Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Soykırımı İnkar Yasası, Fransa, Türkiye ve Cezayir

Bu sabah Cezayir asıllı Fransız İşadamı ve siyasi aktivist Rachid Nekkaz ve COJEP International başkan yardımcısı Veysel Filiz ile birlikteydik. Hatırlayacağınız gibi Nekkaz, bir fon oluşturarak burka yani çarşaf yasağı sebebiyle ceza alacak kadınların cezalarını ödeyeceğini söylemişti. Kendisi insan hakları ile ilgili bir tavır sergilemekte. Bugün basın toplantısında 1 milyon Euroluk çeki göstererek, Fransa'da 'Ermeni Soykırımı yoktur' diyenlere kesilecek 45 bin euroluk cezanın da kendileri tarafından ödeneceğini söyledi. Ayrıca "Soykırım yoktur diyerek Sarkozy'nin ilk siyasi tutuklusu ben olmak istiyorum. İlk karşı gelenin Türk olmaması çok önemli." diyerek tavrını ifade etti. 

Cezayir Başbakanı, Türkiye'nin Fransa’yla yaşadığı tartışmada Cezayir tarihine gönderme yapılmasından vazgeçmesini istemişti. Nekkaz ise bugün Cezayir'in Fransa'yla arasını iyi tutmak için çaba gösteren bir politika takip ettiğini ve kendi meclisinde dahi bir soykırım önergesi geçirmediğini belirtti.

Türkiye, Cezayir Soykırımını Mecliste Görüşmeli midir? 

Rachid Nekkaz, Türkiye'nin, Fransa'nın Cezayir'de soykırım yaptığını mecliste ele alarak sert bir karşılık vermesini önerdi. Bu öneriye karşılık şu soruyu yöneltebiliriz: Bu konuların bilimsel bir araştırma konusu olduğu ve ifade özgürlüğüne tümüyle aykırı olduğu argümanıyla hareket eden Türkiye'nin, aynı şekilde hareket ederek kendi meclisinde Cezayir soykırımını görüşmesi ne kadar doğrudur? Böyle bir olayın gerçekleşmesi Türkiye'nin samimiyetine olan inancı azaltmaz mı?

Sayın Nekkaz bunun dişe diş bir mücadele olduğunu ve Türkiye'nin artık güçlü bir ülke olduğunu, hasta adam olmadığını, Türk hükümetinin Sarkozy'ye karşı savaş vermesi gerektiğini ve bu noktada kuralların değiştini, Fransa'nın anladığı dilin bu olduğunu söyledi. 

Ancak ben Fransa'ya tepki adına Cezayir meselesinin siyasi olarak meclisimizde ele alınmasının ilkeli bir duruş olmayacağı kanaatindeyim. Olayın Bilimsel bir araştırma konusu ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğu ortada iken, aynı şekilde hareket edecek bir Türkiye'nin bunu yaparak haklılığını ve samimiyetini kaybedeceğini düşünüyorum. Elbette kısasa kısas mantığı çerçevesinde bu konu tartışılmaya devam edilebilir.

Yazımı, çarpıcı bir Türk imajı çizmek amacıyla, hoşgörüsünü kenara bırakan Fransız düşünür Voltaire'in Fanatisma ou Mahomet le Prophete oyunundan bir kesit ile bitirmek istiyorum: 

"Bir deve tüccarının kendi ülkesinde isyana yol açması... Semadan haber aldığını iddia etmesi ve her sayfası sağduyuya hakaret olan anlamsız kitabını oradan aldığını ileri sürmesi... Bu kitabı saygın kılmak için ülkesini ateş ve kılıçtan geçirmesi; babaların boğazını kesip kızlarına el koyması... Mağlup olanlara kendi diniyle ölümden başka seçenek sunmaması... Türk doğmadıkça yahut hurafeler özündeki tabiat ışığını bütünüyle bertaraf etmedikçe bir insanın bunları mazur görmesi mümkün değildir."

Voltaire'in bu yaklaşımı 16. ve 17. yy.da olduğu gibi bugün de taraftar buluyor.

