Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

SON DÖNEMDE CHP

Yıl 31 Ekim 2014. CHP Grup Başkan Vekili Emine Ülker Tarhan,partisinden ve görevlerinden istifa etti. Açıklamaları ise şöyleydi.

 "Ülkemizin içinde bulunduğu savaş tehlikesini de içeren koşullar nedeniyle çocuklarımızın geleceği açısından olağanüstü önem kazanan 2015 genel seçimleri öncesi partide demokrasinin işletilmesi, seçim yenilgileri ve özellikle de cumhurbaşkanlığını ilk turda iktidara teslim eden hatalardan dersler çıkartılıp, ciddiyetle yol haritası çizilmesi için yaptığım çağrıyı görmezden gelerek, kurultayı bir koltuk kapma yarışına çeviren; Kurucusunun büyük fedakarlıklarla inşa ettiği devletin yıkılıp, diktiği ağaçların sökülüp, yerine, adına “ak” denilen ucube sarayda somutlaşan otoriter bir devletin kurulması girişimini ve  cumhuriyetin köşkünün, hanedan sarayına dönüştürülmesini sessizce izleyen; Türkiye’nin iç ve dış tehditlerle karşı karşıya olduğu, iş ve terör cinayetleri ile sarsıldığı bu çok kritik dönemde sorumsuz çağrılar, tutarsız tezkere söylemleri, belirsiz politikalar ile halkımızın duyarlılıklarından kopuk muhalefet anlayışında ısrar edeceği anlaşılan CHP yönetiminin olası vahim tercihlerini değiştiremeyeceğimi anladığımdan, iktidar umudu da hedefi de bulunmayan yanlış ve zayıf politikaların parçası olmamak için büyük umutlarla geldiğim CHP’ den istifa ediyorum.''

Yıl Mayıs 2017. Yeni dönem CHP Genel Başkan Yardımcısı, parti sözcüsü ve İzmir Milletvekili Selin Sayek Boke görevlerinden istifa etti. Açıklamaları şu yöndeydi.

“16 Nisan’da Türkiye’de seçmenlerin en az yüzde 50’si tek adam rejimine karşı çıkmış ancak gayrı-hukuki yollarla bu irade gasp edilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi’ne düşen görev, gayrimeşru olanı meşrulaştırmamak ve ortaya konan bu demokrasi iradesini Türkiye gerçeğine dönüştürmek için halkla birlikte siyasi mücadele vermektir. Referandumun gayrimeşru sonucunu kabullenerek hedefler ve politikalar oluşturmak, demokrasiye ve her şeyden önce demokrasi iradesini ortaya koymuş milyonlara haksızlıktır. Demokrasinin yaşatılabilmesi için Mecliste verilen mücadelenin rejim değişikliğinin yeni koşullarına göre yeniden tarif edilmesinin yanı sıra, Meclis dışında meşru demokratik anayasal hakların kullanımını savunmak, desteklemek ve bu hakların kullanımına ortak olmak CHP’nin görevinin bir parçası olmalıdır. Bu görevin gerekleri partinin karar organlarında ısrarla dile getirilmiş olmasına rağmen, atılması gereken adımlar 16 Nisan gecesinden başlayarak gereken siyasi kararlılık ve netlikle atılmamıştır. “Öte yandan, ‘Hayır’ iradesini temsil eden en güçlü siyasi aktör olması gereken CHP’ye hakim olan yönetim anlayışı, demokrasi paydası etrafında birleşen milyonların sesini güçlendirmek yerine, parti içi demokrasiyi ve kurumsal yapıyı tartıştıran tutumlar sergilemiştir. Sosyal demokrat bir partide, parti yönetimlerinin görevi parti kurullarına siyasi ve disiplin kararlarını dayatmak değil, partideki farklı fikirleri sağlıklı bir biçimde karar süreçlerine dahil etmek ve parti kurullarını etkin çalıştırmaktır. Katılımcı demokrasiye, sosyal demokrasinin evrensel prensiplerine inanan ve Türkiye’nin özgürlükçü demokrasiye kavuşmasının yolunun bu değerlerden geçtiğini düşünen bir siyasetçi olarak, gelinen noktada mevcut yönetim anlayışının parçası olmayı uygun bulmuyorum. Bu sebeple CHP Ekonomiden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı ve Parti Sözcülüğü görevlerimden istifa ediyorum. Bundan sonra da, dün olduğu gibi, CHP ailesinin bir parçası olarak ve bu aileyle birlikte, Türkiye’de demokrasi, özgürlük ve eşitlik için mücadele vermeye devam edeceğim. Hayal ettiğimiz Türkiye’yi var etme mücadelesine ortak olacağım. Birbirini ezen değil birlikte çoğalan bir CHP siyasetinin, ayrışan değil bütünleşen bir Türkiye’nin de temeli olacağına inancımla seçilerek gelmiş olduğum Parti Meclisi Üyeliği ve Milletvekilliği görevlerimi layıkıyla yerine getirmeye devam edeceğim.”

Evet, ne yazık ki bu yaşanılanlar bir gerçektir. Emine Ülker Tarhan ve Selin Sayek Boke birbirine benzer ifadelerle, yani CHP'nin yetersiz siyaseti nedeniyle görevlerinden istifa etmiştirler.

Peki bu durum başarısızlığın göstergesi değil midir. En azından insanı böyle düşüncelere sevk etmiyor mudur. Bence en iyi CHP seçmeninin bile beyninde bu tarz bir kaç soru bulunmaktadır. Çünkü 15 yıldır gerçek bir başarı için, iktidar olabilmek için, içinde bulunulan durumdan daha iyisini gerçekleştirebilmek için gerekenlerin yapıldığı söylenememektir. Deyim yerindeyse üç aşağı beş yukarı yerinde sayılmıştır. Ciddi bir başarı ve üzerine koyulan net bir üstünlük söz konusu değildir.

Bunun için gerçekçi bir değişim şarttır. Daha akılcı, başarı odaklı, herkesi kucaklayan yeni atılımların gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Nitelikli, fark yaratabilecek, taptaze umutlara karşılık olabilecek siyasi politikalar geliştirilmelidir. En azından ikna edici çalışmalar yapılmalıdır. Yapılamıyorsa da arkadan gelen isimlerin önü ve yolu açılmalıdır.  

Umarım bundan sonra güzel şeyler olur. Geleceğimiz, umutlarımız, ümitlerimiz adına nitelikli çalışmalar yapılır. Bütün adaletsizlikler, eşitsizlikler, hukuksuzluklar ortadan kaldırılır. Ve huzur içinde, güven içinde yaşayacağımız bir toplum meydana getirilir.

