Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
  • Doğum tarihi 01 January
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Ölüm Ve Kabir

Muvakkatten iskân edildiğimiz ve imtihan olacağımız dünya; mükâfat değil çalışma yeridir. İçindeki nimetler ise Allah’ın bizlere ikramıdır. 

Dostun dosta (ehli iman olanlar) kavuştuğu, ebedi saadetin yaşanacağı yer ise ahiret yurdu ve cennettir. 

Dünyaya gelirken kendimizle hiçbir şey getirmediğimiz gibi giderken de kendimizle bir şey götürecek değiliz.  

Dünya bir han; gidenler(ölüm) olacak ki gelenlere yol açılsın. Gelenler bitti mi, gitmesi gerekenler de gitti mi dünyada insan nesli kalmayacak ve kıyamet kopacaktır. 

Her canlı gibi bizde sıramız geldiğinde, zamanımız dolduğunda ölüm şerbetini tadacak, fani dünyadan ebedi olan ahiret yurduna gidenlerden olacağız. 

Ölüm; Kaçanın kurtulamadığı, tedbir alanın çare bulamadığı, zengin, fakir, makam, hasta, yaşlı, genç, ihtiyar… Ayırımı yapılmadığı kaçınılmaz bir olaydır. 

Nasreddin hocaya sormuşlar: “Hocam nereden geliyorsun?”  Hoca “Cehennemden?” diye cevap vermiş oradakiler “Hocam Cehennemde ne işin vardı?” hoca “Ateş almaya gittim” onlar “Ateşi getire bildin mi?” Hoca “Hayır herkes ateşini dünyada getirmişti.” 

Cennetin de, cehennemin de kazanıldığı yer dünya yurdudur. Ona göre davranmak ve yaşamak gerekir.  

Biz başıboş değiliz. Hareket, söz ve düşüncemizi kayıt altına allan Allah’ın iki meleği var ve sürekli izlenmekteyiz. 

Ölüm yok olma değil; başka âleme gitmektir. Bu âlem; ehli iman için ebedi kurtuluş, günahkârların cezasını çekeceği hapishane veya imansızların ebedi kalacakları cehennem yani idam yeridir. 

Kabir dünya için son çıkış kapısı iken ahiret yurdu içinde giriş kapısı ve ilk sorgunun yapıldığı yerdir. Buradan selametle geçtik mi gerisi çorap söküğü gibi kolay ve basittir. 

Dünyayla irtibatımız ölüm ile kesilir. Akrabamız, malımız, makamımız, dost ve ahbabımız kabir kapısına kadar bizimle gelir.  

Kabirde amelimizle baş başa kalırız. Orası bizim için ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukur oluverir. 

Kabirleri ve mezarlıkları sık sık ziyaret etmek lazım. Dünya lezzetinin ağızdan gitmesine vesile olan ölümü her dem zihnimizde taze tutmak ve hatırlamak gerekir. 

Kişinin “Günümüzü gün etme”, “felekten çalma” gibi düşündüğü bir yaşam tarzı yoktur. Dünyanın lezzeti geçici ve zevalinden sonra elemi vardır. 

İhtiyar olma, hastalık, imkânsızlıklar, sınırsız istek ve arzulara karşı sınırlı imkânlara sahip olma, tatmin edilen arzu ve isteklerin yerine yeni arzu ve istekler iman çerçevesinde değerlendirilmez ise sıkıntıların kaynağı olur. 

Helal dairesinde yaşamak; keyfe kâfi geldiğinden hayatımıza mana katar. Nefsin, şeytanın, kibrin ve gururun esiri olmaktan bizi kurtarır. 

Berzah âleminde başlayan yolculuğumuz, babamızın sırtına oradan anne rahmine, oradan da dünyaya gelişimiz, ölüm ve kabir hayatıyla devam etmektedir. 

Bu yolculuğun dünya durağında Allah; bize hakkı hak bilip hakka tabi olmayı ve batılı batıl bilip batıldan uzak durmayı nasip etsin. 

Kabir bizlere cennet bahçelerinden bir bahçe olsun. 

Selam ve dua ile. 

Devamını Oku

Kadın Cinayetleri

Bar işletmecisi Cemal Metin AVCI kıskançlık nedeniyle Pınar GÜLTEKİNİ öldürdüğü zannıyla tutuklandığını haberlerde öğrendik.

Yine kadın cinayeti ve cinayet sonrası ideolojik açıklamaları beni derinden üzmüştür.

