Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMINI TANIMAYA SOYUNAN YENİ ZELANDA (IV)

20 Ağustos 2018 de başladığım “Sözde Ermeni Soykırımını Tanımaya Soyunan Yeni Zelanda” yazılarımın ilkinde, “Türkiye’nin içine düşürüldüğü girdaptan nasıl çıkacağı konusunda, hep birlikte düşünmemiz, var gücümüzle çabalayarak, siyasi ve ekonomik kuşatılmışlıktan kurtulmamız gerekmektedir.

Türkiye’nin yeni sistemle yürümesinin, kişisel kararların sürükleyeceği yerin, hiç de aydınlık olmayacağını söylemek için çok da donanımlı olmanız da gerekmiyor! Samimi ifadelerle içimizin kan ağladığı şu günlerde, dış politika da yapılanlar, yapılmayanlar dahası yapılamayanlar da insanı karamsarlığa sürüklemektedir.” Demiştim…

1900 lü yıllara gelindiğinde İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya, Japonya, Sırbistan, Romanya, Belçika, Brezilya, Portekiz, Yunanistan ve Amerika Birleşik Devletleri gibi güçlerin, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak için hangi yollara başvurduklarını bilmeyen yoktur. İngiltere’nin kullanımında olan Yeni Zelandalılar gibi maalesef içimizde de anlamayan veya anlamak istemeyen çoktur.

Öncelikle anlamak istemeyenlere “SÖZDE” Ermeni Soykırımı yaftasının ne olduğunu tekrar anlatalım.

Bildiğiniz gibi (!) Ermeni Tehcir Kararı ile tehcirin uygulanması farklı tarihlerdir. Osmanlı İmparatorluğu Dâhiliye Nezareti 24 NİSAN 1915’te bir genelgeyle, devlete karşı her türlü melanete katılan, kalkışan Ermeni komitelerinin kapatılmasını, belgelerine el konulması ve elebaşlarının tutuklanmasını istemiştir. Bu genelge doğrultusunda İstanbul’da 235 kişi tutuklanmıştır. Ermeniler, akılarınca ve aldıkları akılla bu günü “SÖZDE” soykırımı günü olarak kabul etmişlerdir. “SÖZDE” Ermeni Soykırımı bunun neresindedir?

Tehcir Kanunu ise 27 Mayıs 1915 tarihinde yayınlanmıştır. İsyan hareketine karışan Ermenilerin savaş alanı (I. Dünya Savaşı) bölgelerinden alınıp, daha güvenli yerlere göçe tâbi tutulmaları, Türk ve Ermeni halkının can güvenliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Bu karar kapsamında gerçekleştirilen SEVK ve İSKÂN uygulamaları 25 Kasım 1915’te geçici olarak durdurulmuş, 21 Şubat 1916’da ise genel bir emir ile TEHCİRİN tamamen sona erdiği 15 Mart 1916 tarihinde, ikinci bir emirle de vilâyetlere bundan sonra hiçbir sebep ve vesileyle sevkıyat YAPILMAMASI bildirilmiştir. Sevk halinde olan Ermenilerin ise o anda bulundukları vilâyet dâhilin de yerleştirilmeleri talimatı verilmiştir.

Bu arada Ermeni nüfusun sevke tabi tutulması nedeniyle, İstanbul Ermeni Patrikhanesi 10 Ağustos 1916 tarihinde lağvedilmiş, SİS ve AKDAMAR Katogikoslukları da birleştirilerek Kudüs’e nakledilmiştir. Yeni patrikhanenin başına ise SİS Katogikosu Sahak Efendi getirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra, Osmanlı İmparatorluğu, TEHCİRE tabi tutulan Ermenilerden isteyenlerin eski yerlerine dönmeleri hususunda 31 Aralık 1918 ve 4 Ocak 1919 tarihli kararnameleri yayınlanmıştır. Tehcir esnasında kafilelere yapılan mahalli eşkıya saldırılarını, tabiat şartları ve hastalıktan ölümleri kuşkusuz çekilen acıları YOK saymayarak, sözler misiniz “SÖZDE” Ermeni Soykırımı bunun neresindedir?

Çanakkale 1915’den 1918 Kafkasya’ya gidilirken, Yeni Zelanda’nın güdümlü ve yönlendirilmekten kurtulamadığı körlüğe bakalım…

ANZACLARIN, Anadolu’ya gelişleri ve 1915 savaşlarını, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü Bilimsel Sekreteri Dr. Alexandre Toumarkine nasıl değerlendiriyor: (Kısaltarak)

“Çanakkale Savaşları, özellikle savaş sonrası dönemin ışığında değerlendirilmeli. Osmanlı birliklerindeki komutan ve askerlerin kazandıkları itibar ve güveni anlamazsak, Kurtuluş Savaşı sırasındaki Anadolu direnişini kavrayamayız.” “Yeni bir cephe açma fikri, Çanakkale Boğazı’na saldırma önerisi eşliğinde bu defa İngiltere’de yeniden ortaya çıktı. Fikir babası, planını 25 Kasım 1914’te Savaş Konseyi’ne tanıtan Birinci Deniz Lordu Churchill idi. Gerçekçi olmadığı düşünülerek Churchill’in projesi ilk etapta reddedildi. Churchill, Doğu’da ama Selanik’te bir cephe açılmasından yana olan İngiliz Maliye Nazır Lloyd George’u ikna etti. İngiliz ordusundaki güçlü muhalefete rağmen, proje 13 Ocak 1915’te kabul edildi. Hedef İstanbul’du. O dönemde, Churchill Osmanlı başkentinin işgalini ve özellikle de Alman muhripleri Goeben ve Breslau’nun ortadan kaldırılmasını düşünüyordu.”

“İngiltere ve Fransa’nın Rus ordularıyla temasa geçmek ya da onlara malzeme yardımında bulunmak gibi bir niyeti yoktu, zaten bu yardımı yapabilecek güçte de değillerdi. Londra’da da, Rusya’nın göz diktiği İstanbul’u almanın, ittifakı güçlendirmek yerine iyice zayıflatacağı hesaba katılmamıştı. İngiltere ve Fransa donanmaları arasında kumanda bölgelerinin dağılımında, Akdeniz Fransa’ya verildiğinden, İngilizler, Joffre’un çekincelerine rağmen, Fransa’yı en azından teşebbüslerine ortak etmek zorundaydılar. İngiltere’de Kraliyet Donanması’nın gücü sayesinde kolayca başarıya ulaşılacağı düşünülüyordu. 21 Ocak’ta, Amiral Guepratte tarafından yönetilen bir Fransız filosu, bir İngiliz filosuyla birlikte Boğazlara gönderildi. Bu filo, 72 geminin (hafif kruvazörler, mayın tarama gemileri, torpido avcıları denizaltılar vs.) eşlik ettiği 18 savaş gemisinden oluşuyordu. Filoda 814 top ve 22 bin denizci bulunuyordu.”

“Süveyş’te bir Osmanlı baskısı artık gündemde olmadığından, gönüllü İngiliz birliklerinin, denizcilerin ve Mısır’da konaklayan askerlerin Çanakkale’ye sevk edilmeleri tasarlandı. Bu askerlerin 9 Mart’ta Yunanistan’da bir araya getirilmeleri öngörüldü. Ancak İngilizlerin ümit ettiği Yunan ve Rus katılımı olmadı. İngilizler sadece AVUSTRALYALILARDAN ve YENİ ZELANDALILARDAN oluşan iki tümenle İngiliz deniz piyadelerinden oluşan bir tümen ayarlayabildi.” “Ama bu hiç yeterli değildi; dolayısıyla Fransa’dan asker istendi. Bunun üzerine Fransız askeri ve siyasi yetkililer arasında bir tartışma başladı. Fakat sonuçta, Fransız birliklerinin İngiliz komutasına bağlı olması kabul edildi. Saldırının tarihi 18 Mart 1915 olarak belirlenmişti. Manevrayı yöneten Carden’in yerine Amiral de Robeck geçti.”

“ Bu sefer, karşılıklı bombalamalar ortalığı kasıp kavurdu. Başlarında Suffren olmak üzere, Fransız gemilerine Hayes Salder’in filosuna yol vermeleri için geri çekilme emri verildiğinde, iki filonun da büyük bir bölümü Osmanlı mayınlarıyla yok edilmişti.” “Sonuçta, Amiral de Robeck deniz harekâtını durdurmak zorunda kaldı. Londra’da Savaş Konseyi sırasında ifade edilen ağır eleştirilere karşı durmak zorunda olan Churchill bu başarısızlıktan alınacak dersleri kendi üslubuyla sıralıyordu: *Deniz saldırısını bir kara harekâtıyla birlikte yürütmek, yani Osmanlı savunmalarını yok etmek için, birliklerin karaya çıkarma yapması gerekliydi* 25 Nisan’da şafak sökmeden, çıkarma Gelibolu Yarımadası’nın altı ayrı noktasında ve Anadolu kıyısında Kumkale’de başladı.”

“Batı kıyısında, Kaba Tepe civarında, 12 bin ANZAK, tepeye çıkmak ve Eceabat’a ulaşmak zorundaydılar. İngiliz deniz piyadeleri, Fransız Tugayı ve 29. İngiliz Birliği’nin, yarımadanın ucunda bulunan beş noktadan çıkarma yapıp, Kitre Köyü’nü alarak, en güçlü topların bulunduğu Alçı Tepe’ye varması ve sonra da Boğaz’ı açabilmek için orta kaleleri yok etmek amacıyla, Kilitbahir yaylasına ulaşması gerekiyordu. Fakat filonun bombardımanlarına rağmen, çıkarmanın bilânçosu ağır olacaktı. Çünkü bu bombalar Osmanlı savunma hatlarını kırmayı başaramadılar. MUSTAFA KEMAL komutasındaki 57. Alay bu savunmada şahlandı.”

“Güney’de Yarımada’nın burnunda manzara daha iyi değildi; sadece bir kilometre ilerlenebildi ve çok ağır kayıplar verildi. Çanakkale Savaşı, Batı Cephesi’nin kaderini paylaşıyordu. Siperlerin savunulması için verilen mücadele kısa bir sürede bir hat savaşına dönüştü.

Fransızlar ve İngilizler için saldırmaktan başka çözüm yoktu. Osmanlı saldırılarına gelince, bunlar daha iyi bir mevzi ele geçirmek için bir taktik hareketiydi. Üstelik Harbiye Nazırı ENVER PAŞA da ordunun moralini yükseltmeyi ve itibar sağlamayı hedefliyordu.

Temmuz sonuna kadar devam eden öldürücü çarpışmalar dengeyi değiştirmedi. Güneye sıkışmış ve ANZAKLAR ile birleşememiş olan İngilizler, Arıburnu’nun kuzeyinde yeni bir cephe açmak istediler. Osmanlı savunması İngiliz ilerleyişini Anafartalar’da durduran MUSTAFA KEMAL’İN komutanlığına verilmişti. Çanakkale Savaşları, burada bir dönüm noktasına ulaştı.”

“Hamilton, Savaş Konseyi’nden ciddi takviye birlikleri istedi; ancak Batı Cephesi’nden asker çekmemek için bu istek reddedildi. Çanakkale’yi teftiş eden Kitchener, Arıburnu’nun ve Anafartalar’ın derhal boşaltılmasını tembihledi. Boşaltma hareketi sadece bir yenilgi itirafı değildi.” “1915 Eylül’ünde Bulgaristan, İttifak Devletleri yanında savaşa girdi, artık Almanya için asker, cephane ve top yollamak daha kolaydı. 19 Aralık 1915’i 20 Aralık’a bağlayan gecede, Suvla-Arıburnu mevkiindeki birlikler, ilk tahliyeyi gerçekleştirdi. Geriye Yarımada’dakileri tahliye etmek kalıyordu ve orada da 8 Ocak 1916’yı 9 Ocak’a bağlayan gece Osmanlı tarafının gözetlemesine rağmen, birlikler dikkat çekmeden gemiye binmeyi başardı.

Korkunç insan kaybı dışında, Çanakkale Savaşları’ndan çıkarılacak ilk sonuç, İngiliz İmparatorluğu’nu, Osmanlı’ya karşı savaş bitene dek deniz bombalamalarıyla kara çıkarmasını ve çarpışmalarını birlikte sürdürmeyi öngören yeni bir harekâttan caydırmasıydı.

İkinci sonuç, İngiliz ve Fransızların Batı dışındaki bölgeler üzerine yapılan savaş stratejilerinden vazgeçerek, sonuçta savaşın sadece Batı Cephesi’nde yalnız Almanya’ya karşı kazanılabileceğine ikna olmalarıydı. Çanakkale’de çarpışmış Fransız birliklerinin Selanik cephesine tahsis edilmesi bu gerçeği değiştirmedi. Fransızlar Osmanlıların savunma kabiliyetlerini ve V. Ordu’nun gücünü hafife aldıklarını kabul ettiler ve çatışmanın sonuna kadar bu yiğit düşmana saygı gösterdiler.

Osmanlı tarafında gerçek birer savaş deneyi olan muharebeler –başta MUSTAFA KEMAL olmak üzere- çoğunlukla 1880 ve sonrasındaki 10 yıl içinde doğan genç komutanlar kuşağına, bazen Alman kurmayının engellemelerine karşı, büyük askeri nitelikler sergileme imkânı verdi.

Ancak Çanakkale Savaşları, özellikle savaş sonrası dönemin ışığında değerlendirilmeli. Bu muharebelere katılan birliklerdeki komutan ve askerlerin kazandıkları itibar ve güveni anlamazsak, Kurtuluş Savaşı sırasındaki Anadolu direnişini kavrayamayız.

Fransız Devrimi sonrasındaki Valmy Muharebesi’nde (1792) görüldüğü gibi vatanseverlik, savunma savaşlarında doğar. Valmy Muharebesi bir savaş sırasında vatanseverliğin doğuşuna ilk örnektir. Osmanlı vatanseverliğinin sözcüsü NAMIK KEMAL, Kırım Savaşı sırasında SİLİSTRE’NİN cesur müdafaasını överken bunu fark etmişti. İkinci destan, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında OSMAN PAŞA tarafından yapılan PLEVNE Müdafaası ise üçüncüsü de hiç kuşkusuz ÇANAKKALE’DİR.”

“Bu savaş, İngiliz İmparatorluğu’na bağlılıklarıyla topraklarından bu kadar uzakta çarpışmaya gelip cesaret ve fedakârlık gösteren ANZAKLAR üzerinde de şok etkisi yarattı ve iki ulusun, AVUSTRALYA ve YENİ ZELANDA’NIN uyanışıyla sonuçlandı.

