alan bu kurulların bir işlevi de ilgili birimin yönetim kurulu üyelerini seçmektir. Seçimlere dayalı yönetişim süreci görünüşte üniversitelerde demokratik işleyişin varlığına delalet eder.  Olağanüstü dönemde yapılmış kanun ve geçmişteki olağanüstü dönemlerde olağanüstü yetkilerle donatılmış YÖK Başkanlarınca   (başta Profesör İhsan Doğramacı gibi) seçilen  ve Cumhurbaşkanınca atanan üniversite rektörleri, üniversitelerde tek seçici haline gelmiş, ilgili birimlerdeki kurullar  istişari işlev görür hale gelmişlerdir.

Üniversite rektörlüklerine doğrudan atama yerine üniversite öğretim üyelerince yapılacak bir ön seçimle atamaya ehil adayların belirlemesi usulü yasa değişikliği ile benimsenmiş ve bunun üzerine bir tepki olarak  Profesör İhsan Doğramacı YÖK Başkanlığını bırakmıştır. Doğramacı seçimlere şiddetle karşı çıkmıştır. ilk seçimler 1992 yılında yapılmıştır. O zamandan bu yana her üniversiteler dört yılda bir  altı rektör adayını belirler, YÖK genel kurulunca aday sayısı üçe indirilir ve Cumhurbaşkanı bu üç adaydan birini seçerek ilgili üniversiteye rektörün atamasını yapar. O dönemde Merhum  Doğramacı’nın belirlediği üniversite rektörleri hakkında çok şikayetler yapılmış olsa bile atanmış rektörlerin görevden alınması gibi uygulamalara pek rastlanmazdı.

 Belki de üniversitelerde DYP- SHP iktidarı döneminde (1991-1995) yarım  yamalak da olsa rektör atamalarında  seçim  usulünün  getirilmesi  dönemin gerektirdiği bir ihtiyaçtı; böylece üniversitelerde en azından bir kısım öğretim üyesinin seçmiş olduğu bir profesör rektör olacak ve yönetimde meşruiyet sağlanmış olacaktı, çoğunlukla öyle de oldu. Her defasında seçimler ve atamalar tartışılır oldu, yeri geldi Cumhurbaşkanları bile seçim süreçlerinden yakındılar, az oyu çok oya çokça tercih ettiler, atanan rektörler bir sonraki dönem oydaşlarını belirlediler, eksiklikleri ve fazlasıyla yükseköğretim kurumları devletin kurumları olmaya devam etti...

 

 

Yeni bir Anayasa tartışmasına denk gelen bu dönemde yükseköğretim sisteminde yeniden köklü değişime gitmenin zamanı geldi diyerek bazı hazırlıkların yapıldığı kamuoyuna yansımaktadır. Bu arada üniversitelerde seçim yoluyla değil, ya mütevelli heyeti marifetiyle (Vakıf Üniversitelerinde olduğu gibi) ya da doğrudan atama yoluyla rektörlerin belirlenmesinin daha iyi olacağı yetkili ağızlardan duyulur oldu.

 

Üniversiteler bilgi üreten ve teknoloji üretimine önayak olan kuruluşlardır. Üretimi kimin yaptığı önemli değil, bizatihi “bilgi ve teknoloji” önemlidir.  Bu kabilden bilimsel ve fikri özerklik ortamının sağlanması ve bilgi üretim sürecinin önündeki engellerin kaldırılması gibi yönetim ve yönetişim süreçlerinin sağlanmasına ihtiyaç duyulan çok önemli kurumlardır.  Bu özellikleri ile diğer kamu/özel kurumlarından farklılık gösterirler. 

Ezcümle üniversitelerimizde bir dönem görev yapmak üzere geliştirilmiş nitelikli seçim usulü ile rektör atamalarının yapılması daha doğru olur düşüncesindeyim. Bu görüşün ayrıntılarını sonraki yazımda yazacağım.

Sevgi ve saygı ile…

 

 

 

 

 

Devamını Oku

Baz istasyonları, mobil iletişim ve insan sağlığı

Baz istasyonu, mobil küresel iletişimin (GSM) kapsama alanını genişletmek için, iki yönlü bir mobil ağ sisteminde  radyofrekans (RF) ile  değişik yönlere, değişik açılarda ve değişik güçlerde yayın yapma kabiliyetine sahip bir şebekedir. Mikrodalga olarak da bilinen bu elektromanyetik radyasyon (ışıma) dalga boyu 0.1-100 cm, frekansı 0.3-300 Gigahertzdir (Ghz). Fizikte ve  tıpta iyonlaştırıcı olmayan (non-iyonize) radyasyon olarak bilinir.