 

 

 

 

 

Devamını Oku

16 NİSAN 2017 REFERANDUMU SONRASI

Değerli okuyucular, bir referandum sürecini daha geride bırakmış bulunuyoruz. Öyle ki Anayasal düzenlemeleri içeren bu oylamada % 51,20 oranında EVET, % 48,80 oranında HAYIR sonucu ortaya çıkmıştır. Yani vatandaşlarımız bu Anayasal değişikliklere küçük bir farkla da olsa onay vermiş görünmektedir.

Ama buna rağmen üç büyük şehrimiz olan İstanbul, Ankara ve İzmir'de çoğunluk HAYIR oyu kullanmıştır. İstanbul'da  % 51,35, Ankara'da % 51,12, İzmir'de de % 68,78 oranında HAYIR oyu sayılmıştır. Buna karşın sanayi şehirlerimizden Bursa ve Kocaeli'de çoğunluk EVET tercihinde bulunmuş, Bursa % 53,21, Kocaeli % 56,69 oranında EVET demiştir. Marmara bölgesi bazında ise %49,16 EVET, 50,84 HAYIR sonucu ortaya çıkmıştır. Bunun yanında turizm bölgesi olan Ege ve Akdeniz bölgesinde, HAYIR oyları ön plandadır. Öyle ki Akdeniz bölgesinde EVET % 46,14, HAYIR 53,86; Ege bölgesinde EVET 39,80, HAYIR % 60,20 olmuştur. EVET oylarının en fazla çıktığı bölge, Karadeniz bölgesidir. EVET % 62,58, HAYIR % 37,42 çıkmıştır. İç Anadolu bölgesinde % 58, 51 EVET, % 41, 49 HAYIR, Doğu Anadolu bölgesi  % 57,64 EVET, % 42,36 HAYIR, Güneydoğu Anadolu bölgesi  % 52,97 EVET, % 47,03 HAYIR oyu kullanılmıştır.

Ayrıca bu yaşanılan sürece ek olarak CHP, HDP ve Vatan partililerinin iddia ettikleri şaibe durumu da bulunmaktadır. Buna göre sandıklar kapanıp oylar sayılmaya başlandığı sırada Yüksek Seçim Kurulu’ndan bir açıklama geldiği, mühürlü olmayan oy pusulaların ve zarflarının geçerli oy olarak sayılacağı ifade edilmiştir. Sonrasında geçersiz olduğu iddia edilen oylar hakkında yetkililer tarafından şöyle bir açıklama yapılmıştır. ''Oy verme ve halk oylamasına katılma hakkı anayasada düzenlenmiş, her vatandaşın kullanabileceği bir haktır. Biz bu doğrultuda seçmen listelerini hazırladık. Bizim buradan gönderdiğimiz oy pusulası, oradaki seçmene sandık kurulu tarafından mühürle veriliyor. Vatandaş kabine girerek, usulüne uygun olarak vurmak suretiyle sandığa atıyor. Vatandaşın burada sorumluluğu sona eriyor. Vatandaşa verilen oy pusulaları, YSK tarafından özel olarak üretilen evraklardır. Filigranlı olarak YSK’nın ismini görebilirsiniz. Tartışmaya konu olan, geçersiz olduğu ileri sürülen oy pusulaları ve zarflar, YSK tarafından üretilen, orijinal, gerçek zarflardır. Yasa koyucu, filigranlı olarak üretilen bu oy pusulası ve zarfların yanında ikinci bir tedbir almıştır. Başkan ve üyelerin mühür basması suretiyle bunu garanti altına almak istemiştir. Sandık kurullarında siyasi partilerin temsilcileri yer almaktadır. Onların ihmalleri nedeniyle vatandaşların oylarının geçersiz sayılmasının önüne geçtik. Gerçek, sahte olmayan oy pusulasını mühürleyerek sandığa atmıştır. Sandık kurulundaki çalışanların, bizim eğitmemize, telefonlarına mesaj göndermemize rağmen bilerek veya bilmeyerek, bu şekildeki eksikliklerinin bedelini vatandaş ödememeli. Bu bizim ilk defa yaptığımız bir şey değildir. Oyların dışarıdan geldiği kanıtlanmadıkça, bu şekildeki oyların geçerli olduğu yolunda kararlarımız vardır. Sonuçlar sisteme girmeden, kimsenin kafasına bir şey takılmadan karar verdik. Sonradan bu kararı verseydik tartışmalı olurdu. Ancak biz, oylar sisteme girmeye başlamadan, vatandaşın hiçbir suçu olmadığı, görevlilerden kaynaklanan bir hatadan dolayı oylarının zayi olmasını engelledik. Bu karara herhangi bir anlam yüklemek doğru değildir.” denilmiştir.

Öte yanda  Türkiye’ye gelerek, gerek referandum kampanyalarını, gerekse oy verme ve sayım işlemlerini yerinde gözlemleyen AGİT heyeti, YSK’nın oy verme günü yayınladığı bu karar ile hem mevcut yasayla çeliştiğini, hem de seçimlerin hukukiliği konusunda önemli bir garantinin ortadan kaldırıldığını ifade etmiştir.

Bu yaşanılanların sonrasında CHP'de ilk olarak YSK'ya, sonuç alınamaması durumunda sırasıyla Danıştay'a ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracaklarını belirtmişlerdir.

Tabi bunlar yazılı ve görsel basından edinilmiş bilgilerdir. Resmi olarak herhangi bir açıklama henüz bulunmamaktadır.

Velhasıl, öyle yada böyle, iyi yada kötü, eksik yada fazla 16 Nisan 2017 referandumu geride kalmıştır. Daha önceki ''Referandum Süreci'' isimli yazımda da belirttiğim gibi umarım çıkan bu sonuç  ülkemiz adına yararlı olur. Ve bütünleştirici, kucaklayıcı bir hale dönüşür. Tüm halkımız için, geleceğimiz için, hayallerimiz, amaçlarımız için güzel sonuçlar doğurur. Bizlere umut olur, güven olur, mutluluk olur, sevgi olur. Terörden, ayrıştırıcılıklardan, şehitlerden, ölümlerden, tecavüzlerden, tacizlerden, acılardan, kederlerden, umutsuzluklardan, güvensizliklerden uzaklaştırır. İnsan haklarının korunduğu, hukukun üstünlüğe kavuştuğu, endişelerden, korkulardan, huzursuzluklardan kurtulduğumuz, yarınlara, geleceğe daha umutla, daha iyi, daha güzel bakabildiğimiz zamanlara ulaştırır.

Ayrıca geçtiğimiz Pazar 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıydı.

Bu vesile ile bende hiç bir  çocuğun şiddete maruz kalmadığı, eşit şartlarda yaşadığı bir dünya umuduyla 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutluyorum.

