Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
  • Doğum tarihi 01 January
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Doğruluk Ve Ümit

Rumi 1327 Mart ayı yani miladi 1911'yilinda Şam Emevi camisinden Bediüzzaman'ın okuduğu hutbede İslam aleminin içinde bulunduğu manevi hastalıkları altı madde hâlinde saymış ve çözüm yanı tedavi reçetesini de sunmuştur.
Hutbe-i Şamiye olarak meşhur olan bu teşhis ve tedavi reçetesi günümüze kadar pek değerlendirilmemiş var olan hastalıklar katlanarak devam etmiştir.
Önceki yazımda kısmen değindim bu konuya devam etmek istedim.
Bediüzzaman bu hastalıkları:
Ye'sin, ümidsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi.
Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi.
Adavete muhabbet.
Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları bilmemek.
Çeşit çeşit sâri hastalıklar gibi intişar eden istibdad.
Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek.(hutbe-i şamiye)
Bir biri ile bağlantılı, birinin tam tedavisi diğerlerinin de tedavi olduğu, birinin ihmal edilmesi ile tamamının ihmal edildiği bu altı maddeyi bir bütün olarak değerlendirmek gerekir.
Ümitsizliğin içimizde hayat bulması islam toplumu için, tehlikenin başlangıcı ve tedavi edilmesi gereken ilktir.
İman esaslarına olan inancın zayıflaması bu hastalığı besleyen en önemli nedendir. Çünkü müslüman, bil hakkı ile iman sahibi olursa, işin dünyevi kar ve zararı hesabı yerine; ahiret boyutuyla da değerlendirecektir. O zaman her hal-u karda kazanan olduğunu görecek ümitsizlik kaygısına düşmeyecektır.
Bediüzzaman:
"Hattâ bu yeis ile başkasının lâkaydlığını ve füturunu kendi tenbelliğine özür zannedip "Neme lâzım" der, "Herkes benim gibi berbaddır" diye şehamet-i imaniyeyi terkedip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor. Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor; biz de o kàtilimizden kısâsımızı alıp öldüreceğiz.
ﻟﺎَ ﺗَﻘْﻨَﻄُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﺭَﺣْﻤَﺔِ ﺍﻟﻠَّﻪِ
kılıncı ile o yeisin başını parçalayacağız.
ﻣَﺎ ﻟﺎَ ﻳُﺪْﺭَﻙُ ﻛُﻠُّﻪُ ﻟﺎَ ﻳُﺘْﺮَﻙُ ﻛُﻠُّﻪُ
hadîsinin hakikatıyla belini kıracağız inşâallah."
(Hutbe-i Şamiye)
Bunca zamana rağmen tedavinin olmaması bizi ümitsizliğe düşürmesin çünkü insanın ömründe bir yıl ne ise toplumların ömründe elli yıl aynı şeydir.
Bizler için sene-ı devriye bir yıl oldugu gibi toplumlar için ise devr-ı nesliye olan elli yıl aynı şeydir.
İkinci olarak sunulan Sıdkın yanı doğruluğun ölmesidir.
Bir kanser gibi toplumları yok eden bu illet zan içinde kişinin imanını da tehlikeye sokar. "Müslüman yalan söylemez" Hazret-i Âişe (radıyallahü anha) vâlidemiz buyurdu ki: "Eshâb-ı kirâm indinde yalandan daha kötü bir şey yoktur. Çünkü, yalanla îmânın bir arada bulunmadığını bilirlerdi."
Bediüzzaman:
"Sıdk, İslâmiyetin üssü'l-esasıdır ve ulvî seciyelerinin rabıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır. Öyle ise, hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip onunla manevî hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz.
Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlık, fiilî bir nevi yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannu, alçakça bir yalancılıktır. Nifak ve münafıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sâni'-i Zülcelal'in kudretine iftira etmektir.
Küfür, bütün enva'ıyla kizbdir, yalancılıktır. İman sıdktır, doğruluktur.
Bu sırra binaen kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesafe var; şark ve garb kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor.
Nar ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Halbuki gaddar siyaset ve zalim propaganda birbirini karıştırmış, beşerin kemalâtını da karıştırmış."
"İşte Asr-ı Saadetteki inkılab-ı azîm, sıdk ile kizb, iman ile küfür kadar birbirinden uzak iken zaman geçtikçe gele gele birbirine yakınlaştı. Ve siyaset propagandası bazan yalana ziyade revaç verdi. Fenalık ve yalancılık bir derece meydan aldı. (Hutbe-i Şamiye)
Devam edecek.
Selam ve dua ile