Bu istasyonlar bina çatılarına kurulan genellikle beyaz renkli ve kutu şeklinde 4 m boyunda iki çubuk anten ile bir çanak antenden oluşan mikrodalga yayan cihazlardır. Çubuk antenler mikrodalgaları toplayıp çanak antenlere verirler. Yayınlanan bu dalgalar aracılığıyla mobil telefonlar üzerinden görüşmeler yapılır.

 Radyo sistemindeki bir antenden farklı olarak, baz istasyonu hem sinyal alır, hem de sinyal göderir.Baz istasyonları olmadan mobil cep telefonları iletişim sağlayamazlar

Radyodalgalar belli bir açıyla yayıldığı için çatısında bulunduğu binayı etkilemezler. Kapsama alanını daha çok geniş tutmak için meskun mahallerde yüksek direklerden veya yüksek bina çatılarından elektromanyetik dalga yayılır. Bu gibi durumlarda  fiziki metrik ölçümlerle belirlenen elektromanyetik kirlilik limitleri ulusal tespit edilmiştir. Ulaştırma Bakanlığının konuya ilişkin çıkarmış olduğu yönetmelik,  non-iyonize radyasyondan korunma uluslar arası komitesi  (ICNRIP) tarafından belirlenen sınırlara endekslenmiştir.

Tek bir baz istasyonu kapsama alanından sınırlı sayıda mobil şebeke kullanıcısı  konuşabilir. Çok sayıda kullanıcı için yoğun yerleşim bölgelerinde çok sayıda baz istasyon kurulmasına gerek vardır. Kent içinde çok sayıda baz istasyon kurarak görüntü kirliliğine yol açılmasının sebebi budur. Bu tür bölgelere meskun bir mahalden yüksek direklerle radyofrekans yaymak için elektromanyetik gücü artırmak gerekeceğinden, sağlık sakıncası yaratacak kirlilik yolu açılmış olur.

Bu raporda baz istasyonlarından yayılan elektromanyetik kirliliğin insan sağlığı üzerine etkileri, ulusal ve uluslar arası  limitlerin aşılmadığı varsayımı üzerine geçerlidir. Konuya ilişkin bilimsel çalışmalar daha çok mobil şebeke (cep telefonları) kullanıcıları üzerinde yapılmıştır. Bu çalışmalar aynı frekansları içerdiği için baz istasyonundan kaynaklanan elektromanyetik kirlilik için de geçerli kabul edilebilir.

Radyofrekans (RF) elektromanyetik dalgaların foton enerjileri atom ve molekülleri iyonlaştıramaz. Bu sebeple mikro dalgalarda görünen ışık, kızılötesi radyasyon gibi non-iyonize radyasyon olarak tanımlanmaktadır.

Bu tür elektromanyetik dalgalar canlılar üzerinde iki tür etkide bulunur: a) Termal(ısıl) etki, b) termal olmayan etki. Termal etkide vücut ısısı artar. Bu ısı artışı organizmada kan dolaşımı hızlandırılarak dengelenir. Cep telefonu ve baz istasyonlarından kaynaklanan ısı artışı çok düşük düzeyde olur. Cep telefonu ile beyinde oluşacak ısı artışı 0.1 oC civarında olduğu bildirilmektedir.

Isıl olmayan etkiler ise, beynin elektriksel aktiviteleri, algılama fonksiyonları (dikkat, hatırlama, tepki verme gibi) üzerine kısa süreli olabilir. Elektromanyetik alan şiddeti ve güç yoğunluğuna bağlı olarak, radyofrekans hücrelerin kimyasını bozabilir. Büyük moleküllerde deformasyon, hücre zarının yapışması, sinir zarlarının  bozulması, uykusuzluk, sinirlilik, baş ağrısı, baş dönmesi gibi yakınmalar ortaya çıkabilir. Bu sebeple baz istasyonlarında şebekenin elektrik ve  manyetik alan  şiddeti ile ve güç yoğunlu için belirlenmiş limit değerleri aşmamalıdır.

Konuya ilişkin yapılan bilimsel araştırmalardan elde edilen sonuçlar şu şekilde özetlenebilir:

1-Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan 2006 yılına ait rapora göre, çok sayıda yapılmış epidemiyolojik araştırma sonuçları değerlendirildiğinde, elektromanyetik radyasyonun, çocuklar, adolesanlar ve yetişkinler üzerinde kanser yapıcı veya  termal olmayan hastalık yapıcı etkileri konusunda henüz kanıt elde edilememiştir.