 

 

Devamını Oku

HOCALI KATLİAMI

Sayın okuyucular bu yazımda geçtiğimiz 26 şubatta acı bir yıl dönüm olarak hatırladığımız Hocalı katliamından söz etmek istiyorum. Zira Azeri kardeşlerimiz yıllar önce bu tarihte acımasızca, canice ve gaddarca öldürülmüştür.

Kısaca konu hakkında bilgi vermek gerekirse eğer; Hocalı, stratejik bir bölge olması dolayısıyla Ermeni ve Azeri güçler için fazlasıyla önem arz ediyordu. Aralık 1991 tarihine gelindiğinde ise Hocalı kasabası tamamen Ermeni ablukasına alınmış, karayoluyla ulaşım kapanmış ve tek ulaşım yolunun hava yolu olarak kaldığı bir döneme gelinmişti. Ayrıca kasabada uzun bir süredir elektrik ve gazda bulunmuyordu. Sonrasında Hocalı, Ermeni güçler tarafından sürekli olarak bombalanmaya başlamıştı. Çok geçmeden de Ermeni güçleri 1992 yılının 25 Şubatı 26 Şubat'a bağlayan gecesinde bölgedeki 366. Alayın da desteği ile önce giriş ve çıkışını kapadığı Hocalı kasabasında, Azeri resmî kaynaklarına göre 83 çocuk, 106 kadın ve 70'den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 sakin öldürülmüş, toplam 487 kişi ağır yaralanmıştır. 1275 kişi ise rehin alınmış ve 150 kişi kaybolmuştur. Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, başları kesildiği görülmüştür. Hamile kadınlar ve çocukların da ayırt edilmeden bu vahşete maruz kaldığı tespit edilmiştir.

Hatta İnsan Hakları İzleme Örgütü, Hocalı Katliamı'nı dönemin gerçekleştirilen en kapsamlı sivil katliamı olarak nitelendirmiştir. Ve Azerbaycan Parlamentosu 1994 yılında Hocalı'da yaşanan bu katliamı ''SOYKIRIM'' olarak ilan etmiştir.

Evet, bu durumun tam anlamıyla ''SOYLIRIM'' olduğu aşikardır. Zaten acımasızca, vahşice, insafsızca günahsız insanların öldürülmesinin başka bir adı yada ifade tarzı da olamazdı. Kadınların, çocukların, hamile olan anne adaylarının, yaşlıların hiç biri böylesini hak etmemiştir. Bırakın çocukları, anne adaylarını, yaşlıları, kadınları hiç bir insanoğlu bu tarz bir sonu hak edemez. Her fırsatta 1915 olaylarını soykırım olarak niteleyen Ermenilerin bu konuya da açıklık getirmesini, aydınlatmasını ve tüm dünya tarafından ''SOYKIRIM'' olarak kabul edilmesini ifade etmesi gerekmez midir.

Keşke böylesi bir acı hiç bir zaman yaşanmamış olsaydı. Keşke günahsız insanlar savaşın ve savaşların bedel ödeyen tarafları olmasaydı. Azeri kardeşlerimizin bu yürek yakan yıl dönümlerindeki acılarını en içten duygularımla paylaşıyor, bu vesile ile her birine Allah'tan rahmet diliyorum. Işık içinde uyusunlar.

 

 

 

 

 

Devamını Oku

REFERANDUM SÜRECİ

Bugün sizlere son dönemdeki referandum sürecinden söz etmek istiyorum. Öyle ki konu hepinizce malumdur. Türkiye içinde ciddi bir süreç olduğu aşikardır. Durumun ise ne olacağı hala muammadan ibarettir. EVETCİLER ve HAYIRCILAR kendilerince güçlü ve sonuçtan emin görünseler de hiçbir şey tam olarak net değildir.

Öyle ki CHP ve diğer muhaliflerin taraf olduğu HAYIRCILAR ciddi bir kitleye sahip olduklarının farkındadırlar. Ve bu kitlenin tek bir gruba bağlı olmadığını, Türkiye’nin bir çok toplumsal çerçevesinden oluşumların, grupların olduğunun bilincindedirler. Buna bağlı olarak da partisel ifadelerden, durumlardan, anlatımlardan çok bütüne hitap eden, genel çerçeveyi ve konuları izah eden çalışmaların yapılacağı ifade edilmektedir. Zaten yaşanılacak referandum partisel yaklaşımlardan çok ülkenin genel çehresini, tüm halkı ilgilendireceği için uygulanması planlanan strateji mantığa yatkın görünmektedir.

Öte yanda AKP ve çevresinin taraf olduğu EVETÇİLERİN geçmiş seçim ve referandum programları basit bir analizden geçirilirse oldukça ciddi bir çoğunluğa sahip oldukları görülmektedir. MHP ile birleşerek de güçlerine güç kattıkları ortadadır.Ve dolayısıyla bu durumu caydırıcı bir hale dönüştürerek en etkili şekilde kullanmaktadırlar. Rıdvan Dilmen başta olmak üzere spor dünyasının önde gelen bir çok ismi bunun büyük örneğidir.

Fakat EVETLİ -  HAYIRLI bu gelişmelere rağmen unutulan yada gözden kaçırılan bir gerçek daha bulunmaktadır. Oda anayasa değişiklik teklifinin cumhurbaşkanı tarafından beklenenden daha uzun bir sürede onaylanmış olduğudur. Yani sürecin nasıl sonuçlanacağı hiç bir şekilde net, kesin ve açık değildir. Her şey ince çalışmalara bağlı görünmektedir. Dolayısıyla bu da konu hakkında yüzdesel tahminlerde bulunmayı hala güçleştirmektedir.

Velhasıl Nisan ayında yapılması planlanan bu referandumla ülkemiz ciddi bir dönemeçten geçecektir. Bir çok köklü değişime sahne olacaktır. Ancak yansıması ise henüz net olarak bilinememektedir. Umarım çıkan sonuç  ülkemiz adına yararlı olur. Ve bütünleştirici, kucaklayıcı bir hale dönüşür. Tüm halkımız için, geleceğimiz için, hayallerimiz, amaçlarımız için güzel sonuçlar doğurur. Bizlere umut olur, güven olur, mutluluk olur, sevgi olur. Terörden, ayrıştırıcılıklardan, şehitlerden, ölümlerden, tecavüzlerden, tacizlerden, acılardan, kederlerden, umutsuzluklardan, güvensizliklerden uzaklaştırır. İnsan haklarının korunduğu, hukukun üstünlüğe kavuştuğu, endişelerden, korkulardan, huzursuzluklardan kurtulduğumuz, yarınlara, geleceğe daha umutla, daha iyi, daha güzel bakabildiğimiz zamanlara ulaştırır.