Devamını Oku

Arzu Ve İstek

İnsan olarak sürekli ihtiyaçlarımız olur. İhtiyaçları; İstek ve arzular tetiklediğinden sonsuzluk arz eder.
Her ihtiyaç karşılandığında doyuma ulaşılır bu defa yeni bir arzu ve istek oluşur. Bu kısır döngü ölüme kadar devam eder.
Harwerd üniversitesinin ikiyüz bin denek üzerinde yapıtı araştırmada kişilerin az veya çok mutsuz olduğunu, sebebini ise arzu ve isteklerinin yerine getiremedikleri için idi.
Araştırma sonucunda "insanların arzu ve isteklerinin sınırsız, bunları karşılama ve olanaklarının ise sınırlı olduğunu" belirtir.
Çok aç olan birisinin tek arzusu bir parça yiyecekten bu imkanı bulduğunda taze, sonra kaliteli, çeşit olmasini, mideye ve göze de hitap etmesini ister.
Giyinme, barınma, varlık sahibi olma ve imkanlar artıkça oluşan yeni arzu ve isteklerler.
Bediüzzaman:
Hadsiz ihtiyacat ve şiddetli açlıklarıyla beraber zaaf ve aczleri, o zîhayat âlemini bana çok acıklı ve elîm gösterdi. Ehl-i dalalet ve gafletin gözüyle baktığımdan feryad eyledim. Birden hikmet-i Kur'aniye ve imanın dürbünü ile gördüm ki: Rahman ismi Rezzak burcunda, parlak bir güneş gibi tulû' etti. O aç, bîçare zîhayat âlemini rahmet ışığıyla yaldızladı. (Şualar)
Müslümanlar olarak sınırsız veya sürekli yenilenen arzu ve isteğin insanda var olmasının, ilk yurdunun cennet olması ve orada insana bu duyguların verilip cennetten sonsuz nimetlerinden faydalanması içindir.
İnsanın dünyaya imtihan için gönderilmesi ile bu duygular alınmamış imtihanı başaranların asıl yurdu olan cennete gitikerinde tekrar kullanması içindir.
Enbiya suresi 35 Ayet:
“Sizi, bir imtihan olarak, şer ve hayırla deneyeceğiz. Hepiniz de nihayet bize döndürüleceksiniz.”
Enfal suresi 67 ayet;
'...Siz geçici dünya varlığını istiyorsunuz, oysa Allah âhireti istiyor; Allah izzet ve hikmet sahibidir."
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Dünyada rahat yoktur.”(A.İbn Hanbel, Zühd, s. 128)
Dünya hayatını ahirette bir basamak olarak görmeyip, ebedi olarak düşünüp öylece sarılırsak günü gelip ecel geldiğinde ölüm ve sonrası zarar edenlerden oluruz.
Sadece ahret deyip Allah'ın nimetlerinden istifade etmeyi bırakırsak yine zarar edenlerden oluruz.
Kasas süresi 77 ayet:
“Ahireti kazanmaya çalış, fakat dünyadan nasibini de unutma.”
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
"Ne dünyası için ahiretini, ne de ahireti için dünyasını terk eden -her ikisinden de nasibini almayan kimse- sizin hayırlınız değildir. Çünkü, ahiretin ulaşım ve hazırlık yeri dünyadır. İnsanlara yük olmayınız.” (İbn Asakir’in Hz. Enes’den rivayet etti)
Dünya ve ahiret dengesini kurmak müslümanın düsturu olmalıdır.
Bediüzzaman:
"Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedenni dünyası olsun?... Öyle mi?...
İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyet'i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!..
Maatteessüf güzel şeylerimiz gayr-ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr-ı müslimler çalmışlar. Güya bizim bir kısım içtimaî ahlâk-ı âliyemiz yanımızda revac bulmadığından, bize darılıp onlara gitmiş. Ve onların bir kısım rezaili, kendileri içinde çok revaç bulmadığından cehaletimizin pazarına getirilmiş!.. (Tarihçe-i Hayat)
Hutbe-i Şamiye okumanızı tavsiye ederim.
Selam ve dua ile.