2-Hayvan deneylerinde daha yüksek dozda radyofrekans dalgaları kullanıldığı halde, kanser riskinin artışına ilişkin delil elde edilememiştir. Bu konuya ilaveten, hayvanlar üzerindeki araştırmalardan radyofrekansların kanseri uyardığına,  kanser yapıcı maddelerin  etkisini arttırdığına ilişkin kanıt sağlayamadığı gibi metastaz (yayılma) gelişimini hızlandırdığına ilişkin bir kanıt da elde edilememiştir.

 

3-Elektromanyetik radyasyona maruziyet konusunda son yıllarda yapılan çalışmalar arasından birisinde cep telefonu kullanıcılarında yoğun olarak telefonun kullanıldığı tarafta işitme ve denge siniri hücrelerinden köken alan beynin iyi huylu bir tümörü olan “akustik nöroma” gelişimi üzerinde etkide bulunduğu bildirilmektedir.

 4-Elektromanyetik radyasyonun kanser dışındaki hastalıklar üzerinde etkilerine ilişkin yapılan çalışma sayısı sınırlıdır. Yapılan çalışmalar, baz istasyonlarından yayıldığı şekilde düşük dozda uzun süreli maruziyet durumunu içerecek araştırmalar da değildir. Avrupa Komisyonu raporu ve TUBİTAK değerlendirmelerine göre konuya ilişkin belirlenmiş limitler altındaki radyofrekans radyasyon maruziyetinde sağlık üzerinde olumsuz etki gösterilememekle birlikte maruziyet süresinin henüz yeteri kadar uzun olmaması beyin tümörlerinin yaygın bir şekilde görülmesini engelliyor olabilir. Çünkü mobil iletişimin yaygın olarak kullanımı 20 yılı bulmadı.

Modern yaşam içerisinde insan, ev içi ve çalışma ortamında bulunan çok sayıda elektronik cihazların yaydığı elektromanyetik radyasyonun  kapsama alnında bulunmaktadır. Diğer bir çok çevresel ve yaşa ait değişkenler yüzünden  kanserler giderek daha çok görülmektedir.

Sonuç olarak; bu veriler ışığında, mobil şebekeleri (cep telefonu) yoğun olarak kullanan kişilerde telefonunun yaydığı radyasyona maruziyetin sağlık üzerinde olumsuz bir etkide bulunabileceği söylenebilir. Buna karşılık limit değerler altında elektromanyetik radyasyon yayan  baz istasyonlarının ise insan sağlığı üzerinde olumsuz etkide bulunduğu  söylemek için elimizdeki kanıtlar henüz yeterli değil.

Sevgi ve saygı ile...

Devamını Oku

Çevre kirliliği ve pestisitler

 

II. Dünya Savaşına kadar tarımsal üretimi arttırmak amacıyla yabani ot ve zararlı böceklere karşı doğal bitkisel kökenli pestisitler kullanılıyordu. (Pestisit kelimesi zararlıları kontrol etme anlamına geliyor. Bu tür ilaçlardan yabani otlara karşı kullanılanlara herbisit, zararlı sinek ve böceklere karşı kullanılanlara ise insektisit adı verilmektedir) Savaş nedeniyle  doğal bitkisel kökenli pestisitlerin  Avrupa ve Amerika’ya Hindistan’dan ithalatında sorunlar yaşanmaya başladı. Tam bu sırada Paul Muller adlı İşviçreli kimayger DDT (Dichloro-Diphenyl-Tetrachloroetylen) adı verilen organikklorlu kimyasalı buldu.

DDT tarımsal amaçlı ve halk sağlığı amaçlı haşerelere karşı çok etkili oldu, dünyanın her tarafında bolca kullanıldı. Hatta II. Dünya Savaşında ölen askerlerin ateşli silahlarla vurulmuş gerçek savaş kayıpları olarak tarihe geçmesinde DDT’nin etkisinin olduğu iddia edildi. Çünkü  önceki savaşlarda kayıpların çoğu başta bitle geçen tifus hastalığı olmak üzere tifo, kolera gibi hastalıklardan olmaktaydı. Hastalık mikrobunu taşıyan bitlerden DDT sayesinde kolayca kurtulmak mümkün olmuştu.