Fransa için sömürge birliklerinin savaşa olan katkısı, metropole olan güçlü ve samimi bağlılığın bir göstergesi oldu. Fransa’nın dört bir yanından gelen askerler için de bu muharebeler, genel olarak tüm I. Dünya Savaşı için söyleyebileceğimiz gibi milli bir kaynaşma oldu.

Çanakkale Savaşları’na ilişkin tüm anılar, askerlerin ölümü küçümsercesine nasıl hırsla ve inatla mücadele ettiklerinin altını çizer. Ama bu anılar, çarpışan askerlerin insani boyutlarını nasıl korumayı başardıklarına da tanıklık eder.”

ANZACLARIN, Anadolu’ya gelişleri ve 1915 savaşlarını, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü Bilimsel Sekreteri Dr. Alexandre Toumarkine böylece değerlendirirken, Kafkasya’da “SÖZDE” Ermeni Soykırımı iddiasının 1918 yılı ile hiç de ilgisi yokken, YENİ ZELANDA yetkilileri bilgiden yoksun, emperyalist güçlerce kullanılmaya teşne olmaları BİLİNÇSİZCE YALAN söylemeleri, onların söz konusu uyanıştan nasiplenmemiş olduğunu göstermektedir.

İngiltere’nin neden Rusya ve Fransa ile müttefik olduğunu, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın bu bağlılığının sebepleriyle SÖZ KONUSU YALANLARIN açığa çıkarılması üzerinde durulması gerekmektedir. Yeni Zelandalıların ileri sürdükleri uluslararası ilişki ve ticaret bahanesi gerçekçi değildir. Genişleyen cepheler ve Osmanlı-Alman müttefikliği karşısında, İngiltere’nin dominyonlarından açıkça askeri güç talep edilmesine uyulmasıdır. Avustralya ve Yeni Zelanda’nın da bu talebi içtenlikle desteklemesidir.

O günlerde, Savaş ihtiyacı için ABD’den bir milyon Sterlin tutarında malzeme alan İngiltere’ye, Yeni Zelanda’da savaş malzemelerini deniz yoluyla cepheye göndermekteydi. İngiltere ve Rusya da yapılan savaşla ilgili yayınların birebir kopyası ise Avustralya ve Yeni Zelanda da yayınlanıyordu. İngiltere’nin güdümünde ve yönlendirmesiyle sahip olduğu bilginin kaynağı bundan ibarettir. Öz de Yeni Zelanda’nın “SÖZDE” Ermeni Soykırımı hakkında konuşabileceği tek kelime, tek söz, tek cümle etme bilgisi ve ilgisi yoktur.

Türk Milleti’nin nefsi müdafaası olan Çanakkale Savaşı’nda, İngiltere, Fransa, Rusya sömürge güçlerine, Türkler hakkında yoğun biçimde olumsuz propaganda yapılmaktan da geri durulmuyordu. Hatta sadece Almanya’ya karşı savaşılacağı, HALİFE’NİN korunacağı gibi yalanlarla, Arap, Fellah, Kıpti, Hindistan, Afrika ve Senegalli Müslüman askerler aldatılıyordu. İngiliz, İskoç, İrlanda, Fransız ve ANZAC askerlerine ise Türklerin, Batı uygarlığına karşı DOĞULU BARBARLAR olduğu söyleniyordu.

Çanakkale de İtilaf kuvvetlerinin teslim bayrağını çekmesiyle, devam eden küçük çaplı çarpışmaların Ocak 1916 da sonlanmasıyla, İngilizler tarafından kullanılan ANZACLARIN sağ kalanları, başka cephelerde kullanılmak üzere BELÇİKA ve FRANSA’YA gönderilmişlerdi.

Irak, İran ve Kafkasya petrolleri ve Osmanlı toprakları üzerindeki emelleri doğrultusunda 1918 de İngiliz birlikleri içerisinde görevlendirilen az sayıda ki Yeni Zelandalı asker bulunmaktaydı. Yeni Zelanda “SÖZDE” Ermeni Soykırımı iddiasına bilmeden, kendi güvenliğini temin etmek amacıyla, ABD ve İngiltere’nin yönlendirilmesiyle katılmak istemektedir. Hâlbuki “SÖZDE” Ermeni Soykırımı iddiasında bulunanlar, bilinen gerçeklerin arkasına saklanarak, önce kendilerini, sonra dünyayı aldatmaktadırlar.

Öncesini başka bir yazı konusu yapmak üzere, 1907 yılında İran da Muhammed Ali Şah’ın tahta çıkışını, aynı yıl yapılan İngiliz-Rus anlaşmasının, İran da yaşanan karışıklığı, Farslara akıl hocalığı yapmağa kalkışan ve Hindistan yolunun güvenliği için her yola başvuran İngilizleri, Arapları kışkırtan Almanları, 1918’e giderken Yeni Zelandalıların figüranlığını unutmamak lâzım.

Emperyalist güçler ve Ermeniler İran Kafkasya bölgesinde günün şartları içerisinde Müslüman unsurların ve Gürcülerin bırakın devletleşmesini, özerkleşmesi durumunda Ermenilerin dünya haritasından tamamen silineceğini açıkça görüyorlardı. Bu gerçek, özellikle Ermenilerin, bugünde olduğu gibi, daima kullanılmalarının ilk nedenlerinden biri oldu “SÖZDE” ERMENİ SOYKIRIMI YALANINI anlamak için;

Acara, Acemistan, Acilat, Adana, Afganistan, Afrika, Ağdiz, Ağtaş, Akabe, Akçakale, Aland Adası, Almanya, Amanos, Antalya, Arabistan, Ardahan, Areş, Astrahan, Aşkabad, Avusturya, Azerbaycan, Aziziye, Bağdat, Bakü, Barselona, Batum, Belçika, Berlin, Bern, Beserabya, Beyrut, Bicar, Bingazi, Bitlis, Bremen, Buhara, Bulgaristan, Büyükada, Cağ Cağ Deresi, Cava, Cebel, Cenzur, Cerablus, Cezayir, Cezire, Cidabiye, Cizak, Çamlıca, Çanakkale, Çin, Çine, Dağıstan, Dalahu, Danimarka, Darfur, Decail, Dehibâ, Derbend, Derbeziye, Derne, Devletâbad, Deyrizor, Diyale, Diyarbakır, Duma, Edremid, Elazığ, Enzeli, Erdebil, Erivan, Erzincan, Erzurum, Eskişehir, Esterabad, Estonya, Fas, Fenerbahçe, Fergana, Fethiye, Filistin, Finlandiya, Fizan, Fransa, Gabis, Gadamis, Galata, Galiçya, Garyan, Gazze, Gence, Gersan, Geylan, Gökçay, Grozni, Gürcistan, Habur, Halep, Hamburg, Hammam, Hanikin, Haparanda, Harkov, Harran, Hasbece, Helgoland Adası, Helsinki, Hemedan, Herat, Hicaz, Hindistan, Hive, Hokand, Hollanda, Horasan, Hoy, Hums, Irak, İsfahan, İngiltere, İran, İrlanda, İsfakis, İslahiye, İspanya, İstanbul, İstokholm, İsveç, İsviçre, İtalya, İzmit, Kabil, Kadıköy, Kafkas Dağları, Kafkasya, Batı Kafkasya, Doğu Kafkasya, Güney Kafkasya, Kuzey Kafkasya, Kağıthane, Kalamış, Kalküta, Karabağ, Karadağ, Karahisar-ı sahib, Karapınar, Karatepe, Karpatlar, Kars, Kasr-ı Ahmed, Kasr-ı şirin, Kazan, Kâzmiye, Kazvin, Kengâvar, Kerbela, Kerek, Kerkük, Kırım, Kırkkarış, Kiev, Kifri, Kirmanşah, Kiyef, Konya, Kopenhag, Kuba, Kum, Kurlandiya, Kursk, Küfre, Kütayis, Lahey, Las Palmas, Lehistan, Leipzig, Litvanya, Londra, Lozan, Ma’ mûre, Macaristan, Maçabeli, Madrid, Marakeş, Mahaçkale, Makedonya, Malta, Mancil, Maniç, Mardin, Marmaris, Mazander, Medine, Mekke, Melfe, Mencel, Mendeli, Menemen, Merivan, Merzuk, Meskene, Meslata, Meşhed, Mısır, Mısrata, Moskova, Muğla, Musul, Muş, Nahçıvan, Nalut, Necef, Necid, Norveç, Novorosiski, Pencvin, Nuhat, Nusaybin, Odesa, Oğnut, Oraman, Orenburg, Paris, Paytak, Pencvin, Petrograd, Pirene, Pola, Port Sait, Portekiz, Pozantı, Rabat, Rakka, Rayak, Resulayn, Revan, Rodos, Roma, Rumiye, Rusya, Sakez, Salahiye, Samarra, Sarıkamış Sart, Savuçbulak, Selanik, Sellum, Serpol, Sıyad, Sibirya, Sicilya, Sidiblâl, Simperçinski, Sine, Sirt, Sivas, Sivastopol, Sive, Sofya, Sohum, St. Petersburg, Stocholm, Sudan, Sultanabad, Sumatra, Suriye, Surman, Suruc, Sus, Süleymaniye, Şam, Şamahı, Şamiye, Şehrizor, Şekran, Şerfelkund, Şiraz, Şirvan, Tacura, Taganrog, Tahran, Tarhune, Taşkent, Tavrida, Tebriz, Telbyad, Tengistan, Terek, Tiflis, Tilbo, Tobruk, Tornio, Trablusgarb, Trabzon, Tunus, Türkistan, Türkmençay, Ufa, Ukrayna, Urmiye, Ustica Adası, Üsküdar, Vahat, Van, Vardar, Varşova, Viranşehir, Viyana, Yafa, Yedisu, Yemen, Yunanistan, Zanzur, Zaviye, Zelitan, Zengibar, Zilleteyn, Zuvara ve Zürih, vd. de emperyal güçlerin Ermenileri kullanmak için hangi yollara başvurdukları bilindiği halde tekrar gün gün irdelenmelidir.

Bölgede, Acaralılar, Azerbaycanlılar, Başkurdlar, Dağıstanlılar, Çeçenler, Çerkezler, Lezgiler (Avarlar), İnguşlar, İranlılar, Kabardinler, Kalmuklar, Karadağlılar, Kırgızlar, Karakalpaklar, Malakanlar, Menşevikler, Nogaylar, Kazan, Kırım ve Sibirya Tatarları, Türkistanlılar, Azerbaycan, Kafkas, Osmanlı, Özbek, Şimal ve Türkistan Türkleri, Acara, Afrika, Ahıska, Çin, Hind, İran, Kafkas, Kazan, Kırım, Kuzey Afrika, Orta Afrika, Rusya, Step, Türkistan, Viladikafkas Müslümanları, 3,5-4 milyon nüfuslarına rağmen EMPERYALİSTLERİN ilgi alanlarına nedense girmiyordu…!

Ancak ERMENİLER, kullanıldıkları her alanda, her noktada yer alıyordu. “Hukuki sonuçları yanında, kültürel olarak da bir milletin hem mazisini hem de geleceğini bağlayan soykırımların ağır suçluluğunu taşıyan, KÜRESEL OYUN KURUCULAR özgün suçlarını yayıp paylaşacak tarihi ortaklar arıyorlar”. Sizce manidar değil mi?

Osmanlı karış karış topraklarını kaybederken; “Osmanlı’nın sadık tebaa diye bağrına bastığı Ermeni vatandaşlar Ruslarla bir olup Türk’ü Osmanlıyı arkadan vuruyor. İşte Osmanlı, o zaman sen vatanın o yöresinde muzırlık ediyorsun, seni vatanın başka bir yöresine göç ettiriyorum.” “Tehcir bu demek ve açın Osmanlı Arşivlerini, her kafileye doktor, her hamile kadına süt verilsin, döndükleri zaman borçları ertelenmiş olsun” dendiği görülecektir. “Eğer Osmanlı bir soykırım yapmaya niyetlenseydi, ne sütüyle, ne doktoruyla, ne de borcuyla ilgilenmezdi.” “Ruslara diyorlar ki ‘Türklere takviye gelmedi çekilmeyin’ Bu bile başlı başına bir ihanet… Van faciası Van yıkılmış, yüzlerce binlerce insanımız hunharca, gerçekten hunharca öldürülmüş. Sadece Van değil, Erzurum, Erzincan her yerde maalesef o acıları okumak mümkün. Esas yok edilmeye çalışılanlar öz yurtlarında Türkler… Ermenilerin ilk Başbakanı Kaçaznuni diyor ki; Biz İHANET ettik. Osmanlı TEHCİRDE haklıydı.”

Tarihi inkâr eden aklıevvellerin bunları yok sayarak BİLMEDİKLERİNİ, bilmiş gibi yaparak nasıl kullanıldıklarının örneğini mi istiyorsunuz?

“Avustralya ve Yeni Zelanda ulusal uyanışının başlangıcı kendi tarihçileri tarafından Çanakkale Savaşı olarak gösterilir. Avustralya ve Yeni Zelanda ulusalcılığının resmi tarih yazımı Çanakkale ile başlar. Anzaklar olarak bilinen, Britanya Ordusu içindeki Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar ilk defa Çanakkale’de ‘We are not English anymore’ (Artık İngiliz değiliz) demişlerdir.”

Günümüzde ise konumuzun Yeni Zelanda da ki hareketlenmesi, daha önce konuya katılan kişilerle kalmıyor, Senatör Eric Abetz, Avustralya’nın “SÖZDE” Ermeni Soykırımı’nı tanımamasını şiddetle eleştiriyor. Hızını alamamış ve aklını belli mahfillere teslim etmiş olacak ki “Muhtemelen Gelibolu Savaşı’na ilişkin yetkililerin hassasiyetleri, 1915’te Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenilerin ortadan kaldırıldığı gösteren, kasıtlı düzenlenmiş, resmi bir politikanın kınanmasına sessiz kalınmasını gerektirmiş olabilir” diyor. O’na, Avustralya Ermeni Ulusal Konseyi (ANCA-AU) İcra Direktörü Haig Kayserian, parlamento görüşmelerini takiben bir delegasyonla birlikte teşekkür ediyor.

Ve birkaç YALANI ortaya çıkarmakla çok bilinenlerle, tarihi susturmaya, tarihi tahrif etmeye kalkışanlara cevabı tarihle vermeye devam edelim..

Biz sormazsak, tarih mutlaka soracaktır. O Yeni Zelandalılar, Urmiye’de gördüklerini iddia ettikleri Ermenileri anlatırken, 26 Ağustos-14 Eylül 1918 Bakü Muharebesi’nde; Bakü Sovyeti, İngiltere, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Bakü Birliği, Beyaz Ordu’nun, Ermeni Devrimci Kuvvetleri’nin Osmanlı karşısında mağlubiyetlerini, Osmanlının verdiği kayıpları neden hiç görememişler? İşbirlikçisi oldukları İngilizlerle MEGİDDO Muharebesinde (Nablus) tamamen yok olan SEKİZİNCİ OSMANLI ORDUSU’NDAN, neden bahsetmezler?