İkisini yani hem Cemal Metin AVCI nezdinde tüm cinayet işleyen canileri ve de kadın cinayeti ile İslam arasında bağ kurma gafletine giren cahilleri kınıyorum.

İslam’ın hâkim olduğu veya hukuk sisteminin uygulandığı durumlarda; “KISAS” (Bakara 178 ayet) dediği bir cezalandırma yöntemiyle suçu sabit olanın cezası, mağdur tarafından ya af etme veya aynı cezayı uygulamayı yanı kısası emreder.

İşin ahiret boyutu ise: “Bir Mümin’i kasten öldürenin cezası ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa 93)

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Her hangi bir kişi muahedeli bir zimmiyi (haksız yere) öldürürse cennet kokusu kırk yıllık mesafeden duyulup hissedilir olduğu halde o katil kişi cennet kokusunu koklayamaz.” (Buhari)

“Onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa, ağır bir cezaya çarptırılır.” (Furkan 68 ayet)

Cinayete karşı bu kadar katı hükümleri olan bir dini “Kadın Cinayetleri” ile ilişkilendirip eleştirmek hangi vicdana ve insafa sığar?

Tv. dizi ve filmlerine özenme, Dost hayatı yaşama, sevgili olma, töre, gelenek, kıskançlık… Sebebi ne olursa olsun, şiddete başvuran ve cinayet işleyenleri kınıyorum.

Yüz yıldan fazladır İslam’ın içtima-i hayattan soyutlanması, irtica ile mücadele adı altında dinini doğru öğrenme imkânının olmaması, layık Eğitim’in gereği yeni bir nesil yetiştirildi.

 Beğensek te beğenmesek te, sağcısıyla, solcusuyla, hacısıyla, hocasıyla, dindarıyla, dinsiziyle, çobanıyla, doktoruyla, eğitimcisiyle, öğretmeniyle… Toplum bu eğitimin eseridir.

Feministlerin, kadın hakları savunucularının veya bir kısım yazarlar çizerin; her olumsuzluktan, kadına şiddet ve cinayetlerden sonra işi “Müslümana” bağlayıp İslam’ı suçlamaları ise hiç doğru değildir.

Avrupa dedikleri medeniyette kadınların ortalama %40 şiddete maruz kaldığı (Mahkemelere yaşayan kısmı),bir kısım kadının cinsel işçi olduğu, yaşı ilerlediğinde veya vücudu bozulduğunda da değersiz bir varlık olarak terk edildiği gerçeğidir.

Bütün olumsuzluklara rağmen İslam coğrafyasındaki kadın cinayetleri son yıllarda artmış olsa bile yine de %03 geçmediğidir.

Biz Atatürk ilkelerine bağlı, laik ve demokratik… Bir ülkede yaşıyoruz.

Yanlışıyla, doğrusuyla, hayrı ve sevabıyla Cumhuriyetin kuruluşundan hedeflenen ve bu doğrultuda inşa edilen toplumun birer bireyleriyiz.

Bir insan ve Müslüman olarak kadına şiddeti ve cinayet kabul etmiyor ve kınıyorum.

Kadınlar; canımız kızlarımızdır, dert ortağımız, sırdaşımız, bacımız, halamız, teyzemizdir. Annesinin nazlı gülüdür, kocasının aşkıdır, evlat için cennet onun ayağı altındadır.

Altın ve ipek erkeğe değil ona yakışır ve helaldir.

O şiddeti değil sevgiyi, Öldürmeyi değil yuvayı ihya etmeyi, kalbini kırmayı değil gönlünü almayı hak eder.

Selam ve dua ile.

Devamını Oku

Ayasofya'dan Bana Ne

Kürt atasözü “Aş çüye,  bı şekşeko yı maye heyri” Manası: Değirmen gitmiş, tak takın peşine düşmüş.”

Eskiden buğdaylar değirmene götürülür orada öğütülürdü. Değirmenlerin bir kısmı suyun göçü ile çalışırdı. Üstte dönen değirmen taşının orta yerinde bulunan delikten buğday bırakılırdı. Hazneye bırakılacak buğdayın miktarını; değirmen taşına sürtünen ve belli yerlerde olan çıkıntılara değerek “tak tak” diye ses çıkaran halk arasında “şak şak” denilen alet belirlerdi.

Mana itibariyle olayın tümünü görmeyip, tamamının elden gitmesine aldırış etmeyen ve cüzi bir şeye çok değer verip o uğurda var gücüyle çalışanlar için kullanılan bir Kürt atasözüdür.