1960’lı yıllara gelindiğinde bilim çevrelerinde DDT’nin yüksek zehir içeren bir toksin olduğu anlaşıldı. Toprak ve suları kirletti. Su, bitki, hayvan zinciri ile insanlara ulaştı ve yağ dokusunda birikerek kronik etkilere yol açtı. Bu tür kimyasallar vücutta hormon gibi hareket ettikleri için, ilgili bilim dallarında endokrin bozucu etkisi sebebiyle üreme sağlığını olumsuz etkilediği rapor edilmeye başlandı.

Velhasıl sonuçta uzun yıllar boyunca insan eliyle tabiata zehir saçılmıştı.

1970’li yılların sonunda DDT yasaklandı. Afrika ülkeleri hariç diğer ülkelerde resmi olarak kullanımına son verildi. Türkiye’de de  1980 yılında bu gruba giren Endosülfan adlı kimyasal kökenli pestisit hariç tüm organikklorlu bileşikler yasaklandı. DDT’nin Afrika’da kullanımına yasak getirilmediği için bu ülkelere ihraç etmek üzere üretmeye devam eden ülkelerden kaçak olarak yurda girişler olduğuna ilişkin bilgiler vardır. Benim de katıldığım, 23-25 Haziran 2010 tarihleri arasında Didim’de yapılan 3. Çevre Hekimliği Kongresinde yasak pestisitlerin yurda kaçak olarak getirildiği, bazı Güney ve Doğu illerinde kullanıldığına ilişkin belirtiler bulunduğu ifade edildi.

İster tarımsal amaçlı isterse halk sağlığı amaçlı haşerelere karşı kullanılmış olsun, kimyasalların hiç kullanılmaması veya düşük dozda kullanılması unutmayalım ki, ekolojik dengenin bozulmaması için zaruridir. İlaç kullanmanın gerekli olduğu durumlarda uluslar arası kuruluşlar tarafından çevre dostu olarak kabul edilen bitkisel kökenli doğal ilaçlar, temin edilemiyorsa bitkisel kökenli sentetik ilaçların düşük dozda kullanılması önerilebilir.

Sağlık Bakanlığı bu konuya dair iki yönetmelik çıkardı. Bu yönetmeliklerin birinde  halk sağlığı amaçlı pestisit uygulamalarında halkın sağlığını etkileyecek iş ve işlemlerin denetlenmesi görevleri bulunmaktadır. İllerde bu görevler Sağlık Müdürlüğü yetkililerine verilmiştir. Ezcümle tarımsal amaçlı yoğun pestisit uygulamaları da, sonunda insan sağlığını etkilediği için, sağlık sektörünün denetim yetkilerine tabidir.

Son zamanlarda doğa felaketine işaret eden olayların arkasında küresel iklim değişikliklerinin yanı sıra, çevreye saçılan zehirlerin de etkisinin olduğu aşikardır.

Türkiye’de Ege ve Akdeniz Bölgesi yoğun pestisit kullanımı nedeniyle risk altındadır.

Sevgi ve saygı ile…

 

Devamını Oku

Frankfurt'taki Malatya

Avrupa’nın üç büyük hava limanından birine sahip ve sadece Almanya’nın değil, Avrupa’nın finans merkezi Frankfurt. Türkiye’nin de giderek gelişmekte olduğunun bir  göstergesi olarak Malatya’dan Frankfurt’a direkt  giden uçak. Bayram tatili ve bir üniversite ziyareti için böyle bir yolculuğum ve deneyimim oldu Frankfurt’ta.

Kurban Bayramının ikinci günü sabah yola çıktık, birkaç saat sonra Frankfurt’ta idik. Eşimle birlikte hava alanına indikten sonra çıkışta bir kat aşağıda yer altında bir dünya, metro hatları. Frankfurt’ta ilk defa bulunuyorum. İngilizce kime soru sorarsanız yanıt alacağınız bir şehir Frankfurt. Yardımla makineden tren bileti alıyoruz. Frankfurt’un meşhur merkez istasyonunda güney kapısından çıkınca tam karşımızda, Malatya’da iken internetten yer ayırttığımız, Hotel Excelsior.

Kısa sürede kenti tanıdık. Alışveriş merkezlerinin bulunduğu, İstanbul’da İstiklal caddesini andıran meşhur Zeil caddesi ve Römer meydanı yürüyüş mesafesindeydi. Türk işyerlerinin çok sayıda olduğu bir caddeden geçerken “Türk Kitapevi” adıyla büyük bir kitapçı dikkatimi çekti. İçeri girdim ve kendimi tanıttım. Malatya’dan gezmek üzere ve bir de Heidelberg Üniversitesi Halk Sağlığı Enstitüsü başkan yardımcısı ile görüşmem olduğunu söyledim. İçeride bulunan ve Almanya’da gazete çıkaran  Mehmet Canpolat beyefendi, Frankfurt’ta çok Malatyalının bulunduğunu ve tanışmak isteyip istemediğimi sordu. “Olabilir” dedim. Bunun üzerine bir telefon etti ve emrivaki ile Frankfurt’ta yaşayan “Hekimhanlılar Derneği” başkanı öğretmen Ali Ercan beyefendi ile tanıştırıldım.