Yeni Zelandalılar, Selçuklular döneminden itibaren 850 yıl birlikte yaşadıkları toprakları terk eden, göç eden, Rusya’nın yanında yer alan, O topraklarda, açlıktan, tifodan, tifüsden, soğuktan ölen, 230.000 Ermeni’ye neden hiç üzülmezler?

Tarih, Ermeni Diasporasının iddia ettiği “SÖZDE” Soykırımın olmadığını, Diasporanın o günlerde de Ermenileri nasıl haraca bağladığını, PARA için yaptığı soysuzlukları yazmaktadır. Aktamar Kilisesi papazı bile öldürülmüş, kulaklarından kapıya çivilenmiştir. New York Protestan Kardinali, Noel ayini esnasında, cemaatin gözleri önünde öldürülmüştür. (1934) Ermeniler de nasıl haraca bağlandıklarını, para vermeyenlerin nasıl korkutulduğunu, nasıl öldürüldüklerini bilmektedirler. Ermeni Diasporasının PARADAN başka taptığı hiçbir şey yoktur. Yeni Zelandalı birtakım siyasetçi ve tarihçinin işte bu zihniyetin arkasından gittiği dikkatten kaçırılmamalıdır.

 

Sözün özü, başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere, devletin bütün yetkili kurumları ve akademi dünyası bütünlük içerisinde, bu tür YALANLARI en azından gerektiği şekliyle ele almış olsalardı, “SÖZDE” Ermeni Soykırımını tanıyan ülkeler, tanıma kararlarını almamış, alamamış olurlardı.

Demokrasiden dem vurarak, tarihi çarpıtarak, siyasete alet etmek ne büyük soysuzluk.. Kullanılmak nasıl bir duygu?

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

- Açık Kaynaklar

- Osman Gazi Özgüdenli, İslâm Ansiklopedisi, 2012, clt,42, syf,179-180

- PanARMENIAN.Net

- Timothy C. Winegard, Colorado Mesa Üniversitesi,Editörler,

- Alexandre Toumarkine; Erol Ülker

- Mahir KÜÇÜKVATAN, Tarih ve Günce Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Dergisi Journal of Atatürk and the History of Turkish Republic I/1, (2017 Yaz), s. 125-152

- Ahmet Tetik, Teşkilat-ı Mahsusa (Umûr-ı Şarkıyye Dairesi) Tarihi Clt.II

- Şükrü Server Aya, Teori Dergisi, Nisan 2008, Sayı 219, Sayfa 57

- Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve Gerçekler

- Prof. Dr. Orhan Elmacı, Özgün Suçlarını Yayıp Paylaşacak Tarihlerine Ortak Arayanlar (1)

- http://www.cografya.gen.tr/siyasi/devletler/yeni-zellanda.htm

- Çanakkale Savaşları, https://tr.ambafrance.org

- https://encyclopedia.1914-1918-online.net/article/dunsterforce

- Feym Gurubu Mesajları

Devamını Oku

SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMINI TANIMAYA SOYUNAN YENİ ZELANDA (III)

     “Sözde Ermeni Soykırımını Tanımaya Soyunan Yeni Zelanda” başlığı ile önceki iki yazımda, Ermeni Diasporası ve hempalarının ne gibi sapkınlığa soyunduklarının bir bölümünü anlatmıştım.

      Hatırlayacağınız üzere, YALANCILIĞI ve İFTİRAYI meslek edinen bir güruh ile sözde tarihçi-gazeteci ve diğerlerinin dayanaktan yoksun iddialarının neden yanlış-yalan olduğunu da kaynaklarla kısmen aktarmıştım.

      “Yalanı söylemeli, amma (ama) kubbesiz bırakmamalı” atasözümüz bile, yalanın inandırıcı olmasını istemiş olmalı… Ve de insaflı olmasını…

      Emperyalist güçlerin güdümünde, SÖZDE Ermeni Soykırımı YALANINI kendi emelleri doğrultusunda basamak yapmaya soyunan ülkeler ile özellikle Avustralya ve Yeni Zelanda’nın bir kısım yöneticilerinin kendi tarihlerinden haberdar olmayışları, oldukça manidar ve üzerinde durulması gereken konudur.

      Yeni Zelanda adalarına ilk yerleşenler, 1500 yıl önce Doğu Pasifik Okyanusu adalarından gelen, Polinezya grubu kavminden Maorilerdir. Maorilerin adalara yerleşmesi 14. Yüzyıla kadar devam etmiştir. Yeni Zelanda’ya 1642’de ilk ulaşan Danimarkalı Abel Tasman’dır. Bundan sonra 1769’da İngiltereli Kaptan James Cook ülkenin kıyılarını dolaşmıştır. Bu tarihten sonra ülke İngiltere’nin kontrolüne girmiştir.

      1840 ve 1860 yıllarında Maorilerle işgalci İngiliz güçleri arasında birçok çatışmalar yaşanmıştır. Bu harpler yoğun bir şekilde 1870 yılına kadar devam etmiştir. Yeni Zelanda Adaları, İngiltere’nin kolonileri arasına girmiş, bu koloni 1907 de İngiliz Milletler Cemiyeti içerisinde bir dominyon olmuştur.

      Şimdi şu soruları birlikte soralım;

      -1642-1769-1840-1860-1870 yıllarında Anadolu Ermenileri nasıl bir hayat yaşamaktaydılar?

      -Yeni Zelanda da Maoriler’e ve Ranatonganlara İngilizler ne yaptı?

      - Bir kavmi yok etmek için İngilizlerin yaptıkları neden SOYKIRIMI sayılmıyor?

      Diğer taraftan “dünyanın en küçük kıtası, en büyük adası” Avustralya’ya, bakalım;

      İlk Avustralyalılar, kıtanın yerlisi olan Aborjinlerdir. Diğer Torres Boğazı yerlileri ise Malezya kökenlidir. 14 Mayıs 1606’da Vanuatu’ya ayak basan İspanyollar, kıtayı “Austrialia del Espiritu Santo” olarak adlandırmışlardır. Kaptan James Cook, 1770’de, Avustralya’nın doğu kıyılarının haritasını çıkarmış ve buraları İngiliz topraklarına kattığını ilan etmiştir. Kıtanın etrafını gemi ile dolaşan kâşif Matthew Flinders’in “A Voyage to Terra Australis” eseri de buranın popüler hale gelmesine neden olmuştur. 1824’de Britanya Krallığı, kıtanın “Avustralya” ismiyle tanınmasını hükme bağladığı gibi aynı zamanda da sömürgeleştirmiştir. 1850’lerde Avustralya’da altına hücumun başlaması ve 1855-1890 yılları arasında, altı koloninin özerk hükümet kurma hakkını kazanması, sonunda İngiliz Krallığı’nın yönetiminde bir devleti doğurmuştur.

      Şimdi de şu soruları birlikte soralım;

     -1606-1770-1824-1850-1855-1890 yıllarında Anadolu Ermenileri nasıl bir hayat yaşamaktaydılar?

      -1606 yılından sonra, Torres Boğazı yerlilerine ve Aborjinlere İngilizler ne yaptı? Bir nesil, nasıl yok edildi?

      -Torres Boğazı Yerlileri ve Aborjinlerin nüfusu nasıl, ne kadar azalmıştır?

      -Yerli çocuklar ailelerinden nasıl alınıp devşirilmiştir? Devşirilen nesil ne olmuştur?

      -Gayri insanî bu davranışla, bir kavmi yok edecek noktaya indiren İngilizlerin yaptıkları, neden SOYKIRIMI sayılmamaktadır? 

     YALANLARIN nasıl üretildiği ve çarpıtıldığına tekrar bakalım;

      Sözde akademisyen, Auckland Üniversitesi Siyaset ve Uluslararası  İlişkiler Bölümü  Öğretim Görevlisi MARİA ARMOUDİAN ve sözde tarihçi-gazeteci James Robins, güya Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin yaşadığı acımasız bir dönemde Yeni Zelandalı bir askerin hikâyesini anlatırken, Urmia (Urmiye) den de bahsediyorlar.. “Otago Daily Times de yayınlanan makaleden kısa cümleler alalım”.

      “İran’ın kuzeybatısındaki bir yer 1918 Ağustos’tu.” “60.000 Ermeni ve ASURLU mülteci… eşyalarını sırtlarına sarmıştı.” “Osmanlı Türk hükümetinin ilerleyişinden kaçarak URMİYE kentinden gelmişler. Osmanlı Türk hükümetinin planladığı ve gerçekleştirdiği bir imhadan kaçmışlardır.” “..aralarında İmparatorluğun Hıristiyanlarına, Ermenilerine ve ASURİLERİNE karşı bir imha kampanyası gerçekleştirildi. URMİA’NIN daha sonra Ermeni Soykırımı olarak adlandırılacak olanın son aşamasının bir parçasıdır.” “Yeni Zelandalı iki kişi, korkunç sonuçlarına tanıklık eden ve kurbanlarını kurtarmak için hayatlarını riske atanlar arasındaydı.” “Her ikisi de DUNSTERFORCE olarak bilinen ELİT bir birimde hizmet etmek için çağrıldılar.” “6 Ağustos 1918 de kilometrelerce uzaklığı saran mülteci kolonu ile birlikte… Osmanlı askerleriyle karşılaştı.” “Makineli tüfeğiyle Yeni Zelandalı Mimmo’ya geçti.” “Savaştan sonra…. Yeni Zelandalılar kalplerini ve cüzdanlarını çok sayıda açtılar.”

      “1922 yılında, Loyal Lincoln Wirt adında bir AMERİKAN AJANI, en büyük yardım kuruluşu olan YAKIN DOĞU RÖLYEFİNİ temsil eden AUSTRALASİA’yı gezdi. Wirt  her büyük şehirde YENİ ZELANDA da dahil olmak üzere yardım komiteleri kurmayı başardı.” “Wirt, Temmuz 1922 sonlarında Dunedin’de üç konferans verdi.” “Çalışmaların bir sonucu olarak….Otago Ermeni Yardım Komitesi oluşturuldu, Başkan JS Douglas ilk toplantıya başkanlık etti.” “Yeni Zelanda’nın katkılarının geri kalanı ile birleştirildiğinde, mallar bir Christchurch çifti olan John ve Lydia Knudsen tarafından yönetilen LÜBNAN’daki ANTELİAS’taki Ermeni çocuklar için AVUSTURALYA Orphaneti’ne nakledildi. ”Diyorlar…

      Sizleri, tarihin başka bir bölgesine İran Azerbaycan’ın da tarihî bir şehir olan ve yukarıda güya anlatılmaya çalışılan URMİYE’YE götüreyim:

      Ancak “Her ikisi de DUNSTERFORCE olarak bilinen ELİT bir birimde hizmet etmek için çağrıldılar.” Diyor. Peki, nedir DUNSTERFORCE? Önce O’nun ne olduğuna da kısaca bakalım.

      Kafkasya’da İngiliz Askeri Misyonu olarak adlandırılan, Genelkurmay Başkanı Lionel C. Dunsterville tarafından komuta edilen 450 ile 1000 EMPERYAL askerden oluşan gizli bir güçtü. Bakü petrollerini, Osmanlı ve Almanlara kaptırmamak, Afganistan ve Hindistan bağlantısını korumak için ERMENİLER ve GÜRCÜLERLE işbirliği yapıyordu. Her şeyi gördüğünü ve bildiği YALANINI aktaran YENİ ZELANDALILAR, İngilizlerin emrinde, bu misyon da görev yapmaktaydılar. ERMENİLERİ korumuyor, İngiliz emelleri doğrultusunda kullanıyorlardı. Bu emellerine ulaşmak için Aralık 1917 de teşebbüse başlamış 26 Ağustos 1918 de Bakü de yoğun çatışmalara girmiş, 14 Eylül 1918 de savaş alanını tahliye etmişlerdi. İşte Yeni Zelandalının anlattığı Ağustos 1918 de DUNSTERFORCE budur.

      Evet Urmiye;

      İran’ın kuzeybatısında Türkiye sınırına yaklaşık 50 km. mesafede, denizden 1340 m. yükseklikte kurulmuştur. Eski çağ’da Asur ve Urartu devletlerinin nüfuz alanına giren bölge, Pers ve Partların ardından Sâsânî hâkimiyetine girdi. Hz. Ömer zamanında, Sadaka b. Ali b. Sadaka tarafından fethedildiğini, Cüstân b. Şemezen egemenliğine girdiğini,  (XI.) yüzyılın ikinci çeyreğinde Hezbânî Kürtlerinden Ebü’l-Heycâ b. Revvâdî’nin egemenliğinde bulunduğunu, O’nun Tebriz hâkimi olan dayısı Vehsûdân er-Revvâdî’nin (1040-41) Oğuzlardan birçok kişiyi öldürmesi üzerine, Urmiye’ deki Oğuzların Hakkâri’ye gittiklerini, Hakkâri’deki Kürtlerle Oğuzların savaştığını bilmekteyiz.

      Urmiye XI. Yüzyıl ortalarında Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlandı. Sultan Tuğrul Bey Bağdat’a (Ocak 1063) hareket etti. Şehir (1149) Melik Muhammed b. Mahmûd b. Muhammed Tapar hâkimiyetinde bulundu. Irak Selçuklu Sultanı II. Tuğrul’un (1189) Emîr İzzeddin Hasan b. Kıpçak’ın yardımıyla Uşnu, Selmâs, Hoy ve Urmiye yağmalandıktan sonra Azerbaycan Atabegleri’nin egemenliğine geçti.

      İbnü’l-Esîr, İldenizliler’den Atabeg Ebû Bekir’in (1205-1206) Merâga’ya karşılık Uşnu ve Urmiye ’yi Atabeg Alâeddin’e verdiğini ve Atabeg Muzafferüddin Özbek’i  kaydeder. Urmiye, bu tarihten kısa bir süre sonra Moğollar ’ın önünden Azerbaycan’a çekilen Celâleddin Hârizmşah’ın hâkimiyetine girdi. Ahlat’ı kuşattığı sırada Urmiye ve Hoy civarındaki Yıva Türkleri karışıklık çıkardıkları için (1226) dağıtıldı. 1230’da Urmiye, Selmâs ve Hoy’u Selçuklu hânedanına mensup olan hanımına verdi.