Furkan Şenay

https://twitter.com/F_Senay

 

Devamını Oku

Türk - Arap Medya Forumu

Başbakanlık Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün düzenlediği Türk-Arap Medya Forumu İstanbul’da gerçekleşti. Arap medyasının hem kendi ülkelerinde yaşanan sürece, hem de Türkiye’nin bu süreçteki rolüne nasıl baktıklarını gözlemlemek için oradaydım. Hem Arap hem de Türk gazeteciler Arap dünyasında yaşanmakta olan dönüşümü ve bu dönüşümün Türk ve Arap medyasında algılanma biçimlerini anlattılar. Görünen tablo, Türkiye’nin Arap dünyasıyla olan samimiyetini ve coğrafyanın yeniden inşası için gösterilen çabayı anlatıyordu.

Türk ve Arap algısı 

Bugün çok sayıda dünya ülkesinin gözü Arap coğrafyasında ve küçümsenemeyecek olaylara tanıklık ediyoruz. Türkiye ise uzunca bir süre duyarsız kaldığı Arap dünyası ile tekrar yakın temasa geçiyor, sadece temasa geçmekle kalmıyor aynı zamanda coğrafyanın uzun yıllar yaşadığı sıkıntılı günleri aşabilmek için adımlar atıyor. Başbakan Baş müşaviri ve KDK koordinatörü İbrahim Kalın, yaptığı açılış konuşmasında Türkiye’nin bugün Arap dünyasıyla olan bu ilişkisini “kendi tarihimizle, coğrafyamızla barışıyoruz” şeklinde ifade etti. Türkiye’de, Arap toplumları hakkında yıllarca yapılan yanıltıcı yönlendirmelere rağmen, Türk toplumunda önemli bir kesimin Arap coğrafyasındaki sıkıntılara duyarsız kalmadığını gördük. Arapların da Türklere dair bilgisinin az olduğu, çünkü yapılan tercümenin az olduğu ve dil sorunun aşılması gerektiği anlaşılıyor. Arapların Türkiye’de, Türklerin de Arap ülkelerinde basın büroları ve muhabir sayıları çok az olduğuna göre, köprülerin kurulması ve tekelciliğin kırılması için bunların sayıları arttırılmalı.

Bugün Arap dünyasından gelen konuşmacıların gözlerinde, sözlerinde bir isyan vardı. Haksızlığa, susturulmuşluğa, sanki yıllardır içlerinde birikenler taşmış ve artık geri kazanmak istedikleri bir kimlik özlemiyle konuşuyorlardı. Birçok konuşmacı hevesle medyada yapılması gerekenleri anlatıyor ve Türkiye’nin sürece yaptığı katkıdan dolayı şükranlarını ifade ediyorlardı. Bugün barış ve istikrar sağlamaya yönelik ilkeler belirleyerek hareket eden Türk dış politikasını Batı’nın taşeronluğunu yapmakla suçlayan çevreler büyük haksızlık ediyorlar. Türk dış politikasının varlığının Arap baharını tetikleyen unsurlardan biri olduğunu çok sayıda Arap zaten ifade ediyor. Elbette küresel güçlerin politikaları ve çıkar çevreleri Türkiye’nin izlediği politikayı sık sık dar boğaza itebiliyor.

Arap Medyası ve Oryantalizm 

Arap dünyasında yaşanan dönüşümler sayesinde rejimlerin medya üzerindeki etkisinin –en azından değişim sürecindeki ülkelerde- zayıfladığı konusunda herkes hem fikirdi. Özellikle iletişim alanında yaşanan teknolojik gelişmelerle artık insanları tek bir haber kaynağı ile yönlendirmek mümkün olmaktan çıktı. Örneğin twitter sayesinde artık Tahrir meydanındaki gençlerden ne olup bittiği hakkında anında haber alabiliyoruz. Elbette herkes sosyal medya kullancısı değil, bu nedenle televizyon kanalları hala önemli bir etkiye sahip. Al Jazeera Network Yönetim Kurulu Başkanı Danışmanı Ahmad El Şeyh, “Al Jazeera olmasaydı Arap baharı 15 yıl gecikirdi.” şeklinde bir iddiada bulundu. Londra Al Hivar TV den Azam Tamimi ise “Al Jazeera Arap baharına destek olduysa, Arap baharı da medyanın özgürlüğünü kazanmasını sağladı!” diyerek Ahmad El Şeyh’e göndermede bulundu. Neticede medyanın Arap ülkelerindeki değişime etkisi kadar, değişimlerin de medyaya önemli bir etkisinin olduğu anlaşıldı.