Ali Ercan Hoca Hekimhan Uğurlu köyünden, yıllar önce gitmiş Almanya’ya… Orda hem öğretmenlik yapıyor hem de yazları Alman öğretmenlere Türkiye’de rehberlik yapıyor. Hemen her köy dernek kurmuş oralarda. Hatta bir akşam İğdir Köyü Derneği dayanışma gecesine katıldık. Kültürü yaşatmaya ne güzel örnekti o akşam ki eğlence. Almanya’da yaşayan herkes okullu. Yani hepsi Almanya’da halk oyunları eğitimi almışlar. Maalesef Malatya gecelerinde o oyunlara rastlamak mümkün değil. Biz de halay çektiğimizi sanıyoruz. Halay nasıl çekilir görmek için Frankfurt’a gitmek gerek.

Ertesi gün Heidelberg Üniversitesine, Ali Hoca ile birlikte gittik. Frankfurt’a 120 km uzaklıkta tarihi bir şehir Heidelberg. Navigasyonla (adres takip aygıtı) kısa sürede Halk Sağlığı Enstitüsünü bulduk. Prof.Heiko Becher’le görüşmeden sonra tarihi kalesi ve şehri birlikte gezdik.  Kaledeki tıp ve eczacılık müzesi çok etkileyiciydi. 200-400 yıllık tıp eserleri ve tablet makineleri görülmeye değerdi. Dönüşte Mannheim şehrine uğradık ve bu sefer de Mannheim’deki Malatyalılar Derneği’nde mola verdik. Benim gördüğüm ve tanıdığım Malatyalılar uyum sağlamışlardı Almanya’ya. Halleri de yerindeydi.

Kasım ortalarında Frankfurt havası Malatya’nın ocak-şubat havasına benzer şekilde soğuktu.  Avrupa’daki dondurucu soğuklar şimdi Frankfur’tu da etkilemiş durumda. Almanya’nın gökdelenleri ve bankaları ile meşhur bu şehri satın alma paritesine göre Avrupa’nın  en zengin şehri. Ancak şehirde kaldığımız bir hafta süresince yağmurlu da değildi ama hiç güneş yüzü görmedik.

Şehir içi ulaşım ise hayranlık uyandıracak kadar harika idi. Yer altında çok sayıda metro hattı, yer üstünde tramvay ve otobüsler. Tramvay duraklarında hangi tramvayın kaç dakika sonra geleceğini haber veren elektronik tabelalar. Yani yer üstünde bile sözünde duran toplu taşıma araçları. Frankfurt’un nüfusu 680 bin. Malatya çok yakında büyük şehir olacak inşallah. Ama yeraltı ve yerüstü ulaşım imkanlarından mahrum bir büyük kent.

Şu Malatya’nın üniversitesi ile hava alanı arasında işlemesi gereken raylı sistemden bahseden sesler ya cılız kalıyor ya da hiç duyulmuyor farkında mısınız. Hatta Beylerderesi (Malatya’yı görenler bilir) üzerinde inşa edilen köprüye ileride bir raylı sistem ilave edilebilir düşüncesiyle teknik altyapı planlandı mı acaba? Hiç sanmıyorum. Çoğu büyük kentlerimiz böyle…

Yeni bir yıla giriyoruz. Bu kadar moral bozmaya da gerek yok sanıyorum. Toplum olarak güçlü yönlerimiz de var elbet. Kentlerdeki altyapımız topallıyor ama  çok çaba gösteriyoruz yaşanabilir kentlerimizi geliştirmek  ve yollarımızı genişletmek için.

Herkes için nice mutlu ve sağlıklı yeni yıllar dileğiyle…

Devamını Oku

Yağ tüketimi ve halk sağlığı

Besinlerimiz içinde bulunan yağlar için  biyokimya literatüründe lipid ve trigliserit terimleri kullanılır. Eter, benzin ve kloroform gibi çözücülerde eriyen bitki veya hayvan dokusuna yağ adı verilir. Trigliseritler dışında  fosfolipidler, steroller (kolesterol) ve balmumu da yağ çeşitlerindendir.