 

 

 

 

 

Devamını Oku

SUİKAST

Bugün sizlere geçtiğimiz yıllarda suikasta kurban gitmiş ve o günden bugüne unutulmaya yüz tutmuş bir emniyet müdüründen bahsetmek istiyorum. Unutulmaya yüz tutmuş diyorum çünkü; gerçekleştirilen bu hunharca saldırı hala aydınlatılamamıştır. Katilleri, azmettiricileri ortaya çıkarılamamıştır. Ve ne gariptir ki; Abdi İpekçi gibi, Uğur Mumcu gibi sadece öldüğüyle kalmıştır.

Evet, Gaffar Okkan’dan söz ediyorum. Belki de çok azınız hatırlamıştır bu değerli insanı. Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğü görevindeyken 24 Ocak 2001 günü makamından Valilik Binası'na makam aracıyla seyir hâlindeyken, Sezai Karakoç Bulvarı üzerinde Et Balık Kurumu ile Eflatun Park arasında, kimliği belirsiz kişilerce pusuya düşürülerek açılan ateş sonucu olay yerinde şehit olmuştu. Ve ne yazık ki hala çözülememiştir.

Hakkında biraz bilgi vermek gerekirse eğer, Ali Gaffar Okkan, Sakarya ilinin Hendek ilçesinde 1952 yılında doğmuştur. 30 Eylül 1970 tarihinde Polis Koleji'nden, 29 Eylül 1973 tarihinde Polis Akademisi'nden mezun olarak İzmir İl Emniyet Müdürlüğü'ne Komiser Yardımcısı olarak atanmıştır. Bu ilde Emniyet Âmirliği rütbesine kadar çeşitli birimlerde görev yaptıktan sonra, 1983 yılında Şanlıurfa İl Emniyet Müdürlüğü'ne atanarak, 1985 yılında şube müdürlüğüne terfi etmiştir. 1986 yılında Eskişehir İl Emniyet Müdürlüğü kadrosunda görev almıştır. Ve bu ilde 1992 yılında Emniyet Müdür Yardımcısı olmuştur. 6 Aralık 1993 tarihinde 1. Sınıf Emniyet Müdürlüğü'ne terfi ederek Kars İl Emniyet Müdürü olarak atanmıştır. 18 Kasım 1997 tarihinde Diyarbakır İl Emniyet Müdürü olarak göreve başlamıştır. Ve bu sırada İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetiminden mezun olmuştur.

Gaffar Okkan yıllarca PKK ve Hizbullah terörüyle mücadele etmiş, Hizbullah'a verilen zararlarda çok önemli bir rol oynamıştır. Cinayetinde de bir numaralı şüpheli Hizbullah terör örgütüdür. Bunun yanında kadın polisler Diyarbakır'da ilk kez onun emriyle sokağa çıkmışlar ve trafiği yönetmişlerdir. Öyle ki İki küçük otomobil alarak mavi-beyaza boyatmış, İkişer kadın polis görevlendirerek biri kaybolan çocukları toplayıp ailelerine teslim etmiş, diğeri de yürümekte zorlanan yaşlılara yardım etmiştir. Havaalanındaki kadın polisler ise yaşlı yolcuların bilet işlemlerini yapmış, uçağa kadar eşlik etmişlerdir.

Böylesi farklı ve güzel işlere imza atan Gaffar Okkan, 24 Ocak 2001 günü makamından valilik binasına giderken pusuya düşürülmüş, çok yönlü ateş açılarak şehit edilmiştir. Yani 16 yıl önce bugün her attığı adımla ölümüne yaklaşmıştı. Günün sonuna doğru da açılan ateş sonucu son nefesini vermişti. Öleceğini bilse yinede gider miydi oraya, ya da bu kadar rahat hareket eder miydi hiçbir zaman bilemeyeceğiz, öğrenemeyeceğiz. Tıpkı Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Hrant Dink ve çözüme kavuşturulamamış diğer cinayetlerde olduğu gibi...

Öte yanda gerçekleşen bu suikastın çözüme kavuşturulamaması daha büyük bir üzüntüye dönüşmüştür. Hatta nasır tutmuş derin yara halini almıştır. Böylesi bir meçhullüğün açıklanabilecek hiçbir yanı yoktur. En hafif tabiriyle eksikliktir, başarısızlıktır. Umarım bu eksiklik veya başarısızlık, kısa zamanda giderilerek suikastın failleri bulunur ve gereken cezalar verilir.

Bende bu vesile ile ölümünün 16. Yılında Gaffar Okkan’nı rahmetle anıyor, sevenlerine ve yakınlarına bir kez daha baş sağlığı diliyorum.

 

 


Devamını Oku

REİNA SALDIRISI

2017 yılına yeni girdiğimiz şu günlerde hepimiz güzele, iyiye, mutluluğa ait beklentiler içindeyken terör belası yine üzerimize kara bulut gibi çökmüştür. Tıpkı 2016'da olduğu gibi, sanki yeni yıla miras kalmış gibi devam ediyordu kanlı ve acı saldırılarına.

Öyle ki 31 Aralık 2016 yılını 01 ocak 2017 yılına bağlayan gece saat 01:15 civarında İstanbul Ortaköy'deki Reina isimli gece kulübüne yıl başı kutlamaları sırasında silahlı saldırı düzenlemişti. Saldırıda bir polis memurumuz ve 16'sı yabancı uyruklu olmak üzere 39 kişi hayatını kaybetmiş, 65 kişi de yaralanmıştı. Yani yeni yılın gelişini kutlamaya çalışan ve sadece amacı orada eğlenmek olan masum insanların üzerine kurşun yağdırılarak Reina isimli gece kulübü, İstanbul, Türkiye, taptaze umutlar, hayaller, iyiye ait beklentiler ve 2017 yılı kana boyanmıştır.

 

Gazetelerde ifade edilenlere göre saldırı, gece saat 01:15 sıralarında Ortaköy'deki yılbaşı kutlamaları yapan Reina isimli eğlence mekanın girişindeki güvenlik görevlilerine bir terörist tarafından ateş açılarak gerçekleştirilmiş, güvenlik tedbiri alan polislerimizden birini şehit etmiş, ardından da içeriye girerek eğlenenlerin üzerine kurşun yağdırmıştır. Hatta silah sesleri üzerine, eğlenenlerden bazılarının can havliyle kendilerini denize attığı ifade edilmektedir. 

Saldırı sonrası ilk resmi açıklama ise İstanbul Valisi Vasip Şahin tarafından yapılmıştır. Şahin olayın terör saldırısı olduğunu belirterek “Önce bir polisimizi şehit etmiş, daha sonra içeride, çok vahşice, acımasızca, yılbaşını kutlamak için gelmiş masum insanların üzerine kurşun yağdırılarak, maalesef bugünkü menfur olayı meydana getirmiştir. Bu bir terör saldırısıdır.” demiştir. Ardından kısa bir süre içinde de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu saldırıya ilişkin acı bilançoyu vermiş ve “Saldırıda 16'sı yabancı uyruklu 39 kişi yaşamını yitirdi” demiştir. İlerleyen saatlerde de polis geniş çaplı operasyon başlatarak bir çok alanda aramalar yapmıştır.