Günümüz “Ayasofya” meselesi bazen siyasi çıkar için gündem olması, Değirmeni değil de “tak tak” için çabalayan gibi, İslam’ın tamamı değil de Ayasofya için verilen çaba da böyle bir şey.

Kebair denilen büyük günahların birçoğu yasal olmuş, milli ve manevi değerler dibe vurmaya başlamış, LGBT ler onur (!) Yürüyüşü yapacak güce ulaşmış, din elde giderken sadece “Ayasofya” diyenden bana ne?

Camilerin kapatılması, kapalı olanların açılmaması, tüm Müslümanlar gibi benimde hoşuma gitmez ve büyük üzüntü duyarım.

Fethin sembolü, fatihin yadigârı ve yıllarca Müslümanın ibadetgâhı olan Ayasofya’nın müze ve ibadete kapalı olmasını tasvip etmediğimdir.

Yüce Allah: “Allah’ın mescitlerinden O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir? Aslında bunların oralara ancak korka korka girmeleri gerekir. Böyleleri için dünyada rezillik var, ahirette de onlar için büyük azap vardır.” (Bakara 114. Dib. Meal)

Ayasofya’nın genelge ile kapatanlar ve günümüze kadar açmayanların mesuliyetleri Allah katında aynıdır.

 Arada bunca zaman geçmesine ve tekrar ibadete açılması için sonuçsuz kalan bunca çalışmalara karşı yitirdiğimiz değereler ile “Sağ gösterip bize sol vurma” durumudur.

 Galiba bizler “Ayasofya açılsın” diye var gücümüzle çalışırken “Ters köşe” olan kaleci durumuna düştük.

En büyük yanılgımızda, İnsan hakları ve Adaletin değer yitirilmesi ve dinin sorgulanır hale gelmesidir.

 Tutuklu bulunan bunca kadınlar, çocuklar ve zedelenen Adalet; İslam’ın olmazsa olmazıdır. Allah’ın kesin emridir. Adalet’i bırakıp sadece “Ayasofya” diyenden bana ne?

 Köşkler, saraylar, katlar, yatlar, uçaklar, arabalar, akıl almaz israf yapan bir kesim ve asgari ücretle geçinmek zorunda olan milyonlar, çöplerde yiyecek toplayanlar, yokluk yüzünde intihar edenler çoğalırken sadece Ayasofya diyenden bana ne?

Camiler boşalmış, faiz, zina ve kuman resmileşmiş, sadece “Ayasofya” diyenden bana ne?

Komşusunun midesindeki ekmeği çıkarmaya çalışan, kendisinden olmayana “Bölücü, hain” demekten çekinmeyen, iftiralarla insanların hayatını karartan, merhamet ve şefkat duygularının yok olmaya başladığı bir dönemde Ayasofya’dan bana ne?

Değirmene “Tak tak” lazım olduğu gibi bize de Ayasofya elbette lazım. Değirmen elden gittikten sonra “tak takın” önemi kalmaz öylede İslami değerlerde yitirildiği zaman da Ayasofya’nın önemi kalmaz.

Onun için önce insan hakları ve adalet, sonra Ayasofya demeliyiz.

Selam ve dua ile.

Devamını Oku
Ayasofya'dan Bana Ne

Yahudi Ve Siyonizm

Yahudi ile siyonizmi karıştırmamak lazım.

Yahudi; semavi bir dine mensup insalara denilir. 

Siyonizm bu din içinde varlığını sürdüren organize bir örgütlenmenin adıdır.

Her yahudi siyonist olmayabilir.

Ancak her siyonist Yahudidir.

Ana felsefeleri; yahudi irkinin üstünlüğü ve onların çıkarlardır.

Onlara göre "Sadece yahudiler ve onlara hizmet edenler cennete girer"

Yahudi ırkının üstünlüğü için ekonomik çıkarlara önem verirler.

Geliştirdikleri, Faize dayali bankacılık ve finans sistemi ile güçlenmişlerdir.

Dunyanin bir çok ülkesinde (abd dahil) merkez bankalarını ve finas kuruluşlarıni büyük oranda kontrolleri altına almışlardır.

Dünya savaşları neticesinde Birleşmiş Miletler adı altında yeni bir dünya düzeni kurulmuştur.

Siyonistler; finans imkanları ile Birleşmiş Miletler ve onun bünyesindeki kuruluşlarda da söz sahibi olmuşlardır.

BM. AB veya uluslararası kuruluşlar ve bunlara bağlı kurumlalar sayesinde her ülkenin kılcal damarlarına kadar nüfuz edebilmekteler.

Böylece ülkeleri işgal yerine kendilerine hizmet edecek iktidarları oluşturmaya çalışırlar.