Yağ asitleri yapılarında bulunan karbon molekülleri arasında çift bağın bulunup bulunmamasına göre üç çeşittir: Doymuş (örn.tereyağ), tekli doymamış (örn. zeytin yağı) ve çoklu doymamış (örn.ayçiçek yağı) yağ asitleri diye.

Günlük diyetle sağladığımız enerji ile harcadığımız arasında denge olmalıdır. Mesela fazla alınan karbonhidrat vücutta glikojen ve yağa dönüşerek depolanır. Vücutta lipid ve karbonhidrat karşılıklı olarak birbirinden sentez edilebilir. Bu durumda dışarıdan yağ almazsak, fazla  kilo almaktan kaçınmış olmaz mıyız? Diye sorulabilir. Bu soruya   “ cevap “ daima  “ hayır “ olacaktır.

Çünkü günlük enerjimizin % 25-30’unu yağlardan karşılamalıyız. Yağlar, tokluk hissi vererek daha az besin tüketmemizi sağlarlar. Ayrıca esansiyel yağ asidi olan linoleik asit bitkisel yağlarda bulunur. Vücutta sentez edilemediği için dışardan alınmalıdır. Yağda eriyen vitamin ihtiyaçlarımızı (A.D.E.K vitaminleri) yağ tüketerek karşılayabiliriz. Vücut hücre duvarlarının (membran) sağlığından en başta yağlar sorumludur. Yağsız diyetle kanser arasındaki ilişki çok sayıda bilimsel çalışmada gösterilmiştir. Görüldüğü üzere diyetle yağ alımı hayati  gerekçelerdendir.

Vücutta hayati mekanizmalar içinde yer alan kolesterol, hücrede ve vücut sıvılarında bulunur, kanda lipoprotein kapsülleri içinde taşınır. Taşıdığı kolesterol miktarı en fazla olan düşük dansiteli lipoproteinledir (LDL). Yüksek dansiteli lipoproteinler (HDL) ise dokulardaki kolesterolu toplar ve yıkılmak üzere karaciğere taşır. Halk arasında LDL kötü huylu, HDL ise iyi huylu kolesterol olarak bilinir.

Öte yandan doymuş yağ asitleri ve düşük dansiteli lipoproteinler (LDL) damarlarda istiflenerek tıkaçlar meydana getirir, bu oluşuma tıpta arterioskleroz denir.  Aşırı yeme, doymuş yağ asitleri içeren yağlarla tek taraflı beslenme, fiziki hareketsizlik, hayati organlardaki damar sertliğinin temel sebebidir.

Yetişkinlerde koroner kalp hastalıkları ve inme başlıca ölüm nedenidir. Bu ölümlerin gerisinde arterioskleroz vardır.

Kanda HDL kolesterol düzeyi normal veya normalin üstünde olması arterioskleroza karşı koruyucu etki gösterir. Hayvansal yağ asitleri kanda LDL’yi yükseltirken, bitkisel yağ asitleri kandaki toplam kolesterolun düşmesine yardım ederler. Zeytin yağı ise bir taraftan kanda LDL’nin düşmesini sağlarken  HDL’nin yükselmesine sebep olur. Akdeniz diyeti ile damar sertliğinin önlendiğine ilişkin bilimsel bilginin önemli sebebi budur.

Ezcümle, sağlıklı bir yaşam için, linoleik asit içeren diğer bitkisel yağlara ilaveten, kanda iyi huylu kolesterolu yükselten zeytin yağını nispeten daha çok, lezzeti ve vitamin içeriği nedeniyle  tereyağını da dengeli  miktarlarda tüketmek gerekir.

Sevgi ve saygı ile…

 

Devamını Oku

Anayasa Mahkemesinin iptal gerekçesinde çifte standart

Anayasa Mahkemesinin 5947 sayılı ”üniversite ve sağlık personelinin tam gün çalışmasına ve bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun” un bazı hükümlerinin iptaline ilişkin gerekçeli kararı,  nihayet  4 Aralık 2010 tarihli Resmi Gazetede yayımlandı.

Yasanın iptal edilen  hükümleri çok tartışmalara yol açmıştı. Doğal olarak tartışmanın odağı öğretim üyelerinin ve hekimlerin kısmi ve tam zamanlı çalışma ve serbest meslek icrası ile ilgiliydi. Bu tartışmalar arasında döner sermaye ek ödemeleri ilgili hükümler pek dikkat çekmedi.