Bugün hepimizin bildiği Batı merkezli haber ajanslarını kaynak almanın yeterli olmayacağı ve medyada tekelin, baskının kırılarak çeşitlenmenin gerektiğini Arap medyacılar vurguladı. Ahmet El Şeyh “Neden fotoğrafı yayınlanan Arap bir çocuğun hep sümükleri akan, her yeri kir içinde ve yüzü sineklerle dolu?” diye sorduğunda, fotoğrafı çekenin de bir ideolojisi olduğunu unutmamak gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor. Bir ajanda içeren haber gerçekliği yeterince yansıtabilir mi tartışılabilir. Ancak haberin gerçekliğini önemsemeliyiz.

Oryantalist bir bakış açısıyla ve maalesef Türkiye’de de birçok kişinin düşündüğü gibi “Arap dünyası İslami değerler ya da kültürel öğeler nedeniyle mi demokrasiye geçmek için bu kadar bekledi?” sorusunun arkasında aslında çok derine giden bir oryantalist algı yatmakta. Yıllarca dini ve kültürel sebepler de öne sürülerek sorulan “Arap dünyası demokrasiye hazır mı?” sorusuna Prof. Dr. İbrahim Kalın’ın artık “Batı Dünyası Arap Dünyasındaki değişimlere hazır mı?” sorusuyla cevap vermesinin sebebi de aslında tam olarak Batı’nın Doğu hakkındaki algısını değiştirmek zorunda olduğuna işaret ediyor.

 

Furkan Şenay

https://twitter.com/F_Senay

 

Devamını Oku

Palmer Raporu, İsrail ve Türkiye

 

Türkiye Cumhuriyeti, Mavi Marmara’da yaşanan trajedi sonrası İsrail devletinden özür dilemesi, şehitlerin ailelerine tazminat verilmesi ve Gazze’ye uygulanan ambargonun kaldırılması isteklerinde bulunmuştu. Özellikle Mavi Marmara trajedisi sonrası Gazze’ye uygulanan insanlık dışı ambargonun son bulması için Türkiye uluslararası kamuoyu ve örgütlerin dikkatini bu konuya çekmek için yoğun çabalar sarf etti. Batılı ülkelerden ve Arap dünyasından birçok ülke Türkiye’yi Filistin tutumu konusunda destekledi. Mavi Marmara trajedisi sonrası bu konu uluslararası gündemin ana maddelerinden birisi oldu ve bunun Palmer raporunda da tartışıldığını görüyoruz.

BM’nin Mavi Marmara raporu basına sızdırılarak beklenenden önce kamuoyuna duyuruldu. Raporda Türkiye ve İsrail komisyonlarının verdiği raporlardan hareketle çokça bilgi paylaşılmış. Gemide yaşanan üzücü olaylarda gemideki yetkililere vurgu yapılarak IHH üzerine sürekli spekülasyon yapılmış.

Rapor, yaşanan olay hakkında çokça bilgi veriyor olsa da yapılan tespitler ve insan hakları vurgusu açısından yetersiz kaldığını söyleyebiliriz. 105 sayfalık raporda Mavi Marmara’nın silahsız bir insani yardım hareketi olduğu ve İsrail'in gereksiz-aşırı bir müdahalede bulunduğu vurgulanıyor olsa da; Gazze’ye uygulanan ablukanın İsrail’in güvenliği açısından meşru bir önlem olarak görüldüğü söyleniyor. Gazze’deki militanların İsrail’in güvenliği açısından tehdit oluşturduğu ve denizden gelebilecek silah desteğinin engellenmesi için bu ablukanın meşru kılındığını görüyoruz. O halde şu soruyu sormak gerekir: Gazze'de senelerdir İsrail kuvvetlerinin insanları öldürmesine sebep olan güç nasıl engellenecek? 

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 2. Kâtip seviyesine düşürüleceğini ve askeri anlaşmaların askıya alınacağını açıklamıştı. Türkiye geçmişte de (1980’de yaklaşık 10 yıl süreyle) İsrail ile ilişkileri maslahat-güzar düzeyinde yürütmüştü. Dışişleri Bakanı Davutoğlu İsrail’e karşı beş maddelik siyasi ve ekonomik bir dizi yaptırım açıkladı.

Türkiye’nin İsrail’e yönelik diplomatik ve ekonomik yaptırımları sonrası dış basında ‘Türkiye’den sert tepki!’ tarzında yazılar, haberler, açıklamalar görüyoruz. Dolayısıyla İsrail Türkiye aleyhine uluslararası kamuoyunda ve medyada psikolojik harekâta başlayacaktır. Türkiye’nin de bu psikolojik harekâta karşılık olarak uluslararası kamuoyunu Gazze ablukasının kalkması yönünde yanında tutması gerekmektedir.

