Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

İlköğretimde Kıyafet Serbestliği

Miili Eğitim Bakanlığı'nın yapmayı düşündüğü bir uygulama bazı çocukları çok sevindirdi. Artık gardroplarındaki en sevdikleri tişörtleri giyebilecekler, diğer arkadaşlarından farklı olacaklar ve daha fazla farkındalık sağlayacaklar.

Babalar ve anneler daha bir özenerek evlatlarını giydirip okullarına gönderecekler. Belki aile bütçesinden giyime harcanan para biraz daha artacak ama olsun. Mutlu, rengarenk giysilerine bürünmüş, neşeli çocuklarla dolacak sokaklar..

Öğretmenler bu cıvıl cıvıl topluluğa ders verirken çok daha zevkle işleyecekler konuları...Bir sonraki gün, gün boyunca kirlenmiş olan kıyafetler çıkarılacak yenileri giyilecek tabii ki...

Sınıf yine papatyalarla dolacak...

Peki gerçekten böyle mi ?

Bu ülkede en büyük çocuktan en küçüğüne doğru kısaltılarak, yamalanarak giyinebilen aileler yok mu ?

Bir çok ailenin iki yakasını bir araya  getiremediği, bırakın giyimi kuşamı zaruri ihtiyaçlarını bile karşılaymadığı bir dönemde aile bütçelerine ek bir yük getirmeyecek mi ?

Boynunu eğen her papatyayı farketmek ona destek olmak mümkün olmayacağına göre onları kim görecek ? Kim bilecek ?

Eğitim konusunda pek çok olumlu uygulamaya el atmış, eğitimde fırsat eşitliği hususunda plan ve programları olduğunu bildiğimiz ve takip ettiğimiz siyasi erkin bu hususta sosyal bilimcilerin görüşlerini de alması ve çocukların psikolojik gelişimini derinden etkileyecek bu uygulamayı başlatmakta aceleci olmamasını dilerim.

Devamını Oku

Gönüllü Koçlar

Çocuğunuz bir spor faaliyetinin içinde yer alıyorsa ve heleki bu kollektif bir spor dalıysa, bedensel sağlığına önemli bir katkı sağlayacağı gibi çok önemli bir davranışı da kişiliğine kazandırmış olur; paylaşma...

Eğer, çocuğunuzu bir spor branşında gözlemleme imkanı bulduysanız, ilk günlerde topu tuttuğu anda ya kaleye ya potaya gelişigüzel salladığını görmüşsünüzdür. Egosantrik yapısı gereği ben ve başkaları olarak gördüğü dünyasında, başarıyı sadece kendisinin yaratabileceğini düşünerek eylemini sergileyiverir.

İşte tam da bu aşamada, veli toplantılarında pek rastlaşamadığımız ya da olanamığız olsa da ona harcayacağımız vakti diğer ve kendimizce daha önemli gördüğümüz branşlarda harcadığımızdan bir türlü tanışma fırsatımız olmayan beden eğitimi öğretmenleri girer devreye…Onlar, yüzlerce çocuğu daha ilk derslerde kategorize etmiş, hangi spor dalına daha yatkın olabileceğini öngörmüş profesyonellerdir. Belki bilirsiniz; beden eğitimi öğretmenleri özel yetenek sınavlarıyla alınırlar Spor Akademilerine…Ne istediklerini bilerek, yüreklerini ortaya koyarak, bedenlerini son hücrelerine kadar zorlayarak kazanırlar bu sınavı…Ne olacakları baştan belli olan gönüllüler ordusu gibidirler. En başta Beden Eğitimi Öğreticileri olacaklarını bilirler ve zaten tümüde bunu ister.

İşte bu profesyoneller, çocuğunuzu eğitmeye başladıktan sonra, o artık elindeki topun onunla var olan değil çevresinde onunla aynı formayı giyen takım arkadaşlarıyla anlam kazandığını öğrenmeye başlar. Öğretmenler kenardan sürekli bağırırlar: “ Pas at…pas at…”  Bunun anlamı çok basittir “ Siz bir takımsınız.” demektir aslında…

Apartman blokları arasında ve hatta artık odalarında sıkışıp kalmış çocuklarımız için derin bir soluk gibidirler. Siz daha oğlunuzla bir pota altında buluşma fırsatı bulamamış ya da kızınızla ip atlamamışken onlar haftada en az iki saat bunların hepsini onlarla paylaşırlar. Siz oğlunuzun uzun boyuyla övünürken onu basketbol oynamaya teşvik eden ya da kızınız ani bir refleksle elinizden düşürdüğünüz bardağı yakaladığında ona bunu kazandıran öğretmenini hatırlamazsınız bile…

Ve galiba hatırlanacak pek bir şey de kalmayacak artık. Milli Eğitim Bakanlığı aldığı bir kararla Beden Eğitimi derslerini seçmeli hale getirdi. Sınava odaklı eğitim sistemimiz, sonuçlarını uzun yıllar sonra geri dönülmesi imkansız şekilde göreceğimiz hatalı bir karara imza attı.

Gerçi hangi öğrenciye sorarsanız sorun, seçme şansı tanındığında o ne seçeceğini bilir, ama daha şimdiden okullardaki beden eğitimi saatleri test çözüm saatlerine dönmeye başladı bile…

Dört duvar arasına sıkıştırdığımız, işimizden, gücümüzden, yorgunluğumuzdan dem vurup yeterli ve kaliteli zaman geçiremediğimiz çocuklarımızın elinden “gönüllü koçları” da bu vesileyle kayıp gitti işte…Çok değil, birkaç yıl sonra, şimdilerde tartışılandan çok daha fazla “obezite” vakası görmeye hazırlayın kendinizi…Ama merak etmeyin soracağınız her hangi bir üç bilinmeyenli denklemi oturduğu yerden bir çırpıda çözecektir, tabii kendisininki hariç.

 

Devamını Oku

Babamın Çocuğu, Çocuğumun Babası

Bu yazıyı okumaya başlamadan önce, gözlerinizi kapatarak bir an için kendi babanızı düşünmenizi isteyeceğim.

Çoğumuzun geleneksel aile yapısından geldiğimiz düşünülürse; o tatlı sert bakışlı, akşamları bir görünen ve sabahları uyandığımızda çoktan işe gitmiş olduğundan göremediğimiz, gün içinde yaptığımız yaramazlıkların akşama bir bir anlatılacağı, bizim bir türlü diş geçiremediğimiz annemizin bile, sevgi ve saygıyla baktığı, diğer tüm erkeklerden daha güçlü ve daha uzun boylu olan adamı hatırladınız mı ?

Tabii ki hatırladınız. O sizin babanız…Ve hatta belki de şimdi o sizsiniz.            

            Babalık, eşinizin size o mutlu haberi vermesiyle başlayan bir süreçtir. O ana kadar erkek olarak sürdürdüğünüz toplumsal rolünüz doğumla birlikte biraz daha karmaşık bir sürece dönüşecektir. Artık sadece bir erkek ve koca olmaktan öte bir babasınızdır.

            Erkekler, eşlerinin kutlu haberi vermesinden başlayarak geçen kırk hafta boyunca süregelen değişimlere pek de anlam veremezler aslında…Ellerinde bir tahlil raporu vardır ama çocuk nerededir ? Kime benzemektedir ? Erkek midir ? Kız mıdır ? gibi rasyonel sorulara cevap arar dururlar.  Eşler vücutlarındaki hormonal değişikliklere uyum sağlamaya çalışırken, sonunda ben de baba oluyorum sevinci yaşanır ve gün düne döner, hayat devam eder erkek için…

            Oysa eşlerinin o ilk günlerdeki mide bulantıları, bilmem kaç tane diyet programı sonunda verilmiş ama hızla alınmaya başlayan kilolar gibi fiziksel değişimleri ile sebepsiz ağlamaları, alınganlıkları gibi duygusal değişimleri, süreci kabullenmiş bir erkekten çok,  elini tutan, anlayan, destek olan bir babayı gerektirir.

            Bunun yanında anne ve doğmamış çocuk arasında başlayan, birbirinden beslenen, tamamlayan ve öncelikli ilişki yeni babada ikinci plana atılma korkusunu alevlendirir. Bu ise annelerin bir doğmamış ve bir de evdeki çocukla uğraşma ihtimalini güçlendirir.