Konu ile ilgili Başbakan Binali Yıldırım'da açıklamalarda bulunarak şunları söylemiştir. ''Bir eğlence merkezinde savunmasız sivil insanlara karşı alçakça bir silahlı eylem gerçekleştirildi. Maalesef bu olayda Türk ve yabancı uyruklu olmak üzere toplamda 39 masum savunmasız insan hayatını kaybetti. 60'ın üzerinde yaralı var. Yaralılardan durumu kritik olanlar var ama fazla değil, 3-4 yaralımız var bu şekilde. Onun için de hastaneler, doktorlarımız bütün gayreti gösteriyorlar. Burada da yaralıları ziyaret ettik, durumları gayet iyi. Geçmiş olsun dileklerimizi ilettik. Yaralılar arasında bizim vatandaşlarımız da var, başka vatandaşlar da var. Terör insanlığın ortak sorunudur. Terörün amacı birliğimizi beraberliğimizi zedelemek, emellerine ulaşmak için ortam hazırlamaktır. Türkiye bir süreden beri bölgede hem bölücü terör örgütüne karşı hem FETÖ'ye karşı hem de Suriye'de otorite boşluğundan kaynaklı DAEŞ için amansız bir mücadele veriyor. Bunun bir karşılığı olacağını biliyoruz ama teröre boyun eğmeyeceğiz. Bilinmeli ki bugün burada olan bu terör, dünyanın bir başka ülkesinde yarın olabilir bunun hiçbir garantisi yok. Hiçbir ülke güvende değildir. Daha birkaç gün önce Almanya'da oldu, evvelsi gün Irak'ta oldu. Oldu, oluyor. Bizim söylediğimiz bir şey var, terörün kutsalı olmaz, dini olmaz terör her yerde terördür. Terörle mücadelede çifte standart terör mücadelesini başarıya ulaştırmaz. Zaafiyet oluşturur. Türkiye'nin Rusya ile birlikte Suriye'de önemli bir insiyatif alması ve bunun BM tarafından kabul edilmesi bölgede terörle mücadelede ciddi bir başarı anlamına geliyor. Bundan sonra bu ve buna benzer olaylarla bütün ülkeler karşılaşabilir. Terör bizi yıldıramaz, bizim kardeşliğimizi bozamaz. Terör bizi korkutamaz. En büyük güvencemiz milletimizin bu kararlılık karşısında gösterdiği dayanışma ruhudur. Bu devam ettiği müddetçe üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir sorun yoktur. Bazı yerlerde kulağıma geliyor, terörist Noel baba kılığına girip yapmış, bildiğimiz silahlı bir terörist. Korumaları ve polisi şehit ediyor, içeri girip rastgele her tarafa kurşun yağdırmak suretiyle bu kadar insanımızın ölümüne vesile oluyor. Dolayısıyla bunun dışındaki değerlendirmeler gerçeği yansıtmıyor. Daha sonra silahını da olay yerinde bırakıp kargaşadan yararlanarak uzaklaşıyor. Ama polis, meselenin üzerindedir. Bütün ihtimaller değerlendiriliyor. Çalışmalar titizlikle sürdürülüyor.” demiştir.

Evet, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım olumsuz olayla yine ülkemiz kana bulanmıştır. İnsanlar, insanlarımız öldürülmüştür. 2017 yılından mutlu, huzurlu, güzel, farklı ve iyi beklentiler, hayaller, umutlar içerisinde olan 39 kişi hayatını yitirmiştir. Her birinin tek amacı vardı. Oda 2017 yılına eğlenerek, gülerek, kutlama yaparak giriş yapmaktı. Ama hepsinin de hayalleri, beklentileri yaşadıkları bu acı olayla sonsuzluğa yelken açmıştı. Hayatları, aileleri, çevresindeki yakınları yarım kalmıştı. Hangi bedel onları geri getirebilirdi. Hangi araştırma ve operasyon yakınlarının, ailelerinin ateşini söndürebilirdi. Keşke böylesi bir olay hiç yaşanmasaydı. Keşke hiç kimse yaşamını yitirmeseydi. Hayatlar, aileler, yakınları yarım kalmasaydı.

Bu vesile ile yaşamlarını yitiren  16'sı yabancı uyruklu olsa da bizim insanımız olarak kabul ettiğim, 39 insanımıza Allah'tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Her biri ışıklar içinde uyusun.

Umarım bu Reina'daki saldırı da terörün son eylemi olur. Ve 2017 yılı hepimize güzellikler getirir.

 

 

 

 

Devamını Oku

DÖVİZ KURU VE ÜLKEMİZ

Bugün sizlere ülkemizde son dönemde fazlasıyla  artış gösteren yabancı para birimlerinden söz etmek istiyorum. Öyle ki Dolar kuru Kasım ayı başından bu yana ciddi bir artış göstermiş, tarihi rekorlara imza atmıştır. Euro kurunun da Dolar kurundan pek farkı bulunmamaktadır. Ve ciddi artışını yurt içi, yurt dışı bir çok nedene bağlı olarak sürdürmektedir.

Konuyu biraz genişletirsek eğer, Cumhurbaşkanı baş danışmanı Cemil Ertem'in katıldığı bir televizyon programında yaşanılan yükselişin bir kriz olmadığını, döviz kurunun piyasalara bırakılmasını gerektiğini, Merkez Bankası'nın her hangi bir müdahalesinin doğru olmayacağını ifade etmiştir. Ayrıca bu artışın bir kriz anlamına gelmediğini belirtmiştir.

Öte yanda Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci de Sayın Ertem'in ifadelerine yakın sözler sarf ermiştir. ''Kurdaki yükselme birazda yurt dışı piyasalara, özellikle ABD'de seçimden sonra gelişen piyasalardaki algı ve FED'in faiz artışında harekete geçeceği endişesinden kaynaklanıyor. Çok büyük paniğe kapılmamak lazım, piyasa şartları içerisinde dengeleneceğine inanıyoruz ama tamamen boş bırakmak doğru değil. Bunun ihracata pozitif etkisi de olabilir ama maliyetler açısından da negatif etkisi var.'' diyerek yorumlarda bulunmuştur.

Cumhurbaşkanı baş danışmanlarından bir başka isim olan Bülent Gedikli ise yaptığı açıklamalarda Türk Lirasının bu dönemde en büyük değer kaybedenler arasında olmadığını ve vatandaşların döviz kuru tahminlerine kulak asmamaları gerektiğini söylemiştir.