Örneğin ABD’nin önemli düşünce kuruluşlarından GMF’in (German Marshall Fund) Türkiye uzmanı Joshua Walker, son olayların Türkiye'nin de İran gibi kaybedildiğini söyleyen ülkedeki sağ kanadı dolduruşa getireceğini dile getirdikten sonra "Üzgünüm ama birçok Amerikalı da böyle düşünüyor. Bundan dolayı bu gelişmelerin sadece Türkiye-İsrail ilişkileri olmanın ötesine taşmasından kaygılıyım" dedi. Walker'ın da ifade ettiği gibi bu şekilde Türkiye’nin İsrail’e karşı koyduğu tavır Türkiye’nin aleyhine bir propaganda olarak kullanılmak istenebilir. Belki de bir takım çevrelerin olaya bakış açılarını değiştirmeleri ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun söylediği “Bu mesele İsrail ile Türkiye arasında değil İsrail ile uluslararası hukuk arasında bir meseledir.” cümlesine dikkat edilmelidir.

Türkiye’nin, gerginliğin iyice artmaya başladığı şu dönemde daha da dikkatli olması gerekmektedir. Çünkü İsrail hükümetinin sağlıklı hareket etmediğini geçmişte gördük. İsrail’i incelerken onu birçok ülkeden ayıran özelliklerden biri, Yahudilikteki bazı yaklaşımları bilmeden İsrail politikalarını anlamanın zaman zaman güç olduğudur. Ortadoğu’da büyük bir ticaret hacmine sahip olan iki ülkenin geldiği noktada kimin ya da hangi yaklaşımın sorumlu olduğuna insanlık vicdanı karar verecek.

Özür dilenmesi sürecin başından beri Türkiye’nin ilk şartıydı ve hala gerçekleşmiş değil. İsrail’de reformistler, liberaller varken aynı zamanda aşırı sağcı, radikal ve siyasal Yahudilik ekseninde hareket eden çevreler de var. SAM (Stratejik Araştırmalar Merkezi) başkanı Prof. Dr. Bülent Aras Yeni Şafak gazetesine verdiği röportajda İsrail’in Türkiye’den özür dilemek için içeride bir kamuoyu yaratma çabası içerisinde olduğunu belirtmişti. Aslında Palmer raporunda da Netenyahu’nun özür dilemesi karşısında tabandan büyük tepki alacağını söylediği ifade edilmekte. Dolayısıyla kendi iç dinamikleri açısından da İsrail şu anda Türkiye’den özür dilemeye uygun durumda değil. Ancak Arap dünyasında yaşanan hareketlenmeleri ve Arap rejimlerinden ziyade güçlenen Arap halklarının Türkiye ile ittifaka yakın olduğunu göz önüne alırsak, özür dilemeyen bir İsrail coğrafyada yalnızlaşacaktır. Türkiye’yi İsrail ile olan gerginliği üzerinden barışa yanaşmadığı şeklinde eleştirmek, Türkiye’nin barışın tesis edilmesi doğrultusunda takip edilen ilkelerinden vazgeçmesini istemek demektir. Bu ise insanlık onuruna yakışmayacak bir yol olur.

Sonuç olarak, Palmer raporu Türkiye ve İsrail’in Ortadoğu’da barışın istikrarı için full diplomatik ilişkileri yeniden tesis etmesi gerektiğini belirtiyor olsa da raporun kendisi arabulucu değil, aradaki gerginliği koruyucu bir etki yaratmıştır. Uluslararası sularda giden bir gemide bir başka ülkenin vatandaşları olan barış gönüllülerine müdahalenin -öldürmenin- meşru kılınacağı bir uluslararası konjonktür dünya barışına, uluslararası hukuka ve devletler arası güvene zarar getirir.

Olaya biraz daha geniş açıdan bakıldığında atlanmaması gereken nokta, Türkiye’nin bu süreçte Gazze’ye uygulanan haksız ambargonun ve uzun yıllardır coğrafyada keyfe keder hareket etmeyi düstur edinmiş İsrail'in izlediği politikaların meşruiyetinin dünya tarafından sorgulanmasını sağlıyor olmasıdır.

Furkan Şenay

http://twitter.com/F_Senay 

 

Devamını Oku