Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

SAYIN BİNALİ YILDIRIM BENİ NEDEN MİLLETVEKİLİ YAPMADINIZ?

Ahmet Davutoğlu başbakan ilan edilmişti. Cumhurbaşkanı Ahmet Davutoğlu’nu başbakan olarak ilan ederken onun seçilmesindeki sebeplerden biri olarak Fetö ile mücadele edeceğine inancıydı.

 

Sonraki seçeneklerde de yani milletvekilliği ve belediye başkanlığı seçimlerinde Ak Partinin başlıca kriterlerinden biri olarak Fetö ile mücadele edilmesi şartı aranacaktı adaylarda ve tercihlerde denildi.

 

Ben bunları yaşarken “Allah” dedim, “ben her halde milletvekili ya da belediye başkanı olacağım!”

 

-Gülüyorsunuz değil mi sizlerde bu satırları okurken. Gülün gülün;  Allah hak edenlerin gülüşünü daim etsin, etmeyenlerinkine de zaten bir şey demeye gerek yoktur…-

 

Çünkü Ak Partinin ve dolayısıyla Cumhurbaşkanının ta başbakandan başlayarak bundan sonra milletvekili ve belediye başkanı seçimlerinde öncelikli tercihleri, seçecekleri adamın geçmişte Fetö’ye, yani eski adıyla cemaate bulaşmamış olması ve Fetö’yle mücadele edebilecek kıratta olmasıydı. Eğer bu sözlerinde gerçekçilerse Erzincan’da Ak Partinin milletvekilliği seçiminde ya da belediye başkanlığı seçiminde beni aday göstermesi icap ederdi.

 

Etmedi. Yani kim edecekti? Binali Yıldırım o dönemde başbakan değildi, ama parti içindeki konumu göz önünde tutulursa, bir de Cumhurbaşkanı başdanışmanı olması göz ardı edilmezse kimse kusura kalmasın gerek milletvekilliği ve gerekse belediye başkanlığı seçiminde adayları belirlemekte Binali Bey söz sahibidir. Son söz onda biter...

 

Aslında Ankara çevrelerinden söylenen şey Süleyman Karaman’ı milletvekili yapmak istedi ama Cumhurbaşkanı engeline takıldı. Gerçi Süleyman Karaman’ın resmi sıfatı nedir bilmiyorum ama Binali Bey’in yanında şu an bile çok dolaşmaktadır.

 

Süleyman Karaman olmayınca Erzincan’da hiç de sevilmeyen ve istenmeyen Sabahattin Karakelle ve Binali Beyin avukatı ve kendisi gibi Refahiyeli Serkan Bayram milletvekili oldu. Belediye başkanı ise yine Binali Bey gibi Refahiyeli hemşerisi ziraat teknisyeni Cemalettin Başsoy oldu.

 

Sayın Binali Beye sormak lazım ve soruyorum da cumhurbaşkanının ve partinin ilan ettiği bu Fetö ile mücadele kriterinize göre memleketiniz Erzincan’da benim milletvekili olmam gerekmez miydi?

 

Milletvekilleri Sabahattin Karakelle, Serkan Bayram Fetö ile bu zamana kadar nasıl bir mücadele etmişler; neler yapmışlar, neler yazıp çizmişler?

 

Belediye başkanı Cemalettin Başsoy belediye olarak bu zaman kadar neler yapmış Fetö ile mücadele adına?

 

Ya da vekillerimiz ve belediye başkanımız aday gösterilirken cemaate karşı ne gibi bir tavır içine girmişlerde önceden onlar seçilmişlerdir?

 

Sayın başbakanım, yönettiğiniz Türkiye Cumhuriyetinde Fetö’nün darbe girişiminde bulunacağını 15 Temmuz’dan aylar önce Erzincan Cumhuriyet başsavcılığına ifade vererek söyleyip resmi kayıtlara geçiren ilk ve tek adam benim!

 

Fetö ile altı, yedi yıldır senin şehrinde uğraşan adam benim. Cumhurbaşkanı bile Erzincan’a geldiğinde Fetö Erzincan’da da kumpas kurdu dediğinde o kumpası Cumhurbaşkanından bile önce ben ilan ettim!

 

Fetö’den dolayı yüzlerce davası olan benim!

 

Fetö’nün tehdit ettiği adamım!

 

Fetö’nün tabanca gösterdiği adam benim!

 

Türkmen Dağına geçen benim.

 

15 Temmuz gecesi Türkmen Dağından Boğaziçi Köprüsüne gidenim!

 

 

Sahi Başbakanım siz daha nasıl bir aday aramıştınız?

Devamını Oku

BEN DE İYİ ŞEYLER DE OLUYOR / TEVHİT KARAKAYA KONUSU

15 Temmuz’dan çok önceydi.

Ak Parti beni yapayalnız bırakmıştı. -Şimdi de gerçi yapayalnız bıraktı ya o ayrı konu…- Devamlı benim küçücük internet gazeteme cezalar, davalar yağıyordu.

 

Bu aşamada bana bir dava da bir dosttan geldi; hemşerim olan iki lafından biri “can Erzincan” olan eski gazete patronu Tevhit Karakaya abimden.

Tevhit Karakaya yaptığım bir haberden dolayı Ankara bilmem kaçınca Sulh Ceza Hâkimliğinden yayın durdurmuş sonrasında da 10 bin TL değerinde manevi tazminat davası açmıştı.

 

Benim haberimin konusu Tevhit Karakaya Erzincan’da binasını Cumhurbaşkanı cemaati terör örgütü olarak ilan etmesine, paralarınızı bankadan çekin demesine rağmen Bank Asya’ya neden kiraya veriyor şeklinde bir yakınmaydı.