Afganistan, Irak, Suriye... savaşlarında ABD, insan kaybi ve milyar dolarlar harcarken, yıkılan ülkelerdeki doğal kaynaklar siyonist şirketler tarafından talan edilmektedir.

Özgürlük, dinsel, etnik veya silâhlı mücadeleler için, Milyarlarca dolar ve on binlerce can kaybi yaşanmasına rağmen, savaşanlar değil, siyonistlerın silâh lobileri kazanan olmuşlardır.

İşgal ve savaş gibi yüksek maliyetli can ve mal kaybını göze alamazlar. 

Medya vasıtasıysa iktidarları kontrol altına almayı tercih ederler.

Siyonistler; ülkenin idare biçimi, idare edenin kişisel düşüncesi ve gerçekleri ile fazladan ilgilenmezler.

Çıkarlarına hizmet eden iktidar en iyi, etmeyen de devrilmesi gereken olarak görürler.

Hizmet edenlere karşı da vefalı değiller.

Saddam gibi önce madalya sonra boynuna ip geçirebilirler.

Hep alternatifleri vardir.

Rahmetli dedem bana; "Babamla dayım Arif Çavuşun evine gittik. Dayin harpte çavus olarak görev yapmış savasta gazi olmuştu. Onu çok severdim. Ben, dayım ve babamla beraber yemek yedik. Dayimın şahadet parmaği dik duruyordu, baş ve diğer parlaklarla yemek yiyiyordu. Bu durum dikkatimi çekti ve babama; 'Dayim yemek yiyince niye işaret parmağını hep dik tutuyor?' Rahmetli babam 'Evlat dayin yediğini yiyiyor diğerini de işaret parmağıyla işaret ederek 'bu da benim diyor.'"

Siyonostlerde adeta mühalefete: "iktidarla şımdilik geçiniyorum sen de hazirda bekle" diye fark ettirmeden işaret eder.

Ülkede; üretim yerine tüketim, huzur yerine kargaşa, faiz olsun ve çıkarlarına dokunulmasın onlar için yeter.

Siyonizim yahudi bir anne'den olmayan hiç kimseyi "Yahudi" olarak kabul etmezler.

Yeterli nüfusları olmadığı için yahudi ajan yetiştirmez va kullanmazlar.

Medya vasıtasıyla ülkeleri ve insanları kontrol etmeye çalışırlar.

Moda ile tüketim ve israfı artırırlar.

Kredi ve faiz imkanlarıyla insanları modern köle etmeye çalışırlar.

Devam edecek.

Selam ve dua ile.

Devamını Oku

Yolculukta Namaz

Bir çoğumuz evimizden, ikamet ettigimiz, veya misafir olduğunuz yerden başka bir yere gideriz.

Allah kazasız belasiz yolculuklar nasip etsin.

İş amaçlı, iç ve dış turizim için yaptigimiz dinen meşru sayılan bu yolculuğunuzda ibadetlerimizi özellikle namazlari nasıl yerine getirmeliyiz

SEFER denilen bu yolculuğa yolcuya da seferi denilir.

Kışının seferi sayilmasi için;Meşru yani helâl sayilan (hırsızlik, adam öldürmek için, icki, kumar oynama... haram bir iş için olmayacak) bir yolculuk olmalidir.İkincisi ise belli mesafedir.Üçüncüsü ise kalınacak süre ve niyetidir.

Seferle; Namazların kısaltılması, iki namazın birleştirilmesi(cemî), üç gün mestler üzerine mesh edilmesi, Ramazanda iftar (sefer esnasinda oruc tutmama) edilmesini mübah kılınmıştır.( İs. fik. Zuhaylı)

Şartlari uygun olan kişi DÖRT rekaatli ögle, ikindi ve yatsi namazlari kısaltarak İKİ rekaat olarak (kesır) kılabildiği gibi iki vakti da birleştirerek cemi'de edebilir.

Namazları kısaltma  Kur'an, Sünnet ve İcma ile sabittir.İbni Ömer(ra): "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile arkadaşlık ettim. O (sas) seferlerde iki rekaattan fazla farz namaz kılmazdı. Hz Ebubekir(ra), Hz. Ömer(ra) ve Hz. Osman(ra) da böyle yapardi."(Buhari, Müslim)

Hanifilere göre Seferi için mesafe; bulunduğu beldenin son evinden başlayarak yılın en kısa günleri hesabiyla, deve veya yürüyüşle üç gün üç gecelik yoldur. Tahminen 85-96 km. dir.