Ekonomi bakanı Nihat Zeybetçi de konu hakkında açıklamalarda bulunmuş ve Türkiye İhracatçılar Meclisinin Ekonomi Bakanlığı koordinasyonu ile düzenlediği İhracatçılar Zirvesi'nde ''Kurla ilgili endişe etmeye gerek yoktur. Kur artışının etkisi sıfır değildir. Ama dokunmamak lazım, müdahale etmemek lazım. Spekülatif hareketlere karşı dikkatli olmalıyız, oyuna gelmemeliyiz. Müdahale edilecek bir durum yok.'' demiştir.

Fakat buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, siyasi yetkililerin sözlerinin aksine 2016 Aralık ayı beklenti anketinde yıl sonu dolar kurunu 3,3369'dan 3,4602'ye yükseltmiştir. Ve büyüme oranını % 2,9'dan 2,6'ya düşürmüştür. Yani siyasiler tarafından kabul edilmek istenmeyen ekonomik durağanlığın Merkez Bankası tarafından kabul edildiği görülmektedir. Yaptığı faiz artırımları da bunun en büyük ispatıdır.

Toparlarsak eğer, ülkemizde resmi olarak kabul edilmeyen ama gözle görülür bir durağanlık, kriz hali söz konusudur. Zira yabancı para birimlerinin güçlenmesi alım gücümüzü sürekli düşürmektedir. Ve buna bağlı olarak her geçen gün ülkemizi fakirleştirmektedir. ABD başkanlık seçimi, FED'in faiz artırımı, iç ve dış siyasi olaylar, darbe girişimi, başkanlık sistemi diyalogları, dünyanın dört bir yanında ve ülkemizde meydana gelen terör olayları bu durumun nedenlerinden sadece bir kaçıdır. Ama hiç biri, konuya müdahale edilmesine engel değildir. Düzenleme yapmak için beklemenin doğru bir karar olmadığının görülmesi gerekmektedir. Kısa vadeli çözümlerden uzak, sonuna kadar nitelikli çare yada çareler için çaba gösterilmelidir. Umarım bundan sonra ülkemiz adına her şey daha güzel, verimli ve nitelikli hale gelir.

 

 

 

 

Devamını Oku

2016 YILI VE ÜLKEMİZDE İŞSİZLİK

Bugün sizlere geçtiğimiz günlerde açıklanan işsizlik rakamlarından ve beraberinde ortaya çıkan problemlerden bahsetmek istiyorum. Öyle ki bu verilere göre 2016 Ağustos ayında işsizlik %11,30 olarak açıklanmıştır. Ocak ayındaki işsizlik ise beklentinin üzerinde gerçekleşerek yüzde 11,1'e yükselmiştir. Ve Şubat 2015'ten bu yan en yüksek düzeye ulaşmıştır.

Konuyu biraz genişletirsek, 15 yaş ve daha yukarı yaşlardaki işsizlik sayısı 2016 Ağustos ayında geçen yılın aynı dönemine göre 435 bin kişi artarak 3 milyon 493 bin kişi olmuştur. Ve oran olarak 1,20 puanlık artışla %11,30'a ulaşmıştır. Tarım dışı işsizlik oranı ise 1,30 puanlık artışla 13,70 olarak tahmin edilmiştir. Bunun yanına genç nüfustaki işsizlik oranı 1,60 puanlık artışla 19,90 olurken 15-64 yaş arasında bu oran 1,20 puanlık artışla 11,50 olarak gerçekleşmiştir.

Türkiye İstatistik Kurumu'ndan yapılan açıklamaya göre, istihdam edilenlerin sayısı 2016 yılı Ağustos döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 323 bin kişi artarak 27 milyon 473 bin kişi olmuştur. Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 257 bin kişi azalırken, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı 579 bin kişi arttı. İstihdam edilenlerin %21’i tarım, %19’u sanayi, %7,4’ü inşaat, %52,6’sı ise hizmetler sektöründe yer almıştır. Ayrıca Maliye Bakanlığı tarafından derlenen verilere göre, 2016 yılı III. döneminde toplam kamu istihdamı 2015 yılının aynı dönemine göre %1,7 oranında artarak 3 milyon 569 bin kişi olarak gerçekleşmiştir. Ağustos 2016 döneminde herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların oranı ise bir önceki yılın aynı dönemine göre 0,5 puan azalarak %34,6 olarak gerçekleşmiştir.

Kıyas yapmak adına 2016 yılının başındaki verileri de sizlerle paylaşmak istiyorum. Öyle ki Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2016 yılı Ocak döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 31 bin kişi artarak 3 milyon 290 bin kişi olmuştur. İşsizlik oranı ise 0,2 puanlık azalış ile  %11,1 seviyesinde gerçekleşmiştir. Aynı dönemde  tarım dışı işsizlik oranı 0,4 puanlık azalış ile %13 olarak tahmin edilmiştir. 15-24 yaş grubunu içeren genç işsizlik oranı ise 0,8 puanlık azalış ile %19,2 olurken,15-64 yaş grubunda bu oran 0,3 puanlık azalış ile %11,3 olarak gerçekleşmiştir.  

Öte yanda istihdam edilenlerin sayısı 2016 yılı Ocak döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 821 bin kişi artarak 26 milyon 275 bin kişi, istihdam oranı da 0,7 puanlık artış ile %45 olmuştur. Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 30 bin kişi azalırken, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı ise 851 bin kişi artmıştır. Bunların %20,2’si sanayi, %6,7’si inşaat, %54,8’i ise hizmet sektöründe yer almıştır. Önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında hizmet sektörünün istihdam edilenler 1,5 puan artarken, tarım sektörünün payı 0,7 puan, sanayi sektörünün payı 0,8 puan azalmıştır, inşaat sektörünün payı ise değişim göstermemiştir.

Bunun yanında işgücü potansiyelimiz 2016 yılı Ocak döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 852  bin kişi artarak 29 milyon  565 bin kişi, oran olarak ise 0,7 puan artış göstermiştir. Aynı dönemler için yapılan kıyaslamalara göre  erkeklerde işgücüne katılma oranı 0,3 puanlık artışla %70,8, kadınlarda ise 1,1 puanlık artışla %31 olarak gerçekleşmiştir.

Ocak 2016 döneminde herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 0,6 puan azalarak %31,8 olarak gerçekleşmiştir. Yani kayıt dışı çalışanların sayısında düşüş meydana gelmiştir.