 

Tevhit Karakaya zaman zaman Erzincan’a gelip gider. Görüştüğü bazı kimseler vardır; onlarla düşer kalkar. Bir keresinde de rektör İlyas Çapoğlu’yla görüştüler, yanında da Hüseyin Çelik vardı.

 

Erzincan’dan uzak birisi değildir. Erzincan’da otelcilik yapar. Hatta Abdullah Gül cumhurbaşkanıyken Erzincan’a geldiğinde Tevhit Karakaya’nın otelinde kaldı.

Yani şunu diyorum Erzincan’la bağı var, istese hoşuna gitmeyen bu haberi bir telefonla kaldırabilirdi.

Yani gazetecilik ahlakı var ama bir de hatır var.

Ama o dönemde gerçekten de bu konu ile ilgili Erzincan’da homurdanmalar vardı.

Ben bunu dile getirmiştim.

Ben hatır sayardım ama Tevhit Karakaya hatır saymadı ta Ankara’dan 10 bin TL’lik dava açıldı.

 

Tevhit Karakaya dosyaya Bank Asya ile olan kira kontratını sundu. Yani benim için evet Hüseyin Adalan doğru yazmış dedi. Üç yıl olmuş banka oturalı, kontrat beş yıllıkmış iki yıl daha oturma hakları varmış...

 

Mahkeme mal varlıklarımızla ilgili beyan istedi. Tevhit Karakaya’nın mal varlığı ortada. Benim ise hem kişisel, hem de şirket mal varlığım isteniyordu. Cevap olarak dedim ki:

 

Benim bir şirketim yok, bu basit bir internet gazetesiydi, açılan bu tür davalar karşısında gazete de artık yok, hatta bir bilgisayarım bile yoktur. Mal varlığımı sorarsanız cebimde sağdan soldan gelen bir simit parası, ama gerçekten bir simit parasıdır...

 

Mahkeme 10 bin TL tazminatı çok bulmuş 5 bin TL’ye indirdi.

 

Dosyayı İstinaf mahkemesine gönderip itiraz ettik. Allah razı olsun İstinaf Mahkemesi o 5 bin TL’yi de kaldırdı. Dava reddedildi.

 

 

Kimse Tevhit Karakaya’ya FETÖcü demiyordu ki, söylenen şey şuydu: Tevhit bey çıkar şu herifleri, kontrat dediğin iptal edilen bir şeydir…

 

Neyse dostlar; benim cephem de çok nadir de olsa iyi şeyler de oluyor. Umarım bu yazımdan dolayı da Tevhit abim şikâyetçi olmaz.

 

Ben, mesela, kendisine haksız olarak benim yaptığım haberi kaldırttı, haberciliğime engel oldu diye bir kuruşluk bile manevi tazminat davası açmayacağım.

 

 

Onu affettim.

Devamını Oku

BAŞBAKANDAN TEYEMMÜM DERSLERİ

Gerçekten de Cumhurbaşkanımızın dediği gibi dindar bir nesil yetiştiriliyor.  Her geçen gün dinle ilgili unuttuğumuz, bilmediğimiz bazı konuları, uygulamaları şedit 28 Şubat sürecinden sonra vardığımız ferahlık, özgürlük ortamında ela almaya başladık. Mesela üç gün öncesine kadar şahsen ben toprak ve benzeri şeylerle abdest almak dediğimiz teyemmümün nasıl yapıldığını bilmiyordum.

 

Geçen gün bir arkadaş telefon açıp “Abi yine sular kesildi, evde de gram su yoktur, namaz vakti çıkmak üzere teyemmüm nasıl ediliyordu” diye sordu. Bir müddet sessiz kaldım. Çünkü yukarıda da söylediğim gibi bilmiyordum. Öğrenmeye hiç gerek görmemiştim. Bu çağda ihtiyaç duyulmaz sanırdım. İstanbul’da şehri sosyal demokratların elinde tuttuğu dönemde yaşamadığım için su sıkıntısı görmemiştim. Susuz kalmak nedir bilmiyordum,  sabah elini musluğa tuttuğunda avucuma su dökülmemesine şahit olmamıştım. “Dur bir bakayım” dedim arkadaşa, “sana hemen dönerim.” Kitaplığa baktım. Chp döneminde basılmış Ömer Nasuhi Bilmen’in ilmihali orada duruyordu.

 

Faydalı olacağı için öğrendiğimi burada da anlatayım. Teyemmüm suyun bulunmadığı veya bulunup da kullanılamadığı bir ortamda toprakla abdest alma şeklidir. Toprağa ya da benzerine sürdüğünüz ellerinizi,  yüzünüze ve dirseklere kadar kollarınıza mesh ediyorsunuz.

 

Önce Besmele çekip teyemmüm yapmak için niyet ediliyor. Ardından parmaklar açık tutularak iki el toprağa vurulup ileri geri sürülüyor. Elleri kaldırıldığında fazla tozluysa yan yana getirilip birbirine vurularak silkeleniyor.  Sonra bu ellerle bütün yüze mesh veriliyor. Kolları mesh etmek için de yüzdeki o ilk işlemin ardından  sol elin baş parmağı ayrılarak diğer parmakların iç tarafları ile sağ elin parmak uçlarından başlayarak kolun dış tarafı dirseklere kadar çekilip kola mesh veriliyor. Peşinden yine sağ elin iç tarafına dönerek sol elin baş parmağı ile serçe parmağını halka edilip baş parmakla beraber elin ayası ile dirsekten bileğe kadar elin iç tarafına aynı işlem yapılıyor. Tabii bu mesh şekli bir de sol kola uygulanıyor.

 

Başbakanın şehri Erzincan’da neredeyse on beş senedir Can suyu dedikleri bir proje var. Bu proje bir türlü bitirilemediği ve işin içine bir sürü beceriksizlikler de girdiği için gelinen noktada şehirde devamlı sular kesilmektedir.