      İlhanlılar devrinde yaşanan gelişme ile şehrin kalesi Gâzân Han zamanında (1295-1304) yenilendi. İlhanlıların ardından sırasıyla Çobanoğulları, Timurlular, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Safevîler’in hâkimiyetine giren Urmiye XVI. Yüzyılın  sonlarında kısa bir süreliğine Osmanlı egemenliğine geçti, sonra tekrar Şah I. Abbas tarafından Safevî devletine bağlandı. Safevî devletinin yıkılma süreciyle 1724 yılında yine Osmanlı hâkimiyetine girdi. Nâdir Şah’ın 1729 da bölgeyi almasından kısa bir süre sonra (1730) tekrar Osmanlı Urmiye’yi ele geçirdi.

      Nâdir Şah Afşar’ın, İran’ın siyasî birliğini temin etmesiyle Urmiye İran’a bağlandı. 1744 de Feth Ali Han Afşar vali tayin edildi. 1760 da Afşarlardan kaynaklanan karışıklıkla 1760 da Han Zend tarafından ele geçirildi. Şehir önce Rüstem Han Kâsımlu’ya, sonra Rızâ Kulı Han’a verildi. Sonra Kaçar hâkimiyetine girdi. Urmiye 1906 da Osmanlıların ve 1911 de Rusların eline geçti. I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı-Rus orduları arasında defalarca el değiştirdi. Savaş sonrasında (1918) İran’a bağlandı.

      Ermeniler URMİYE’NİN neresinden, nasıl gelmişler?

      Diaspora Ermenileri ve hempalarının o kadar çok sorgulanacak YALANI, SAHTEKÂRLIĞI var ki, hangisini sorgulayacaksınız? Benim ve konuyu dert edinenler, meramımızı FUZÛLÎ’NİN şu satırlarında mı aramalıyız?

      “Derdime vâkıf değil, canan beni handan bilir

        Hakkı vardır, şad olanlar herkesi şadan bilir

        Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil

        Çektiğim âlâmı bir ben, birde Allah'ın bilir."

(Devam Edecek)

Devamını Oku
SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMINI TANIMAYA SOYUNAN YENİ ZELANDA (III)

SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMINI TANIMAYA SOYUNAN YENİ ZELANDA ( II )

    Meselenin sadece Yeni Zelanda ile kalmadığını, Avustralya’da da neler olduğuna, sadece hatırlatmak için kısaca bakalım:

     “Avustralya Federal Parlamenter tarihinde ilk defa, [SÖZDE] Ermeni Soykırımı'nı tanıyan bir hareketin, Ermenistan Ulusal Meclis raporları Temsilciler Meclisi Seçim Komitesi'nin iki partili Seçim Komitesi tarafından tartışılması için kabul edildi. 

      Tartışılan hareket, diğer şeylerin yanı sıra, “o zamanlar”, yeni kurulan Avustralya’nın, (1 Ocak 1901'de Avustralya Koloni Federasyonu, on yıllık bir planın ardından, seçme ve seçilme, temsil edilme haklarını elde ettiler. Böylece Britanya Krallığı'nın yönetiminde, Avustralya Kraliyet Devleti doğmuş oldu.) [SÖZDE] Ermeni Soykırımı'nın diğer sağ kalanları ve aynı zamanda Yunanlılar ve Süryaniler de dâhil olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer Hıristiyan azınlıklarına karşı oluşturduğu olağanüstü insani yardım çabalarını” kabul ediyor.

      Bu kapsamlı, iki partili destek, Temsilciler Meclisi'nin, ilk büyük uluslararası insani yardım çabasının [SÖZDE] Soykırımdan kurtulanlara yardım etmek olduğunu kabul eden Avustralya'ya doğru büyük bir adım attığını gösteriyor. 

      “ [SÖZDE]Ermeni Soykırımı ve yardımlarına gelen Avustralyalıların kurbanlarını hatırlayarak, 1915'te başlayan olayların tarihte sadece bir dipnot olmadığını belirten bir mesaj gönderiyoruz. Çünkü eğer gerçeklerden gizlenirsek, Ermenilere karşı işlenen kötülüğü tanımakta başarısız olursak, sadece insan haklarının, hayatın kendisinin en önemlisini inkâr edebileceklerini düşünenlere bugün ve gelecekte olanları başarıyoruz. ” [1]

( MP Trent Zimmerman yaptığı açıklama)

      Bilindiği üzre YENİ ZELANDA da “YENİ ZELANDA ERMENİ DAVASI KONSEYİ” ve “YENİ ZELANDA –YEŞİLLER PARTİSİ- adını taşıyan kurum ve kuruluşlar var. Ermeni Davası Konseyi Başkanı Huri Yeldizyan; “Biz hepimiz tarihin nasıl tekrarlandığını gördük, eğer geçmişimizi tanımazsak aynı şey bir kez daha tekrarlanacak” yorumunu yaparken, farklı kaynaklar ise; “SÖZDE” Ermeni Soykırımı’nın Almanya, Fransa Hollanda ve birçok ülke ile birlikte Avustralya’nın bazı şehirleri tarafından tanındığı, fakat YENİ ZELANDA’NIN henüz bu yönde adım atmadığı” vurgulanıyor.

      Yeni Zelanda “YEŞİLLER PARTİSİ” milletvekili Gareth Huges de “SÖZDE” Ermeni Soykırımı’nı tanıyacak tasarıyı parlamentoya sunmaya hazırlanırken, “Parlamentoyu bana destek vermeye çağırıyorum” ifadelerini kullanıyor.

      Şunu da hatırlatmalıyım ki; daha önce Wellington’da düzenlenen bir basın toplantısında Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’i “1915’te yaşanan olayların her zaman ülkesi tarafından tanındığını” vurgulamış, fakat olayları değerlendirirken “somut terimlerden (“SÖZDE” soykırım ifadesinden) kaçınılması ve konunun ihtilaflı taraflara bırakılması gerektiğini” dile getirmişti.

      Bahsi geçen Yeni Zelanda Ermeni Davası Konseyi, son dönemde sesini yükselterek, Başbakan Jacinda Ardern'i, "SÖZDE“ Ermeni Soykırımı konusunda tutumunu değiştirmesi çağırısında bulundu.

      Bu MAŞA olarak kullanılanlar, bununla da kalmıyor, bir ucu sözde tarihçilere, bir ucu, her ne kadar düşünce yapısına, yaptığı hizmete daima saygı duysak da, Agos Gazetesi, özellikle röportajları ile “SÖZDE” Ermeni Soykırımı’na bilerek veya bilmeyerek çanak tutmakta tabir caizse kaşımaktadır.

       Ermenilerin yabancı güçlerce kullanılarak isyan etmiş olduklarını, bu isyanların sonucunda bulundukları yörelerden güvenli bölgelere TEHCİR edildiklerini, TEHCİR sürecinde istenmeyen olayların yaşandığı bilinmektedir. Tehcirin, hiçbir zaman Ermenilerin topluca imhasını hedeflemediğini, kesinlikle soykırım olmadığını bildikleri halde bir türlü kabullenmek istememektedirler.

      12 Mayıs 2016 tarihli Agos Gazetesi, “Anzaklar 1915’i Anlatıyor” başlığı, Fatih Gökhan Diler imzasıyla, “SÖZDE” Yeni Zelandalı tarihçi ve gazeteci James Robins ile yaptığı röportajı yayınlıyor. James Robins’in söylediklerinin doğru olup olmadığına zerre kadar özen göstermiyor. [2]

      Özetle, gazeteci soruyor; ….. “Anzakların soykırıma ne ölçüde tanıklık ettiğini, katliamları ve tehciri ne kadar görüp duyduğunu anlatabilir misiniz?” 

      Sözde tarihçi ve gazeteci cevap veriyor (özetle); “Yeni Zelanda ve Avustralya için konunun yeni” olduğunu söylüyor, YÜZ BİR YIL sonra. “Yeni Zelanda ve “SÖZDE” Ermeni Soykırımı’nı birbirine bağlayanın ilk kişi” olarak, “Morgenhau’nun ABD’ye yolladığı telgraflar” dedikten sonra, “Alman arşivleri”ni gösteriyor. [3]

      Morgenhau’nun mesnetsiz, yalan ve düzenbazlıkları bilinmektedir. Gerisi ise internette erişime açık “Morgenhau Diary” anı kitabında günü gününe verilmiştir. Morgenhau’mun anlaşılmaz husumet ve siyasi etkisizliği akademik kanıtlanmıştır.  Morgenhau’nun hiçbir yazısında “ANZAC” kelimesi yoktur. [4]

(https://www.researchgate.net/publication/321487042_MORGENTHAU_SHENANIGANS.)

      Ey zekâdan yoksun kişi, sen tarihle ilgili bir şeyler uyduracaksan, hiç değilse, o dönemde emir kulu olduğun İngiltere’nin The National Archives’ ine baksana… “Askeri Hizmet Evrakları -1914-1920-“, “Britanya Askerî Birliği Savaş Jurnalleri 1914-1922” ve “Savaş Kabinesi Evrakları -1916-1919-“ dokümanlarını bir incelesene… Hiç değilse hafızanda, bir-kaç bilgi kırıntısı kalıverirdi. “Araştırdığım konu” dediğin bu ise, araştırmadığın, ağa babalarının kulağına üflediklerinin çarpıklığı, kim bilir nasıl olur?

      Mesela; Wellington, Aucklander ve Otago taburlarından, esir düşen YİRMİ ÜÇ Anzak askerinin isimlerini verebilir misin?  “Onların tanıklığı” nerede, nasıl ve ne zaman yazılmış? Bizimle paylaşa bilir misiniz?

       Batılıların sözlerini tutmadıklarına dair binlerce belge bulunmaktadır. “Tehcir sırasında yalnız çok az kafile –Kürt-Çerkes vb- çeteleri tarafından soyulmuştur.” “Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Sir Eric Drummond 1.3.1920 tarihli resmi notasında, Türk Hükümetlerinin vuku bulan haydutluklarda bir iştirakinin olmadığı belgelidir. Bugüne dek “soykırım veya kitlesel öldürmeye ait” bir tek resmi belge bulunamamıştır.” [5]

      Gazeteci soruyor; … “Çalışmalarınıza baktığımda Anzaklar ile soykırım arasındaki bağlantıyı Conk Bayırı Muharebesi’yle başlattığınızı görüyorum”.

      Sözde tarihçi ve gazeteci cevap veriyor (özetle); “Yeni Zelanda ve Avustralya’ da ki lerin  Çanakkale’den gelen raporlardan sadece savaşla ilgili değil Ermenilere yapılan katliamlarla ilgili haberleri de okuduklarını bugün biliyoruz” diyor ve zırvalamaya “Conk Bayırı”, “760 Anzak askeri” ve esirleri anlatarak devam ediyor. [6]

  Bunun için fazlaca uzatmadan, gazeteci arkadaşımıza ve sözde tarihçi- gazeteciye, öncelikle aşağıda ki fotoğrafa bakarak,  Adana, Adapazarı, Afyon, Çankırı, Gediz, Haydarpaşa, İstanbul,  İzmit vd. 23 esir kampını iyi incelemelerini tavsiye ederim.

      Düşünmeden, araştırmadan, çamur atmak, SAFSATAYI çarşaf, çarşaf yazmanın dürüstlüğü nerede? Bu kişiler, Avustralya New South Wales (NSW) Eyaleti Eğitim Bakanlığı Tarih Müfredatı Sorumlusu Jennifer Lawless’in ismini hiç mi duymamışlar? “Gelibolu Savaş Esirlerinin Tecrübeleri” konulu projeden hiç mi haberdar olmamışlar? Türkiye’ye 18 kg. ağırlığında tarihi belgeyle gelerek, araştırma yaptığını hiç mi bilmezler? Kızılhaç raporlarından hiç mi haberleri yoktur?

      Peter Fawns, Charles Suckling, John Pitt Cary, Harry Abbot, S.T. Bell, Henry Stoker, Hugh Gordon Dacre, Fitz, T.S. Brodie, Amiral de Robeck, Ian Hamilton, Birdwood, Primrose Stoker’in yazdıklarını hiç mi okumamış hiç mi duymamışlar? [7]

      Gazeteci soruyor; … “Bu günlüklerde yazanlardan bahsedebilir misiniz?”

      Sözde tarihçi ve gazeteci cevap veriyor (özetle); “Yüzbaşı Thomas Walter White kendilerine yer açmak için Ermeni Kilisesi’ne sığınanların zorla sürüldüğünü yazıyor.” “Çavuş John Halpin, “bir kutsala saygısızlık” demiş, Afyon da ki bir başka esir kampındaki askerlerse, soykırıma bizzat tanık olmuşlar” diye anlatıyor. [8]

      Fakat; Henry Hugh Gordon Dacre Stoker, Arthur Gordon Haggard, John Pitt Cary, Harold Abbott, Charles Vaughan, Harry Burton Broomhead, Charles Varcoe, Arthur Bray, Stephen John Gilbert, Peter Fawns, Charles Holdernes, George Henry Nash, Albert Norman Charles Thomson, John Kerin, John Harrison, Benjamin Talbot, Alexander Charles Nichols, Albert Edward Knaggs, William Thomas Cheater, Lionel Stanley Churcher, William Wolseley Falconer, James Cullen, James Harding, William Brown Jenkins, Charles George Suckling, Thomas Henry Walker, Michael Williams, Thomas Wishart, James Henry Gibson, Stephen Thomas Bell, Herbert Alexander Brown, Henry James Elly, gb. askerlerin neden hiç bir şey görmemiş, duymamış ve yazmamışlar?

      Bu sözde gazeteci ve sözde tarihçi-gazeteciye sormak isterim; “Avustralyalı İKİ Ermeni Akademisyenin TEHCİR devresindeki basın haberlerine ait 1994 tarihli DOKTORA çalışmasından, o çalışma da, MAYIS-EKİM 1915 arası gazete başlıklarından örnekler verildiğinden, bunların hiç birinde “SOYKIRIM-KATLİAM” haberi olmadığından, Ermenilerin Ruslarla birlik olarak (17.6.1915) savaştıklarından” [9]   neden hiç haberleri yoktur? Bildikleri halde, YALAN MI söylemektedirler!

      Gazeteci soruyor; … “Anzak askerlerinin bazı yörelerde Ermenileri ve Süryanileri katledilmekten kurtardığını söylediniz. Böyle başka hikâyeler var mı?”