Devamını Oku

Eğitim

Öğretim ve Eğitimin Onbeş günlük ilk yarı tatili bitti.
Allah nasip ederse Pazartesi günü ikinci yarısı başlayacaktır.
Milyonlarca evlatlarımız eğitimlerini kaldıkları yerden üstüne birşeyler koymak için yeniden ders başı yapacaklardır.
Şimdiden tüm eğitim emekçilerine, öğrenci ve velilerine hayırlı olsun derim.
Başarı temennilerinde bulunurken bazı gerçekleri dile getirmek zorundayım.
Günümüz eğitim ve öğretim camiası maddi ve özellikle manevî alanda hak ettikleri değeri görmedikleri gerçeğidir.
Bir emekli imam olarak siyasi görüşlerine bakmadan tüm eğitim emekçilerine hak edilen maddi ve manevi değerin verilmesini isterim.
Çünkü dinimiz İslam; eğitim ve öğretime çok önem verdiğidir.
Hz. Ali (Ra); "Bana bir harf öğretnin kölesi olurum" demesi konunun önemini bize net biçimde anlatmaktadır.
Hele günümüz öğrencilerinin durumu pek içler açıcı değildir.
Eğitimin içinde bulunduğu keşmekeşlik, değişen eğitim sistemleri, okul türleri, özel okullar bu sıkıntıların bir kısmıdır.
Eğitimi bitirdikten sonraki iş bulma sıkıntısı da ayrıca bir derttir.
Günümüz eğitimin içinde bulunduğu içler acısı durum, dinimiz İslam'la yakından ve uzaktan hiç bir alakası yoktur.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem ilk eğitimini 611 yılında Hz. Cabrail (as)den alması ve ilk ayetin "İkra" (oku) olması, "hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Ayeti, "Âlimler Peygamberin varisleridir" nice ayet ve hadislerin öğreten ve öğrenenin önemini net biçimde ortaya koymaktadır.
Popçunun, topçunun, oyuncunun ve daha nice kesimlerin topluma rol model olup maddi ve manevi yönden değer bulurken, öğretmenlerin onlarla kıyas edilmeyecek durumda olmaları ayrıca düşündürücü bir durumdur.
Üniversiteyi bitirip işsizler ordusuna katılan ve katlanarak devam edeceği tahmin edilen işe yerleşme veya iş kurumu durumu eğitim gören fakir öğrencileri kara kara düşünmeye sevk etmektedir.
Eğitim; herkese eşit ve ücretsiz olmalıdır.
Özel okul ve özel üniversite ile parası olana iyi eğitim yerine beceri ve zekasına göre bedava olmalıdır.
İş kurma veya iş bulma konusunda üniversiteler öncü olmalıdır.
Üniversite ile iş çevreleri işbirliği içinde olup destek ve teşvikler mezun olan öğrenci üzerinden yapılmalı, belirleyici makam ise; ilgili üniversite ve fakülte olmalıdır.
Eğitim bir ülkenin geleceğini şekillendirir.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem;
"Ya âlim, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol! Sakın beşincisi olma, yoksa helâk olursun."(Taberani)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“Allah Teâlâ ilmi insanların hafızalarından silip unutturmak suretiyle değil, fakat alimlerin ölümü suretiyle alır. Neticede ortada hiçbir alim kalmaz. İnsanlar bir kısım cahil­leri kendilerine lider edinirler. Onlara birtakım meseleler sorulur; onlar da bilmedikleri halde fetva verirler. Neticede hem kendileri sapıklığa düşer, hem de insanları saptırırlar.“
(Buhârî, İlim 34; Müslim, İlim 13. Ayrıca bk. Buhârî, İ’tisâm 7; Tirmizî, İlim 5)
Selam Ve Dua İle

Devamını Oku
Eğitim

Nasıl Bu Hale Geldik?

İslâm alemi; manevî bir hastalık ve burhan içinde olduğu bir gerçektir.
Bu hastalığın boyutu öyle büyüktür ki; yalan, faiz, cinayet, zina, kumar, adaletsizlik ve daha nice büyük günahlar olağan hale gelmiştir.
İman kalesini tehlikeye sokacak ahlakı çöküntü artarak devam etmektedir.
Güven, itibar, doğruluk ve daha nice İslam'ın güzellikleri sırra kadem basmış aranır hâle gelmişlerdir.
Müslümanların yaşadığı topraklarda; silahlar patlamakta, uçaklar bombalamakta, kadınlar dul, çocuklar yetim kalmaktadır.
Hapishaneler dolmuş, ülkesini terk eden, denizlerde boğulan, Avrupa'nın insafına sığınanlar gün geçtikçe artmaktadır.
Ne oldu bize?
Çaresi nedir?
Soruları kafalarımızı karıştırmakta ve bizi ümitsizliğe sevk etmektedir.
Oysa müslüman ümitsiz olmamalıdır.
İmtihan dünyasında olduğumuzu, olanların imtihanın bir gereği ve takdiri ilahi olduğunu unutmayalım.
Yüce Allah Bakara suresi 155. ayette;
And olsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!(Diy. Meal.)
İslam aleminin Haçlı seferleri, birinci ve ikinci dünya savaşları neticesinde çok şey kayıp etmiştir.
Bediüzzaman:
"Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât bana âmirane diyor ki: -İ'caz-ı Kur'anı beyan et. Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur'an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'an, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ana hücum edilecek; i'cazı, onun çelik bir zırhı olacak."(Tar. Hayat)
Hastalığı teşhis edip tedavi reçetesini yazan Bediüzzaman, maalesef kadr-i kimeti bilinmedi, reçetesi uygulanmadı.
Kur'an'a ve sünnete sarılma yerine, dünya menfaati ve maslahatı için bunları terk edildi.
Çare nedir diye sorarsanız; Kur'an ve sünnete dönmek, Risale-i nurları okullarda ders olarak okutmak.
Ebu Hüreyre’den nakledildiğine göre Peygamberimiz (asv) şöyle buyurdu:
“Size iki şey bırakıyorum. (Bunlara tutunursanız) asla delalete düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve sünnetim. Bu ikisi (kıyamette) havza kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir.”(Hâkim,1/93).
Oysa her müslümanın arzusu ve isteği bu olduğu halde neden dualar kabul olmuyor ve sıkıntıları giderilmiyor?
Sorusuna yine en güzel cevabı Bediüzzaman vermiş ve:
"Bu asrın acib hâssasındandır ki: Elması elmas bildiği halde, camı ona tercih eder. Bu asırdaki ehl-i imanın fevkalâde safderûnluğu ve dehşetli cânileri âlîcenabane afvetmesi; ve bir tek haseneyi ve binler seyyiatı işleyen ve binler manevî ve maddî hukuk-u ibadı mahveden adamdan görse, ona bir nevi tarafdar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalil olan ehl-i dalalet ve tuğyan; safdil tarafdar ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatasına terettüb eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine belki teşdidine kader-i İlahîye fetva verirler; biz buna müstehakız derler."
(Sikke-i Tasdik-i Gaybi)
Müslüman feraset sahibi olmalıdır.
Kur'an ve sünnete sarılmalıdır.
Yanlışlar da ısrar etmemelidir.
Selam ve dua ile.