            Yazıyı okuyan annelerin tebessümünü görür gibiyim.

            Bu aşamada, “ben” değil de “biz” diyebilen bir erkek, baba olma yolunda dev bir adım atmış demektir.

            Baba oluncaya kadar toplumun size yüklemiş olduğu koruma ve kollama görevi yeni bir açılım kazanacaktır. Sizden bir parça, sevgili eşinizin bedeninde hayat bulmuş, ortak genlerinizle yeni bir hayata merhaba demeye hazırlanmaktasınızdır.

            Bazı çalışmalar hamilelik süreci içerisinde, babalarında tıpkı anneler gibi hormonal değişiklikler geçirdiğini göstermektedir. Babaların prolaktin düzeyinin, bebeğin doğumundan üç hafta önce yaklaşık % 20 arttığı; testosteron düzeyinin düştüğü ve babalarda östrojen hormonunun diğer erkeklere oranla daha fazla olduğuna dair bulgulara rastlanmaktadır1.

            Tüm bu hormonal değişiklikler erkeği, gece yarılarında çilek ve erik peşinde koştururken, eve dönüş yolunda aşerilen şeylerden birer tadımlık yenmesi ve zamanla bunun tüm yiyeceklere genellenmesi erkeklerde de kilo artışına sebebiyet vermektedir.

            Yani doğal süreç, salgılanan hormonlarla kadını anneliğe hazırlarken, babaları da onu anlayacak ve yeni görevini başarmasını sağlayacak kıvama getirmektedir.

            Baba olmak, sevmeyi, sabretmeyi, deneyimi ve bilgilenmeyi gerektirir. Eğer bir erkek, tüm bu donanımı istekli olarak edinemezse sadece erkek olarak kalacak, babalığı fizyolojik bir tanımlamadan öteye gidemeyecektir.

            İlk yıllar, anne ile çocuk arasındaki bağımlı ilişki biçiminin babanın rolünü azalttığı düşünülse ve bu kısmen doğru da olsa babanın uzun yıllar sürdüreceği ilişkiye hazırlık olması açısından kaçırılmaz bir fırsattır. Babanın bu dönemde çocukla kuracağı fiziksel temas ve çocuğun bakımına yapacağı katkı onun farkındalığını arttıracaktır. Çocuk bakımını “erkek işi” olarak görmeyen bir baba, çocuğuyla yeterli fiziksel teması kuramayacağından, duygusal ilişki kurmakta da zorlanacaktır.

            Karnını doyurduğunuz bir bebeğin yüzündeki gülümsemeyi, altını kirletmiş bir bebeğin bezi değiştikten sonra yüzüne yayılan mutluluğu göremediyseniz bir şeyleri eksik yapmışsınız demektir. Gerçi yeni değiştirdiğiniz bir bezi hemen ıslatmaktan büyük keyif alırlar ama olsun bu sayede kendi sabır gücünüzü de test etmiş olursunuz.

            Aslına bakarsanız iyi bir baba olmanın sırrı eşinizin iyi bir anne olmasına, iyi bir anne olmanın sırrı ise eşinizin iyi bir baba olmasına bağlıdır. Aile içindeki rollerin dengeli dağılımı ve çocuğunuz için uygun rol-modeller olmanız, ilerde benzer rolleri çocuklarınız üstlendiğinde sergileyecekleri tutum ve davranışları belirleyecektir. Bu bilginin doğruluğunda tereddüde düşüyorsanız eğer, çocukken babanızı veya annenizi eleştirdiğiniz pek çok davranışı bugün çocuklarınıza uygulayıp uygulamadığınızı bir düşünün isterseniz.

            Aile içinde çocukları yoracak en önemli ilişki biçimi karmaşıklaşan rol dağılımlarıdır. Hiçbir zaman babalardan anne, annelerden baba olmaları beklenmemelidir. Zira her iki rol hem nitelik hem de nicelik olarak birbirinden farklı karakterlerdedir. Yardımlaşma ve destek olma, o kimliğe bürünme anlamına gelmemektedir.

            Annelik yaratıcı tarafından onlara bahşedilmiş bir özelliktir. Ben meslek hayatım süresince istisnalar haricinde korku ve kaygı durumlarında “babaaa” diye ağlayan bir bebek görmedim. Bu durumlarda en emin yer annenin kanatlarının altıdır. Her ne kadar eşlerimize söylemesek de yemeğin en güzelini annemiz yapmıyor mu? Biz babalar bile başımız sıkıştığında, üzgün ya da kaygılı olduğumuzda ya uzaktaki anneye ya da yanı başımızdaki anneye başımızı yaslamıyor muyuz ?

            Ancak, babanın çocuğun bireysel, sosyal ve psikolojik gelişimine büyük katkıları olduğu ve bu katkının yaşam boyu süreceği de unutulmamalıdır.

            Babanın erkeksi ve dış dünyayı temsil eden görüntüsü, çocuğun bireyselleşmesine, iç kontrol mekanizmalarını kullanmayı öğrenmesine ve dış dünya ile daha rahat iletişim kurmasına olanak verir, onu cesaretlendirir.

            Özellikle babaların çocuklarıyla gireceği diyaloglarda onların özgüvenini sarsıcı nitelendirmelerden kaçınmaları gerekir. Çocukların fiziksel özellikleri ve duygusal zayıflıklarıyla ilgili olumsuz eleştiriler daha sonra kolay kolay geri getiremeyeceğiniz güven problemlerinin ortaya çıkmasına yol açabilmektedir.

            Toplumsal normlarla dışa dönük olarak şekillendirilmiş yapısından dolayı babanın çocuğuyla kurduğu doyurucu ilişki, verdiği tepkiler, tutumlar ve davranışlar analitik düşünce yapısını, sözel becerilerini ve bunlara bağlı olarak akademik başarısını olumlu yönde etkiler.

            Erkek çocukların babalarıyla daha rahat iletişim kurdukları ve etkileşim halinde oldukları söylenebilir. Bu görüşün kuvvet kazanmasının nedeni sosyal tutum ve faaliyetlerde benzer seçimlerin söz konusu olmasıdır. Baba ve erkek çocuk arasındaki sosyal etkileşim ve oynanan oyunların niteliğine bakıldığında daha saldırgan örüntülere rastlanabilmektedir. Bedensel yüksek efor gerektiren futbol, boks gibi sporların izlenmesi, güreş taklidi oyunlar oynanması ve rekabete dayalı faaliyetler baba-oğul tarafından daha çok tercih edilmektedir. Tüm bu faaliyetler sırasında erkek çocuklar maskulen tutum ve davranışları, rekabeti, yenmeyi ve yenilmeyi babayı örnek alarak öğrenirler.

            Kız çocuklar ise karşı cinse karşı sergileyecekleri tavırlar hakkında fikir sahibi olurken aynı zamanda karşı cinsin onlara sergileyeceği davranış örüntüleri hakkında da fikir sahibi olurlar. Babanın varlığı kız çocuklar için her zaman güvenle eşdeğerdir.

            Kişisel görüşüme göre, kız çocukların, hayatlarının belli döneminde babalarına karşı duyduğu aşk , biz erkeklerin eş olarak seçilmesinde de etkili olmaktadır. Eğer babası gibi baktıysak, onun gibi bir ses tonuna sahipsek, gülümserken dudaklarımız onun gibi bir kıvrım yapıyorsa eş olarak seçilme olasılığımız artmaktadır.

            Babanın yokluğu veya ilgisizliği çocukta çeşitli uyum davranış bozukluklarına yol açabilmektedir. Babaların çok çalışmak zorunda olması onlara yeterli vakti ayırmamanızı gerektirmez. Zira önemli olan onlarla geçirdiğiniz zamanın uzunluğu değil, kalitesidir. İşleriniz ne kadar yoğun ve önemli olursa olsun, hayatının son anını yaşayan bir kişinin “Hay Allah ! Daha bitirmem gereken bir sürü işim vardı.” diyeceğini sanmıyorum.