Bu yazıda sağlık ve idari personelinin döner sermaye ek ödeme hükümlerine ilişkin iptal ve çelişkilere dikkat çekilmiştir.

5947 sayılı yasa ile 209 sayılı “sağlık bakanlığına bağlı sağlık kurumları ile esenlendirme tesislerine verilecek döner sermaye hakkında kanun’un 5. maddesinin  dördüncü fıkrası değiştirildi. Bu madde çalışanlara ne oranlarda ek ödeme yapılacağını göstermekteydi. Anayasa Mahkemesi bu maddeyi iptal etti. Bu maddenin iptal gerekçesinde Anayasanın hukukilik ilkesine gönderme yapılmış.Gerekçe şu şekildedir: “yasakoyucu, bu kuralda ödeme yapılacak çalışanların niteliği ve statülerine göre bu kişilere yapılacak ödemelerin tavan oranlarını ayrıntılı olarak düzenlemiş, ancak yürütmeye bırakılan yetkinin sınırlarının belirlenmesi açısından yapılacak ödemelerde herhangi bir taban oranı belirlememiştir. Yürütmeye bırakılan yetkinin üst sınırı ve çerçevesi belirlenirken alt sınırının belirlenmemiş olması, kuralda belirtilen personelin alacakları döner sermaye katkı paylarında asgari bir garanti içermemektedir. Bu nedenle dava konusu kural, devletin tüm işlem ve eylemlerine bireylerin güven duymasını zedeleyici nitelik taşıdığından hukuk devletinin gereği olan hukuki güvenlik ilkesine aykırılık oluşturmaktadır.”

Bunun üzerine sağlık bakanlığı kadrolarında görev yapan sağlık personeli için 209 sayılı yasanın 5. maddesi yeniden düzenlenecek ve sağlık personelinin aylık olarak alabileceği ek ödeneğin asgari miktarı garanti edilmiş olacaktır. Tabi bu asgari miktar yasakoyucu tarafından komik bir miktar olarak belirlenmediği durumda.

 

Şimdi gelelim tıp, diş hekimliği fakülteleri ile araştırma ve uygulama merkezi kadrolarında görev yapan sağlık ve idari personelin durumuna.

 

 Son değişiklikte 2547 sayılı yükseköğretim kanunun 58 inci maddesi ile personelin unvanlar için  üst oranlar belirlenmiştir. Ek ödemenin nasıl yapılacağına ilişkin usul ve esasları için getirilen hüküm ise şu şekildedir:

“ h) Yapılacak ek ödeme oranları ile bu ödemelerin esas ve usulleri, yükseköğretim kurumlarının hizmet sunum şartları ve kriterleri de dikkate alınmak suretiyle personelin unvanı, görevi, çalışma şartları ve süresi, eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetleri ve mesleki uygulamalar ile ilgili performansı ve özellik arz eden riskli bölümlerde çalışma gibi hizmete katkı unsurları esas alınarak Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine Yükseköğretim Kurulu tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir”

 Maddenin uygulaması için getirilmiş bu hükümde bir  alt sınır konulmamıştır. Anayasa Mahkemesine açılan davada bu hükmün de iptal edilesi talep edilmiştir. Maalesef Anayasa Mahkemesi 209 sayılı yasanın beşinci  maddesi için uygun gördüğü gerekçeyi (asgari gelir garantisi) 2547 sayılı yasanın 58 inci maddesi için uygun görmemiştir. Konu tümüyle benzer olduğu halde mahkemenin  böyle bir  çelişkiye düşmesi anlaşılır gibi değil.

Şimdi bu eksiklik, yükseköğretim kadrolarında görevli akademik ve idari personele ödenecek ek ödeme usullerini gösteren ve kısa süre içerisinde çıkarılması beklenen yönetmelikle giderilebilir. Ancak buradaki bir tehlikede unvanlar  için belirlenecek alt sınırın komik bir şekilde düşük tutularak hak kayıplarına yol açılması tehlikesidir.

Bekleyip görelim.

Saygı ve sevgi ile…

 

 

 

 

Devamını Oku

Trafik kazaları durmak bilmiyor.

Toplum olarak  zayıf yönlerimizden bahsederken trafik kazalarını başta saymak gerekir. Kazalar ailelerde büyük yıkımlara yol açar. Beklenmedik anda gerçekleşen bu ölümler tıp alanında 'prematür ölüm' olarak kabul edilir. Bebek ve çocuk ölümlerinden sonra kişi başına ortalama yaşam beklentisini düşüren esas faktörlerdendir.