Velhasıl sonuç olarak ülkemizde işsizlik her geçen yıl olduğu gibi yine artış göstermektedir. Elbette bu süreci hızlandıran yada meydana getiren bir çok neden sayılabilir. Ekonominin daralması, görülen enflasyonla hissedilen enflasyonun tutarsızlığı, çevresel ve siyasal nedenlerden ötürü yaşanan kaos, daha çok kazanma isteği, artan nüfus, göçmenler problemi, ülkemizin en büyük kazanç sektörü olan turizmin baltalanması hatta durma noktasına gelmesi, makro düzeyde ortaya çıkan ekonomik durumlar ve en önemlisi terör... Bu noktada devletimizin ve yöneticilerinin üzerine düşen görevse yüzeysel değil; nitelikli, başarı odaklı, geleceğe yönelik kararlarla, yasalarla, çalışmalarla ülkemizi daha iyiye taşımaktır. İşsizlik, enflasyon, terör ve benzeri olumsuz kavramlarla yakından ilgilenmektir. Sıcak paranın döndüğü bir bölge olarak değil, paranın kazanıldığı, üretime ve üretkenliğe ağırlık verildiği bir ülke için uğraşmasıdır.

 

 

 

 

Devamını Oku

SAHTE İLAÇ FURYASI VE ÜLKEMİZ

Bugün sizlere son dönemde ülkemizde mantar gibi türeyen sahte ilaç furyasından ve çeşitli cilt hastalıklarına neden olduğu gerekçesi ile piyasadan toplatılan olumsuz kozmetik ürünlerinden söz etmek istiyorum.

Öyle ki Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’na bağlı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TITCK), 2015’in başından 2016 Haziran ayına kadar geçen 1.5 yılda piyasadaki 2 bin 959 kozmetik ürününü denetlemiştir. Yapılan denetimler sonrası ortaya çıkan tablo ise oldukça ürkütücü noktalardır. Buna göre ürünlerden 234’üne ‘güvensiz’ onayı verilip üretici firmalarına 2 milyon 389 bin TL para cezası uygulamıştır. Ürünlerin satışı da yasaklanmıştır. Uzmanlara göre çok ciddi deri hastalıkları, zehirlenme ve kansere yol açabilecek bu kozmetik ürünler, denetlemelere rağmen hala vatandaşların ulaşabileceği konumdadır.

Bunun yanında kum gibi türeyen sahte ilaç konusu da konun başka bir boyutudur. En yakın örneği de geçtiğimiz günlerde bu ilaçlar yüzünden hayatını yitiren lise öğrencisi Belgin Elmalı’dır. İzmir'de lise öğrencisi Belgin Elmalı'nın hayatını kaybetmesi ve ülke genelinde meydana gelen sahte zayıflatma ilaçları kaynaklı ölümler sonrasında çalışma başlatan polis, bu ilaçların internet üzerinden herhangi bir denetim olmadan kolaylıkla satıldığını ve çok yüksek bir piyasa hacmine sahip olduğunu tespit etmiştir. Soruşturmayı derinleştiren ekipler, sahte zayıflatma ve kilo aldırma ilaçlarının Romanya ve İran üzerinden Türkiye'ye ham madde olarak getirildiğini ve sağlıksız koşullarda sahte ilaç üretimi yapıldığını ortaya çıkarmıştır.

Konu ile ilgili İstanbul Eczacılar Odasının yaptığı açıklamada, internet ve benzeri ortamlarda sahte ve yasak olan ilaçların satılmaya başlandığı uyarısında bulunarak internet yoluyla ilaç satışının önüne geçilmesini talep etmiştir. İstanbul Eczacı Odası Yönetim Kurulu Üyesi Serdar Türkaydın de internet sitelerinde satılan bu haplar için yasal süreç başlattıklarını söyleyerek, “Bu ilaç, eczanelerde dahi satılması yasak olan bir kürtaj ilacı. Yasak olduğuna dair defalarca suç duyurusunda bulunduk. Bir siteyi kapattırıyoruz, ertesi gün yenisi açılıyor. Benim eczanede satmamın yasak olduğu, hastanelerde hekim gözetiminde uygulanması gereken bir ürün internette 6 ile 10 bin liraya varan fiyatlara satılıyor. Defalarca suç duyurusunda bulunmamıza rağmen bir netice aldığımız yok. Yasaklı en az 10 farklı site bizim elimizde var. Ortada yasadışı ve gayri insanî bir durum var. Bu konuda ciddi önlemler alınması gerekiyor.” Demiştir.

Velhasıl ülkemiz ve vatandaşlarımız bu tarz sahte ilaç ve kozmetik üreticileri dolayısıyla ciddi bir tehlike altındadır. En önemlisi de her geçen gün buna benzer üreticiler çoğalmaktadır. İnsanlarımız bile bile bu tuzaklara düşmektedirler. Ve ölümle, ciddi hastalıklarla, kanserle karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu noktada devletimize büyük görevler düşmektedir. Öncelikle bu konu hakkında ciddi kararlar ve cezalar oluşturmalıdır, teşebbüs edenleri dahi cezalandırmalıdır. Kimse bu ve bunun gibi konuların yanından geçememelidir. Sonrasında eğitici, öğretici, nitelikli, somut adımlarla insanlarımıza yardım sağlanmalıdır. Bu tarz bir durumun insan sağlına zarar vereceğinin, hatta ölümle bile sonuçlanacağının altı çizilmelidir. Çünkü insan sağlığı bütün dünya değerlerinden önemlidir, önceliklidir ve ayrıcalıklıdır.

 

 

 

 

Devamını Oku

TOPLUMSAL SORUNLARIMIZ

Sayın okuyucular, son dönemde ne kadar çok taciz, cinsel istismar ve tecavüz olayıyla karşı karşıya kaldığımızın farkında mısınız? Evet, sanki normal bir şeymiş gibi sürekli kadınlarımız, kızlarımız, küçük çocuklarımız cinsel saldırıya maruz kalmaktadır. Bu da toplumsal düzenimizin ve temelinde yatan medeni anlayışımızın günden güne bozulduğunu göstermektedir.

Öyle ki Türkiye'nin gündemine bomba gibi düşen küçük Irmak cinayeti anlatmaya çalıştığım durumun en acımasız, vahşi, kahredici halidir. Daha önce kaybolduğu ifade edilen ve katil zanlısının ağzından cinayet olduğu ortaya çıkan olayda, yürütülen arama çalışmaları sonucu 4 yaşındaki Irmak Kupal'ın cesedi toprağa gömülmüş halde bulunmuştu. Olay ise Manisa Alaşehir'de 14 Ekim günü sokağa oynamaya çıkan 4 yaşındaki Irmak  Kupal'dan haber alınamaması üzerine vuku bulmuştu. Evin  çevresindeki ormanlık alan ve dere yataklarında küçük kızın izine rastlanamamıştı. Çocuğun ayak tırnaklarındaki genetik rahatsızlığın etkisiyle  uzun süre yürüyemeyeceği ve kaçırılmış olma ihtimalinin ağırlık kazanması nedeniyle arama çalışmalarına 16 Ekim'de ara verilmişti. Sonrasında Irmak Kupal'ı öldürdüğünü katıldığı televizyon programında itiraf eden  zanlı Himmet.Aktürk, geniş güvenlik önlemleri altında Alaşehir Adliyesine sevk edilmiş ve mahkemece "canavarca hisle öldürmek" suçundan tutuklanmıştı.