            Hayatınızda yeterli ilgi ve sevgiye yer vermediğiniz takdirde, siz farkında bile olmadan hayatınız yine yanınızdan akıp gidecektir, ama içindekilerle birlikte…

            Çocuğunuzun yetişkinliğinde size göstereceği ilgi ve yakınlık, sizin kendi anne-babanıza gösterdiğinizden fazla olamaz2.

            Aslına bakarsanız, ben de babamın değerini baba olduktan sonra anladım.

            Ben büyüyüp olgunlaştıkça ve o yaşlanıp çocuklaştıkça ilahi döngünün devam ettiğini daha iyi anlıyorum.

            Geçtiğimiz günlerde, oğlum Caner Kaan “Ben ne zaman büyüyeceğim ? Artık ben de ne istersem onu yapmak istiyorum.” dediğinde bu döngünün sınırsızlığına şahit oldum.

            Keyfine göre yaşamayı büyümenin bir sonucu olarak gören oğlum büyümenin kendi sınırlarını ne kadar keskinleştireceğini, kendiliğinden gelen kahkahaların, bir şekerle yaşanan mutluluğun, çoşkuyla sarılmaların ve nerede olursa olsun bağıra bağıra şarkı söylemenin keyfini kaybedebileceğini tabiî ki bilemezdi.

            Ben bunu anladığımda baba olmuştum.

            O da olacak ve o da anlayacak…

            Belki o da oğlunu kucakladığında, tıpkı benim gibi onun da gözleri yaşaracak…Belki ben olacağım hayalinde, belki de kendi çocukluğu…Ama ne olursa olsun kesişecek yüreklerimiz…

            Ben bir babayım ama aynı zamanda bir çocuk,

            Babamın çocuğu…

            Çocuğumun babası…

Devamını Oku

UNUTULMUŞ SEVGİLER, GÖREVLİ SEVGİLİLER

Tabiat içerisindeki en donanımlı organizma olan insanoğlu, aynı zamanda türünün diğer üyelerinden destek ve yönlendirmeye en çok ihtiyaç duyan organizma olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Tabiattaki bir çok varlık doğumdan çok kısa bir süre sonra günlük yaşama adaptasyonlarını tamamlarlar, ancak insan yavrusunun bu adaptasyon süresi çok uzun ve karmaşık bir süreci kapsamaktadır.

Doğum ve doğum sonrasında yeni doğanın değişim ve gelişim sürecinde en büyük destekçisi ailesidir. Doğumdan hemen sonra, Tanrı’nın biz insanların tüm çaresizliğine rağmen, hayattaki temel dayanak noktalarımızdan birini bulmak  ve onu kavramak için bizlere verdiği “emme ve yakalama refleksi” ile tanışırız güvenle, sevgiyle...Yani annemizle...

Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde, azımsanamayacak oranda bir grup çocuk ise bu kutsal buluşmayı çeşitli sebeplerle gerçekleştirememektedir.

Doğumundan hemen sonra veya gelişim basamaklarının herhangi bir aşamasında ailelerinden kopan çocuklar, devletin güvenli şemsiyesi altında, büyük oranda fiziksel ihtiyaçları karşılanarak yeni bir hayata hazırlanmakta, hayatta kalabilmekte, ancak yaşadığımız dünyada hayata dört elle sarılmasını sağlayacak duygusal kazanımlardan yoksun kalabilmektedirler.

Her ne kadar SHÇEK’e bağlı çocuk yuvaları ve yetiştirme yurtlarında görevli personel iyi niyet çerçevesinde görevlerini yürütmeye çalışsalar da, çocuk ile anne arasında olan koşulsuz ve kendiliğinden sevginin bir görev çerçevesinde kurulması mümkün olamamaktadır. Bu bağlamda güven ve sevgi gibi çocukların temel ihtiyaçlarında doygunluk sağlanamamaktadır.

Çeşitli sosyal yardımlaşma kuruluşları veya bireysel hayırseverlerin çeşitli zamanlarda bu yuva ve yetiştirme yurtlarına yaptıkları ziyaretlerde ilk gözlerine çarpan çocukların sevgiye olan açlıklarıdır. Bu ziyaretlerde yanlarında getirdikleri çeşitli yiyecek ve içeceklerin burada yaşayan çocuklar tarafından süratle tüketilmesi aslında fiziksel bir ihtiyaçtan ziyade duygusal bir açlığın doyurulmasından başka bir amaç taşımamaktadır.

Toplumsal olarak temel görevimiz, çeşitli sebeplerle kendi aileleri ile birlikte olamayan bu çocukları sahiplenmek, korumak ve kollamak olmasına karşılık, bu amaç ile hareket ederken onların bireysel,çevresel ve duygusal özelliklerini de göz ardı etmemektir. Çocuk yuva ve yetiştirme yurtlarında yapılan ziyaretlerde bonkörce önlerine sunulan sevgi hızla tüketilmesine rağmen, bu hızlı tüketiş yaşanılan anın pek de uzun süreli olmayacağının çocuklar tarafından da bilinmesindendir. Bu bağlamda, bunun gibi sosyal görevlere önem veren kişilerin ve kuruluşların seyrek ziyaretlerde alabildiğine bonkör sevgi yerine, daha sık ama kontrollü bir sevgiyi çocuklara sunması daha doğrudur. Böylelikle hem ortamdan ayrıldıklarında geride kalanların yoksunluk göstermelerini engellemiş olurlar, hem de çocuklar yeniden geleceklerini bildikleri için “umut” larını taze tutarlar.

Özellikle çocuk yuvalarındaki yeni doğan ünitelerine yapılacak ziyaretlerde, 0-1 yaş dönemindeki bu çocukların temel ihtiyacının güven olduğu unutulmamalıdır. Şevkatle onu sımsıkı saracak bir çift kol ile ona çok şey verebileceğinizi unutmamalısınız. Tenine değen teniniz, onu tutan kollarınız duygusal açıdan kendisini iyi hissetmesini sağlayacaktır.

2 yaşındaki bir çocuk hızlı motor gelişimi neticesinde hareketlenmiş ve buna mukabil çevresiyle de daha yoğun ilişkiye girmeye başlamıştır. Normal koşullarda anneye olan bağımlılığının ve bağlılığın devam ettiği bir yaş olmasına rağmen, olumsuz davranış örüntülerinin eşlik ettiği  bu dönemde bu bağımlılığa karşı koyan tutum ve davranışlara da rastlanır. Çocuk bu dönemde yabancılara karşı negatif bir tutum sergileyebilir. Bu yaş çocukları ile kurulacak ilişkilerde ısrarcı olunmaması, zorlanmaması önerilir. Çocukla kurulacak ilişkilerde onun ilgisini çekmek ve ilişkiye özendirerek iletişim kurulması esas alınmalıdır.

Çocuğun doğuştan sahip olduğu saldırganlık ve egosantrik düşünce bu dönemde kendini oldukça belli eder. Bu tür davranış örüntülerinin şiddetinin azaltılması çoğunlukla ilgisinin başka yöne çekilmesi, oyun ve oyuncakla enerjisinin azaltılması mümkünken çocuk yuvalarında bunun gibi spontane çözümler üretilememekte ve bunun neticesinde de çocuk bu olumsuz davranışlarının sonuçlarıyla baş başa kalmaktadır. Muhtemelen boşaltılamayan bu olumsuz enerji, şiddeti gittikçe artan bir görünümde çocuğun tüm tutum ve davranışlarına aksetmektedir.

3-6 yaş arası bilimsel literatürde oyun çocuğu olarak adlandırılır. Çocuk sosyalleşmeye başlamış ve benlik duygusu gelişmiştir. Yakın çevresindeki modellerle özdeşim kurmaya başlar. Belki de çocuk yuvalarında ortaya çıkan temel problemlerin başlangıç noktası da bu dönemdir. Çocuğun çevresinde bulunan modellerle özdeşim haline girmesi mümkün olamamakta, bireysel özelliklerinin şekillenmesinde önemli boşluklar ortaya çıkmaktadır. Cinsel kimliğinin ana hatlarının ortaya çıktığı bu  dönemde anne ve baba modellerinden yoksunluk çocuk için ileriki yaşamda ciddi bir problem oluşturmaktadır.