Kurban Bayramı sırasında meydana gelen kazalarda yurdun değişik bölgelerinde çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği belirlendi. Ülke içi trafik yoğunluğunun arttığı zamanlarda ölümlü kaza sayıları da ciddi artış gösterir. Konuya ilişkin ülkemize özgü bir durum da ölüm sayılarının kaza yeri tutanağı esas alınarak hesaplanmasıdır. Mesela Kurban Bayramı tatili sırasında meydana gelen kazalarda ölen 147 kişi olay yerinde ölenlerdir. Yani  nakil sırasında yolda veya her türlü müdahaleye rağmen hastanede kurtarılamayanlar bu rakama dahil değildir.

Trafik polisi ve jandarma bölgelerinde meydana gelen kaza istatistikleri son yıllarda Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) tarafından muntazam bir şekilde birleştirilerek kamuoyuna duyurulmaktadır. Bu yıl içerisinde yayımlanan istatistiki bilgilere göre 2000 yılından itibaren meydana gelen ölümlerde kısmi bir azalmanın olduğu görülüyor. 2000 yılında olay yerinde ölen sayısı 5566, 2001 yılında 4386, 2002’ de 4159, 2005’te 4505, 2008’de 4236 ve 2009’da 4300’dür. Ülkedeki araç sayısı son 10 yılda %80 oranında artmıştır. Bu artışa karşılık ölüm sayıları 2001-2004 arasında % 50, daha sonraki yıllarda ise %20-30 civarında azalış göstermiştir.

Ülkede araç sayısının artışına  karşılık trafik kazalarında da ciddi bir artış olmuştur. 2009 yılında kaza sayısı  bir milyon, yaralı sayısı 200 bin civarında. Kaza sayısı son 10 yılda iki katına çıkmıştır. Yaralı sayıları da  neredeyse iki kat artarken ölü sayısında nispi bir azalma olmuştur. Araba teknolojileri ve karayollarındaki gelişmeler ölümlerin azalması ile doğrudan ilgili olabilir. Ölümlü kazalarda ölümleri etkileyen birincil faktör emniyet kemeri kullanma durumudur. Emniyet kemeri ölümlerin yarısını, arka koltukta çocuk emniyeti kullanma ise %35 oranında ölümleri engellediği tespit edilmiştir.

Trafik kazalarındaki insan kayıplarını karşılaştırırken ülkelerin istatistik tutma usulüne bakmak gerekir. Türkiye’de istatistiklere yansıyan rakamlar kaza yerinde ölenleri kapsarken, Almanya’da kaza sonrası yaralananların 30 gün süreyle gözlenmesini de kapsar. Mesela 2009 yılında Almanya’da 2 milyon 310 bin trafik kazası olmuş. 400 bin kişi yaralanmış ve 4152 kişi ölmüş. Almanya’nın nüfusu 81.9 milyon, araç sayısı ise yaklaşık 55 milyon. Türkiye’de ise 1 milyon 35 bin kazada 200 bin 405 kişi yaralanmış ve kaza yerinde 4300 kişi ölmüştür. Türkiye’de nüfus 72.6 milyon ve araç sayısı ise 14.5 milyondur.

Şimdi gerçek hesabı yapabiliriz. Türkiye’de her 100 bin taşıta düşen ölüm sayısı 55’dir. Türkiye’de 1990 ve 2000'lerin başlarında yapılan araştırmalara göre  kaza yeri ölümleri, trafik kazası sebebiyle ölenlerin %53.7’sini oluşturmaktadır. Buna göre mevcut verileri standardize ettiğimizde Türkiye’de  gerçekte 2009 yılında 8000 kişi ölmüştür. Almanya’da ise 100 bin taşıta düşen ölü sayısı 7.5’dir. Bu demektir ki Türkiye’de trafik kazalarında ölümler Almanya’dan yedi kat daha yüksektir. Diğer Avrupa ülkeleri de benzer istatistiklere sahiptir. Trafik kazalarının yol açtığı ölüm sayılarında Avrupa’da açık ara birinci olduğumuzu üzülerek itiraf etmek durumundayım.

Kurban Bayramı tatili sırasında Frankfurt’ta idim. Yolları, toplu taşıma sistemleri ve trafik düzenini hayranlıkla izledim. Trafik eğitiminin anaokulundan başladığını öğrendim.

Velhasıl, daha alacak çok yolumuz var. Başta trafik için top yekun bir zihniyet değişiminden başlamak gerekir, değil mi?

Saygı ve sevgi ile…

Devamını Oku
}