Ucak, taksi vb. araclarla gideceği yere suratli biçinde gitmek seferi hükmünü kaldırmaz.

Hanefi mezhebi Seferi kimsenin bulundugu yer ile arasında üç günlük yol bulunan başka bir yere kadar yolculuğa niyet eder ve yolculuğa çıkarsa namazlarını kısaltarak (kesir) kılması VACİP tir.

Şayet gideceği yerde 15 günden fazla kalacağına niyet etmiş ise oraya vardığında seferi olmaktan çıkar ve ibadetlerini tam kılar.

Yine 15 günden az niyet eder gittigi yerde bugün yarın işim biter ümidiyle kalmaya devam ettiği müddetçe seferliği devam eder ve namazlari kasır yapabilir. 

Şafii ve hanbelilere göre; mesafe üc konak kabul edilmiş ve 96 km. olarak değerlendirmiş ve seferde namazlari kısaltarak kılmak muhayyer olmak üzere ruhsattir.

Yine Şafiî ve maliki mezhebine göre giriş ve çıkış günleri hariç kişi bir yerde dört günden fazla kalmaya niyet ederse seferi olmaktan çıkar. 

Dört günden az niyet eder ve işler uzarsa giriş ve çıkış günleri hariç 18 gün namazını kesir edebilir. 18 günü geçtikten sonra seferliği biter.

Yolculuk mesafesi 216 km. az olursa tam kılmak fazla olursa kasır etmek daha efdaldir.

Namazları cem etmek yani cemi sala hanefiler muhalefet etsede diğer mezgeplerde cemi caizdir.

Hanefilerin de diğer imamların görüşüne uyarak namazları cemi etmelerinde sıkıntı yoktur.

Şafii mezhebine göre seferi kimse;Ögle namazını ikindiye, aksam namazını yatsiya tehir etmek (cemi ta'hir) veya ikindiyi öğle vaktinde, yatsiyi da aksam vaktinde alarak (Cemi takdim) namnamazlarını kilmaları cizdir.

Yani seferi kinse öğle ve ikindiyi bir vakitte ve ikişer rekaat olarak, akşam ve yatsiyi da akşamı tam yatsıyida iki rekaat olarak kılabilir.

Otobüslerin mola verdigi yerlerde veya arabamızla seyahat ettigimiz esnada bize uygun olan vakitte cemi yapmak daha iyi ve doğru olanidir.

Selam ve dua ile.

 kaynak:Safii ilmihaliHidayetul habib. Mugnî Mezh  ervaa.Islam fikhiO Nasuhi....

Devamını Oku
Yolculukta Namaz

Camiler Neden Sona Bırakıldı

Corona virüsünün ülkemizde görülmesi sonrası uygulanan tedbirlerin başında; Camilerin ibadete kapatılması, Cuma, Teravih ve Bayram namazlarının kılınamaması oldu.

Aşamalı olarak gevşetilen tedbirler neticesinde; bankalar, Ptt, berberler, AVM ve diğer birçok kurum, kuruluş ve işletmeler hizmet vermeye başladıktan sonra camiler kısmen de olsa ibadete açıldı.

Müslümanlar açısından çok ama çok önemli hatta “üç Cuma üst üste terk edildiği “ zaman münafık olma tehlikesi olan CUMA namazı üçten fazla üst üste kılınamadı.

Bu işin hikmeti ne idi?

Cami cemaati; cahil, görgüsüz, kurallara uymaz ve asi olduklarından oluşacak kargaşa ve uyulmayacak sosyal mesafe neticesi virüs hızla yayılacak yüzlerce hatta binlerce insanın ölümüne mi sebep olma endişesi miydi?

Özel hastaneler, AVM, Banka ve diğer yerlerde alınan tedbirler CAMİ içinde alınamaz mıydı?

Makul cevaplar verecek biri veya birileri varsa beri gelsin ve bize de anlatsın.

Gerçi gittiğim Cuma, öğle ve ikindi namazında (Polis vakit namazlarında yoktu) Cemaatin; maskesini takması, seccadesini getirmesi, sosyal mesafeye ve kurallara harfiyen uyması, disiplini… Takdire şayandı. Böyle bir endişenin yersiz olduğunu bire bir şahit oldum.

Medyadaki tanıtımları ile mükemmeliyet arz etmesi gereken Özel hastanelere de gittim; koridorlarında, muayene sırasında, filim ve tahlil önlerindeki kalabalık ve karmaşa CORONA virüsü açısında içler acısı durumda idiler.