 

O gün TGRT televizyonunda gösterildi gördünüz; Erzincan’da yine bu beceriksizlikler çerçevesinde su şebekesinde patlak oluşmuş ve bir apartman yüksekliğinde sular fışkırmıştı.

 

Birkaç ay önce su kesintisi yapılacağı daha önceden haber verilebiliniyordu. Son gelişmeler de ise sular kesildikten sonra mesajlar geliyor, anonslar yapılıyor.

 

Erzincan küçücük bir şehir. Hem de sulak bir şehir, gürül gürül Fırat’ı biliyorsunuz, şelaleyi duymuşsunuzdur, hatta denir ki Erzincan’ın altı sudur, bataklıktır o yüzden depremler çok olur; işte böyle bir şehirde bir anons yapılıyor, “sabah dokuzdan akşam dokuza kadar su kesintisi olacaktır” deniliyor…

 

Tüm bunlar, başbakanın şehrinde oluyor.

 

Başbakanın şehrinde, başbakanın hemşerilerine bu çağda teyemmüm öğretiliyor.

 

Ama biz belediye başkanı Cemalettin Başsoy’u tanımayız, bilmeyiz. Belki onu çiftçiler tanır, çünkü kendisi ziraat teknisyenidir. Bu başkanı, başbakanımız getirmiştir. Biz başbakanımızı tanırız. Su kesintilerinden, tüm olumsuzluklardan  biz onu sorumlu tutarız.

Erzincan Belediye başkanı Cemalettin Başsoy, geçtiğimiz belediye seçimlerinde başbakanımız Binali Yıldırım’ın onca adam içerisinden özenle seçip Cumhurbaşkanımıza sunduğu bir adaydı. Belli ki ona çok güveniyordu, yüzünü kara çıkarmayacağına inanıyordu. Ama işte gelinen durum budur.

Erzincan kendilerinin tabiriyle bir marka şehir değil teyemmüm şehri olmuştur.

Erzincan’ı görüp gezenler  Erzincan için burası bir başbakanın şehri diyemez. On beş yıllık Ak Parti iktidarında iyi kötü bütün şehirler bir şeyler kazanırken, büyüyüp gelişirken Erzincan hep kötüye gitmiş, hep gerilemiştir. Başbakan Türkiye’de yolların kralıyken Erzincan merkezinde yollar yamalı bohça olmuştur. Köy yolları daha muntazamdır, Erzincan’da şehir merkezine girdiğinizde arabanız çukur ve yamalı asfalttan sarsılmaya başlar. Arabada bir gebe kadın olsa çocuğunu düşürür. İşler bir plan ve program çerçevesinde yürütülmediğinden elektrikçisi ayrı, doğalgazcısı ayrı, sucusu ayrı defalarca kazdığından yollar bu hale gelmiştir.

 

Sözün kısası Başbakan hemşerilerine teyemmümü öğretmiştir.  

Devamını Oku

FETÖ İLE MÜCADELE Mİ !?

Allah’ım, Şu güzel ülkem kimi haysiyetsiz akademisyen, kimi haysiyetsiz gazeteci, kimi haysiyetsiz siyasetçiler yüzünden ne hallere duçar oldu.  Şu ya da bu şekilde, şu kişi ya da bu kişiler eliyle oldu ve başladı münazara ve tartışmasına girmeden, mevcut durum ile nasıl mücadele, ettim, edilir ve ne yapılması gerektiğine dair birkaç kelam edelim.

Mücadele mi!?

Ta en başından beri haykırdığım ve hatta bizatihi kendisinin dilinden de sudur ettiği gibi ‘’yalnız bırakıldım‘’ diyen Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan müstesna, bu mücadele de ciddi, samimi, kararlı ve ilkeli duruş sergileyen insan, adeta bir elin parmak sayısını geçmeyecek kadar azdır.

Tam bu esnada, bu anlamda verdiğim asil mücadele dolayısıyla asla tevazu göstermeyecek ve hak ettiğim onurlu düzey ve makama kendimi koymaktan da imtina etmeyeceğim.

Zira benim mücadelem yıllar evveline dayanmaktadır.

Henüz milletin hocam dediği, Pennsylvania’yı tavaf ettiği yıllarda başlamaktadır. 2014 yılı itibarıyla bu çakal kişi ve avenesine dair FETÖ dediğim, silahlı terör örgütü dediğim, Vatan haini dediğim yıllardır. Gerek gazete ve gerekse internet üzerinde yayınladığım tüm yazılarımda, bu Vatan haini yapılanmanın tüm iğrenç boyutlarını korkmadan, çekinmeden, yalın ve apaçık şekilde ifade etmiş bir gazeteciyim.

Az evvel de bahsettiğim gibi, ben bu mücadeleyi verdiğim yıllar, nice Akademisyen, nice gazeteci, nice bürokrat ve siyasetçiler, bu çakal kişi ve güruh önünde el pençe divan durdukları zaman dilimidir.

Zaman ve mekâna göre mevzi

Hiçbir zaman omurgasız, zaman ve mekâna göre evrilen, basit, sıradan ve ucuz hesapların adamı olmadım. Ve ucuz beklentilere de girmedim.

Bu ilkeli ve ahlaki duruş ve tavrım dolayısıyla, şuan haklı olarak gür sada ile seslenmekte, konuşmakta ve onur verici bir konumda kendimi görmekteyim.

Lütfen bu vurgularım sebebi ile ego tatmini içerisinde olduğum kanaatine kimseler varmasın. Dediğim gibi, zaman ve mekâna göre mevzi almış, köşeleri tutmuş ve köşeleri dönmüş nice aşağılık zevatlar, makam ve mevki olarak yerlerini, köşeleri ve mallarını tahkim ederken, ben, verdiğim onurlu mücadelenin maddi ve manevi bedelini ödedim ve hala ödemeye de devam etmekteyim.