Devamını Oku
Nasıl Bu Hale Geldik?

Eğitim Ve Karne

İlk, orta ve lise de okuyan evlatlarımız ilk karnelerini aldılar.
İlk yarı yıl bitti, hayırlı tatiller.
Kimi öğrenciler takdir, teşekkür belgeleri ile karnesini alıp sevinç içinde evin yolunu tuttu. Bazıları da kırık notları ile üzüntü duydu, belki utandı ve karnesini gizleyerek eve geldi.
Bazı veliler çocuklarının başarısını hediye ile ödüllendirken bazıları düşük not ((başarısız demiyorum) aldığı için evladından hesap sorma, azarlama belkide ceza vermiyi tercih
etti.
Aslında tüm çocuklar; karne notuna bakılmaksızın başarılı olduklarını kabul etmek ve yarı yıl tatilini verimli geçmesi için çaba göstermek gerekir.
Onları sevip, yarıyıl analizini yapıp eksiklikleri nasıl giderilir beraber kafa yormak lazım.
Cezalandırmak, kızmak, kınamak, başkaları ile kıyaslamak, ondan küsmek ve dışlamak doğru bir davranış değildir.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Küçüğüne merhamet etmeyen, büyüğüne saygı göstermeyen bizden değildir.” (Ebu Davud, Edeb)
Küçükleri sevmek, merhamet etmek, iltifad etmek, gönüllerini kazanmak dinimizin önem verdiğini konuların başında gelir.
Her çocuk başarılıdır.
Eğitimdeki notlarının düşük olması, bazı derslerin zayıf olması ve varsa displinsizliği sadece öğrenciye mal etmek onu sorumlu tutmak, yanlıştır, haksızlıktır ve vijdansizliktir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem;
“Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)
Hadisi ile birinci dereceden çocuğun eğitiminde anne-baba sorumludur.
Çocuğumuzla ne kadar ilgilendik?
Kaç defa okula gittik?
Rehber ve sınıf öğretmeni ile kaç defa görüştük?
Bu ve buna benzer soruları kendinize sormalı ve kendimizi sorgulamaliyiz.
Devlet, MEB, okul idaresi ve öğretmende kendi gücü oranında bu başarısızlıkta pay sahibidir.
Devletin eğitim programı, MEB başarısız olduğu her kesimin kabuludur.
On altı yıllık tek başına iktidar olan Ak Parti, değiştirdiği her bakan ile beraber; yeni müfredat ve sınav sistemi öğrencilerin, velilerin, öğretmenlerin kafalarını karıştırmakta ve başarısızlığın bir başka sebebidir.
Bireysel olarak çocuğumuzu etkilemesede genelde eğitimdeki başarısızlığımızın bir başka sebebi de paralı eğitimin varlığıdır.
Özel okullar eğitimin kalitesini artirmadiğı gibi toplum içinde yavaş ancak derinden sınıfsal ayırışmaya sebep olacağıdır.
Zengin ve fakir çocukları eğitimin ilk basamağından başlayıp üniversite bitimine kadar özel ve devlet okulu olarak iki gurup haline getirilmsi; zengin çocuklarını eğitimde beş sıfır önde başlamasına sebep olmaktadır.
Olması gereken fırsat eşitliği, eğitim bedava ve herkesi kapsamasıdır.
Fakir çocuğu; eğitim hayatı başarıyla geçse, üniversitenin herhangi bir bölümünü bitirse (Tıp, hukuku dışında) iş imkanı bulma şansı azalmakta hatta bazı branşlarda imkansız hale gelmektedir.
Oysa zengin çocukları böyle değildir.
Özel okul, özel öğretmen, özel üniversite (yurtdışı eğitim) istediği bölümü okumakta babasının iş yerinde veya parasıyla iş kurmaktadır.
Devletin sağladığı kredileri, teşvikleri ve imkanları alabiliyor.
Ya fakir çocuğu?
Bu da devlet okullarında okuyan başarılı olan öğrencilere haksızlık olmakta ve üniversite okuyan öğrencilerin başarısını etkilemektedir.
Yine de karamsar tablodan iyimser olmaya çalışalım.
Tüm öğrencilerimize başarılar diliyorum.
Selam ve dua ile.