Polis desteği olmasına rağmen; Ptt ve banka önlerinde ki kuyruklar sosyal mesafeye uyulmadığını gördüm. AVM ve diğerleri anlatmaya bile değmez.

Cami cemaati ile buralardaki karmaşayı kıyaslamak bile doğru değildir.

O zaman bilim kurulu kararları CORONA virüsünün önlemesinde etkili ise, bu kuralların büyük çoğunluğuna uyulmayan yerlerin açılmasına öncelik verilirken Cuma namazı için bu karar neden geç verildi?

Tv. Kanalarında boy gösteren ve ağızlarında “Bilim, bilim…” kelimeleri düşmeyen bazı laf cambazı Prof. Bu duruma neden tepki göstermediler?    

Basın ve medyamız olayları öyle bir hale getirir ki kamuoyunun doğruyu bilme değil onların doğru dedikleri doğru kabul etmek zorunda kalmalarını sağlar.

Küçük dediğimiz, yerel veya kendi yağında kavrulan maddi desteği kısıtlı olanlar bu olay karşısında ya susar ya da sesi duyulmaz.

Medya korkusu ve baskısı olmasaydı, Diyanet ve toplumda saygın yeri olan hocalar, bu duruma sessiz kalmaz ve ilk açılan yerler Camiler olurlardı.

Corona virüsü, Çin menşeli, İtalya, İspanya, Almanya, ABD… Hızla yayılmasına rağmen, dikkatlerin Umreciler üzerine ve tek suçlu gibi görünmesine medya vesile olmuştur.

Günümüz Medyasını bir tarafa bırakma zamanı geçmiştir. Toplumu bilgilendirmede etkili olsa da birleştirmede uzun vadede etkili olmadığı aşikârdır.

CORONA virüsü bize göster diki; toplumu ikna etmenin yolu camiden geçer. Medyanın tam desteği, bilim ve ilim adamlarının ikna çalışmaları olsa da Cami ile irtibatı kesilenleri birlik ve beraberlik içinde hareket ettirmek zor olduğudur.

Selam ve dua ile.

Devamını Oku
Camiler Neden Sona Bırakıldı

Diyarbekir Ve Ramazan BÜÇKÜN

Halkın sosyal medyada verdiği destek ile yasal mağduriyet yaşayan Ramazan BÖÇKÜN (PİŞKİN) özgürlüğüne kavuşarak şimdilik mağduriyeti giderildi.Şimdilik dedim, çünkü; Ramazan (bana göre mahkemenin kanaatini iyi yönde kullanması sonucu)'ı tımarhaneye gönderen yasa olduğu gibi duruyor ve de düzelme yönünde hiçbir emarede gözükmüyor.Yasal mağduriyetin yaşanmasıyla gündeme gelen olayda gözden kaçan, önem verilmeyen, dikkate alınmayan ve de konuşulmayan işin yasa boyutu daha nice mağdurların oluşmasına dayanak teşkil edeceğidir.Mübalağa yaparak ve de affınıza sığınarak bikini giyen birkaç bayan arkadaşın cami içerisinde dolaşmaya kalkıştıkları zaman (girilmez diye bir yasa yok) engellemek veya uygun kıyafet giyiniz diyecek herkes, o bayan/bayanların şikâyeti üzerine ( Şahitler ve olay yerinin önemi olmadığı gibi "Kadının beyanı esastır) "Cinsel tecavüzden" ceza alabilir, tecavüzcü diye hapse veya tımarhaneye girebilir.Bu kadar da olmaz demeyin, çünkü Ramazan BİÇKİN'ın başına gelenler canlı bir örnektir.Doktor arkadaşım : "Hocam onun durumu farklı bir de tecavüz var" dediğinde işin aslını (savcılık tutanağına dayanarak) anlatınca "Vay be" diyerek hayretini ortaya koymuştu.
Beşinci harem de denilen tarih boyunca saygı görülen, ulu Cami'de uygunsuz kıyafetli bayanlara "Cami olduğunu, kıyafetlerini..." hatırlatması veya ikaz etmesi üzerine bayanlardan birinin şikâyeti üzerine, şahit ve diğer iki bayanın aksi ifadelerine rağmen "Kadının beyanı esastır" yasası ile RAMAZAN'DA ceza almış ve cezası onanmıştır.Yasa o kadar tehlikeli ki "Tecavüzcü" diye hapse girdiğin zaman çocuklara tecavüz edenle yasal olarak aynı suçu işlemiş ve aynı sicile sahip oluyorsun.
Bu olayda işin vahametini bilmeyen, iktidarı desteklediği izlenimini veren, bölgenin tanınmış alimleri ve İslami kimliği ile öne çıkan kişilerin olumsuz tavırlarıdır.Hatta öyle çirkin tavır ve medya paylaşımları var ki mide bulandıran cinste idi.Bu kişiler işin ''yasa" boyutunu bir tarafa bırakıp, "Tecavüzcü", "Vahabi", "Provokatör", "Selefi", "Deli", "Cahil"... Ve benzeri suçlamalar yaparak olayı saptırmaları, işin aslını gizlemeleri; ilimleri ve Dinlerine ters bir durum sergilemeleri idi.İstanbul sözleşmesi hepimizin başını ağrıtacak ve nice mağduriyetlerin oluşmasına yasal dayanak olacaktır. Hacı, hoca, şeyh, İslami hassasiyeti olanlar ve insani değerlere önem verenler; geleceğe kötü bir miras bırakmamak ve vebal altında kalmamak için şimdiden mağduriyetin yaşanmasına vesile olan bu yasaya karşı bir olmalı, birlikte hareket etmeli ve gerektiğinde siyasi tercihlerini değiştirme yoluna gitmelidirler.Bu yasa kendini bilmeyen, Allah korkusu olmayan, adap, ahlak ve hayaya önem vermeyen çok az sayıdaki insanı memnun edebilir ancak milyonların mağdur olmasına yasal dayanak teşkil eden cinstedir.Bu yasanın kaldırılması için siyasi farkımızı bir kenara bırakalım, birlik ve beraberlik içinde hareket edelim.Selam ve dua ile 