Bu dönemdeki çocuklar birlikte oynamaya meyillidirler. Onlarla oyun oynayarak daha kolay ilişki kurulabilmektedir. Anne-babanın bu dönemdeki rolü teşvik edici ve yönlendirici olmaktır. Oyun ve oyuncak çocuğun yaratıcılığını, özgürlüğünü geliştiren unsurlardır. Bu yaş çocuklarıyla kurulacak iletişimde çocukların yuva ziyaretçilerine “anne”, “baba” şeklinde seslenmelerine çok sık rastlanabilir. Ziyaretçiler duygusal tepkiler vermektense, birkaç saat sonra gideceklerini bilerek, bilinçli, mesafeli ama sıcak bir ilişki kurmayı yeğlemelidirler.

Toplumsal sorumlulukla gerçekleştirdiğimiz bir faaliyetin, sonuçları itibariyle zamana yayılmış olduğunun bilinciyle hareket etmemiz ve abartılmış davranış örüntülerini sergilememiz orada bulunan ve muhtemelen uzun süre bulunacak çocuklarımızın psikolojik sağlığı için çok önemlidir.

Kısacası bu yurtlarda barınmakta olan çocukların asıl ihtiyacı getireceğiniz bir dilim pasta değil, yüreğinizden kopacak bir lokma katıksız sevgidir.

  

Devamını Oku

OYUN VE OYUNCAK

Oyuncak seçimi genellikle ebeveynlerin ikilem içerinde kaldığı bir durum olarak karşımıza çıksa da gözden kaçırılan asıl nokta önemli olanın oyuncak değil oyun olduğudur.
Oyun, birçok ailede, çocuklarının onları rahatsız etmeden kendi kendine oyalandığı bir süreç olarak değerlendirilse de, aslında çocuğun gelişim ve eğitiminin ayrılmaz bir parçasıdır.
Oyun yoluyla çocuk hem dış dünyayı tanıma fırsatı yakalar hem de küçücük bedenlerinde biriktirdikleri o muhteşem enerjiyi en kabullenebilir şekilde harcar.
Ayrıca oyun, çocuğun en güçlü ve doğal dürtülerinden biri olan saldırganlık dürtüsünü boşaltmasına yardımcı olur.
Çocuğun biz yetişkinler kadar geniş olmayan sosyal çevreleri, farklı iletişim modellerinin kopyalandığı oyunlarda karşımıza çıkar. Bir çocuğu, iki oyuncak bebeği muhtemelen anne ve babanın günlük diyaloglarından kopyalanmış bir şekilde konuşturduğuna, oyuncak arabaları ile oynarken, ebeveyninin araç sürerken takındığı tavırları sergilediğine, küçük kardeş rolündeki oyuncak bebeğini cezalandırdığına çoğu kez rastlamışızdır. Bu bize hem çocuğun dış dünyayı nasıl algıladığıyla ilgili hem de bize doğru tuttuğu aynadan kendimizle ilgili ipuçları verir. Bu bağlamda oyun boş vakitlerin değerlendirilmesi değil, çocuğun gelişmekte ve değişmekte olan kişiliğinin bir yansımasıdır.
Oyunun bir diğer rolü çocukların çeşitli biçim ve boyuttaki oyuncaklarla oynarken bazı bilişsel kavramları da öğrenmelidir. Büyük-küçük, uzun-kısa, renkli-renksiz gibi zıt kavramlar yanında, objeye yönelik farklılıkları ve benzerlikleri de anlamasına yardımcı olur. Kare veya dikdörtgen kavramsal anlamda çocuk için pek bir şey ifade etmese de üzerinde yemek yediği masanın dikdörtgen olduğunu bilmek ilgisini çekecektir.
Başlangıçta, tek başına oynamayı tercih eden çocuk, oyunun içeriğinin zenginleşmesi ve oyunda ihtiyaç duyulan figürlerin çoğalması ile yakın çevreden oyuna katılıma izin vermeye başlar ve grup oyununa geçer. Fakat ilk çocukluk döneminde egosantrik olan yapı oyunda kuralları koyma konusunda ısrarcıdır. Bu aynı zamanda ilk kişilik çatışmalarını da ortaya çıkarır ama aynı zamanda çocuk, yetişkinlere ait dünyada edineceği role de ilk hazırlığını yapmaya başlar.
Çocuğun oyunda takındığı tutumda ailenin çocuğa yaklaşım biçimlerinin etkisi büyüktür. Gelişim dönemlerinin karakteristik özellikleri bir yana bırakılırsa, aşırı hoşgörülü yaklaşım sergileyen ailelerin çocukları oyun esnasında paylaşıma daha kapalı ve uyumsuz bir karakter çizerken, aşırı otoriter yaklaşım sergileyen ailelerin çocukları pasif, pasif-agresif veya saldırgan tutumlar takınabilmektedirler.
YAŞLARA GÖRE OYUN
Yeni doğanların odalarına girdiğimizde ilk göze çarpan şey dergilerden çıkmışcasına dizayn edilmiş mekanlar olduğudur. Genellikle çocuğun ihtiyaçlarından ziyade, özellikle annelerin bu kutlu sorumluluğa erişinceye kadarki kurduğu hayallerin bir yansıması görünümündedir. Aslında bebeğin odasındaki bu renk cümbüşü ve farklı yerlerden sarkan, hareket eden materyaller çocuklarınızın ilk oyuncaklarıdır.
Bizlerin suratlarımızı şekilden şekile sokarak yaptığımız hareketler, başucunda dönen müzikli kutu veya duvar kağıdındaki şekiller 2-3 aylık bebeğinizin algısını, onlara ulaşmak ve tutmak için yaptığı her hamlede motor gelişmesini tetikleyen oyunlardır aslında...El kol koordinasyonu geliştikçe çevresindeki objeleri yakalayacak ve onları birbirine vurarak çıkan sesle oyununu zenginleştirecektir. 0-18 aylık çocuklara oyuncak seçerken onlarda merak uyandıracak sebep sonuç ilişkileri kurabileceği, renkli, farklı boyutlarda, kırılmayan, yumuşak ve tercihen yıkanabilir oyuncaklar seçilmesi gerekir. Yürümeye başladığında, bu hareketini motive edecek onunla birlikte hareket eden veya takip edeceği oyuncaklar seçilebilir.
2 yaşına kadar çocuklar genellikle birbirlerine paralel oyun oynayabilirler. Ya yalnız oynarlar ya da aynı ortamda olmalarına rağmen farklı objelerle oynayabilirler.
2 yaşından itibaren biraz daha sosyalleşmeye başlayan çocuk, yakın çevredeki figürlerin rollerini tekrarlamaya başlar. Bebeğiyle annesi gibi konuşmaya çalışırken, babası gibi gazete okumaya çalışabilir, boş bardaktan su içebilir. Yaş ilerledikçe polis, doktor gibi sosyal rolleri taklit etmeye başlar. Bu yaş çocuklarında sebep-sonuç ilişkileri kurabilecekleri, büyük parçalı yap-bozlar, renkli çubuklar tercih edilebilir.
4-6 yaşlarında çocukların cinsel kimliklerinin karakteristiğine uygun oyun ve oyuncaklara yöneldikleri görülmektedir. Erkek çocuklar özdeşim kurdukları maskülen figürleri oyunlarına dahil ederken, kızlar daha ziyade feminen karakteristikte oyunlar oynarlar. Bu dönemde ana karakteristik özellik çoğunlukla anne veya babanın taklit edilmesidir. Bu dönemde siz isteniz de istemeseniz de kendi cinsiyetine uygun oyuncakları seçecektir. 10-12 parçalı yap-bozlar, demonte büyük parçalı araba vb. oyuncaklar, her türlü boyama kitabı tercih edilmelidir.
Her dönem için ama özellikle okul öncesi dönem için, bulunması, uygulanması en kolay oyun ve oyuncak “su” dur. Çocuğun saldırgan eğilimlerini baskılayan, olumsuz enerjisini boşaltan su, bu özelliğinin yanı sıra suyun içine bırakılacak ikincil malzemelerle çocuğun yaratıcılığını ve analitik düşünmesini de geliştirir.
Hiçbir yaş ve koşulda elektronik oyuncaklar çocuğun gelişimine katkıda bulunmazlar. Sebep ve sonuca dair tüm veriler elektronik devreleri arasına sıkıştırıldığından çocuğun yaratıcılığının gelişmesine katkıda bulunmazlar.
Yazımızdan da anlaşılacağı üzere; asıl önemli olan oyundur, oyuncak değil...Oyuncak amaca giden yolda bir araç olmaktan öteye gitmez. Oyuncak ona atfedilen rol ve paylaşımla değer kazanır. Bir çocuk için etrafınızdaki herhangi bir obje oyuncak olabilir, yeter ki onunla oynayacak koskoca vücutlarda çocuksu yüreklerini muhafaza eden oyun arkadaşları olsun...
HANGİ OYUNCAĞI ALACAĞIM DİYE DÜŞÜNMEYİN, SADECE ONLARLA OYNAYIN.