 

Devamını Oku
Eğitim Ve Karne

Tuhaf Bir Din Anlayışı

Toplumun bazı kesiminde tuhaf bir din anlayışı oluşmuş.
Millî piyango almaya gider, kazanirsa; camı, yol, okul, fakire yardım ve benzeri işleri yapacağını söyler.
Allah'ın büyük günah saydığı kumar için Allah'tan yardım dilemek. Ne tuhaf?
Çocuğu veya kendisi sınava girecek; türbeleri ziyaret edip yardım için dua eder. Kur'an sürelerini, duaları sınavı kazanmasına aracı edenler.
Hayırlı bir evlat bir iş için çaba gösterse daha iyi olur.
Siyasilerin peşinde gitmeyi dini vecibe görenler.
"Laik demokratik Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı" olacağına yemin eden siyasilerin bir kısmına din namına Allah adına bağlanırken diğerlerini tekfir edenler.
Ebû Saîd el-Hudrî (ra),
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem i şöyle buyururken işittim dedi:
"Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir."
Kötülükleri eliyle düzeltme de birinci dereceden görevli devlettir.
Dili ile düzeltmeye çalışmak ise işin ehli kişiler günümüz İslâmî STK lar ve alimlerdir.
Kalbi ile buğuz herkesin işidir.
Eğer devlet görevini yapmıyor, işin ehli çaba göstermiyorsa imanın en zayıf olduğu kısım olan kalple buğuz olayı kalmıştır.
Bir başka hadiste ise buna ilaveten "kalbiyle buğuz etmiyorsa imanı yoktur" ilavesi vardır.
İmandan sonra en büyük günah;
Haksız biçimde Kul hakkına tecavüz, Yalan, İçki,Faiz, Zina, Cinayet, Dolandırıcılık, İftira, Fitne gibi kötülükler ülkemizde artmaktadır.
İktidar; yeterince mücadele etmemekte veya başarılı olmamaktadır.
İslam'i STK bunlarla mücadele etmeleri sözlü olarak yapması ve iktidarı uyarması gerekir.
Yüce Allah Kur'an da:
“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. (Âl-i İmrân sûresi (3), 104)
Bir kısım STK lar aslı görevini bir kenara bırakıp iktidarın peşinde gitmesi ve bunu din namına yapması ne tuhaf.
Huzeyfe radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz, ya da Allah kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azab gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz ama, duanız kabul edilmez. ”(Tirmizî, Fiten 9)
Evlenmek, çocuk sahibi olmak, rızkın genişlemesi, bahtın açılması ve daha nice dilek ve ihtiyaçları için kabirlere gider dua eden adak adayanlar.
Benim en çok garibime giden ise görev yaptığım köyde idi.
Yol üzerinde bulunan bir ziyaret (yatır) vardı, hatırı sayılır, dualarımıza ortak ederdik.
Yatırın bulunduğu alana halkın eşyalarını bıraktığını gördüm.
Yerleşim alanına biraz uzak ve dağ başında olan buraya köylü ne diye eşyasını oraya bırakır?
Merak ettim ve köylüye: "Hırsızlar çalmaz mi?" Diye sorduğumda aldığım cevap:
"Hocam bu ziyaret çok etkili kimse cesaret edemez. Şayet birileri bıraktığımızı çalmaya kalkışırsa onları felç eder, kör eder hatta öldür."
Dedim onlara; "Kendinize bedavadan iyi bir bekçi bulmuşsunuz?"
Ağlarmisin gülermisin bir durumdu.
Selam ve dua ile.

Devamını Oku
Tuhaf Bir Din Anlayışı

Vergi

Verginin niçin alındığını eleştirmeyerek verilmesi gerektiğini belirteyim.
Günümüz vergilerin büyük çoğunluğu Kur'an ve sünnete yeri olmadığı ve bir kısım verginin ise sıkıntılı olduğu da bir gerçektir.

Belki Cumhuriyetin kurulması ve sonraki dönemlerde ülkenin kalkınması, ekonomik yünden güçlenmesi, iş imkanlarının artması vb gerekçelerle toplanan vergiler makul görünse de günümüz için bu gerekçelerin olmadığıdır.