Devamını Oku
Diyarbekir Ve Ramazan BÜÇKÜN

Veli mi? Deli mi? Tacizci mi?

Halkın veli, Mahkemenin deli ve Bir avukatın paylaşımına bakılırsa Tecavüzcü de olabilir denilen kişi hakkında bir şeyler yazmaya çalışacağım.
Kimdir bu kişi?
Diyarbakır Ulu Camı müdavimlerinde, Kur’an ve İslami tebliğini öz ve sade yapan Ramazan BÖÇKÜN denilen kişidir.
 Ramazan BÖÇKÜN;
Tanıyanların; “hiç kimseye zararı dokunmayan İslami tebliğ eden”, “O deliyse ben de deliyim” dediği, sosyal medyada paylaşılan videolarda “Prof. birçok ilahiyatçı” kadar bilgi sahibi olduğu ve halkın "VELİ" dediği;
Mahkeme; "Şikâyet, delil, tanık ve Dr. Raporuna dayanarak; "Delidir" dediği, Elâzığ, Ruh ve akıl Hasta hanesine tedavi amacıyla gönderdiği;
Mahkemenin bu kararından sonra sosyal medyada oluşan paylaşımlar üzerine; yazar ve Avukat olan birisinin Face deki paylaşımı ile farklı bir tartışma yanı "Tecavüzcü" yapmaya çalıştığı kişi midir?
Sondan başlayarak sorulara cevap vermeye çalışalım.
Aynı zamanda yazar olan kişinin paylaşım girişinde “1-Kişi cinsel tacizden suçlu Bulunmuş…” yazının gerisini okumaya gerek kalmadan sanırsın ki adam “TECAVUZCU COŞKUN ”dur.
Diyelim ki yazıyı okudunuz kafanız biraz karıştı bu defa 3 Madde olarak açıkladığı “2012 Yılında İş-Kur üzerinde çalıştığı bir okulda benzer şekilde bir bayan öğretmene… açılmış bir davası yok” açıklamasıyla yazının girişine bir varsayım (Ben böle anladım) ile destekleyip pekiştirmek istemesi bu adamın "Tecavüzcüdür" kanaatine varırsın.
Bu açıklama ve anlatım biçimi bu mübarek zatı “Tecavüzcü” biri olarak lanse etme çabası olarak biz Müslümanları fazlasıyla üzmüştür.
Yaptığı paylaşımla yapmak istediği “Algıyı” kabul etmiyoruz ve yanlıştır diyoruz.
Mahkeme; Şikâyet, delil ve tanıkların beyanıyla tarafsız kararını verdiğinden hoşumuza gitmese de eleştirmiyor ve yorum da yapmıyoruz.
Şimdi de gelelim halkın "VELİ" görüşüne.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Şüphesiz ki, İslam garip olarak başladı ve bir gün yine garip hale gelecektir. Ne mutlu o gariplere!” (Tirmizi)
İslam’ın ilk yılları, iman edenlere “delidir” denilmiyor muydu? Akıllansın diye ev hapsine alınmıyor muydu?  Mallarına, canlarına kast edilmiyor muydu? Yurtlarını terk etmek zorunda bırakılmıyor muydu?
Bu adamı tanıma fırsatım olmadığı için çok üzgünüm, ancak sosyal medyada yapılan paylaşımlar, video konuşmalarının bir kısmını dinledim.  
İtiraf edeyim ki emekli bir imam olarak hayran kaldım.  
Ahır zaman hadislerini anlatımı bir başka güzeldi. 
Siyaset ile politika arasındaki farkı anlatan tüm “İzimler” ret eden bir görüşe sahipti.
Diyarbakır gibi bir yerde “Serok’ları ilahlaştıran…” deme cesareti ayrı bir hakikatti.
Bir arkadaşın paylaşımındaki videosunda Ayetin aslını okuyup “Kur’anı temiz akıl sahipleri idrak edebilir. Bakın bugün Kur’ana bakın en çok okunan kitaptır. Hakkında en çok yazılan kitaptır. Amma maalesef en az anlaşılan, en az amel edilen kitap işin acı tarafı yine Kur’an dir.”
Sosyal medyada “Garip” kişiyi dinlemenizi tavsiye derim.
Mahkemenin verdiği kararı eleştirmeden, Avukat beyin lanse etmeye çalıştığı bu “Garip” Ramazan BÖKÇÜ; bir “Tecavüzcümü?” yoksa hakikati anlatan bir “Tebliğci mi?” veya bir "Veli mi?" siz karar verin.
Selam ve dua ile