Evet, zor çok zor ve çok sancılı, can yakan bir süreç.  Evet, ödediğim bedeller elimden çok şeyimi alıp götürdü.

Sahip olduğum maddi tüm imkân ve olanaklar tamamen ortadan kalktı. Yetmezmiş gibi çeşitli hapis ve para cezaları ise, üzerine tuz biber eken ve yarama bir başka yara daha açan öteki acılarımdı.

Ben, verdiğim o mücadelenin sonucunda, kaybettiğim maddi ve manevi imkânlarımdan çok daha fazla, omurgasız insanların geldiği ve elde ettiği imkân ve olanaklara üzülüyorum.

Zira biliyorum ki, bu omurgasız zümre, yarın imkân ve fırsat bulduğu zaman kendilerine yakışan (!) tavır ve yaklaşımı göstermekten bir an bile geri durmayacaktır.

Bu gerçeklik ortada ve apaçık şekilde arz-ı endam ederken,  hak etmedikleri bir muamele görmüş olmaları, yaramı kanatan bir başka acı olarak karşımda durmaktadır.

Aldığım maddi cezalar ve hapis cezaları, burada sayamayacağım kadar büyük yekûn tutarken, erdem, izzet ve şeref yoksunları, verdiğim mücadelenin kazanımları üzerinden keyif çatarken, Devletime karşın kırılmamam, sitem etmemem ne mümkün…!

Bu muydu ve böyle mi olmalıydı!?

Gerçekten böyle mi olmalıydı ve gerçekler böylesi ters yüz mü edilmeliydi? Bir bardak su vereninize bile teşekkür eder ve beklenirken, canım, malım ve geleceğim üzerine verdiğim mücadelenin sonucu böyle mi olmalıydı…

Kızgınım, kırgınım ve haklı sitemlerim var.

Devleti sevmenin, devletten ve milletten yana taraf olmanın, ve bunu her türlü tehdit, yaptırım ve cezalarla da bizatihi ispat etmiş bir vatan evladı olarak, sonum böyle mi olmalıydı…!?

Kabullenmiyorum ve dahi kabullenmiyorum. Başımı gece olup yastığa koyduğum zaman içim yanıyor ve kalbim acıyor benim.  Ve bir tutam sitem, bir tutam kırgınlık ve kızgınlığı hakkım olarak görüyorum. Devletini, Vatan ve milletini sevdiğini söyleyen herkese ve herkesin kalbine hitap ederek diyorum ki, sahi böyle mi olmalıydı…!

Devamını Oku

SÖZ UÇAR FETÖ KALIR

Zengin FETÖ militanları halen tutuklanmadı.

Sadece FETÖ'nün ibadet tabanında olanlar tutuklanıyor.

Nedense sekiz aydır FETÖ'nün ticaret ve ihanet tabanına hiç dokunulmadı.

“ Tutuklu Savcı ve Hâkimler halen maaş alıyor.” Bir Başsavcı söylemişti.

İhraç edilmeleri ve tutuklanmalarına değil de halen devlet eliyle vatan hainlerine maaş verilmesine ne diyeceğiz.

Öyle ya, darbe girişimine katılan veya katılmayan asker, polis, savcı ve hâkim meslekten ihraç edilmiş ve tutuklanmış ama FETÖ'nün siyasi en üst düzey uzantılarına bir şey olmadı.

İyi de neden vatan hainlerine halen devlet maaş veriyor? Bunu nasıl görmezlikten gelelim.

Baksanıza FETÖ militanı sanıklar Mart ayında çıkacaklarmış gazeteler öyle yazıyor. Ne kadar doğrudur bilmem ama söylentisi bile ister istemez insanlarda tedirginliğe neden oluyor.

Geçenlerde böyle soru karşısında ben bile tedirginlik içinde cevap vermekte zorlanıyorum.

İşte halk bunu okudukça gördükçe “ne me lazım “ diyor.

Darbe davalarında bir tane bile iktidar partisinden ne bir milletvekili ne de bir belediye başkanı mağdur ve müşteki olmamış.

Zaten onların da çok da umurundaydı.

FETÖ'yle mücadelede halka istenilen güven ve cesaret veremediler.

İster bunun sebebi siyasi yetkililer deyin isterseniz şunlar bunlar ama gerçek olan şu ki devleti temsilen maalesef bir tane bile en üst düzey siyasi yetkili ne mağdur ne de müşteki olmadı.

Yani bu demek oluyor ki siyasiler darbeden rahatsız olmamış, gayet memnunlar, öyle ki devasa FETÖ örgütü iktidar partisinin yanından dahi hiç geçmemiş sanki, yani ortada delil ve şahitler olmasına rağmen FETÖ'nün organizasyonlarına bazı milletvekili ve belediye başkanları katılmamış, onlar gerçek değilmiş!

O halde 15 Temmuz darbesi de gerçek değildir. Delil olmasına rağmen katılmadık diyen bir FETÖ militanı söylese höst haddini bil denmez mi? Belki de öldürürüz.

Referanduma huzurlu bir şekilde “Evet” demek varken bir de illallah diyerek “Evet” demeye ne gerek var.

İnanın insanın kanına dokunuyor…

FETÖ'nün bir tane bile en üst düzey siyasilerine hiçbir şey olmamasına devletim ve milletim adına üzülüyorum.

Halen 15 Temmuz şehitleri gözlerimizin önüne geliyor. Aklımızdan biran olsun çıkmıyor.

Ak Parti gerçekten “Evet” sonucunu istiyorsa, 16 Nisan'a sayılı günler kala birkaç tane en üst düzey FETÖ militanı, siyasilerden milletvekili ve belediye başkanının tutuklanmasını sağlamalı.