Vergileri belirleme, toplama ve kullanmakla yetkili olan iktidarın bu yetkisini hakkaniyet ölçüsüne uygun kullanmalıdır.
Vergi oranları ve kapsamını belirlediğinde adilane olmasına dikkat edilmelidir.
Millet; bana yetki verdi, meclis onayladı, kanuna uygun deyip işin ahiret boyutu unutursa Mahkeme-i Kubra da sıkıntı çekeceğidir.
Kamu hizmetlerine harcanmak üzere devletin, yerel yönetimlerin yasalara göre doğrudan doğruya ya da kimi maddelerin, hizmetlerin fiyatları üstüne ekleyerek dolaylı yoldan yurttaşlardan topladığı paraya vergi denir.
Halkın oylarıyla iktidar olanlar, vergileri belirleme, toplama ve harcamaya yetkilidirler.
İslam dini açısından uygunluğu işin uzmanı kişiler tarafından ise:
Buna göre "vergi, amme menfaat ve işlerinin tanzimi mevzu bahs olduğu hususlarda, fertlere yüklenen bir mükellefiyettir" (Salih Tuğ, "İslâmda Vergi Hukukunun Tekevvünü", İslâm Medeniyeti Mecmuası,1967, I, 1/25) Veya "umumi masrafların yükünü fertler arasında dağıtmak için başvurulan bir usuldür" diye tarif edilebilir (Cezmi Erçin, Muhtasar Maliye İlmi ve Maliye Mevzuatı, İstanbul, 1935, 105).
Yine müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde ise:
a-Müslümanlarla ilgili vergiler.
b- Gayr-i müslimlerle ilgili olan vergiler olmak üzere iki kategoride mütalaa edilirler.
Zekât, Öşür, Sadaka gibi ibâdet mânasını da taşıyan vergiler Müslümanların vermek zorunda oldukları dinî mükellefiyetlerdir.
Buna karşılık Cizye ve Harac da Müslüman olmayanların ödemeleri gereken malî vergilerdir.
Bu vergileri ödeyen gayr-i müslimler, buna karşılık mal ve can güvenliği elde ederler. Binaenaleyh bu vergileri veren kimse ile savaşılmayacağı gibi onlara gelecek olan her türlü tehlike de bertaraf edilir (Geniş bilgi için bk. Kazıcı, a.g.e. 28-37; Ebu'l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habib el-Basrî el-Mâverdî, el-Ahkâmu's-Sultaniyye, Mısır 1909, 127-128).
Ülkemiz; laik, demokratik Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı bir devlet olduğunda yasaları da bu ilkelere uygundur.
Ülkemizde belirlenen, toplanan ve harcanan vergiler devletin yasalarına uygunluk ilkesine göre olsada hakkaniyet ölçüsünde olması ise elzemdir.
Toplanan vergiler; Yol, su, elektrik, okul, hastahane, güvenlik gibi hizmetlerle geri dönmelidir.
Acaba ülkemizde öyle mi?
Devletin istihdama yönelik yatırımlarda çekilmesi, özelleştirme ile mevcut yatırımların satılması, yap işlet devr et modeli ile bir çok hizmetin paralı hale gelmesi kısmen öyle olmadığıdır.
Yapılan; köprü, tünel, havalimanı, şehir hastaneleri gibi yerlere beli kota vermesi ve bu katanın altına inildiğinde devlet tarafından destek verilmesi yanlıştır.
Yine teşvik adı altında firmalara, işletmelere verilen yardımlar da doğru değildir.
Vergi toplama konusuna gelince;
Gelirinden vergi alınan şahıs, özel ve tüzel kişilerden tüketimlerinden de vergi alınması yine yanlıştır.
KDV dediğimiz vergi türü ise verginin vergisi gibi ayrı bir sıkıntıdır.
Otoban, tünel, köprü, hastahane, okul gibi kuruluşların bir kısmı özel ve paralı olması doğru olsada devlet tarafından toplanan vergilerle desteklenmesi yanlıştır.
İş verenlere teşvik adı altında yardım yapılmaması gerektiği gibi, vergi yüklerinin hafifletilmesi ve bir kısımının alınmaması gerektiğidir.
Adalet her yerde ve her zaman lazım.
Selam ve dua ile.