Devamını Oku

Uyku Alışkanlığının Kazandırılması

Okul öncesi çocuklarda uykuya dalmada güçlük ve sık uykudan uyanma en çok görülen durumdur. Bazı araştırmalara göre küçük çocukların % 25’inde uyku bozukluğu görülmektedir.

Bu durumu ortaya çıkaran nedeni bulmak için kapsamlı bir araştırma yapmak gerekebilir. Çocuğun maruz kalabileceği fizyolojik rahatsızlıkların yanı sıra, korku, anksiyete gibi psikolojik nedenler ya da dış çevre koşulları uyku düzeninin bozulmasına sebebiyet verebilir.

Çocuklarda uyku bozukluklarına yol açabilecek belli başlı nedenler şöyle sıralanabilir:

·                                Ailenin günlük düzeni

·                                Ailenin kültürel yapısı

·                                Ailenin demografik yapısı ( evde yaşayan kişiler, yaş ve cinsiyetleri)

·                                Evdeki oda dağılımı (Çocuğun uyuduğu ortam)

·                                Evdeki gürültü seviyesi (Dış ve iç etkenler)

·                                Ebeveyn çocuk bağlanması

·                                Çocuğun mizacı

·                                Çocuğun sıcak-soğuk gibi fiziksel şartlara verdiği tepki

·                                Çocuğun psikolojik ve sosyal olgunluk düzeyi

Çocuğun ve ebeveynin uyku düzenlerini etkileyen önemli bir faktör beraber uyumadır. Çocuğun ebeveynleriyle kendi odasında, ebeveynin odasında ya da herkesin uyuduğu başka bir yatak odasında uyuması ülkemizde de sıkça görülmektedir. Bu durum kimi zaman az odalı bir evde oturulması, tatillerde aynı odanın paylaşılmış olması gibi ekonomik sebeplerden oluşabileceği gibi, kimi zamanda çocuğun hasta olması gibi fizyolojik veya korku, anksiyete gibi psikolojik sebeplere bağlı olarak da gerçekleşebilmektedir.

Genellikle çocuğun anne baba ile yatma isteğinin ardında anne ve babadan kaynaklanan nedenler yatar.

Özellikle bebeklik ve ilk çocukluk döneminde ebeveynler beslenme ya da korunma ihtiyaçları için çocuklara kolay ulaşabilmek için yanlarında yatırmaktadırlar. Çocuk kendi odasında uykuya dalmış olsa bile gece herhangi bir nedenle ebeveyn odasına geldiğinde uyku mahmurluğu ya da diğer sebeplerle çocuğu tekrar yatağına götürmemektedirler.

Ebeveynin hırsız girerse ya da deprem olursa gibi kaygıları da çocukların ebeveyn odasında yatma davranışını pekiştiren durumlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Okul öncesi ve okul çağı çocuklarda gece kabus görme sıkça rastlanılan bir durumdur. Denetimsiz izlenen televizyon programlarının bu tür davranışın ortaya çıkmasında temel faktörlerden biri olduğu söylenebilir, ancak korkunç rüyalar çocuğun kendi hayal dünyasından da çıkabilir.

Böyle bir durumla karşılaşıldığında genelde rüyasında gördüğünü farzettiğimiz olayı ya da figürü reddetmeyi seçeriz. Oysa sizin bu reddetmeye yönelik çabanız asla çocuğu sakinleştirmeyecektir. Korkmasını makul karşıladığınızı söylemeniz onu korkusuyla yüzleşmek konusunda daha istekli yapacaktır. Ayrıca, gördüğü rüyasını anlattırmak, anlatmakta zorluk çekiyorsa resmini yaptırmak korkusuyla yüzleşmesini sağlayacaktır. Sözlü veya çizerek size anlatılan korkutucu temanın aslında gerçek olmadığını bu aşamadan sonra anlatabilirsiniz. Korkusuyla nasıl başedebileceğine dair vereceğiniz ipuçları da daha dikkatlice dinlenecektir. Çocuğun korku davranışını abartılı bir şekilde değerlendirmemek, beden dilinizle abartılı mesajlar vermemek, panik olmamak ve çocuğa sakin yaklaşmak, sarılmak ve sakinleştirmek, yeniden yatağına yatırıp gerektiği kadar yanında oturmakta yardımcı olacaktır. Kabus gören çocuklar korku tepkisi verdiğinde tam uyanıklık durumuna geçmedikleri için saçlarını okşamak, elini tutmak, yumuşak bir sesle onunla konuşmak tekrar uykuya dalmasını kolaylaştıracaktır. Kabuslar, gece korkuları, alt ıslatma ya da diş gıcırdatma gibi sorunlar uzun süreli olduğunda ve çocuğun gece uykularını engellediğinde uzman yardımı almak gerekebilir.

            Ainsworth’un bağlanma teorisine göre; güvensiz bağlanmış çocuklar daha kaygılıdır, bu yüzden temel bakım veren kişiden ayrıldıklarında çok daha fazla güçlük yaşarlar. Bu da çocuklarda uyumayı reddetme ya da uyku zamanı geldiğinde karşı gelme davranışları sergilemelerine neden olur.

            Uyku bozukluklarında pek çok davranışsal yöntemin çocuklar üzerinde etkili olduğu bilinmektedir. Ancak bu yöntemlerin uygulanmasında uzman, ebeveyn ve çocuğun yakın çevresindeki diğer kişilerin birlikte ve uyum içinde çalışması gerekmektedir.

Ebeveynlerin öncelikle dikkat etmesi gereken husus istenmeyen davranış gerçekleştiğinde davranışı pekiştirecek tepkilerde bulunmamaktır. Ebeveynler  ya da çocuğun yakın çevresindeki diğer kişiler çocuğun yatma zamanı geldiğinde ya da gece uyanmalarında öfkeli hareketlerini görmezden gelmelidir. Çocuk yattıkları odaya gelirse, çocukla mümkün olduğu kadar ilgilenmemeli, çocukla etkileşimi kısa tutarak, az göz kontağı kurmalı ve tatlı ama kararlı bir şekilde odasına gitmesi söylenmelidir.

Çocuktaki davranış istenen düzeyde şekillendiği takdirde çeşitli ödüllerle koşullanma sağlanabilir. Kendi odasında yatmakta zorlanan bir çocuk bu davranışı gerçekleştirmesi halinde ufak ödüller aldığı takdirde davranışın devamlılığı konusunda daha istekli olacaktır.

ÇOCUĞUNUZA UYKU ALIŞKANLIĞI KAZANDIRIRKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR

Çocuğun uykuya dalacağı odanın fiziksel koşullarının uykuya uygun olmasına dikkat edilmeli, oda sıcaklığı ne çok soğuk ne de çok sıcak olmalıdır.

24 0C’den daha sıcakta uyumak, daha çok uyanmaya, REM ve Delta uykusunda azalmaya sebep olmaktadır. Ancak oda sıcaklığının 17 0C ‘den 12 0C ‘ye kadar düşürülmesi görülen rüyaların içeriğini olumsuz olarak etkilemektedir.