- ÖNCELİKLE BELİRTMELİYİM Kİ HİÇBİR ŞEYE DİKKAT ETMİYORSANIZ, LÜTFEN İÇERİSİNDE SÜRYANİ ve KÜRT GEÇEN METİNLERE ÇOK DİKKATLİ BAKINIZ. BUNLAR SÖZDE KONUYA, GENELLİKLE YAMA YAPMAK İÇİN KULLANILMAKTADIR.-

      Sözde tarihçi ve gazeteci cevap veriyor (özetle); “Avustralyalı Yzb. Stanley Savige Urmiye’den çıkarılan Ermenileri ve Süryanileri korumaya çalışmış.” “Yzb. Robert Nicol ve Çvş. Alexander Nimmo, soykırım kurbanlarını kurtarmış… “Kürt birliklerini uzak tutmayı başarmışlar.” Diyor…! (a)

      Ancak, Yzb. Stanley Savige’nin Eylül 1915 de Gelibolu’ya geldiğini, 9 Kasım 1915 de Lone Pine’da görevlendirildiğini, Mart 1916 da Fransa’ya, Mart 1918 de İran’a yine görevli gönderildiğini, unutarak, 1915 tehciri ile güya bağ kurmaya çalışıyor… [10]

      Gazeteci soruyor; … “Savaş sırasında Ermeniler hakkında haberler yapan birkaç gazete saydınız.”

      Sözde tarihçi ve gazeteci cevap veriyor (özetle); “O zamanlar Yeni Zelanda gazetelerinde soykırıma geniş yer verildi. Nerdeyse tüm Ermeni katliamları büyük küçük veya yerel gazetelerde yayınlandı.” “Gelibolu’dan ya da Yeni Zelandalıların görevde oldukları diğer yerlerden savaş haberleriyle birlikte veriliyordu.” “Çoğu Londra’dan ya da Ermenilerin kaçtığı Rusya bürosundan gelen telgraflardı.” “Aralık 1915’te bile büyük bir gazetede “Ermeni Holokostu” ve “Jön Türkler’in insanlığa karşı suçlarından bahseden uzun bir makale yayınlanmıştı.” (b)

      Acaba, Ashburton Guardian,  Auckland Star,  Bay of Plenty Times,  Colonist,  Dominion, Evening Post, Grey River Argus, Hasting Standard, Hawera & Normanby Star, Manawatu Standard, Marlborough Express,  Mataura Ensign, Nelson Evening Mail, New Zealand Herald, Northern Advıcate, Northern Advocate, Oamaru Mail, Ohinemuri Gazette, Otago Daily Times, Otago Witness, Poverty Bay Herald, Press, Sun, Taranaki Herald, Thames Star, Tuapeka Times, Wairarapa Age ve Wairarapa Daily Times gibi Yeni Zelanda GAZETELERİNDEN hangisinde, hangi tarihlerde bunlar yayınlanmıştır? Bir örneği, bir küpürünü görebilir mi yiz? O tarihlerde “HOLOKOST” tabiri var mıydı? [11]

      Gazeteci soruyor; … [SÖZDE] Ermeni Soykırımı, Yeni Zelanda ve Avustralya’da henüz tanınmış değil. Bunun sebebi nedir?

      Sözde tarihçi ve gazeteci cevap veriyor (özetle); “Yeni Zelanda’daki ERMENİ topluluğu, hükümeti soykırımı tanımaya çağıran bir imza kampanyası başlattı.” “Yeşiller Partisi soykırımın tanınmasını destekleyeceğini açıkladı. Şimdilik KÜÇÜK bir kampanya olsa da işin başında kendini buna adamış kişiler var.” (c)

      Gazeteci soruyor; … “Yeni Zelandalı devlet görevlileri, Türkiyeli görevlilerle birlikte, onların Ermenilere ne olduğunu bilfiil reddettiklerini bile bile, Gelibolu’da bir arada bulunabilir mi? Hele de artık Yeni Zelandalıların soykırımdan kurtulanlar için hayatlarını tehlikeye attığını biliyorken” Sizin bu soruya cevabınız nedir?

      Sözde tarihçi ve gazeteci cevap veriyor (özetle); “Bence cevap ‘hayır’ olmalı.” “Artık Yeni Zelandalılar hakkında bu detayları ve onların [SÖZDE] Ermeni Soykırımı’yla ilgilerini bildiğimize göre, Türk hükümetinin inkârcı tutumuyla yüzleşmeliyiz. Çünkü eğer Türk hükümeti [SÖZDE] Ermeni Soykırımı’nı inkâr ediyorsa, aynı zamanda Yeni Zelandalıların Ermenileri ve onların kültürel eserlerini koruduğunu ve Ermeni çocukları korkunç bir kaderden kurtardığını da inkâr ediyor demektir.”

      “Bu sıradan ya da önemsiz bir mesele değil. Yeni Zelandalıların tarihleriyle ilgili anlayışlarını ve dünyada ki yerlerini derinden etkileyen bir mesele.” “Dahası, Türk hükümetinin Anzak Günü kutlamaları başladığından beri, Yeni Zelanda hükümetine [SÖZDE]soykırımı tanımalarına engel olmak için şantaj yaptığını da herkesin önünde savundum.” “Bu şantaj ve suiistimalden başka bir şey değil ve Yeni Zelanda, Avustralya ve Türkiye arasındaki ilişkiler Türkiye’nin inkârcılığı yüzünden zehirli hale geldi.”  (a)-(b)-(c) [12]

      Bu sözde tarihçi ve gazeteci ile ÇANAK AÇAN ve de kaşımaya alet olan gazeteci, “Yeni Zelanda Ermeni Topluluğu” derken, O ülkede yaşayan Ermenilerin büyük çoğunluğunun nereden ve nasıl geldiği gerçeğini unutarak, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın 20. Yüzyıl boyunca kaydettiği ekonomik gelişmeyle bütün dünyadan göçmenleri bu ülkeye çektiğini, bunların arasına Orta Doğu ve HİNDİSTAN’DAN göç eden Ermenilerin çoğunluğu teşkil ettiklerini de unutmaktadırlar..! 

      Ermenileri temsil ettikleri iddiasında ki Diaspora’nın, tarihi süreç içerisinde Ermeni İsyanlarını, yakın tarihe kadar devam eden Ermeni TERÖRÜNÜ, kısacası kendi yaptıklarıyla yüzleşmekten, daima kaçınırlar. 

      Tarihin bize aktardıkları ile günümüzde yaşadıklarımız örtüşmemektedir. 103 yıl önce başlayan dostluk ilişkileri dinamitlenmeye çalışılmaktadır. Şimdi, Emperyalist güçlerin MAŞA olarak kullandığı Diaspora Ermenileri, burada da melanetlerini göstermeye başlamışlardır. “Hacı hacıyı Mekke de, it iti dakikada bulur” misali, maşalarda kendilerine yeni MAŞALAR bulmaktadırlar.

      Halbuki Ermeni Diasporasının yalanlarını ortaya dökmek yerine, güzel şeyler, mutluluk saçan konular üzerinde yazmayı tercih ederdim. Auckland Şehir Hastanesinde KIZINI dünyaya getiren Başbakan Jacinda Ardern’i, yine yeni doğum yapan Kadından Sorumlu Bakan Julie Genteri, gönül dolusu kutlamak isterdim. Neylersiniz ki YALAN, duyguların yönünü değiştirerek, tüm güzelliklere karşı sizi adeta körleştirerek, mecranızı değiştiriyor!

 

1 https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/08/09/Yeni-Zelanda-Ermeni-Soyk%C4%B1r%C4%B1m/134473

2 https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/08/09/Yeni-Zelanda-Ermeni-Soyk%C4%B1r%C4%B1m/134473

3 www.agos.com.tr/tr/yazi/15322/anzaklar-1915-i-anlatıyor

4 Şükrü Server Aya, Notlar

5 Şükrü Server Aya, Notlar

6 www.agos.com.tr/tr/yazi/15322/anzaklar-1915-i-anlatıyor

7 https://huseyinertas.tr.gg/Canakkale-Savasinda--200-esir-Avustralyali-asker.htm

8 www.agos.com.tr/tr/yazi/15322/anzaklar-1915-i-anlatıyor

9 Şükrü Server Aya, Notlar

10 Gavin Michael Keating, Savige, Sir Stanley George (1890-1954) Avustralya Biyografi Sözlüğü, Clt. 16 (MUP) 2002 

11 Mahir Küçükvatan, Tarih ve Günce Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Dergisi Journal of Atatürk and the History of Turkish Republic I/1, (2017 Yaz), ss. 125-152.

12 www.agos.com.tr/tr/yazi/15322/anzaklar-1915-i-anlatıyor

(DEVAM EDECEK)

Devamını Oku
SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMINI TANIMAYA SOYUNAN YENİ ZELANDA ( II )

SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMINI TANIMAYA SOYUNAN YENİ ZELANDA ( I )

Türkiye’nin içine düşürüldüğü girdaptan nasıl çıkacağı konusunda, hep birlikte düşünmemiz, var gücümüzle çabalayarak, siyasi ve ekonomik kuşatılmışlıktan kurtulmamız gerekmektedir.

      Türkiye’nin yeni sistemle yürümesinin, kişisel kararların sürükleyeceği yerin, hiç de aydınlık olmayacağını söylemek için çok da donanımlı olmanız da gerekmiyor! Samimi ifadelerle içimizin kan ağladığı şu günlerde, dış politika da yapılanlar, yapılmayanlar dahası yapılamayanlar da insanı karamsarlığa sürüklemektedir.

      Kim ve kimlerin ne kadar umurundadır, bilmiyorum! Bazen, Ermeni Meselesini, tarihin derinliğinde yaşanmış olayları, bir tarafından araştırıp yazmanın ne manası var diye kendi kendime soruyorum! Ermenilerin İHANETİNİ, sözde Ermeni soykırımı YALANI ile çıkarılan “PATIRTI” yı, yeterince bilmeyenlere, bu yersiz ve gerçekten tamamen kopuk İFTİRAYI anlatmak, acaba boş bir çaba mı diye düşünüyorum… Memleket özlemi gidermek, yakınlarınla, sevdiklerinle, dostlarınla günü gün etmek varken…

      Ne kadar haberdarsınız, bilmiyorum. Son zamanlarda, dünyanın değişik ülkelerinin sözde Ermeni soykırımını tanıma kervanına, emperyalist güçlerin organizasyonu ile Türkiye’den tam 16.587 Km. uzakta bulunan YENİ ZELANDA da katılmaya hazırlanıyor.

      O Yeni Zelanda; Avustralya Kıtası’nı, başkenti Canberra’yı, Newcastle, Sydney ve Melbourne şehirlerini bilmeyeniz, duymayanız herhalde yoktur. Yeni Zelanda ki bu kıtadan 451 Km. uzaklıkta, Büyük Okyanus’un Tasman Denizi olarak isimlendirildiği bölgede, başkenti Wellington olan ve birçok adacıktan oluşan bir ülkedir.

      Konumuzla ilgisi: Çanakkale/Gelibolu Savaşı’nda Avustralya, Yeni Zelanda (ANZAK) askeri, müttefiklerin (itilaf devletleri) yanında Osmanlı’ya karşı savaşmıştı. Söz konusu savaşta verdikleri kayıp; 26.094 ü Avusturyalı, 7.571’i Yeni Zelandalı olmak üzere 33.665 olmuştu. Ve biz Türkler, hayatını kaybeden o askerlere saygı duymuşuz. Hayatını kaybeden Yeni Zelanda askerlerine anıtlar dikip, her yıl törenler düzenleyerek saygıyla anmaya devam eden bir millet olduğumuzu dünyaya ispat etmişiz.[1]

      Şimdi, o saygının öncesine, kısaca da olsa yaşananlara ve karşılığında, hangi saygısızlıkla karşı karşıya olduğumuza bakalım:

      Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı’ya karşı savaşarak, İngiltere’nin yanında ve O’nun çıkarlarını korumak için Çanakkale’ye gelmişlerdi. Bu geliş, Yeni Zelanda’nın, İngiltere ile var olan tarihi ilişkisinin önemli boyutlarından biri idi. Kara kuvveti olarak kullanılan 13.000 Yeni Zelanda askeri cephede bulunuyordu.

       İngiltere’ye öyle bir bağlılık gösteriyorlardı ki; Yeni Zelanda’da rahip T.Q. Williams Oamaru, Baptis şapelinde yaptığı konuşmada İngiltere’ye yardım edebilmek için Yeni Zelandalıların daha fazla asker göndermesini, hatta bunun dört katına çıkmasının gerektiğini söylüyordu. Bununla da yetinmeyip, İngiltere’de her 16 kişiden birinin askere alındığını, ancak bu oranın Yeni Zelanda da 77 kişide 1 kişi olduğunu, yeni gönderilecek 2.000 asker ile bu oranın 73 kişide 1 kişiye ineceğini ifade ediyordu. Bir adım öteye geçerek, savaş için çok fazla özveri de bulunan İngiltere’nin savaş yükünün paylaşılmasını, askere katılmanın cephede savaşabilecek her Hıristiyan’ın görevi olduğunu, karanlığa ve cehenneme ait bu savaşta Hıristiyanların evlerinde oturmamaları gerektiğini, bu savaşı, Hıristiyanlar için kutsal bir savaş olarak nitelendirdiğini, hükümetin öncülüğün de tüm Yeni Zelandalıların o ana kadar yaptıklarından daha fazlasını yapmaları gerektiğini söylüyordu.[2]

        Yeni Zelandalılar 103 yıl önce geldikleri Çanakkale de, Türk askerinin gücü karşısında 25 Nisan 1915 ŞAFAK vakti teslim bayrağını çekmişlerdi. Bu teslimden, Türk askerinin vakur davranışından ders çıkaran Avusturyalılar ve Yeni Zelandalılar, Türkleri düşman değil, dost olarak görmeyi tercih ettiler. O günlerin anlamından hareketle, adeta bir bayram gibi karşılıklı milli duyguların birleştirildiği, acı anıların kardeşliğe dönüştürülmesi kabul edildi.  

       Mustafa Kemal Atatürk ise “"Uzak memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar; burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar; gözyaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır." [3] ANZAK asker annelerine hitaben bu ifadeleri kullanarak, Türk Milleti’nin asil duygularını ortaya koyuyordu.    

      Bunun içindir ki Avustralya/Canberra da ve Albany de, Yeni Zelanda Wellington da ATATÜRK Anıtları dikildi. Dünyada örneği görülmeyen dostluk köprüleri kuruldu. Biz bu dostluğun halen devam ettiğini biliyoruz!

      Tarihin derinliğinde meseleye bakarsak; Osmanlı-Avustralya ve Yeni Zelanda ilişkileri XIX. Yüzyılın ikinci yarısına kadar uzanmakta, Osmanlı Devleti’nden göçlerin başlamasıyla söz konusu ilişkinin yaşandığı bilinmektedir. Osmanlı Devleti, devam eden göçler sonrasında tüccar ve vatandaşlarının haklarını korumak için bu ülkenin bazı şehirlerinde konsolosluklar açmıştır. Bu ilginin neticesinde, Avustralya’daki Osmanlı vatandaşı ve tüccarlarının Balkan ile 1. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı Devleti’ne maddi yardım gönderdikleri, kaynaklarda kayıtlıdır.