Devamını Oku

Siyasal İslam 3

Önceki yazılarımda; Siyasi İslam'ın her iki cenahinda olanların bir birini beslediğini, birinin varlığı veya başarısı diğerinin yanlış ve hatalarına bağlı olduğunu belirtmeye çalışmıştım.
İslâmî savunarak veya eleştirerek siyaset yapanların, kendi doğrularını anlatma yerine, diğerinin yanlışlarını ve bazende abartarak anlatırlar.
Buda kendi yanlışlarını görmeme, hatalarından ders çıkarmama ya sebep olmaktadır.
Osmanlı imparatorluğu; Halifesi, Şeyhülislam'i, kadısı, Medreseleri, Tekke ve Zaviyeleri var olan İslâmî esaslara göre idare edilen bir bir ülke idi.
Savaşlar ve neticesinde yıkılan bir imparatorluğun küllerinde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
Neden irtica ile mücadele adı altında tüm bunları, kaldırıp, kapatıp ve yasaklayabildi?
Ezanı Türkçe okutup, Kur'an harflerini yasaklayabildi?
Camilerin bir kısmı kapatılabildi?
İslâmî değerleri olan bu makamların başındaki kişilerin, kurum ve kuruluşların kapatılmasında hiç mi katkıları yoktu?
Bazı çevrelerin dediği gibi suçlu sadece Laik kesim mi idi?
Bütün bunlara okurken %90 dan fazlası müslüman, ordusu hükümeti ve idaresi müslümanlardan oluşan ülkede neden güçlü biçimde karşı durmadılar?
Şimdi de madalyonun öbür yüzüne bakalım.
Laik kesimin şikayet ettiği ve dinin siyasete alet edildiği iddiası ve neticesi oluşan siyasi tablo dan onların hiç mi katkıları yoktur?
Yüz yıla yakındır iktidardalar; yeni nesil onların mahsulü değilimdir?
İlk okuldan eğitimin sonuna kadar laik eğitimin katı biçimde verilen okullarımızda (ihl dahil) okumadilar mi?
Onlara "Türküm, doğruyum..." Andımızı okuturmadınız mı?
Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacaklarina dair defalarca yemin etirmediniz mi?
TRT ve diğer medya kuruluşları Laik'ligi, cumhuriyeti, Atatürkçülüğü her an anlatmadılar mı?
Bütün bunlara rağmen şikayet ettiğiniz bir oluşum ve siyasi bir yapılanmada sizin de katkınız olmadı mı?
Artık kısır çekişmeleri, hiç kimseye faydası olmayan suçlama siyasetini bırakmak gerekir.
Olması gereken de; doğrularımızı anlatmak, doğru olanı yapmak, karşı tarafın yanlışları ile beslenme yolunu tercih etmemektir.
Özellikle İslâmî değerleri savunan, anlatan, yaşayan insanlara şunu demek isterdim;
Her asra ve zamana ilaç olacak,mükemmel Kitabımız ve Peygamberimiz var.
Kur'an ve sünnete uygun yaşamaya çalışmak ve anlatmak lazım.
Bediüzzaman;
Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi: Nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır; nifaka inkılab eder. Hem nur, hem topuz.. ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için bütün kuvvetimle nura sarılmağa mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor. (Lemalar)
Selam ve dua ile.

Devamını Oku
Siyasal İslam 3

Siyasal İslam 2

Önceki yazımda dinin siyasete alet edilmesinin iki yolunu kısaca anlatmaya çalışmıştım.
Dini değerleri veya dinsizliği siyasete alet etme olan bu iki yolun kimseye faydası olmadığını, kısır bir döngü olduğunu, ekonomik ve manevi çok zararları olduğuna değindim.
Her iki kesimin siyasi çıkarları dışında faydadan çok zararlarını herkese dokunduğu hakikatini anlattım.
Gerçek şü ki "muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak", "Çağdaşlaşma", "ilerleme" gib ciddi sloganlarla "laiklik" adı altında dinsizliği siyasetlerine alet eden kesimlerin bu ideallerini gerçekleştirecek; ekonomide gelir adaletini ve bilimsel çalışmalardaki başarılarını görmek mümkün değildir.
Toplumla barışık olmayan bu kesim; ülkenin refahını yükseltecek bilimsel buluşları ve İktidar olma gibi bir gayeleri olmadıkları bir gerçektir.
Dini değerleri siyasetlerine alet edenler de; dine hizmetleri, dindarlığın artması ve dindar bir neslin yetişmesine katkıları olduğunu söylemek mümkün değildir.
İşte ülkemiz ve on altı yıllık Ak Parti iktidarı.
Camilerin varlığına, müftü, vaiz ve din görevlilerinin artmasına, diyanet TV ve radyosuna rağmen; toplum içinde dini hassasiyetlerin giderek azaldığıdır.
Yapılan araştırmalarda ahlakı çünküntünün, faizin, uyuşturucu kullanımının, zinanın, deizim'ini, hadis İnkarcilarinin toplumda azalmadigi bilakis artığıdir.
İslam'ın olmazsa olmazı olan adalete güvenin azalması ise ayrı bir sorundur.
Önceki yazımda sorduğum iki sorudan ikincisi ise siyaset yoluyla dine hizmet etmek doğru mu? Sorusu idi.
Bunu da iki başlık altında inceleyebiliriz.
Birincisi; dindar kesimlerin iktidara gelmesini sağlamak ve bu yolla dine daha iyi hizmet edeceği düşüncesiyle iktidara ve siyasete bel bağlamaktır.
Bu da yanlıştır.
İslam'ın temelini oluşturan; iman, ibadet, ahlak, muamelat, insan hakları ve benzeri konularda kişinin aslı görevini ihmal eder.
Yapması gerekenleri yerine getirmek yerine işi siyasiler yapar kolaylığına kaçar.
Destek vermediği siyasiler ve taraftarlarına karşı muhabbet beslemez.
Siyasilerin oyuncağı olma rizki ile karşı karşıya kalabilir..
Taraf da karşı tarafı oluşturur.
Tebliğ ve irşad sınırlı yapılabilir
Sevmediği siyasilerin dine karşı küçük de olsa hatakarını görüp eleştirirken diğerinin kocaman hatakarını fark etmez.
Desteklemediği siyasilerin güzelliklerini görmez, takiye zan eder ve samimiyetlerine inanmaz. Amelini değil niyetini sorgular.
Toplumun her kesimine karşı aynı mesafede olmaz.
Riya, gösteriş, ihtişam, enaniyet, metfaat, çıkar, ene, makam ve benzeri nefsine cazip gelen tehlikeli cereyanlara kapılabilir.
İşi ehline verme konusunda tereddütler yaşayabilir.
Bediüzzaman:
Birincisi: "Tâ, siyaset-i hazıra avam-ı müslimîne de o suretle tefhim edilsin." Halbuki siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyatîn hükmüne geçmiştir. Halbuki minber, vahy-i İlahînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki, o makam-ı âlîye çıkabilsin. (Sözler)
Devam edecek
Selam ve dua ile.