Neden böyle?

Siyasi FETÖ militanlarına neden dokunulmuyor?

Bu FETÖ'cü siyasi militanlara kim kefil oluyor?

Bu FETÖ'cü siyasi militanların tutuklanmasını engelleyen sebepler nelerdir?

Milletin aklıyla alay edilmesine tahammülü kalmamıştır.

Milletin devlete ve hukuka olan güveni azalmaktadır.

Millet referandumda FETÖ ve diğer terör örgütleri belasından kurtulmak için “Evet” demektedir.

Millet halen en üst düzey siyasi FETÖ militanlarının tutuklanmalarını görmek istiyor.

Özellikle de en üst düzey siyasi FETÖ militanlarına kefil olmak da büyük bir ihanettir. Vatan hainlerinden hiçbir farkı yoktur.

Gelinen noktada kefil olan siyasiler de tutuklanmalıdır.

Kısaca millet diyor ki:

En üst düzey siyasi FETÖ militanları da tutuklasın.

FETÖ'yle ticaret yapan ve ihanet edenler de tutuklansın.

Sadece ibadet tabanıyla sınırlı kalmasın.

Siyasi tabanın suçu yok mu?

Siyasette hiçbir FETÖ militanı kalmasın.

Devamını Oku

BBP ÖNCE VATAN DEDİ

Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehadetinden sonra genel başkanlığa Yalçın Topçu gelmişti. İki yıllık genel başkanlığı döneminden sonra partinin başına geçen BBP’nin 3. Genel başkanı Mustafa Destici’de “ Evimin bir odasını parti merkezi yaparım yine de partiyi kapatmam.” Bu tarihi sözünü söylemişti.

Efsane lider Muhsin Yazıcıoğlu bir sabotaj sonucunda şehit olmuştu. Ak parti iktidarı döneminde daha da hissedilir bir şekilde devletin en kritik birimlerinde sinsice yuvalanan kumpasçı FETÖ militanları önce cemaatin bekası için delilleri karartıp dosyayı kapatırken bir taraftan da maalesef terfi ile ödüllendirilmişti.

O dönemde BBP tabanı efsane şehit liderleri Muhsin Yazıcıoğlu için iktidarda ki hükümetten elbette ki alacağı vardı. Bu başka bir hesaptı.

Genel, yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ak parti her defasında BBP genel başkanı Destici’nin olası tepkisine karşı BBP tabanını maalesef hiçbir zaman kendi saflarına çekemedi. Daha doğrusu hep uzak durdu.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez benzeri görülmemiş büyüklükte iftira ve karalama linç girişiminin hedefinde bu defa Başkan Destici vardı. Çünkü üst akıl takımının siyasi kaos planında Destici’nin üzerinden devleti yıpratmak vardı.

Üst akıl takımı için BBP’nin referandumda ki tutumu bulunmaz en önemli bir fırsattı. Böylece efsane şehit liderin şehadetinin kızgınlığı geçmemiş BBP tabanına “hayır” düşüncesini hızlıca yaymak demekti. Tam da Destici’ye köşkten davet gelmesine rağmen gitmesini engelleyecek sebeplerle BBP tabanını başkaldırmaya zorlayacak kadar üst akıl takımının nerdeyse gözleri kararmıştı.

Üst akıl takımının koas planını erken fark eden MHP Genel Başkanı Bahçeli ve Meclis Başkanı Kahraman gizlice birebir görüşme talep etmişti. Başkan Destici durumun sanıldığından daha vahim olduğunu anlayınca Bahçeli ve Kahraman’ın telkiniyle Destici’ye devletin ve milletin bekası için köşkle acil mutlaka görüşmesini söylediler.

Üst akıl takımının siyasi görüşme trafiğinden haberi bile olmadı.

Destici’nin Bahçeli ve Kahraman ile görüşmesini kendilerinden başka hiç kimse bilmiyordu.

Destici, köşkle gizli görüşme randevusunu bile hesap edemeyen Üst akıl takımı maalesef Destici’den acele ederek biran önce referandum öncesi “hayır” için bir basın açıklaması yapması için sabırsızlanıyordu. Destici’nin uzun süren bu sessizliğini anlayamadılar.

Destici, hiç kimsenin bilmediği zaman da tek başına acil ve gizlice görüşmek için Köşk’e gitmişti.

Köşk aslında Destici’yi referandum propagandası için davet etmediğini görüşmenin en başında özellikle belirterek devletin içine sızmış sayısız çok fazla büyüklükte terör örgütünü birlikte temizlemek istediğini ve güçlü bir Türkiye için üçüncü partnerin olmasını istiyordu.

En önemlisi de Destici’ye Şehit lider Muhsin Yazıcıoğlu’nun şahadet dosyasını kapatmaya çalışanları birlikte temizlemek ve sonuçlandıracağını garanti ediyordu.

Netice de Destici zorlu bir süreçten geçtiğimiz günlerde durumun vahim olduğunu iyi analiz ederek devleti ve milleti için kabul etmişti.

Artık söz konusu devletin ve milletin bekasıydı.

“Ya devlet başa ya da kuzgun leşe…”

Aslında Destici “EVET” çıkma olasılığı ihtimalinin yanında “hayır” diyecek BBP’nin dağılma sürecini engellemek zorla giydirilmek istenen FETÖ gömleğini çıkartıp iktidarın şehit Muhsin Yazıcıoğlu dosyasının kapanmasına engel olacak mazeretlerini ortadan kaldırmak için hiç kimsenin bile tahmin dahi edemediği hamleyi yapmıştı.

Yine en önemlisi de 2019’da Başkanlık seçiminde yüzde kırk dokuz oy alan değil yüzde elli bir oy alan başkan olacağına göre verilen sözü de riske atamayacaklardı. Yüzde yirmi sempatizanı olan BBP bu süreçte tamda istediğini fazlasıyla almıştı.