Benzer diğer bir olaysa Muğla'nın Bodrum ilçesindeki bir Anadolu Lisesi'nde aynı zamanda futbol hakemliği de yapan edebiyat öğretmeni A.Y.’nin öğrencisine tacizde bulunması sözünü ettiğim olumsuzluğun son dönemdeki örneklerindendir. Yazılanlara göre olay, bir kız öğrencinin, kadın öğretmenine "Hocam, öğretmen A.Y., son sınıf öğrencisi ile beraber oluyor. Başka kız öğrencilere de müstehcen mesajlar atıyor. Okul idaresi de biliyor ama bir şey yapmıyor. Ne yapalım?" demesiyle ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine kadın öğretmen "Savcılığa gidin" önerisinde bulunmuştur. Sonrasında öğrencilerden biri durumu ailesine anlatmış ve öğretmen A.Y.’den şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca tacize uğrayan diğer 3 kız öğrenci de, savcılığa hem yaşananları anlatmış, hem de öğretmen A.Y. tarafından atılan mesajları göstermişlerdir. Suçunu itiraf eden A.Y. açığa alınırken, aynı okulda öğretmen olan karısı A.A.Y. de kız öğrencilere, kocası aleyhinde verdikleri ifadeleri geri almalarını istemiş ve açık bir şekilde tehditte bulunduğu iddia edilmiştir.

Öte yanda yakın zamanda yine bir taciz olayı ile karşılaşan Gülay Bursalı bulunduğu apartmanın camından düşerek yada saldırıya uğradığı kişilerce itilerek can vermiştir. Yani öyle ya da böyle cinsel saldırıdan kaçarken hayatından olmuştur. İstanbul’da özel bir üniversitede okuyan 20 yaşındaki Gülay Bursalı’nın olay sırasında önce erkek arkadaşı Engin Ö. darp edilmiş ve saldırganlar tarafından odaya kapatılarak tecavüz girişiminde bulunulmuştur. Bu sırada Bursalı ise kendini korumak için evin penceresine yönelmiş ve bulunduğu 10. kattan düşerek ya da saldırganlar tarafından itilerek hayatını kaybetmiştir. Sonrasında polis ekiplerince yapılan çalışmalar sırasında Gülay Bursalı’nın erkek arkadaşı olduğu belirtilen Engin Ö.’nün ‘kasten öldürme’  suçlamasıyla göz altına alınarak adliyeye sevk edildiği belirtilmiştir. Genç kıza tecavüz girişiminde bulundukları iddia edilen evin sahibi Cihan İ. ve yanındaki saldırgan Mehmet V. hakkında da yakalama kararı çıkarılmıştır. Fakat hala yakalanamamıştır. Suçluların bulunmasını bekleyen genç kızın acılı babası “Kızım namusu için hayatından oldu. Kızımın kanı yerde kalmasın. Bu olay araştırılmalı. Her yerde intihar ettiği yazılıyor ama belki de kızım öldürüldü. Failler bir an önce bulunsun” demiştir. Anne Halise Bursalı ise “Kızım 20 yaşında gencecik bir kızdı, başına gelenlere benzer olayları kim bilir kaç kişi daha yaşadı. Bu sapıkların hedefi olan kızlar maalesef hayatlarını kaybetmedikleri sürece dertlerini kimse duymuyor, anlatamıyorlar. Ben hâlâ kızımın odasına giremiyorum, içim acıyor. Kızımın katillerinin bir an önce bulunmasını ve cezalarını çekmelerini istiyorum. Biz yandık başkaları yanmasın. Bu kişilere en ağır ceza verilmeli ki diğerleri için caydırıcı olsun.” Diyerek sızı ve öfkesini dile getirmeye çalışmıştır.

Yine daha önce tecavüze uğrayan ve buna dayanamayıp canına kıyan Kayseri Melikgazi’de lise 12’nci sınıf öğrencisi Cansel K. bu anlatmaya çalıştığım kara tabloya bir diğer örnektir. Öyle ki Cansel K. öğretmeni Bayram Ö.’nün cinsel istismarına ve tecavüzüne uğrayınca durumu önce arkadaşlarıyla ardından da öğretmenleriyle paylaşmıştır. Ancak okul yönetimi olayın üzerini kapatmaya çalışması dolayısıyla bir sonuç elde edememiştir. Bunun üzerine Cansel K., evinde babasının tabancasıyla kendisini başından vurarak intihar etmiştir. Ağır yaralanan genç kız, hastanedeki tüm müdahalelere rağmen kurtarılamamıştır. Ailesi ise olayla ilgili şunları söylemiştir.  “Okul yönetimine şikayet etmiş fakat olayın üstü kapatılmak istenmiş. Olaydan bütün arkadaşlarının haberi var. Matematik öğretmeni Kayseri kapalı ceza evinde. Mahkemede suçunu itiraf etmiş. Öğretmen, okul yönetimi ve hatta Milli Eğitim Bakanlığı hakkında tazminat davası açacağız. Sorumluların ceza alması için elimizden gelen ne varsa yapacağız.”

Son dönemde yüreklerimizi burkan, ''lanet olsun böylesine'' dedirten olayları kısa kısa sizlerle paylaşmaya çalıştım. Fakat inanın durum yazdıklarımdan daha tiksindirici boyutlardadır. Konuya başka bir bakış açısı kazandırmaya çalışsak oda mümkün değildir. Zaten böylesinin bir adı, izah şekli de yoktur. Ayrıca neyin beklentisindedirler, nasıl bir düşünce yapısına sahiptirler anlaşılacak gibi değildir. Böylesi toplumsal davranış bozuklukları geleceğimize olumsuz yansımaktadır. Kızlarımız, kadınlarımız, çocuklarımız sokağa çıkmaya fazlasıyla çekinir hale gelmişlerdir. Ve her geçen gün daha da kötüye gideceği hissine kapılmaktadırlar. Kanımca bunun tek çözümü ise aile içi eğitimle olacağıdır. Toplumsal gerçeklerin, makul ve tüm insanlığa yaraşır yaşantıların öğrenildiği tek yer ailedir, orada alınan eğitimdir. Kadın olsun, erkek olsun her iki tarafında yaşam hakkının eşit olduğu, toplumsal yaşamın karşılıklı güven ve saygıdan geçtiği öğretilmelidir. Zaten böylesi bir geleceği oluşturma düşüncesi ile hareket edildiğinde bir çok sorunda kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Umarım bundan sonra kötüye değil, iyiye giden bir hayat bizleri bekler.

 

 

 

 

Devamını Oku