Devamını Oku
Siyasal İslam 2

Siyasi İslâm 1

Bugünkü yazıma bir soru ile başlayalım;
Dinin siyasete alet edilmesi veya Siyaset yoluyla dine hizmet edilmesi sizce doğru mu?
İki farklı soru olsada bana göre din ve siyaset ilişkisi yanlıştır.
Şunu peşinen söyleyeyim ki, dindar, dini hassasiyetleri fazla olanlar, dürüst ve iyi insanların siyasetle uğraşmaları ise bana göre doğrudur.
Dinin siyasete alet edilmesi iki yolla olur.
Birincisi; oy alabilmek için dini değerleri kullanmak, yapıklarına veya yapacaklarına alet etmektir. Bu yanlıştır.
İkincisi ve bundan daha büyük bir yanlış ise dine karşı siyaset yapmaktır.
Yani siyasi partileri hedef gösterip yanlışlarını dine mal edip dini değerlere saldırmaktır.
Bu iki kesim de dini siyasetlerine alet etmektedirler.
Biri; "kâfir", "zındık", "münafık", "fasık" gibi ifadelerle diğerine saldırırken;
Diğeri de "gerici", "yobaz", "çağ dışı" ve (yazmak istemedim) daha büyük hakaret edici ifadelerle öbürünü karşılık vermesi veya tersi bir durum ile siyaset yaptıklarıdır.
Bu iki kesim farklı ve zıt görünse de bir birlerini beslemektedirler.
Biri "dininize engel olacak..." Derken diğeri de "yaşam tarzına karışacak..." Diyerek toplumu germekte, iki guruba ayırmakta ve istedikleri oyu almaktadır.
Dinin bu yönüyle siyasete alet edilmesi iki kesim dışında, zarardan başka hiç kimseye faydası yoktur.
Ülkemiz; jeopolitik konumu, üç tarafı denizlerle çevrili olması, yeraltı ve yerüstü imkanları, genç nüfusu, dört iklimi, tarıma ve hayvancılığa elverişli arazisi... Kısaca Allah'ın bahşettiği bunca nimetlere rağmen hak ettiği imkanlara sahip olmaması bu kısır düğünün sonucu olsa gerek.
Şunun itiraf edelim ki ülkemiz siyasetine bu iki kesim gayet başarılı olduklarıdır.
Özellikle seçimlere yakın dönemde klasikleşen ve gayet başarılı olan bir taktikleri vardır.
Ya türbanlı birisinin taciz ve hakaret haberleri veya başı açık birisinin benzer bir olayla karşı kaldığı olayı sahneye sunarlar.
Artık televizyon haberleri, panel, taraf ve karşı taraf, uzman, prof... Gündemi işgal eder.
Seçim bitene kadar ülkenin beka sorunu; laik anti laik, dindar ve dinsiz olur.
Yoğun propaganda etkisinde kalan biz seçmenler de aklı selimle değil, duygu ve hislerimizle oyu kullanırız.
Seçim biter, bu dava gelecek seçimde kullanılmak üzere buz dolabına konulur.
Bediüzzaman:
"Fakat o zamandan yirmi sene sonra gördü ki: O gizli münafık zındıkların garplılaşmak bahanesiyle, siyaseti dinsizliğe âlet yapmalarına mukabil bir kısım dindar ehl-i siyaset dini siyaset-i İslâmiyeye âlet etmeye çalışmışlardı. İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tabi olamaz. Ve âlet yapmak İslâmiyetin kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir. Hattâ Eski Said o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü ki:
Bir sâlih âlim kendi fikr-i siyasîsine muvafık bir münâfıkı hararetle senâ etti ve siyasetine muhalif bir salih hocayı tenkid ve tefsik etti.
Eski Said ona dedi: "Bir şeytan senin fikrine yardım etse rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa lânet edeceksin."
Bunun için Eski Said, "Şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınırım" dedi. Ve otuz beş seneden beri siyaseti terk etti." Haşiye 1
Devam edecek
Selam ve dua ile.

 

Devamını Oku