Üst akıl takımının devleti yıpratma kaos planı bu müthiş bir hamleyle etkisizleştirilmişti.

Destici yaptığı basın açıklamasında vatan için “EVET” demesini söylemesi üst akıl takımını çıldırtmıştı.

Üst akıl hemen piyonlarını devreye sokmalıydı. Elinde artık devlete karşı ne bir fırsat ne de hali hazırda bir kaos planı da kalmamıştı.

Düne kadar FETÖcülükle suçlanan Destici bugün davaya ihanetle suçlanıyor acımasızca ağır ithamlara maruz bırakılıyordu.

Destici ve BBP devletinin yanında olmuş devletin kademelerinde sonu ölüm bile olsa kısacası kelle koltuk altında görev almayı kabul etmişti.

Destici yaptığı akıllı bir hamleyle efsane şehit lider Muhsin Yazıcıoğlu için dosyasını daha sıkı takip etme sözü almış. Diğer liderler gibi BBP’yi kapatıp Ak partiye ilhak olmamış. Bir makam mevki istememiş. İzzet ve şerefiyle dik duruşunu bozmamış. Sağduyulu ve aklı selim ferasetiyle tabanın her türlü tepkisine aldırmadan her zaman minnet duyduğu dava arkadaşlarının önünü açmış. BBP hareketinin manevra kabiliyetini ve alanını genişletmişti.

Destici, devleti ve milletini seven her vatandaşın yapması gerekeni yapmıştı.

Kimsenin tahmin bile edemeyeceği böyle hamleleri ancak yiğit dava adamları yapabilir. Destici’de her dava adamı gibi kendine yakışanı yapmış.

Şimdi tüm BBP’lilere ve yiğit vatan evlatları Alperenlere sağduyulu, aklıselim ve genel başkanın ve davasının arkasında dik durmak yakışır.

Dinde “U’lûl emre ( Devlete ) itaat farzdır.” Devlete sadakat şereftir.

Asil aziz necip ve mümtaz Türk milleti doğru nereden gelirse gelsin hep desteklemiş, Yanlış kimden gelirse daima karşısında durmuştur.

Milleti vahdetin vicdanı sağduyusu efsane şehit lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun davasına ve emanetine sahip çıkmalıdır.

Başka çare yok. Devletin bekası söz konusu gün bugündür.

Bu haçla hilalin savaşıdır. Devlet, millet, vatan ve bayrak için Büyük birlik olma zamanıdır.

“EVET” inşallah…

Devamını Oku

KADIN GİBİ KADIN OLMAK

Kadın olmak; 
İbrahim’in yanında Nemrut’a karşı durmak, 
İsmail ile tek başına çöllerde zemzem bulmak, 
Hacer olmaktı…

Issız çöllerde bir çift nemli göz olup, ilmik ilmik boğazında düğümlenen kelimeleri her türlü telaffuz edememekti…

Kadın olmak; 
Firavuna karşı durmak,
Erkek bebeklerin katledildiğini bilerek Firavun ’un sarayına göndermekti, 

Asiye olmak… 
Musa’lara kucak açmaktı… 
Sonra bağrından kopup nura çağıran yiğidine en evvel inanmaktı,
velev ki Firavunların zulmü yeryüzünü kaplasa da…

Kadın olmak; 
Gönül tezgâhında nakış nakış erdemi dokumak… 
Kemal minberinde Meryem’ce havayı okumak… 
Zekeriya’nın himayesinde kendi dünyasında yaşamak, 
Meryem’in iffetini yüreğinde taşımaktı… 
İman ve irfan ikliminin en hoş esintileriyle okşamaktı…

Ve dahi kadın olmak, 
İsa’yı doğurmak Meryem olmaktı… 

Kadın olmak; 
Hatice olmaktı, herkes alay ettiğinde O’na canı gönülden inanıp, 
tüm malını O’nun önüne sermek, 
Hz. Muhammed’in yanında dimdik durmaktı. 

Hatice olmak; 
Vefa tezgâhında teslimiyet dokumaktı… 
Ve giderken ardında, yokluğunda hüznü yaşayan buğulu gözler, 
Rabbinin ayetlerine mazhar olmak, 
Müteessir yürekler bırakmaktı… 

Kadın olmak; 
Ayşe’ce ilme vurulmak, 
hadis deryasında yoğrulmak, 
Fatıma’ca Hasan ve Hüseyin gibi yiğitler doğurmak, 
Zeynep’çe hüzne boğulmaktı… 

Kadın olmak; 
Yağmur yüklü bir bulut olup,
göz pınarından süzülen her damla yaşla,
körelmiş yüreklere Rahman’ın rahmetini muştulamaktı… 

Kadın olmak cenneti ayaklarının altına almaktı…

Kadın olmak Rabbinin emirleri doğrultusunda, sultan olmaktı.

 

''Erkeklerin sizin üzerinde hakkı vardır'' diye bir ses yükseldi asırlar önce Veda Hutbesi’nden Yüce Peygamberimiz (a.s.v.)’in şerefli ağzından eşlerini Allah için seven ve Allah için eşlik yapan kadınlara…

 

Darısı halen… 
Rızkı verenin Allah olduğu konusunda şüpheleri olduğu için
“önce yüksek maaşlı bir, ev, araba, müfrit tefrişat, düğün salonu olmazsa olmaz” diye tutturan s/m/üslümanlara…

 

Kadın olmak için gayret gerek!

 

Kadın olmak için batının boyunduruklarına kurtulup İslam’a teslim olmak gerek!

Ey cenneti ayakları altında görmek isteyen kadınlar, siz kadın olmayı becerdiğiniz gün, hem erkekler, hem de nesiller düzelecek, bilin ki vebal üzerinizde!