Çocuğunuzun ihtiyaç duyduğundan daha fazla uyutmaya çalışmak da yanlış bir eylemdir. Uyku süresi bazı bireysel farklılıklar göstermesine rağmen bebeklerde yaklaşık 16 saat, 12 yaş dolayında 8 saattir.  Aynı saatte uyumaya alıştırılmış bir çocuk yaşa göre normal uyku süresini size hiç sorun çıkarmadan gerçekleştirecektir. Hatta uyku öncesinde ılık bir duş alınması uykuya dalmasını da uykunun kalitesini de olumlu yönde etkileyecektir.

Uyunulan ortamın sesten yalıtılmış ve karanlık olması uykunun kalitesini arttıracaktır. Gürültülü çevre şartlarında uyuyanların uykularında daha az Delta, daha az REM, daha çok bir ve ikinci basamak uykusu vardır. Ancak bundan kast edilen herkesin evde parmak uçlarında yürümesi değildir. Evdeki normal gürültü seviyesi korunarak da çocuk uykuya dalabilir. Hatta annenin mutfaktan gelen yumuşak sesi, babanın kapı önünden geçmesi gibi sesler çocuğunuzu rahatlatabilir.

Uyumamakta direnen çocuğunuzu, ağlar vaziyette yatağında bırakmak kesinlikle bir disiplin ve kararlılık yöntemi değildir. Olsa olsa çocuğunuzun güvensizlik yaşamasına yol açabilecek bir tutumdur.

Çocuğunuz herhangi bir sebeple uyanıp yatağınıza gelse bile onu tersleyerek yatağına göndermek yerine ona odasına kadar eşlik edebilir, yanına yatmadan bir süre onunla kalabilir, saçlarını okşayabilir veya masal anlatarak rahatlamasını sağlayabilirsiniz.

Yine toplumumuzda sıkça rastlanan ayakta sallayarak uyutmak, ritmik devinimlerle çocuğun uykuya dalmasını kolaylaştırsa da, daha sonra bu alışkanlığı kazanmış bir çocuğunuz olacağından kendi yatağında uyuma alışkanlığı kazanması o nispette zorlaşacaktır.

Çocuğunuz yatağa yatmadan önce mutlaka bebekse altı temizlendikten ve karnı doyurulduktan sonra uyutulmalıdır. Daha büyük çocuklar içinse tuvalet  ve yemek ihtiyacının giderilmesinin yanında çevresel diğer uyaranlarında bastırılmış olması gerekmektedir.

Uykuyu bir ceza yöntemi olarak kullanmak da uyku düzenini bozucu bir girişimdir.

Çocuğunuza kazandırmak istediğiniz her davranışta olduğu gibi, uyku alışkanlığı da sabır ve dikkat gerektirir. Yatağa gitmesinde birkaç denemede başarısız olununca pes etmeden denemeye devam etmeli, kararlı olduğunuzu belli etmelisiniz.

Yatağında yatan bir çocuk, her ne sebeple olursa olsun bir başka gün kanepede televizyon seyrederken uykuya dalıyorsa uyku alışkanlığı sekteye uğrayacağı unutulmamalıdır.

Devamını Oku

Bu çığlığı duyan var mı ?

          Kim ? Hayata merhaba diyen o benzersiz çığlığın, aslında hayat boyu hiç bitmeyecek bir ilişkinin de başlangıcı olduğunu aklına getirebilirdi ki…

Kim ? Kucağında süt kokan bebeğinin bir kuru yaprak kadar kırılgan olduğunu kabul edebilirdi ki…

Kim ? Oğlunun attığı o ilk adımlarda mutluluk ve tedirginliği bir arada yaşamıştır ki…

Kim…. Bir çocuğa koşmaması, zıplamaması, bir topun ardından umarsızca gitmemesini söyleyebilirdi ki…

Peki kim ? Hangimiz çıplak ayakla kumda gezerken ayağını kesen midyeyi bu kadar umursayabilirdi  ki…

Onlar burada… hemen yanınızda veya arkanızdaki koltukta oturan binlerce hemofililinin annesi, babası, kardeşleri…..

Yüzlerine bakın…10.000’de 1’lik bir olasılığın kendilerini seçmiş olmasından çok, 9.999 kişinin desteğini alamamak kırıyor onları…

Yıllar boyu gündelik hayatlarının bir parçası olan hemofili karanlık yüzünü onlara gösterdiğinde, yaşam ile ölüm arasındaki o ince çizgi o kadar belirginleşiyor ki o yüzlerde….

Çoğumuzun başına gelip de umursamadığımız bir darp, hemofili hastası için sonun başlangıcı veya geri dönülmesi imkansız bir vücut hasarının habercisi olabiliyor..Yapacakları tek şey var..Bir an önce sosyal güvencesinin kapsamında olan en yakın sağlık merkezine, bir ambulansla ulaşıp, hayati önem taşıyan ilaçlarını, uzman bir doktor gözetiminde damarlarına zerk etmek…

Bu son cümlede yer alan sosyal güvence, en yakın sağlık merkezi, ambulans, ilaç ve uzman doktor her ne kadar bir hemofili hastasının yaşamla olan bağlarının temel unsurlarını anlatıyor olsa da, aynı zamanda ülkemiz koşullarında temel yoksunluklarının da bir ifadesi olmaktadır.

Bu tablo gelişmiş ülkelerde hemofili hastasının sakat kalma oranı % 2’lerde gezerken, ülkemizde % 60’larda olmasını da açıklamaktadır.

Ülkemizde pek çok hemofili hastasının sosyal güvencesi olmadığı gibi, bu şansa sahip olanlar ise hastanelere ulaşsalar dahi yoğun bürokrasi, uzman doktor yetersizliği ve hayati öneme sahip ilaçlarını edinememe gibi problemlerle yüzleşmektedirler.

Sosyal sistem içerisindeki bu yalnızlık hemofili hastalarını büyük bir aile yapmıştır. Bu gri tabloda düşük olan moraller, tüm ailenin birleştiği sosyal faaliyetlerde çalınan bir gitarın nağmelerinde, derdini anlayan, paylaşan yüreklerde eriyip gitmiştir çoğu zaman…Küçük yüreklerde geleceğe yönelik tedirgin bekleyiş, hastalıkla yıllarını geçirmiş ağabeylerin varlığıyla umuda, birlikte omuz omuza çekilen halay ile neşeye, hastalığa çare olmak için çırpınan sağlık personelinin varlığı ile güvene dönüşmektedir.

Türkiye nüfusunda küçük bir grup içerisinde yer alan hemofili hastalarının devletin sosyal güvence şemsiyesi altında yer alması, hastalığın gerektirdiği özel donanımlı bir hastaneye sahip olarak her hemofili hastası için yaşamsal önemi olan müdahalelerin burada yapılması tüm hemofililerin hayata daha sıkı sarılmalarına yol açacaktır.

Yaşamla sürdürülen bu kıyasıya mücadelede bir hemofililinin feryadı ulaşıyor yüreklerimize...

“ Yaşamak istiyorum yaşamak ! Ne eksik ne fazla…yük olmadan yaşamak.  Hayallerim olsun yarınlara dair, duygularım körelmemiş, mutluluklarım olsun, prangasız. Gecelerim olsun; ağrısız,sızısız. Sonbaharlarım, kışlarım olsun tabii ki, yazlarım olmasa da baharlarım olsun bari. Bir de annemin kuvveti olsun beni sırtında taşımaya..Tabii annem hep olsun, babam da..”

Devamını Oku

O’nun Seviyesine İnin !

Gelin bugün sizlerle bir oyun oynayalım. Oyun malzememiz yakın çevrenizde kolaylıkla bulabileceğiniz materyallerden oluşacağı için zorlanmayacağınıza eminim. Şimdi bir sandalye alın ve üzerine çıkın ve sandalyenin önünde dizlerinin üzerine çömelmiş eşinize kaşlarınızı çatıp kızgınlıkla bir şeyler söyleyin ve hatta elinizin işaret parmağını ona yönlendirerek beden dilinizin bu tehdit dolu mizansene güç vermesini sağlayın. Daha sonra eşinizle yer değiştirip bu oyunu tekrarlayın.

Peki bunları neden mi yapıyorsunuz ?

Günlük hayatımızda çocuklarımıza kızdığımızda ve sinirlendiğimizde onlarla kurduğumuz genel iletişim modeli budur da onun için.