     Dönemin getirdiği şartlarla mal, insan ve sermaye dolaşımı hareket kazanmış, savaşlar, sınır değişimleri, doğal afetler, siyasi-dini baskılar, ekonomik nedenlerle başta Avrupa ülkelerinden olmak üzere dünyanın değişik bölgelerinden milyonlarca insan, Birleşik Amerika, Kanada, Avustralya, Güneydoğu Asya, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Karayip Adaları ve Latin Amerika’ya göç etmiştir. Osmanlı vatandaşlarının Avustralya ve Yeni Zelanda’ya ilk göçleri Suriye, Irak, Lübnan gibi coğrafyadan başlamıştır. Göçlerin hızla artmaya başlamasıyla önlem olarak, ilk önce 1893 yılında şahıs vergisi konulmuş, yeterince sonuç alınmayınca, 1899 yılında en çok göç aldığı Suriyelilerin göçünü yasaklamıştır. Kuşkusuz, bu göçmenlerin içerisinde Osmanlı vatandaşı az sayıda Ermenilerde bulunmaktadır.

      Birçok talepten sonra, 10 Aralık 1887 tarihli fermanla (BOA, HR. SFR.3, Dos. 332, no, 79) Melbourne fahri konsolosluğuna Charles Ryan atanmıştır. 14 Şubat 1890 ve 24 Mayıs 1899 da Selim isimli bir şahsın, 1893 yılında Nakone Khouri, Joseph Manuk, James Nachul Coory’un konsolos olma talepleri ret edilmiş, 30 Eylül 1896 tarihinde Sydney fahri şehbenderliğine Halil Nasûr atanmıştır. Yine 24 Temmuz 1886 da müracaatta bulunan Mr. Setton, Robert Leon’un talepleri de kabul edilmemiştir.

      Sonuç olarak, 17 Mayıs 1893 tarihinde Avustralya Kıtası’nda yaklaşık 2121 Osmanlı vatandaşının yaşadığı bilinmektedir.[4]

      Gelelim aylardır devam eden teşebbüslere ve kullanılmakta olan MAŞALARA;

 

 (DEVAM EDECEK)…

1 Uz. Nilgün İnce, Anzak Gözüyle Türk Askeri ve Atatürk

2 Mahir KÜÇÜKVATAN, Tarih ve Günce Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Dergisi Journal of Atatürk and the History of Turkish Republic I/1, (2017 Yaz), ss. 125-152  

3 Uluğ İğdemir, Atatürk ve Anzaklar, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1985, s.6

4 Mehmet TEMEL, SUTAD, Güz 2016; (40): 29-42 E-ISSN: 2458-9071

Devamını Oku

ERMENİ MESELESİ ÜZERİNE, SAYIN İSAK HELEVA’YA AÇIK MEKTUP

Sayın

Rav İsak Heleva

Türkiye Musevileri Hahambaşı,

 

Mensup olduğunuz Museviliğin, biz Müslümanlarca Hak din olarak kabul edildiğinin altını çizerek, kalemim döndüğünce düşünce ve talebimi tarafınıza aktarmak istiyorum.

 

Dünyanın genel değerlendirmesi içerisinde, Yahudiliğin inanç değerlerinin yanında etnik kimliği de bünyesinde barındırdığı ifade edilmektedir. İslâmiyet ve Hıristiyanlıkla ayrışan, aynı kutsal toprakları paylaşmakla benzeşen, manevi değerlerimize bakışımızla karşılıklı olarak aykırı kavramlara sahip, fakat aynı coğrafyanın çoklukla sıcak ilişkileri yaşamış insanlarıyız.

 

Ayrışan ve aykırı kavramlar ifadelerime izninizle açıklık getirmek istiyorum;

 

Tarihin derinliğinden, günümüze kadar taşınan söz konusu sıcak ilişkimizin en tutarlı yönünü, biz Müslümanların; Kur’an-ı Kerim’den hareketle, inancımızda “Şüphe yok ki Musa’ya Tevrat’ı verdik, ardından bir takım peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya apaçık deliller verip onu Rûh-ül Kudüs’te kuvvetlendirdik (2/87)(…), “Tuttular da Süleyman’ın saltanatı aleyhine, şeytanların kapıldıkları şeylere uydular. Hâlbuki Süleyman kâfir olmamıştı, şeytanlar kâfir olmuşlardı” (2/102) “Deyin ki; Allah’a, bize indirilen kitaba, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, Yakup’un oğullarına indirilenlere, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere rablerinden verilene inandık, onların hiçbirini öbüründen ayırt etmeyiz ve biz, Allah’a teslim olanlarız” (2/136) hükümleri ile Hz. Musa ile Tevrat’a göstermiş olduğumuz saygıyı, sizin de değerlendireceğinize inanıyorum. Öz de böyle mi? Bunula birlikte; Asur, Babil, (Khaldeliler) Pers, (Ahamenişler), Grek, Roma, Hıristiyan Bizans, Sasani, Abbasî, Emevi, Müslüman Arap, Osmanlı ve Avrupa milletleriyle yaşanmış yine karşılıklı olumlu ve olumsuzlukları da göz ardı etmediğimin de altını çizmek istiyorum. [1]

 

Sayın Isak Heleva,

 

Buradan, Hz. İbrahim’e iletilen vahiyi’ den hareketle Ken’an topraklarına, yani bugün ifade ettiğimiz tanımıyla Filistin’e gelmek istiyorum. Ken’an toprakların da başlamış kuraklıkla, 430 yıl süren Mısır yolculuğunu, Hz. Musa ile tekrar Sina Dağı’na dönüşü, firavunların yönetimini, köleleştirilen İsrail oğullarını, onların Ken’an topraklarına girememiş olduklarını, Hz. Musa’ya isyan dönemini, Hz. İbrahim, Sina ve Tevrat, II. Mâbet ile Talmud, Hz. Musa’ya isyan, 40 yıl çöle mahkûm olmak, Davud ve Süleyman Krallığı, Süleyman dönemi, Kudüs’te mâbet inşası, Ahid sandığı, Süleyman’ın ölümü, Yahudilerin ikiye ayrılması, Asurluların işgali, İsraillilerin sürgünü, Tevrat’a tekrar dönüş, Mâbedin 2. defa yapılışı, sonra Romalılar tarafından yıkılışı, Grek yönetimi, Yahudilerin Helenleşmesi, İskender’in Filistin’i işgali, Yahudilerin, Selevkoslar tarafından yönetilmesi, Roma yönetimine bağlanmak, Roma döneminde sürülen Yahudilerin Hz. Ömer döneminde Filistin bölgesinde tekrar imkâna kavuşması, Selahaddin Eyyubi’nin Yahudilere yardımı, Endülüs Emevi dönemi, Abbasi devri, Karailik, Pers-Sasani, Babil Yahudiliğinin yükselişi vd. tarihin derinliğindeki manevi dünyayı size hatırlatmak sanırım saygısızlık olur. [2]

 

Haddimi aşmak-aşmamak bir yana Medine Vesikası ile başlamış ve yaşamış olduğumuz sıcak ilişkinin başlangıç noktasına da değinmeden geçemeyeceğim. Bildiğiniz gibi, MEDİNE VESİKASI; İslâm tarihinde farklı kavimlerin ve inançların bir arada yaşayabilmelerinin kapısını açmıştır. İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’i HİCRET’E zorlayan nedenler, teoloji dünyasında ayrıntıları ile bilinmektedir. O’nun, tabanda MEDİNELİLİK, tavanda ise kendi otoritesinin esas alındığı bir devlet çatısı altında,kavimleri birleştirmeyi hedeflediğini biliyoruz.

 

Hz. Muhammed, siyasi egemenlik konumunda olmayan, ancak kadim bir inanç geçmişi ve nüfus üstünlüğüne sahip, fakat kabile kavramının ötesine geçememiş Yahudilerin varlığını bilmekteydi. Ayrıca, o günün Medine şehrinde, Mekke’de olduğu gibi, müşrikler, şirk inancını benimsemiş Araplar, Evs ve Hazrec kabileleri, Menat Putuna bağlılıklarıyla ibadetlerini tamamlamış kabul eden topluluklar vardı. Bu şirk içerisindeki müşrikler, Yahudileri, refah, zanaat, nitelikli hayat ve dinî kültürleri nedeniyle de takdir ediyor ve hayranlık duyuyorlardı.

 

Ancak Müslümanların güç kazanmaya başlaması, Yahudilerin konumlarını kaybetme endişesi, her türlü politikayı deneyen, çift yönlü siyaset izleyen bir zümrenin ortaya çıkmasını doğurmuştu. Medine’nin genelde sahip olduğu tevhit inancında, nitelik ve nicelik açısından güçlü olmayan, Yahudilerle birlikte şirk inancına karşı duran, putları reddeden Hıristiyan azınlığı da unutmamalıyız.

 

Bu tabloda Müslümanlar, Yahudi, Hıristiyan, müşrik, şirk peşinde koşan münafıklarla da sosyo-kültürel birliktelik içinde olmak durumundaydılar. Medine şehir devletinin ilk adımları atıldığında, Hz. Muhammed’in İslâm’ı yaymak çabaları, Mescid-î Nebevinin yapılması, toplumda üstünlük sağlaması, bu üstünlüğe, dinî ve kültürel üstünlüğe sahip Yahudilerin kıskançlığını ortaya çıkarmıştı. Fakat O’nun birliktelik içinde hareket etme isteği, siyasal bütünleşmede tek etken olmuştur. İşte bu bütünleşme MEDİNE VESİKASI’NIN imzalanması ile sağlanmıştır.

 

Medine Vesikası ’nın imzalanması hakkında farklı görüşler ortaya konulmaya çalışılsa bile, bazı Yahudiler, özellikle Kaynukaoğulları’nın meydan okumaları, Nadiroğulları’ndan Ka’b b. Eşref’in davranışları, Bedir Savaşı gibi bazı tereddütlere rağmen sonucu değiştirmemiştir. Burada değindiğim veya değinmediğim konular her ne olursa olsun, diğer kavimlerle birlikte Müslümanlar ile Yahudiler aynı belgeyi, bir arada yaşamak için imzalamışlardır. Böylece, Medine vatandaşlığında birleşen, Mekke müşriklerini müşterek düşman kabul eden, siyasî, sosyo-kültürel ve ekonomik birlikteliği de sağlamışlardır. En önemlisi, Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanların dinlerini özgürce yaşamasını temin ederken, her yönüyle eşitlik, aidiyet, mali mükellefiyetlere de önem verilmiştir.

 

Ve Hz. Muhammed, Yahudilerle aynı metin üzerinden ve aynı ortamda dayanışma ve paylaşım içine girip, gayr-i Müslimlerle kanuni ve fiili anlamda ortak hayat ve hareket noktasını sağlayan, imkân ve ihtimalleri birlikte kullanmayı temin etmiştir. [3]

 

Diğer tarafta VIII. Yüzyıla geldiğimizde, Endülüs Medeniyetini ortaya çıkaran Müslüman-Yahudi birlikteliği değil miydi? Aynı hocaların rahle-i tedrisinden geçen, Arapçayı Müslüman öğrenciler kadar konuşan ve yazan Yahudi öğrencileri, onların Endülüs de bilimin yükselmesi için yaptıklarını nasıl unutacağız? Ne Tevrat, ne Mişna, ne Talmud, nede Ussyhkin ile Dr. Weizmann’ın şahsında vücut bulmuş siyonizm, siyasi didişmeler, hiçbiri övgülerim ve yergilerimin içerisine, pencerelerimden giremiyor. Yeterki, kardeşce ve birlikte yaşayalım...

 

Söyler misiniz; 1496 yıl önce manevi dünyalarımızı da kapsayarak başlayan bu birlik ve beraberlik neden bozulmuştur? Bunu karşılıklı nasıl açıklayabiliriz?

 

Sayın Isak Heleva,

 

Kutsal topraklardan günümüze, bozulan birliktelik üzerine ayrıca değerlendirme fırsatını bulacağımızı umarak, Ermenilerin mesnetsiz iddialarına, İsrail Devleti’nin zaman zaman tarafı olmaya soyunduğu sözde Ermeni Soykırımına gelmek istiyorum. Her ne kadar, Knesset de Tamar Zandberg’in “Sözler ve gecikmelere rağmen ve Türk seçimlerinin geride kalmasına rağmen, hükümet ve koalisyon Ermeni soykırımını tanımayı reddediyor” açıklaması yapılmış olsa da, size geçen iki aylık safahatı aktarmak istiyorum.

 

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun oğlu, Yuri Netanyahu Facebook’da, “Türkiye’nin Ermeni sözde soykırımından sorumlu olduğunu” söylüyor. Yetmiyor, Türkiye’nin Kıbrıs’taki inanılmaz acımasızlığından, Yunanlılar ve Kürtler gibi Ermeni soykırımı karşıtı eylemlerden sorumlu olduğunu vurguluyor. Bununla da yetinmeyerek, Türklerin, günümüz Türkiye’sini yasa dışı olarak işgal ettiklerini yazıyor. [4]

 

Ne coğrafi, ne de tarafı olmadığı olamayacağı bir konuyu devamlı kaşımaya devam eden Ermenistan’ın, Ermeni Ulusal Kudüs Komitesi üyesi Noyemi Nalbandyan, “Knesset’in sözde Ermeni soykırımını tanımasının, Ermeni cemaatini mutlu ettiğini, İsrail’in siyasi bir adımı olarak Ermeni Soykırımı’nın tanınmasıyla ilgili yasa tasarısını yürürlüğe koyduğunu, Ermeni Soykırımı meselesi bir oyun kartı haline geldi, Türkiye’nin insanlığa karşı bir suç işlediğinden beri soykırımın tanınmasını istiyoruz,” açıklamasını yapıyor. [5]

 

Yahudi gazeteci ve yazar Zev Chafets’in Bloomberg tarafından yayınlanan makalesinde bakın kısaca ne diyor; “Türkiye geçtiğimiz hafta büyükelçilerini geri çağırdı. Bu karar, İsrail güçlerinin Gazze sınırını geçmeye çalışan 60 Filistinli protestocuyu öldürmesine tepki olarak geldi. Türkiye Cumhurbaşkanı, İsrail’in yaptığını, Türk televizyonunda “soykırım” olarak adlandırdı. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Twitter da geri adım attı.” “Erdoğan’ın saldırısının hem Washington hem de Kudüs’te, tarihçilerin ve birçok hükümetin, Türkiye’nin inkâr etmeye devam ettiği gerçek bir soykırımı tanıma konusunda on yıllarca süren bir ret kararını kırmak için beklenmedik bir fırsat penceresi açtı.” Dedikten sonra; 1. Dünya Savaşı, Osmanlı Halifesi, Ortadoğu tarihi, Fransa, Cezayir, Almanya, Angela Merkel, 30 ülkenin sınıflandırdığı “sözde” soykırımını İsrail ve ABD’nin bunlardan olmadığına atıf yapıyor. Yaptığı atıflara devamla, ABD’deki Ermeni cemaati, Türk lobisi, ABD başkanları, “Ermeni Anma Günü” “İsrail’in Filistinlilere karşı yürüttüğü soykırım eylemlerine karşı suç ortağı, Trump’un şimdi verebileceği en iyi cevap, Ermeni Soykırımı’nı resmen tanıyarak Amerikan liderliğini göstermek olabilir.” diyor. Olumlu veya olumsuz olarak, sonra da; Likya Partisi’nden Amir Ohana, Siyonist Birlik Partisi’nden İtzik Şmuly, İsrail düşmanı Arap mahallesi, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İslâm dayanışması, “Büyük ve Küçük Şeytan” yani ABD ve İsrail, Polonya, Wehmacht memurları konularına değinerek “Yine ’de Netanyahu’nun sözleri olmadan hiçbir şey değişmeyecek” “Netanyahu stratejik bir düşünürdür ve Türkiye de öyle ya da böyle değil, şimdi devam eden bölgesel taht oyunlarında bir oyuncudur. Ermeni Soykırımı’nı ancak amaçlarına uyduğunu düşünürse resmen tanıyacaktır. Bu yanlış bir sebep olabilir. Ama bu tartışmada, hem İsrail hem de ABD için hem ulusal çıkar ve ahlaki zorunluluklar mükemmel bir şekilde uyumludur. Fanatiklere karşı savaşta gerçek, güçlü bir silahtır.” diyerek bitiriyor. [6]

 

Her ne kadar, size öz olarak aktarmaya çalıştığım konu ile bağlantısı olmasa da, İsrail Devleti’nin Türkiye’ye karşı olumsuz bakışını değerlendireceğinizi umduğum şu teşebbüsü de aktarmak isterim.