Devamını Oku

DÖRT PARMAK KALINLIĞINDA KAN VE ‘EVET’ OYLARI

16 Nisan'a pek bir şey kalmadı.

 17 ve 25 Aralık'tan sonra FETÖ ile mücadelede çalışmayanlar 15 Temmuzdan sonra da çalışmadı.

 17 ve 25 Aralık'tan sonra cumhurbaşkanını yalnız bırakanlar 15 Temmuzdan sonra da yalnız bıraktı.

 Dün itibariyle cumhurbaşkanına suikast düzenleyen timin davası başladı. Örgüt'ün sadece cumhurbaşkanı için bir suikast timi düzenlemesi bile cumhurbaşkanın 17 ve 25 Aralıktan sonra yalnız bırakıldığını göstermektedir.

 İnsanlar düşünmeden ve sormadan edemiyor. X bakana, X milletvekiline ve X belediye başkanına karşı neden bir suikast timi oluşturulmamıştır?

 16 Nisan'da sandığa gideceğiz. İnsan gönül rahatlığıyla göğsünü gere gere ‘'Evet'' mührünü basmak istiyor.

 Ama insanın gözlerinin önüne Boğaziçi köprüsünde gördüğü dört parmak kalınlığındaki ve köpürmüş kan geliyor.

 Bir Ak Partili belediye diyelim ki yüzde yetmiş yüzde seksen oy almış. Ak Parti merkezinde bazı yetkin kişiler sakın ha, biz FETÖ nedeniyle bu belediye bir operasyon yaparsak bu yüzde yetmiş, yüzde seksen oy oranına sahip kitleyi de üzmüş, kırmış oluruz diye düşünmesin.

 Vallahi de billahi de ve tallahi de ne o Ak Partili belediye başkanı ne de Ak Parti o oy oranını almamıştır. O oy oranını bizzat cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan almıştır.

 İnsanlar 17 ve 25 Aralık'tan sonra FETÖ ile mücadele eden tek kişinin cumhurbaşkanı olduğunu bildiği ve sadece ona güvendiği için verdiğimiz örnekteki oy oranını Ak Parti yakalamış durumdadır.

 Şimdi yapılan Anketler ‘'Hayırcıların'' önde olduğunu gösteriyor.

 Neden böyle?

 Çünkü insanlar çok açık bir şekilde görüyor ki siyasilere neredeyse hiç dokunulmadı.

 Ak Parti ve MHP'nin tabanı gerçekten gönül rızasıyla ‘'Evet'' demek istiyor.

 Ama insanın kanına dokunuyor…

 Ama ortada dört parmak kalınlığında ve köpürmüş kıpkızıl şehit kanı var...

 Siyasilere dokunulması ‘'Evet'' oylarını düşürmez tam tersi arttırır.

 Kimse Ak Partilileri ayıplamaz. Biz o aşamayı çoktan geçtik

 Dün Cumhurbaşkanının arkasındaki bütün yaverleri FETÖ militanı çıkmış. Bugün Başbakan'ın memleketi Refahiye'nin kaymakamı FETÖcü çıkmış...

 Ayıplanacak kınanacak bir şey yoktur. Bir ilin Belediye başkanının, bir valinin ve bir milletvekilinin FETÖ militanı çıkması oyların düşmesine asla sebep olmayacaktır.

 Tam tersi hayırcıların şu an daha avantajlı olmasının, “Evet” için insanların ellerinin titremesinin sebebi, bu yapılmayan işlerdir.

 Halkın aklı, bir sürü HDP'li milletvekilinin PKK nedeniyle tutuklanırken ve gözaltına alınırken Ak Parti, CHP ve MHP içerisinden bir milletvekilinin de FETÖ sebebiyle tutuklanmamasına, tutuklanmayı geçtim gözaltına alınmamasına ermemektedir.

 Bunlar yapılmadığı ya da 16 Nisan referandumdan sonrasına kaldığı müddetçe halkın vicdanı asla kabul etmeyecektir.

Devamını Oku

VER FETÖ’CÜLERİ AL ‘EVET’İ

FETÖ ile mücadelede bazı aksaklıklar görüldüğü ve bazı insanların korunduğu şüphesi, muhtemelen Nisan ayının ilk haftasında yapılacak referandumda insanların ‘'Evet'' oyu vermesine engel gözüküyor.

 Çünkü daha önce yazdığım gibi bu anayasal sistem değişikliğinin 15 Temmuz'dan sonra gündeme gelmesiyle, mesele halkın nazarında FETÖ ile mücadeleyle bir tutulmuştur.

 FETÖ ile mücadelede aksaklıklar ise referandumdaki Ak Parti ve MHP'yi, yani Evetçileri zora sokmaktadır.

 Halkı bu sistemde Cumhurbaşkanının diktatör olabileceği meselesi hiç ilgilendirmemektedir.

 Halk açıkça AK Parti ve MHP'ye şöyle diyor:

 “Nisan ayına kadar FETÖ'nün çaycı ve çorbacısından başka, devlette şu an görevli en üst düzey adamlarını tespit edip eğer tutukluyorsan Evet diyoruz; tespit edip tutuklamıyorsan Hayır!”

 Halk diyor ki “Bizlere “bu yeni sistem şöyle güzel olacak”, “böyle güzel olacak”, “kuvvetler ayrılığı aslında güçleniyor”, “halkın egemenliği mecliste daha fazla gösteriliyor” gibi izahatlarda bulunmaya gerek yoktur.

 Halk diyor ki “Bize sadece devlet içinde hâlâ görevde olan FETÖcülerin gözaltına alınırken gösteren fotoğraf ve videolarını sunun yeterlidir.”

 Halkın tek beklentisi budur.