Siz, sandalyenin önünde, eşinizin size yüksekten bakarak, sizi azarlaması esnasında neler hissettiyseniz büyük bir ihtimalle çocuğunuzda, siz onu azarlarken benzer hisler içinde olacaktır. Bu küçük oyunumuz en azından çocuğunuzla empati kurma çabalarınıza destek olacaktır.

Çocuğunuzla konuşurken veya onu dinlerken, onunla rahatlıkla göz teması kurabileceğiniz bir konuma çömelmeniz daha sonraki iletişim çabalarınızı başarılı kılmada azımsanmayacak bir güce sahip olmanızı ve onunda sizinle işbirliği yapmada daha istekli olmasını sağlayacaktır.

Üstelik yüz yüze iletişim esnasında, beden diliniz, her ne koşulda olursa olsun çocuğunuza karşı beslemiş olduğunuz sevginin, onun tarafından anlaşılmasını kolaylaştıracağından sonraki iletişim çabalarınızı da güçlendirecektir.

Anne-baba-çocuk üçgeninde en sık rastlanan iletişim kazalarından biri de “sen çocuksun, anlamazsın” cümlesinde saklıdır. Teorik olarak çocuk olmak yetişkinlerin sahip olduğu bilgi birikimi ve donanımın pek azına sahip olmaktır. Peki ya biz yetişkinlerin sahip olup da yitirdikleri şeyler şimdi nerede dersiniz ? Sebepsiz yere kahkahalarla gülen, bir gofrete pahalı bir oyuncağa da aynı derecede sevinen, sevgiyi de sevgisizliği de tüm yalınlığı ile size hissettiren kaç yetişkin insan tanıyorsunuz bir düşünün.

Biz yetişkinler onları anlamakta zorluk çektiğimiz yaşları yaşamış olmamıza rağmen, onların nasıl bir şey olduğunu tahmin bile edemeyecekleri kendi yaş ve yaşamlarımızı anlamalarını, o kurallara göre davranmalarını beklemekteyiz.  Yeşil çimlerde özgürce koşması, belki yuvarlanıp giysisini kirletmesini yaramazlık, kendi kendine yemek yemeye çabalarken üstüne dökmesini sakarlık, evin içinde zıplayıp bağıra bağıra anlamsız şarkılar söylemesini gürültücülük, hayal dünyasından gelen senaryoları yalancılık olarak değerlendirebiliriz. Ama aslında bunlar daha önce bizim de sahip olduğumuz ama unuttuğumuz değerlerden başka bir şey değildir. Eğer bir çocuk biz yetişkinlerin sözcük dağarcığına sahip olsaydı ilk cümlesi şu olurdu : “Sen yetişkinsin,anlamazsın.”

Devamını Oku

BEYAZ

Beyaz saflığı ve temizliği simgeler, umuttur çoğu zaman... Belki bu yüzden bitmez tükenmez ağrılarımızı dindirmeye çalışan doktorun önlüğü, çoktandır ayrı kaldığımız sevgiliye yazılan mektubun sayfaları, doğumuyla bizi o ana kadar hiç tatmadığımız bir coşkuya sürükleyen bebeğimizin kundağı beyazdır, hep beyaz....

Beyaz yoktur aslında...Sarı, kırmızı ve mavinin bileşkesidir. Sarı kadar ayrılığı, kırmızı kadar aşkı, mavi kadar umudu barındırır içinde..Aslında hayatımızın özetidir bir bakıma..

Gökkuşağına baktığımızda görünen yedi renk beyazın sizinle selamlaşmadır, tüm benliğini önünüze serdiği andır..Belki de bu yüzdendir sıkça karşılaşmamız.

Ölümü tadıp yaşama dönenler beyaz parlak bir ışıkla başlatırlar ilk cümlelerini ya da sevdiğimizi verirken kara toprağa beyaza sarılı bedenine söyleriz son cümlelerimizi…

Beyaz temiz midir gerçekten ? Yoksa ilk kirlenecek kadar yatkın mıdır suçluluğa ?

Dost mu düşman mı sorgulanmaz çoğu kez…Yüzyıllardan gelen alışkanlıkla sorgusuz sualsiz kabul ederiz onu hayatımıza…İçinde sakladığı diğer tüm renkleri görmez gözlerimiz hissetmez yüreğimiz. İlk hayal kırıklığımızda kırmızıdır suçlumuz, umutlar yitirildiğinde mavidir sanık sandalyesindeki, sonbahardaki melankolimizi tamamlar düşen yaprakların üzerindeki sarı..

Peki hatırlar mıyız tüm renklerin asıl sahibinin beyaz olduğunu ?

Devamını Oku

AİLEDEN BİRİ; TELEVİZYON

Biz yetişkinler işten eve dönüp, okulundan ya da sosyal faaliyetlerinden az önce dönmüş olan çocuklarımızı kucakladığımızda saatler çoğunlukla 18.00-19.00 aralığını göstermektedir. Aslında tüm ailenin evde buluştuğu, dinlenme, birlikte olma veya eğlenme planlarının yapıldığı bu zaman aralığında, bir başka sektör, yani televizyoncular hummalı bir çalışmaya girişmişlerdir.

Bu saat, televizyoncuların “prime time” olarak adlandırdıkları “en çok seyredilen” daha doğrusu “en çok seyrettirilenlerin” bulunduğu bir kuşağın başlangıç saatidir. 

“Dur bakalım ülkede neler olmuş ?” diye düşünen babanın, “Şu kadın programında bugün hangi yaraya merhem olacaklar ?” diye meraklanan annenin ya da “ çocuk programı bitti mi acaba ?” diye telaşlanan çocuğun televizyon kumandasına uzanan ellerini televizyoncular çoktan hissetmişlerdir bile...

Gerçekte bunda sizin bir suçunuz yoktur. Sizin tercihleriniz, onlarca ölçüm tekniği ile o kadar ince ince araştırılmıştır ki; televizyoncular ve reklamcılar size hangi saatte hangi programı servis edeceklerini ve o saatlerde kimlerin televizyon karşısında olduğunu zaten bilmektedirler.

Kulağımıza çok aşina olan “raiting” kelimesi, tüm televizyon izleyicilerini temsil ettiği düşünülen belirli sayıdaki eve yerleştirilen ölçüm cihazlarında hangi saat diliminde hangi kanalın ya da daha doğrusu hangi programın seyredildiğini ifade etmektedir. Raiting’i yüksek bir programı bir sonraki hafta seyretme olasılığınız çok yüksektir. Tabii ki raiting’i düşene dek...

Raiting’i yüksek programlar, reklamcı için malını pazarlayabileceği, müşterisini bir arada bulabileceği pazar yerleri gibidir. Genelde televizyoncular reklam aralıklarını da aşağı yukarı birbirlerine paralel açtıkları için kanalı değiştirseniz bile ancak pazar yerinizi değiştirmiş gibi olursunuz. Bazen aynı zaman diliminde, farklı kanallarda,  aynı firmanın reklamına rastlamanızın sebebi de budur.

Ailelerin çoğunun bu kavramları öğrenmesine gerek yoktur. Onların bilmesi gereken aile “raiting” inin durumudur. Yani sizinle iletişime geçmeye hazır olan eşiniz ya da sizinle oyun oynamaya hazır ve istekli olan çocuğunuzun sizinle bu ilişkiye girebilme olanağıdır. Ve siz bu olanağı onlara vermezseniz, sizin için suni yollarla oluşturulmuş bir hayatı seyrederken, kendi hayatınız, içindekilerle birlikte yanınızdan akıp gidecektedir.

TERÖRE BULAŞMIŞ TABAKLAR !

Kumandayı bir kez elinize aldığınızda muhtemelen 4-5 saat sürecek birlikteliğinizi de başlatmış olursunuz (Baltaş, Emanetoğlu.2006).

Saat 19.00’a kadar kumanda genellikle çocukların ya da evin hanımının hakimiyetindedir. Bu nedenle 16.00-19.00 arası, hanımlar ve çocuklar için servis edilen programlarla doludur.