 

Tel Aviv yönetimi, Kürtlerin, İsrail karşıtı duyguların yüksek olduğu Suriye, Irak ve Türkiye içindeki rejimi destekleyen bağımsız bir devlet kurmasına yardımcı olabileceği yasa tasarısının Knesset’e, Likud ve Yisrael Beiteinu tarafından sunulduğunu İsrail radyosu açıklıyor. Tasarının, Kürt devletinin tanınmasının İsrail’in çıkarlarına olacağını ve Tel Aviv’deki rejimi de destekleyeceğini milletvekili Yoav Kish ifade ediyor. Ve devamla; "Türkiye, Suriye ve Irak'ta bir Kürt azınlığı var. Bütün bu ülkeler İsrail'e düşman ve bölgeyi de etkileyen İran'ı da kesinlikle ekliyor. Bu yüzden Kürtleri güçlendirmemiz ve sonuçta yol açacak bir süreci yönetmemiz gerekiyor. İsrail'i destekleyen bağımsız bir Kürt devletinin kurulması " "İsrail'in kuzey Irak'taki Kürt bağımsızlığına yönelik hareketleri ilk kez kutlayan ilk neden olduğunu" söyledi.

 

Kürdistan, Irak'ın komşuları, İran ve Türkiye başta olmak üzere tüm uluslararası toplumun güçlü eleştirilerine karşı Eylül 2017'de Irak'tan ayrılma konusunda bir referandum düzenledi. İsrail, Kürt plebisitini destekleyen tek varlık oldu.

 

Oylamaya giderken, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'nun ofisi de Tel Aviv'in "Kürt halkının kendi devletini elde etmek için meşru çabalarını" desteklediğini söyledi. [7]

 

İsrail'in 2017 yılında Irak Kürdistanı'ndan ham petrolün en büyük alıcısı olduğu bildirildi. İsrail şirketleri, özellikle enerji, inşaat, telekomünikasyon ve güvenlik alanlarında da yarı otonom bölgede yatırımlar yaptılar.

 

Knesset'in Çarşamba günü 20. yüzyılın başlarında Türkiye 'nin Osmanlı İmparatorluğu tarafından Ermeni Soykırımı'nı resmen tanıyacak olan yasa tasarısı üzerinde bir tartışma yapıp yapmayacağını tartışacak.

 

Kaynağa göre, geçtiğimiz hafta Gazze'de meydana gelen olaylarla ilgili olarak, İsrail ile Türkiye arasındaki artan sürtüşme ışığında, koalisyon üyeleri arasında tasarı büyük olasılıkla destek görecek. Türkiye geçtiğimiz hafta büyükelçilerini Amerika ve İsrail'den geri çağırdı. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İsrail'i “ apartheid devlet” olarak adlandırdı ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'ya insanlık hakkında bilgi edinmek için “On Emri oku” talimatını verdi. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Twitter'da geri adım attı: “Bana ahlakı vaaz etmemesini tavsiye ediyorum.” dedi.

 

Muhalefetteki Siyonist Birlik Partisi, iktidardaki Likud Partisinin Amir Ohana ve İtzik Şmuly'in iki üyesi Knesset, İsrail'in Ermeni meselesinde sessizliğini sona erdirmek için yasa koydu.[8]

 

Kudüs Ermeni Dava Grubu üyesi Noyem Nalbandyan; 23 Mayıs 2018 de Knesset’te Ermeni Soykırımı’nı tanıma yasa tasarısı görüşmelerinin ardından yasa tasarısının son görüşmesinin 30 Mayıs’ta yapılması yönünde karar alındığını bildirdi. İsrail Parlamentosu Başkanı’nın da İsrail’in bu konuyu ertelemesinin ayıp olduğunu vurguladı. Ve 30 Mayıs’ta Soykırımı’nın tanıma kararı nihayet kabul edileceğini ümit ediyoruz dedi. [9]

 

Ermenistan Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakyan değerlendirmesinde; “ Durumun gelişmesini takip ediyoruz. Ancak soykırımın tanınma konusunu çeşitli açılardan değerlendirmemiz gerekiyor. Öncelikle bu girişim dünyada soykırımların önlenme sürecinde bir katkıdır. Demek ki bu sadece bizi değil tüm dünyayı ilgilendiriyor” ifadelerinin altını çizdi.[10]

 

Son zamanlarda Ermeni Soykırımı üzerine tartışmalar İsrail’de farklı düzeylerde, İsrail Eğitim Bakanı’nın soykırımın tanınması için çağrıda bulunması gibi hareketlendi. Yair Netanyahu açıklamasında “ doğal olarak, soykırımın tanınmasına yönelik herhangi bir adım, memnuniyetle karşılanır, ancak bu tür adımların sadece bir üçüncü tarafa mesaj göndermek için alındığı kabul edilemez. Başka bir deyişle Ermeni soykırımının tanınması meselesiyle yapılan manipülasyon Ermenistan ve tüm Ermeniler için haklı ve kabul edilebilir değildir.

 

Bu tür manipülasyonların İsrail tarafından yapılan ilk şeyler olmadığı belirtilmelidir. O günlerde Türk-İsrail ilişkileri yine çok gergin. Gazze yakınlarındaki 14 Mayıs’ta İsrail ordusuyla Filistinliler arasında çatışmalar yaşandı ve bu sayede insanlar öldürüldü. Türkiye, Ankara Büyükelçisini ve İsrail Meclisi’ni ve İsrail’de Türkiye Büyükelçi’ni geri gönderdi. Bu tür gelişmelerin arka planında Türkiye’yi gergin ve belli bir şekilde, “tehdit” etmek için, İsrail eski aracını tekrar Ermeni Soykırımı’nın tanınması konusu olan Ankara’ya karşı kullanmıştır.

 

Ermeni soykırımının tanınması ve kınanması, Ermenistan Cumhuriyeti’nin ve tüm Ermenilerin öncelikleri arasında yer aldı. Böylece manipülasyonları gerçek kaygılara neden olur ve bu yönde adımlar atmaktan daha fazla acil hale gelmiştir. Bu bağlamda, RA yetkililerinin kapalı kanallarla da İsrail’le ilgili çalışmaları yürüttükleri önemlidir” değerlendirmesi yapıldı.[11]

 

Bu arada, Ermenistan’ın İsrail’in Ermeni Soykırımı’nı tanıması konusundaki tavrını görmekteyiz. Ermenistan Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakanyan 25 Mayıs 2018 günü gazetelere verdiği demeçte, “Ermeni Soykırımı’nın İsrail tarafından tanınmasının başta ve en önemlisi soykırımların önlenmesine yaptığı katkılardan kaynaklandığını” söyledi.

 

Sputnik Armenia, Mnatsakanyan’ın sözlerini şöyle sürdürüyor; “Bu konu sadece bizi değil, tüm insanlığı ilgilendiriyor ve soykırımların önlenmesi için önemli bir işaret.” Ermenistan dış politika sorumlusu İsrail’deki süreçleri yakından takip ettiğini, ancak Ermenistan’ın Knesset’ten belirli beklentileri olup olmadığı sorulduğunda somut bir yanıt vermediğini söyledi. Mnatsakanyan, soykırımın uluslararası tanınmasının Ermenistan’ın dış politikasının bir parçası olduğunu söyledi. “Başbakan’ın bu hedefin önemini teyit ettiğini duydunuz” dedi.

 

İsrail Knesset, Ermeni Soykırımı’nı tanıma koşunda, Meretz’in Başkanı Tamar Zandberg’in konuyu gündeme dâhil etme konusundaki hareketini onayladıktan sonra oy verecek. Zandberg’in ofisi, 29 Mayıs Salı günü eşi benzeri görülmemiş bir oylama tarihini hedefliyor. 2015 yılında Knesset, Ermeni Soykırımı’nı tartışmak için gündeme ilişkin bir hareketi onayladı ve bu da Eğitim, Kültür ve Spor komitesinin onu tanımasıyla sonuçlandı. Zandberg’in hareketi plenumda bir tartışma çağrısında bulunduğundan farklıdır, oyu, tüm Knesset’in pozisyonunu temsil eder.” dedi.[12]

 

Mayıs 2018’in son günlerine yaklaştığımızda; İsrailli milletvekilleri Ermeni “sözde” soykırımı oyalamasından önce direniş çağrısında bulundular. Türk Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy 25 Mayıs Cuma günü yaptığı açıklamada; İsrail’in 1915 olaylarını II. Dünya Savaşı’nda Holokost ile aynı seviyeye getirdiği gerçeğinin kendisini yaralamasına yol açacağını” söyledi.

 

Yorum, Knesset’in Osmanlı İmparatorluğu’nun tahmini 1,5 milyon Ermeni’yi öldürdüğü 1. Dünya Savaşı sırasında Ermeni Soykırımı’nı tanımayı tartışmak üzere gündeme bir hareket eklemeyi seçmesinden iki gün sonra geldi. Knesset’in 29 Mayıs’ta tanınması bekleniyor. Buna ek olarak, Shmuly ve Likud MK Amir Ohana da benzer bir etkiye sahip bir yasa tasarısı sundu.

 

Aksoy’un açıklamasının aksine, Knesset’teki tanınma savunucuları söz konusu konuşmalarda ve mevzuatta “holocaust” terimini kullanmamışlardır. Bunun yerine “soykırım” dediler.

 

Ohana, Türk Dışişleri Bakanlığını “Yahudi halkının Holokost ’unun ciddiyetini ve tekliğini ucuzlatmaya çalışmak için Holokost sözcüğü kullanarak alaycı ve şeffaf bir şekilde” suçladı. Ohana, “Ben ve arkadaşım MK Shmuly bu terimi kullanarak kasıtlı olarak kaçınılır” diye ekledi. “Kullanmayı tercih ettiğimiz Ermeni Soykırımı, kendi içinde bir felakettir. Tarihin tanınmasının Türkiye için rahatsız edici olduğu açıktır, ama sadece geçmişin sevmediği için silinebileceği veya bükülemeyeceği anlamına gelmez.”

 

Aksoy’a yanıt veren Smuly, “Türkler tarafından ölüm yürüyüşlerinde, gazla ve toplama kamplarında 1,5 milyon Ermeni katledildi ve eğer tarihi reddedersek, tekrar tekrar gelebilir. Yahudi halkı özellikle bunu yapamaz.” “Netanyahu ve hükümetinin masum sivilleri bombalayan ve ahlaki vaaz vermeye cüret eden Erdoğan’dan önce katlanmak niyetinde olmadığını” sözlerine ekledi.

 

Ermenistan Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakanyan, Cuma günü gazetecilere verdiği demeçte, Ermeni Soykırımı’nın İsrail tarafından tanınmasının ilk ve en başta soykırımların önlenmesine yaptığı katkılardan kaynaklandığını, söyledi.[13]

 

Ermeni Soykırımı’nın tanınmasına ilişkin beklenen oylama, “Kudüs Sonrası” raporları, bu haftaki Knesset’in gündeminde yer almadı. Knesset Sözcüsü Yuli Edelstein, tasarıyı gündemden çekti. Sözcü, “Knesset’e bir utanmadan kaçınmak için, çünkü çoğunluğun lehine olacağı belli değildi. Geçen hafta da dâhil olmak üzere yıllar boyunca tanınması konusundaki desteğini defalarca dile getirdi.”

 

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1,5 milyon Ermeni’nin katledildiği Ermeni Soykırımı’nın tanınması üzerine yapılan oylama, Meretz yönetim kurulu başkanı MK Tamar Zandberg’in 16-0 onaylaması sonrasında Salı günü belirlendi. Zandberg, Edelstein’ı siyaseti ahlaktan uzaklaştırmakla suçladı ve Knesset Speaker’in sözlerini harekete geçirmesi için reddetti. Zandberg, Pazartesi günü Meretz fraksiyon toplantısında yaptığı konuşmada, “Bu tartışmayı, tanımak için tarihi oylamayla bir tutmak, yapılması gereken doğru şeydir. Bazıları doğru şeyi yapmayı tercih etti.” “Knesset söz verdiğini yapmalı. Bu tarihi bir adalet meselesi.”