 Ellerine broşür, kitapçık tutuşturulmasını istemiyor. FETÖ operasyonlarının yapıldığını haber yapan gazetelerin tutuşturulmasını bekliyor.

 Ankara'da dolaşan son haberler ise referandumda Evetçilerin işinin hiç de kolay olmadığını göstermektedir.

 Kararsızların oyları dağıtıldığında Evetçilerin oranı %54 gözükmektedir.

 Bu durumda ibrenin Hayırcılardan yana dönmesi an meselesi.

 Dolayısıyla devlet zaten kimsenin gözünün yaşına bakmıyor ama, bu saatten sonra devletin geleceği için referandum sonuçlarını önemli gördüğünden hiç kimsenin gözünün yaşına bakmayacaktır.

 Ankara'da anlatılan senaryo şu:

 Hükümet referandum tarihinden önce kesinlikle kabine değişikliğine gidecek. Yeni bakanlarla sandık başına geçilecek. Bu ilk adım.

 İkinci olarak ise, herhangi bir sebepten dolayı bu zamana kadar gözaltına alınmamış devlet içerisinde ki en üst düzey FETÖ şüphelerine karşı art arda operasyonlar gerçekleşecek.

 Bu bir vali, bir büyükşehir belediye başkanı, bir müsteşar olabilir…

 Bu önemli iki adım, hem ‘'Evet'' oyu vermekte kararsız olan Ak Parti ve MHP tabanını ikna edecektir, hem de zaten devletin yapmak istediği ve yapacağı en temel vazifesidir.

Devamını Oku

MEHMETÇİK VE GÜLENCİK

Mehmetçik, Peygamberimiz Hz. Muhammed'e, onun Rabbine ve Kitabına iman ederek kendisinin ve milletinin vatanını, namusunu ve bütün değerlerini koruyan kişidir.

 Bu kişi, bu görevi devletinden ve Hz. Muhammed'den almıştır.

 Mehmetçik bu görevini gerek rütbeli asker gerekse er ve erbaş düzeyinde yerine getirir. Her bir rütbe onun için bir şereftir. Bu yüzden, rütbe elde etmek için sınav sorusu çalmaz, torpil istemez, araya adam sokmaz.

 Onun dört gözle beklediği, istediği tek rütbe şehitlik rütbesidir.

 Beş bin yıllık Türk tarihi sürecinde Müslüman olana kadar adı Türk askeridir, Müslüman olduktan sonra adı Mehmetçiktir.

 Biz onu Çanakkale Cephesinde, Sakarya'da, Dumlupınar'da, Kore'de, Kıbrıs'ta, Mardin'de, Şırnak'ta, en son da El Bab'ta ve Cerablus'ta gördük.

 Mehmetçik, vatanı ve dini için ölmeye hazırdır. Hiç gözünü kırpmadan canını verir.

 Bu Mehmetçiğin içi dışı birdir. Riyakârlığı, yalanı, “tedbir” denen şeyi bilmez. Neyse odur.

 Gücünün yettiğince ibadetini yapar. Bir günah işliyorsa bunun günah olduğunu bilir. Boynunu büküp af diler.

 Ailesinden, anne ve babasından utanmaz. Dolayısıyla onları başkalarından gizlemez.

 Karısını, kendisi severek ve isteyerek seçmiştir.

 Eğlenecekse eğlenir. Üzülecekse üzülür.

 Düşmanına saldıracaksa “Allah Allah” diyerek saldırır.

 Gelelim Gülencik'e.

 Gülencik başta ABD olmak üzere batılı Hristiyan devletlere, sırtını dayamıştır.

 Önderi Hz. Muhammed değildir. Onun önderi Vatikan sevdalısı Gülen denilen terörist başıdır.

 Bütün hayatı yalan dolandır. Dolayısıyla aslında onun bir hayatı yoktur.

 Çocukluğundan beri bütün hayatı “tedbir” adı altında bir takım yalanlar söylemekle, kendisini, özünü gizlemekle geçmiştir.

 Anasının başörtüsünden ve babasının takkesinden utanır.

 Karısını seçmekten, sevmekten, sevilmekten acizdir.

 Birileri hayvan pazarını andıran kataloglar üzerinden bir kadının resmini kendisine göstermişler; “Biz sana şunu uygun bulduk” demişlerdir.

 Bir dini bulunmamaktadır. Dinlerarası Diyaloğa inandığı için beş, altı tane dini bulunmaktadır.

 Şöyle bir fıkra vardır:

 Karga kiliseye gidip şarabı içer. Sonra da haçın üzerine ihtiyaç giderir. Onu yakalayan papaz kargaya der ki “Müslüman'dıysan şarabı niye içtin. Hıristiyan'dıysan haça niye pisledin.” İşte bu fıkra tam da Gülencikleri anlatmaktadır.

 Aslında bu sözde asker, mesela bir doktor olması gerekirken iradesiz olduğu için birilerinin emriyle asker olmuştur. Dolayısıyla kendisinde doğuştan gelen bir askeri yetenek bulunmamaktadır.

 Bütün rütbelerini de torpille elde etmiştir.

 Bu yüzden, biz onu 15 Temmuz akşamı gözüne far tutulmuş tavşan gibi kala kalmış bir şekilde gördük.

 Mehmetçik, hiçbir zaman 15 Temmuz akşamındaki gibi bir girişimde bulunmaz. Sadece Gülencikler bulunur.

 Tek düşmanı Türkler ve Müslümanlardır.

 Mehmetçik, 15 Temmuz akşamındaki gibi bir girişimde bulunmaz bulunmasına, ama hadi diyelim ki bulundu, tutup ellerini kaldırmaz. Mert bir şekilde kafasına sıkar.

 Bu Gülencik kısmı, Yunan'a da, Alman'a da teslim olabilir.

 

 Zaten daha önce Gülen'e teslim olmuştur…

Devamını Oku