19.00’da eve geldiğinizi ve bu sırada evin hanımının yemek telaşında olduğunu öngören televizyoncular, evin babası için uygun düşecek programları servis etmeye başlarlar. Yani 19.00-20.00 arası kumanda hakimiyeti babaya geçmiştir.

15 dakika önceden fragmanları yayınlanmaya ve izleyici toplamaya başlayan ana haber bültenleri saat 19.00’u beklemektedir.

Bu sırada itinayla sofraya dizilen tabaklar, leziz yemekleri ve sahiplerini beklemektedir. Tenceredeki yemek tabaklara bölüştürülürken, ailenin her ferdi o gününün nasıl geçtiğini anlatacak, sevinçler ya da hüzünler paylaşılacaktır.

Fakat evlerimizin % 81,5’inde iki veya daha fazla televizyon olduğu ve bu televizyonlardan % 28’inin mutfakta bulunduğu düşünüldüğünde, ailelerimizin azımsanmayacak bölümünde paylaşılan tek şeyin size servis edilen programın unsurları olduğu ortaya çıkar. Çoğunlukla programa odaklanan gözler ve kulaklar yanımızda oturan eşimizin veya çocuğumuzun önceliğini rafa kaldırmıştır.

Evinize son derece kültürlü, bilgili, eğlenceli, her şeyden haberi olan, bütün aile fertlerinin istek ve beklentilerini karşılayan, çocukla çocuk büyükle büyük olabilen ancak çok geveze birinin misafir olarak  geldiğini ve hep beraber yemek sofrasına oturduğunuzu düşünün. Muhtemelen o anlatacak ve siz dinleyeceksinizdir. İşte yemek sofrasına oturttuğunuz televizyonun kaba anlatımı budur.

Yapılan araştırmalarda, 6-14 yaş öğrencilerinin % 50’sinin akşam yemeklerini yerken TV programı seyretmekte oldukları saptanmıştır (Baltaş, Baltaş, 1991).

Ülkemizde yapılan bir araştırmada, ebeveynlere “Çocuğunuzun televizyon seyrederken yaptığı diğer bir faaliyet varsa nedir ?” sorusu yöneltilmiş ve anne babaların % 82,5’i bu soruyu yemek yemek şeklinde cevaplamıştır (Baltaş, Emanetoğlu.2006).

Yine aynı araştırmada çocuklara sorulan “ Yemek yerken televizyon seyreder misin ?” sorusuna kız çocukların % 81‘i, erkek çocukların % 90‘ı olumlu yanıt vermiştir.

Küçük yaşlarda ebeveyn denetiminin daha fazla olduğunu ve bu oranın daha düşük olacağını düşünsek bile aslında televizyon karşısında yemek yeme alışkanlığının yerleşmesi çok ufak yaşlardan itibaren bizzat biz yetişkinler tarafından çocuklara öğretilir.

Pek çok anne baba mamasını yedirmekte zorlandığı çocuğuna televizyonu açarak eğlendirici bir ortam yaratmakta ve yemeğini yedirmeye çalışmaktadır. Hayatın daha ilk yıllarında eğlenceli, hareketli görüntü ve seslerin çıktığı bu ilginç aletin varlığını hisseden çocuk hayat boyu devam edecek bir birlikteliğe bizler tarafından alıştırılmaktadır.

Bu tür örnekleri çoğaltmak ve farkında olmadan yaptığımız hataları çeşitlendirmek mümkündür.

Bir anne düşünün ki; ister ev kadını olsun ister çalışan bir kadın olsun, periyodik olarak yapmak zorunda olduğu yemek yapma, temizlik gibi işleri sırasında bir yandan da çocuğunun istek ve beklentileri ile uğraşmaktadır. Tam yemeğini karıştıracakken içerdeki odadan bir ağlama sesi gelir. Ya yemek yanacak ya da çocuğunun o bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine cevap verecektir. Çözüm basittir, anne televizyonu açacak ve çocuğunun mümkün olan en uzun süre boyunca televizyonun karşısında vakit geçirmesini ve bu sayede işini bitirmeyi umacaktır. Prof. Dr. Zuhal Baltaş televizyonu “elektronik bakıcılar” olarak nitelemektedir.

 Yemek yerken televizyon seyretme konusunda, küçük yaşlarda anne babaların denetim odağı olamadığına dair araştırma bulguları mevcuttur. 7-8 yaş aralığındaki çocukların % 78’i yemek yerken televizyon seyrettiğini belirtmektedir. 13-14 yaş aralığında bu oran % 92’ye çıktığı görülmektedir (Baltaş, Emanetoğlu.2006).

Bu oldukça yüksek oranlar büyük bir farkındalığa işaret ettiği gibi aslında anne babaların bilgisizliğine ve çaresizliğine de işaret etmektedir.

Bu araştırma sonuçları, basit anlatımıyla, evlerimizin pek çoğunda televizyondan gelen seslerin, çatal kaşık seslerine karıştığını göstermektedir.

Haber programları ebeveynler arasında yüksek beğeni topladığı gibi çocuklar tarafından da azımsanmayacak ölçüde rağbet görmektedir. Annelerin % 59’u, babalarınsa % 63,5’i, 7-14 yaş çocuklarının % 18’i haberleri seyretmekten hoşlandıklarını belirtmektedir. 13-14 yaş çocuklarında bu oran % 36’dır (Baltaş, Emanetoğlu.2006)

Televizyon izleme bağımlılığı her ne kadar bir tercih olarak görülse de; izlenen programlarının içerik analizi yapıldığında bu eylemin çok da masum olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Muhtemelen “haber” programlarının yayınlandığı bir saat dilimine gelen yemek yeme faaliyetinde, ailecek televizyon karşısındaysanız ve bunu bir hafta süreyle devam ettirirseniz 800 bedensel şiddet temasına şahit olacaksınız anlamına gelmektedir. Üstelik bir yayıncılık tekniği olarak, aynı görüntünün tekrar tekrar verildiği düşünülürse bu oran 1800 rakamına ulaşmaktadır (Baltaş, Baltaş.1997). Bu rakamların sadece 1 hafta süreyle seyredilen haber kuşağı için geçerli olduğunu unutmayınız. Saat 20.00’den sonra maruz kalacaklarınız bu rakamların üzerine eklenecektir.

Çocuklarını her türlü olumsuzluktan korumaya çalışan ebeveynlerin bunca olumsuz görüntüyü, bilerek ve isteyerek odalarımıza akıtmasını anlamak mümkün değildir.

NE YAPMALI  ? NASIL YAPMALI ?

Yukarıda anlatılan olumsuz tabloya karşılık televizyonun olumsuz etkilerine karşı uygun tutumlar geliştirmeniz mümkündür.

·                          Yapacağınız ilk eylem televizyonu mutfağınızdan çıkartmanızdır. Bu sayede mutfaklarda televizyon olmasını kanıksayan bir kuşak yetiştirmeyeceğiniz gibi ilerde torunlarınızla iki çift laf etmek istediğinizde oda oda dolaşmanıza gerek kalmayacaktır.

·                          Muhtemelen televizyonun hazır olarak size sunduğu gündemden farklı bir gündeminiz olacağından yemek masasında pek çok iletişim fırsatını yakalamış olacaksınız.

·                          Daha keyifli ve konuşulan bir masa etrafında toplanacağınızdan, yediğiniz yemekten çok daha fazla keyif alacaksınız.

·                          Çocuğunuza “bir dakika susar mısın ? Duyamıyorum.” deme oranınız düşeceğinden, çocuğunuz ve dünyasıyla daha iç içe yaşama fırsatı yakalayacaksınız.

·                          Eşinizin veya çocuğunuzun gününün nasıl geçtiğini bilebileceğiniz gibi, bir sonraki gününden haberdar olma olasılığınız artacaktır.

·                          Yemek masasında bir sonraki programa yetişebilme telaşı yaşanmayacağından yemeklerini hızla yiyen, bazen çiğnemeden yutan ve zaman zaman sindirim problemi çeken aile fertlerine daha az rastlanacaktır.

·                          İnanmayacaksınız ama; yavaş ve keyifli yenen bir yemek nedeniyle, ağızda başlayan sindirim kilo vermenize sebep olacaktır.

 

 

Devamını Oku