 

İsrail Dışişleri Bakanlığı, geçen haftaki oylama dâhil olmak üzere Ermeni Soykırımı’nı tanıyan Knesset hakkında önceki yıllarda olduğu gibi bu tür hareketlere açıkça karşı çıktığıyla ilgili hiçbir resmi açıklamada bulunmadı.[14]

 

23 Mayıs 2018 günü İsrail Parlamentosunda (Knesset) sadece 16 milletvekilinin katıldığı bir oturumda (parlamentoda toplam 120 milletvekili bulunmaktadır), 1915 olaylarının soykırım olarak tanınması konusu parlamento çapında tartışılmasını amaçlayan bir önerge kabul edilmiştir. Parlamento çapında yapılacak bu oturumun ne zaman gerçekleştirileceği ise belirtilmemiştir. (bir Ermeni haber kaynağı oturumun 30 Mayıs’ta yapılacağını öne sürmüştür.) Bu, Türkiye’ye karşı yapılan soykırım suçlamaları konusunun İsrail Parlamentosunda ele alınmasının ilk örneği değildir. (Bu konuyla ilgili en son soykırım kararı geçirme teşebbüsü bu Şubat ayında reddedilmiştir.) Bu zamana kadar İsrail Hükümeti, bu konunun parlamentoda tartışmasına hep karşı çıkmıştı. Ancak, bu sefer hükümet, böyle bir teşebbüse karşı bir cevap yayımlamayacağını duyurmuştur. [15]

 

Kudüs Ermeni Patriği Başpiskopos Nourhan Manougian’a yazdığı mektup, Kudüs Ermeni Patrikhanesi Şansölyesi tarafından yayınlandı; “ Ermeni Soykırımı’nın tanınması meselesinin bu hafta Knesset gündeminde yer alması planlanmadı, dolayısıyla bu konu hiçbir zaman” reddedilmedi”. Üstelik bu konuyu gündemde yer almamayı, ne faaliyetimi ne de ipucu vermeyi engellediğimi belirtmek istiyorum. Ermeni Soykırımı hakkında söylediklerimi reddetmiyorum. Bugün de, geçtiğimiz yıllarda sürekli olarak ispat ettiğim bu konudaki duruşum üzerinde kararlıyım ve duruşum, İsrailli Knesset’in Ermeni Soykırımı’nı doğru ve ahlaki bir adım olarak tanıması ve onu tanımaması gereğidir. Soykırım politik veya diplomatik çıkarlara dayanır. Senin duygunluğunu zihnini sakinleştirmesini istiyorum. Bu tarihi tanıma için Knesset’te çoğunluk olduğuna ikna olduğumuz bir zamanda, Knesset sözcüsü, bu amaç için kendi kapasiteleri dahilinde her şeyi yapması gerektiğini söyledi. Çabalarının olumlu sonuçlara yol açacağını umuyor.”

 

“Bizim zaferimizle Ermeni dostlarımız da kazanacak, uzun bir yoldan korkmuyorum” dedi Knesset sözcüsü. Kudüs Ermeni Patriği, Başepiskopus Nourhan Manougian Knesset konuşmacısı Yuli Edelstein’a, Knesset’in gündeminden Ermeni Soykırımı tanıma tasarısının geri çekilmesine dair hayal kırıklığını dile getiren bir mektup gönderdi.

 

Ermeni Soykırımı’nın tanınmasıyla ilgili beklenen oy, 28 Mayıs itibariyle Knesset’in gündeminde yer almadı. Ermeni Soykırımı’nın tanınmasına ilişkin oylama, Meretz başkanı MK Tamar Zandberg’in yaptığı bir hareketin ardından Salı günü kabul edildi. Zandberg, Edelstein’ı siyaseti ahlaktan uzaklaştırmakla suçladı ve Knesset Speaker’in sözlerini harekete geçirmesi için reddetti. [16]

 

Knesset Sözcüsü Yuli Yoel Edelstein, Kudüs Ermeni Patriği olan Beatitude Başpiskoposu Nourhan Manougian'a verdiği demeçte, Ermeni Soykırımı tanıma konulu tartışmaların “bu hafta için planlanmadığını” belirtti.

 

“Yanlış yayınların hayal kırıklığına neden olmasından pişmanım. Ermeni Soykırımı'nın tanınmasıyla ilgili tartışma bu hafta için planlanmadı, bu yüzden gündemden çekilmedi. Gündem maddesini, imalama ile değil, gerçekte değil de kaldırdım. Konuyla ilgili söylediklerimin bir kelimesini almıyorum, ”diyor Edelstein, Başpiskopos Nourhan Manougian'a yazdığı bir mektupta.

 

“Geçtiğimiz yıllarda tekrar söylediğim şeye hakikaten devam ediyorum: İsrailli Knesset, Ermeni Soykırımı'nı tanımalı, çünkü siyasi ya da anlık diplomatik çıkarlar yüzünden değil, doğru ve ahlaki bir şey olmalı” dedi.

 

“Knesset'in tanınmak için çoğunluğa sahip olduğuna ikna olduğumuz an, onu genel bir oylamaya getireceğiz. Bu yüzden, yeteneğim içinde olan her şeyi yapacağım ve umarım çabalarımın meyvelerini alacağını umuyorum ”diyor Bay Edelstein.

 

Bu yorumlar , Yoksulluk Başpiskoposu Nourhan Manougian tarafından yazılan bir mektupta , Knesset'in gündeminden gelen Ermeni Soykırımı'nın tanınmasıyla ilgili tasarıyı geri çekme kararını hayal kırıklığına uğrattığını belirtti. [17]

 

Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tigran Balayan, Ermeni Soykırımı’nın İsrail’in Knesset tarafından tanınması konusundaki tartışmaya değindi. Tigran Balayan Ermeni Soykırımı tanıma sürecinin Ermenistan için büyük önem taşıdığını ve Ermenistan’ın bu yolda uluslararası toplumun çabalarında öncü rol oynamaya devam edeceğini söyledi.

 

MFA sözcüsü, “Soykırım suçunun tanınması, evrensel değerlerin üstünlüğünü, benzer suçları engellemeyi amaçlayan insan haklarını, iç siyasi bağlamı ve jeopolitik gerçekliği ne olursa olsun tekrarlarını kararlaşmayı amaçlayan bir süreçtir” dedi.

 

Tigran Balayan, farklı ülkeler ve uluslararası yapılar tarafından kabul edilen Ermeni Soykırımı hakkında onlarca kararın Ermeni Soykırımı’nın uluslararası tanınma sürecinin geri dönülmez olduğunu gösterdiğini söyledi.

 

Bir Ermeni Soykırımı tanıma tasarısının kabul edilmesi konusu Knesset’te ortaya çıktı. Müttefikler İtzik Şmuly ve Amir Ohan, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaklaşık 1,5 milyon Ermeni katliamını soykırım olarak tanıyan bir tasarı sunacaklarını söyledi. Milletvekilleri, İsrail’in Türkler tarafından işlenen Ermeni Soykırımı’nı tanıması için zamanın geldiğini belirtti. Ancak İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Cumartesi gecesi Ermeni Soykırımı’nı resmen tanımak için bakanlıklara yönelik tartışma tartışmasını erteledi. [18]

 

Ermeni Soykırımı’nın uluslararası tanınırlığı, küresel değerlerin yaygınlığı ve Ermenistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tigran Balayan, gazetecilere verdiği demeçte; “Soykırımın tanınması süreci, siyasal bağlam ve jeopolitik gelişmelerden bağımsız olarak bu tür suçların tekrarlanmasını engellemeyi amaçlıyor” diye vurguladı. Balayan, MFA yetkilisi, “Süreç Ermenistan için büyük bir öneme sahiptir ve bu amaçla uluslararası çabalarda lider rol oynamaya devam edeceğiz” dedi. [19]

 

İsrail Devlet Yayın Kuruluşu, Arutz Sheva, Knesset Başkanı Yuli Edelstein, Dışişleri Bakanlığının konunun ileri götürülmesine karşı olduğunu belirtmesine rağmen, Meretz Başkanı Tamar Zandberg'in de desteği ile Sözde Ermeni Soykırımının tanınması çağrısının oylanmasının planlandığını açıkladılar.

 

Daha önceki raporlarda, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'nun, MFA'nın Ermeni Soykırımı'nı tanıyan bir yasa hakkında bir Knesset tartışmasını erteleme tavsiyesini de dikkate almadıklarını görmüştük. [20]

 

Üzülerek ifade etmeliyim ki, yukarıda ki gelişmeyi; Yahudi Haftası Dergisi, İsrail’in Sözde Ermeni Soykırımını kabul etme şansını kaçırmak şeklinde değerlendirmektedir.

 

Hepimiz, tarafsız gözle baktığımız da, genel kabul görmüş tarihçilerin belgelere dayalı yapmış oldukları bütün araştırmalarda, Sözde Ermeni Soykırımı hakkında “unutulmuş soykırım” ifadesini kullanmamışlardır. Türkiye yüz yıldır, tarihte yaşanmış herhangi bir tarihi olayı inkâr etmemiştir. Kafkasya bölgesinde, hiçbir zaman kitlesel cinayetlerin faili olmamıştır. Birleşmiş Milletler, Katolik Kilisesi ve ABD Holokost Müzesi’nin bakışı ise dünyaca bilinmektedir. İlgili makalede de ifade edildiği gibi, “bir azınlık, kurbanlarının soyundan gelenler ve soykırım teriminin işlendiği suçun mağdurları ile dayanışma göstermek için değil, parlamenter tartışmanın konusu” olduğu açık değil midir?

 

Uluslararası ilişkilerde real-politik, ülkelerin çıkarları doğrultusunda sürüp giderken, gerçekliği olmayan sözde Ermeni soykırımı ancak tarihi gerçeklerle değerlendirilmelidir. Türkiye, İsrail Devleti’nin kuruluşundan, günümüze kadar “savaşan” bir müttefik olmadığı gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesine bağlı kalmıştır.

 

6-7 Eylül Olaylarının Türkiye’ye neler kaybettirdiği, yapılan tartışmalara rağmen bilinmektedir. Bu olayı dışarıda tutarsak, “Türkiye’de yaşayan Yahudilere karşı fiziksel tehditlerin ima” edilmediğini takdirlerinize bırakıyorum.

 

Türkiye, Holokost hakkında yapılan hiçbir çalışmaya engel olmamıştır. Engel olduğu, sözde Ermeni Soykırımı YALANLARINA karşı yapılan organizasyonlardır. Nobel Barış Ödülüne sahip olan Elie Wiesel’in herhangi bir tehdit olmadığı bir yana, 1948 den itibaren neden İsrail’de yaşamadığı değerlendirilmelidir.

 

Dünya’da hiçbir ülke, hiçbir kuruluşla ilişkilerinde KORKU unsuru yaşanmamıştır. ABD Kongresi’nin sözde Ermeni soykırımını tanımamasının gerekçesi, tarihi gerçek ve bağlı olduğu belgelerle bağlantılı olduğu düşünülmelidir. Türkiye Cumhurbaşkanı’nın “İslâmî, militan ve düşmanca” değerlendirilen söylemleri, İsrail yöneticilerinin söylemlerine karşılıklı bakılmalıdır. Kuşkusuz tüm ülkelerin “dostlara” ihtiyacı vardır.

 

İlgili makalede, Yuli Edelstein’in Knesset’e önergesini geri çekmesi üzerine kullanılan “İsrail’in insan hakları siciline ilişkin kara bir leke” ifadesi gerçekten üzüntü vericidir. Başkaca üzüntü verici ifade ise “Shoah’ın Külleri” olmuştur. Ve Washington’daki ABD Holokost Anıt Müzesi duvarında Hitlerin “Ermenilerin yok edilmesinden bugün kim bahsediyor” sözleri, Türkiye ile ilgili değil, 1939’da Polonya’nın işgalinden önce Alman generallerine söylenmiştir. Söz konusu ifade, Holokost Yahudi topluluğu ile İsrail’e karşı olduğu genel kabul görmüştür.

 

Shoah’ın Külleri, takdir edersiniz ki, sözde Ermeni soykırımı ile uzaktan-yakından hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Toplama kampları, Yahudilerin adeta istenmeyen insanlar olarak görülmeleri, Nuremberg Mahkemeleri, politik ve ırksal nedenler, cinayetler, katliamlar, Hitler, Gestapo, SS, SD, ve Nazi Partisi tarafından Yahudilere yapılan korkunç eylemlerle özdeştirilmelidir. [21]

 

Sayın Heleva,

 

Bu kadar uzun, bu kadar farklı ifadelerle dolu yazımı, sonuç olarak neden yazdığım noktasına gelerek tamamlamak istiyorum.

 

Bütün ülkelerde, Hahambaşılığın en üst seviyede yetki merkezi olduğunu, Yahudilerin çıkarlarını korumak ve dinî hayatlarını yönlendirmek, Yahudi olmayan yönetimlerle Yahudi cemaatleri arasındaki ilişkileri kolaylaştırmak gibi görevler üstlendiğini bilmekteyiz.

 

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemini birlikte yaşadığımız bu toprakların insanı olarak, şu sözde Ermeni Soykırımı hakkında muhakkak ki bir fikriniz vardır! Bu kanaatin oluşmasına dönüp baktığımda; yukarıda ifade ettiğim Medine Vesikası ile 1496 yılı, söz konusu tarihten sonra farklı tarihi ilişkileri, gerek Moşe Kapsali’den başlayarak, veya 626 yıldır yine beraber yaşadığımız her günü hatırlatmak istiyorum. Siz bunu Sefarad ve Aşkenazi olarak belki farklı pencerelerden de değerlendirebilirsiniz.

 

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, kanaatim, araştırmalarımla, tarihi kaynaklardan hareketle Türk Milletinin, Ermenilere soykırım uygulamadığı yönündedir.

 

Sayın İsak Hevela;

 

Sizden başta İsrail olmak üzere dünyadaki bütün muhataplarınıza, yukarıda ismi geçen ilgililere, dünya Hahamlar Meclisinde yer alan bütün din kardeşlerinize, Ermeni Diasporasına, özellikle dünyanın her alanda etkin olduğunu kabul ettiği Yahudi Lobisi’ne ve parçası olduğunuz Türkiye kamuoyuna şu sözde Ermeni Soykırımı hakkında ki düşüncelerinizi lütfen paylaşır mısınız?

Herhangi makam ve mevki sahibi olamayan sadece bir vatandaşın bu talebini dikkate alacağınız, yazımın uzunluğunu mazur göreceğiniz umudu ile başarı ve sağlıklı günler diliyorum.

 

Saygılarımla

 

Kenan Mutlu Gürses

 

[1] Abdülbâki Gölpınarlı, Kur’an-ı Kerim ve Meâli

[2] Leyla Gürkan, Türkiye İslâm Ansiklopedisi, Yahudilik, Cilt, 43, sayfa 189

[3] Abdurrahman Demirci, Medine Vesikası: Oluşum Süreci ve Zimmet Antlaşmalarına Etkisi, istem • Yı/:10 • SayJ:19 2012 • s. 253 - 271

[4] http://armedia.am/

[5] http://armedia.am/

[6] http://www.panarmenian.net/

[7] http://www.aina.org/

[8] http://www.armradio.am/

http://www.gggurses.com/

Devamını Oku
}