Devamını Oku
Veli mi? Deli mi? Tacizci mi?

Dua Edelim

Bazen insanin çaresiz kaldığı, elden bir şey gelmediği ve yardım alacak makam kalmadığı zaman ister istemez "Allah" ile başlayarak dua eder.

Oysa olması gereken "Allah" ile her daim irtibat halinde olup dua edilmesidir.

Dua konusunda iki yanlış hep yapılmakta.

Bunlardan biri; çare ve vesilelere baş vurmadan, yapması gerekeni yapmadan ve işin ehlinden yardim almadan "Yatır, Şeyx ve Ağaçlara bez bağlama..." ile "Allah" deyip dua etmek.

Diğeri de "Bilim, ilim, batı..." deyip duayı hafife almak veya inkar etmektir.Bu iki yanlış bir doğru etmediği gibi birincisi umulan faydayı görmeme diğeri de günaha girme rizki ile karşı karşıya kalabileceğidir."

(Ey muhammed!) De ki: "Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak."(Furkan süresi 77 ayet.)

Toplumun geneline yayılma eğilimi gösteren ve çatışma ortamına götüren bu iki yanlişın musebibbi dinini doğru öğrenmekten mahrum edilmesi sonucu oluşan cehalettir. 

Bu cehalettin topluma faydası oluşumudur?Bence hayır.

Corona virüsü bize bunu net göstermiştir.

Kocaman Prof. lar (görevini yapandan özür dileyerek) ilaç, aşı, tanı, tedavi... ile uğraşma yani maddi çareler bulma yerine tv lerde batıyı överek laf cambazlığı yapmaktan öteye bir şey yapmadıklarıdır.

Bir de bazı yazar çizerin bilim insanı olan prof lardan maddi katkı bekleme yerine "Flan tarikat ilaç bulsun..." "Bu kadar imam bir doktor etmez"... ve benzeri sözlerle Prof lardan ümidini kesip hacı, hoca ve din adamlarına saldirmalaridir.

Sanırsın ki batıda Papazlar, Hahamlar, Rahipler, Keşişler... Aşı ve ilaç bulmuşlarda hocalar onlardan geri kalmış.

Aslında herkes görevini yapsa ve diğerinin görevine saygı gösterse başarı kendiliğinden gelir.

İnsan maddi yapısı cihetiyle ihtiyaçları olduğu gibi manevi yönüylede ihtiyaçları vardır.

Bu ihtiyaçların başında da dua gelir.

Dünya nüfusunun %95'dan fazlası farklıda olsa bir dine mensup olmaları bunun delilidir.

Biz müslümanlar duaya inanır ve her an dua ederiz.

"Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir." (Mümin süresi 60 ayet)

Üstad Bediuzzaman da:

"Duânın en güzel, en latîf, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki: Duâ eden adam bilir ki, birisi var ki; onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli her şeye yetişir...(Mektubat 24)

Tedbiri elden bırakmayalım.

Duasız da kalmayalım.

Selam ve dua ile.

Devamını Oku